29 Eylül 2018 Cumartesi



ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAĞRISI

İşte orda bekliyorum seni
       köpüklü dalgaların yılan sürüleri gibi gelip
                                                bıçak gibi kesildiği yerde
                       kumsalın
                                    yarlarla bitiştigi

Hani,
       başimizin üstünde göklere degin bir kaya vardi
                                                               ta uçlarındaysa
                                                                    kısa, yalnız, gür bir maki

İşte orda bekliyorum Aleko
                                            seni
        Akdenizli bir korsan gemisinin ay ışığını parçalayıp
                                                                  su perilerinin ürperdiği
                                                                                                        o yerde.

Bilirsin;
            o acaip kayanın başındakini taça benzetip
                                          iyi yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
                                               ve düşlerimiz de Venüs diye haykirdigimiz
                                                                                                              o yerde! ..

Bense, seni tanımazdan önce
              tolgasıyla bir Isparta askerine benzetirdim        
                                                                                    o kayayı
                                        ya da Truvalı bir ata!

Ah! bildiğim kadarıyla
                      denizler ötesini dişleyen
                                     masal hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta

İşte orda bekliyorum seni
                                    o yarların ayakları dibinde
                                     ve her günün ardında kayaların oyulduğu
                                      ve her dağlı dalganın çarpınıp çevrildiği
                                       fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
                                                              tekrar tekrar yüklenip yenildiği

O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektuplari
     ve tarih kitaplarının galip sayılır bu yolda mağluplarıydı! ..

Ve karanlıkta denizin uzak
                                             yaslı senfonilerle ağlayıp
                                                                                       eridiği

Ve işte o
               giderek suskunlaşip, issizlaştigimiz yerde
                                                                                    -gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko

Bekliyorum!
                    ne yapalım ki biz
                                                Artemis için
                                                                    bambaşka kavgalarin
                                                                                                        eşigindeyiz!

Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
                                              kimbilir daha nice bereket ölüleri
                                                                              ve aşiklar görecegiz.

Güzel günlere inanıyoruz Aleko
                                           o yalçın kaya
                                            o ürkünç kule
                                                                 bereketin Artemis'i
                                                                 sevginin Venüs'üdür.

Öyle olacak
                    ve belki de bir ak güvercin
                                              ta uçtaki gür makiye
                                               bir yuva yapmakla meşguldür şimdi

Ve ben seni
                    şu gündüzlü gecede
                     o sevecen kayanın dibinde bekliyorum

Denizin
             sarı başaklı ovalar gibi salınıp gerildiği

Dalgaların
                 çocuk başli insanlar gibi okşanip, kesildigi

O güzelim kayanın dibinde
                                            -balıklarla elele-
                                                                       seni bekliyorum

Artemis'in bereketi
                                 Venüs'ün sevgisi için
                                  verimli güzel gerçekler için
Demokles'in kılıcıyız Aleko
                                  seni bekliyoruz!

Gelmelisin Aleko
                             Gelmelisin!
                                                Tek Bir Vücut Olmalıyız...&

********************************************
***********************************************
PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ

Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.

Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...

Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..

Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte

Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...

Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana

Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...

Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle

Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...
********************

NARAYAMA TÜRKÜSÜ

Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi

Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.

Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'

Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız

Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...

Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..

Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin

öteki yerde...
**************************************************

KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca

Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve ölme henüz vakit var

Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne kokulu                     (dolu)  odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve dokundukça ulaşilmaz olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek yüreğini o vefasız yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş karanlıkta ışıkla dolsun yüreğin hiç olmazsa

********************************
***************************
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşagida sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...

Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..

Uzun güneşler batardi orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.

Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya

Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasiz Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..

Tenyalar, tirişinler dolardi inanina en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.

Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...

Ülküsüzdü şafak kuşlari orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyali salyangozlar

Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...

Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?

Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-

Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..

...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..

Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...

Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..

Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..

Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...

Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.

Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sigmiş
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye işik sizmiş
sessizce
ağlıyordu...&
***********************************
***********************

KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydık da biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydık da biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydık da biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretti benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şıpırtılar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artık yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umuttu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batıp giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşıp ortakça unu ekmeği
İnsanlar ölmesin hoşçakal kaptan.

U.F 




AĞIT
*
1

Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü

Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın

Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği

Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez

Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın

O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı

Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın

Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğen öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı

Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın

Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı


2

Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan

Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın

Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı

Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik

Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli

Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi

Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta

Oyalayıp büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada

Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar

Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte

Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş

Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta

Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta

Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde

Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama

Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış

Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mi
Elin titrer bu soğukta yorganın var mı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor

Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı

Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay

Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&






DÜŞLEM
*

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum


Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************



ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &








 Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR

Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar: "Rosebud!.."   Bu sözcük başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde, Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz dolu formülü fısıldamıştır.

Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu, o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud yani Goncagül!..

Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar, kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki, kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. ' 
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını, Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan,  gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.

O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine. Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp, sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir. Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz, yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor. Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde, yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı gösteriyor."

Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor, "Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."

MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder insanoğlu; "Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor. "Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış, çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir Faustofeles!..

Eşsiz Hazlar                                                                          ULUS FATİH
Harry Mathews                                                                       20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık



BU BURKONY'NİN ROMANINA GİRİŞTİR
VLADEMİR BURKONY
Bu öykü bana Yale'de anlatıldı diye başlasam, hem bir sıkıntı yaratıp, hem de bir öykünmeye yolaçabilirim, ama buna gerek yok, gerçek aranıp bulunacak bir şey olmayıp vardır ve hiç bir zaman değişmez, işte Vlademir'in gerçek yaşamıda böyle bir şey, biz nasıl anlatırsak anlatalım, ne denli değiştirmeye çalışırsak çalışalım, Vlademir Burkony doğdu, yaşadı, düş kırıklığına uğradı ve tam 36 yaşında, 'Dante gibi ortasındayken ömrün' umutları ile yaşadıkları arasındaki katlanılmaz çapraşıklığın dolambacına sarılarak veda etmeyi kendisi için uygun gördü ve 2002 yılının soğuk bir Şubat gecesinde (intihar ederek) öldü...

Vlademir arkadaşımdı. Yaşam öyküsünü kendisinden pek çok kez dinledim, böyle olacağını bilseydim cankulağıyla dinlerdim, şimdi anımsadığım kadarıyla anlatacağım sizlere, bende ona kendi yaşamımdan pek çok kez söz etmiştim, ama o öldü, ben onun yaşamını ayrıntılarıyla biliyorum, ama o benim yaşamımı, -kendisininkinide bilemediği gibi- artık bilmiyor!... Ben yazar değilim bunu anlatmaktan amacım, çok dokunaklı bir idealin asla erişilmeden bir bedende yokolup gªu

nlatayım bu sorun kapansın, gerisi size kalmış ben kurtuluyorum artık amacımda yalnızca bu zaten.

Vlademir, Ukraynalı, Sovyetler Birliği dağılmadan önce elbette bir Rustu.

Mozart Bethoven.. Adelhanov Felsefenin Temel İlkeleri
Adelhanov bir kitaba girdi dramı, Burkony eğer bu satırların yazarı onun kitabını yayımlama becerisi gösteremezse hiç bir zaman bilinmeyecek ve kozmosda adsız bir insan olarak tozan olup gidecek.
Bunu oda isterdi sanırım...






***********************************************************************************************

NOS RİİŞ ÜZERİNE
Letrizm diye bir akım var yalnız harflerden şiir yazılıyor, herşeye ilgi duymak, her şeyi denemek gerekir yazında, Nos Riiş  (Son Şiir), yani insanlık için umutsuz olan birinin, kaosa sürüklendiğini ve hiç bir anlama ulaşmayan hani protest (tepkisel) bir şiir yazdığını kendini ve insanı bu biçimde sorgulamaya kalktığını düşünelim, şiir günümüzde sözle yazılmıyor, anlamlı ve güzel olması da zorunlu değil, bir açılımı bir işareti barındırması yeterli, ama bu her şeyin şiir olacağı anlamına gelmiyor, bu konuda insanın ayırt yetisine güveneceğiz, güzeli herkesin anlayıp bulduğuna tanıktır insan, her insan bilinçaltının derinliklerinde güzeli ayırabiliyor, değerliyi, anlamlıyı diyelim, öyleyse esteti ve sanata uygun olanı da ayırmayı bilecektir. Bu bir deneme, şiir açıklan(a)maz diye bir söz var, biz toplum olarak sanatı hemen yüz yıl geriden izliyoruz, toplumcu şiir sunumuyla, öylesi dizelerle şiir yazılıyor, toplumcu şiir yazalım ama artık şiirin ulaştığı moderniteden seslenelim ve de açılımlara (yeni çılgınlıklara), hazır olalım, her yeni sanat başlangıçta saçma ve us dışı bulunmuştur. Nos Riiş te yüz yıl önce batının ortaya koyduğu letrizm akımına yaslanan bir parodi, ne yapalım ki bizim için ilginç ve yeni olan (!) başkaları için yalnızca bir geçmiş...






*********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
GÜLENAY
                             


(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra  Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!

Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...

********************************************************************************************************************************************************************







































Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                           

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife






                                                     


































*************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
ARAYIŞ

I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.

Ulyssesçe çınlıyor ortalık

Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları.

Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek

Elektronik orağı baştanrının
biçiyor otları

Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir.


II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede!

Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine.

Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
                           gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea...

Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un!..


III
Selenterelerde görülür bu!
akciğer alveolleri golgi cisimciği...

Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.

Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede

'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'

**********************************************************************************
**********************************************************************************

ULUS FATİH
*
HABERCİ

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda...

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!                                  

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!..

Kralın Haberini Bekliyoruz...

























































LEDA

Değirmenleri geçip ırmak kıyısına vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı, sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra suların içinden bir nympha yükseldi  ve  pırıltılı geceyi aydınlatınca, tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai! İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki  gözler inanılmaz  hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...

Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu, gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor, atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir şeycikler göremedik. 











**********************************************************************************************************************************************************************************************





GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim














**********************************************************************************************************************************************************************************************




























ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım























DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatıyor suçlanıyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)







**********************************************************************************************************************************************************************************************









BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin Kılıç















ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı





























KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1-   Demir Kitap
      (Haikular vardır)
2-   Sjolsky
      (H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-   Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4-   M1  (HİÇ adlı deneme vardır)
5-   Kalemakelame
      Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-   Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.

7-   M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır

8-   Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.

9-   Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.

I0-  Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.

11- M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.

12- Deneme’de Meşhur var Okeanos var

13- M 2’de Köpek adlı öykü vardır

14- Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var

15- Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var

16- Hasan’da Acente var

17- M4 de Kuş adlı öykü vardır.



























ÖMER CEM DEMİRCİ

1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...

ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/İSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03
































































































ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999

BAHAR
Bahar gelince çiçekler  açar
         İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
       Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
        Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
         Çiçekleri seversek
 Dünya yeniden gelir
          Çiçekleri sevelim.
 Dünyaya  yakın edelim.

  



  
DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir  dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için ölesiye.
.

KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır 
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir  
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de  sever
Kitap dünyada  en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...


YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl  bir yaz gecesinde 
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi yaz  geldi
Yaz geldi neşemiz  yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...


ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım  Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir  


UMUT KUŞU
Umut kuşu  çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu  
O güzel sesinle öt  sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum


KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
           Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
           Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
           Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
           Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
           Onları dünyalarından ayırmayalım


SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi  

BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı


ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
          Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
          Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
          Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
          Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
          Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim






















ÖMER CEM DEMİRCİ                      MART/2000

1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor

3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi


5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır

6
Küçük  ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor





ÖMER CEM DEMİRCİ                     MART/2000

8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor

10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor

11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor

12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor

13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil

14                     
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor

15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor


16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde



17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor

18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor

19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor

21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)

BU çıkmalı



22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda

23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya



24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan

25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda



26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor

27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda

28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire

29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar

30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor

31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden

32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi



33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi

34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar

35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında

36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk

37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde

38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor

39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine

40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi

41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...

42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere

43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya

44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...

45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar

46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)

47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki

48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda


49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi

50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak

51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle

52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler

53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler

54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar

55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can çekişen balık)
İpeksi balık

56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi

57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar




58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk

59         
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor

60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle

61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle

62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle

SOĞUK / YAĞMUR
          Yağmur yağınca herkes üşür
          Kar yağınca daha da üşür
          Kar ve yağmur yağarsa
          Manto giymeyi unutmayın

          UÇMAK
          Uçmak çok güzeldir
          Kuşlar uçar biz uçamayız
          Uçmak çok güzeldir
          Ancak ölünce
          Biz de uçabiliriz
          Ta ki ölünce

          ORMAN
          Filler ve bütün hayvanlar
          Ormanda yaşar
          Ve başka hayat sürdürürler
          İnsanlarda başka hayat sürdürürler
          İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
          Kargalar azıcık kötülük yapar

          GEMİ
          Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
          Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
          Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş

          AĞAÇ
          En güzel şeydir ağaç    
          Ağaçsız İstanbul olur mu
          Madalyonunu kesmeyin
          İstanbul’un canını almayın
          Bize can veren ağaçtır
          Kesmeyin ne olur
          Ağaçları keserseniz
          Bizi de kesmiş olursunuz
          İstanbul’un canını almayın

          KİTAP
          Sayfaları okununca sevinir
          Yırtılınca üzülür

          YER YATAĞI
          Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
          Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
          Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
          Yer yatağında

         

           AT
           Akıllı hayvandır at
           Yüreğini tanır
           Tepedeki at
           Yüreğiyle savaşır
           Tepedeki at
           İyi kalpli ve soyludur

          YABANCI ADAM
          Yabancı adam bana baksana
           Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
           Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
           Havaya baksana yabancı adam
           Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
           Güneş gidiyor çiçekler açıyor
           Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi

           AY
           Yağmur yağsa da o var
           Kar yağsa da o var
           O her yerde var
           O bizim ay kuşumuz

           O güneşi aldatmaz
           O insanı ağlatmaz
           O gecenin güneşi
           O bizim ay kuşumuz

           ORMAN
           Konuk eder bulutları
           Kucağında çiçekler
           Bulutları çağırır
           Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı

           Çağırır boğuk sesiyle
           Toplantı başlar artık
           Çok güzeldir ormanlar
           Canımız kitap gibi 
              
           Kuşlar öter dallarda      
           Çiçek açar diplerde / köklerde
           Ne güzeldir yapraklar
           Bize hayat verenler

           


            MASAL MASALI
            Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve önüme
            bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
           Beni görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
           ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
           bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi dakika
           uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
           çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir iyilik yapmaya karar
           verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı  otuz dakika uyuttum
           ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
           karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
           geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
           bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.

          YAZ
          Gökte sarı bir güneş doğdu
          Yaz geldi
          Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
          Yaz geldi
          İnsanlar çimenlerin üstünde
          Yaz geldi
          Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
          Yaz geldi
          Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
          Yaz geldi
          İleriden kırmızı bir güneş doğdu
          Yaz geldi

          BİLMECE
          İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
          (İkinci)

          KÖRLÜK
          Arabanın gözü yoktur
          Taşın gözü yoktur
          Ama bana hiç çarpmazlar

           BİR KİMSE 
           Biri var herkesten erken kalkar
           Biri var herkesten önce uyur
           Bunun adı güneştir






           CİKCİK
           Cik cik
           Birden uçunca
           Uçarken dikkatli ol
           Demiş ki çocukta demiş
           Demiş ki çocukta demiş
           Sen ne yapıyorsun burda demiş
           Uçak kalkmış ayağa
           Şiirden sonra başka uçak gelmiş
           Ağaçlar ortaya çıkmış
           Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Cik cik demiş ki
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Uçak kalmış
           Hoşçakal demişler
           Cik cik
           Şimdi donuna yaptı
           Koştu geldi
           Sonra uzandı
           Sen ne yaptın burda
           Dedi kızdı cik cik
           Çünkü ölmüştü
           Mezarına vardılar
           Elinde kaçmış
           Bora kalbini öttürmüş
           Bora da ölmüş
           Hiç kimse kalmamış dünyada
           Kimse kalmayınca
           Ölüler canlanmış
           Kavga etmiş
           Başka bir dünya











































































































































































ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999

BAHAR
Bahar gelince çiçekler  açar
         İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
       Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
        Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
         Çiçekleri seversek
 Dünya yeniden gelir
          Çiçekleri sevelim.
 Dünyaya  yakın edelim.


DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir  dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için ölesiye.
.

KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır 
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir  
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de  sever
Kitap dünyada  en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...


YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl  bir yaz gecesinde 
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi yaz  geldi
Yaz geldi neşemiz  yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...


ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım  Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir  


UMUT KUŞU
Umut kuşu  çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu  
O güzel sesinle öt  sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum


KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
           Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
           Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
           Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
           Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
           Onları dünyalarından ayırmayalım


SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi  

BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı


ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
          Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
          Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
          Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
          Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
          Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim






















ÖMER CEM DEMİRCİ                      MART/2000

1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor

3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi


5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır

6
Küçük  ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor





ÖMER CEM DEMİRCİ                     MART/2000

8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor

10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor

11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor

12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor

13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil

14                     
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor

15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor


16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde



17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor

18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor

19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor

21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)

BU çıkmalı



22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda

23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya



24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan

25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda



26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor

27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda

28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire

29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar

30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor

31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden

32

 Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi



33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi

34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar

35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında

36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk

37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde

38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor

39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine

40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi

41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...

42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere

43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya

44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...

45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar

46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)

47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki

48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda


49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi

50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak

51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle

52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler

53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler

54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar

55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can çekişen balık)
İpeksi balık

56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi

57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar




58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk

59         
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor

60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle

61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle

62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle

SOĞUK / YAĞMUR
          Yağmur yağınca herkes üşür
          Kar yağınca daha da üşür
          Kar ve yağmur yağarsa
          Manto giymeyi unutmayın

          UÇMAK
          Uçmak çok güzeldir
          Kuşlar uçar biz uçamayız
          Uçmak çok güzeldir
          Ancak ölünce
          Biz de uçabiliriz
          Ta ki ölünce

          ORMAN
          Filler ve bütün hayvanlar
          Ormanda yaşar
          Ve başka hayat sürdürürler
          İnsanlarda başka hayat sürdürürler
          İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
          Kargalar azıcık kötülük yapar

          GEMİ
          Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
          Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
          Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş

          AĞAÇ
          En güzel şeydir ağaç    
          Ağaçsız İstanbul olur mu
          Madalyonunu kesmeyin
          İstanbul’un canını almayın
          Bize can veren ağaçtır
          Kesmeyin ne olur
          Ağaçları keserseniz
          Bizi de kesmiş olursunuz
          İstanbul’un canını almayın

          KİTAP
          Sayfaları okununca sevinir
          Yırtılınca üzülür

          YER YATAĞI
          Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
          Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
          Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
          Yer yatağında

         

           AT
           Akıllı hayvandır at
           Yüreğini tanır
           Tepedeki at
           Yüreğiyle savaşır
           Tepedeki at
           İyi kalpli ve soyludur

          YABANCI ADAM
          Yabancı adam bana baksana
           Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
           Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
           Havaya baksana yabancı adam
           Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
           Güneş gidiyor çiçekler açıyor
           Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi

           AY
           Yağmur yağsa da o var
           Kar yağsa da o var
           O her yerde var
           O bizim ay kuşumuz

           O güneşi aldatmaz
           O insanı ağlatmaz
           O gecenin güneşi
           O bizim ay kuşumuz

           ORMAN
           Konuk eder bulutları
           Kucağında çiçekler
           Bulutları çağırır
           Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı

           Çağırır boğuk sesiyle
           Toplantı başlar artık
           Çok güzeldir ormanlar
           Canımız kitap gibi 
              
           Kuşlar öter dallarda      
           Çiçek açar diplerde / köklerde
           Ne güzeldir yapraklar
           Bize hayat verenler

           


            MASAL MASALI
            Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve önüme
            bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
           Beni görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
           ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
           bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi dakika
           uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
           çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir iyilik yapmaya karar
           verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı  otuz dakika uyuttum
           ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
           karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
           geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
           bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.

          YAZ
          Gökte sarı bir güneş doğdu
          Yaz geldi
          Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
          Yaz geldi
          İnsanlar çimenlerin üstünde
          Yaz geldi
          Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
          Yaz geldi
          Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
          Yaz geldi
          İleriden kırmızı bir güneş doğdu
          Yaz geldi

          BİLMECE
          İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
          (İkinci)

          KÖRLÜK
          Arabanın gözü yoktur
          Taşın gözü yoktur
          Ama bana hiç çarpmazlar

           BİR KİMSE 
           Biri var herkesten erken kalkar
           Biri var herkesten önce uyur
           Bunun adı güneştir






           CİKCİK
           Cik cik
           Birden uçunca
           Uçarken dikkatli ol
           Demiş ki çocukta demiş
           Demiş ki çocukta demiş
           Sen ne yapıyorsun burda demiş
           Uçak kalkmış ayağa
           Şiirden sonra başka uçak gelmiş
           Ağaçlar ortaya çıkmış
           Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Cik cik demiş ki
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Uçak kalmış
           Hoşçakal demişler
           Cik cik
           Şimdi donuna yaptı
           Koştu geldi
           Sonra uzandı
           Sen ne yaptın burda
           Dedi kızdı cik cik
           Çünkü ölmüştü
           Mezarına vardılar
           Elinde kaçmış
           Bora kalbini öttürmüş
           Bora da ölmüş
           Hiç kimse kalmamış dünyada
           Kimse kalmayınca
           Ölüler canlanmış
           Kavga etmiş
           Başka bir dünya



zzzzz































































ULUS FATİH
*
ARAYIŞ

I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.

Ulyssesçe çınlıyor ortalık

Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları

Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek

Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları

Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...


II

Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede

Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine

Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
                         gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea.

Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un...


III

Selenterelerde görülür bu
akciğer alveolleri golgi cisimciği

Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.

Hayaletin güldüğünü görünce sessiz gecede...

'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'

**********************************************************************************
ULUS FATİH
**********************************************************************************


ULUS FATİH
*
JORGE LUİS BORGES

Lâleyi dedim, şu yatağın altına saklamış
buruşturup
sonra aynada ölüsünü izlemiş uzun uzun
Ağlamış da, iki damla gözyaşı, onun
şu yatağın üzerinde duruyor
kurumuş.

Leda'yla geçirmek istemiş son geceyi anlaşılan
Apollon'un elinde dolaştırdığını söylediği
bir el yazmada adı geçen Leda!
Eğilmiş sonra -kendi ölüsünün üstüne-
orasını incelemiş; bakmış ellemiş
bir hymen inceliğinde

Evet, bellemişte o güne dek yazılan, kutsal kitapları
-o gece-
Dağ yollarını, düşleri, dökmüş narları, örenleri
-tuz yüklü çuvalları-
İğdiş keçileri, ovaları, beygirleri
Zülkarneyn'i, Keyhüsrev'i

Ağlamış gene, solgun bir kandil ışığında
sorgulayıp bir 20. yüzyıl Diyojen'ini
Tus Kalesi'ndeymişcesine...

Yeşil olanda olmasaymış o sıra, eğer
umarsızlıkla başlayıp söze
Aristofanes'li bir barıştan söz edecekmiş
gene
O ara, eh ama büyük bir alışkanlıkla
yeşil nedir ki demeyin
Yeşil; ıssız bir çölde zefir arayan!
kör bir kaplumbağayla, kambur bir tavşanın
dölsüz bir karıncaya gördürdüğü düştür!
ve kaftanı alüminyum çivili
taht gibi bir tahtadan
tahta gibi bir tahta düşüştür.

Ve demek ki yalnız sola dönmekle ölmüyor kral
deyip sürdürdü
ve bir labirentten daha da zor olanı
düz ve uzun bir çölü andıran herhangi bir
duvar olabiliyor.

Şimdi de; Şira yıldızında sıra dedi
bu kez kız
-rabbi konuşacak-
umarsızca yukarı baktı...
Yoldaşlarım Adelhanov'u ve onların
andlarını kurtarmanın zamanıdır
ileri dedi
bir Don Kişot cılızlığıyla haykırarak!

İki bin yıldan beri kazınmıştı da ama
Devlet ki mutlak kötüdür
Zira: Zaruri ve Eflâtuni bir gridir o
Bu sıra, Leda
ama Vincent Moon ben değilim ki diye haykırdı,
-tiksintiyle-
deli gibi geçip gidiyorsa zaman dedi
Radion Raskolnikov'u sevmek benim suçum mu
ve kurtarmayı istemek, Rasputin'i
Anastasia'yı
ben, yani Hladik olarak
bir köprü üzerinde, tümü birlikte
bir yüzyıl bir an
içindeymişcesine

Ama anlaşılmazlıkları koydun gene
bu kuyunun içine
kulelerde daha ne kadar uzakta...
hem bu karanlıkta nesi
diye sordu
-eğildi-

Ğ! İşte bunu yapmayacaktın dedi
aynaya uzanıp
sarı bir yüzle fırlattı sorgu defterini
el yordamıyla araladı kapıyı

Işık...
























































































































































KÖYLÜ-İÇİNDEKİLER

1-   Demir Kitap
(Haikular vardır)
2-   Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-   Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4-   M1  (HİÇ adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY            kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry Mathews) deneme var
5-   Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-   Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7-   M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8-   Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11-          M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12-          Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13-          M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14-          Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15-          Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16-          Hasan’da Acente var
17-          M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar ve Eleştirad var.
19-          Vespanianus’un Anıları  kalemakelaenkukua 2 dedir.
20-          Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü var.
21-          Deneme de Arabistan var.
22-          M’de Koru vardır.
23-          Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24-          Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25-          Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de   Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente, kuş, okeanos, asteroid

28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3 de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya verebilirsin
32- Denemede arabistan  var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2  Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak  tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
        çatal kuyruk var kötü düzelt
38 MI var Hiç adlı öykü ve stres gezegeni var tamam
39 M II  Köpek var Tamam
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I  Van Kulu var Tamam







ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...

ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/İSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03














































ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58






NEVRUZ
“YENİ GÜN”

Yirmibir Mart geliyor
Dünya ‘Barış’ günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu demek

Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu tanrı
Sevincim ve coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu demek

Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu demek

Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller ovalar
Çiçek böcek tarlalar
Tek bir Adem Havva var
Nevruz işte bu demek




  

BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere  göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever. Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’

Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da  yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk. 


IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü suların aynasında’

Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...



Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk, aleluya.
Göğe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrıya dua et, aleluya
Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her şeye amin.














































Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz  bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından baktığımda, sırtında siyah, küçük  bir noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.






AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.    
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                     
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.     
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                         

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                   





































































GÜLENAY IX

Gelen bu mu!
Issız dağ mı,
Jesus mu?

Havada karabulut,
ortalık bozbulanık

Gölgedeki
Yılan, çıyan...
hayır Mamut!

Kaya tuzu
Çerkez kızı
At hırsızı

Sıcak
sırtım örenlerde
Gözüm uzak
tahta tayyarelerde

Ademin dağı
İlyas’ın bağı

Otlarda
kelebek
Dikenlerde
ari

Eyüp’ün kerameti
Yakup’un bereketi
Meryem’in gıybeti

Cevizin altında dur
Dedikodu arttı.
Köyü birbirine kattı
Allı pullu Meşhur.

Sisin içinde
Yağmur yağıyor.
Üç çatallı iblis
Göğü adımlıyor.

Hacıosman’ın tekeleri,
Çamurcu’nun düveleri
Senit, sındı, ıskıran
Gocumar, Keltahir
Ayanlara sor,
O iyi bilir!

Uzak zamanda çiçekler etten olacak
Bir hain arkadaşini ayda unutacak
Cebrail, Süleyman’ın göğünde saklanacak

Onlar ki bir dağın yamacında üşürler
Her bir daldan bin meyve düşürürler


Eşebe ölmüş mü!
İnanır mısın,
yetmiş yil avlu içinden çikmamiş.
Bir kere çıkmış, bir adama varmış,
adam da kışa varmadan ölmüş,
oda avlu içine geri dönmüş.
Haneyi evirip, çevirmiş onca yil,
Yol açmış gelen gidene.

Bu yıl kış epeyce sertçil!
Saçaklardan buz sarkacak.
Sığır gözü buharlı
Beygir ayağı karlı olacak
bizim kız!

II
Aa!
yıldız kaydı
kimbilir kim öldü
İbram’da döl yatağını gördü!

Toprak sönmüş işik
Etimiz diri toprak
İnsan ölü sözlerini geveleyen
hayvan!

Dibek başinda toplan!
Tanrı bir!
Sartre iki
Palalar üç.
Habip dört
Hadım Özcan beş.
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı.

Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp, nohut ütenler on!

El kızı
Civar suyu
Tanrı soyu

Yirdirme Osman
Bu hay huya düzen mi dayanır
İşi sarpa sardırma!



III

Afer! bakma bizimkine, Rimbaud ile betim,
söz ökeliği ve öykü şiirden atıldı. Avluya sırça saçıldı.
Tanrı üfledi, Adem’in gözü açıldı.
Zaman değişti.
Osman resimler yapıp
dam üstünde sergiliyor.
Renoir Osman diyoruz ona
İmgelere inse İngiltere,
ölüm küslük sayılsa,
kuş Peru’ya uçsa,
gözlerden ırmak geçse
Gönül’ün başi baglanir miydi?

Ay ışığı gecede
Bir haiku düşürür
Aşk kirigi yürege

Yılanyutan çeşmesine Medusa’yı görmeye,
Hamidabat’a üzüm vermeye...
Akyıldız’ın akışı
Gılgamış’ın bakışı
ay buluttan çıkınca,
baykuşun dalda ötüşü.
Esebili yas tutmayı seviyor
Tanrı Miller!
gülün eğlenin diyor!..

Şiir mi bu
Umarcık umar!
Sexus, Nexus, Plexus
Gayrı hepsi ölü
İyiliğin gözü kör
Birbirini tanır mı köylü

İmamın fesi
Kızılcığın sesi
Yalan dolan gerisi

İğne miğne,
ucu diğne
fil fil attı,
sinek kaptı,
tıkıdık tıkıdık fiş!




















ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2000li yılların Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandır dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri olduğunu  kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /      
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                                                 
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  

Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /

El Yayınevi /  72 Sahife




































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...