ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAĞRISI
İşte orda bekliyorum seni
köpüklü
dalgaların yılan sürüleri gibi gelip
bıçak gibi kesildiği yerde
kumsalın
yarlarla
bitiştigi
Hani,
başimizin
üstünde göklere degin bir kaya vardi
ta uçlarındaysa
kısa, yalnız, gür bir maki
İşte orda bekliyorum Aleko
seni
Akdenizli
bir korsan gemisinin ay ışığını parçalayıp
su perilerinin ürperdiği
o
yerde.
Bilirsin;
o acaip
kayanın başındakini taça benzetip
iyi
yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
ve düşlerimiz
de Venüs diye haykirdigimiz
o yerde! ..
Bense, seni tanımazdan önce
tolgasıyla bir Isparta askerine benzetirdim
o kayayı
ya da
Truvalı bir ata!
Ah! bildiğim kadarıyla
denizler ötesini dişleyen
masal
hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta
İşte orda bekliyorum seni
o yarların
ayakları dibinde
ve her
günün ardında kayaların oyulduğu
ve her dağlı
dalganın çarpınıp çevrildiği
fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
tekrar tekrar yüklenip yenildiği
O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektuplari
ve tarih
kitaplarının galip sayılır bu yolda mağluplarıydı! ..
Ve karanlıkta denizin uzak
yaslı senfonilerle ağlayıp
eridiği
Ve işte o
giderek suskunlaşip, issizlaştigimiz yerde
-gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko
Bekliyorum!
ne yapalım ki biz
Artemis için
bambaşka kavgalarin
eşigindeyiz!
Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
kimbilir daha nice bereket ölüleri
ve aşiklar görecegiz.
Güzel günlere inanıyoruz Aleko
o
yalçın kaya
o
ürkünç kule
bereketin Artemis'i
sevginin
Venüs'üdür.
Öyle olacak
ve belki de bir ak güvercin
ta uçtaki gür makiye
bir yuva yapmakla meşguldür şimdi
Ve ben seni
şu gündüzlü gecede
o sevecen kayanın dibinde bekliyorum
Denizin
sarı
başaklı ovalar gibi salınıp gerildiği
Dalgaların
çocuk başli insanlar gibi okşanip, kesildigi
O güzelim kayanın dibinde
-balıklarla elele-
seni bekliyorum
Artemis'in bereketi
Venüs'ün
sevgisi için
verimli güzel
gerçekler için
Demokles'in kılıcıyız Aleko
seni
bekliyoruz!
Gelmelisin Aleko
Gelmelisin!
Tek Bir Vücut Olmalıyız...&
********************************************
***********************************************
PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle
Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...
********************
NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi
Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.
Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'
Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız
Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...
Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..
Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin
öteki yerde...
**************************************************
KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca
Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil
burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur
biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur
zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve
ölme henüz vakit var
Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun
ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır
ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne
kokulu (dolu) odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve
dokundukça ulaşilmaz olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama
yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek
yüreğini o vefasız yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş
karanlıkta ışıkla dolsun yüreğin hiç olmazsa
********************************
***************************
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşagida sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..
Uzun güneşler batardi orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasiz Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardi inanina en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşlari orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyali salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..
Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..
Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sigmiş
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye işik sizmiş
sessizce
ağlıyordu...&
***********************************
***********************
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydık da biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydık da biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydık da biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretti benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şıpırtılar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artık yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umuttu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batıp giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşıp ortakça unu ekmeği
İnsanlar ölmesin hoşçakal kaptan.
U.F
AĞIT
*
1
Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın
Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği
Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez
Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın
O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı
Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın
Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğen öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı
Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın
Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
2
Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan
Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın
Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı
Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik
Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli
Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi
Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta
Oyalayıp büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada
Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar
Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte
Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş
Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta
Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta
Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde
Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama
Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış
Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mi
Elin titrer bu soğukta yorganın var mı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor
Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay
Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&
DÜŞLEM
*
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum
Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************
ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &
Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR
Orson Welles'in 'Yurttaş
Kane' filminde son sahne çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın
imparatoru, first tröst Randolph Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce
hep premier olmuş, narsizmin doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla
bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm
döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük
fısıldar: "Rosebud!.." Bu
sözcük başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son
sekansına kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük
bir eşya belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik
kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla
kayıldığı! o her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının
tatlı bir çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın
içinde, Randolph
neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön yüzünde:
"Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya
alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından
yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz
anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş
yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını
haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz
mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz
dolu formülü fısıldamıştır.
Sonuç şudur, yaşamda
peşinden koşturmaya değecek öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda,
apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği
için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların değilde paranın sıcaklığını
aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız
ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay
halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız
bir pişmanlığın son uğultusu, o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından
başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud yani Goncagül!..
Nedir ki çocukluğumuzu
hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda,
bahçelerde kuşların ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar,
incirler, dutlar, kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar,
yamaçlarda çınlayıp duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu
bir özlemdir ki, kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere
derler / O pantolonlu Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah
ağlayabilsem.. '
İşte o çocukluk günlerinde
sandıklardan öylesine çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı
sayayım: Japon Baskını, Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi
Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı
unutmadım, casusluk suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan, gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü
geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce
ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez
üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.
O günlerin karmançorman
çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın
konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten,
Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e
herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir
şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye
bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi
beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir
kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı
sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda
Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü
nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz
Hazlar- (Mastürbasyon
Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan
yaşamımızda sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum
alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip
püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca
dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine.
Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise
dünyada onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için
dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp,
sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir.
Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir
biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz,
yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu
bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde,
egzantrik ve yazının uç sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece
Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek
gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve
önerilmez albenisi üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm
düşler dünyasında esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin
gürültüsüne eşlik eden kantat ve mersiyelere bir
bakalım: "Naha , Okinawa'da
altmış yaşında bir kadın, en sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde
mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin
kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını
heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına neden olan da bu ifade zaten.
Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit atan, una bulanmış bir karides
gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik
yarımadasının payına düşen figürse şu: "Seville katedralinin
günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi bir yaşındaki bir
kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor. Rahip onun
günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve itiraf
ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir
estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu
bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının
üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon
yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun
zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu
ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını
hissediyor."
Ekselansları üzerine
alınmasın ama tabular ülkesi de Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış;
"Türkiye'nin
doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde,
yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on
ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran
bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının
olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına
düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir
gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir
yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona
dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu
anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon
yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan
yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir
adamı gösteriyor."
Uçuş korkusunun oluşturduğu
organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde,
gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini
cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle
sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için,
kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir
muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon
yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış,
lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir
örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor
üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla
MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az
üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk
olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor,
"Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."
MASMEM artık her yerde!
"MASMEM'in
Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki bir üyesi,
çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar veriyor. Sevecen
bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi bildiği gibi
getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de
MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı
hem sever hem affeder insanoğlu; "Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik
okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi
yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor.
"Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe
boşuna övgüler yağdırmamış, çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en
yakın arkadaşıdır; bir Faustofeles!..
Eşsiz Hazlar
ULUS
FATİH
Harry Mathews
20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık
BU BURKONY'NİN ROMANINA
GİRİŞTİR
VLADEMİR BURKONY
Bu öykü bana Yale'de
anlatıldı diye başlasam, hem bir sıkıntı yaratıp, hem de bir öykünmeye
yolaçabilirim, ama buna gerek yok, gerçek aranıp bulunacak bir şey olmayıp
vardır ve hiç bir zaman değişmez, işte Vlademir'in gerçek yaşamıda böyle bir
şey, biz nasıl anlatırsak anlatalım, ne denli değiştirmeye çalışırsak çalışalım,
Vlademir Burkony doğdu, yaşadı, düş kırıklığına uğradı ve tam 36 yaşında,
'Dante gibi ortasındayken ömrün' umutları ile yaşadıkları arasındaki
katlanılmaz çapraşıklığın dolambacına sarılarak veda etmeyi kendisi için uygun
gördü ve 2002 yılının soğuk bir Şubat gecesinde (intihar ederek) öldü...
Vlademir arkadaşımdı. Yaşam
öyküsünü kendisinden pek çok kez dinledim, böyle olacağını bilseydim
cankulağıyla dinlerdim, şimdi anımsadığım kadarıyla anlatacağım sizlere, bende
ona kendi yaşamımdan pek çok kez söz etmiştim, ama o öldü, ben onun yaşamını
ayrıntılarıyla biliyorum, ama o benim yaşamımı, -kendisininkinide bilemediği
gibi- artık bilmiyor!... Ben yazar değilim bunu anlatmaktan amacım, çok
dokunaklı bir idealin asla erişilmeden bir bedende yokolup gªu
nlatayım bu sorun kapansın, gerisi size kalmış ben
kurtuluyorum artık amacımda yalnızca bu zaten.
Vlademir, Ukraynalı,
Sovyetler Birliği dağılmadan önce elbette bir Rustu.
Mozart Bethoven.. Adelhanov
Felsefenin Temel İlkeleri
Adelhanov bir kitaba girdi
dramı, Burkony eğer
bu satırların yazarı onun kitabını yayımlama becerisi gösteremezse hiç bir
zaman bilinmeyecek ve kozmosda adsız bir insan olarak tozan olup gidecek.
Bunu oda isterdi sanırım...
***********************************************************************************************
NOS RİİŞ
ÜZERİNE
Letrizm diye
bir akım var yalnız harflerden şiir yazılıyor, herşeye ilgi duymak, her şeyi
denemek gerekir yazında, Nos Riiş (Son
Şiir), yani insanlık için umutsuz olan birinin, kaosa sürüklendiğini ve hiç bir
anlama ulaşmayan hani protest (tepkisel) bir şiir yazdığını kendini ve insanı
bu biçimde sorgulamaya kalktığını düşünelim, şiir günümüzde sözle yazılmıyor,
anlamlı ve güzel olması da zorunlu değil, bir açılımı bir işareti barındırması
yeterli, ama bu her şeyin şiir olacağı anlamına gelmiyor, bu konuda insanın
ayırt yetisine güveneceğiz, güzeli herkesin anlayıp bulduğuna tanıktır insan,
her insan bilinçaltının derinliklerinde güzeli ayırabiliyor, değerliyi,
anlamlıyı diyelim, öyleyse esteti ve sanata uygun olanı da ayırmayı bilecektir.
Bu bir deneme, şiir açıklan(a)maz diye bir söz var, biz toplum olarak sanatı
hemen yüz yıl geriden izliyoruz, toplumcu şiir sunumuyla, öylesi dizelerle şiir
yazılıyor, toplumcu şiir yazalım ama artık şiirin ulaştığı moderniteden
seslenelim ve de açılımlara (yeni çılgınlıklara), hazır olalım, her yeni sanat
başlangıçta saçma ve us dışı bulunmuştur. Nos Riiş te yüz yıl önce batının
ortaya koyduğu letrizm akımına yaslanan bir parodi, ne yapalım ki bizim için
ilginç ve yeni olan (!) başkaları için yalnızca bir geçmiş...
*********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra
Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!
Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem; döl yatağını gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...
Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.
İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
********************************************************************************************************************************************************************
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz
haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş.
Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama
güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim
evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını
anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda
oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin
bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek
istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından
kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden
değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak,
kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü
olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş.
Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle
bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu
hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı
düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi
sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız.
(Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik
hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor, Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’
diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun
içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının
da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız
geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın
despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla
içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi
dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına
kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en
büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek,
sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır.
Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı
ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar,
gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle
kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide,
gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının
kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan
ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan
doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal
metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak
bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye
bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya
oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister
etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı
sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost
olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda.
/ Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi
kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada
anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan
uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin
gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla
İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır
kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir
manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı
zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i
Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton
Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer-
burada her gece Samarra
Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve
minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye,
gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye
gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
*************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ARAYIŞ
I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.
Ulyssesçe çınlıyor ortalık
Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları.
Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek
Elektronik orağı baştanrının
biçiyor otları
Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir.
II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede!
Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine.
Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea...
Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un!..
III
Selenterelerde görülür bu!
akciğer alveolleri golgi cisimciği...
Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.
Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede
'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'
**********************************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
HABERCİ
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda...
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!..
Kralın Haberini Bekliyoruz...
LEDA
Değirmenleri geçip ırmak kıyısına
vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı,
sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu
izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah
ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık
bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp
karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf
hayaletlere dönüşünce, Leda yumurta
biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası
gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları
garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra
suların içinden bir nympha yükseldi
ve pırıltılı geceyi aydınlatınca,
tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai!
İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak
izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi,
kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük
yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda
dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir
tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla,
amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz
demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın
(fideizm) yönlendirmesini hor görme,
kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve
müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam
parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana
dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı.
Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik
ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru
bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası
(ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak
çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki
eleştirinin yaygınlaşmasıdır, ozansı
kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve
suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu,
her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum
vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma
dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek
için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp
canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı
kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik
midir... Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir
kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...
Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve
megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap
okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler,
Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline
meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak
perisinin çayırlardan doğru sudan
yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları,
filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden
süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor
ve sanki gözler inanılmaz hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani
harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru
yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik
yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye
bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte
sevgisi öylesine güçlüydü...
Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın
suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli
incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu,
gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar
fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor,
atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak
oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve
yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza
yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek
onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının
orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar
dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce
kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer
birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir
şeycikler göremedik.
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin
kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun
budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio
eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için
kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip
yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi
çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City
Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın
hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip
(virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir
apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi.
Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı
izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma
dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve
tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş
ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman
allahım
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER ********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1-
Demir Kitap
(Haikular vardır)
2-
Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-
Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri
vardır)
4-
M1 (HİÇ adlı deneme vardır)
5-
Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-
Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7-
M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8-
Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
9-
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
I0-
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11- M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12- Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13- M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14- Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15- Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16- Hasan’da Acente var
17- M4 de Kuş adlı öykü vardır.
ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil
Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak,
kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve
bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler
arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak
istedim.
Sevgi ve saygıyla...
ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760
Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999
BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
Çiçekleri seversek
Dünya yeniden gelir
Çiçekleri sevelim.
Dünyaya
yakın edelim.
DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz
doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için
çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir dünya kuralım.
Haydi ülkem el
ele
Hepimiz birlikte
çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani
bizim geleceğimiz için ölesiye.
.
KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de sever
Kitap dünyada en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...
YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni
bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl bir yaz gecesinde
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir
aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi
yaz geldi yaz geldi
Yaz geldi neşemiz yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...
ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım
Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye
öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir
UMUT KUŞU
Umut kuşu
çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu
O güzel sesinle öt sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut
kuşu
KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
Onları dünyalarından ayırmayalım
SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi
BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş
oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı
ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor
3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi
5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır
6
Küçük
ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor
10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor
11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor
12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor
13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil
14
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor
15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor
16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde
17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor
18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor
19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor
21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)
BU çıkmalı
22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda
23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya
24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan
25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda
26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor
27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda
28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire
29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar
30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor
31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden
32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi
33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi
34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar
35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında
36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk
37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde
38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor
39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine
40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi
41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...
42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere
43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya
44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...
45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar
46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)
47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki
48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda
49
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi
50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak
51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle
52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler
53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler
54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında
can çekişen balık)
İpeksi balık
56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar
58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
59
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle
61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
SOĞUK / YAĞMUR
Yağmur yağınca herkes üşür
Kar yağınca daha da üşür
Kar ve yağmur yağarsa
Manto giymeyi unutmayın
UÇMAK
Uçmak çok güzeldir
Kuşlar uçar biz uçamayız
Uçmak çok güzeldir
Ancak ölünce
Biz de uçabiliriz
Ta ki ölünce
ORMAN
Filler ve bütün hayvanlar
Ormanda yaşar
Ve başka hayat sürdürürler
İnsanlarda başka hayat sürdürürler
İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
Kargalar azıcık kötülük yapar
GEMİ
Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş
AĞAÇ
En güzel şeydir ağaç
Ağaçsız İstanbul olur mu
Madalyonunu kesmeyin
İstanbul’un canını almayın
Bize can veren ağaçtır
Kesmeyin ne olur
Ağaçları keserseniz
Bizi de kesmiş olursunuz
İstanbul’un canını almayın
KİTAP
Sayfaları okununca sevinir
Yırtılınca üzülür
YER YATAĞI
Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
Yer yatağında
AT
Akıllı hayvandır at
Yüreğini tanır
Tepedeki at
Yüreğiyle savaşır
Tepedeki at
İyi kalpli ve soyludur
YABANCI ADAM
Yabancı adam bana baksana
Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
Havaya baksana yabancı adam
Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
Güneş gidiyor çiçekler açıyor
Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi
AY
Yağmur yağsa da o var
Kar yağsa da o var
O her yerde var
O bizim ay kuşumuz
O güneşi aldatmaz
O insanı ağlatmaz
O gecenin güneşi
O bizim ay kuşumuz
ORMAN
Konuk eder bulutları
Kucağında çiçekler
Bulutları çağırır
Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı
Çağırır boğuk sesiyle
Toplantı başlar artık
Çok güzeldir ormanlar
Canımız kitap gibi
Kuşlar öter dallarda
Çiçek açar diplerde / köklerde
Ne güzeldir yapraklar
Bize hayat verenler
MASAL MASALI
Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir
ses çıktı, ve önüme
bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük
duruyordum
ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum.
Ama oda bana
bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum,
onu yirmi dakika
uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e
uçtum yere
çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir
iyilik yapmaya karar
verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum,
ayıyı otuz dakika uyuttum
ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir
alev
karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e
uçtum ve Venüs’ten
geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık
önümde hiç
bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.
YAZ
Gökte sarı bir güneş doğdu
Yaz geldi
Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
Yaz geldi
İnsanlar çimenlerin üstünde
Yaz geldi
Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
Yaz geldi
Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
Yaz geldi
Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
Yaz geldi
Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
Yaz geldi
İleriden kırmızı bir güneş doğdu
Yaz geldi
BİLMECE
İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
(İkinci)
KÖRLÜK
Arabanın gözü yoktur
Taşın gözü yoktur
Ama bana hiç çarpmazlar
BİR KİMSE
Biri var herkesten erken kalkar
Biri var herkesten önce uyur
Bunun adı güneştir
CİKCİK
Cik cik
Birden uçunca
Uçarken dikkatli ol
Demiş ki çocukta demiş
Demiş ki çocukta demiş
Sen ne yapıyorsun burda demiş
Uçak kalkmış ayağa
Şiirden sonra başka uçak gelmiş
Ağaçlar ortaya çıkmış
Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
Gene uzanmış ortada değilmiş
Cik cik demiş ki
Gene uzanmış ortada değilmiş
Uçak kalmış
Hoşçakal demişler
Cik cik
Şimdi donuna yaptı
Koştu geldi
Sonra uzandı
Sen ne yaptın burda
Dedi kızdı cik cik
Çünkü ölmüştü
Mezarına vardılar
Elinde kaçmış
Bora kalbini öttürmüş
Bora da ölmüş
Hiç kimse kalmamış dünyada
Kimse kalmayınca
Ölüler canlanmış
Kavga etmiş
Başka bir dünya
ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999
BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
Çiçekleri seversek
Dünya yeniden gelir
Çiçekleri sevelim.
Dünyaya
yakın edelim.
DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz
doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için
çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir dünya kuralım.
Haydi ülkem el
ele
Hepimiz birlikte
çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani
bizim geleceğimiz için ölesiye.
.
KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de sever
Kitap dünyada en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...
YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni
bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl bir yaz gecesinde
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir
aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi
yaz geldi yaz geldi
Yaz geldi neşemiz yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...
ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım
Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye
öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir
UMUT KUŞU
Umut kuşu
çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu
O güzel sesinle öt sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut
kuşu
KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
Onları dünyalarından ayırmayalım
SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi
BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş
oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı
ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor
3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi
5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır
6
Küçük
ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor
10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor
11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor
12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor
13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil
14
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor
15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor
16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde
17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor
18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor
19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor
21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)
BU çıkmalı
22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda
23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya
24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan
25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda
26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor
27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda
28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire
29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar
30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor
31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden
32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi
33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi
34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar
35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında
36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk
37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde
38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor
39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine
40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi
41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...
42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere
43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya
44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...
45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar
46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)
47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki
48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda
49
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi
50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak
51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle
52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler
53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler
54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin
ağzında can çekişen balık)
İpeksi balık
56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar
58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
59
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle
61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
SOĞUK / YAĞMUR
Yağmur yağınca herkes üşür
Kar yağınca daha da üşür
Kar ve yağmur yağarsa
Manto giymeyi unutmayın
UÇMAK
Uçmak çok güzeldir
Kuşlar uçar biz uçamayız
Uçmak çok güzeldir
Ancak ölünce
Biz de uçabiliriz
Ta ki ölünce
ORMAN
Filler ve bütün hayvanlar
Ormanda yaşar
Ve başka hayat sürdürürler
İnsanlarda başka hayat sürdürürler
İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
Kargalar azıcık kötülük yapar
GEMİ
Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş
AĞAÇ
En güzel şeydir ağaç
Ağaçsız İstanbul olur mu
Madalyonunu kesmeyin
İstanbul’un canını almayın
Bize can veren ağaçtır
Kesmeyin ne olur
Ağaçları keserseniz
Bizi de kesmiş olursunuz
İstanbul’un canını almayın
KİTAP
Sayfaları okununca sevinir
Yırtılınca üzülür
YER YATAĞI
Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
Yer yatağında
AT
Akıllı hayvandır at
Yüreğini tanır
Tepedeki at
Yüreğiyle savaşır
Tepedeki at
İyi kalpli ve soyludur
YABANCI ADAM
Yabancı adam bana baksana
Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
Havaya baksana yabancı adam
Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
Güneş gidiyor çiçekler açıyor
Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi
AY
Yağmur yağsa da o var
Kar yağsa da o var
O her yerde var
O bizim ay kuşumuz
O güneşi aldatmaz
O insanı ağlatmaz
O gecenin güneşi
O bizim ay kuşumuz
ORMAN
Konuk eder bulutları
Kucağında çiçekler
Bulutları çağırır
Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı
Çağırır boğuk sesiyle
Toplantı başlar artık
Çok güzeldir ormanlar
Canımız kitap gibi
Kuşlar öter dallarda
Çiçek açar diplerde / köklerde
Ne güzeldir yapraklar
Bize hayat verenler
MASAL MASALI
Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir
ses çıktı, ve önüme
bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük
duruyordum
ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum.
Ama oda bana
bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum,
onu yirmi dakika
uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e
uçtum yere
çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir
iyilik yapmaya karar
verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum,
ayıyı otuz dakika uyuttum
ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir
alev
karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e
uçtum ve Venüs’ten
geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık
önümde hiç
bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.
YAZ
Gökte sarı bir güneş doğdu
Yaz geldi
Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
Yaz geldi
İnsanlar çimenlerin üstünde
Yaz geldi
Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
Yaz geldi
Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
Yaz geldi
Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
Yaz geldi
Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
Yaz geldi
İleriden kırmızı bir güneş doğdu
Yaz geldi
BİLMECE
İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
(İkinci)
KÖRLÜK
Arabanın gözü yoktur
Taşın gözü yoktur
Ama bana hiç çarpmazlar
BİR KİMSE
Biri var herkesten erken kalkar
Biri var herkesten önce uyur
Bunun adı güneştir
CİKCİK
Cik cik
Birden uçunca
Uçarken dikkatli ol
Demiş ki çocukta demiş
Demiş ki çocukta demiş
Sen ne yapıyorsun burda demiş
Uçak kalkmış ayağa
Şiirden sonra başka uçak gelmiş
Ağaçlar ortaya çıkmış
Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
Gene uzanmış ortada değilmiş
Cik cik demiş ki
Gene uzanmış ortada değilmiş
Uçak kalmış
Hoşçakal demişler
Cik cik
Şimdi donuna yaptı
Koştu geldi
Sonra uzandı
Sen ne yaptın burda
Dedi kızdı cik cik
Çünkü ölmüştü
Mezarına vardılar
Elinde kaçmış
Bora kalbini öttürmüş
Bora da ölmüş
Hiç kimse kalmamış dünyada
Kimse kalmayınca
Ölüler canlanmış
Kavga etmiş
Başka bir dünya
zzzzz
ULUS FATİH
*
ARAYIŞ
I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.
Ulyssesçe çınlıyor ortalık
Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları
Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek
Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları
Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...
II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede
Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine
Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea.
Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un...
III
Selenterelerde görülür bu
akciğer alveolleri golgi cisimciği
Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.
Hayaletin güldüğünü görünce sessiz gecede...
'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'
**********************************************************************************
ULUS FATİH
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
JORGE LUİS BORGES
Lâleyi dedim, şu yatağın altına saklamış
buruşturup
sonra aynada ölüsünü izlemiş uzun uzun
Ağlamış da, iki damla gözyaşı, onun
şu yatağın üzerinde duruyor
kurumuş.
Leda'yla geçirmek istemiş son geceyi anlaşılan
Apollon'un elinde dolaştırdığını söylediği
bir el yazmada adı geçen Leda!
Eğilmiş sonra -kendi ölüsünün üstüne-
orasını incelemiş; bakmış ellemiş
bir hymen inceliğinde
Evet, bellemişte o güne dek yazılan, kutsal kitapları
-o gece-
Dağ yollarını, düşleri, dökmüş narları, örenleri
-tuz yüklü çuvalları-
İğdiş keçileri, ovaları, beygirleri
Zülkarneyn'i, Keyhüsrev'i
Ağlamış gene, solgun bir kandil ışığında
sorgulayıp bir 20. yüzyıl Diyojen'ini
Tus Kalesi'ndeymişcesine...
Yeşil olanda olmasaymış o sıra, eğer
umarsızlıkla başlayıp söze
Aristofanes'li bir barıştan söz edecekmiş
gene
O ara, eh ama büyük bir alışkanlıkla
yeşil nedir ki demeyin
Yeşil; ıssız bir çölde zefir arayan!
kör bir kaplumbağayla, kambur bir tavşanın
dölsüz bir karıncaya gördürdüğü düştür!
ve kaftanı alüminyum çivili
taht gibi bir tahtadan
tahta gibi bir tahta düşüştür.
Ve demek ki yalnız sola dönmekle ölmüyor kral
deyip sürdürdü
ve bir labirentten daha da zor olanı
düz ve uzun bir çölü andıran herhangi bir
duvar olabiliyor.
Şimdi de; Şira yıldızında sıra dedi
bu kez kız
-rabbi konuşacak-
umarsızca yukarı baktı...
Yoldaşlarım Adelhanov'u ve onların
andlarını kurtarmanın zamanıdır
ileri dedi
bir Don Kişot cılızlığıyla haykırarak!
İki bin yıldan beri kazınmıştı da ama
Devlet ki mutlak kötüdür
Zira: Zaruri ve Eflâtuni bir gridir o
Bu sıra, Leda
ama Vincent Moon ben değilim ki diye haykırdı,
-tiksintiyle-
deli gibi geçip gidiyorsa zaman dedi
Radion Raskolnikov'u sevmek benim suçum mu
ve kurtarmayı istemek, Rasputin'i
Anastasia'yı
ben, yani Hladik olarak
bir köprü üzerinde, tümü birlikte
bir yüzyıl bir an
içindeymişcesine
Ama anlaşılmazlıkları koydun gene
bu kuyunun içine
kulelerde daha ne kadar uzakta...
hem bu karanlıkta nesi
diye sordu
-eğildi-
Ğ! İşte bunu yapmayacaktın dedi
aynaya uzanıp
sarı bir yüzle fırlattı sorgu defterini
el yordamıyla araladı kapıyı
Işık...
KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1- Demir Kitap
(Haikular
vardır)
2- Sjolsky
(H2S,Bir
güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3- Gülsüm (Silinmeyen
bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4- M1 (HİÇ adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve
Vlademir BURKONY kısa öykü
var, Eşsiz Hazlar (Harry Mathews) deneme var
5- Kalemakelame
Aynı
adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6- Belge 2’de Cem’in
9 adet şiiri vardır.
7- M’ de Bentley
vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8- Köylü, sahife 2,
Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11- M2 de
Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12- Deneme’de
Meşhur var Okeanos var
13- M 2’de
Köpek adlı öykü vardır
14- Kaydet de
YOL adlı öykü var. Yazgı var
15- Kalemakalea
I’ de Kripto adlı öykü var
16- Hasan’da
Acente var
17- M4 de Kuş
adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar ve Eleştirad var.
19- Vespanianus’un
Anıları kalemakelaenkukua 2 dedir.
20- Filizlenen
gün ışığında, Mağara adlı öykü var.
21- Deneme de
Arabistan var.
22- M’de Koru
vardır.
23- Köylü
(Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24- Köylü,
Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25- Köylü’de ,
Devam ve Romantik Hareket ve Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç,
yazgı, acente, kuş, okeanos, asteroid
28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde
eleştirad ve (M 3 de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma
var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü
tamam selmaya verebilirsin
32- Denemede arabistan var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var
TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2 Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir
yazılacak tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı
öykü var
çatal kuyruk var kötü düzelt
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I Van Kulu var Tamam
ÖMER CEM
DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı
İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve
şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi
aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende
bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...
ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760
Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58
NEVRUZ
“YENİ GÜN”
Yirmibir Mart geliyor
Dünya ‘Barış’ günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu demek
Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu tanrı
Sevincim ve coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu demek
Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu demek
Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller ovalar
Çiçek böcek tarlalar
Tek bir Adem Havva var
Nevruz işte bu demek
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da
oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor,
kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini
görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi
ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl
tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik
ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri
kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar
avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki,
kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak
yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da
sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının,
yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu.
Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar,
karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak,
hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın,
durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa
bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi
zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla
haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak
öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her
bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir
gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş
gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler
koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir
durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin,
sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına
yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer,
aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze
genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların
çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi
tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri
ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ
keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya,
tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla,
uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup
karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı
sever. Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde
dolaşır. İçimizde gezer .
Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer . Düz ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün,
avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’
Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın
işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in
Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol
bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar,
Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu
çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla
bastonuna yaslanır, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu.
Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü
bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi,
çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller,
Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz
ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı
sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir
evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın,
Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu
kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek
olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele)
bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin
nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara
sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı
yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok
şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler
okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında
gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat,
güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var,
ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana , tam nerede, nasıl kullandığını
aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu
insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında
bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir
çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok
sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok
seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve
denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için
küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o
adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O
Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan
örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve
salya sümük dolaşan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa
Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne
denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden
gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların
kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl.
Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara
yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49
yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben
42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende,
babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp
gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen
bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna
dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi
yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede
noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu
topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya,
ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan
tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı,
ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın)
deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz,
mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan,
palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton,
kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba,
şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda
yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar,
ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne
çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız
fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne
ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü
gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği
ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne
savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın
kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları
söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim
kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan
önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi
çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız
(Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit
ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık
suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu
sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil
adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında
kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti;
Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların
açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde
yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla
ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı
çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları,
ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne
Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne
şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine
hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani
‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk, aleluya.
Göğe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrıya dua et, aleluya
Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu ol,
Oh Bakire Meryem, aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakın bir
kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları ahşap ve
sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının
gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar
gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan,
Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep
birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün
tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi
neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması
diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir
evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin
görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki
ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve
sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama
sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı
durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile
görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime
girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu
arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi,
ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından
baktığımda, sırtında siyah, küçük bir
noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı
anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve sonra köklerinden
fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu
düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca
kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden
kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için
bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden
sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde
konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı,
derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri
ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize
girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para
diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan
şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye
bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün
tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende
Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de
gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara
varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin
çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın
her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın
temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz,
felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı,
uysallıkla kabul
gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın
olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat
anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler
hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden
bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin
konuşmaya yeniden başlamak? Niçin
konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul
edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve
kitapların ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim)
Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya
yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı
olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır.
Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının
son perdesini henüz yazamamıştır, yazık
ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü
içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile
yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden
bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük
belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi
başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan
bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer
Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala
katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın
dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i
aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir
araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur
verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski
sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem
orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak
demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu
en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni
en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir
insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik
‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım:
Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris , Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik,
Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor.
Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün
birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre* ULUS
FATİH
Enis Batur
*Sel Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim
şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu
doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla
kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü
sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan
insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu
dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan
yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her
aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi,
hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı
bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli
üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura
ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir
İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye
evlenme teklif edişini, Viktoryen aynalarda
hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın
karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik,
harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin
iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya
tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda
uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize
sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya
çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o
zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu
olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu
olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve
diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz
ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor
her şeyi’ dedi Alice .
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan
önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol
altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında
çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum
ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını
bekliyordu.’
Yine
kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın
sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini
söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde
var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik
yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi
ironimizi belirler’.
‘Ruh
mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü
filozoflarından La Mettrie ’nin
Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle
karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La
Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin
bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan,
kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını;
böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu...
İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz
vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman,
günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor
ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı
denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o
da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye
anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve
anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp,
Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı
geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın
kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama,
gerçek ve antigerçek üzerine
yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini
koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup
gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki
Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu
konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte
öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş
ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar
olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu
bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu
unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,
sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio,
(yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden
arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle
bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur
bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve
yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler
Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri
dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir
‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların
portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok
görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı
olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir,
ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa
dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın
nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam
3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin
içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük
tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz
kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu
olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş
kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün
bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye
başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu;
Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş,
hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden ’
gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler,
neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen
ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye
geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile
hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem
de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma,
sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve
bu beceri dolu gül nihâllerin
ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar,
nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden
kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu,
yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı
ama insan içten içe bir yurtsama
duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir
özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman
çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından
geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine
akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir
bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde
eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar
kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp
giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve
atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve
sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş
kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak
gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku
tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire
çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni
kitabından söz etmek üzere katıldığını
anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı
hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu.
Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın
izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv
izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer , / Oturup saymazdım
eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve
elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık
katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer . / Korkmazdım daha
çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım
asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip
çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım
kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye /
ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde
/ dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki
ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da
su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek
isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser /
aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir
araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey
demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da
yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye
gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına
dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman
olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor,
koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün
bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap
yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması,
kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı
evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan
olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle
dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı,
aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı... Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya
kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni
pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun
olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un,
‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene
gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey
demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre
yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne
seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı
açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği
bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla
erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi
nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda
kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine
taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan
bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah
saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış,
ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun
karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya
başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu
vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan
bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar
ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in
profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son
derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz
yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli,
ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel
organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve
gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha
büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun
yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda
fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin
kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi
onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki
karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal
olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını
gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok
daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili
bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb.
usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli
sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine
yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak,
yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır
geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino,
yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik
miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için
harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye
dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle
penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ,
yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen
altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik,
güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.;
çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor
Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda;
zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve
gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek
tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek
mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece.
Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı
bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile
sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in
öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle
ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta
keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden
dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı
korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için
kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih,
Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen
cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz
tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un
oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri
/ gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı,
uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara
çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin
örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. /
Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar
rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi
sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme
bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift
flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve
parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik
bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’
başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin
süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. /
eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna
gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe
gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda
bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne
buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere
tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor. İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir.
İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
okuyarak kızıl dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki
yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki
Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir
arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona
bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum
geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini
de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir
klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı
ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona
göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe
kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren
kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında
yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin
beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve
size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü
kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda)
nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış
olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka
insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir
kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık
/ 85 Sahife
GÜLENAY
IX
Gelen
bu mu!
Issız
dağ mı,
Jesus
mu?
Havada
karabulut,
ortalık
bozbulanık
Gölgedeki
Yılan,
çıyan...
hayır
Mamut!
Kaya
tuzu
Çerkez
kızı
At
hırsızı
Sıcak
sırtım
örenlerde
Gözüm
uzak
tahta
tayyarelerde
Ademin
dağı
İlyas’ın
bağı
Otlarda
kelebek
Dikenlerde
ari
Eyüp’ün
kerameti
Yakup’un
bereketi
Meryem’in
gıybeti
Cevizin
altında dur
Dedikodu
arttı.
Köyü
birbirine kattı
Allı
pullu Meşhur.
Sisin
içinde
Yağmur
yağıyor.
Üç
çatallı iblis
Göğü
adımlıyor.
Hacıosman’ın
tekeleri,
Çamurcu’nun
düveleri
Senit,
sındı, ıskıran
Gocumar,
Keltahir
Ayanlara
sor,
O
iyi bilir!
Uzak
zamanda çiçekler etten olacak
Bir
hain arkadaşini ayda unutacak
Cebrail,
Süleyman’ın göğünde saklanacak
Onlar
ki bir dağın yamacında üşürler
Her
bir daldan bin meyve düşürürler
Eşebe
ölmüş mü!
İnanır
mısın,
yetmiş
yil avlu içinden çikmamiş.
Bir
kere çıkmış, bir adama varmış,
adam
da kışa varmadan ölmüş,
oda
avlu içine geri dönmüş.
Haneyi
evirip, çevirmiş onca yil,
Yol
açmış gelen gidene.
Bu
yıl kış epeyce sertçil!
Saçaklardan
buz sarkacak.
Sığır
gözü buharlı
Beygir
ayağı karlı olacak
bizim
kız!
II
Aa!
yıldız
kaydı
kimbilir
kim öldü
İbram’da
döl yatağını gördü!
Toprak
sönmüş işik
Etimiz
diri toprak
İnsan
ölü sözlerini geveleyen
hayvan!
Dibek
başinda toplan!
Tanrı
bir!
Sartre
iki
Palalar
üç.
Habip
dört
Hadım
Özcan beş.
Ay
ışığı,
halamın
tahta kaşığı altı.
Çalkebir’den
gelenler
Belevi’nden
geçenler
Mısır
çalıp, nohut ütenler on!
El
kızı
Civar
suyu
Tanrı
soyu
Yirdirme
Osman
Bu
hay huya düzen mi dayanır
İşi
sarpa sardırma!
III
Afer! bakma bizimkine, Rimbaud ile betim,
Afer! bakma bizimkine, Rimbaud ile betim,
söz
ökeliği ve öykü şiirden atıldı. Avluya sırça saçıldı.
Tanrı
üfledi, Adem’in gözü açıldı.
Zaman
değişti.
Osman
resimler yapıp
dam
üstünde sergiliyor.
Renoir
Osman diyoruz ona
İmgelere
inse İngiltere,
ölüm
küslük sayılsa,
kuş
Peru’ya uçsa,
gözlerden
ırmak geçse
Gönül’ün
başi baglanir miydi?
Ay ışığı gecede
Bir haiku düşürür
Aşk kirigi yürege
Yılanyutan
çeşmesine Medusa’yı görmeye,
Hamidabat’a
üzüm vermeye...
Akyıldız’ın
akışı
Gılgamış’ın
bakışı
ay
buluttan çıkınca,
baykuşun
dalda ötüşü.
Esebili
yas tutmayı seviyor
Tanrı
Miller!
gülün
eğlenin diyor!..
Şiir
mi bu
Umarcık
umar!
Sexus,
Nexus, Plexus
Gayrı
hepsi ölü
İyiliğin
gözü kör
Birbirini
tanır mı köylü
İmamın
fesi
Kızılcığın
sesi
Yalan dolan gerisi
İğne miğne,
ucu diğne
fil fil attı,
sinek kaptı,
tıkıdık
tıkıdık fiş!
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında
bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden
gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi
mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu
nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü
dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini
sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor,
doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı
mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara
döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması
gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu
kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması
gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da
popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da
popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın
bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak
biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus veya havariun İskariot’u bile gölgede
bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle
veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında
Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte
insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze
almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi,
emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek,
içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir
kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban
bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki
düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler.
Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine
elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle,
ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir,
ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir
daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve
kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine
genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne
kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir
tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde
olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden,
hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam
ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin
karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın
öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın
yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız,
alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu
sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona
katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı
sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin
içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin
geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu
istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin
çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı
biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi
içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi
düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin
dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’
başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez,
sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep
iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk
duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir
yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler,
Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın
elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir
üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak
anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer
gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk
içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu,
bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü
de bu olsa gerektir.&
ULUS FATİH *
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek
isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak
demişti, eğer 2000li yılların Dersaadet’inde
yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir
bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş
bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi
özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir
görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam
öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık
yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana
bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım
yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en
minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru
koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre
yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer
unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp,
hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse
veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü
bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür
kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş
ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler
üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan,
insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak
düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse
günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu
anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska
adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden
değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar
olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa
yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa
öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış
aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların
zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can
attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su
akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda
şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi
dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda
birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani
garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak
istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili
mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından
Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek
üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un
oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat
eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un
karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur,
yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta
kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi
Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar
Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü
felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve
Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri
önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına
gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile
getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir
anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum
vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım;
öleceğim’. Burada, İlyada’ya
hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede
vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa
çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı
destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş
oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki
bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü,
aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun
derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’
gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle:
“Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının
hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi
anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini
tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya
çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha
gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp
bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim.
Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan
çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük
paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en
karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandır dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında
şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir
şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi
bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki
Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek
bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate
değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir
parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı
olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir
bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa
belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete
yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını
biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin
bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış
ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı,
zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi
aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir
kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu
düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı
hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların
estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara
ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken
olan unsurlardan biri olduğunu
kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür
duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım
dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha
bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde
alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin
alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün
gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür
ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak
insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla
baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün,
bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına
bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç)
hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar,
sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten
kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden
dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık
ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir
boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan
örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya
başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin
son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara
dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir
suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile
getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir
incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın
kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor
sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz
Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden
yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar;
(Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan
/ dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın
ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir
yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve
fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran /
direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur
akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda
tutarım / dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde
yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının
kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu
kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği
‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki
duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! /
Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize
ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun
düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı
zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin
hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı
yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu
gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne
gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?..
Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun
kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El
Yayınevi / 72 Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder