‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath,
Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo,
Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti,
Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan
bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene
de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka
gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat...
Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın
(yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan
çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki
sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek
verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’
yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması
sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla
ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un
hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek
pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın
şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir
biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki
geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı
ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri
yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe
bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni
dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni
bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı
uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak
daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer
yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet
ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde
çok, diyesim Gılgamış’ın otunu
(ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var...
Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak,
kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım
olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm
kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya
getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı
sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan
/ sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl
almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü
buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen
sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın
duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve
aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda derin,
ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın
kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece
geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer
ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek
olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama
ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon
kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek
atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince
ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç
kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, /
hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa
yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim
gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve
yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek
dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan
geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar)
trajik bir şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş
Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk
Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
YOL
( Chryosoceras (altınboynuz) yada Ceras
(boynuz)’dan, Bedevilerin ‘çöl gemisi’ dediği develer üzerinde ‘Hacı Kalfa’
Katip Çelebi'yle yola düzüldük. Geceler indiğinde, hurmaların altında gölgeleri
örtünüyorduk. Bir 30 Şabat günü, Hindistan kıyılarına yaklaştık ama yitip
gitmemek için içeriye varmadık, “Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür” diye
bir söz vardır.)
I
Konstantinapolis’den
yola çıkar çıkmaz İnek Geçidi’ni aşarken yoldaşlardan biri boğazın karanlık sularına gömüldü.
Kızgınlıkla, -Darius askerleri gibi- kürekle denizi kırbaçlayarak: Acı su bunu hakettin!
diye bağırdık. Karaya çıkınca da genç yaşta ölen balerin Pavlova’nın küllerine
dualar okuyup, Kalkhedon’daki ölüler toprağını geride bırakarak, yüzbin sesters
yada ikibin çuval baharatla geri dönmek üzere,
Karahıtaylara ve öteki komşulara, mal ve işlenmiş mücevher satmak için
yollara düştük. Aramızda sümerik gözlü kızlar, urartik delikanlılar, hitityen
güçte hamallar, karya kartalı gibi çocuklarla, asuryen yaşlılar da vardı.
Develer üzerinde salınarak gidiyorduk, dünyanın her yerinde, her kervanın, her
kafilenin başında olduğu gibi reisler, cellat bakışlı, sözden anlamaz, kaba
saba biri olur ya, bizimde reisimiz Azudi, Şurripak kentine yaklaştığımızda
ağzından salyalar akıtarak, sağır edici bir narayla mola veriyoruz diye bağırdı. Buyrukla, hepimiz
eceli gelmiş sayrı, dişleri dökülmüş kaplan
gibi atlarımızın, develerimizin gemlerine asılıp, kurak dolambacın
bitimine, dağın eteğine, serap görmüş bir bedevi gibi yayıldık. Geçmişten beri
şaşaalı Şurripak ovanın ucunda, cihanın güneşi gibi parlıyor, gören gözlere şan
olurcasına surları ve kuleleriyle gölgelerde devinerek, yaşamında böyle yurtluk
görmemiş biz meczupları şaşırtıyordu. Molada, bitkin düşmüş üç kısrağımızı
zayiat verdik. Lekeli hummadan altı kişi sayıklayarak öldü. Deve üzerine
kurduğu hamakla yolculuk yapan, keyif ehli Vartanyan adlı tüccarın Porsuk
çayının üzerinde, taş köprüden düşüp öldüğünü kervan muhafızlarından biri haber
verdi. Eroğlunun dediğine göre, ölüsü tam 20 fersah ileride bulunmuştu.
Aramızda pek tatlı
dilli biri, ilk kavgayı çıkararak ‘En hızlı ekşiyenlerdir en tatlı kokanlar,
yabani otlardan kötü kokar çürüyen leylaklar’’ sözünü doğruladı. Ölenlere uzun,
yaslı bir türküyle ağlayan hısımlarının sesine bizde eşlik ederek, ortalığı
uğuldattık. Yolun başındaki bu uğursuzluktan, umarsızlığa kapılarak gökteki
yıldızlara bel bağlayanlar türedi aramızda. Ölüm korkusu us bozuyordu.
Akan gök cisimleri, yıldız adları, Zosma
yada Mintaka demeyi, Anitak, Zaurak
zıtlığı, Mirzam nedir bilmeyi, Menkar
saymayı onlar sayesinde öğrendik Araplardan biri çıplak gözle öyle bir yıldız
buldu ki yad olsun diye adını yıldıza
verdik: El Nath! Tanrı yeteneği bölüştürür ama
(mekanizmayı-kaldıracı)manivelayı bağışlamaz. El Nath, bu yıldızın gökte
belirme anını ve huyunu çözme becerisini herkesten iyi biliyordu. Gecelerden
birindeyse, Nusakan ve Nekkar adlı iki yahudi yine gökte parlak bir yıldızın
çift (ardışık) yıldız olduğunu kanıtlayıp bilmişti. Yola yine düştükde, Kuma
dilini bilen beş yaşında bir çocukla kayalık ve dağlık Hungar ilinden sağ salim
geçtik ki biz sakallılar, kibirli olmanın ne menem bir saçmalık olduğunu
anlayıp tüysüz bir sabiye canımızı emanet ederek, dünyada boş yere böbürleniyor
olmanın aczini yaşadık. Ona, Çin tarçını, zencefil ve kara biber vermeyi vaat
ederek sevindirdik. Kaşgar’a yaklaşırken iki kola ayrıldık, çünkü bir saldırı
sırasında zayiatı azaltmak ve kervanı ikiye bölerek dikkatleri dağıtmaktı
amacımız. Ne var ki birbirimizden kartal gözü kadar bir uzaklıkla ayrılıyorduk
ki, birbirimizi göremiyor, duyamıyorduk ama, develerin kokusu rüzgarın yönüne
göre arkadaki yada öndeki kafileye, -güvencedeyiz- haberini getiriyordu. Tanrı
dağları ve Terek geçidi gözümüzü korkutuyordu. İzleyebileceğimiz iki yol vardı,
kuzeyden Fergana, Taşkent, Semerkant
yolu, diğeriyse Pamir dağlarından, Taşkurgan’ın güneyinden gizil Afganistan’a,
Belh’e varan yoldu. 3. Bir yol ise
Kaşgar’dan ayrılıp Taşkurgan’ı geçer, Karakurum’dan Hindistan’a ulaşır, Hitay
ve Asur uygarlığının izinden de geriye dönüleniydi. Plinius tarihinde bu
yolların o zamanlarda da işlediğinden söz edilir ama Basra ve Suriye’den hiç
söz açılmazdı.
Bu yolların eşsiz
kentleri Tebriz ve Semerkant’tı. Bu iki kenti nurlandıran Timur 1405’te öldü ve
Semerkant ne yazık ki hayalet bir kente dönüştü, ta Memluklara (Kölemenler)
kadar.
Bütün bu yollar,
Kristof Kolomb’la başlayıp, Vasco de Gama ve Macellan’ın yeni yollar ve
denizleri keşfiyle, yerlerini su yollarına bıraktı. 'Balina çizgisi' piyasaya
çıkınca, ipek yolu öldü, baharat kokusu dağıldı. Zaman zaman yinede
kullanıyorduk. Bu arada tek hörgüçlü develeri bıraktık, daha hızlı çift
hörgüçlüleri kullanır olduk. Yazın çöller geçilirken; gece yolculuk yapılırdı,
geceleyin ortaya çıkan korkunç çöl cinleri söylentisine karşın, çöl yeli
fısıltılarla kulaklarımızı okşardı ki, korkusu dağılmış, bin deveden oluşan
kervanlardık. Bazen yolculuk kış aylarını da kapsar ve dondurucu ayazda, kar
körlüğü başımıza büyük bela olurdu, tam bu sıra, kervanları koruyan silahlı
muhafızların bizzat kervanları soydukları dahi görülürdü. Kum fırtınaları kervanın
durmasına yol açar, insanların ve hayvanların boğulmalarına veya tümüyle toprak
altında kalmalarına neden olurdu. Taklamakan girenin çıkamadığı mekan (alan)
demekti. Turfan, Kuça ve Kaşgar’a uğranır, Merv’den batıya doğru Partların
başkenti Hecatompylos’a ulaşılırdı. Tanrı dağlarından dönüşte Terek geçidini
kullanarak, Buhara’ya, Hazar’a gelinirdi. Arap tüccarlar baharatın kaynağını
gizler, Çin tarçınının kanatlı hayvanlarca korunan, zehirli yılanlarla dolu
vadilerde, sığ göllerde yetiştiğini söyler ama, koca Plinius, bunların daima
fiyat artırmak için uydurulduğunu belirtmeden geçemezdi.
II
Bazen başımızdan
öyle garip şeyler geçerdi ki, bazılarını aktarmadan edemeyeceğim. Bir gün,
yolumuz üzerinde Kızıl Adalar denilir bir yere vardık. İnsanları bir tuhaftı,
yol değil yolculuk güzel denir biliyorsunuz.
Bir kere hiç kadın yoktu, yani herkes erkek, nasıl çoğalıyorsunuz
deyince bölünerek demezler mi, belli bir zaman dilimini dolduran herkes, Aşil
topuğunda tomurcuğa benzer etsi bir yumruyu, gözyaşı şişesi gibi bir kapta 7
gün yılkıya bırakarak kendine benzer bir canlının oluşmasını sağlayabiliyordu.
Bu pelteye biraz su vermek yetiyor, tandon yatağında ortaya çıkan bu yumru, tümüyle bağımsız yeni
bir insanın doğmasına neden oluyordu. Aslında bunlar bir Menandro yani erkek
yada kadın değil bambaşka bir yaratıktı, ne var ki dış görünüşü erkeğe
benziyordu, belki insan bile değillerdi ama konuşuyor ve tıpkı insan gibi
hareket ediyorlardı. Adadan ayrılırken, onların bitki sayılmasını söyleyenler
çıktı, çünkü bir şey üretmiyor, bir tümrüden çoğalıyor ve en kötüsü uygarca bir
aşamada göstermiyorlardı. Hayvansı, primitif ve tembeldiler. Sonra anladık ki,
karanlıkta kolaylıkla hareket ediyor, gözleri sanki görünmez, siyah bir ışık
yayarak ortalığı aydınlatıyordu. Demek ki gözleri de bizim gibi değildi, belki
bildiğimiz ışıkta onlar için bir şey ifade etmiyordu, zaman gibi bir dertleri
de yoktu. Konuşurken garip el ve yüz hareketleri olup, kuntluk gösteriyor,
apati belirtileri başlıyordu. İnsan tam anlayıp, kavrayamadığı şeyden sonunda
uzaklaşır, biz de adadan kaçar gibi ayrıldık, keşke hiç uğramasaydık. Gölün
ortasındaki bu adanın suyunda meğer yalnızca trakonya balığı yaşarmış.
Menandrolar gibi bununda nedenini anlayamadık. İçimizden epeyce okumuş yazmış
birisi, paralel evrenler, tutarsız
geçmişler, günahla yıkanıp, rüzgarın atlarıyla yaşayan kısrak insanlar gibi
konulara saptıysa da merak edip dinleyen olmadı. (Yalnız Alplerde ele geçen ve
halen gizlenen bir el yazmaya göre, binlerce
yıl önce otçul ve saldırganlık nedir bilmeyen insansı bir tür yaşarmış,
Neandertel dönem gelmeden bu tür, maymunsu-hominidlerce yok edilerek, vegetatif
olanın yenik düşmesine ve yaşam savaşının vandallarca kazanılmasıyla, dünyevi
dehşetin sürüp gitmesine yol açmışlar.) İşte arkadaşlardan biri bunlar o türün
bugüne dek gizlenmiş arkaik bir kolu olmasın dediyse de, Kerç boğazından gelen
Ukraynalılarda aramıza katılınca, Kızıl Adalıları unutup, Ukrilerin bize
oldukça komik gelen dertlerini dinlemeye başladık.
Ama iş bununla
bitmiyordu, Schrödinger’in Kedisi derler bir tepeye geldik, adını, buraya ilk
gelen İskandinav sarısı, bir Danimarkalıdan almış, burası Kızıl Adalar’dan da
garipti, tepeye gelirken gördüğünüz tüm canlıların, tepeyi aşınca ölüleriyle
karşılaşıyordunuz, belki yirmi kere gidip geldik işin içyüzünü anlamak için,
tepede sanki manyetik, görünmez bir duvar, karanlık bir nokta var ve işte bu
noktayı geçince, ne kadar keçi, koyun, porsuk, tavşan varsa ölü bir suret
yaratıyor, geriye dönünce de aynı canlıların yılan, çıyan, ceylan ne varsa
dirileriyle karşılaşıyordunuz, anlaşılmaz bir dönüşüm, tuhaf mı tuhaf bir
etkileşim vardı. İçimizden birisi, yahu Gehenna bile bundan daha anlaşılır
deyip oradan da tası tarağı toplayıp bir gecede ayrıldık. Yalnız yine
söyleyelim ki, Kızıl Adalarda olduğu gibi burada da ağaçlar bir tür ışınsı-koku
yayıyorlardı. Yerliler büyük Hadron çarpıştırıcıları gibi deyimler kullanıyor,
göl otları yiyen taylar yetiştiriyoruz diyerek, konuya özgü otantik tümceler
sarfedip, hipotezler kuruyor, anlaşılmaz imlerle, bayağı sıkıcı konuşmalar
yapıyorlardı.
Yolda ısı ışıran,
soğuyan ve soğuran bir cisim bulduk
Orwell gibi belirsizlik kesinliktir diye haykıracaktık ki, Kiel
Kanalı’na benzer pek durgun bir yerden geçtik. Kıstağın sonunda, kapısı olmayan
bir odanın içinde, dışarıya açılmayan
penceresi ve konik, küçük bir dehlizi olan, yalın görünümlü bir yapıyla
karşılaştık, buraya kulağınızı yaslarsanız neşeli bir şarkı, ayağınızı
dayarsanız sürekli bir ayak sesi duyuyordunuz, soluk alırsanız soluma sesi, bir
dağ başı havası düşlediğinizde, eriyen karların şırıltısı, bir at hayal
ederseniz, kişneme sesleri arasında, cenkleşen orduların naralarını
duyabilirdiniz. Üstelik şöyle bir seste yankılanıyordu arada: Meşalelerin
aydınlattığı, kalkanlı adamların, keskin, çelik yatağanlarla savaştığı çağların
yalvacıydı o!..
Burada pigmeye
benzer yaratıkların 100 yardayı bir anda
koştuklarını görünce, en kısa yarışın 200 mil olduğunu öğrendik, maraton yarışı, ayla
dünya arasındaki mesafe kadardı ve son yarışı
kökeni Dakotalı kızılderililere dayanan bir melez kazanmıştı.
Ama bu arada,
zaman ne acayip, ne anlaşılmaz bir şeymiş ki, Medyen tarafına giden bir
bölümümüz, zamanı, yalnızca ad vermek için kullanan garip bir köyle
karşılaşmış. Ayrıca köyün kızları Judea dağının karları gibi beyaz ve inceymiş
ama, gönülsüzce zorlanırsa sütleğen gibi zehir saçarmış. Zamanı adıl gibi
kullanan bu köy, sıfat, zamir ve fiil kullanmaz, yalnızca isim kullanırmış,
diğer tüm nitelemeleri şeysi bulur, dış dünyaya kapalı köylerindeki bu dilse,
onlara oldukça zengin gelip, pekala yetermiş.
III
Yolculuk nereden
nereye geldi!.. Gene bir gün bozkırda kurumaya yüz tutmuş bir incir ağacının
altında oturan, kavruk yüzlü bir takım insanlar gördük, incir ağacının
meyveleriyle besleniyorlardı. İlginç olan ağaçtı, meyvesi koparılınca, ertesi
güne kalmaz yeni bir meyve veriyordu.
Ölümsüz Tuba herhalde bu dedik. Ova büyük bir ıssızlık içindeydi,
harmanlar kalkmış, tınazlar savrulmuştu. Uğuldayan rüzgarda, kuyuların
serenleri, gizli bir dinin müritlerinin asılı kaldığı çarmıhlar gibi, ürküntü
veren birer hayalete dönüşmüştü. Kuzeydeki dağ silsilesinin tam ortayından tek
bir kuş süzülerek geldi ve yaşlı incir ağacının dallarına kondu. Kağnılar,
manışlarla kapalı at arabaları ve eşeklerle geçen bir köylü grubu, incirin dibinde duran bu
sinikleri nasılsa görmeden geçip gidiyordu. Birden anladık ki bu ağaç
görünmüyor, dibindekilerde yaşamıyordu. Köylülerde onlardan geri kalmıyordu
aslında, görünmeyen ve bilinmeyen, sessiz birer varlık gibiydiler, bilisizce
gözlerini kırpıştırıyorlar, sanki bin yaşındaymış gibi, yorgun bir alışkanlık,
yıldırıcı bir kavrukluk, çatlak elleri ve açığa vurulmaz, dehşetli bir körlüğün
baskısında, sıska bedenlerini yalancı bir korkuluğa çeviren libas ve
şalvarlarıyla, hırıltılı bir inleme, ölene dek sürecek, suskun, kısır bir
yavaşlıkla yol alıyorlardı. Sanki ayakta düş görüyorlardı.
Az önceki kuş,
kıstaktan süzülüp gelmiş, tam da incir ağacının tepesindeki dala konmuş, kuyruk
sallıyordu. Daldan dala geziniyor, sarmaşıkların örttüğü dallarda birden
görünmez oluyor, sonra yine ortaya çıkıp, aşağılara iniyor, insanın başucuna
geliyor ve gene yükselerek oynayıp duruyordu!..
Şimdi kuş, yabani otların, incirle, ölü yaban armuduyla sarıştığı, bu
kuru su yatağındaki küçük vahada, kıraç ovanın ortasındaki, incecik dallar
arasında, bu küçük, el değmemiş cennetinde pek mutluydu. Minicikti kuş,
köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, uzun iki telektendi kuyruğu, kuş
kuyruğunu diğer hiç bir yanını hareket ettirmeden oynatmayı çok severdi,
duruşunu bozmadan, aşağı yukarı, sağa sola oynatabilirdi, başı küçücük, siyah
beyaz görünürdü. Serçegillerdendi. Kuru yaprak renginde, kızılımsı kuzgunilikte
bir göğsü vardı, tuttuğunuzda taşlık oradaydı işte, yediği her şeyi taşlıkta
saklardı, kanatları zarif, yağmur bulutu renginde, yumuşak tüylüydü, kanat
altları lekeli beyazdı, ayak bileği, bir prensesinki gibi ince, dirsekleri
zarif, çıtkırıldımdı. Kuş daldan dala geziyordu, yapraklara sürünüyor, dallarda
gagasını bileği taşına sürter gibi temizliyor, zıplıyor, atlıyor, kıvrılarak
aşağıya, yukarıya bakıyor, birden hoplayıp, bir gözüyle yukarıyı incelerken,
incirleri, çitlembikleri aşağı düşürerek, bir türlü yemeyi başaramıyordu. Sonra
dinleniyor, gözündeki saydam perdeyi indirerek dalgınlaşıyor, birden tıkırtıya
uyanıp çevresini gözetleyerek, her şeyi baştan alıp oyunu sürdürüyordu. Belki
bir anlık uykusunda da düş görüyordu:
Bir gergedan ksilofon çalıyor, biri onu, ‘Koş Gülsüm burada!’ diye çağırıyordu.
Suyun kenarında incecik uçarlar yüzüyor, saltık karanlığa doğru uçan çocukluğu
geçiyordu gözlerinin önünden. Ve birden tanrı ortaya çıkıp: ‘Ölüm, hiç bir
suçun karşılığı değil Eyüp!’ diye bağırınca...
O çocuklar, o
yaşam, o adam, beklenmedik bir kovukta, tutsak düşen rüzgar gibi yitip
gittiler. Buğulu gözlerle başlangıçtan beri var olan ıssız, durgun ovaya baktı
kuş, onu öyle severdi ki, düşlerinde gördüğü düşte bile, görürdü onu. Ama her şey gibi bir gün geldi sevdalar
bitti. Ölüm onu sessizce kanatları altına aldı. Ve yaşam tek başına, umursamaz,
varlığını sürdürüp gitti. Çarpışan şeyler birbirini yok eder demişlerdi ona.
Git ve İshak’ı yanına al, Moriya
diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, adanmış bir
kurban olarak onu sun... Ve İbrahim sabahleyin erken kalktı ve eşeğine palan
vurdu, Tarkumiya’ya vardı ve bir gün, Çuvaş iline geldi, nevruz bulaklarından,
mukyoline (kuş yolu ile), sömülükler pişirilip yedi. Sonra Buryot Ulan Ude okuluna geldi...
...
Öykünün sonu çok
yersiz ve anlamsız görünüyordu. Son; hiçte bir sona benzemiyordu. İzmirli tüccar,
soğukta harmanisine sarılarak, (ceplerinde kuşüzümü!) ateşin çevresindekilere,
öykünün çok tatsız biçimde kesildiğini
kabul ediyorum, ama yolcu tam bu noktada ölmüş anlaşılan, boşuna ömür
biter, yol bitmez dememişler dedi.
IV
Bu mezarlığa güney
yolundan gidilir!.. Sislerin arasında iki melek böyle söylüyor, beceriksiz
yazar günahlarının cezasını çekerim korkusuyla, bir daha böyle öyküler
yazmayacağına yeminler ediyordu.
YAZGI
Güneş sistemini
oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor.
Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum,
denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç
boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat
takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler,
ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey
o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak
en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik
araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi
bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...
Öğrenimini ana
kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık
evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son
kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini
izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden
istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan
olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya,
görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine
getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak
bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir)
sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü
yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz
etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi,
belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma,
yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile
anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...
Anadolu
coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı
bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla
ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal
ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı
soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal
sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan
parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede
Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.
Kendimden söz
edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir
kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük
pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm
canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey
kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç,
size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler
çıkarılabileceği üstünedir.
Çocukken gittiğim
Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü,
alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di,
şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla
hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.
Yaşamda
yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye
yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu
çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet
hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini
bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde
kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle
bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok,
öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz,
üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği
ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı
kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin
içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.
Neyse, ben yurt
savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim.
0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar
kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin
uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara
uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin
biçmek ve kuş avlamak dünyanın hakkını
vermek sayılırdı bizim yurtlukta.
Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı
dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim,
normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir
gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur)
ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis
ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit
yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği
bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde
önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs
olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve
kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra,
derenin akıntısına bırakmamı söyledi.
Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım.
İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve
Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı
dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa
gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış
demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü
beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni
Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar
verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve
geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir
evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım,
Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada
çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın
oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında
inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata
(kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o
süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip
bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan
ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi,
koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç
bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar,
pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in
günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç
bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama,
adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu
benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı
meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı,
baksanıza elektrikte onun mucizelerinden
biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası,
Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir
Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un
kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye
düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün
benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce
Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya
gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz
yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey
olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı,
üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her
şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne
geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir
oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu.
Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye
başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke
Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin
sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni
ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına
çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp
gidecektim.
Büyüyü Tevrat
bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün
bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir
kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek
işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce
parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse
anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten
atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı
dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve
gönülsüzlükleri düşman çatlatır.
Evet, bizim
lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı
içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın
kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve
İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız
Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya
hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya
başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü
imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya
Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı
koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür
kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine
anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi
genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik
üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk
olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan
söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski
Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta
bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi
duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım,
engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması
için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi
insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası
gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan
geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi
herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor,
serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa
sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin
yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya
başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın
anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar,
günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar
olmuştu.
Dişimi, tırnağımı
inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma dokunuyorlar,
hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak, gözlerin ağını
gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim köyde beygir
alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok şeyler uman
seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki böyleydi,
hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi, hem ben...
onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim umutları
taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil fabrikasına
götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir yaşamın
içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve yıllarca
duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat suratlı
şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın ne erkek
hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik gibi
tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile Musa,
Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir
pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak
alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının
sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak
edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü
görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve
gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem
bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya
dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp
uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen
mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü
dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden
ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç
unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada
kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol
açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski
Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş
kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de
sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi
tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar
verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı
keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle
yaşamımı evirip çevirir olmuştu.
Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum,
dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı,
ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya
Hölderlin!.. özel nedenlerle hayran olduğum birini, iç dünyamda taklit etmem,
yani onun gibi intihar etme düşüncem, ama bir türlü becerememem, ruhsal açıdan
ezilmeme yol açıyordu. Ardından Genç Werther’in Acıları’nı okudum, bir intihar
daha, ama yaşamımda İsa ve Musa dahil ortak yönler bulduğum kişilerin çoğun
kendini öldürmüş yada öldürülmüş olmaları, gariptir beni intihardan uzaklaştırdı,
farklı olmayı başarabilmeliydim. Bir gün aniden Rosalin’in küçük kardeşi -elim
bir kazada- ölünce üst üste gelen bu karamsarlıklar ve gönül dostumun acısını
alabildiğine paylaşabilmek için yazdığım şiiri, tüm ailesinin gözleri önünde
Rosalin’ime okudum:
“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü
Anne, anneciğim
Unutacaksın sen beni
Yabani otlar dalgalanacak üzerimde
Baba, babacığım
Ne de sen özleyeceksin beni
Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince
Abla, ablacığım!
Artık acı üzmeyecek seni
Canım kardeşim
Ancak sen unutmayacaksın hiç
Var gücünle yok say beni
Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce
Yanıma uzanıncaya dek.
Ey tekmelediğim neşe dolu yollar
Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa!
Ya sen kara toprak
Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak
Mezarımı örteceksin.
Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim
Yıkılır gövdem yakında toprağa
Eririm
Ruhumsa gider belki cennete
Belki bir bilinmeze...”
Bir Çeçen ağıtı
gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her
şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş
gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in
acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim
ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların.
Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil,
onlardan kurtulmak yada olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım,
yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden
çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir
tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti,
telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna
bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i.
Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son
dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem
ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...
Artık
anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff
teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati
duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan
belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi,
daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman
kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu.
Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki
zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”
Bir gece düşümde
bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın,
2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın
sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini
dinleyecekti” dedi.
Düşümde ıssız bir
ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde...
Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus
olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay
kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs
sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan
vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi
diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor,
kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak
güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı,
tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler
ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık
oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli
koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların,
meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe,
çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte, gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını
duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir
böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf
kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye
başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı
umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak
yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil
acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini
gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan
suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene
yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey
görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe
yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı
bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını
görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini
tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun
kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği
görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu
lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp
gidiyordu.
Sanki sabah
sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım
ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada
su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım
ve o hızla korudan uzaklaştım.
Bayılmışım. Yamacı
tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden
yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in
ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme
duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım
kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan
olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten
mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü
o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük
olanıdır.
O yıl sonunda
emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye
kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli
ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler
görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.
Bir cip aldım,
üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı
servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını,
tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım.
Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı
oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak
bal çaldım o kadar.
Günler geçiyor,
gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can
sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı
tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola
çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine
karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı
söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek
uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim.
Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun
bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve
düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer
gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da
seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul
edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara,
otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı
anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya
çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor
olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım,
aman allahım, bu tavustu!.. Evet,
kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle
bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler,
yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en
yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş
bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın
yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de
biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için
tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene
bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum,
ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,
frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye
başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında,
kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini
çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan
yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu
ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı
bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda
ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ
çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul
bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim
yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz
yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir
kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi
süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı.
Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir
gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene.
Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir
dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir
üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip,
erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek
sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler
sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter
bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp,
hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak
olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’ -Yaşam
boş- diyorum...
...
Bu mektubun
aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji
öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi
boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin
gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda
yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri
okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını
birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve
Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu
bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek,
kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir
şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle
ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...
‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman
Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan
Düşler, bekleyişler, oluşlar derken
Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’
Bu sıradan öykünün
kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri
birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama gelince;
üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..
KRİPTO
Yüz yıl sonra
insanlar solumayacak!.. Metalik
gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya
böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in
biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken
beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve
içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz
tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak
demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun
derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu
çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar
ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle
nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini
bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza
yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz
haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada
uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi,
zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki
soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl
sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan
daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce
dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı
kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer
girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama
dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..
Yazacağı uzun
öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz
gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici
karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer
yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama
‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!...
Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere
dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik
havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum
bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri
çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle
salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun
değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam
biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam...
Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun
eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir
yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve
ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.
Güneş+ İdi=Yaşam,
bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların
karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her
yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz
olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi
olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz,
maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki
olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu
yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir
başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.
Kimilerine göre
şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin,
sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer
bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz
bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey
kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve
elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları,
kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine
dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu
görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı
yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için
sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine
kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.
Hep varız, yoksa
nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel
gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı
yaşamdı ve bir yarış içindeydiler,
varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte
bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün
silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim
ki, sonuçta bir tür yokluğuz. Tüm
bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor.
Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.
Neden varız sorusu
bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız
değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana
hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik,
şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka
yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da
görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça
bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı,
olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir
miyiz.
Varlık, yokluğun
bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu
işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz
yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk
yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde
algılayamazdık.
Yokluğun biçimi
olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim.
Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi
bir insandan hiçte aşağı değil. Çünkü
varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim.
Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde
şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur.
Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur.
Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey
olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder. Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl
biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu
düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor,
gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma
patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok.
Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de
yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.
Şu ki, varlıkların
dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik,
usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var
bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin
anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse
sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm
sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm
yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu
çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak,
çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum ben, yanıt
olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da
aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve
bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru
olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise
kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın
kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir
soruyum.
Evrenin
çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal
töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında,
yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan
sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa
evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi, yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin
ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten
uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız,
öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin Söz: Büyük
patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi
biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani
varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar
güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime
dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık
oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak,
adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki
ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna. Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan
gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri
gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz. O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir
tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim,
minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız. Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne
yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir
cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı
var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem,
yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı.
Son bir şey,
yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut
bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba,
amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik,
sonsuzluktur yokluk. Biz, varlık olmak
nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen
bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir
uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir
paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir
kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse
yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama
yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var
demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey
bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı
olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun
kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı
terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini
açıkladı...
Erkufo, bizim
düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun için
ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye
takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi.
‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın
penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan
kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti mi dedi
Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler
arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar,
dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi
serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...
Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak,
söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç
yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir
şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey
barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın sonlu
olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk,
atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin,
kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş
gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva
yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve
çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva
halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4.
halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de
masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli
neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine
benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl
geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun,
kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu,
varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir
insan...
Taler, 900 yıldır
gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu. Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız
olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu yada
alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini
haykıracaklardı. Vega yılının Septus
(Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay
10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka,
kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam
4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk,
uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça
hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat
içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber
bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm
şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü
masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan,
devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve
körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz
güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran
kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş
bulutsuların... Tanrısal bir an bu, bu diskle
karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların
varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo, titansı
karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz
olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun
kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı
yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene
diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada
asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri
aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin
üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.
Raporda şunlar
yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka
uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla
karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar
uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki
verilerse şunlar: Sesli biçimler var,
düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel
olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter
gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele
geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld
Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda
yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld
Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama
kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri
melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in
(Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı
bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak
oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo
sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi
Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler
/ Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar /
Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom, diye mırıldanıyordu.
Onlar, bundan
sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini
sürdürdüler. İkiyüzellibin yıl sonra
öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!..
Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak
için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.
ŞİİRLER - ÖMER CEM
- ARALIK-1999
BAHAR
Bahar gelince çiçekler
açar
İnsanlar
güzelleşir
Bahar çok güzeldir
Ağaçlar
yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
Çiçekleri
seversek
Oksijen yeniden gelir
Çiçekleri
seversek
Dünya yeniden
gelir
Çiçekleri sevelim.
Dünyaya yakın edelim.
DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım
edelim.
Yeniden bir dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir
dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için
ölesiye.
.
KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de sever
Kitap dünyada en
iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...
YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama
başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl bir yaz gecesinde
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi
yaz geldi
Yaz geldi neşemiz
yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...
ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım
Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir
UMUT KUŞU
Umut kuşu çok
güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu
O güzel sesinle öt
sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum
KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
Hepsi
çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
Kutup
ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
Onları
buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
Onları
rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
Onları dünyalarından ayırmayalım
SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi
BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı
ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
Çok
güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
Hepsinin
boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
Kocaman
ağzı vardır
Zürafaları sevelim
Onları
öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
Onları
kendi dünyasından ayırt-etmeyelim
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor
3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi
5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır
6
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor
10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor
11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor
12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor
13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil
14
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor
15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor
16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde
17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor
18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor
19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor
21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)
BU çıkmalı
22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda
23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya
24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan
25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda
26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor
27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda
28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire
29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar
30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor
31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden
32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi
33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi
34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar
35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında
36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk
37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde
38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor
39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine
40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi
41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...
42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere
43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya
44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...
45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar
46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)
47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki
48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda
49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi
50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak
51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle
52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler
53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler
54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can
çekişen balık)
İpeksi balık
56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar
58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
59
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle
61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
63
Güneş ufuktan doğuyor
Çocuklar sevinçle izliyor
Güneşin aydınlığında
64
Yoksul bir köpek
Yeni yılı izliyor
Açlık ve sefaletle
SOĞUK / YAĞMUR
Yağmur
yağınca herkes üşür
Kar yağınca
daha da üşür
Kar ve
yağmur yağarsa
Manto
giymeyi unutmayın
UÇMAK
Uçmak çok
güzeldir
Kuşlar
uçar biz uçamayız
Uçmak çok
güzeldir
Ancak
ölünce
Biz de
uçabiliriz
Ta ki ölünce
ORMAN
Filler ve
bütün hayvanlar
Ormanda
yaşar
Ve başka
hayat sürdürürler
İnsanlarda başka hayat sürdürürler
İnsanlar
ve hayvanlar güzeldir
Kargalar
azıcık kötülük yapar
GEMİ
Bir gün
gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
Bir köpek
balığı çıkmış denizin ortasında
Ve gemiyi
batırmış ve içindeki herkes ölmüş
AĞAÇ
En güzel
şeydir ağaç
Ağaçsız
İstanbul olur mu
Madalyonunu kesmeyin
İstanbul’un canını almayın
Bize can
veren ağaçtır
Kesmeyin
ne olur
Ağaçları
keserseniz
Bizi de
kesmiş olursunuz
İstanbul’un canını almayın
KİTAP
Sayfaları
okununca sevinir
Yırtılınca üzülür
YER
YATAĞI
Gecenin
gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
Gecede
fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
Gece çok
karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
Yer
yatağında
AT
Akıllı
hayvandır at
Yüreğini
tanır
Tepedeki
at
Yüreğiyle savaşır
Tepedeki
at
İyi
kalpli ve soyludur
YABANCI
ADAM
Yabancı
adam bana baksana
Bu
kuşlar ne kadar güzel / değil mi
Bu
yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
Havaya
baksana yabancı adam
Kuşlar
uçuyor ne güzel değil mi
Güneş
gidiyor çiçekler açıyor
Her şey
ne güzel yabancı adam / değil mi
AY
Yağmur
yağsa da o var
Kar
yağsa da o var
O her
yerde var
O bizim
ay kuşumuz
O güneşi
aldatmaz
O insanı
ağlatmaz
O gecenin güneşi
O bizim
ay kuşumuz
ORMAN
Konuk
eder bulutları
Kucağında çiçekler
Bulutları çağırır
Bir
toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı
Çağırır
boğuk sesiyle
Toplantı
başlar artık
Çok
güzeldir ormanlar
Canımız
kitap gibi
Kuşlar
öter dallarda
Çiçek
açar diplerde / köklerde
Ne
güzeldir yapraklar
Bize
hayat verenler
MASAL
MASALI
Bir gün
biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve
önüme
bir
kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
Beni
görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
ondan
sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
bir
koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi
dakika
uyuttum
ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir
iyilik yapmaya karar
verdim,
bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı otuz dakika
uyuttum
ve ondan
sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
karınca,
karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da
yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
bir şey
yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.
YAZ
Gökte
sarı bir güneş doğdu
Yaz geldi
Göklerde
kuş biçimden biçime giriyor
Yaz geldi
İnsanlar
çimenlerin üstünde
Yaz geldi
Elmalar
kıpkırmızı yere düşüyor
Yaz geldi
Çiçekler
açıyor, güneş doğuyor
Yaz geldi
Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
Yaz geldi
Çiçekler
kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
Yaz geldi
İleriden
kırmızı bir güneş doğdu
Yaz geldi
BİLMECE
İkinci
üçüncüyü geçerse ne olur
(İkinci)
KÖRLÜK
Arabanın
gözü yoktur
Taşın
gözü yoktur
+ Ama bana
hiç çarpmazlar
BİR KİMSE
Biri var herkesten erken kalkar
Biri var herkesten önce uyur
Bunun adı güneştir
CİKCİK
Cik cik
Birden uçunca
Uçarken dikkatli ol
Demiş ki çocukta demiş
Demiş ki çocukta demiş
Sen ne yapıyorsun burda demiş
Uçak kalkmış ayağa
Şiirden sonra başka uçak gelmiş
Ağaçlar ortaya çıkmış
Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
Gene uzanmış ortada değilmiş
Cik cik demiş ki
Gene uzanmış ortada değilmiş
Uçak kalmış
Hoşçakal demişler
Cik cik
Şimdi donuna yaptı
Koştu geldi
Sonra uzandı
Sen ne yaptın burda
Dedi kızdı cik cik
Çünkü ölmüştü
Mezarına vardılar
Elinde kaçmış
Bora kalbini öttürmüş
Bora da ölmüş
Hiç kimse kalmamış dünyada
Kimse kalmayınca
Ölüler canlanmış
Kavga etmiş
Başka bir dünya
65
Köy kapısının
önünde
Sessiz ağlayan
Köy çocuğu
66
Denize bakan köpek
Sessiz
mırıldanıyor
Derinliğe doğru
67
Denizin altında
Yosunların içinden
Mırıldanan bir
aslan balığının sesi
68
Köylülerden biri
Avlanmaya çıkıyor
Zifiri karanlığın
ötesinde
69
Tarlada
Karnını doyuran
Kargaların cırtlak
sesi
70
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Birbirine bakışan
köpekler
71
İlkbaharın ılımsı
havasında
Tarladan
Ürünleri toplayan
çiftçiler
72
Ilımsı denizin üst
tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
73
Denizde yüzen
midyenin ağzında
Can çekişen
Balık
74
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
75
Kasabada oturup
Güneşin
sıcaklığında
Bilye oynayan
çocuklar
76
Taşlı yollarda
yürüyen
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
77
Elma yiyen yaşlı
adam
Çukurun ortasına
Derin derin
bakıyor
78
Erik satan satıcı
Bulutlara bakıyor
Üzüntülü haliyle
79
Yatan çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
80
Çölün ortasında
Kum renginde
Avını bekleyen
çıngıraklı yılan
81
Kenar mahallede
Top oynayan
Köy çocukları
82
Söğüt ağacından
Düdük yapan
Köy çocukları
HYKANDROS
‘göz gözeydik ve kara
ak
meni boşaldı çukura
girdi yarığa dülger balığı
ruh aradı Avernus’u’
Ve;
Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp
uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla,
incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir
tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek,
musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece
geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan
sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte
flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte
epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken,
kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici
doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından
soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya
kalıyordum...
Bir gün, -hasat
ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını
bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım;
koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada
bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların
kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere
götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa
kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.
Bense binbir
zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya
güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu
sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum.
(Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını
ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi
gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak-
kaçışmaya başlıyorlardı.
Çok sonra yorgunluktan
hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin
yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek
organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül
gibiydiler.
Gölgenin yanına
vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir
üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya
dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek
yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla
dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp
gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum
sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına
vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini
çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu.
Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha,
benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak,
yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak
maviliklere doğru yitip gittim...
ACENTE
I
Olanlar 1960’lı
yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu
nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse
desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki.
İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada
bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul
bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen
adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde...
Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu
sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum
ama, ruhu uçmuş cüruyflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar,
İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler.
Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir
düşünün kabullenmekle ‘varsayımın’
kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte
boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir
insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde
cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok,
gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir,
olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli
-belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende
söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz,
bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de
‘Amarcord’uma döneyim...
İsabey kasabası,
Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki,
Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün
dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar,
Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler,
Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü
olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ ya gitmek için
Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in
Lambası’ndaki çaydanlık gibi yanıp
söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar
gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den
geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp
titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur.
Acıklıdır bu dünya!..
Bu durumu bilenler
çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu
balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne
zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere
gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek
biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.
İşte çocukluğum
İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı,
düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, Emirler
avlusuna bir canavar gibi girer ve
ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız
soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya
doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide
yazılanları okurduk Sağ çamurlukta
“Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa
‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka
alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın
üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’
yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto
ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık
onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.
Bütün kamyonlar
için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’
‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün
ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay
gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama, bir
eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü,
özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına
tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya
çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından
yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz
hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan
kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün
kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan
gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum
boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek
bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması
gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye
dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin
duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden
çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi
sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.
Köy kahvelerinde
yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı
dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon
almış, yok yahu acente miymiş, evet! Kız
gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş,
evet, yok yahu! Gavurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış
gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek,
lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin
harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile
resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu
elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada
yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız,
tekerleklere uzanıp küçük iplikçikleri
koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun.
İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım
boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle
eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş
makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki
metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.
...
Geçenlerde bir
eleştirmen çok sevdiğim dört film diye
beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’
diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum
John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü
usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin
acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir
misin...
I969’da köy
yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir
özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her
şey akıp gidiyor, en ufak bir
yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki
gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe,
diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama
övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...
İşte büyüme
çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse
o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının
miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol
olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede
hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı
olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye
bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın
hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tamda dediğim gibi, bu sinik şehrin hem
de 60’lı yıllarda sayısız sinema salonu
vardı. Anımsadıklarımı unutulanlarla
birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla
Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel
Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale, Çamlık sinemaları. O dönemde
harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey
sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema,
Venüs, Cem ve Işık Sineması...
Dünya aslında
nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan
ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip
olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi,
asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz
ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız.
Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri
vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin
yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca
gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek,
taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de
üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri
olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci
dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem
iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle
söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle
görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir
sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa
gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta
elbette bulunacaktır.
İşte bu Yeni
Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir
yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde
filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş
olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği
bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört
atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl
Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura
(adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice
filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean
Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider,
Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus
Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman...
Yeni Sinema,
güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi,
onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın
müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada
izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir
gösterisiydi diyebilirim. Tanrı beni bağışlasın,
hayal mi görüyorum bilemem ama, Godot’yu
Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi
oluyorum.
Venüs Sineması ise
adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır
mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un
Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları
salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir
tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison,
zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve
Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.
Venüs, sinemanın
pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek,
kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve
renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması
ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan
geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler
ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak
Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi,
mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.
Ben Cem
Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa
vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri
avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu,
sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile
geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu
duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin,
oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın
bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey
paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı
olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor,
eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının
yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara
yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında
sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını
hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki
velinimet kuralı işliyordu.
Bende Ayhan Işık’ı
severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve
alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık
zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç
sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon
kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama
onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt,
sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek
demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir
Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim
ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor
sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini
tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini,
Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı
anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.
Cem Sinema’sında
toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim,
arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime saygı duyarlar, önerdiğim filmlere de
birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni
Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim
kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama
ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık
ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine
ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim
değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din,
toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline
geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok
çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.
Konuyu
değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir
tarikat, onun bir dergahı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı
burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz,
Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş
oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim),
Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan
izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu
ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm,
sevmek ya da bir şeye uzak kalmak zincirleme etkilere yol açar bilirsiniz.
Şimdi düşünüyorum
da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama
ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu
filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve
başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım
ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik
yanıtlar.
Tüm bu olanları
özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım
ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar
filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir
zaman öğrenemedim. Film yaklaşık otuz yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü
adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda
ölümünü duyduğum için, yine bana o
doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph
Losey olabilir mi bilmiyorum. Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’ Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza
aşık oluşu, düşlerdekinden yakışıklı
subay Terence Stamp’ı seven
Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı, beni canevimden vurmuştu.
Roller değişse de,
bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu
heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın
aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film
bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni,
sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende,
hiç bir zaman o aşkı yaşayamadım, hiç
bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa
yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim.
Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı
duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar
dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle
geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil
bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun
yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip
gideceğim...
Özdekçi bir
hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen
diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum,
tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil
aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için
çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş,
ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın
çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey;
iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli
üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma
duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve
sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi
algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde
yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete
varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.
Bir zamanlar
kızıl tanrılar vadisi varmış... Allah’ın
kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin
Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez
izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak
algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün,
Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel
şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir
parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir.
Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor
oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz
bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir
kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu,
nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o
kadar. Ama durun, Stalker için sözü
uzatmak güç ister...
Son film ise
Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız
insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile
getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski
çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir.
Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir.
Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest
dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar
gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter
öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu
denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması
dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil, Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler
farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..
II
Dikdörtgenler
prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı
Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında
‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak
öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan
olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum
bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir
şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde
parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya
atları gibiyim... Ovada çekirge
tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış
gibi söylemişti bunları.
Sonra yine dedi
ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed,
kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık
olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in, kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü
anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise
sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap
bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından,
kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer
ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir
kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş.
Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş
ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş,
onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere
tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi
anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan
Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kyklopların bile insana
dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.
Zaten Araplardan
Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı,
onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe-
erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal
korulukta avlanırken yakaladığı
erkekleri -tepegöz gibi bağlayıp-
bikrlerini bozarmış o.
Yapraklara yürüyen
su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir
kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her
tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu
biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve
kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı.
Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar
sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan
İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.
Mecdelli Meryem,
uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol
gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların,
taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden
devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle
öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün,
İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki
Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye,
tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı
gövdesinden ayrıldı.
Sularla sevişme
vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe
dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere
katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir
melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi
olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya
çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven
caddesindeki ölü güvercin desem de la
Cerna ’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir
sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama
o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b.
Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles
perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere
gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle
beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun
(thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve
insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların
üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa)
anlaşıldı... Ama cennete mi cehenneme mi
gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..
İnsan ruhu
dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir
kadının bedeniyle, bir erkeğin kafası
birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların
tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş
buna dedi’. Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli
bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya
geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun
içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak
uydurup parıldayan taşların arasından,
süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.
Hayriye, sülüğün
kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini,
guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın
moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp,
bilisizliği bilgisinden ileri gelen bir
adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini,
tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan
voyvodasının, Dacia (Romanya) dan gelen
ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan
girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir
tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra
Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir
pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;
‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki,
söyle? /
Yaptığın kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen, / Sen
ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’
diyerek kederli
kederli güldü. Güldüğünü gördüm. Sonra
Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk.
Onsekizbin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı
bedendeki albatros, onsekizbin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan
bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız.
Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi.
İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç
etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya
da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı
biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.
Ve İbrahim‘e
dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan
söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm
alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve
kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin
başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den
peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam
diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin
taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta
kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız
başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu
ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi
ve erinçle gülümsedi...
İbrahim, Gentile
Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış
biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen
oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu,
ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e
döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar
denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir
denizde suya giren kişi; Ganj’da
yıkanmış sayılır dedi’.
Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar
ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler,
geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus
ve Merkür gibi.
İbrahim, yalnızca
sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir
ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç
görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin
yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’
diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların,
ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli
olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt
yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve
erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle
ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında
bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...
Demek ki devlet eşittir insan demek
kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar
var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki
anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor
uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü
devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla
tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve
ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı
yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça
tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek!
Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.
Hayriye, ama o
Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır,
Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir
dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti
bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.
İşçi arılarla dolu
bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli
kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken,
bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda
fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken,
anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya
başlıyor.
Rus prensi (knez)
İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla
önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle
insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu
‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle
ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!.. Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o
artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya
kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir
esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu
bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge
bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına
inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi
göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.
İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine
kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi,
kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel
organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm
insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan
videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik
enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve
canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını
küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda
yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız
kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör
ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın
gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi,
Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek
yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa,
Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...
Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus
kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir
Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen
yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı,
yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın
İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki,
geziye çıktığı zaman tam yüzonyedibin cilt kitabını dörtyüz develik kervanla
ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş,
böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III.
Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir
kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma
oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu
yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise,
Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş.
Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve
Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi
sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir
süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.
Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen
ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli
tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz
sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında,
elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın
(ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya
değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam
parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka
bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne
olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...
Çocuk, suskunluğu
bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini
yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen
uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk.
Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil,
hoş görmeliyiz diye yanıtladı...
...
Durgun kasabada,
kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at
üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden
korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside
çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla
pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi,
ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu tümcelerden gözünü ayıran kız; sende mi dedi!.. Çıkarken güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..
(Kızmamak gerek,
belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan
içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).
ÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1- Demir Kitap
(Haikular vardır)
2- Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam
öyküleri vardır)
3- Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21
adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4- M1 (HİÇ
adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry
Mathews) deneme var
5- Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın
öyküsü var.
6- Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7- M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır.
Asteroid vardır
8- Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış
masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek
inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11- M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12- Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13- M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14- Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15- Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16- Hasan’da Acente var
17- M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar
ve Eleştirad var.
19- Vespanianus’un Anıları kalemakelaenkukua 2 dedir.
20- Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü
var.
21- Deneme de Arabistan var.
22- M’de Koru vardır.
23- Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24- Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25- Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve
Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente,
kuş, okeanos, asteroid
28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3
de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya
verebilirsin
32- Denemede arabistan
var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2
Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
çatal
kuyruk var kötü düzelt
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I Van
Kulu var Tamam
ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul
doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim.
Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır.
Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi
ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi
göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve
saygıyla...
ADRES
Yenidoğan
mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760 Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58
NEVRUZ
“YENİ GÜN”
Yirmibir Mart
geliyor
Dünya ‘Barış’
günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu
tanrı
Sevincim ve
coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu
demek
Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz
biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller
ovalar
Çiçek böcek
tarlalar
Tek bir Adem Havva
var
Nevruz işte bu
demek
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti,
Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi
yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla
yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu.
Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç
ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan
bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor,
ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından
ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten
içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor,
apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan
kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla
köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra,
topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine
çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir
dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl
havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe
karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir
insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok
sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu.
Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki
evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce
birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi
göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler
koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir
durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin,
sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına
yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan
yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze
genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların
çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi
tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri
ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ
keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya,
tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla,
uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara
düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever.
Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır.
İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz
ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında
bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş
vurdu eridim’
Avcı ormanın
içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını
düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı
kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram
Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden
yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın
bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu
bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün
altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne
inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi,
bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki
Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık.
Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen
yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta
Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci
kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve
güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de
hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler
(kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını,
Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek
türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur,
bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı,
anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun,
yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe
neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel
şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var,
ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl
kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde
bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor
ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi
yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa
bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik.
İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını
çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık
çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu
durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’
dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü.
Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan
Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse
gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı
çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye
dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına
döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa
kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde.
Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok
yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu
bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca
bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman
neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar
öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir
dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan
yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü
suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da
insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır
kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze
uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin
ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti,
ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta
burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın
Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak,
makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan,
lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak,
lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber,
peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne
sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne
düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar,
ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için
kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne
öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir
şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş,
ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu
oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu,
döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo
quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden
daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan
oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız
gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un),
ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri
oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü
tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre
koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru
yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması
gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan
Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un
hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge
kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı
deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin
tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones
kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı
miti, ne karanlık Thomas’dan kötü
belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış
söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’
duası...
‘Cennetin
Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk,
aleluya.
Göğe yükseldi,
aleluya,
Bizim için tanrıya
dua et, aleluya
Tanrı gerçekten
göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu
ol,
Oh Bakire Meryem,
aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize
yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları
ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının
gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar gibiydi.
Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e,
Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep birbirinin
aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün
tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi
neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması
diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir
evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin
görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki
ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve
sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama
sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı
durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile
görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime
girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu
arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi,
ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından
baktığımda, sırtında siyah, küçük bir
noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı
anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve
sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı
olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar,
aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım,
Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki
yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların
Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li
yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden
sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde
konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı,
derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap
var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir
ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere
benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için
bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar.
Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok
ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri,
kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu,
ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para
yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak
yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık
dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını
bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak,
güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir
kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin
bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim;
Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan,
aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi,
öykü içinde öykü barındırıyor, dahası
pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca
tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm
üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor
ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha
umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha
şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her
kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta
kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı
için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir
zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve
dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur
dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın
sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir
abartı diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy
dikiyor ve diyorsunuz ki insan
yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin,
düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en
günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz
yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık
olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:
Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna
inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta
sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki
gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki
aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda
başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni bir ad
bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o
yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım
ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve
düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun
kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan
umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da
otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar
/ Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek /
Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap
okuyunuz...” &
*Aforistika ya da
Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba
günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için
beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam
antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün
belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve
bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat
halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü
benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim
bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat
nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü
ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve
eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin
olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan
yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar
içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan
içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan
kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba
göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir
kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak
gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü
yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim
çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır
tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya
Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de
gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara
varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin
çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın
her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın
temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi
metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul
gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın
olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat
anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler
hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra
Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı
sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı
okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai
Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam
ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden
haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin
bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin
yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak,
kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi
gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son
günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar
diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu
kimilerince yazınsal bile sayılamayacak
kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil.
Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor,
yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi
yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz
hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin,
hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı
sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz
(böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu
yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını
sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak
karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu
yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle:
‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez
olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi
var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden
başlamak? Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir.
Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından
başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış
noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler?
Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin
kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer
alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona
ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle
soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu
düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler
ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları
burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp
gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin
(kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla
organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek
isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler,
yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için
değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var
mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden
bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri
sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış
uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı
kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin
çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir
böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl
tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var
kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim;
Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir
şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine
attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın.
Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı
bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda
duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa
ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun
yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak.
Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve
Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama
ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta
insanın ve kitapların ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için
‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu
kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar
çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye
ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum /
Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup /
Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve
‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin,
gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir
beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı
insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden
bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına
yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler
çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey
diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca
izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde,
Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye
dek duymadığınız, Walter Benjamin’le,
Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin
ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika
demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar
kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir
yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları
alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek
başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’
yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey
söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o
yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri
okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz,
herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba
diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken,
diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu
düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir
sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife
pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis
Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan,
sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık
düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da
‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla
buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir
Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç
bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir.
Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir
çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını
verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki
hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve
kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir
esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini
çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve
taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son
perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu
olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye
hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un
Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı.
Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer
Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala
katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın
dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i
aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir
araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur
verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski
sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem
orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak
demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu
en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur
külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy
gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden
biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun
kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!..
Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün
dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak
Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir
kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey,
yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem
çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir
yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek
canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre,
demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf
Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu
minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı
düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek
istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur
şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki
Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor
iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne:
Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz
düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede.
Tek torun
onları izliyor:
Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra
kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve
büyükbabam:
Ölüme takılmış
kilitli birer pervane.
Bir ben varım,
toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama
zinciri için
tükenmez hazırlık.
Hava, her zaman
ucundan bağlı
kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum
boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz
burkuluyor. Bursa-Karacabey arasındaymış
Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız
Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü
kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu
hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün
yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı
sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım
var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle
çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur
diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum.
Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır
diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin
gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye
bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin
sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti.
Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;
Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar
Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir
dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde
‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı...
Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis Batur
*Sel Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok
şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan
bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp
gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları
sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda
döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla
soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin
meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri
bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu
içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her
şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye
ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters
orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları
Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla
kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü
sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son
zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik
Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik
sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya
başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım
‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik:
Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların
açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu
durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak
(sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da,
ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de
eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin
tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış,
Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken,
Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da
Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal
romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de
Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta
kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep
bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının
adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap
uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın
peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında
doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için,
okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu
kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk,
aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak,
alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında,
caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden
‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah
evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi
düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap.
Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size
ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını
anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için;
okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama
iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat
onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş
başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla
kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının,
Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek,
esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den,
Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve
hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan,
Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler,
canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges;
‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le
doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve
yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’
içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar
bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız,
Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket,
‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu
‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en
gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’
düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /
Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık /
335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her
şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu; isimden,
resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi
kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba
kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak,
o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres
yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık
kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi
kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol,
‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir
çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca
yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki;
kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma,
yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine
yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan
tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her
kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi
yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel
aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan
Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar
Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar.
Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak,
Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu
bir tür paradoksa, sonrada meselleşip,
bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak)
yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda
dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir.
Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba
İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı
Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’
demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu;
içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş.
Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp
biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir
gerçellikte süregiden, konsertant bir
kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un
bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak
hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek,
ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor,
oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam
yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın
duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi
düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce
haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü
kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor.
Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül,
kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som
sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü,
çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir
çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan
biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk
gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var,
aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok
satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün en
popüler, önde gelen
şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi hareket
edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun
alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu
Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek,
yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli
palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi
çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır
gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun,
Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki
gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın,
Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine
ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir
karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması,
ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor,
okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski
bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz
Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı,
yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor
diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek,
bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında
bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para,
pul, zul diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın
nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam
3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin
içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü,
öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu
satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi,
E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir
geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki
ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz
rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın
günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak
yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları
kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi
‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış
ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını
benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış
bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler,
adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin
gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele
aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu
dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan
bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim
değiştiriyor
Daha kötüye, daha
kötüye, daha kötüye...
Ama onların
arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No
me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335
Sahife ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni
olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun
dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da
dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da
hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü,
Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda,
çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri
karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder,
‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi
‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü
çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel
dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan
öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre
Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden
yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap
ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden
bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer
veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin
ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar,
nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı
karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla
karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve
işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için
postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik
bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü
daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan,
görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini,
bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki
bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu
kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu
kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile
sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor
ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini
anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de;
ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan,
Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda
olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir
fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı
öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir
aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını
açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp
giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda,
sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip
gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın;
yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın
mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin
birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi
deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının,
hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini
simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp
televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi
ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik,
masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir
tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu,
ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir
soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını
avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle
aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu.
Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata
işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti.
Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü
buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış
gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları
yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi
okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını
her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar,
iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor,
uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus
görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da
yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!...
Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra
onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin
başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı
su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun!
Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail
içindeki damarları çekince
yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip,
sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup
saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım
yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da
kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı
eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün
doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş
sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada /
denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin
/ artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların
dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir
sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan
gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak /
Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp /
yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden /
Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri /
denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son
kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde
olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte
sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan
uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100
yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik
karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış,
dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip
bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah
kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla
karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o
denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat
yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları
sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan
‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen
tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve
tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki
evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz...
Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar
mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı
kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar
mıydı... Modernite adına çekinmesek,
neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim
kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık.
Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi
herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan
düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın
(belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş,
onu körlükle cezalandırmış olursun ve
onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice
insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel
oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz
kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama;
Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı
‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla,
İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e
kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri
bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini
irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz
önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça
aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el
sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at
koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve
birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler,
Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler,
Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını
senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için
Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece
Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek
kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi,
Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve
her şeyi buna göre yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu
gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda
düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj
sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da
karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın
sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an
karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir
başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘
Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz
yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini
dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece
dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci
ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa
maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen
bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği
kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu
geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında,
göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir
Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut
faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız;
çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden
iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu
tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı
biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole
çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca
cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır
ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine
yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak,
yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır
geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino,
yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik
miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için
harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye
dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle
penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ,
yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen
altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik,
güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.;
çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor
Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda;
zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve
gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan
idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün
değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp,
öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot;
‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı
arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri
de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu
gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti.
Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya
işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç
bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir
‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş
özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina,
Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin
gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G.
Lorca, (Davut’un oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir,
yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak
demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle-
kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir
ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire
bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan
koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman
şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş
sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök
kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam
balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin
kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana
ilişkin her
şey kabulüm.’
Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS
FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı
vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik
dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu
zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce
‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe
yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun
‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım,
okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez
karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı
başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin
bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım,
hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan
akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu
gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de
önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır,
elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta
olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz,
bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte
tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini
düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz,
düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir.
Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş,
dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın
başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını,
varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu
kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi
ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir
kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre
yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve
sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden
geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında
Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı
Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç
olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu,
ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık;
‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın.
Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda
sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere
güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında
yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin
beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve
size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin
doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal
öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde
okurlara sunuyor. ‘Aya hayranlık
duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ...
‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine
alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın
oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten
sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...
önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe
yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof
Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem
düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır.
Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların
olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da
bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı
insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir
sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra
olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi.
Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik,
bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç
bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok
sorunludur. Kendi türündekiler gibi
meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük
kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir
bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa
Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım
ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz,
bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini
hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün
etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın
okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek
içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var
ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme
peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya
çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift
hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden
koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor,
çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her
soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek
benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar
ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N.
Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana
Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini
savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden
önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan
yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın,
daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün
yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır,
yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’
/ Kıpırdamazdık / O’ da
doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında
paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye
sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85
Sahife
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün millet
coşuyor,
Küçük ağaçlar,
dallarında süsleniyor.
Bütün hayvanlar
yuvasında seviniyor.
Bütün dağlar,
karla kaplanıyor.
Küçük balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar,
seviniyor.
İsmet Tarık
Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak
kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz
cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir
daldan bir dala
Konarlar şu tatlı
kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin
kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle
ne güzeldir bu tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli,
sevimli kuşlar
Yazlarda hep
ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih
(Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir
kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü
1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı
ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında
Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son
şiirlerini “Io”
başlığı altında,
öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı.
Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide
İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de
yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir
şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile
yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan
kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya,
İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni
hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey
kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan
yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp
uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı,
kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler,
toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır
dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin,
Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım,
komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete
dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir
ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan
o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu
düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe
kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen
maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden
oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış,
ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz
olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi
yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar
Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün
diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür
ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu
parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden
geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin
başladığından söz ediyor, Papa alanlara
çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya
belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki
‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve
hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki
Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini
vererek romanın konusuyla ilgili
bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı
tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği
anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama
gelir)
Acı Bilgi’den
sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin
çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor.
Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin
sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de
sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz
edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir
iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır,
kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un
romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer
sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç
melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve
olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun
oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh
halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel
yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz
gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan
edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde
çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya
sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için,
yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş
bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz,
bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın
içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için,
kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan
işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp,
gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip
anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz,
keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar,
bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi
kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir
bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o
klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek,
ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek,
ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap
ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla
değişebilene...
Romanın sonunda,
romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e
ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip
asılamayan
tablo (bir
vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse
kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe
uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine
geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine
ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna
dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne
diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip
bir selintinin, devintisi içinde
sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda,
bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu,
aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan
olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda,
bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim
sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın
dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl
çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök
dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide,
soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek
terminlerle kolkola, yumuşak iniş
yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu
gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir
ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde
tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz
alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde
bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil,
yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun
olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için
soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda
yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin
gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. /
Ellerimde yosun lekeleri vardı, / ayak
parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını
duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir
dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir
düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde
yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden
dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş nerede ah bir
bilebilseydik...
Ama demek ki bir
‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı
Adem ile Havva gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur
/*Sel Yayıncılık / 157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik
bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri,
Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin
tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın
altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak
'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman
göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak
istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek;
'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk
olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta,
evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine
tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları'
sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud
ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür
diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin
bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola
soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından
kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler
dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein
eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih
gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık,
ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos,
canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla
birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde
-sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları
çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in
börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle,
aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış
haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu
mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki
kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde
çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun
yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini
anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya
da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin
bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda
döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının)
birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül
eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve
nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu.
Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları
çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat
ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye
katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp
yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş
bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı...
Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka
şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun
sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda,
bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk
dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun
Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir,
acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun
kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden
ister...
Bu konuda Davut
gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile
kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların
tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir'
mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir
Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve
tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın kendini yok etme
alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak
kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren
(Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı
onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık
duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni
geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan
atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle
yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin
kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un
dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak
için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir
sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o
çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte
gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız
bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü... (J. L. B. Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir
yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı
kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların
köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve
onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve
artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve
salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın
içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi
sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine
akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız
Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde
durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge
düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini
alamayacakları şu satırlara bakın:
'...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi
gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li
yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve
düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç
çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan
üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de
Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman
mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için
her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih
etmişlerdir.'
Panayia
Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu
kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in
tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in
günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük
özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında
hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u
fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların
elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204
yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve
Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans
Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans
İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal
nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek
üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren
maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski
manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf
edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans
halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın
Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia
Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna
benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle
sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e
demek istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her
gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep
hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada,
inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler
duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap;
Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla
kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz
desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin
üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk,
amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... /
Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. /
Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... /
Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri,
İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar
ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne
avize, ne bir kandil / Öd ağacı, küf
kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba
bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye
dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var /
Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor
kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği
hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir
hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında
düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak
için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin /
Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, /
Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! /
Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat
nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı
acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker'
demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil
dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak-
görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam
ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların
Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün
yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir
/ Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... /
Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve
El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası /
"Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor
burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir
kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların
sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir
doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS
FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel
Yayıncılık / 102 Sahife
**********************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR
Demir ok, mavi ormanı
delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin,
toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan
bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş
suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir
kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra,
başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların
ardından başlayan ilk tanı selamlamış olduk.
Tanrının sümbülleri
çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş,
balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk
gününü kutluyorlardı.
Herşey soluyor ve
çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış,
otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara
sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde
oynaşıyordu.
Saçları kızıl gezegen,
gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması
vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi,
boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki
gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara
uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve
bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.
Gözün gördüğü her şey
soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa
sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller
akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların
üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya kandili
parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle
yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine
yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar
duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.
Ve bu rüyayı yalnız
rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut,
deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından
kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların
kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların
çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil /
Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı
ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."
Dağ keçisi mevsimi bitmiş
güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir
belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri
kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur dedim,
gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor, çayır
lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden su
çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye bağırdım,
baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından iki
çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya ve
atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı sırıtıyordu.
Roman yazmak için o denli
yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın
kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen
geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.
Bir göl geçti duvarın
üstünden
Bir güneş su içti tenekeden
Cebrail kanadından at,
İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi,
zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl,
çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını
yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı
Tinnitus (kulak
çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian
kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya,
Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri
Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon
elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani
titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci
tanrı Merkürcüğüme dedim ki,
Su nilüferinde bir Buda
gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç
Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine
geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler
ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
yeni tiranlar uyanıyor
şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde,
Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le
konuşuyor,
zamanın yağışını
izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum,
Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu,
Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar
yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha
gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları
esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip
geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın
dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir
vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek
mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır
yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı
nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte
onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin
besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir.
Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av
köpeğinin kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama
yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı
avlayıp parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar
ahmaklık edeceklerini hiç sanmıyorum'
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GÜLENAY X
Neşeli bir saksağanın
kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının
sesi indi aşağılara)
Ovadakiler kahır dolu
hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip
toprağa
Pandas-titizlik
sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç
kabuğunu etkiler.
Gönül diye
bağırdı-tinnitus kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe
yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır
okuyan kuş.
Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık
başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi
duyuyorum uzaktan.
Coğrafya atlaslarındaki
dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI
"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften
bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./
Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince
uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş /
yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok
hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o
ırak / menzil artık ırak değil..."
Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun
şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner,
dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için
sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik
duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta
onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten,
ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık
mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz
ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek,
yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz
sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar,
gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının
coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı
tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız
tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun
erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı'
böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede,
iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya
verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u
geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz
vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi,
anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede
olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere,
tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar
kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl
önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap
Pierre Louys'un
Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin
Hadikatül
Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle
etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden
karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar
için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril
çocuk nasıl Tahta
At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm
otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan
kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine
sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye
soracağız.
(Darius
karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars
parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş
içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava
vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere
basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların
hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza.
Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer
çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine
Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni
yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi
surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar
alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz
gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine
cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız
gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv
reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli,
Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu
dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde
sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir
yazılabilir mi...
Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına
yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı
ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri
dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini,
güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında
yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve
İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere
bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların
komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine
benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere
birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar
bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük
diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in
anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve
tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!..
Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte
satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını'
anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi
odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi
süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız,
paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten
inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama;
Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil
döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve
tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak
ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan
yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen
alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden
güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz
biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel,
daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle
sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler.
Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin
gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme
kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin
serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. /
Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma
şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. /
Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan
güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi,
çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az
zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana
kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin
sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne
göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların
içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış.
Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi,
böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil
mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar
kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına
öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle
öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü,
düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her
kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı
kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok
etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan
kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında.
/ Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler,
meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos"
demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir
zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te
salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!)
diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda,
samanların arasında uyuyordur" diye
ağlaşır...
Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop
Yayınları
**********************************************************************************************************************************************
YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
********************************************************************************************************************************************************************
NASILSINIZ
Nasılsınız, dedim. 'İyiyim'
dedi. Yalnız, 'İyiyim'
derken, 'İ'yi
oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken,
oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun
dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması
gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle
keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle
söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı
olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan
sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır
dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...
Sonuç olarak, 'İ' ile
'm'
arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve
harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı
bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte,
geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana
yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla
ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek
gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.
Verili görüngüde, şu an
sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip,
sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan
bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde
kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun
süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle
umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun
sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş
yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik
tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve
karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile
bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu
vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir
anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız
belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse
tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...
**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN
'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'
Arkadaşımın bütün ideali
yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop
aldı ve bir gün heyecanla bana mail
atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu
soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü
söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda
belirmiş ti ona şöyle bir öykü anlalttı
dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse
nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında
satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu
satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani
anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün
gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında
canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle
birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki
görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus
yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine yükleniyorvs
soluk satürn ve halkasını anlağında bu
sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği
Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu
imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası
kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha
yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve
adamda ona binerek gerçek mut dolu
dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun
geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama
komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama
bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya
yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık
denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak
geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim
7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa
ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal
cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı
özetleyen şu dizeler kalmış geride
"Öyle günahlar
işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu
ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"
********************************************************************************************************************************************************************
HADES KAPISINDA TANRI
" Öyle günahlar
işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de
kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup
öldürsem
Cezalarımı biraz olsun
arttırmaz."
**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
*********************************************************************************************************************************************************************
İZLER
İtalyada parmak izinden
biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar
ölenin işerit parmağını keserek bankadakı
kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan
aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir
banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı.
soyguncular zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan
bankanın biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve
bankadan 10 bin euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin
sağ elinin işaret parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı
soygundan önce bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların
yaptığı tek hata kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTUS
"Bir ozan gördüm güle
siz diyen
Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
Ne
mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia
atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi
yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler,
Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan
Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep
birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer
yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar
kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil
yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil
dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere
kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların
parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı,
som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.
Ve yaşamımız,
sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün, kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o
zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları
belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta
şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda
bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere
parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.
Ah bakın sepetleri
değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için
koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün
akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde
Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!.. Pabuçları toza bulandı giderken,
sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin
mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü
için gözlerinin ışığı sönmüştü,
girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos
böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler
koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...
Ölülere yakarı amacıyla,
kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak. Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek
bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var
şimdiden. Aşağıda keçilere ot veriyor,
kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor,
öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar
yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı
baygınlaştırıyor çiçekler. Bal sinekleri
vızıltıyla saklanacak yer arıyor.
Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar,
ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey
Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller
açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında
dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz.
Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor. Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen
kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı
kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.
Sazlar çamurlar içinde
yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor.
Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor;
Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk
soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay
yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda
balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış,
köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle
tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü
gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin
karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız
flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden,
afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...
Karanlık bastığında,
yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur.
Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli
bir gül fidanlığı. Gece gül kokusu öyle
güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler
görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde
süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır
diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..
Kardeşlerim benimle alay
ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından
çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık
karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde
bedenlerini arıyoruz utançla...
İyonya'da ağaçların,
meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla
Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar
doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan
dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi
aydınlatıyor.
Endymion'la sarmaş
dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden
parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli
dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları
gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde,
midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu
servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı
sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...
Altın pabuçlarım
parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı.
Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu. Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla
yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında,
kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor,
ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı
uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı
mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok
üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin
ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!.. Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm
bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece
yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.
Yaşam güneşin alevi adına
sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!..
ve ben Mellerope, ta İllirya'dan
Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal
fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder