29 Eylül 2018 Cumartesi

3

















‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’ 



  
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






















































YOL

( Chryosoceras (altınboynuz) yada Ceras (boynuz)’dan, Bedevilerin ‘çöl gemisi’ dediği develer üzerinde ‘Hacı Kalfa’ Katip Çelebi'yle yola düzüldük. Geceler indiğinde, hurmaların altında gölgeleri örtünüyorduk. Bir 30 Şabat günü, Hindistan kıyılarına yaklaştık ama yitip gitmemek için içeriye varmadık, “Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür” diye bir söz vardır.)

I
Konstantinapolis’den yola çıkar çıkmaz İnek Geçidi’ni aşarken yoldaşlardan biri boğazın karanlık sularına gömüldü. Kızgınlıkla, -Darius askerleri gibi- kürekle denizi kırbaçlayarak: Acı su bunu hakettin! diye bağırdık. Karaya çıkınca da genç yaşta ölen balerin Pavlova’nın küllerine dualar okuyup, Kalkhedon’daki ölüler toprağını geride bırakarak, yüzbin sesters yada ikibin çuval baharatla geri dönmek üzere,  Karahıtaylara ve öteki komşulara, mal ve işlenmiş mücevher satmak için yollara düştük. Aramızda sümerik gözlü kızlar, urartik delikanlılar, hitityen güçte hamallar, karya kartalı gibi çocuklarla, asuryen yaşlılar da vardı. Develer üzerinde salınarak gidiyorduk, dünyanın her yerinde, her kervanın, her kafilenin başında olduğu gibi reisler, cellat bakışlı, sözden anlamaz, kaba saba biri olur ya, bizimde reisimiz Azudi, Şurripak kentine yaklaştığımızda ağzından salyalar akıtarak, sağır edici bir narayla  mola veriyoruz diye bağırdı. Buyrukla, hepimiz eceli gelmiş sayrı, dişleri dökülmüş kaplan  gibi atlarımızın, develerimizin gemlerine asılıp, kurak dolambacın bitimine, dağın eteğine, serap görmüş bir bedevi gibi yayıldık. Geçmişten beri şaşaalı Şurripak ovanın ucunda, cihanın güneşi gibi parlıyor, gören gözlere şan olurcasına surları ve kuleleriyle gölgelerde devinerek, yaşamında böyle yurtluk görmemiş biz meczupları şaşırtıyordu. Molada, bitkin düşmüş üç kısrağımızı zayiat verdik. Lekeli hummadan altı kişi sayıklayarak öldü. Deve üzerine kurduğu hamakla yolculuk yapan, keyif ehli Vartanyan adlı tüccarın Porsuk çayının üzerinde, taş köprüden düşüp öldüğünü kervan muhafızlarından biri haber verdi. Eroğlunun dediğine göre, ölüsü tam 20 fersah ileride bulunmuştu.

Aramızda pek tatlı dilli biri, ilk kavgayı çıkararak ‘En hızlı ekşiyenlerdir en tatlı kokanlar, yabani otlardan kötü kokar çürüyen leylaklar’’ sözünü doğruladı. Ölenlere uzun, yaslı bir türküyle ağlayan hısımlarının sesine bizde eşlik ederek, ortalığı uğuldattık. Yolun başındaki bu uğursuzluktan, umarsızlığa kapılarak gökteki yıldızlara bel bağlayanlar türedi aramızda. Ölüm korkusu us bozuyordu. Akan  gök cisimleri, yıldız adları, Zosma yada Mintaka demeyi, Anitak,  Zaurak zıtlığı,  Mirzam nedir bilmeyi, Menkar saymayı onlar sayesinde öğrendik  Araplardan biri çıplak gözle öyle bir yıldız buldu ki yad olsun diye adını  yıldıza verdik: El Nath! Tanrı yeteneği bölüştürür ama (mekanizmayı-kaldıracı)manivelayı bağışlamaz. El Nath, bu yıldızın gökte belirme anını ve huyunu çözme becerisini herkesten iyi biliyordu. Gecelerden birindeyse, Nusakan ve Nekkar adlı iki yahudi yine gökte parlak bir yıldızın çift (ardışık) yıldız olduğunu kanıtlayıp bilmişti. Yola yine düştükde, Kuma dilini bilen beş yaşında bir çocukla kayalık ve dağlık Hungar ilinden sağ salim geçtik ki biz sakallılar, kibirli olmanın ne menem bir saçmalık olduğunu anlayıp tüysüz bir sabiye canımızı emanet ederek, dünyada boş yere böbürleniyor olmanın aczini yaşadık. Ona, Çin tarçını, zencefil ve kara biber vermeyi vaat ederek sevindirdik. Kaşgar’a yaklaşırken iki kola ayrıldık, çünkü bir saldırı sırasında zayiatı azaltmak ve kervanı ikiye bölerek dikkatleri dağıtmaktı amacımız. Ne var ki birbirimizden kartal gözü kadar bir uzaklıkla ayrılıyorduk ki, birbirimizi göremiyor, duyamıyorduk ama, develerin kokusu rüzgarın yönüne göre arkadaki yada öndeki kafileye, -güvencedeyiz- haberini getiriyordu. Tanrı dağları ve Terek geçidi gözümüzü korkutuyordu. İzleyebileceğimiz iki yol vardı, kuzeyden  Fergana, Taşkent, Semerkant yolu, diğeriyse Pamir dağlarından, Taşkurgan’ın güneyinden gizil Afganistan’a, Belh’e varan yoldu.  3. Bir yol ise Kaşgar’dan ayrılıp Taşkurgan’ı geçer, Karakurum’dan Hindistan’a ulaşır, Hitay ve Asur uygarlığının izinden de geriye dönüleniydi. Plinius tarihinde bu yolların o zamanlarda da işlediğinden söz edilir ama Basra ve Suriye’den hiç söz açılmazdı.
Bu yolların eşsiz kentleri Tebriz ve Semerkant’tı. Bu iki kenti nurlandıran Timur 1405’te öldü ve Semerkant ne yazık ki hayalet bir kente dönüştü, ta Memluklara (Kölemenler) kadar.

Bütün bu yollar, Kristof Kolomb’la başlayıp, Vasco de Gama ve Macellan’ın yeni yollar ve denizleri keşfiyle, yerlerini su yollarına bıraktı. 'Balina çizgisi' piyasaya çıkınca, ipek yolu öldü, baharat kokusu dağıldı. Zaman zaman yinede kullanıyorduk. Bu arada tek hörgüçlü develeri bıraktık, daha hızlı çift hörgüçlüleri kullanır olduk. Yazın çöller geçilirken; gece yolculuk yapılırdı, geceleyin ortaya çıkan korkunç çöl cinleri söylentisine karşın, çöl yeli fısıltılarla kulaklarımızı okşardı ki, korkusu dağılmış, bin deveden oluşan kervanlardık. Bazen yolculuk kış aylarını da kapsar ve dondurucu ayazda, kar körlüğü başımıza büyük bela olurdu, tam bu sıra, kervanları koruyan silahlı muhafızların bizzat kervanları soydukları dahi görülürdü. Kum fırtınaları kervanın durmasına yol açar, insanların ve hayvanların boğulmalarına veya tümüyle toprak altında kalmalarına neden olurdu. Taklamakan girenin çıkamadığı mekan (alan) demekti. Turfan, Kuça ve Kaşgar’a uğranır, Merv’den batıya doğru Partların başkenti Hecatompylos’a ulaşılırdı. Tanrı dağlarından dönüşte Terek geçidini kullanarak, Buhara’ya, Hazar’a gelinirdi. Arap tüccarlar baharatın kaynağını gizler, Çin tarçınının kanatlı hayvanlarca korunan, zehirli yılanlarla dolu vadilerde, sığ göllerde yetiştiğini söyler ama, koca Plinius, bunların daima fiyat artırmak için uydurulduğunu belirtmeden geçemezdi.

II
Bazen başımızdan öyle garip şeyler geçerdi ki, bazılarını aktarmadan edemeyeceğim. Bir gün, yolumuz üzerinde Kızıl Adalar denilir bir yere vardık. İnsanları bir tuhaftı, yol değil yolculuk güzel denir biliyorsunuz.  Bir kere hiç kadın yoktu, yani herkes erkek, nasıl çoğalıyorsunuz deyince bölünerek demezler mi, belli bir zaman dilimini dolduran herkes, Aşil topuğunda tomurcuğa benzer etsi bir yumruyu, gözyaşı şişesi gibi bir kapta 7 gün yılkıya bırakarak kendine benzer bir canlının oluşmasını sağlayabiliyordu. Bu pelteye biraz su vermek yetiyor, tandon yatağında  ortaya çıkan bu yumru, tümüyle bağımsız yeni bir insanın doğmasına neden oluyordu. Aslında bunlar bir Menandro yani erkek yada kadın değil bambaşka bir yaratıktı, ne var ki dış görünüşü erkeğe benziyordu, belki insan bile değillerdi ama konuşuyor ve tıpkı insan gibi hareket ediyorlardı. Adadan ayrılırken, onların bitki sayılmasını söyleyenler çıktı, çünkü bir şey üretmiyor, bir tümrüden çoğalıyor ve en kötüsü uygarca bir aşamada göstermiyorlardı. Hayvansı, primitif ve tembeldiler. Sonra anladık ki, karanlıkta kolaylıkla hareket ediyor, gözleri sanki görünmez, siyah bir ışık yayarak ortalığı aydınlatıyordu. Demek ki gözleri de bizim gibi değildi, belki bildiğimiz ışıkta onlar için bir şey ifade etmiyordu, zaman gibi bir dertleri de yoktu. Konuşurken garip el ve yüz hareketleri olup, kuntluk gösteriyor, apati belirtileri başlıyordu. İnsan tam anlayıp, kavrayamadığı şeyden sonunda uzaklaşır, biz de adadan kaçar gibi ayrıldık, keşke hiç uğramasaydık. Gölün ortasındaki bu adanın suyunda meğer yalnızca trakonya balığı yaşarmış. Menandrolar gibi bununda nedenini anlayamadık. İçimizden epeyce okumuş yazmış birisi,  paralel evrenler, tutarsız geçmişler, günahla yıkanıp, rüzgarın atlarıyla yaşayan kısrak insanlar gibi konulara saptıysa da merak edip dinleyen olmadı. (Yalnız Alplerde ele geçen ve halen gizlenen bir el yazmaya göre,  binlerce yıl önce otçul ve saldırganlık nedir bilmeyen insansı bir tür yaşarmış, Neandertel dönem gelmeden bu tür, maymunsu-hominidlerce yok edilerek, vegetatif olanın yenik düşmesine ve yaşam savaşının vandallarca kazanılmasıyla, dünyevi dehşetin sürüp gitmesine yol açmışlar.) İşte arkadaşlardan biri bunlar o türün bugüne dek gizlenmiş arkaik bir kolu olmasın dediyse de, Kerç boğazından gelen Ukraynalılarda aramıza katılınca, Kızıl Adalıları unutup, Ukrilerin bize oldukça komik gelen dertlerini dinlemeye başladık.

Ama iş bununla bitmiyordu, Schrödinger’in Kedisi derler bir tepeye geldik, adını, buraya ilk gelen İskandinav sarısı, bir Danimarkalıdan almış, burası Kızıl Adalar’dan da garipti, tepeye gelirken gördüğünüz tüm canlıların, tepeyi aşınca ölüleriyle karşılaşıyordunuz, belki yirmi kere gidip geldik işin içyüzünü anlamak için, tepede sanki manyetik, görünmez bir duvar, karanlık bir nokta var ve işte bu noktayı geçince, ne kadar keçi, koyun, porsuk, tavşan varsa ölü bir suret yaratıyor, geriye dönünce de aynı canlıların yılan, çıyan, ceylan ne varsa dirileriyle karşılaşıyordunuz, anlaşılmaz bir dönüşüm, tuhaf mı tuhaf bir etkileşim vardı. İçimizden birisi, yahu Gehenna bile bundan daha anlaşılır deyip oradan da tası tarağı toplayıp bir gecede ayrıldık. Yalnız yine söyleyelim ki, Kızıl Adalarda olduğu gibi burada da ağaçlar bir tür ışınsı-koku yayıyorlardı. Yerliler büyük Hadron çarpıştırıcıları gibi deyimler kullanıyor, göl otları yiyen taylar yetiştiriyoruz diyerek, konuya özgü otantik tümceler sarfedip, hipotezler kuruyor, anlaşılmaz imlerle, bayağı sıkıcı konuşmalar yapıyorlardı.

Yolda ısı ışıran, soğuyan ve soğuran bir cisim bulduk  Orwell gibi belirsizlik kesinliktir diye haykıracaktık ki, Kiel Kanalı’na benzer pek durgun bir yerden geçtik. Kıstağın sonunda, kapısı olmayan bir odanın içinde, dışarıya açılmayan  penceresi ve konik, küçük bir dehlizi olan, yalın görünümlü bir yapıyla karşılaştık, buraya kulağınızı yaslarsanız neşeli bir şarkı, ayağınızı dayarsanız sürekli bir ayak sesi duyuyordunuz, soluk alırsanız soluma sesi, bir dağ başı havası düşlediğinizde, eriyen karların şırıltısı, bir at hayal ederseniz, kişneme sesleri arasında, cenkleşen orduların naralarını duyabilirdiniz. Üstelik şöyle bir seste yankılanıyordu arada: Meşalelerin aydınlattığı, kalkanlı adamların, keskin, çelik yatağanlarla savaştığı çağların yalvacıydı o!..
Burada pigmeye benzer  yaratıkların 100 yardayı bir anda koştuklarını görünce, en kısa yarışın 200 mil olduğunu öğrendik, maraton yarışı, ayla dünya arasındaki mesafe kadardı ve son yarışı  kökeni Dakotalı kızılderililere dayanan bir melez kazanmıştı.

Ama bu arada, zaman ne acayip, ne anlaşılmaz bir şeymiş ki, Medyen tarafına giden bir bölümümüz, zamanı, yalnızca ad vermek için kullanan garip bir köyle karşılaşmış. Ayrıca köyün kızları Judea dağının karları gibi beyaz ve inceymiş ama, gönülsüzce zorlanırsa sütleğen gibi zehir saçarmış. Zamanı adıl gibi kullanan bu köy, sıfat, zamir ve fiil kullanmaz, yalnızca isim kullanırmış, diğer tüm nitelemeleri şeysi bulur, dış dünyaya kapalı köylerindeki bu dilse, onlara oldukça zengin gelip, pekala yetermiş.

III
Yolculuk nereden nereye geldi!.. Gene bir gün bozkırda kurumaya yüz tutmuş bir incir ağacının altında oturan, kavruk yüzlü bir takım insanlar gördük, incir ağacının meyveleriyle besleniyorlardı. İlginç olan ağaçtı, meyvesi koparılınca, ertesi güne kalmaz yeni bir meyve veriyordu.  Ölümsüz Tuba herhalde bu dedik. Ova büyük bir ıssızlık içindeydi, harmanlar kalkmış, tınazlar savrulmuştu. Uğuldayan rüzgarda, kuyuların serenleri, gizli bir dinin müritlerinin asılı kaldığı çarmıhlar gibi, ürküntü veren birer hayalete dönüşmüştü. Kuzeydeki dağ silsilesinin tam ortayından tek bir kuş süzülerek geldi ve yaşlı incir ağacının dallarına kondu. Kağnılar, manışlarla kapalı at arabaları ve eşeklerle geçen bir  köylü grubu, incirin dibinde duran bu sinikleri nasılsa görmeden geçip gidiyordu. Birden anladık ki bu ağaç görünmüyor, dibindekilerde yaşamıyordu. Köylülerde onlardan geri kalmıyordu aslında, görünmeyen ve bilinmeyen, sessiz birer varlık gibiydiler, bilisizce gözlerini kırpıştırıyorlar, sanki bin yaşındaymış gibi, yorgun bir alışkanlık, yıldırıcı bir kavrukluk, çatlak elleri ve açığa vurulmaz, dehşetli bir körlüğün baskısında, sıska bedenlerini yalancı bir korkuluğa çeviren libas ve şalvarlarıyla, hırıltılı bir inleme, ölene dek sürecek, suskun, kısır bir yavaşlıkla yol alıyorlardı. Sanki ayakta düş görüyorlardı.

Az önceki kuş, kıstaktan süzülüp gelmiş, tam da incir ağacının tepesindeki dala konmuş, kuyruk sallıyordu. Daldan dala geziniyor, sarmaşıkların örttüğü dallarda birden görünmez oluyor, sonra yine ortaya çıkıp, aşağılara iniyor, insanın başucuna geliyor ve gene yükselerek oynayıp duruyordu!..  Şimdi kuş, yabani otların, incirle, ölü yaban armuduyla sarıştığı, bu kuru su yatağındaki küçük vahada, kıraç ovanın ortasındaki, incecik dallar arasında, bu küçük, el değmemiş cennetinde pek mutluydu. Minicikti kuş, köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, uzun iki telektendi kuyruğu, kuş kuyruğunu diğer hiç bir yanını hareket ettirmeden oynatmayı çok severdi, duruşunu bozmadan, aşağı yukarı, sağa sola oynatabilirdi, başı küçücük, siyah beyaz görünürdü. Serçegillerdendi. Kuru yaprak renginde, kızılımsı kuzgunilikte bir göğsü vardı, tuttuğunuzda taşlık oradaydı işte, yediği her şeyi taşlıkta saklardı, kanatları zarif, yağmur bulutu renginde, yumuşak tüylüydü, kanat altları lekeli beyazdı, ayak bileği, bir prensesinki gibi ince, dirsekleri zarif, çıtkırıldımdı. Kuş daldan dala geziyordu, yapraklara sürünüyor, dallarda gagasını bileği taşına sürter gibi temizliyor, zıplıyor, atlıyor, kıvrılarak aşağıya, yukarıya bakıyor, birden hoplayıp, bir gözüyle yukarıyı incelerken, incirleri, çitlembikleri aşağı düşürerek, bir türlü yemeyi başaramıyordu. Sonra dinleniyor, gözündeki saydam perdeyi indirerek dalgınlaşıyor, birden tıkırtıya uyanıp çevresini gözetleyerek, her şeyi baştan alıp oyunu sürdürüyordu. Belki bir anlık  uykusunda da düş görüyordu: Bir gergedan ksilofon çalıyor, biri onu, ‘Koş Gülsüm burada!’ diye çağırıyordu. Suyun kenarında incecik uçarlar yüzüyor, saltık karanlığa doğru uçan çocukluğu geçiyordu gözlerinin önünden. Ve birden tanrı ortaya çıkıp: ‘Ölüm, hiç bir suçun karşılığı değil Eyüp!’ diye bağırınca...
O çocuklar, o yaşam, o adam, beklenmedik bir kovukta, tutsak düşen rüzgar gibi yitip gittiler. Buğulu gözlerle başlangıçtan beri var olan ıssız, durgun ovaya baktı kuş, onu öyle severdi ki, düşlerinde gördüğü düşte bile, görürdü onu.  Ama her şey gibi bir gün geldi sevdalar bitti. Ölüm onu sessizce kanatları altına aldı. Ve yaşam tek başına, umursamaz, varlığını sürdürüp gitti. Çarpışan şeyler birbirini yok eder demişlerdi ona. Git ve İshak’ı yanına al,  Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, adanmış bir kurban olarak onu sun... Ve İbrahim sabahleyin erken kalktı ve eşeğine palan vurdu, Tarkumiya’ya vardı ve bir gün, Çuvaş iline geldi, nevruz bulaklarından, mukyoline (kuş yolu ile), sömülükler pişirilip yedi.  Sonra Buryot Ulan Ude okuluna geldi...
 ...
Öykünün sonu çok yersiz ve anlamsız görünüyordu. Son; hiçte bir sona benzemiyordu. İzmirli tüccar, soğukta harmanisine sarılarak, (ceplerinde kuşüzümü!) ateşin çevresindekilere, öykünün çok tatsız biçimde kesildiğini  kabul ediyorum, ama yolcu tam bu noktada ölmüş anlaşılan, boşuna ömür biter, yol bitmez dememişler dedi.

IV
Bu mezarlığa güney yolundan gidilir!.. Sislerin arasında iki melek böyle söylüyor, beceriksiz yazar günahlarının cezasını çekerim korkusuyla, bir daha böyle öyküler yazmayacağına yeminler ediyordu.





YAZGI

Güneş sistemini oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor. Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum, denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler, ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...

Öğrenimini ana kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya, görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir) sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi, belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma, yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...

Anadolu coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.
Kendimden söz edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç, size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler çıkarılabileceği üstünedir.
Çocukken gittiğim Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü, alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di, şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.
Yaşamda yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok, öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz, üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.
Neyse, ben yurt savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim. 0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin biçmek ve kuş avlamak  dünyanın hakkını vermek sayılırdı bizim yurtlukta.
Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim, normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur) ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra, derenin akıntısına bırakmamı söyledi.
Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım. İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım, Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden  hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata (kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da  Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi, koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar, pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama, adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı, baksanıza elektrikte onun  mucizelerinden biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası, Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı, üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu. Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp gidecektim.
Büyüyü Tevrat bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve gönülsüzlükleri düşman çatlatır.   
Evet, bizim lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım, engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor, serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar, günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar olmuştu.
Dişimi, tırnağımı inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma dokunuyorlar, hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak, gözlerin ağını gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim köyde beygir alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok şeyler uman seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki böyleydi, hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi, hem ben... onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim umutları taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil fabrikasına götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir yaşamın içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve yıllarca duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat suratlı şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın ne erkek hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik gibi tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile Musa, Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle yaşamımı evirip çevirir olmuştu.   Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum, dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı, ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya Hölderlin!.. özel nedenlerle hayran olduğum birini, iç dünyamda taklit etmem, yani onun gibi intihar etme düşüncem, ama bir türlü becerememem, ruhsal açıdan ezilmeme yol açıyordu. Ardından Genç Werther’in Acıları’nı okudum, bir intihar daha, ama yaşamımda İsa ve Musa dahil ortak yönler bulduğum kişilerin çoğun kendini öldürmüş yada öldürülmüş olmaları, gariptir beni intihardan uzaklaştırdı, farklı olmayı başarabilmeliydim. Bir gün aniden Rosalin’in küçük kardeşi -elim bir kazada- ölünce üst üste gelen bu karamsarlıklar ve gönül dostumun acısını alabildiğine paylaşabilmek için yazdığım şiiri, tüm ailesinin gözleri önünde Rosalin’ime okudum:
“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü
Anne, anneciğim
Unutacaksın sen beni
Yabani otlar dalgalanacak üzerimde
Baba, babacığım
Ne de sen özleyeceksin beni
Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince
Abla, ablacığım!
Artık acı üzmeyecek seni
Canım kardeşim
Ancak sen unutmayacaksın hiç
Var gücünle yok say beni
Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce
Yanıma uzanıncaya dek.
Ey tekmelediğim neşe dolu yollar
Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa!
Ya sen kara toprak
Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak
Mezarımı örteceksin.
Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim
Yıkılır gövdem yakında toprağa
Eririm
Ruhumsa gider belki cennete
Belki bir bilinmeze...”                                  

Bir Çeçen ağıtı gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların. Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil, onlardan kurtulmak yada olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım, yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti, telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i. Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...

Artık anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi, daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu. Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”

Bir gece düşümde bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın, 2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini dinleyecekti” dedi.
Düşümde ıssız bir ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde... Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor, kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı, tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların, meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe, çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte,  gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp gidiyordu.
Sanki sabah sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım ve o hızla korudan uzaklaştım.
Bayılmışım. Yamacı tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü  o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük olanıdır.
O yıl sonunda emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.
Bir cip aldım, üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını, tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım. Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak bal çaldım o kadar.
Günler geçiyor, gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim. Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara, otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım, aman allahım, bu tavustu!..  Evet, kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler, yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum, ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,  frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında, kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul  bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı. Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene. Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip, erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp, hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’  -Yaşam boş- diyorum...
...
Bu mektubun aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek, kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...
‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman
Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan
Düşler, bekleyişler, oluşlar derken
Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’
Bu sıradan öykünün kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri  birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama gelince; üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..


























KRİPTO

Yüz yıl sonra insanlar solumayacak!..  Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu  elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada  uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..

Yazacağı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam... Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.

Güneş+ İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.

Kimilerine göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin, sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları, kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.

Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı yaşamdı  ve bir yarış içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta  bir tür yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.


Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir miyiz.

Varlık, yokluğun bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil.  Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder.  Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.

Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.

Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir soruyum.

Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi,  yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.

Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak, adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna.  Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz.  O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız.  Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem, yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı. 

Son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur yokluk.  Biz, varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı...

Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi. ‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...  Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...

Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun, kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...
Taler, 900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu.  Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu yada alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini haykıracaklardı.   Vega yılının Septus (Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam 4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsuların...  Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..

Dişufo, titansı karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.


Raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki verilerse şunlar:  Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in (Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik  yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom,  diye mırıldanıyordu.

Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini sürdürdüler.  İkiyüzellibin yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.









































ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999

BAHAR
Bahar gelince çiçekler  açar
         İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
       Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
        Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
         Çiçekleri seversek
 Dünya yeniden gelir
          Çiçekleri sevelim.
 Dünyaya  yakın edelim.


DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir  dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için ölesiye.
.

KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır 
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir  
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de  sever
Kitap dünyada  en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...


YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl  bir yaz gecesinde 
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi yaz  geldi
Yaz geldi neşemiz  yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...


ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım  Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir  


UMUT KUŞU
Umut kuşu  çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu  
O güzel sesinle öt  sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum


KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
           Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
           Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
           Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
           Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
           Onları dünyalarından ayırmayalım


SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi  

BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı


ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
          Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
          Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
          Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
          Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
          Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim












ÖMER CEM DEMİRCİ                      MART/2000

1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor

3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi


5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır

6
Küçük  ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor





ÖMER CEM DEMİRCİ                     MART/2000

8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor

10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor

11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor

12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor

13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil

14                     
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor

15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor


16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde



17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor

18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor

19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor

21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)

BU çıkmalı



22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda

23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya



24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan

25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda



26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor

27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda

28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire

29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar

30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor

31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden

32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi



33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi

34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar

35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında

36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk

37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde

38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor

39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine

40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi

41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...

42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere

43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya

44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...

45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar

46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)

47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki

48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda


49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi

50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak

51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle

52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler

53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler

54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar

55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can çekişen balık)
İpeksi balık

56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi

57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar




58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk

59         
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor

60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle

61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
63
Güneş ufuktan doğuyor
Çocuklar sevinçle izliyor
Güneşin aydınlığında
64
Yoksul bir köpek
Yeni yılı izliyor
Açlık ve sefaletle






SOĞUK / YAĞMUR
          Yağmur yağınca herkes üşür
          Kar yağınca daha da üşür
          Kar ve yağmur yağarsa
          Manto giymeyi unutmayın

          UÇMAK
          Uçmak çok güzeldir
          Kuşlar uçar biz uçamayız
          Uçmak çok güzeldir
          Ancak ölünce
          Biz de uçabiliriz
          Ta ki ölünce

          ORMAN
          Filler ve bütün hayvanlar
          Ormanda yaşar
          Ve başka hayat sürdürürler
          İnsanlarda başka hayat sürdürürler
          İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
          Kargalar azıcık kötülük yapar

          GEMİ
          Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
          Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
          Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş

          AĞAÇ
          En güzel şeydir ağaç    
          Ağaçsız İstanbul olur mu
          Madalyonunu kesmeyin
          İstanbul’un canını almayın
          Bize can veren ağaçtır
          Kesmeyin ne olur
          Ağaçları keserseniz
          Bizi de kesmiş olursunuz
          İstanbul’un canını almayın

          KİTAP
          Sayfaları okununca sevinir
          Yırtılınca üzülür

          YER YATAĞI
          Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
          Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
          Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
          Yer yatağında

         

           AT
           Akıllı hayvandır at
           Yüreğini tanır
           Tepedeki at
           Yüreğiyle savaşır
           Tepedeki at
           İyi kalpli ve soyludur

          YABANCI ADAM
          Yabancı adam bana baksana
           Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
           Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
           Havaya baksana yabancı adam
           Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
           Güneş gidiyor çiçekler açıyor
           Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi

           AY
           Yağmur yağsa da o var
           Kar yağsa da o var
           O her yerde var
           O bizim ay kuşumuz

           O güneşi aldatmaz
           O insanı ağlatmaz
           O gecenin güneşi
           O bizim ay kuşumuz

           ORMAN
           Konuk eder bulutları
           Kucağında çiçekler
           Bulutları çağırır
           Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı

           Çağırır boğuk sesiyle
           Toplantı başlar artık
           Çok güzeldir ormanlar
           Canımız kitap gibi 
              
           Kuşlar öter dallarda      
           Çiçek açar diplerde / köklerde
           Ne güzeldir yapraklar
           Bize hayat verenler

            


            MASAL MASALI
            Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve önüme
            bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
           Beni görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
           ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
           bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi dakika
           uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
           çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir iyilik yapmaya karar
           verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı otuz dakika uyuttum     
           ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
           karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
           geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
           bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.

          YAZ
          Gökte sarı bir güneş doğdu
          Yaz geldi
          Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
          Yaz geldi
          İnsanlar çimenlerin üstünde
          Yaz geldi
          Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
          Yaz geldi
          Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
          Yaz geldi
          İleriden kırmızı bir güneş doğdu
          Yaz geldi

          BİLMECE
          İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
          (İkinci)

          KÖRLÜK
          Arabanın gözü yoktur
          Taşın gözü yoktur
+        Ama bana hiç çarpmazlar

           BİR KİMSE 
           Biri var herkesten erken kalkar
           Biri var herkesten önce uyur
           Bunun adı güneştir


                   CİKCİK
           Cik cik
           Birden uçunca
           Uçarken dikkatli ol
           Demiş ki çocukta demiş
           Demiş ki çocukta demiş
           Sen ne yapıyorsun burda demiş
           Uçak kalkmış ayağa
           Şiirden sonra başka uçak gelmiş
           Ağaçlar ortaya çıkmış
           Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Cik cik demiş ki
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Uçak kalmış
           Hoşçakal demişler
           Cik cik
           Şimdi donuna yaptı
           Koştu geldi
           Sonra uzandı
           Sen ne yaptın burda
           Dedi kızdı cik cik
           Çünkü ölmüştü
           Mezarına vardılar
           Elinde kaçmış
           Bora kalbini öttürmüş
           Bora da ölmüş
           Hiç kimse kalmamış dünyada
           Kimse kalmayınca
           Ölüler canlanmış
           Kavga etmiş
           Başka bir dünya
65
Köy   kapısının  önünde   
Sessiz ağlayan
Köy çocuğu
66   
Denize bakan köpek
Sessiz mırıldanıyor
Derinliğe doğru
67
Denizin altında
Yosunların içinden
Mırıldanan bir aslan balığının sesi



68
Köylülerden biri
Avlanmaya çıkıyor
Zifiri karanlığın ötesinde
69
Tarlada
Karnını doyuran
Kargaların cırtlak sesi
70
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Birbirine bakışan köpekler
71
İlkbaharın ılımsı havasında
Tarladan
Ürünleri toplayan çiftçiler
72
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
73
Denizde yüzen midyenin ağzında
Can çekişen
Balık
74
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
75
Kasabada oturup
Güneşin sıcaklığında
Bilye oynayan çocuklar
76
Taşlı yollarda yürüyen
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
77
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
78
Erik satan satıcı
Bulutlara bakıyor
Üzüntülü haliyle
79
Yatan çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
80
Çölün ortasında
Kum renginde
Avını bekleyen çıngıraklı yılan
81
Kenar mahallede
Top oynayan
Köy çocukları



82
Söğüt ağacından
Düdük yapan
Köy çocukları
















                        HYKANDROS
               
                                                                             
                                                                                  ‘göz gözeydik ve kara
                                                                                  ak meni boşaldı çukura
                                                      girdi yarığa dülger balığı
                                                      ruh aradı Avernus’u’
                                                                                      
                                                                                     Ve;                  

Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...
                           
                            Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.
                           
                         
                              Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak- kaçışmaya başlıyorlardı.
                            Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.
                            

                            Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...

















ACENTE
I                                                             
Olanlar 1960’lı yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki.  İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde... Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum ama, ruhu uçmuş cüruyflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar, İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler. Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir düşünün  kabullenmekle ‘varsayımın’ kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok, gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir, olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli -belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz, bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de ‘Amarcord’uma döneyim...

İsabey kasabası, Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki, Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar, Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler, Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ ya gitmek için Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in Lambası’ndaki  çaydanlık gibi yanıp söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur. Acıklıdır bu dünya!..
Bu durumu bilenler çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.
İşte çocukluğum İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı, düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, Emirler avlusuna  bir canavar gibi girer ve ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide yazılanları okurduk Sağ çamurlukta  “Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa ‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’ yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.

Bütün kamyonlar için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’ ‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama, bir eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü, özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak  Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.
Köy kahvelerinde yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon almış, yok yahu acente miymiş, evet!  Kız gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş, evet, yok yahu! Gavurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek, lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız, tekerleklere  uzanıp küçük iplikçikleri koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun.  İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.
...
Geçenlerde bir eleştirmen çok sevdiğim dört film diye  beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’ diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir misin...
I969’da köy yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her şey akıp gidiyor,  en ufak bir yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe, diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...

İşte büyüme çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tamda dediğim gibi, bu sinik şehrin hem de 60’lı yıllarda  sayısız sinema salonu vardı.  Anımsadıklarımı unutulanlarla birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale, Çamlık sinemaları. O dönemde harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema, Venüs, Cem ve Işık Sineması...

Dünya aslında nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi, asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız. Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek, taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta elbette bulunacaktır.
İşte bu Yeni Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura (adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider, Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman... 
Yeni Sinema, güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi, onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir gösterisiydi diyebilirim.  Tanrı beni bağışlasın, hayal mi görüyorum bilemem ama,  Godot’yu Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi oluyorum.
Venüs Sineması ise adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison,  zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.

Venüs, sinemanın pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek, kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi, mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.

Ben Cem Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu, sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin, oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor, eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki velinimet kuralı işliyordu.
Bende Ayhan Işık’ı severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt, sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini, Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.
Cem Sinema’sında toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim, arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime saygı duyarlar, önerdiğim filmlere de birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din, toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.
Konuyu değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir tarikat, onun bir dergahı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz, Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim), Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile  hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm, sevmek ya da bir şeye uzak kalmak zincirleme etkilere yol açar bilirsiniz.

Şimdi düşünüyorum da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik yanıtlar.

Tüm bu olanları özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir zaman öğrenemedim. Film yaklaşık otuz yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda ölümünü duyduğum için,  yine bana o doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph Losey olabilir mi bilmiyorum. Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’  Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza aşık oluşu, düşlerdekinden yakışıklı  subay Terence Stamp’ı  seven Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı,  beni canevimden vurmuştu.

Roller değişse de, bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni, sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende, hiç bir zaman  o aşkı yaşayamadım, hiç bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim. Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip gideceğim...

Özdekçi bir hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum, tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş,  ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey; iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.
                                                                                           
Bir zamanlar kızıl  tanrılar vadisi varmış... Allah’ın kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün, Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta  teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir. Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu, nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o kadar.  Ama durun, Stalker için sözü uzatmak güç ister...

Son film ise Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir. Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir. Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü  Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne  ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil,  Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..

II
Dikdörtgenler prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında ‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya atları gibiyim...  Ovada çekirge tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış gibi söylemişti bunları.
Sonra yine dedi ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed,  kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in,  kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından, kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş. Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş, onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kyklopların bile insana dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.

Zaten Araplardan Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı, onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe- erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal korulukta  avlanırken yakaladığı erkekleri  -tepegöz gibi bağlayıp- bikrlerini bozarmış o.
Yapraklara yürüyen su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı. Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.

Mecdelli Meryem, uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların, taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün, İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye, tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı gövdesinden ayrıldı.
Sularla sevişme vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven caddesindeki ölü güvercin desem de la Cerna’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b. Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun (thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa) anlaşıldı...  Ama cennete mi cehenneme mi gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..

İnsan ruhu dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir kadının bedeniyle,  bir erkeğin kafası birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş buna dedi’. Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak uydurup parıldayan taşların arasından,  süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.
Hayriye, sülüğün kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini, guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp, bilisizliği  bilgisinden ileri gelen bir adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini, tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan voyvodasının, Dacia (Romanya) dan  gelen ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;

‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle? /

Yaptığın  kötülüğü,  kötülükle ödetirsen sen,  /  Sen ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’

diyerek kederli kederli güldü. Güldüğünü  gördüm. Sonra Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk. Onsekizbin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı bedendeki albatros, onsekizbin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız. Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi.  İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.

Ve İbrahim‘e dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının  hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi ve erinçle gülümsedi...

İbrahim, Gentile Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu, ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir denizde suya giren kişi; Ganj’da  yıkanmış sayılır dedi’. 
Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler, geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus ve Merkür gibi.

İbrahim, yalnızca sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın  ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’ diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların, ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...
Demek ki devlet eşittir insan demek kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek! Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.
Hayriye, ama o Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.

İşçi arılarla dolu bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken, bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken, anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya başlıyor.
Rus prensi (knez) İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu ‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!..  Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında  düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.

İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi, kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi, Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa, Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...
Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı, yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki, geziye çıktığı zaman tam yüzonyedibin cilt kitabını dörtyüz develik kervanla ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş, böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III. Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise, Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş. Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.
Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında, elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın (ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...
Çocuk, suskunluğu bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk. Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil, hoş görmeliyiz diye yanıtladı...
...
Durgun kasabada, kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi, ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu  tümcelerden gözünü ayıran kız; sende  mi dedi!.. Çıkarken  güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..
(Kızmamak gerek, belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).













































ÖYLÜ-İÇİNDEKİLER

1-  Demir Kitap
(Haikular vardır)
2-  Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-  Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4-  M1  (HİÇ adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY            kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry Mathews) deneme var
5-  Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-  Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7-  M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8-  Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11-       M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12-       Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13-       M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14-       Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15-       Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16-       Hasan’da Acente var
17-       M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar ve Eleştirad var.
19-       Vespanianus’un Anıları  kalemakelaenkukua 2 dedir.
20-       Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü var.
21-       Deneme de Arabistan var.
22-       M’de Koru vardır.
23-       Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24-       Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25-       Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de   Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente, kuş, okeanos, asteroid

28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3 de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya verebilirsin
32- Denemede arabistan  var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2  Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak  tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
        çatal kuyruk var kötü düzelt
38 MI var Hiç adlı öykü ve stres gezegeni var tamam
39 M II  Köpek var Tamam
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I  Van Kulu var Tamam







ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...

ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/İSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03














































ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58






NEVRUZ
“YENİ GÜN”

Yirmibir Mart geliyor
Dünya ‘Barış’ günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu demek

Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu tanrı
Sevincim ve coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu demek

Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu demek

Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller ovalar
Çiçek böcek tarlalar
Tek bir Adem Havva var
Nevruz işte bu demek




















BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere  göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever. Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’

Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da  yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk. 


IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü suların aynasında’

Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...



Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk, aleluya.
Göğe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrıya dua et, aleluya
Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her şeye amin.














































Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz  bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından baktığımda, sırtında siyah, küçük  bir noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.






AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.    
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                    
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                        

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                   





















































YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      

































                                                            



                            



































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife






                                                     























































































































































**********************************
**********************************************************************************

ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR

Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı selamlamış olduk.

Tanrının sümbülleri çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş, balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk gününü kutluyorlardı.

Herşey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde oynaşıyordu.

Saçları kızıl gezegen, gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi, boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.

Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.

Gökte Süreyya kandili parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.

Ve bu rüyayı yalnız rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil / Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."

Dağ keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur dedim, gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden su çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye bağırdım, baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya ve atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı sırıtıyordu.

Roman yazmak için o denli yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.

Bir göl geçti duvarın üstünden
Bir güneş su içti tenekeden

Cebrail kanadından at, İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi, zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl, çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı

Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci tanrı Merkürcüğüme dedim ki,


Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...

yeni tiranlar uyanıyor şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde, Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor,
zamanın yağışını izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum, Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini hiç sanmıyorum'


**********************************************************************************
**********************************************************************************


GÜLENAY  X

Neşeli bir saksağanın kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının sesi indi aşağılara)

Ovadakiler kahır dolu hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip toprağa
Pandas-titizlik sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç kabuğunu etkiler.

Gönül diye bağırdı-tinnitus kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır okuyan kuş.

Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi duyuyorum uzaktan.

Coğrafya atlaslarındaki dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...

*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları




**********************************************************************************************************************************************

YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü

********************************************************************************************************************************************************************


NASILSINIZ

Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...

**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN

                                                                               'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'

Arkadaşımın bütün ideali yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop aldı ve bir gün heyecanla bana  mail atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda belirmiş ti  ona şöyle bir öykü anlalttı dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine       yükleniyorvs
soluk            satürn ve halkasını anlağında bu sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve adamda ona binerek gerçek  mut dolu dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim 7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı özetleyen şu dizeler kalmış geride



"Öyle günahlar işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"

********************************************************************************************************************************************************************


HADES KAPISINDA TANRI

" Öyle günahlar işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup öldürsem
Cezalarımı biraz olsun arttırmaz."






**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar

*********************************************************************************************************************************************************************


İZLER
İtalyada parmak izinden biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar ölenin işerit parmağını keserek bankadakı  kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı. soyguncular zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan bankanın biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve bankadan 10 bin euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin sağ elinin işaret parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı soygundan önce bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların yaptığı tek hata kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
MİTUS


                                                                         "Bir ozan gördüm güle siz diyen
                                                                         Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
                                                                         Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
                                                                         Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"

Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.

Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün,  kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.

Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!..  Pabuçları toza bulandı giderken, sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için  gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...

Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak.  Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var şimdiden.  Aşağıda keçilere ot veriyor, kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor, öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı baygınlaştırıyor çiçekler.  Bal sinekleri vızıltıyla saklanacak yer arıyor.  Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz. Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor.  Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.

Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...

Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı.  Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..

Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz utançla... 

İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.

Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...

Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu.  Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında, kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor, ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!..  Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.

Yaşam güneşin alevi adına sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve  ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...

Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...