29 Eylül 2018 Cumartesi

16





KÖYLÜ-ÝÇÝNDEKÝLER
1-   Demir Kitap
      (Haikular vardýr)
2-   Sjolsky
      (H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardýr)
3-   Gülsüm (Silinmeyen bir yýldýz þiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay þiiri vardýr)
4-   M1  (HÝÇ adlý deneme vardýr)
5-   Kalemakelame
      Ayný adlý öykü vardýr, silgi adamýn öyküsü var.
6-   Belge 2’de Cem’in 9 adet þiiri vardýr.

7-   M’ de Bentley vardýr. DÜÞ vardýr. MÜLÖ vardýr. Asteroid vardýr

8-   Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlý þiiri var.

9-   Köylü Bir kýþ masalý adlý öykü var Bulgu sýnýrlarý var.

I0-  Dereye dek inmiþlerdi ama- Bir bahar ayini adlý öykü var.

11- M2 de Kohutek ve Kardiya þiiri vardýr.

12- Deneme’de Meþhur var Okeanos var

13- M 2’de Köpek adlý öykü vardýr

14- Kaydet de YOL adlý öykü var. Yazgý var

15- Kalemakalea I’ de Kripto adlý öykü var

16- Hasan’da Acente var

17- M4 de Kuþ adlý öykü vardýr.
18- Bahar da duvar geçen eleþtiri var


























ÖMER CEM DEMÝRCÝ

1989 Ýstanbul doðumluyum, Yeþilköy, Halil Vedat Fýratlý Ýlkokulu 5. Sýnýf
öðrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve þiir yazmak
sevdiklerim arasýndadýr. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aþýlayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediðimiz dergiler arasýndadýr. Bende bu sevgiyi
þiirlerimi göndererek sizlerle paylaþmak istedim.
Sevgi ve saygýyla...

ADRES
Yenidoðan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/ÝSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03










































BÝR KIÞ SÖYLENÝ
                                                
                                           ‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüþtür’
I
Avcý ormanýn derinliklerine dalýyor, kar düþlerdeki gibi yaðýyor, kuþlar tüneklerinden aðýyor, akrepler ölümlerini görüyor, anýlarla yüklü görkünç çýðlýklar, iþitilmesi olanaksýz ninniler gibi ormaný sarýyordu. Avcý ormanýn aðzýndaki kulübesine döndüðünde, bir kýzýl tilki, iki tavþan, üç ördek, dört su samuru, beþ kunduz, ayrýca incecik ayaklarý omuzlarýndan sarkan bir karaca vurmuþtu. Kýzýl tilkinin gözleri kýrpýþýyor, su samuru kýpýrdýyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavþanlar avadanlýklara çarpýyor, karacanýn kulaðýndan ýlýk bir kan sýzýyordu...
Daðýn doruðunda öyle kar yaðýyor ki, kar yuðumlarý içten içe kabaran coþum ve taþýmlarla, dertop olup patlayarak yarýklardan süzülüyor, apak fýrtýnalarýn ürkünç esimiyle, sanki yarataný da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aþaðýlarda, ceviz aðaçlarýnýn, yaþlý köknarlarýn zamanla köhneyip kocadýðý koruluða, aðarak, dolup taþýyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlýlar, kývýl kývýl kurtçuklar, karlarýn üzerine çýkarak, minicik kalmýþ aðaçlara, tüylü dallara týrmanarak, hayranlýk veren bir dirim ve coþkuyla yaþamlarýna kavuþuyorlardý.

Ovanýn kýyýsýnda bir köy var. Kýþýn, duraðan, akçýl havasýnda, toprak damlý evlerin aralarýndan, kelterli kýsa bacalarýndan, göðe karýþan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göðün altýnda kimi zaman, tek bir insan, aþaðýda, ovadaki kararan noktalara doðru çýnlayýþlarla haykýrýyor, çok sonrada umarsýz, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalýyordu. Ovanýn her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köþedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akýþlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaþýyor, sonrada aðýr aksak aradýðý yolaðý tamda bulmuþ gibi göklere doðru kývrýla kývrýla yükseliyordu. Çið dolu tarlalarda böcekler koþarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarýna kaçýyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakýyor, sonra inanýlmayacak denli dalgýn, tin tin, sapaklardan, taþlý yollardan dönüp, tepeleri aþarak kovuklarýna yaklaþýyorlardý.

II
Aristo’ya göre kekliðin durduðu yer, aþaðýdan bakarsan yukarýda, yukarýdan bakarsan aþaðýdadýr. Ve söylencelere  göre kuðular ölümüyle evli kýzlardýr. Taze genler aracýlýðýyla bilgilerin aktarýldýðý kunduzlar dile getirir: Avcýlarýn çocuklarý korularda genellikle baþtankara avlar. Tan atýmýnda çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayý dolaþýr, beygirleri, eþekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yýlanlarýn, aðaç diplerinde kümelenmiþ dað keçilerinin ve ýrmaðýn altýn kýyýsýnda gizli ceylanlarýn bir an durup, ovaya, tepelere ve daðlara bakarak çakýlmýþçasýna duruþundan sonra, ayný alýþkanlýkla, uykularýna, kýpýrdanýþlarýna ve mýrýldanýþlarýna dönmesini saðlardý.
Kar tavuðu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düþer. Ýz olup uzayýp giderde neden sonra tazýlar sökün eder. Avcý kaný sever. Kaný içer. Ölü tapar. Kin tutardýr. Aramýzdan biridir, çevremizde dolaþýr. Ýçimizde gezer. Aðlar. Tanrýya yakýndýr. Emeðe inanýr. Yazgýya boyun eðer. Düz ayaktýr. Zamaný yadsýr. Ve bir gün, avýn avý olacaðý ürküsünü taþýr.

‘Yüce dað baþýnda bir top kar idim
Yaðmur yaðdý güneþ vurdu eridim’

Avcý ormanýn içlerine doðru yürüyordu.
Avýn yaklaþtýðýný düþleyen bir avcý; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralý Zahelin’e ait kedi, altýn iþlemeli çanaðý kaybolunca açlýktan öldü. Köyde Topal Halit vardý, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakýþlý tanrýlardandý. Bize bol bol Aristo’nun
mantýk oyunlarýndan sýralar, Þaþmazlar’ýn evine giden yolun aþaðýsýnda durur, bakýn bu yol yokuþ, yokuþu çýkýp baþa varýnca da, bakýn bu yol iniþ derdi. Sonra Zenonvari bir tavýrla bastonuna yaslanýr, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri þaþýrtýr dururdu. Bu ayaklý ansiklopedinin, köyün altlarýnda ot kümeleri arasýnda ölüsü bulunduðunda, uzun zaman öldüðüne inanamadým. O her þeyi bilen ve görendi, çocukluðumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu derviþti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediðinde, biz ona tüm dünyayý dolaþmýþ gözüyle bakardýk. Iþýklý göllerden, aynalý sazanlardan, zeytinyaðlý lambalardan, suda yüzen yýlanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiþ gibi gözlerine bakar, ta Hadým’dan yardýma koþan Bozoklar’ýn, Ayanlar’ýn katlediliþine nasýl seyirci kaldýklarýný, Kýralan’da  yapýlan deve güreþinde altta kalarak boynu kýrýlan devenin sahibini nasýl aldattýklarýný, Ýcikli’de hem kadýn hem erkek olan bir köylünün tuhaflýklarýný, Meler’in adýnýn, keler (kertenkele) bolluðundan deðil, koyun kuzu çokluðundan Meler kaldýðýný, Çýtak’ta keçilerin nasýl çabuk boy attýðýný ve Çivril’de hep çýlbýr denen yemek türünün konuklara sunuluþundan dolayý Çivril adýnýn kaldýðýný aktarýr durur, bizde edalý yürüyüþlü bu topal yalvacý aðzýmýz açýk dinler dururduk. 



IV
Daha uzun yazmaný dilerdim, daha çok þey anlatmaný, anlatmaya deðer þeylerin yok mu, neler yapýyorsun, neler okuyorsun, yalnýzlýðýnýn dolambacýnda neler var. Gerçeküstünün kýyýlarýnda gezindikçe neler yapýyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda deðer tek þey sanat, güzel þeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben þaþmaz bir doðrulukla bakarým sözüne, sana, tam nerede, nasýl kullandýðýný aktaramam, ama aþaðý yukarý þöyle bir þey: Düþün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- iþte ünlü yazarýmýz oradan geçerken diyor ki: Aslýnda bunlar yaþamýyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çaðrýþým olabilir mi yaþam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceðin kadar çok sevmek isterdim.’ Þafaða bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kýzlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. Ýspanyol gemiciler okyanusa açýlýp baþka toprak ve denizlerin haritasýný çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacýk çizerlermiþ haritaya, baþka bir zaman baþka bir denizci o adayý bulamayýnca, bu durumu bilen bir baþka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nýn adasý’ dermiþ. Bana bu rüyayý aðýndan sarkarak bedenimde dolaþan örümcek gördürmüþtü. Fareli kapaný mahkumun suratýna baðlayýp iþkence yapan ve salya sümük dolaþan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum iþte böyle yalpalýyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yaðmur yaðarsa gökten su düþer.’ Ne denli gülünçse de acý çekmemek için ‘Ýþte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaþý vardý, sevgiliye dil dökmek vardý. Trojan atlarýyla virtual araçlarýn kart aðaçlarla savaþýna döndü yaþam. Renksiz, kokusuz, tatsýz bir sývýcýl. Düþüncesiyle dünyayý ayaða kaldýran bir bilge, ölümüyle önemsiz fýsýldaþmalara yol açýyor artýk günümüzde. Her þey tuhaf, ben 7 yaþýndayken, babam 49 yaþýndaydý ve benden tam 7 kat çok yaþamýþ ve görmüþtü. 35 yýl sonra, o 84 ben 42 yaþýna gelince, nasýl oldu bilinmez o katlar yok olmuþ ve zavallý bende, babamýn yarý yaþýnda olan koca bir tomruktum artýk. Benden 7 kat çok yaþayýp gören babam, þimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaþadýkça tükenip, hiçlenen bir þey mi zaman.

                                             ‘Yüzyýllar öncesinden kalmýþ tapýnak
                                             Yitmiþ yanýk bir daðýn sisli kýyýsýnda...
                                             Tahtýnda aðlayan yalnýz bir kral
                                             Arar solgun yüzünü sularýn aynasýnda’

Ne Füruzan hanýmýn tavus kuþuna dönmesi, ne Talokan’da insanlarýn ölmesi, zaman karþýsýnda hiç bir þeyin önemi yok. Ne Judas’ýn aðýr kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahþi keçi, ne kürede noktalarýn merkeze uzaklýðý, ne güller, ne kýrlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kýstaklar, ne sývý helyum ýsýsýnda duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayýnda, mýzraðýyla, güneþli çimenlere uzanan tanrý, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacý Osman’ýn atý, ne kör Tiresias’ýn Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanýmasýn) deyiþi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayýs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ýspanak, lahana, ýhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pýrlanta, þapka, kanarya, soba, þubat, nisan ve viþne sözcüklerinin dilimizden olmayýþý, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düþüncenin hedonist çýlgýnlýðý, ne manyetik canlýlar, ne dýþ bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kýyýcý lav sfenksleri, ne çalýþmak zorunda kalmamak için konuþmayan maymunlar, ne algýsý olanaksýz fiziksel dünya, ne kýpýrdamadýðý için kuþlarýn yuva yaptýðý buffalolar, ne ölünce kýllarý büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayýp, saçlarý kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir þeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceði ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baþ, ne buzdan saydamlýðý güzelliðin, ne savaþ, ne utkularýn kozmirajik bir avuntu oluþu...
Ýç savaþta Roma lejyoneri bir yurttaþýn kellesini uçurdu, döþeme taþlarýna yuvarlanan kesik baþ, öldürücüye þunlarý söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiðimden daha çok nefret ediyormuþ meðer.- Ne ölenin Ýsa’dan önceki ilk hýristiyan oluþu, ne alt alta her þeyi toplayýp, her þeyi çýkaramayýþýmýz, ne iki yýldýz gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayýþýmýz (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyiþi, ne aynanýn bronz karanlýk suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrýlarý, ne adamýn ikizi olduðu sanýsýyla omuzlarýna kocaman bir demir küre koyuþu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyýl yaþayýp ölen atamýz Ömer...
Bakýn; Psyke odanýn karanlýðýnda kandille bana doðru yaklaþýrken yüzümü yaktý. Ve Eros kuþa dönüþüp yitti; Melusine’nin balýk olmasý gibi. Diyesim ne Küba denizinde kýzýl zambaklarýn açýþý, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocuklarý elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanýn kýrk delikanlýsýnýn kýþkýrtmasýyla ölen Sezarlar, ne imge kovaný, ne karþýtlar barýnaðý, ne özgürce karþý çýkabileceðim bir tek tanrý kaldý deyiþim, ne Maenadlara korku salan krallarý, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarký, ne uðuldayan fýrtýna, ne Dis’in armaðanlarý, ne Cicones kadýnlarý, ne içilmeyince gücenen sular, ne þiirin gizil evreninde Osmanlý miti, ne karanlýk Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiþ taþlar, ne de bir kýþ söyleni...




Deðilse de, belki her þey þu, yani ‘Regina Coeli’ duasý...

‘Cennetin Kraliçesi, neþelen, aleluya
Taþýdýðýn çocuk, aleluya.
Göðe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrýya dua et, aleluya
Tanrý gerçekten göðe yükseldiði için,
Neþelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her þeye amin.














































ULUS FATÝH

BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI

Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakýn bir kýraathanede oturuyordum. Karþýda ölgün bir kilise vardý. Duvarlarý ahþap ve sývalarý yer yer dökülmüþtü. Tepede, kuleye yakýn bir Malta haçýnýn gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sýnýrýna yakýn binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapýlmýþtý ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adalarý’na kadar hep birbirinin aynýydý.

Derken, yanýmda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz  bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masalarýn boþ olmasýnýn þaþkýnlýðýyla, ‘tabi’ dediðimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algý ve bulgu sýnýrlarýnýn parçalanmasý diye bir tez hazýrladýðýndan söz ederek konuþmaya baþladý... Ýnsan kýlýnda bir evrenin saklý olduðunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduðunu, geleceðin görünebileceðini, meyvelerin içinde gizli yýldýzlarýn varlýðýný, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüðün basit bir ilke, tanrýnýn ve sýnýrsýzlýðýn bir aldatmaca olduðunu, dönüþümün varlýðýný ve kýsýtlýlýðýný, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüðün komikliðini bir takým kural ve teorilerle anlattý durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceðini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlýðýn ýþýðýnda’ biçimden biçime girerek, þu an sayýlamayacak denli çok yerde yaþýyorum ve istersem bunu arttýrabilirim dedi. Ve keçi ayaklý ilahtan aktarýlan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneþi eþliðinde, yokuþa doðru yürüdü gitti. Ýrkilerek ardýndan baktýðýmda, sýrtýnda siyah, küçük  bir noktanýn hareket ettiðini görür gibi oldum, korkuyla baþka bir yöne baktýðýmý anýmsýyorum.
...
O gece düþümde bir aðaç benimle uzun uzun konuþtu ve sonra köklerinden fýrlayarak boþluða doðru uçtu gitti.



















KALEMAKELAME 

Kutlu öðlede kumrularýn öttüðü bir saatti. Silgi adam yaðan yaðmurdan korunmak ve sýkýntýsýný daðýtmak için, sundurmanýn altýna girdi. Yaðmur suyunun avlu içinde oluþturduðu küçük dereciklere bakýyordu, uzaktan suyun içinde, kývrýla kývrana bir balýk geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasýnda durdu. Sonrada suyun aðzýný kapatarak oradaki göletin büyüyüp taþmasýna ve hep birlikte aþaðýlara doðru uçmalarýna  yol açtý.
Adam gözünü karþýya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlýðýn içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yaðmurun tuhaf sessizliðiyle ürpererek, loþ avlunun garip hareketsizliðine dikkatle baktý. Birden  korkunun verdiði cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zýplaya kahve yönüne doðru koþmaya baþladý. Yaðmurun altýnda, alacalý günde, týpký kendisine benzer birinin, ters yönde koþuþturduðunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut aðacýnýn dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin týpatýp bir eþi olabileceði düþüncesinin olanaksýzlýðý ve gülünçlüðüyle kalakaldý, ama biliyordu ki yeri geldiðinde, ayný sanrýyý kendisinin de duyumsadýðýný söyleyecek pek çok insan tanýr bilirdi, kirpiklerinden süzülen yaðmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yaðmurdan kaçanlarý, at üstünde hýzla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taþ oturaklardan birinde düþüncelere daldý. Ovayý gözleyerek, doðanýn göksel incisi yaðmuru tanýmaya, anlamaya çalýþtý. Uzaklarda, göklerin içinde kaþalot biçeminde kara bir bulut, diðer bulutlarýn süratle üzerine doðru gelerek bir bir yutuyordu. Ayný denizlerdeki gibi diye düþündü, kitaplar denizler tanrýsýnýn o olduðunu yazýyordu, gökte de kaþalot biçemindeki bulut diðerlerini silip süpürüyordu. Þimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara þimþeklerle dolu görünmez bir dev yaklaþýyor ve silgi adam doðanýn bu görkemli karabasanýnda, yaþadýðý dünyanýn bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduðu sezisine kapýlýyordu. Yaðmur delice þiddetini artýrmýþtý, birden yanýnda  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hýnçla baðýrdýðýný duydu.  Bu adam köyün, us sayrýsý çobanýydý.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarýklarýnýn içinden, sanki yapay sýðýrcýklar, göz alýcý büyüklükte siyah kelebekler havalanýyordu, çakan þimþekle ova bir an cam yeþili bir çöl görünümüne büründü, þýrýltýlý çamurun içinden Polovec dansý yapar gibi þaþkýn bir kurbaða hoplaya zýplaya aþaðýlara doðru kayýp gitti. Yýldýrým yuvalarýndan elektrik çakýyor, bulut dumanýyla ilerleyen hava gemileri ortalýðý kaplýyor, uzak daðlarýn kýstaklarýnda, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapýlarý açýlýp kapanýyordu.
Silgi adam, köy imamýnýn, bir zaman önce, yalnýzca kalplerin gördüðü tayy-i mekanlardan söz ettiðini anýmsayarak, ötelerde ovanýn ortasýnda gölge yapan su duvarlarýný köyün çobanýnýn da algýlamýþ olabileceði sanýsýyla, sormak istedi, ama fýsýltýyla; doruktaki inci yuvalarý, is yurtlarý, yedi kardeþler, kurþun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs korularý, doðuran yarasalar, arý ve iris dendiðini duydu, yanýnda kimseler yoktu ama, kulaðýna  imamýn sesine benzer seslerle garip þeyler fýsýldanýyordu. Vaktiyle köyün destancýlarý Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin þimdi yaþadýklarýna benzer bir meseli anlatýp durduklarýný düþündü ve aslýnda yaþadýðý aralýðýn, alemin hangi zaman dilimini karþýladýðýný merak etmeye baþladý.
Mahallenin arka sokaðýna dolanýp, boþ bir avludan geçerek, köyün en saðlam binasýnýn bulunduðu arsanýn içinden ahaliyi sömüren, dolandýrýcý tüccar Kifilis’in ýþýðýnýn yanýp yanmadýðýný anlamak istedi, bilmediði sözcükler mýrýldanýyor, dua, vali, kaymakam gibi þeyler söylüyordu, (aslýnda) yaðmur baþlayalýdan beri baþka bir düþünsel boyuta geçtiðini düþünüyordu, saçmalýðýna güldü ve Kifilis’in ýþýklarýnýn yandýðýný görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiðini görerek kendine gelmeye çalýþtý, yaþlý bir kadýn sürünerek yanýndan geçti, durumundan þüphe edip, bir umar amacýyla, ateþlenince çocukluðundan beri kullandýðý tek ilaç olan bir kinin yuvarladý, saçak altýnda bekleyenleri çift görünce ilacýn etkisinin baþladýðýný anladý, yerde Kifilis’in  düþürdüðü  bir senet buldu ve senetteki imzanýn kendisinin olduðunu dehþetle gördü, yaðmur suyuyla mürekkep bütün kaðýda daðýlmýþtý.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardý. Azrail, Kifilis’e yaklaþýyordu, köyde leylak ve zambaklarý olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktý, biri mendille elini siliyordu, diðeri bir mektup uzatýyor, yaþam, þiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardý ve þiiri okuyanýnda kýz kardeþi  olduðunu görüyordu, soluðunu güçlükle tutarak kapýya yaklaþtý, cebinden bir makas çýkardý, öldürüm bir sanat yapýtý gibi olmalý diye düþündü ve ölüm anýný bir resim gibi tasarladý, þemsiye varmýþ gibi elini kaldýrýp indirdi, zaman akýyordu, yýl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanýn dýþýna düþtüðü, baþka bir ölçüye tutsak olduðu, vatan deðiþtirdiði, ders aldýðý, yaþamýnýn fitilini ateþlediði o an...

Þey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayaðý dýþarýda kalmýþ buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüþtü ve Kifilis elinden kör makasý alýp tam bacaðýna saplayacakken uyanmýþtý.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yapraklarý olan kýrmýzý bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalýnca bir kitap istiyordu. Kahvaltýda nane çayý içti, zeytin yemeye çalýþarak ayaða kalktý ve çocuðu okula götürmek üzere kapýdan çýktý. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuþu çýkýp okula giderek öðretmene okul binasýnýn ve þu andaki varlýklarýnýn gerçek olup olmadýðýný sordu. Öðretmen tek bedende pek çok hayat yaþanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öðretmeni hem dinledi hem de her dediðinin doðru sayýlamayacaðýný düþünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadý, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanýmamýþ insanlarý düþündü, caný acýyordu, haftalardýr kendini rüzgara vermiþ ama doktorun dediði üzere bir iyileþme saðlayamamýþtý, her köylünün vazgeçilmez eðlencesi filli aynayý çýkararak yüzüne baktý, düþünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin baþkasý olduðunu gördü, yakýndaki bir duvarýn dibine sinerek çevreyi gözetlemeye baþladý, korkuyordu, acaba herkes baþkalaþýyordu da kimse farkýnda deðil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanýndan geçti, dik dik baktý ona, çocuk aldýrmadý bile, o zaman olaðanüstü bir þeyin olmadýðý kanýsýna vardý, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarþýnýn pazar yerine dalarak, pilav, niþan, nohut, pirinç, tebeþir, tahta, çeþme, iþkembe, kaðýt, sebze, meyve, þeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çýktý.
Nilüferli bir göl vardý orada, türkülerin bestelenip, aðýtlarýn yakýldýðý  bir yolak üstüydü göl. Güneþi gözünün çevrenine alarak göle baktý, göldeki güneþ bir hayal ülkesinin altýn gözü gibi parlýyordu. Aðlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalýþýrdý insanlar, kapalý kapýlar ardýnda, niçin prangalý bir tutsak gibi yaþarlardý, içlerindeki vahþi içgüdü neden dinmek bilmez bir sýzýydý, neden güneþe bakmasýný bilmezler, neden sýcakta yanarlar, soðukta alabildiðine mutsuz olurlardý, neden ikiye ayrýlmýþlardý, neden tek bir tanrýnýn gölgesinde sabahlayýp, neden melek ve þeytanlara inanmýþlardý. Neden çocuk doðuruyorlardý, neden doðan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyasý oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanýyorlardý, neden eþitlik gibi masum açýmlamalarla günaha giriyorlardý, neden atardamarlarýndaki kan ölümcül bir sývýydý, neden kaslarý geliþiyor, ayaklarý çalýþýyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlýk doðal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüþüyordu, neden denizlerin içinde baþka bir alem vardý, baþka ülkeler, baþka sýnýrlar, neden uzay meraký oluþmuþtu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir þeyi deðiþtirmeyecekti, neden her þeyin hiçbir þeye dönüþtüðü ölümü masumca kabulleniyorlardý, neden çýkýþlarý aðlamak lý, öfkeli yada ahmakçaydý, neden eþyanýn  tutsaðý olmaktan kurtulamýyordu, neden maddenin bir parçasý olmaktan öteye gidemiyordu; yaþamý neden, neden anlayamýyordu.
Cebindeki usturayý çýkararak gölün suyuyla sakallarýný kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acýkan iþkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrýlmakla gerçek yaþamdan ayrýldýðýný biliyor, daðlardan, tepelerden, doðadan ayrýk köye, yaþamýn cangýlýna geri döndüðünü düþünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir þey kendine satýlabilirdi, bu satým iliþkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanýn bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda býrakacak bir davranýþ, acý bir yükseliþ biçiminde olacaktý, her adým atýþýnda onun ederine yaklaþacak, metada her adým atýþýnda uzaklaþacaktý, sonunda ölecek ve bayraðý baþkasýna vererek bu yarýþý sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktý, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuþamýyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alýn, hep daha hýzlý, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaþmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sirtius...’

Aðustos ayýnda köye gelen cambazýn, kör beygiriyle gene yollara düþtüðünü gördü, mart yada mayýsta da gelmiþ olabilirdi, cambazýn atýnýn tek gözü kör, kendisi de söylediðine göre daltonist ve azýcýk saðýrdý, ama pembe bir þapkasý vardý, siyah bir kaðýtla oyunlar yaparak çocuklarýn dikkatini çekmeye çalýþýyordu. Fidanlarýn arasýndan geçip, utancýný gülüþüyle gizleyerek satýn aldýðý çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaþtýran çayýn kenarýnda oturup karnýný doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktý, dünyanýn aðýrlýðý dünyada kalsýn dý, çoktandýr küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu daðladý, iyi bir yemek mutluluklarýn en tuhafýydý. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambasý, barut, loðusalar, laðýmlar, araba takozlarý, cýmbýzlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düþündü. Kýr serçelerinin arasýnda, karanfiller, papatyalar toplayýp aralarýna akasya sýkýþtýrarak  demet demet satan bir çingene düþledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sýkýþmýþtý, keþke sünger gibi sýkýlabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganýn ortalýðý çýnlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandý, az ilerde  yaðmurun kabarttýðý mantarlarýn doðuþuna tanýk oluyor seviniyordu, bodur aðacýn dallarýnda biriken kuþ gübrelerinin kokusuyla sarhoþ oluyor, bodrumlarýn rutubetini, yulaf ezmesini, panayýrlarýn neþesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanýn özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kýzý bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgýnlýðýndan uyandý, aðzýndan kulaklarýna bir limon tadý yayýldý, kiraz güzelliðindeki kýz uzaklaþýrken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarýný fasulyeye, yanaklarýný ýspanaða, kalçasýný lahanaya, kollarýný pýrasaya, saçlarýný ýhlamura ve salýnýþýný maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki þoseden bir kamyon geçti, hemen ardýndan da onun tozu içinde sarsýla doðrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peþinde ölüme (ölümüne) koþan bir muþtu böceði diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Iþýklý Barajý’nýn kýyýsýndan dolanarak uzak köylere doðru gözden kayboldu, otomobilse ovanýn ortasýnda  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüðünde -onlu yaþlarda- büyük kentin varoþlarýndan birinde belleðine imlediði konfeksiyon atölyesini anýmsadý, bursla okumuþ öðrencilerin çalýþtýðý yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloþ  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anasý patronlar, mesailer, kýsa öðle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kýzlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiþ duygusu veriyordu), parfüm kokularý, taksi, trafik, pastane dedikodularý, remayözcüler, overlokçular, þans oyunlarý, umutlar, televizyon yýldýzlarý, gelecek planlarý, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaþý torpilleri, iþbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlý iþçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düþümleri, dumanlý salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kýz tuzaklarý, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeþler, robot olmalar, sýr alýp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yýldýzlý oteller, arabeskler, sekreterler, sazlý sözlü konserler, hasýlý karla, katranla kirlenmiþ, gümüþi ambalajlý karakatomp yaþamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuþtu dikiþçi kýz, daha yanýt gelmeden bir diðeri hostes olacaðým diye lafa karýþmýþtý, çay saatinde koltuk altlarýna sprey sýkarak. dinlenme odasýnda spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarýný, kolalarý içmiþtik, hatta biri birayla kokteyl yapmýþtý hepimizde tadýna bakmýþtýk, küçük sandviçler yiyerek, kapaðýnda; ‘Taþýn topraðýn altýn/ Dünyanýn cennetiydin/ Seni tanýmadan önce Ýstanbul’  yazýlý bloknot defterine þiirler yazan bir kýz vardý, gizlice yarým kalmýþ bir þiirini okumuþtuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardýn yalnýzlýðýmda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktý
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanýn öbür ucunda
Þiir gibi akacaktý hayat
Bir gün daðda
Bir gün kitaplar arasýnda
Resmini yapacaktýk-
...
Þimdi anlýyorum ki baya güzelmiþ  bu yarým þiir, kim bilir o kýz  nerelerdedir...
Blucini yýrtýk giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasýný da çok severdi kendini tanýrmýþ casýna, birde kep takardý ki baþýna, yolda en afili olanýmýz oydu doðrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaþmaktý, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamýný bilmez öylece yüzüne bakardýk imrenerek, ilk arkadaþ olduðu erkeðin arabasýnýn torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmýþtý o göz kesen. Yýllar sonra bir barda kaþýkla ketçap yerken yakalamýþtým onu, düþlediklerinin çok gerisinde bir yaþam sürdüðünü hemen anladým ama hiç belli etmedim, þiveside kötüydü, aðzýndan kaçýrýnca tornistan yapýp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptýðýný söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layýk bu kýz tank gibi þiþmiþ, paneli, formikasý bozulmuþ, jileti kayýk, smokini düþük, hacamat olmuþ, ne idiði belirsiz bir gudubete dönüþmüþtü, ne kadar þaþýrýp, üzülürsem üzüleyim, yaþam üzerinde oturup düþünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarþik, garip bir bileþen ; bir kimya.
O kýzýn adý Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuðun okulunun  bitme saati yaklaþýnca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sýralarda, iskemlelerde beklemeye baþladý, uzakta göz alýcý daðlar uzanýyordu, ne kadar bilmese de, bu daðlar, yüzyýllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germiþti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuþ, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmiþti, o günden bugüne daha niceleri vardý ama en eski atalarýný daha çok seviyordu nedense, belki de yüreðinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taþýnda görüp tarih öðretmeninin kahvede Türkçelediði gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatýrasý kalmamýþ olan’lardý. Nede olsa  ötekilerin; yakýn geçmiþin, anýlarý henüz canlý, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatýþmasý içine girip, fikir bölünmesine uðrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluþamýyorlardý. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sý bile kalmayan bu atalarýný, bu en eski ölmüþleri, bu hatýrasý kalmamýþlarý, bu soyut tabutlarý, solgun sandukalarý, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüþleri seviyor olmamýz belki bunun içindir. Her bakýmdan ölmüþlere hepimizin gönlü ve kucaðý açýktýr ve kalbin gözü onlarý çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrýlýða yol açmayacak kadar ölüler, hasýlý onlara gönül kapýmýz açýk olup, hep kalplerimizdeydiler. 


4
Böyle düþünüyordu silgi adam ama daðlardan doðru kucaðýnda  Karya kartalýyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen maðara adamý gibi az daha bayýlýyordu. Hykandros dev adýmlarla tam okula doðru yaklaþýyor ve silgi adam ne yapacaðýný þaþýrýyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaþan bu Karyalý tam da yaný baþýna gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarýnýzdaki otomobiller hayatý bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuþ gibi baþýný sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacaðý bir cesaretle, bu yüzyýllar ötesinin Musa’sýna : Geçmiþ yaþamlarýn bu günden daha mý insanca olduðunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceði en güzel soruyu erdenlikle sormuþ gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanýtý ütopyalar, geçmiþin düþleri bu günün düþüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduðumuz güzellikler parmakla sayýlacak kadar azdý, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyasý, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sýðmayacak kadar geniþ bir bileþenler toplamý, oysa giderek en iyiye doðru yol alýnsaydý ütopik dileklerde azalmalýydý, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, geliþmeler aritmetik hýzda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleþenler aritmetik dizide kalmaktadýr, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hýzla, ütopik istemler geometrik hýzla artmaktadýr, bilmem açýnlamaya gerek var mý, kýsaca ‘bulanýkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediðiniz þey bizim zamanýmýza duyulan özlemin kanýtýdýr, cennetten öte yaþamýmýzýn tanýtýdýr, insanoðlu, sizin yüzyýlýnýzdaki kadar aç kalmadý, sizin yüzyýlýnýzdaki kadar ölmedi, umarsýzlanmadý, ezilip horlanmadý, aðlamadý. Bugün -homofaberin- kendine karþý artan acýmasýzlýðý, ütobik istemlerinde sýnýrsýzlaþmasýna yol açmýþtýr.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her þeyin göreceli oluþu, belki sanýyý ve gerçeði deðiþtirebilir dedi. Hykandros doðru ama bir tek þeyde yanýldýðýnýz kesin oda þu deyip silgi adamýn kulaðýna eðilerek bir þeyler fýsýldadý. Silgi adam þaþkýnlýkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ýn 15’i gibi sakýnýn dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduðu sürece ortaya çýkan paradoks bir gün tanrýnýn bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanýr gibi; Okul! diye baðýrdý ve oturduðu bankýn üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandý.

Çocuðu elinde bir pasta dilimiyle yanýna geldi, öðretmenin yaþ gününü kutlamýþlardý, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiþ deyince, gözleri fal taþý gibi açýldý ve içinde beliren sýkýntýyý kahvede saatlerce ve amaçsýzca tavla oynamayý düþünerek atmak istedi, berberin yanýndan geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamýn baston yutmuþ gibi duruþu ve onun yanýnda eskivler yapan bir adam oluþu, onlara panayýrlarýn palyaçolarýný anýmsattý, masallarýn ve düþlerin yaþamdan kam almýþ olabileceðini anladýlar, taþlý yolda Troy adlý bira þiþesi görünce gerçekte, plastiðe geçiþin  kaynaðýnýn da  yaþam olduðunu kabul ettiler, öyleyse bir þey bulunup bir þey yaratýlmýyor, yaþamdan baþlayýp eni sonu gene yaþama dönülüyordu demek, çok daraltýcý bir yaklaþým olduðunu düþünüp, boþ vererek -çýðlýkla-aralarýndaki parolayý  yineleyip, türkü çaðýrarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Þu uzun gecenin gecesi olsam
Sýlada bir evin bacasý olsam’
diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasýný açarak  öte beriyi onardý, çocuða tahta bir oyuncak yaptý, kiriþlere asýlý üzümlere, türlü meyvelere yetiþebilmek için bir masa çaktý, kýzý tempo tutarak onu çalýþmaya özendiriyordu,
peçeli hanýmý ev iþlerini yapýyor, sanki baþka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymiþcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanýn, güneþin doðup batmasýyla üreyen yaþamlarýna kattýðý mistik izden hoþnut kalarak, yaþayýp gidiyorlardý. Akþam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluðunu attý, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanýn yaþamdaki yalnýzlýðý bir ölçüde azalýr, kýzý ne demek istýyor gibi ondan yana baktý ama konuþma isteði duymadýðýný belli edercesine oturduðu yerde kývrýlarak uyuklamaya çalýþtý, adam kör ýþýða duraksamadan bakýyor ve bir þeyler mýrýldanýyordu, bravo diye bir söz çýktý aðzýndan, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalýþtý, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mý!’ diyerek çekmeceye býraktý, pantolonunun takýlan kancasýný çýkarýp düzelterek yün çamaþýrlarýyla yataða uzandý ve uyudu. Sýk sýk olduðu gibi rüya görüyordu, Ýtalyan parlamento binasý önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sýrtýna aldýðý kadýrgasýyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasýndaydý, pipo içen Nietzche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalýna olayla ilgili yorumlar yapýyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çýkma kart bir kadýn, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucaðýna oturuyor, boyalý büyük aðzýný alabildiðine açýp kahkahalar atarak her þey hoþ ve boþmuþ gibi sinir bozan bir lakaytlýk ve frapanlýkla ortalýkta dolanýyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaþarak hermafrodit olduðunu kanýtlarcasýna total bir hareket yapýyordu, biri bütün hay huyun ortasýnda arabasýnýn krank milini çýkarýp hiç bir þeye aldýrmadan onarým yapýyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiðini söylüyor, patent patent diye baðýrarak koþuyor, gardiyan kýlýðýnda biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasýnda seviþen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, þarkýcýyým, gazino arýyorum diyen bir deli araya çýðlýk dolu türküler karýþtýrýyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlýk bandýný takýp çýkarýyordu; bir diðeri her gördüðüne paso gösteriyor, fotoðraftaki þüphesiz benim diyordu, bir sigortacý tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceðini söylüyordu. Bir sinema yýldýzý villasýndan el sallýyor, bir hýrsýz yapma bir bebeðe tornavida saplýyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kýrmýzý ile boyuyor, görüntüleri fotoðraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pýrlanta gerdanýyla orta yaþlý bir kadýn boðazýndan asýlmýþ sallanýyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalýyor, aðzýndan salya akan biri de peçete satýyor, seyyar bir pirzolacý -kancadaki etlerle- herkesi yemeðe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarýný anlatýyor, postacýysa olay yerinde olanlara mektuplarýný veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alýyor, küçük bir çocuk annesinin verdiði mandalinayý yiyordu. Papaklý bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaþýrým, iskelede seviþirim diyerek, çikolata ýsýrýp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hýz yapmayý severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandý, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtýðýný düþünerek, sobayý usulünce söndürdü, akþamdan kalma çayý içti, þubatta ekerim, nisanda yeþerir, haziranda toplarým diye mýrýldandý. Bahar gelince viþne aðaçlarýnýn olaðanüstü bir beyazlýkla açtýðýný, çevreye hafif esrik, çok hoþ bir koku yayýldýðýný düþündü. Portakal çiçeðinin de son derece güzel olduðunu söylemiþlerdi. Sonra gene yataða uzanýp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandýrýldýðýný, aðzýna Kiler balýðý ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalýþtýklarýný ve bir hipopotama dönüþtüðü anda yine rüya gördüðünü anladý.
Elektron yuvalarýnýn içinde batýk Vordonos adasýna doðru kýzýnýn elini tutarak gidiyordu, güneþ silik bir noktaya dönüþüp, aðýr aðýr yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kýlýklý yazýn heveslisine bu öykü deðil, konu bütünlüðü yok, deneme deðil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazý aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notlarý uzatýp, uzaklaþmaya baþladý. Çömez arkasýndan koþtukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalý ilaha verdikleri ant uyarýnca, atýlan her adým da aralarýndaki uzaklýðýn yarýsý kadar yaklaþabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamýyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaþamayacaksýn, her uzaklýðýn sonsuza dek bir yarýsý olacaktýr dedi. Yazýn heveslisi  büyük bir oyuna geldiðini  anladý. Ama hiç ummadýðý bir tansýk gerçekleþti ve yakýnlaþtýkça devasa biçimde büyüyen yazarý yakaladý, dokunduðu anda da onun saydam gövdesinin boþluklarýnda yitip gitti. Geriye büyük yazarýn sembolik dev gölgesi kalmýþtý...
...
Büyük yazarýn tilmizi olmaya özenen, küçük yazýn heveslisi, kýrýk dökük karyolasýndan taþ döþemeye düþüp  ölmüþ, tabaðýnda duran týrpana balýðý da, göklere doðru kanat çýrparak uçup gitmiþti. Silgi adamýn garip öyküsü böylece bitti.




















ÇATALKUYRUK

Bozkýrda kurumaya yüz tutmuþ çayýn kenarýnda yaþlý incir aðacýnýn altýnda oturan kavruk yüzlü çocuk incir aðacýnýn yemiþlerine bakýyor neden çürük olduklarýna us yormaya çalýþýyordu. Yaþlý babasý incir suyu sevmez dibinden su geçerse yemiþleri kurtlu veya içinde evin olmaz demiþti. Kolaylýkla incirlere ulaþýyor ama hepsi ya çürük ya evinsiz çýkýyordu. Sonunda çaresiz aðacýn dibine oturup yaslanarak ovaya bakmaya baþladý. Harmanlar kalkmýþ týnazlar savrulmuþ kuyularýn serenleri yüzyýllarca gizli kalmýþ bir dinin müritlerini cezalandýrýldýðý çarmýhlar gibi ürküntü veren kara birer hayalete dönüþmüþlerdi  Doðudaki dað silsilesinin tam ortayýndan tek bir kuþ süzülerek tam üzerine doðru uçup geliyordu Kaðnýlar, manýþlarla örtülü at arabalarý kulaklarý düþmüþ eþeklerle yanlarýndan geçen bir köy kafilesi incirin dibinde hareketsiz duran bu çocuðu neredeyse görmeden geçip gitti, o kirpiklerini kýrpýþtýrýp gözlerini aralayarak gelip geçene dek onlarý süzdü, kadýnlar sanki bin yaþýndaydý, ayný yorgun alýþkanlýk, ayný kavrukluk, ayný çatlak eller, açýða vurulmayan köreltilmiþ dehþetin  baskýsýnda ayný derin bakýþlar  ellerdeki soluk kýnalar, sýska bedenleri heyulaya çeviren  alaca þalvarlar, kimden çýktýðý belli olmayan aðlama sesleri ve ölene kadar suskun erkekleriyle çekip gitmiþlerdi. Çocuk az sonra uyuklamaya baþladý ve hafif yelin yüzünü yalamasýnýn ardýndan dalýp gitti. Düþünde tam ortadaki kýstaktan süzülüp gelen kuþun küçücük olduðunu görüp tam tepesindeki incire konmuþtu  Kuþ daldan dala geziniyor kýr sarmaþýðýnýn kapladýðý dallarda görünmez oluyor sonra ortaya çýkýp baþ hizasýna kadar iniyor yine çýkýyor oynuyor oynuyordu.
Þimdi kuþ sarmaþýðýn. Çitlembiðin, incirle yaban armudunun sarýþtýðý bu çay kenarýndaki küçük vahada incecik dallarýn arasýnda küçük cennetinde oynuyor oynuyordu. Kuþ minicikti köylüler adýna çatal kuyruk derlerdi, kuyruðu uzun iki baðýmsýz telekten oluþmuþtu, kuþ kuyruðunu diðer hiçbir yanýný hareket ettirmeden oynamayý çok severdi duruþunu bozmadan ileri geri aþaðý yukarý saða sola oynatabilirdi baþý küçücük siyah beyaz görünürdü serçegillerdendi kuru yaprak renginde kýzýlýmsý kuzgunilikte bir göðsü vardý tutunca taþlýk oradaydý iþte yediði herþeyi taþlýkta yuvalardý kanatlarý zarif yaðmur bulutu renginde yumuþak tüylüydü kanat altlarý lekeli beyazdý ayaklarý üç parmaklý prenses bileði gibi zarif ve ince minicik dirsekliydi.
Kuþ daldan dala geziyordu yapraklara sürtünüyor inci dallarda gagasýný sürterek aðzýný temizliyor kývrýlarak aþaðýya yukarýya bakýyor birden hopluyor bir gözüyle yukarýlarý incelerken çitlembikleri aþaðý düþürerek bir türlü yemeyi baþaramýyor sonra dinleniyor gözündeki saydam perdeyi indirerek dalýyor birden týkýrtýya uyanýp çevresini gözetliyor  oyunu baþtan alýp yeniden baþlýyordu Uykusunda rüya görüyordu, bir gergedan ksilofon çalýyordu, biri ona koþ gülsüm burada diye çaðýrýyordu. Suyun kenarýnda incecik uçarlar yüzüyordu  saltýk karanlýða doðru uçan gökadalar geçiyordu gözlerinin önünden, birden tanrý görünüp Ölüm hiç bir suçun karþýlýðý deðil Eyyüp diye baðýrdý, (rüya sürsün) O çocuklar o yaþam o adam suyun suya damlamasý gibi öldü yok oldu gitti. Buðulu gözlerle baþtan beri (baþlangýçtan beri) bekleyen ýssýz ovaya baktý, onu öyle severdi ki, rüyalarýnda gördüðü rüyada bile (o vardý) onu görürdü Ama her þey gibi bir gün geldi bu aþkta bitti. Ölüm onu sessizce kanatlarý altýna aldý- almýþtý ve acýmasýz hayat tek baþýna yaþamýný sürdürdü. Osmanlýda piyaleyken bile Copland’ý dinlerdi, Grieg’in Aðýtsal Melodisi ve Bartok Dayý’nýn divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardý, uysal Leandro, savaþcý gezgin Odysseus ile Sonsuzluk anlaþýlmayanýn giyitlenmesi, felsefe düzlem, cisim algý biçemi, soyut emek, yaþamak, 2x2= 22 gibi zýrvalar söyledi. Cengaver, kuþ ve kuþku dedi.               

DEVAMET































































































































MEŞHUR
                                                        ‘Kirke, bak! Parnas’ın yamacından o güzel çocuk iniyor!..’
I                                                              
Avlu taşlarına mavi suyun yağdığı ev bizimki, defnelerin sarmaladığı, ışığı mavi evde Zeus’unkiydi.  Güneş bir kurs gibi doğar, koyunlarla, tarlalara, bağlara iner ve akşam batarken, boyun büken gün çiçeği gibi, evlerimize, ocaklarımıza dönerdik.
Temmuz ayının ortasında alaca düşerdi bağlara, keseklerin arasında, çokakların altında alacayı arardık. Sevgilere irem olan yüce tanrının üç rengi vardı: Yeşil, mavi, kırmızı. Yeşil salkımlar, Havva yurdundan çıkarak, Gehenna aleviyle sekileri tırmanıp, evreni soluyarak, göğsü kızıl düğmeliye garkolduğu zaman arardık alacayı. Biraz sonra Meşhur, gediklerin üzerinden görkemle, bereketin Artemis’ini sallayarak, kızıl tansığın ilk sahibinin kendisi olduğunu haykırırdı. Akşama dek onu göğsüne bastırır, gümrah Dionizos çelengini, oturduğunda bile kasık aralarında saklardı, sonra ceviz ağaçlarının dibinde akşamı bekler, yukarıda dalların en yücesinde, etekleri uçuşup cevizleri koklarken; kimi zamanda dalların arasından, çılgın bir Kirke gibi işerdi. Biz de aşağıda delişmen Apollon’un, avare Orpheus’un çocukları olarak, kollarımızı, yüreğimizi, ağzımızı açardık. Aah ah, Meşhur’un o zamanlar öyle güzel gözleri vardı ki, tam üç renk vardı içlerinde; yeşil, mavi, kırmızı. O gözlerin ortayı yeşil, kıyıları mavi, derinliğine bakınca da, kırmızı alevlerin yüzdüğü elmas benekli bir küre, bir gülen nurdu. Bağların arasında pıtrakları, şeytan çanaklarını, semiz otlarını toplar, deli incirlerden, küstüm otlarından kolyeler yapardık. Meşhur, hiç yoktan akşam alacasında çatalını gösterir, biz de gölde sureti parlayan Narkis gibi, sanki hipnoz olup, şaşırır, yel yepelek kalırdık.
Çocukluğum Meşhur’a olan sevda ile yanıp kavrulmuştu. O, gümüş endamlı, kadife bedenli nymphalarla kız kızan olurken, ben de  Herkül bakışlı, Pan sekişli satyrlerle yarenlik etmişimdir. Nice yortularda Meşhur ve öteki  perilerle eğlenmiş, bodur boylu Suriye okçuları gibi dizilip, Sultan Selim’i bile kıskandıran kiraz küpeleriyle, nice meyveler yemişizdir. Erythrai’den gelen yabancılara, su gelini türküsünü söyleyip yıllar ve yıllar geçirmişizdir ki: Eyvah!..  

II
Yürekten duymak isteyenlere tanrı anlatır. Her melek, sevenlere en candan sözcükleri fısıldar. Bir gün Meşhur’la yaylalarda sığır güdüyorduk. Benekli sığırlar akşama dek çayırlarda yayılır, arada başlarını yıldızlara çevirir ve gene birden çayırlara dönerek, öylece kalırlardı. İncecikten yağmur yağmaya başlamıştı, böğürtlenlerin kırmızı, minicik incilerine düşen damlalar, kızıl tomurcukları yakuttan alevlere dönüştürürken, ağaçlardaki hakuranlar, seke seke tüneklerine eğilip, sokularak, bir süre sonra görünmez oluyorlardı. Arada parlayan kırmızı güneş, uzakta dağların arasında, yıldırımlardan demetle çakarken, giderek kararan havada, çalı çırpıları ve minik hayvancıkları sürükleyerek vahşileşen, yağmurun seli, yaylalardan ovaya doğru köpürerek akıyordu.

O gün nasılsa yamaçta gevşeyen bir tümülüsün dereye uçmasıyla, Meşhur’un sığırlarından biri sele kapıldı. Zümrüt gözlerinde çakan şimşeği şimdi bile anımsıyorum, görkünç umarsızlığıda yüzünün utkulu güzelliğini gittikçe arttırıyordu. İşte bir killi toprak yüzünden, aşk için kendini kanıtlayacak Mecnun’a ilk fırsat o gün doğdu. Çığırışlar arasında, köy altlarında güzün cılızlaştırdığı bağlara dek koşarak, selde batıp çıkan sığırı izledim. Selin iki yanının iğde ağaçlarıyla daraldığı Kezbanbağı kesiminde, çengelli üvendiremi sığırın boynuzuna geçirerek hayvanı iğdelerin arasına çektim ve çelmeyi yiyerek bir kere ayağı yere basan sığır, iri gövdesiyle ağaçlara sürtünüp can havliyle yola çıktı ve olduğu yere çöktü kaldı. Bir kaç gün sonra kendini toplayan sığır, yine yaylalara çıktığında, Meşhur, irem dolu gözlerindeki su durusu sevinin, en gönülçelen betimiyle yanıma gelip, boynuma sarıldı... Tansıkla yıkanmış ve onun aşkıyla bağışlanıp kargışlanmıştım. O bunu biliyordu, ama ona sarılmak ve çevre köylerde bile ünlenmiş erotik kokusunu içime çekebilmek için tanrının belirlediği gün, işte o eylül sonuydu.
Şunu tüm dünya bilmelidir ki, sevenler için, ela kirpiklerden süzülen yaşların tenle sarıştığı biricik döngü, sonbahardır.

III
Kış gelmişti. Hepimiz evlerin içinde yaşıyorduk. Zeus’un köyünde karanlık çökünce, ortalık suratsız aya ve keçi ayaklılara kalıyordu. Arada bir kandillerin kırpıştığı yollarda, tek tük seslerin söyleştiği, tıpırtıların gülüşmelerle eğleştiği yolcular görülse de, güneş batınca haneylerin dip köşelerine çekilir, günler ve gecelerce Meşhur’umu görebilmek için asma kilitli kapıların açılmasını bekler, rengarenk fistanıyla yağan karda, koyunlara, sığırlara yem vermek, köpeklerini sevmek için avludan kıvrılarak terslikteki kulübeye doğru gidişini gözlerdim. Oradaki çıplak nar ağacının dibinden eve doğru yürümeye başlayan Meşhur’u görünce merdivenin taş basamaklarında durur, kutsal bir yuğdaymışçasına kımıldamaz, çarpan yüreğimle dünyalar güzelinin geçişini izler, onun gizemli bakışının gölgesi, bir an gözlerimde dalgalanınca, tanrıma yakarır gibi olur, bu mutluluğu bana yaşattığı için mezmurlar söyler, dualar eylerdim.

Karlı bir gün, tüm haneyleri dolaşan buğday sürtme işinde, sıranın bize geldiği söylenince, köyün bütün genç kızları evde toplandı, işte Meşhur’da gelmişti ama, aramızdaki gizli sevinin dışavurumu olanaksızdı. Ben öbür odada, dalıp gitmiş, ateşin oyunlarına bakarken, Zübeyde’nin sesiyle uyandım, yorulduklarını ve benimde sürtme taşını döndürmek için, el atıp yardımcı olmamı istiyorlardı. Kutsal bir şey buyurulmuşcasına el değirmeninin kulpunu tutup döndürmeye başladım, hemen ötekilerde yapışıp, giderek hızlanırken, yarı karanlıkta elimin üzerine yapışan bir elle ürperdim, kim olabilirdi ki bu, kendimi çabuk toparladım, taşın hızla dönüşünde, benim elimin üstündeki sonsuz sıcaklığın sahibi, ayaları ak, sevigen bileği seçemezdim, ta ki yorulup taşı yavaşça durdurana dek. Kollar tek tek ayrılıyordu, en son kolun çekildiğini gördüğümde, büyücül gözlü kızın, gülen yüzünde, aşk çılgını çizgileri yakaladım.
Dışarıda kar, kelebeksi  titreyişlerle yağıyor, saçaklardan sarkarak, çam oyması olukları, ağızlarına dek dolduruyordu. Tanrım bu mutluluğu; dışarıda yağan kara, göz kırpıp, benekleyerek eşlik eden kandil ışığında sunmuştu bana...
Ne mutlu sevda çekenlere
Ne mutlu sevip sevilenlere...

IV
Bahar ağaçları filizlendirirken, sık sık evden dışarı çıkan Meşhur’u görüyor, onun dokunuşunun özlemiyle yanıyor, birlikte bağlara, kırlara doğru gidişimizin düşleriyle avunuyordum. Günlerden bir gün, üzüm gözlü eşeğimize binip, bağ çapalayanlara aş götürme işini bize bırakmışlardı, ben eşeğin semeri üzerinde, o ise arkamda sağrısındaydı. Yemeği torbalara koyup kaşa asmış, bakraç sesleri arasında, köy ortayından bağlara doğru gidiyorduk. Heyecandan pek konuşamıyor, yalnızca sorduğu sorulara, yürek atışlarıyla dolu yanıtlar veriyordum. Bahar gelmişti, kelebekler, minicik mavi çiçeklere konuyor, bağlarda, iri birer salkım olacak tozlu çitlimlerin buruk kokusuyla, cevizlerin dibine, eşsiz kokuların yurduna varmak istiyorduk.
Söz sevgiden açılmıştı, Aynur İrfan’ı seviyor, Fatih,  Naime’yi derken: Sen kimi seviyorsun dedi bana... Hiç sesimi çıkarmadım, sonra aniden, şimdi bile şaşırdığım bir cesaretle: İnsan sevdiğini söylemez, sevilen onu bilir dedim. Bir sessizlik oldu, az sonra iki elin yavaşça belime dolandığını duyumsadım. Hiç konuşmuyorduk, bağlara gelinceye dek soluk bile almadım. Onu öyle seviyordum ki, elleri belimden ayrıldığında bir süre kendime gelemedim. Bir çağrıyla irkildiğimde, uslu bir kelebeğin, rüzgarla, önce Meşhur’un saçlarına, sonrada benim omzuma zarif dokunuşlarla konup, can alıcı renkleriyle havalarda dönerek, çırpınışına tanık oldum. Gümenin kıyısında sümbüller açmıştı, bademler pembe tomurcuklarıyla, arıları, kuşları çağırırken, kedi tırnaklarının içinden, yaprak yeşili gözleriyle, Meşhur’un beni izlediğini görünce, yüreğimin derin bir özlemle yandığını duyumsadım ve yaşamı bir kez daha epopeler söyleyip, şarkılar çağrıyarak kutsadım.   

V
Yaz, Bakılan dağlarının arasından bereket tanrısının yüzünü gösteriyordu. Buğday başakları iri taneleriyle doluyor, ova giderek sararıyor, tek tük ağaçların gölgelediği büyük düzlük, çocuk çığlıklarıyla dolup taşarken, sesler öteki kuyudan, beriki kuyuya çınılayıp duruyordu. Gürbüz başakların içinde özgürce geziniyor, oradan afyon tarlalarında kozalak çizicilerinin arasında, sütleğen kokularının içinde dolaşırken, ahlat ağacında ötüşen iki dikencik kuşunun prelüdüne kulak veriyordum. Telgraf direklerindeki fincanlara, bilinmeyen dünyalarla iletişmek ister gibi, sanki karanlığı sever gibi, taş atarken, tellerde çok uzaklardan gelen arabaların sesini işiterek, susa yoluna çıkıyor, köpeğimiz Lortop renginde bir jip, uzaydan gelen tuhaf bir alet, demir bir böcek gibi yaklaşırken, tam geçeceği anda el sallayarak, önde Amenofis gibi duran yolcuyu uğurluyor, onlarda çalan klaksonun ani sesinde bizi selamlayıp, ufukta yitip gidiyorlardı.
Buğday tarlalarında, bıldırcın yuvalarıyla karşılaşmak Meşhur’u şaşırtıyor, tümseklerde açan sursalların içindeki parlak renkli böcekleri incelerken, bir mutlandan, bir başka mutlana koşuyor, dişil buğdaylar, dirim dolu halleri, gümrah salınışlarıyla bizi büyülerken, esen yelle, yanık ovanın içinde, tozan olup gidiyor, erenlere karışıyorduk.

Yine bir gün, yeni uçar bir bıldırcın yavrusunun peşine düşmüştük, kuş üç dört kulaç uçuyor, yine konuyor, yine uçuyor derken, Meşhur, buğdayların içine yüzükoyun kapaklanıverdi. Neden sonra eğilip onu kucaklarken, yüzünü bana döndüğünde, dudağının kenarında bir kan sızıntısı olduğunu söyledim, eliyle aradı ama bulamayınca, gören gözlerim kör olup: Tanrının yardımıyla onu öperek, dudaklarına bulaşan kanı görmesini sağladım. Sonra garip bir şey oldu; birden bana sarıldı Meşhur. Ve Artemis’in bereketiyle göğermiş biçime hazır buğday tarlalarının içinde, canhıraş bir sessizlikte ova alevlerle yanarken; öğleden sonra, bir güneş günü, -doğa ananın beşiğinde, melekler eşliğinde- tapınırcasına birbirimizin olduk...

Tanrı bizleri bağışlasın. 

.

OKEANOS

Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı,
işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengarenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına
vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara,
bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş
tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan...  O da  ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.

Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...

Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.

Okeanos duruldu...

Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.

II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli  kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...

III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya yada Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir...  İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış...
Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengarenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı;  geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Ama:

“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
                                                                          örneğin;
yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar,
                                                                    doğal olarak,
soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
                                              Teşekkür ederiz size de
Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
                                                                       kendi kendime
yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
                                                                 sesleniyorum





Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın
                                                 Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın  
                                                                            sonudur,
artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını yada kimin saymadığını ve
uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları sesleniyorum: Nasıl yavaş yavaş battığınızı
                                                             görüyorum.
Yanıt yok. Uzaktaki müzik gemilerinde, donuk ve cesur
orkestralar çalıyor. Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
                                                                        gitmiyor,
öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
                                                                       ağlıyorum
“hangi yılda olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu ıpıslak bavullar,
binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri
                                                                          yağan yağmurun
altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
                                                                     için, o da iyi,
belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”

Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor...  
















































ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de yolum düşecekti ama çocukluğum Derviş pınarın kıyısında geçti. Derviş pınar öyle garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile alnında eski yazıyla yazılmış, küçük kemerli, mermer levhadaki Kuran dilindeki - Arabi yazının  şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim. Belki  çeşmeyi yaptıranın adı sanı vardır. Pınar, yanlardan iki sütun gibi çıkan, iki yükseltinin ortasındaki yekpare taş bloğun ortasından, teneke bir olukla deyim yerindeyse söğüt dalı gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman  gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye akan, sonsuza dek bitmeyecek  bir derviş çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin  toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan akşam inmeye kalkarak, ertesi günü beklemeyince, akşam alacasında cevizin ulu dallarının birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden o sıra inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim deyinceye dek ölmemiş, cevizin hakkını teslim edip söyler söylemezde ruhunu teslim etmiş, bir yatalağın çekeceği ıstıraplardan böyle kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte. Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen yamacına, bu çeşmeyi yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip geçen, her  susuzluk çeken yolcunun da hayır duasını almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta saklandığı, sonunda boğa başın  onu yediği de söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla oradan geçen  IV. Murat’ın kollarını kavuşturabildiği de söylenir.
İşte o Derviş pınarda geçmişti çocukluğum. Derviş pınarın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır, ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant, dehşet dolu simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, yosun yiyen dinozorlar ve testere dişli mürenler bedenime yapışır korkusuyla, asla o ahıra girmezdim. Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim. Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir çocuğun çırpınışını yada bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin, meleksi, aldatıcı  görünümlü bir cinin sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür yada milyonlarca yıldır saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden ben gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih öncesi hayvanların yavrularına benzer minicik canlıların diplerde oradan oraya süzüldüğünü görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Derviş pınarın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan, insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün   yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor, barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu hayvanın sırtına vurdukça, binlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek, yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki binlerce küçük yengecin kabuk üzerinde kıpırdaştığınıda  korkuyla görmüşümdür. O garip yaratığı ne ertesi gün,  nede başka zaman bir daha görememişimdir. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı belki, onları anlayabildiğim için bana görünüyor, güveniyorlardı, ötesini bilemem.




Kızkardeşim çeşmenin cinli perili olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, aygırları, atları, kuş aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının cehennemine  dalıp gidecek, komodo ejderlerinin arasına katılacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı.
Çeşmenin arkasında suyun gümlediği kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, uzakta, orda -Anka rengindeki- arı kuşlarının gurik gurik diye gurklamalarına, çıtlıklarda öten sinekkapanlara ve uzakta mezarlıktaki ayrık otlarının içinde uyuklayan minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini, kokusunu ömrümce unutmadım.  Hemen aşağıda ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki atlar, eşekler, inekler, öküzler, keçiler, koyunlar su içerdi oradan., onlara eskil canlılar zarar vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden daha mitik, antikite bir hayvan daha yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel kokarlardı ki... Narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür irileşir en sonunda da dünyaya bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp, Cemşid’in alev renkli şarabı, yerinde duramaz zalim bir Vezüv gibi ‘bang’ diye patlar, kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı Köyü, ovayı, tanrının kızıl bir simgesi, kokulu bir gözü gibi süzer dururdu. Patlarda ne olurdu diyeceksiniz, söylemek isterim, elbet söyleyeceğim, buyrun dinleyin: Yaşayanlar ki hiç birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri, rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak gurbet ellere, sılaya gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....

II
Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir kırkayak gibi ilerlerken, hiç yerini değiştirmeyen, bir gölgenin eşliğinde sisli-puslu pencerenin önünde aylarca, gölgeli serinlikleri özleyen
“ Buzdan dudakları ezgiler mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi takırdayıp nakaratlarla yinelerken ardımdan sallanan son mendili gözden yitirinceye dek geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki, dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım ve öyleyse varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.” der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.
“Cuma adında bir tepe”yi gezdim ertesi gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53 yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada mola vereceksiniz dedi, 2 gün.  Akşama doğru güneş cenin gibi küçüldü batarken, cenin gibi kıvrıldı ve kendi içine doğru gömülerek yitti gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor, tren  tanrısal bir değer kazanıyor, gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye- uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu anladım. Çocuk öbür elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak 2 dinarı zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II. Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” bile uzak “dilin en uç noktasındaki varlık” olarak çölün saman beyazlığında akarak gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler, usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen ağaçların arasında, Modigliani sarısı evlerle dolu bir köye geldik. Tren inanın korkunç hıçkırıklar arasında güç bela durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki hayvannı dürter gibi trene parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler bu olmasa siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean Baptiste’e benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla, biner kısrağına' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü gördüm" düşümde ve kimbilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa  ancak mezarda  ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı feylesof Kant'ı düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin, Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla buluşacak, Salacak’taki içkievinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek, Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de Parmenidesci gözlemle tartarak zamanın geçmesiyle, nesnelerin hızı arasındaki bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir korku yarattı bende, dahası Üsküdar’daki arkadaşımın birden öldüğü  sanısına kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün ayrı pek çok anlamları olduğunu anladım. Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık gökyüzünde titreşiyordu, gözyaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.
“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde gezinen, kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı bu sessizliğin?”
                                                                        (Vicente Aleixandre)
Ey ölüm!..

“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,
ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın yanıbaşında Sfenks’in donmuş cesedini.” (V. Aleixandre)
Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak esinti dolu dizelerden sonra, mutlaka başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.
İlk gecelediğimiz istasyonda bir Arap Türk’üyle tanıştım, Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda -peçeli doğan, altında at, ardında seyis, düşüncelerinde çıyan,  geleceğe hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış, sırasıyla sarayda  kapıcı başı, sonra voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı, tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum, belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup, yokolmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar kimbilir nasıldır diye düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘ Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde, beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir masalda Eschberg köyünden akan Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında yaşanan olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... yollarda gezinen tül balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Gümüş bir servi gibi,  güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı yayıyordu, cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi, ılık bir koku yayıyordu ayda.
Kadınların kirpikleri gönülleri delip geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi ‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı  bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org  çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek öldü, daha doğrusu başka bir simetriye geçti, burada ölüm için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında ‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’ nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir, Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı, bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren  Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından biri birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve seviyesizce başka bir şey bulmalıyız, oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga görmedim, yüksek ses yada bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor, eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünü devindiren canlı uçuşlarla geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak “Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp, konuşturabildiklerine de tanık olduk. Nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış mıydı. (Demokritos gibi) ve ‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz biz!” ...öyle değilmiydi.
Elest aleminden beri sınanan insanoğlu gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, (buzağı dili gibi kızaran) buzağı gibi sıcacık, damak gibide pembemsi, naif. minyatüri bir manzarası vardı. Sanki bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist Baudrillard’ın paradoksal düşünceleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk. Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu, gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlp (yürek burkan) dolu bir manzara karşısındaydık Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi yalancı peygamberler için  üzüldük... Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt sayılıp, burun kılı makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş bomboştu. Bütün bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”  diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez konuşarak, “Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner, evinde saka besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur, kül içinden Anka olur. Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi. Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan, masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum.
Ama uyumadan anımsıyorum, bir şey daha söyledi bak Keje 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.

“Elf leyle vü leyle” (devam eden masallar demek) Sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi Sümer, Elam, Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve Richard gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne ot ne balık ne tırtıl, karada yan yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere bakabilen, at başlı , bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle ölümsüzlüğü ve doğuran safhasına gelince doğanın yerin alıp sonsuz gençliği yakalamış bu canlılar bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ik yavruya dönüşen bu canlı ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği yakalamış görünüyordu Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor süngersi kauçuk bir madde gibi kopuyor, eriyor, ama eksilmiyor. Yavrulamanın dışında parçalanmıyordu, hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyor da akıyor, kayıyor, uçuyor sanki, görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan 1000. Yüzyılın ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları, kefenler, terazilenmiş tüyler, kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu yerlerde gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik

Trende birden karşımıza çıkan, orta yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kuran’daki gibi ancak sezilebilen şeyler nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup, uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır. Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu  Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde , Hâke, Yele, Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar.
Zeval’den önce Hind dairesinde, mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv, Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş. Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada Matliklil olarak  tanınan bu kişilerin o yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl_ı Tair ve Matl-sımak, Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır, hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe, elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder. Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş bülbülü gibi) süs olmaktan kurtarıp her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp inmektedir. Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek köyün girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu dikerler Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası. Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.
Mizantrop (insansevmez biri anlattı bunları) birindendir dinleyin, Isfahan sokakları niçin her gün lale sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı. Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar. Kimbilir...



V
Şahlanmış bir ata binen ve elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın, Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule”  “bir güneş İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göll” “gölün ötesindeki bahçede güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları” Akheron’da kayıkçının verdiği silik para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında Phaiakların adası. Sais ile Eski Atina arasında silah arkadaşlığı. Babil, Allah kapısı demektir ki, Mekke ve Medine yolu üzerinden gidilirdi. Cenk arabaları ve telepatik tanrıları vardı Babil’in.
Atina, Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya veya... tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları, metalurjinin beşiğinin, Etiyopya olduğu, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve güneşin soğuk ve uzak olduğu ve hız limitinin de saatte 50 km ye vardığı, Kafkas atlarına binerek yolculuk yapıldığı, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol alındığı, Oberon ve Umbriel adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya indiği ve Nereid ilinin yüzeyinin buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden olduğu düşünülen bedevilerin bir kuyruklu yıldız ailesi olan Sentor’larla yakın akrabalığı. İnsanların sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde bir koya bakan prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin ve sonsuz bir utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve güneşin batmasına yakın kraliçenin prizmanın içinden gene doğduğu, alacakaranlıkta ormanı gözetleyen tanrı, çift yüzlü Janus’un  kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan tutsaklığından kurtardığı ve kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek sonsuzluğa kavuştuğunu sandığı, tozlu bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek bu durumu bütün şehre yaydığı, zındık bir ölünün buna inanmadığı, kralın prizmanın içinden zındığın ikinci kez öldürülmesi buyruğunu verdiği, zındığın bir kez bunu yaparsa sonsuza dek yapmak zorunda kalacağını, çünkü zaten ölü olduğunu, ayrıca insafı varsa bunu yapmamasını bir kurdun bile sıkıştırıldığında kaçmadan önce durup, bir daha göremeyeceği düşmanına son bir kez baktığını, ölü bile olsa yaşamın ne kadar tatlı olduğunu...
Suya damlayan su gibi saf maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna, Capet kravatı da giyotin oldu artık dedi.  

VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanıbaşında Mısırlar bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda yaşlı balıklar, kanatlı balıklar ile yüzgeçli kelaynaklar bulunur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan inançsızlar gibi bu kadınlarda, balıklardan ürker ve onlara taparlar. Beşbin yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda  kuyruk sokumunda yüzgeç izleri olup, böğründe de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı” rüyasında görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li  kadınlarmış onun için taparlarmış balığa, kocaları gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan gelmeymiş. O kadınlar, o yaşlı balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.

“Kadın bedeninde kadersin sen
Ve ben bu kadere boyun eğmiş
Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi
Ve ben senin çığlığınım ey efendim
Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”
                                                              Nizar Kabbani

30 yıldır daha bir canla ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos bakımından gerçekten otuz yıllıktır, Kairos ise zamanın süresini değil, içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılır. Bu bakımdan otuz yıllık bir şey Kairos bakımından bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey söylemiş ardından;
“Vanitos Omni Vanitatem”
“Her şeyin boşluğudur boşluk.”
Bu bakımdan dolu nedir ki, Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu, Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu, Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü, Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça) , Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban eşeği) Triangulum kandili, Hitler mi, Hititler mi, Metshta (Rüya mı), Capricornus mu...
İskender’ide, Byron’uda, Dante’yide anofel ısırığı öldürmüştür. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok artık. Holografta 3 boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında. Gerçeği ara sıra bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. 120.000 kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.

VII
Pelios mızrağını kuşanan demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı. Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında kuzularla, dolaşıp durdular. Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frigya delikanlısı ve yanındaki kız kırlarda, kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules arslanı kızı istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan Byblis’in, akboğa Ceres’in ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi. Zehyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi gerektiğini bildi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen yelle dinlenirken Procris anlıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla vurup öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı idi bunları anlatan.
Anlatan “korkunç bir işe kalkışan kişi bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini kendine kabul ettirmeli. İnsanın öteki insanların yaşamlarının belli anlarında onların düşmanı olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, günbatımlarının düşmanı olamayacağını.” anlamalı.  Başka biri ; kafirlere daha çok güvenirim, müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki” dedi. Biz ise uçurumda vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca bulunmasını sağlayabilirdi. Hadardaki mağaralarda işte böyle birbirimizi yitirmeden dolaşabildik. Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt ekolünün sapkın figürü Benjamin av arkadaşımızdı. Çisentili poyrazda uyuz bir keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın boynuna keçinin yularını taksın. Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer püryanı, horoz ibiği otu kaynatın. Suffe’de (medrese) bunu öğretin. Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa da, buz erintilerinin üstünde Konstanz gölünden atla geçerken ikiz leoparlarla , tilki yavrularını izleyerek dağlara bakın. Av avlamayın.
2x2=22 bilinirsede şu uzakta ki son iç çekiş köyüdür dedi. Kör melekler ve kamçılar sergilenir orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında köye iner. Ve yıldızdan gelenler gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını savlayabilirler. O zaman son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben yaşamıyorum ama bunun bir ayrıksılık olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben bir ayrıksıyım, öyleyse ayrıksılığında bir ayrıksılığı olmalı, öyleyse yaşam yoksa, bir yerlerde yaşam olmalı dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Nefertiti gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.
VIII
Trenimiz ahiret melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde, peygamber sanduka örtüsü içinde ahsız iskelet gibi yatarken, kabirlerde çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri, kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler vardı. Küveynat neresidir diye sordum? Buhara katırlarıyla, Isfahan beygirleri arkamda duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek geldiğim yerin içinden soğuk su geçer dedim. İskorpütlü çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları avcunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek yalvarmanın ne menem boş bir şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi. Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağı idi dedim.
Halife alayı geçti yan sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. Erbaa vaburat li Dicele tu vel Fırat diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin keseli, kirli bir  urban Beyrut’ta Bassul oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına gömmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te çobanlar yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin Sofar’lı biri gece boyunca içmiş. Kont Kavur kılıklı biri Lübnan’a kar yağarsa Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da nisan İstanbul’daki gibidir. Şam bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz demiş bir vodvil esprisiyle. Piedra ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim
XI
Medine’de bulunan Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık kalır dedi Tirmizi Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi dili ile katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve fakiri sev ve cennete git. Allah düşmanı Samiri. Kuba’dan bir Cuma günü Ranuna vadisini geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı. Aya şehadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu yarısı Safa tepesi, diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde göründü. Allah-ü Teala Vetekaddes Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi yok etmiştir. Beyt’i korumuştur. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla -ayak ve gagalarındaki- helak etmiştir. Y gibi bir adam belirmiştir. Kum zambağı elindedir. Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan bir çocukla karşılaşmıştır. Çocuk bedeninde bir güneş parlıyordur. Hayvan ruhu gibi bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar dolaşıyordur. Her şey taş kesilmiştir. Develerle  Şam ipeği gidiyordur. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge şair Basho koltuğuyla-kulübesiyle beraber yaşıyordur.
XI
Badiyelerde oturan aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol yıldızından başka birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka her şey verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitahtı Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya hakim tepelerde, Mahdes taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde bu hep böyledir.
Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3. Günü Medayin’de o vadide tuzağa düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri; çöl ölü bir şeydir. Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (fakir bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil, arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop dolu idi.
Kantara, Ferdan, İsmailiye, Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar vardı. Kuseyme’de bir su için demir boru şebekesi vardı. Çığtave ve Emden’de. Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş parçaları senelerden beri ılık mezarlarının içinde ölülerin kemikleri bize kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve demir tarlası bulduk. Şeyhi köpek ve tilki sesiyle taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbde, Kerbela’da, Balat yahudileri vardı.. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder ama 3x0=000 eder dediler. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlar. Ceylan gözleri, çölün gözleri gibi. Sanki çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve batıyor. Çöl insanının yalnız gözleri güzel, yaşayan, dönen ve derin bakışlarla yanan gözler. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya dayanamıyor. Çünkü ne mezarı ne izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli kaybolabilir dedim. Çin flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi Afrika’da tamarind ağacının altına bile gömülenler vardı. Son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım. Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, bir incir ağacının dibinde doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor. Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru çişini yapıyor, ağzımı açıyorum.
Birinci kıtası başlamıştır
Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış. Uykuda Allah ona (bir güze)l dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışla. Ve tam tamına ölmüş. Herkes üzülmeye başlamış.
Birinci kıtası bitmiştir.
İkinci kıtası başlamıştır.
Kadir gecesi, kadir gecesi. Sevgili peygamberimiz aleyhisselamın ve Ashab-ı kiramı’ın yemek konusundaki uyugulamalarına baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görüyoruz. Ebu Said el-Hudri şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam yemeğini yediği zaman sabah yemezdi.
Üçüncü kıtası başlamıştır.
İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en büyük erkanından birisi de Ramazan orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç sizede farz kılındı. Taki korunasınız buyuruyor. Bakara 183 Oruç niyet ederek, tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek makarna et gibi şeylerden uzak durmak demektir.
Dördüncü kıtası başlamıştır
Bütün evlerimi satmışlar, sokakta kaldım yalnız başıma her zaman dilenci oldum ne param yok ne ev yok bir ev bile tutamadım keşke ölseydim arkadaş bu iş çok zor kendini sıkma canım bir ev tutarsın
Beşinci kıtası başlamıştır
Birgün 350 tane televizyonum vardı. Sonra pazardan dönünce bütün televizyonumu çalmışlar çok çıldırdım, artık kumar oynamaya başyladım artık hep kumar oynucam birisi 850 milyon varmı tam 350 televizyon alır kendini sıkma kardıeş ben parasını veriyorum Kaçtı 850 milyon ama olamaz 650 milyon var Ama kadeş o kadar param yok ki o zaman alamazsın bana Ben bu işi bıraktım biz verelim dedik ama napalım çok pahalıymış.
Beşinci kıtası bitmiştir
Altıncı kıtası başlamıştır
Her gün 3 kilo domates alıyordum Domatesi eve bırakıp gitmiş ve o adamın çocuğu gelmiş eve ama kapı kilitliymiş babasıda Kadıköy’deymiş Ve çocuk hemen Kadıköy’e doğru hareketle geçmiş tam gemi kaçarken gelmiş ama gemi gitmiş 1 daha Kadıköy’e gitmek için 33 saat bekleyecekmiş Ve gemi gelmemiş sonra eve dönmüş ve kapıda beklemeye başlamış
7. kıtası başlamıştır
Sahil yolları vardı bak gide gide sahil yolundan geçerken arkadaşına uğradı hey hey baksana demiş gel senle İstanbulu gezelim Sen cadı gördünmeü Görmedim ben gördüm sahil yolu kaç metredir biliyor musun Biliyorum kaç ? 5 metredir hayır bilemedin kaçtı biliyor musun 7 metreydi
8.Kıtası başlamıştır
Bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur.
el İsmet (günahsız) el-Tarık
Son.
Bittiğini nasıl anlarız!..





































VAN KULU
        
           Topal Halit diye biri vardı, çok bilgili adamdı, bütün köy düşüncelerini dinler, dağarcığından yararlanır, sever sayardı.     
Bizim köyde gazeteler sabah kente inen otobüslerin, akşama doğru dönüşlerinde gelir ve gün batımında kahvelerde, sandalyede ya da taşın toprağın düzeltilerek yapıldığı sekilerin üzerinde hep birlikte okunurdu. Topal Halit bize olağanüstü gelen düşüncelerini, bir gün olsun kaleme almadı, okuduğu romanları, öyküleri, felsefi şeyleri harmanlayıp bir roman, bir öykü biçiminde satırlara dökmedi, isimsiz bir şövalye, adsız bir bilge olarak bu dünyadan gelip geçmeyi yeğledi, şimdi kimselerin bilmediği Araplar Tepesi’ndeki mezarlığında uyuyor... Rahmi adında başka biri vardı, havacılıktan atılma bir genç adam, bütün gün şarap içerdi, bir derya olduğu söylenirdi, aynı zamanda şu sonsuz yaşama derin bir muhalefeti vardı, şimdi bile ürperiyorum, cesedi; rüzgarlı bir gün, dağlara yakın bir bağevinde; onun önündeki, eskil, bir o kadar tuhaf, çıkrıklı kuyunun içinden, uçuşan yapraklar eşliğinde çıkarılmıştı... Üzüldüğüm, düşüncenin kayda geçenini, felsefe, şiir ya da roman, bunları bilip, tanıyoruz, ya yazılmayanlar, yazılmayan düşünceler, dile gelmemiş roman, şiir, önerilmemiş idealar nerede, işte onlar ne yazık ki toprağın altında, yazmaya bile hacet etmemiş, hortlak bile diyemediğimiz, kendini bile hiçlemiş Don Kişotların elinde, bilinmeyen bir yüz, görünmeyen bir dünya, sonsuz ve anlamsız bir yalnızlığa göçüp giden gerçek kahramanların dilinde toz olup, sonsuzluğa karışıp gitmeyi yeğlemişler. Lügat gibi denilir ya, bu tip insanları tanıyanlar bilir, onların bu tavırları karşısında tuhaf bir ikiyüzlülük içinde yaşayıp gittiğimiz düşüncesi bir türlü insanın peşini bırakmıyor, günün birinde karşılaşırsak giz çözülür demekten başka elden bir şey gelmiyor!.. İşte yaşama benzer gözlerle bakan yitik bir heimatlos, onlar kadar olmasa da; iyi, kötü, yalın, karma, kuru, saçma, tam bir kargaşa içinde bana şunları anlatmıştı, dilerim belleğim bir önyargıya sürüklemez, dilerim anımsadıklarımdır...

Anımsıyor musun; / Işık selindeki o göz kamaştıran geceyi, / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece karşılaşan iki yüreği / Önceydi, çok çok önceydi, long ago? / O gece orada doğan o garip sevgiyi’.(1)  Şiir çağımızda ‘Asansörde keçi var’ demeye benzer bir etki yaratıyor artık insanlar üzerinde. Öyleyse de,‘Gündelik ve sıradan nesneleri bilinçaltının süzgecinden geçirip harmanlamak, varlık ile ölüm arasındaki zamanı yıllara ve saatlere bölmek kadar keyfi ve keyifli bir şey olabilir’ ve ‘Tanrı tüm sonlu olanların yadsınmasıysa, o zaman sonlu olanda tanrının yadsınmasıdır’ diyebiliriz. Yalnız, sevginin olmadığı yerde doğunum da (gerçeklik) yoktur. Salt bir şey seven kişi bir şeydir; hiçbir şey olmamakla hiçbir şey sevmemek özdeştir. Kişi kendini ne kadar geliştirirse o kadar çok sever, ne kadar çok severse o kadar gelişir.’ Aşık, ışıktan gelir.
Britanya’da, anamalcılığın ve kentlerin sisli, puslu havasının özellikle Eliot’un şiirini etkilediği ve İngiliz şiirinin anlamsal kaynağını oluşturduğu ileri sürülür. Sadık Yemni’nin ‘Çözücü’ adlı romanındaysa İstiklal Caddesi, Taksim Meydanı’ndaki bir uçuruma insan döken bir deli ırmak betimlenir. Başlıbaşına bir öykü konusu olabilecek bir şey bu.
Hepimiz doğum tarihimizi biliriz, ama ölüm tarihimizi bilmeyiz, yaşam gariptir, zamanda doğrulan siyah bir gül gibi; ‘Yeni ortaya çıkan Varlık’la yüzleşen ilk günün güneşi sordu / “Kimsin Sen?” / Yanıt gelmedi. / Sonsuz yıllar geçti aradan. / Batı denizinin kıyılarındaki sessiz gecede, son günün güneşi sordu: / “Kimsin Sen?” / Yine yanıt gelmedi’. (2) Kadınlık nedir; ‘on ne nait pas femme; on le devient’ İnsan kadın olarak dünyaya gelmez, zamanla kadın olurmuş. Sınırsızdır kadınlık, yüreklerimizde hiperbol bir yay çizer ve gider sonsuzluğa... Güzellikte maddeye dökülmüş uyumdur denir. 
Heredot’u öyle severim ki; barışta çocuklar babalarını gömerler, savaşta ise babalar çocuklarını der. Din ruhani bir sorunsal olup, tanrı kavramının soyutluğunu hepimiz kabul ederiz, o halde tanrı var demek onu somuta indirgemek olacağından kim ki tanrı var diyordur, yalan söylüyordur. Beckett’se ‘Nokta için tanrıya şükür, biz müsrif boşboğazları sıfırı tüketmekten korudukları için’ diye söylenir. Godot’yu Beklerken’in ikinci perdesindeki tek değişiklik Pozzo’nun kör olması ve kuru ağacın bir iki yaprak açmasıdır. Godot, God, Tanrı’dan mı gelir. Kuru ağaçta çarmıhı mı anımsatır... ‘Sonsuz anın içine gömülmüş bir tanrının görünüşü gibi bir görüntü nasıl yaratılabilir’. Keynes, Wittgenstein için karısına, ‘Tanrı yeryüzüne indi, onunla 5.15 treninde karşılaştım demiş’.  Eh, Celile’de her gün tanrılar ölüyor, hayaletlere duyulan bir inanç şu teoloji...
Don Kişot’u severdim ve bahçedeki lahanalarımızın muharebe düzeninde dizildiklerini hayal ederdim. Ne ki Cervantes’in bu romanında Don Kişot’u maceraya sürükleyen aslında kendi içinde kaynaklanan dürtüler değil, zamanın en popüler şövalyelerinden Amadis’in başarılarını anlatan kitaplardır. Don Kişot’un bunları okuyup, onun gibi olmaya, onu taklide özenmesidir. Mavi yeşil karışımı kuşlar ve ‘evler karanlığa gizlenmiş birer hayvandır’ desek. Mea Culpa ne demek... Büyük İskender’in başında hekimlerin iyi edemediği, sığır boynuzu gibi bir kemik varmış. ‘Nemo me impune lacessit’ ‘kimse işime karışmaya cesaret edemez’ İngiliz yargıçların kürsüsünde yazılıymış, bir açıklama gerektirmiyor değil mi!..
Güneş yol boyu altın bir toz serper, açıkta deniz geyikleri görünür. Çürük Pantheon, ne saçma imge. Beyaz istektir. Yaşam içinden enerjinin geçtiği yüksek derecede örgütlü maddedir. İstanbul’un fethinde Konstantin, ‘Kerkoporte’ adındaki gizli kapıyı açarak kuşatmacılar üzerine hücum etmek için asker çıkarmış, nasılsa kapatmayı unutunca, bir kısım Osmanlı neferi içeri dalarak, hücum edince Rum askerleri dağılmış ve Konstantin, yalnız başına kılıç savururken Likis vadisinde aldığı iki darbeyle ölmüş, ardından İstanbul düşmüştür. Tarihin görkemi diye, insanın umarsızlığı ve zaman koridorunda hayaletler oluşturan yüzyıllara denir... Bir uzay yolculuğundaysa, Sirius’a altı yılda gidilirse, dünyada on yıl geçecektir, ayrıca tüm eşyaların yerden tavana düşmesini önlemek için aracın yarı yolda ters yöne çevrilmesi gerekir, bu uçuşu engellemez ama süreyi iki katına çıkarır. Yazmak asla göründüğü gibi kolay değildir, Ettore Scola’nın Teras’ında yazma eylemiyle sorunlar yaşayan senarist, yaratım bunalımlarının sonuncusunda, baş parmağını kalem tıraşının içine sokar... Güneş biçimli porfir yer döşemesi gibi ‘Gerçekte, ek boyutlara sahip bir uzay-zamandaki bir zar üstünde yaşıyorsak, bu zar üzerindeki kitlelerin hareketleriyle üretilen kütle çekim dalgaları diğer boyutlara ilerleyecektir. Eğer ikinci bir gölge zar varsa, kütle çekim dalgaları geri yansıyarak iki zar arasında sıkışacaktır’. Yazmak zor evet, Heinrich Heine, kadın bile dokuz ayda çocuk doğuruyor, dokuz günde kitap yazılır mı diyor. Birde düşünür dururum, Osmanlı, bir adamın adını alan başka bir imparatorluk var mıdır.
Buzdan atlarla çöller geçilince, Hz. Cebrail Bedir’de “Ukdum Hayzum” diyerek atını sağa sola koşturarak düşmanları kırbaçlamıştır. Resulullah, bedeviye, Allah’tan başka ilah olmadığını söylemiş, bedevi delilin var mı demiş, Resulullah şu ağaç diyerek ağacı yanına çağırmış, ağaç tam derenin kıyısında bulunuyormuş, yeri yara yara gelmiş ve üç kere şehadet etmiş, sonrada eski yerine dönmüş, bedevi, bende kavmime gideyim kabul ederlerse, seninle beraber olurum demiş. Kavramlar bazen nasılda yanıltıcıdır, Aztek kralı Montezuma, Hernan Cortez’i doğudan gelmesi beklenen tanrı ‘Quatzelkoatl’ sanmıştı’. Deniz gergedanları da,  soğuğu böldüm gelebilirim diyor. İmgelere bak, gölgeleri ölüm saçan yılanlar, yakup otları, minimalist elektro-rock amalgamı.
Kur’an sevin der. Geçen salı Gimpel, Yellowstone’daki Kumpar köyüne tanrı görünmüş. Entropi bozulup, gökadalar titrerse melekler yeryüzüne inermiş. Şu gerçekten ilginç, yakında devletler bir kartel gibi satışa çıkarılacak ve çok uluslu tröstler, devletleri satın alacaklar ve gene yakında e-mail devletler ortaya çıkacak, her şey sanal olacak, sevgi, açlık, savaş, barış. Arjantinli Borges, Museviler, İsevi ve Muhammedilerin yalnız bu dünyaya inandıklarını ileri sürer. Çünkü der; bu dünyadaki edimleri, doğru ve yanlışları, günah ve sevapları için öteki dünya yalnızca bir armağan olacaktır. Gerçekten bir varsayımdır bu, günahtan uzak durup, sevap işleyince cennete gideceksin, bu dünya öteki dünya için bir koşuldur artık, inanılıp, bel bağlanır mı buna, ahret yaşamının tümü, öbür dünyaların hepsi, bu dünyanın bir ödülü ya da cezası olmaktadır. En yoğun en karanlık cisimler bile ince varaklar halinde kesilirlerse saydamlaşırlar. Hiçlikten evren yaratıldığına göre boşluk korkunç bir kapasitenin ifadesidir. Aristoteles hiçlik, usun olmadığı yer dermiş. Ama bilimsel teoriler, çürütücü kanıtların yokluğunda varlığını sürdüren şeyler, illüzyon krallığı. Bacon’a göre: Eğer bir şeyin tekrarlanması, onun olasılığını artırıyorsa, daha uzun yaşayan, daha çok sabah görür. Öyleyse başka bir sabah daha görme olasılığımız, yaşadığımız her gün ile birlikte, biraz daha artar. Bu us yürütmeye göre, gerçekten öldüğüm gün, ölüm olasılığımın en az olduğu günde öleceğim demektir. Ama işte sağduyu tümevarımın bu sonuçlarını bir kenara itmemizi gerektirir. Kant evinden her gün aynı saatte çıkar, komşusu Almanlarda saatlerini ayarlarmış. Buda bir tümevarım olabilir mi... Canına kıyan Yesenin için, Mayakovski şöyle der: ‘ Şu yaşamda / en kolay iştir ölmek / Asıl güç olan / yepyeni bir yaşama başlamak’.
Mavi boynuzlu sığır var mıdır, belki Çelebi’nin Cihannüması’ndadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden, bir kanaryadan ve belki de yetim malı gibi  bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ büyüklüğünde gri bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur, Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen kadın şövalye, ona aşkını haykırmaktadır, bu tip metinler için ne düşünmek gerekir. Doğu mistisizmi yaşar, batı onu yaratır. Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Antonius, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi derdi. Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, siyah fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu söylerdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine gömmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki ise eski bir Romalı yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Artık unuttuğumuz bir şey var; boşluk sıkıştı ve madde oluştu, Oturan Boğa ne der; bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır. Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını  sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu da...  Çamların salınışı, durgun hava çok değerlidir, hayvan onu soluyor, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu? İnsan artık nükleer hayvan. 
Bütün peygamberler şairdir, bilinen ilk şiir antolojisini, İsa’dan önce I. yüzyılda, yaşlılığını Ege’nin Kos adasında geçiren Yunanlı ozan Meleagros derlemiş, her yazarı çiçeğe benzeten tanıtıcı bir şiirle başlarmış bölümler, bu nedenle adı ‘Stehhanos’ ‘Güldeste’ adını almış. Zaman İsa’dan önce I. Yüzyıl. Fareler kusmaz, yılanlar duymaz, zürafalar yüzemezmiş. İstakozun kanı mavi, develer üç kaşlı, filler zıplayamazmış. Drakula yemek yemez, aynada görüntüsü, yolda gölgesi yokmuş, yarasaya dönüşür, duman haline gelip, incecik bir yarıktan geçebilirmiş!
Sartre’a göre varoluşçuluk, insanda, özden önce gelir, ama Weil’e göre o bir bunalım, Mounier’ye göre bir umutsuzluk, Hamelin’e göre kötümserlik, Wahl’e göre başkaldırış, Marcel’e göre özgürlük, Lukacs’a göre idealizm, Benda’ya göre usdışılık,, Foulque’ye göre saçmalıktır. İnsanın görecelilik kuramı bu mu yoksa diyesi geliyor. ‘Çıkış özdeğiyle varış nesnesi arasında hiçbir töz ilişkisi algılanmaz olunca, çelişki en son noktasına ulaşır; iskambil yapımcısında, oyun kağıtları bir boşluktan, kartonun deliğinden doğar; yapay çiçekçinin atölyesinde, hiçbir şeyin çiçeği anımsatmaması bir yana, burada sürdürülen işlemler de sürekli olarak çiçek düşüncesine ters düşer; zımbayla delmeler, çekiç vuruşları, kesmeler;bu güç deneyimleriyle dağlalesinin ya da düğün çiçeğinin çiçeklenişinin bağıntısı ne? Bir insansal bağıntı, insanın hiçten her şeyi çıkarabilen güçlü ediminin bağıntısı. Düşcül alışkıların, sorgun yöneyleri. Tümceler ya da dilegetiriş bazen aldatıcıdır...
...
Anımsadıklarım bunlar. Bu onu yansıtmak değil, onun bende yansıması sayılır, onun kılayım derken, bozup dağıtmış olabilirim, o bunu anlar, iki kişi konuşurken bile altı kişi konuşuyor zaten derdi. Ondan çıkarsadıklarım gerçekten bitti. O ise konuşmalarımızdan birinde, bittiyse de şöyle tamamlayayım demişti: ‘Söylediklerimi yeniden düşündüğüm zaman, sağırları kıskanırım’.

(1) Catherine Clement
(2) R. Tagore









KIRIK TABLET
(Şiir)

Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sından, Apollonius’un konik kesitlerine, El Haitam ve El Cebr’ini yazan Ömer Hayyam görünüyor. Sıvı demir, Selçuklu bir gürz ve üşüyen Karya kuşu höyük içinden bana bakıyor. Meşhed’e giden hacılar ve develer  toz bulutunun içinde. Savrulan bir Nişabur’da Hayyam’ın mezarına tükürmek için Hayyam uyanıyor ve bana mezarım Belh’te mi diye soruyor. Rübailer sillogizmler halinde akıyor içime ve mantık.
Denizlerin nautilusu ve altın oran, tuhaf mimari ve işte Pisalı Fibonacci. LSLLSLSLLSLL. Arı ve tavşan ve her şeyden daha kötü kokan çürümüş leylak. Bir pankreas içim, kardiya ve yaş yapraklar üzerinde gezen su sevisi nergis.

Gece. Güneş ve ay elektron uykusuna yattı. Ant verdiler uyuyanlar ve yüzünün revnakı kaçtı yağışlarla besili ırmaktan. Tonkünstler Orkestrası 9. Senfoniyi çalıyor. Marx gözyaşları içinde ‘Corruptio optimi pessima’ (aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserlik) heceliyor.
Karanlıkların atası uçak. Pistte sorun çıkarmadan uzun süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuluyor askerler.
Vikingler İstanbul’a Miklagard der. Elizabeth, Novum Organum kuru ve can sıkıcı. Sylvia’da can sıkıcı. Bulutlarda taksi yaptı.

Allahın gölgesi üzerimize olsun.

Meholalı Barzillahoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı Mikal adına. Aygır ve kısrak bilir ki, taşıllar ve Velpecule (Tilkicik yıldızları) gündüzde parlıyordur.

Kendisinden eşit uzaklıkta, nitelik ve nicelik bakımından eşit iki ot yığını arasında kalan eşek, hangisini yiyeceğine nasıl karar verecek. İstenç özgürse açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Buridan’ın eşeği!. Safevi  Hatayi ki İsmail. Yakup’un düşünü görür.

Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, canıma kıymayı düşünüyorum, orakl sorusu, Kinzalı adamına, Kadeş krallığı geldiniz der.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için inanır, inandığımız için yanılırız.
Bebeklerdeki Moro refleksi, her şeyi iten ve dış dünyanın gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George Moore’un ölümü de kendi elinden oldu.
1919 yazı çok sıcak, hele sabahın erken saatlerinde yapacak hiç bir işimiz olmuyor, güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun damına çıkıyor, güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor ya da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını gözlemek için damın kenarına oturuyorum, yanıma Platon’un bir kitabını almayı düşündüm, başka şeylere kayma isteği, Yunanca ve Timaios’u okumaya zorladı beni.

Atomları gösteren o ünlü gravürü yapan ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim.

Aynı tarihte, 1919’da, başı dertte olan Türklerin önderi Samsun’a çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı... Biz neyiz, onlar ne...
Zamanın göreceliliğine iyi bir örnektir bu.
Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini ve Giza platosunu seçmişti. İkindi güneşi gibi. Sözcükler taşçıklarım. Prosodisi çok iyi onun. Deniz leoparı gibi izi belli, yaban armudunun kovuğunda uyuyacak kadar sakin ve dingin.

Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından, zarif dansçılarıyla tanışmaya,  Ancor’un gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına her yeri gezdi dolaştı. Merkür geçişi, Venüs Sümbülü, Uranus Keçisi oldu.
Batı Hun imparatoru Attila’ya gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi olarak gönderildiğinde yazdıkları ve Hoca Gıyasüddin  Nakkaş’ın Acaibül Letaif adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerindendir.

Silezya sürahisi, kozalak, Lutzen savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi.
Paris yakınlarında, Arlington’da  bir mezar taşı; Burada / İki ninenin yanında iki kız torunu / İki kocanın yanında iki karısı / İki babanın yanında iki kızı / İki ananın yanında iki oğlu / İki bakirenin yanında iki anası / İki kız kardeş yanında iki erkek kardeş / Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü / Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş / Bilin bakalım bu nasıl olur”.   
Hatem Tai bilir.
Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç kuşağı boğabilecek kadar derin gölcükler var, düşünde nalın giymiş Arapların, semiz kara atların, helezoni adamların, saltık karanlık ve çocuk İsa’nın hafakanları bastı. Pisa deneyleri önemli. Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı olduğunu açıkca dile getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı andır bu.
 Libra, iye kemiği, Lepus, Oğul Davut, metal taytlar, Volans, Pisces, Serpens ve Caput ile Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare yanan Reischtag’a bakıyor. Kin gibi tohumlarınızla düşman olacak, onun topuğuna saldıracaksın.
Klossowski’nin (Baphomet) romanı Nietzsche’nin sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların soluk halinde varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.
Pelagonik asit. Buda herhalde Devonyen devir asidi olmalı. Kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikli.
Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden kız kardeşini kurtarabilir mi,
Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan ‘oportünist Sekal’ın ölümü hak etmeli mi, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları söylemeli mi


Soğdça, Beluci ve Avesta dilini iyi bilirdim, deniz ifritlerini, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’nı,
Koçi Bey’in Risale’sini
R.Paşa’nın mal varlığı, Anemas zindanına doldursan sığmaz, Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı, binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve urba, binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer, beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet.
“Ben bir hırsızım ve bu da yaptıklarım, / Toledo’daki bu antika kitapların odasında / ölü profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,  / onların kutularını inceliyorum. / İş şuna geliyor; sağlam bir kutu; / içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi, / mührü, piposu, / golf kupası ve sigara keseceği. Amin.” (1)                       

Bağdatlı Cüneyt, Sana Çölü’nde gezerken kocaman bir köpek görür. Vaktiyle av peşinde yelden hızlı koşan köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti; eskiden bıldırcınları sektirmeyen, tavşana kanat açtırmayan, tilkiye soluk aldırmayan av köpeği, yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra dedi: Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile gelip sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda tökezlersem doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok.
Köpeklerde ahret anlayışı yok mudur...

Bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi gerçeği ne kadar yansıtırsa, bir belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en güzel olduğuna kendisi değil, başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik değerlere sahip olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar vermelidir. Bu sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel olduğuna karar verilemez.
Prensesin göğüs uçları sertleşmiş, minyatür bir et kulesine dönmüştü, fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını tutamıyordu, durup gökyüzünün ötesine baktı ki orada da görebildiği gene yalnızca gökyüzü idi, mırıldanarak ‘carpe diem’dedi.  Leylakların altında gezinen ruhlar gibi. Hades görünmeyen demekmiş. Lerna bataklığı. Nemea aslanı. Pallas kız demek. Sihirli bir tolga onu görünmez yapardı.. Odise onikibin dize demekmiş. Herkül dünyanın batı ucundaki tanrı bahçelerinden Hesperidlerin altın elmalarını çalıp getirdi, ona bu işte  Atlas yardım etti. İnek gözlü Hera. Kamçılanan kız çocukları. Bach hep ölümsüz kalacak, fa majör prelüdü hep var olacak, çünkü prelüdü  Voyager uzay sondasıyla uzak dünyalara doğru yol alıyor. Macaristan suyu (parfüm) sürdü. Beni Kaynuka  savaşı yahudi ve müslümanlar arasında geçmiştir.




BURADA KALDIK OLMAZ BÖYLE İŞİ UZUN






1300’de Karakurum’dan  yola çıkan, Moğol ve Tatarlar, Çuçi Han komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol kuzeyden Alaska’ya, oradan da Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen kabileleri oluşturmuş. Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış. Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından resmedildi. Ressamın gravürü daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg kıyılarında Rus kalyonlarıyla özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
Çirişli elleriyle görünümü ürkütücüydü. Offili’nin  fil gaitası üzerine yerleştirdiği ‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu, kavranası ve kireç ocağında kımılayan cenin, birlikte Moğolistan kırlarına baktılar. Bir ara bir çığlık ve yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu, kapının önünden geçip dükkanın vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının buzdan çiçekleri açmaya başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını tavaf ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak öldüğünü görmektir, / Yaşlanmak budur işte’ (2)
Kraliçe Elizabeth II, yeryüzünde bir ağaca prenses olarak tırmanıp kraliçe olarak aşağı inen tek kadın, tırmandığı ağaç Kenya’da bir incir ağacıydı, üzerinde adı Treetops olan bir ağaç ev vardı, 5 Şubat 1952 gecesini o evde geçirdi, şafakta prenses aşağı inip hayvanları filme çekti ve güneşin doğuşunu izlemek için yine ağaca tırmandı, aşağı indiğinde artık kraliçe olduğunu öğrendi. Baktria ve deniz leoparı. İlerde bütün insanlar şehirlerde toplanacak.. Bağdat’ta Eltâk kapısında. Bütün taş ve demir sanayii baş parmağın, felsefe ve edebiyat gibi boş hünerlerde anlağın becerdiği yapıtlardır. Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde, yaşlı kemikli kolları ölümle sevişiyordu, uyuşuk bir hava vardı. Turing: Günün birinde hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar dediyse de 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı. Bu gün yazıp okurken, geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi uyuyamadım. Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden uzaktaydım... Atım (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde yayılan geceye bakıyorduk, demirle öpülmek ya da demir bir öpücükle, ay adayı doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle, oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti gördük. Kuşun cam güzeli gibi bir göğsü vardı. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz vardı ve bakıyordu, yamaç serçeleri eşlik ediyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin de bir ayı var ve ne yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazsınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi Züleyha hala Potifarlara mı zorunlu dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor, yaklaşmakta olan!..’ diyordu Kus b. Saide. Sesi ıssız düzlükte yankırdı. İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi. Ölüleri kör kuyulara atar, üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi sarışır toprak olurdu. Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer. Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik, diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur. Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir düş yorumcusudur. Aristofanes’in pazularını o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, ne dedin deyince ‘Tanto monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak, kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştı. Palanga ve Arşimet vidası.
I.Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranın da bundan alınan ilhamla düşünüldüğünü söylerdi. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı. Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzap çok yalancı demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşense Ömer’dir.
Açıklamasıdır, ‘Sanat tıpkı bir ırmak gibi ya da bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslimler başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in kumandasında bunları izleyerek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda kuzeyde bulunan Hims üstüne de başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesini sürdürerek Kinnesrin’i aldı ve karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan ellerine geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle görevlendirdi. Ve dedim ki:
‘Sonsuza dek yatabilen ölü değildir / Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’ (3)
Dağın doruğundan aşağıda kalan gökyüzüne baktım. Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi. İşte ki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti. Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu. Sönük ayda can çekişen sarı akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız, bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe’si verilir miydi. Tağutlarla canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men lâ yerham, lâ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in altıyüz kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır. Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c) Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo / Yeti ise esa’  ‘Seni seviyorum / Çünkü sen sensin’ derdi. Derdi çünkü;
La ilahe illa Ente / Subhaneke İnni / Kuntû minez zalimin.
İslam donanması ve ordular kısa sürede, Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde onüç defa Rabbena Âtina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan ova, Muhammedî bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair Kâab’a  verdiği hırka gibi, değerliydi. Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksuldu ki evi Medine’nin iki kara taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliliği üzerine şaşırtıcı araştırmalar yapmaya adamıştı. Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirine  göre olan sonsuz göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Dizgi hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Pakistan’da Hunzalar bölgesi insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak üç yılda Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya'yı dolaşarak, işte buna Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı minotaursa, Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların ayrıcalığıdır dedi. Matematikçi Apollonius'un Konika adlı kitabı, Amarna krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve Obsessif  kompulsif krizler, karanlık bir hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, çok sevendir (Büruc14) . Ebu Hureyre kedi dostu idi, birgün kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği söylenir.. İsa isi çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini açmış, gökten sofra indirmiş, mezardaki ölüleri diriltmiştir. Din kardeşlerimiz Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın kandillere konup rahat ederler. .
O ara uzayda parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne benziyordu. Aracımız  1.4 güneş kütlesi olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler, şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu...
Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen, gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ Lahikası’nın kırkikinci sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dans ediyordu. Savaşanların geride kalan küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa karışıyorlardı, yanımdaki cenkçi onlar boşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düşte gibi uyuyorlar dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir keçi damının içinde uyandım, başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi örüntünün ardındaki yeşillikte, külsü düzlükte, kül sesli adamla, bir plazmanın içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler. Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, ya da piramitsi dingin yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi.  Barış için sorguç ve öküz kuyruğu sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler çam ormanlarının boş sahalarına dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı, yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını  ve asla savaşmayacağını öğrendi.  Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi. Can çekişen, çiğli, çirişli otlar gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık. İran-Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin  ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı. Ağaç perileri vardı. Dudakların dişi bir keçi kanının akmış olduğu nazik ezik çiçeklerdir. Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğüydü. Antep’e  Küçük Buhara derdi. Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi. Sydney gribi gibi,  uzayın hiçselliğinde havlayan köpekler, ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek ne kadar kötü kokuyor. İsa şu cevabı verdi: Ne kadar  Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammet köpek için halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik  Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır. Bir takım gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak Kıtmir adlı köpekleriyle orada üçyüzdokuz yıl kalacaktır. Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür. Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözünün de kör olması gibi. Kinâne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Gıfar’dan bir kişiyim dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğinin beşinci yılında bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya gibi. Muhammet’in Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır. Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti. Cabir (r.a) anlatıyor.            
Zâtu’r-Rikâ  savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde, onu Rasulullah’a  (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? dedi.
Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi. Müşrik -Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi, Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebû Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine hemen elinden kılıç düştü. Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve - Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de ’Yakalayanın hayırlısı ol' dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.  Öyle bir rüya görmüştü ki gökyüzünün nur serpen aydın ayı süzülüp kendi üzerine inmiş ve onu ışık ışık parlatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekrân şöyle demişti  -Ya Sevde! Şayet rüyan sadık ise, ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evleneceksin. İşte o an Sevde’nin gönlü acılarla dolmuş, gözlerinden şebnem katresi yaşlar akmıştı. Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra Allah’ın Sevgilisi  ol zaman ve mekanın ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında tatlı bir ömür sürdü . Takvâ ve verâ sahibi  idi, ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine düşmüştü.  Su vermez ve çıplak gövdesine demir zırhlar giydirirlerdi. 
Başını kızgın demirle dağlamaya başladı. Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu. Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki, hayvan ve mantarlarla dolaştı.  Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli üçgen gibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu çölde bir tavus, o an anlaşıldı ki konuşmak insana özgü bir şey değildi. Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengîlerin egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti her şey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların hükümdarlığı zamanında  başkent Avaris’ti. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü mezarı ordadır. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacına da Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir Yehova  oğlu gibi kavgada  ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi. Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı: ’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri  Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip süpürüyordu ki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi iki kere iki gözümü uyku tutmuyordu.

‘Şimdi yokuş çıkıyorum / Ama bunu herkes söyler.’

Sezar tam bir katışıksız tam bir kreoldu dedi, yalan dedim bütün insan saf ya da melezdir yani, Kenan ilinin keçi çobanları gibi yani. Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ebabil kanadından hızlıdır. Ebrehe kinli biri. Son bir soluk verdi. .Zambak özlemli çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler. Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi, gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırından sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen Stevens, Tebeşir türküleridir, Eflatun’un cini...
‘Yirmi karlı dağın arasında / Kıpırdanan tek şey / gözüydü karakuşun.’ (4)
Filizlen filizlen ey ilkel yürek, ahşap yol, güneş, iki kişi arasındaki  hendeğe çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta, Beyaz Leydi’sinin imgesini görür... Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır. Tam o anda, uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire onun, Beyaz Adamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı  ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azap askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var, taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe bürünüyor, sular içildiğinde baş döndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst üste oynaşıyor. Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgüdür dedi.
Bir balık gördüm gök içinde, izliyor, bir soprano çınlatıyor cehennemi, balığın ağzı açılıp kapanıyor, balık ışık yılı, balık beyaz, gümüşlü, bir şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri, ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişçesine uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı. 13.Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ın beşiği olarak karşımıza çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in “sen, ben’in karşısında oturan ben’dir” şeklindeki motto’yu ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin aranda ne ben, ne de sen vardır’ demiştir. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i Dahhak nedir. Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatlar , Galata, sultanlara kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire’de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır dedi mi.  Şimdi Dulkadiroğulları  denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar yiğit savaştığını, böyle otuzbin kadın savaşçı olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu demek  anası savaşta ölmüş yetim demektir. Sertrandon, Halep civarında sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik, Tekfur sarayı ve Artukoğulları, Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı.   
Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen şunlardır:  Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Anadolu’da keçi güdenler ve deniz kozalağı.  Beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin  sırıttığı yoldan, kente girdik ve insan ölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu  buldu. Yaşamdaki en büyük tansık ölümdür.  Allah’ım, kalbime bir nur ver., önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, kulağıma, gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy.  Madde bir  bulutun  bulutunun  bulutunun  bulutu gibi bir şey dedi.
Tuhaf bir İnka kuşu gibi. Hermon dağından geçerken yılan kuşları sardı çevremizi, renkçil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar, yüz milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların  I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan William’ın Katolik kral II. James’in ordularını yendiği Boyne savaşının yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın işareti aslanlı horoskobu  dahi görmüştük. Başkırtça, Kırgızca, Yakutça, Kazanca, Altayca ve Özbekce gibi diller. Gün ağarırken, firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı.  Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta yetiştiriyorduk. Boşluğa övgü, hiç ve eros dedi.  Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık, Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı. Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı. Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu..
“Zifiri karanlıkta / Kurbağanın ağzından  / Çıkıyor ay”
Atina’da Altis korusunda yapılan olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi. Judea dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı   Robotlar balığı, balık maymunu, maymun seni, sen robotu yarattın, efendi benim artık, her yaratılan yaratanın efendisi olmuyor mu sen hayvansın güç erk bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıyı yaratacağım ve o hepimizin efendisi olacak.  Osmanlıda piyale ve piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi. Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe, düzlem, cisim, algı biçemi,  soyut emek, yaşamak  gibi bir takım zırvalar söyledi, derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında, otantik düşün bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi. Öyle ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu.  Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki dünya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerini sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor.
Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı. Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, foto galvaniz, parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in  saklandığı mağarada Muhammet’inki gibi örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammet görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da, Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşı döküyordu acaba, hobi yerine sevit derdi, incir ağaçlarının dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar  Villon’un Asılmışların Baladı’nı okur gibi.
‘Körbilim boş toprakları sürer / Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar /  yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür. /
İnanma da, arama da; herşey saklıdır’ (5)   
Janist rahip diyor ki: ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var / Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz' Kendine özgü Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,  Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm. Piranhalar takımı gelince de savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ını yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanma arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum.  Anemas zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığı.  Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi,  Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya indiler. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada.  İlk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve kalinikhta, Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej, Medine’deki meçhul mezar, mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis? 13. Yüzyılda Artukoğulları sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat, insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunardı, Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişiklikleri yaşayabilir, ya da güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider. Et yerken bazen kendimi köpek gibi hissediyorum dedim, arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan köpektir ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının pırıltıları, iz ve esinlerini görebilirsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.
Salamis harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahret, argonot, üç köstek taşı nedir bilen var mı, Angloma nedir ki.  ‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’ gibi,  Gut hastalığı yani Nikris yani damla hastalığından öldü, ölümüne doğru  Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. hidivlik verdiler. Wilson’un  Yalnızlık Çağı dediği,  Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissederdi. Zagros dağları adını verdiği. ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’. Garip bir bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini  söylüyordu. Örümceğimsilerden migallerde trake bulunmaz.
Merihli’lerin ağaç yazıları gibi Tiberius Capri adasına da öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne yol açmış ki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri üzerinde oturuyormuş Malaparte.
Anghiari Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan, da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevrat’ın fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena değil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi, Eco söyledi bunu Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor.  Nietzche Sifilis hastasıyken genç bir eros kapısını çalar elinde iris çiçekleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, Venüs çiçeği gibi  Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın başını kesmekle görevlendirilir. Bu hiçte kolay bir iş değildir, Medusa’nnı görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür. Bunu bilen Perseus tanrılardan yardım ister, Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir ve Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır.  Haberci Merkür’de ona kanatlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını verir.  Perseus, Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır.  Görevi bitip geri dönen Perseus, prenses Andromeda'nın çığlıklarını duyar. Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye hazırlanmaktadır. Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür. Perseus prensesi kurtarır, Perseus ve Andromeda birbirine aşık olurlar. Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala gökyüzünden bize göz kırpar...
Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında bin cenk arabası ve yediyüz atlıyı tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarını kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı söylenen Higgs bozonunun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu. ‘Quo vadıs, domine?’  Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..
Keçi memesini andıran bir tepenin üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi. Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II, Arabistan çiçeği, Horgörü, develerimizin üzerine, diril gece indi ve gölgeleri örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması” olarak yorumlanan  olayın sembolik olarak yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı. Dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu. Erivan’da yoksullar kültürle doyabiliyormuş.
Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı). Anahtar deliğinden giren bir Arap atı,  suları,  vadileri doyuran Türk ırmağı, kana kılıç suyu derdi. Gorgonlar diye bir şeyden söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu otuz ayrı isme bölünen Şitao’dan sözediyordu, Şitao’nun  Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güçleri kalmadı. Trianglum yıldızı, güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin  nedenselliğini  sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır. Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin  temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant, ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar ve şu saptamaları yapar. Usçu varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış dünyasına girmesini sağlayan nedenler bütünü,  ya da nedensellik ‘istenç’ dir.   Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından  derbeder yani güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor.  Hindistan ve Srinagar, helezonik gizlem, halk sözcüleri, uzayın %99unu kapsayan karanlık bölge.  ‘Emir erlerinin tarihi bu güne kadar neden yazılmamıştır anlayamam’. Yazılmış olsaydı, Toledo kuşatması sırasında açlıktan gözü dönen Almavira dükünün, emir eri Fernando’yu açlıktan nasıl hapur hupur yediğini öğrenmiş olurduk. Dük hazretleri, anılarında, emir erinin yumuşak, körpe etinin tavuk etiyle, eşek eti arasında bir tadı olduğunu anlatır.’ ‘1890’lı yıllar, Avrupa, Strauss ve Schönberg’in yeni ritm ve ses renkleriyle tanışıyordu. Zola gerçekçilik akımını, Dostoyevski Slav demonizmini, Rimbaud lirik söz sanatının ince örneklerini göstermişti. Nietzche felsefede devrim yaratmıştı. Klasik, süslü mimarlık, yerini işlevsel üsluba bırakmak üzereydi. O dönem yazın sanatının eleştirmenleri, her türlü yeniliği, bir kargaşalık, bir gerileme olarak algılıyordu. Bir sanatçının ün salması için, orta kuşak tarafından denenmiş olması gerekiyordu. Bugüne benzeyen keskin, hiyerarşik bir ilişki vardı. Öte yanda gençler, Gerhart Hauptmann otuzunda Alman sahnelerinde söz sahibi olmuştu. Rilke 23 yaşındaydı ve arkalarından başkalarınıda sürüklemişti. Kaşla göz arasında ‘Genç Viyana’ grubu ortaya çıkmıştı. Ancak Hofmannsthal, tam bir fenomen olarak, o kuşağın güçlü tutkularını dile getirmekle kalmamış, 16 yaşında bir genç için büyük bir edebiyat olgunluğuna ulaşmıştı. Bu sanat hayatında süregelen usta-çırak ilişkisinin o kasvetli, uzun yolculuğuna tuhaf bir karşı yanıttır Hofmannsthal’in yaratımı. Loris takma adıyla gönderdiği şiirler, dergi editörleri tarafından usta bir şairin yeni bir üslubu olsa gerek, diye yorumlanırken, karşılarına, sıska, soluk benizli, ince sesli, bir erkek çocuğu çıkmıştı.
Barba Vasili paltosuna girdi uyudu. Pelion dağı, Fars dünyası, Meotis gölü (Azak denizi), rüya tanrıçası Serapis, Vitzliputzli (Meksika tanrısı) Talokan’da, Hint Kerala’sında, şiir umarsız Penolope’dir. Emanuel von Froben; Büyük Seçmen Prens Friedrich Wilhelm’in ahır yöneticisidir. 1675’te Fehrbellin savaşında kendi atını prensin atıyla değiştirerek efendisinin yaşamını kurtarmış ancak kendisi yaşamını yitirmiştir. Lizbon’a Lizboa diyorlar. Vasco de Gama’nın Mekke’den dönen Hintli hacı dolu bir gemiyi içindekilerle birlikte yaktığından sözediliyor. 17. Yüzyılda bir rahip, denizin yuttuğu yüzlerce Portekizliyi kastederek, ‘Tanrı Portekizlilere küçük bir ülke verdi ama, dünyayıda onlara mezar etti demiş. Portekiz’in en meşhur şairlerinden Sa de Miranda’da ‘bir kimyon kokusu için halkını yitiren krallık’ diyor Portekiz için. Keltler, Fenikeliler, Vandallar, Kartacalılar, Romalılar, Yunanlılar, Gotlar, Moritanyalılar, hepsi gelip geçmiş o sahillerden. İber yarımadasında beş yüzyıl kalan  Müslümanlar balkonda o kadar eğlenememişler, 1147’de Portekiz’in ilk kralı Alfonso Henriques’in İngiliz, Alman, Fransız ve Flaman haçlı birliklerinin desteğiyle Lizbon’un tepesindeki kaleye bayrağını çekince, çekilip gitmek zorunda kalmışlar.. İkinci Dünya Savaşında, Hitler’in Alman general Rommel’i zehirlettiği söyleniyor, Portekiz’deki ormanlık ve yeşillik Cabo da Roca’da, yüzkırk metre yükseklikteki bir kaya üzerine çıktığınızda, hava açıksa Newyork’un bile görülebildiği biliniyor. Portekiz’de yerli halkın kökü İberyalı’lardır. Selahattin’in iskeletleri, ardıçların tepelerinde ölüyor, ötüyor av borularının boğuk sesi. El Greco ya da Toledo’nun gizi. Kara evren. Bulut allahsı dumanlar, Isfahan ki dünyanın yarısı, Buhara ki yasaklı kenttir.  Olanaklarım arttıkça, yapabileceklerim, arzularım yavaşlıyor vb...

(1) Ken Smith. İngiltere-ABD
(2) Juan Luis Panero. 1942
(3) Theodor Storm. Almanya
(4) Wallace Stevens. ABD
(5) Alvaro de Campos




























































ADAM
                                                   

                                                                                                                “Rosetta taşından alınmıştır”


                       
Hafik’teki Sofular köyünde doğdum. Gençliğimde Mehdi olup Ravza dağında gizlendiğim söylenir. Baltık Denizi’nin amberi, Thüle’nin kalayı,  su meleklerinin boynuz kapısı  ve  Perikles’in evlenmek istediği  Miletoslu  entelektüel Aspasia’ya hayranımdır. Araplara yenilen Sasani hükümdarı Yezdigird’in kızı Şahbanuyla evlendim,  bazıları telef olmuş yirmibir çocuğum vardı.  Abbasi davetçilerinden Hidaş gibi, Helen gnostizmi ve Ebu Süfyan’ın güvercin donunda  (biçiminde) gelen İkiz Güçler’ine değer verir ve inanırım.  Varlıkların özü anlamına gelen ve  yanan  çalı  sembolüyle gösterilen Yaave bizim de simgemizdir.  Gadir’i Hum’da,  Cemel ve Sıffin savaşında bende vardım.  İkisinin musahip (?) olduğu  Tanrının  Aslanı  ve  Orphee Yumurtası  lakaplı  dört ayaklı  kutup  eşeğine  bir  gezi  sırasında  bende binmişimdir.   Başta  Şiiliğin gulat kolu olmak üzere,  Argos gemisinin  tekniği,  ‘Haber geldi   bana ki  Büşr Yemen’e gelmiş’  diyeni  selamlayan  Vişnu’nun  atmacasıyla,  Seretan  ve Yengeç  beygirinin gelişip  değişmelerine  benimde pek çok katkım olmuştur.

Mandregiri  dağını  gezdim.   Akrep zehiri gibi yakıcı buğular içinde dolaştım.   Bir kapışma üzerine Komodo  ejderlerinin de bir dile,   hatta bir uygarlığa sahip olduğu anlaşıldığında;   bu (değerli) bili gene bana nasip olmuştur. Hasır  taburelerde çok oturdum.   Tanrının varlığına olan kararsızlığın boş olduğunu anladığım zaman, çok geç kalmıştık.  Sığırtmaç adam Bootes,  Krişna,  Jesüs  ve  Baküs iyi  dostlarımdır.  Urumiye  gölünde bende yüzdüm, ay ışığında üzerinden leylekler,   minik kuş sürüleri ve üzeri  sarı yıldızlarla dolu kuğular geçer ki  hala unutamam. Soluk benizliyimdir,   alayla Romantürk dedikleri de olmuştur.   Beserabyalı değirmencinin oğlu  Kuyucu Murat,  Kansu  Gavri  ve Sadettin Köpek’le uzaktan da olsa akrabayım.  Mavi sırtlı somonla,   İran keçisi,   Etiyopya arısı ve göz yapılarından ötürü balina  yemeyi  çok severim.   Her yemek yiyişimde,   gizli bir iğrentiyle dolduğumu da, yalnızca ben bilirim. Yunus arkadaşımdır,  Yafa’ya geldiğinde,  Tarşiş’e gitmek üzere bindiği gemide tanıştım.   Bu Saffat’ta da yazar. Bir söylenceye göre gemi,    Hınzır Burnu önlerinde fırtınaya tutulup batmış   -Yunus denize atılmış-    Payas Harabeleri  civarında  balık  karnından  tıpkı yeni  doğmuş  çocuk gibi çıkmışsa da,  -ışık olsun ki!-  kimseler bilmez, onu ben kurtarmışımdır.   Bir ağacın gölgesine götürmüş ve sütleğenden peyda sütle beslemişimdir.  Bu yüzden  o süte ‘cennet taamı’ der.

Her  şeyin  dönüşüm içinde  bir  boşluktan  bileşik olduğunu  anlatmak  için  gaitalarını   yiyen  Zelanda’nın  güneyindeki   Utahlara  bende  katıldım.   Utkularımızdan  Sıffin  kutlamasında   (3 rub-u asır sonra),  bir cenkçinin  karısı   Cüdaye’yi,  ölünün  kahraman  eşi  olarak  anmak  istemiş  ve  yaşlı  Cüdaye  törendeki  şatafata dayanamayıp  ölmüştü.   Bunca zaman  evvelki  Sıffin’in   son   kurbanı   Cüdaye   olmuştu  benim  gözümde. Öldüğümde  imrenilen  ve  uzun  yılları  kapsayan  yaşamımdan  geriye  hiç  bir  şey  bırakmadım.  Yaşam vahşi yırtıcılığın  cirit  attığı,   kör kötürüm  bir çalı  yığını.    Bu ahmakça   süsü   bildiğim  için  geriye   yalnızca   şu övüngeyi   bıraktım   yaşamımda;    (Kayıp kuzu kabusta bulundu  /  köyün altında / denizin içinde dönüp duran  /  Mevlana heykelinin orada  /  Hani kimlik sorunsalını umursamayıp /  herkesi taşraya çağıran  / ve adada mekanik çılgınlıklarla dönen  /  Mevlana heykelinin dibinde.  /  Karşıdaki çıplak adaya doğru bakıp / denize atlıyordu) gibi   dizeler   yazan   lanetli   ozanlara    öykünüp,    bir   zamanlar   bende   yazdım.

Ey okur, sakın gücenme, o’nu  yalnız sen biliyor ve  yalnızca  sen  anlıyorsun:
                         
                        ‘Karawane’
                         jolifanto  bambla   o’  falli  bambla
                         grossiga m’pfa habla horem
                         e’giga  goramen
                         higo bloiko russula huju
                         hollaka hollala
                         anlogo bung
                         blago bung
                         blago bung
                         bosso fataka
                         ü üü ü
                         schampa wulla wussa o’lobo
                         hej tatta  gorem
                         eschige zunbada
                         wulubu ssubudu uluw ssubudu
                         tumba  ba-umf
                         kusagauma
                         ...
                         Hoşcakalın...
                
                     
             
        


































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...