29 Eylül 2018 Cumartesi

eleştiri kitabı




ULUS FATİH
*
MEVLANA FELSEFESİ



"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol / Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol / Hoşgörülükte ve sevgide deniz gibi ol / Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." 

Resmi öğrenimimiz boyunca ve devlet dersinden öldürülmeden önce, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi ve Kaşgarlı Mahmut'u öğrenmiş, Ömer Hayyam, Mevlana ve Yunus Emre'yi bilmiştik. İlk üçü düzyazı yapıtlar vermiş, diğer üçü ozan olarak çiçekler açmıştı. Bir doğru vardı, sonraları dünya tarihi, rönesans ve reformla karşılaşınca neredeyse onları unutuyor, Shakespeare, Botticelli ve Magellan türü simgelerle dağarcığımızı dolduruyorduk.  Anda konuya girecek olursak, tarih boyunca yaşanan doğu batı ikilemi, şu sıralar tüm karmaşasıyla bir kez daha sahne almak üzere...
Mevlana ve Yunus Emre canlanıyor, ortalığı mehteran marşları kaplıyor, Osmanlı uyanıyor, Türklük doğrulur gibi olurken, İslamiyet atağa kalkıyor, kuramlar, sentezler burun farkıyla yarışırken, romanlar, öyküler öne fırlıyor, din eksenli kültür yayılırken, görünmeyen bir el, doğu batı bulamacını sofralara koyuyor, doğu kasıtlı olarak geri plana itildi dürtüsüyle durduraksız Hindistan'a Çin'e uzanılırken (Anadolu bitseydi...), evde ki azıktan olunuyor vb...
Bir kültür karmaşasından ve bir kaosun içinden geçtiğimiz kesin, Grek ve Latin uygarlığının yeryüzünün öncüsü olmayıp, Mezopotamya kültürünün başat olduğunu söyleyenler, Grek kültürünün Anadolu yani bizim kültürümüz olduğunu savlayanlar, insanlık tarihinin Orta Asya'dan başladığını öne sürenler, görünmeyen bir arenada gizliden gizliye çarpışıyorlar. Aramıza bir Mısırlı katılsaydı başlangıç firavunlar, Bir Perulu katılsaydı Mayalar, Bir Sibir Türk'ü katılsaydı Kamçatka yarımadası, bir Maori katılsaydı en küçük ana kara ve bir Eskimo katılsaydı insanlık tarihi uzun gündüzlerin aydınlığında Kuzey Kutbu'nda başlamış olacaktı. Ne ki ilk atamız Africanus, Zambezi ırmağının çavlanlarında yaşadığına göre Afrika'nın da kültürün anayurdu olduğu ileri sürülebilir. Uygarlıklar çatışması biçiminde dillenen bu kavram, aslında kaba deyimle yine kökü politikaya uzanan ve 'ziynetten pay kapma' olarak açımlanan bir kaygının dışa vurumundan başka bir şey değil. Dolayısıyla güçlü olan kazanacak... Ama bu işin yalın yanı, neden sonuç (tüme varım) ilişkisiyle biçimlendirilmiş, yenilenlerin -kabullenip- susması gerektiği yargısını özendiren bir tutum.

(Arada bir rübai ile soluklanalım; "Bıraktım artık, Hayyam tartıyor, dizelerin o ağır biçemini / Anımsatıyor ona zaman, o özgün, eşsiz çizgisini / Dile gelmeyen düşler, binbir çeşit arzular mıydı onlar / Ve hangi gizil Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl paylaşılıyorlar." )

Öyleyse nasıl düşünmeliyiz, düşüncenin Janus gibi binbir yüzlü dünyasında, o sonsuz labirentlerinde bir yol yordam arayalım. Tarih göstermiştir ki, düşünce ve kültür ancak özgürlükçü ortamda boy atar, gelişir. Skolastik mantık, yani herşeyin tanrıya, krala veya günümüzde salt yürürlükteki erke bağlı sayılabilecek düşünsel yöntem, sürekli bir sapma ve toplumsal patlamaya yol açan, durağan ve inakçı bir gelişimle sonlanıyor, bu hızla çoğalan hücrenin tümör üretmesine benzer bir ilerlemeyi andırıyor. Demek ki bin çiçek açacak, bin düşünce yarışacak...  Örneğin, batı uygarlığını baz alan, herkes denize girsin, herkes Sartre okusun; doğu uygarlığına yüz dönense, herkes Gazali okusun, herkes Kur'an kursuna gitsin diyecek belki ama öncelikle diğerinin düşüncesinin varlığına saygı duyacak... Voltaire gibi düşüncelerine katılmayacak belki, ne ki onu savunabilmesi için her özveride bulunacak. Düşünce temelde şu kıssada anlatılandan başka bir erek taşımaz.  İki kişi bir inançsızla, bir dindar sabaha dek tartışıyorlar, alacakaranlıkta evlerine dönerken, inançsız olan, kitapları arasındaki o "biricik" kitabı okumaya başlıyor, dindar olansa tüm kutsal kitaplarını ateşe veriyor (H:Cibran). Temel gerçellik; sonsuz bilgilenim ve değişime açıklık, geçmişin erdem ve birikimine katkı ve bitimsiz geleceğe gönül uçurmaktan başka bir şey değildir.

Bu bakımdan yukarıdaki savları yinelerken ülkemizde batı klasiklerinin çevirisini hata gibi görmemek gerekir, bunun karşısındaki tavır doğu klasiklerini de çevirmiş olmaktır. Ama biz tembellik hakkına çok saygılıyız, bir vurdumduymazlık içinde olduğumuz ileri sürülebilir...
Yakınlarda Şemsi Tebrizi'nin Makalat'ını Simurg kitapçılıktan alıp okumak istemiştim, kitabı bitirdiğimde bir düş kırıklığıyla, mutsuz oldum, kötü bir çeviri, argo sözcükler, zaman zaman bayağılığa yaklaşan bir felsefe, bunun doğrudan çeviriyle ilgisi var, çevirenin yetisiyle ilgili, yeryüzünde edebi hiç bir yapıt olmasın ki dili, yazım amacı güzellikten etkileyicilikten uzak olsun...
İlyada'ya zaman içinde, aynı güzellikte yeni bölümler eklendiği ve Homeros'un 'hiçkimse-odysseia'  bir yazar olduğu söylenir, bizde ki İlyada çevirisi de eşsizdir, öyleyse çevirirken son derece arı ve bir üst dil yaratamıyorsak çabalarımız boşuna demektir.

 Uygarlığın nereden başladığı sorunsalıysa, yeni Mevlanalar, yeni Yunus Emreler üretmedikçe, hiç bir geçerliliğinizin olmayacağı bir alanda salt monologtan başka bir şeye yaramayacaktır. Üstelik karşınızda daha güçlü, donanımlı kesimler oldukça... Türk İslam sentezi düşüncesine sempati duymak kolay ama bunu kim istiyor, Kabe'mi, Vatikan'mı, biz mi, bugün Kabe, Amerikan askerlerinin zaman zaman koruduğu bir mekan... ya Vatikan!..  ve dünyanın yarısı Isfahan, ama İran, abd'nin hırçın çocuğu konumunda, İstanbul, islamın sutresinden kurtulmuş bir karnaval şehri olarak algılanıyor ve haritalardaki adı Konstantin!.. Türk İslam sentezi nasıl gelecek peki, Akm'yi yıkıp yerine cami yaparak mı, cumhuriyeti Konya'ya taşıyarak mı!.. 70.000 cami - 1 Akm= 70.001.  Bir şeyin çıkarılarak, bir şeyin çoğaldığı görülüyor, matematiğin ruhuna ters bir olgu... Bölgede bir de İsrail var, İslamiyete karşı zonedefence işlevi görüyor, yakında Irak topraklarında da olum ve umu dışı bir Truva atı amaçladın mı islamiyet sizlere ömür, göklerimizde bir haçın gölgesi dolaşıyor sanırım ama gören var mı...

(Kommageneli ozan gibi rübaiyle şifa buluruz belki; "Bir gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin, heyüla filan değil, / uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illeti-ûlâ filan değil. / Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi: / Suret hemi zıllest... filan diye başlayan değil..."
"Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan dedi Hayyam / Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam: / Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım, dedi, / şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..." )

Mevlana'yı tanıtarak ilerleme sağlayabilir misiniz, size yüzyıllar önceki Dante'yi tanıtsalar güne övgü sağlar mı bu ve ne düşünürsünüz, Bugünkü "ab" kültürüne hayran mı kalırsınız... Yoksa yeni Dante, yeni Petrarca, yeni Shakespeare'mi ararsınız...
Biz de her ikisi de yapılmaya çalışılıyor, ama bir bölüm hibrit yazarlarımız alkışı yazık ki Washington'dan alıyor, özeleştiriyi kendini aşağılamak sanan, demokrasiye değil, demokratörlüğe soyunan bu neoyazar ve intellectuel grubunu hangi doğulu hayranlıkla okur ki...
Bu kargaşa projesinden, ya yeni Gılgamışlar, Hitit aslanları veya Muratoğulları çıkacaktır ya da Hasan Sabbahlar, Hülagüler ve fetret devirleri bizi teslim alacaktır. Sovyetler parçalandı, Balkanlar yenilendi, ulusalcılık tam aksine yükseldi, ama Güney Amerika değişiyor, Çin ve Hindi Çin gelişiyor, sıra ortadoğunun yazgısının ne olacağında, dileriz biçim içeriği belirlerken, onu biçimlendiren elin parmaklarına da rengini verir, egemen olur.

Şimdi tüm bu akışlara koşut olarak yeni yayımlanan bir Mevlana kitabı var elimizde, yazarı Henri Benazus, Mevlana Felsefesi adındaki kitap Mevlana'nın yüzyıllar önceki hümanizmini tüm açıklığıyla bizlere aktararak, örnekler veren okunası bir kitap. Mevlana'ya göre, bizler hepimiz ortak düşüncede buluşabilirsek gerçeği yakalayabilirmişiz, tek tek bilgi sahibi olamazmışız, herkesin görüş açısı ve derinliği ayrı olduğu için, bu görüşünü gerçek bir hümanizm duygusuyla da örneklendiriyor. "Hindistan'dan bir fil getirip, karanlık bir yere koyalar. Getirilen bu fili seyretmek isteyen halk oraya gelince, karanlıkta göremez ve ona dokunmaya başlarlar. Filin hortumunu tutan onu bir oluğa, kulağını tutan yelpazeye, ayağını tutan da direğe benzetir. Özetle herkes filin neresine dokunduysa, kendi zannınca bir hüküm verir. Ama herkesin elinde bir mum olsaydı, halk fili bütün halinde görüp, onun neye benzediği konusunda yanılmayacak, görüş ayrılıkları kalkacak, herkes gerçek bilgi sahibi olacaktı."
Başka bir bölümde yazgıcı anlayışa karşı çıkıyor Mevlana; " Hırsızlık suçuyla yargıç karşısına çıkan zanlı, ne yaptıysam Allah'ın takdiri ile oldu der. Bunun üzerine yargıç der ki; bende seni Allah'ın buyruğu ile cezalandırıyorum..."

Varlığın sonsuzluğu ve insanın bedeni içine hapsolan sonsuz bir ruhtan ibaret olduğunu ansıtan, derin bir aforizması da var Mevlana'nın; "Canlar, siz ancak bir düşünceden ibaretsiniz. Geri kalan varlığınız ise et ve kemikten başka bir şey değildir."
Gene bir rübaisinden şöyle sesleniyor insanlığa "Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var / Hala oraya buraya koşup ekmek istiyorsun / Dizine kadar dereye girmiş görmüyorsun da / Hala ondan bundan su isteyip duruyorsun."

Mevlana şiirlerinde ise; Beylerin azametle bıyık burmalarından, padişahların rüşvet aldığından, belli olsunlar diye kölelerin yüzlerinin dağlanmasından, savaş oyunlarından, Moğol akınlarından, yıkılan şehirlerden, kadılardan, valilerden, katiplerden, divanlardan, alınan haraçlardan, daracık sokaklardan, geçit vermez dağlardan, karanlık vadilerden, pazarlardan, hileli terazilerden, hırsızlardan, uğrulardan, kesik başlardan, kafes arkası kadınlar, delilerden, tekkelerden, şeyhlerden, sarhoşlardan, Ahilerden, rintlerden, avlardan, avcılardan, zindanlardan, kumarlardan, bekar odaları gibi nenlerden bahisler görülürmüş.

(Gene bir rübai: Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır yakarırdık güneşe, -oturduğumuz yerde- / Kıpırdamazdık, o da; doğmazdı... )

Son söz olarak sonsuz barış adına insanlık için can verenlerin önünde eğilelim ve; "Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel! / Kafirsen ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan da gene gel / Bu bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil / Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!" diyelim. &


***

Mevlana Felsefesi / Henri Benazus
Bizim Kitaplar Yayınları / 370 Sahife



***************************************************************************************************************************************************************************************************************










***********************************


ULUS FATİH


1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi anlatır mısınız?...

Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden, sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan ovası uzanırdı, ovada  sanki cennet bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. / Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar / Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...” 
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım, İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri (Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.

2-Detay dergisinden söz eder misiniz?

Bütün bunlar bir hevesin uçtaki yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir. Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık. 1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak ister. 

3-Çocuklarınız Ömer Cem ve İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?

Cem Sultan şair ve bahtsız şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider, geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde tekrar toparlanıyor ve  evde şu an geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.

4- Kimlerden etkilendiğinizi soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?

Okuma alışkanlığı zor sağlanan bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor. Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller, evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar, Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4 gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis, Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez. Yalnız  bu düşünce, bunu okumama gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister. Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap.  Bir de sinema var, kitap denli etkili, gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.

5-Günümüz Türk edebiyatını ve bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?

Edebiyatımız ve şiirimiz eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin, sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı, edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.

6-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?

Deneme amacıyla başladığım eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri, günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.

7- Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Edebiyatın yaşamın diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler diliyorum...&

 SON

Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu.  Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu tümce...

Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.

‘Arıyorum dudaklarının taşını’  boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.

Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini Menkalinen...

Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine.  Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...

‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor Perseus. 
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... 

‘Aşk artık burada oturmuyor.’  Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...

Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde

Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın

Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz

Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık


Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...






********************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları







********************************************************************************************************************************************************************






GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004




**********************************************************************************************************









ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************



*********************************************************************************************









ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de...
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************






ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************







ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hâlâ düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hâlâ şiirlerle anılıyor olması belki kırık bir yürek için, garip bir teselli olabilir...
Dileriz ki artık, sonsuz bir sessizliğin örttüğü son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

******************************************************************************************************************************************************








ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

******************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli olabilir!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Kaligramlar,

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları



******************************************************************************************************************************************************



UFUK ÖZGÜL
(Röportaj)
ULUS FATİH

YAZIN, ANDROMAK ve DEMİR KİTAP üzerine

UFUK ÖZGÜL: Yazına nasıl başladığınız ve bu konuda geçmişteki etkilenimlerinizin neler olduğuna ilişkin görüşlerinizi alabilir miyiz?

ULUS FATİH: Denizli ili, bindokuzyüzellibeş doğumluyum.İst.Ün.Hukuk Fakültesini bitirdim.Yazına olan ilgim Yaşar Kemal ve ondan önce küçük yaşta okuduğum kitaplar nedeniyledir. Örneğin: "Kızılsultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast" "Cesaret Madalyası" "Akzambaklar Ülkesinde" ve otuz sayfa olmasına karşın "Vatansız Adam Filip Nolan" anımsadığım kitaplar, özellikle Vatansız Adam insanın içindeki; genlerinde saklı terkedilmişlik duygusu, sonsuza dek süren nedenini tam bilemediğimiz yurt sevgisi, sevdiklerimize duyulan özlem, nesnelere, bizi oluşturan zaman ve mekana duyulan onulmaz bağımlılığa ilişkin bende oluşan yerleşik bilgi
ve olumların temel  nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var oluş duygusu aşılıyor ki, her şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren Freudyen görüşe hak vermemek elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'i de öyle etkiledi ki geriye yaşam boyu süren, yazına, yazarlara ve de sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve bu da temel uğraşlarımdan biri oldu diyebilirim.

U.Ö : Yapıtlarınızdan ve Artshop Yayınları'ndan çıkan öykü kitaplarınız Demir Kitap'la şu sıra yayımlanan Andromak'dan söz edebilir misiniz, soyutlamalar ve iç içe kurgularla yüklü öykülerinize ilişkin neler söyleyeceksiniz?

U.F : Üniversitede; Platon'un Akademisi gibi, insanlar gerçekten yaşama ilişkin derin bilgiler edinir.Orada en az öğrendiğim şey hukuktur.Çünkü belli bir birikimi olan idealist insanlar genç yaşlarıyla çevrenizi sarar ve dünya her gün yeniden kurulur. Şiir, felsefe, resim, müzik orada öğrenilir. Doğal yaşamımızda sözünü  bile etmediğimiz öğrenci yurtları her tür bilginin ideanın, olağanlığın çarpıştığı ve gerçek mutluluğun yaşandığı daracık alanlardır.Geçmişteki anarşi ve toplumsal düzensizlik, statüko dediğimiz şeyin bu güzelliklere asla katlanamadığının göstergesidir.Dünyadaki hiçbir düzen yeniye ve gelişime açık olamaz çünkü her gövde kendisini savunur. Şiddet ve karşı koyma azalsa bile en demokratik ve barışçıl düzen değişime gerçek bir içtenlikle açık olamaz. Bu doğanın bir kuralıdır ve şaşmamak gerekir. Burada olması gereken hümanitenin; yüksek boyutlarda bir etkileşimle, durağan ve değişmekte olanı bir denge içinde çarpışımını sağlamasıdır. İşte zaman içinde bu ve benzeri
düşüncelerle oluşan birikimi 'Priamosoğlu Hektor'un Ölümü' adlı şiir kitabıyla tüm sanat erbabı gibi ben de ortaya koymaya çalıştım. Daha sonra gene, Leandro, Sonsuz Küs Aias'a, Zümrüd-ü Anka ( Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son olarak Andromak ki son ikisi öyküdür, birbirini izlediler. Demir Kitap, ondört öykünün yer aldığı ilk öykü kitabımdır. Otomatik metinler, içiçe öyküler ve kısacık öykümsülerin yeraldığı bir kitap. Örneğin Anastasya adlı öykü haremdeki bir cariyenin entrikalar içinde ölümüne uzanan yolu anlatıyor. Nitokris adlı bir başka öyküde ise Pers Kralı Kambyses'in oğlu olan küçük prensin düşünde gördüğü bir olayın gerçekliğe uzanışı öyküleniyor. Arabistan adlı öyküde ise (iki ayrı öykünün bireşimiyle çocukluktan gençliğe geçen kahramanın) sanrısal bir yolculuğa çıkışı var.  Genelde düşlerle gerçeklerin birbirine geçtiği, düşlerin değil gerçeklerin düşe dönüştüğü metinler...  Andromak ise; mitoloji, tarih , doğa, felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya çalışılmış bir öyküler demetidir ve büyük ölçüde deneyseldir. Alışılmış öykü yapısı yoktur, deneme ve anlatının da araya girdiği aslında
tümüyle söylenmek istenenin dile getirilmek istendiği, biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir ara biçimin oluşturulduğu bütündür. Oradaki öyküler Koru adlı öyküde olduğu gibi aşkın metafiziğinin yaşamın çok gerisinde kalabileceğini ve temelde aşkın değil yaşamın bir tansık olarak algılanması gerektiğini ima etmeye çalışan oldukça uzun ve bilinç akışına öykünen metinlerdir. Oldukça deneyseldir  ve bu da doğal, çünkü nasıl yüzyıl başında şiir zincirlerinden boşandıysa, tüm yazın türlerinin de günümüzde sınırları parçalandı. Meksikalı Alfonso Reyes yazdıklarımızı hep düzeltmek zorunda kalmamak için yayınlarız demiş, Baba Mukaddem’e göre insan ölü sözlerinden geviş getiren hayvanmış, diyesim yapıt edebi ise artık roman mı, öykü mü, şiir mi günümüzde kimse sormuyor. Şiirroman, öyküselmetin, romansıdeneme hertür başlık kullanılıyor artık. İyi bir yapıtın dili özgün, anlatımı sağlam, biçemi de yazarın iç sesini kesinkes barındırmalı ki bir değeri olsun, biçimi pek önemli sayılmıyor günümüzde, ayrıca psikolojik sosyal ve bireysel bağla günümüze bağlı olması, zamanın ve mekanın dışında duygusu vermemesi, çağının ürünü olması bir değeri olması için olası kıstaslardır... Londra'daki Hyde Park’ta yağmur altında, serbest kürsüde biri konuşuyormuş, bir saat boyunca bir kişi onu dinlemiş, adam teşekkür ederek konuşmasını bitirdiğinde o tek dinleyiciye yağmur altında kendisine nasıl katlandığını sormuş, adam da senden sonra ben konuşacağım onun için demiş. Demek istediğim şu ki;  günümüzde sanat yaşam alanlarımıza öylesine indi ki, herkesin bir kitabının olması, herkesin bir bestesinin olması çok doğal.

UÖ: Genel anlamda yazın ve günümüz yazını ve dilimiz üzerine görüş ve değerlendirmeleriniz nelerdir?

UF : Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan dolunayı görüp görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman gözlerimizi kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca karanlıklar var diye ekler, şair; ama ben görüyorum der!..  
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek geli
şmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir  ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.

UÖ.Öykücülüğümüzü nasıl buluyorsunuz, bu çerçevede neler söyleyebilirsiniz?

UF: Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü olarak giriş yaptığını biliyoruz. Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi  okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in  ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek;  zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda olanların durumu  şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa; hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.

UÖ.Sizin eleştiri yazılarınız olduğunu biliyoruz. Eleştirimiz üzerine düşünceleriniz nelerdir?

UF. Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla gelişimini sürdürür! kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız, basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı, ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz, bu durumda eleştirmen olmanın erdemini varın siz ölçün demekten başka elden bir şey gelmiyor...
Ayrıca kişisellikle diyebileceğim şudur ki, sanata ilgi duyan kişinin hata yapması kaçınılmazdır. Ben de haddim olmayarak ki sanat haddi olmayanların işidir, resim eleştiri ve sanatın diğer alanlarına da ilgi duyarak onlarla da bir uğraşı içine girdim. Az da olsa resim yaptım, gene bizde hep söylenir eleştiri yok denildiği için bu
kışkırtıyla olsa gerek ona da yüz sürdüm, eleştirmen olmak için değil, bir kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının önüne geçemediğim için. Sonuçta idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir var oluş biçimine ulaşmak istiyorsanız, çok parçalanmamak en doğru yol ama, sanat beni o denli büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade, olmuşların parodisiyle bütünleşerek tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak isterim diyebilirim. Çünkü öyle insanlar tanıdım ki, sanat erbabı
dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve içselleşmiş bir felsefe taşıydılar. Göz göre göre yok oldular, ne arayan oldu ne soran, kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar, onların yanında isim, resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda tanımlanmaz bir iki yüzlülük oluşturduğundan ve sürekli çeli
şkiler içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünemedim... Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.

UÖ.  Teşekkür ederiz.

U.F. Ben de teşekkür ediyorum.
06.01.2008


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
*
SOLARİS
*-
ULUS FATİH
*
YAZIN ÜZERİNE

Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan dolunayı görüp görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman gözlerimizi kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca karanlıklar var diye ekler, şair; ama ben görüyorum der!..  
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek geli
şmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
***
Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü olarak giriş yaptığını biliyoruz. Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi  okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in  ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek;  zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda olanların durumu  şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa; hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
***
Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla gelişimini sürdürür! Kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız, basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı, ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz.
***
Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın; hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.

******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH



SANAT ANLAYAN İÇİNDİR

‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.

Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.

Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..  Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:

‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’

Belki şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır, dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben / ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı / leylak büklümlü, bir kara yoru, ırmak bir peri / geçiyor ölümlerden diyorum ben."










SANAT ANLAYAN İÇİNDİR

‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.

Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.

Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..  Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:

‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’

Belki şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır, dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben / ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı /

******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
BORGES

Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.

Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma şansına bile sahip olur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar (her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.

Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.

Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan  umudunu kesmeyen bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.

'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye söylendim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.

(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************








ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ

Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla, işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider, köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak, dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır, taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde, arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün, arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrendik! der.

Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.

Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır. Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.

Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir. Bu  da insan ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...

Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne ilişkin söyleyebileceğim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya savaşının talihsizi kahraman Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir delphoist ve Truva atının tuzak olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır. Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte, yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı var mıdır.

Son olarak çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles adlı kısacık masalında geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada bir erkek ve bir köledir Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere sırasını bekleyen Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla; onunla yüzyüze gelir ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e sürünür. Çünkü o; ormanda Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı aslandır. Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur ve böylelikle mitoloji zamandaki yolculuğunu durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir öğretiye dönüşerek, düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur... &


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
*
İZSÜREN

I
İnsanı yaşamı boyunca izleyen nenler (şeyler, eşyalar, nesneler demekmiş) vardır. Örneğin çocukluğumuzdan beri yanımızdan ayırmadığımız, fotoğraflar, albümler, belki oyuncaklar, kaseler, rozetler, çalar saatler.vb. Çocukluğumdan kalma küçük bir çini vazom var, kırıldı yapıştırdım hala duruyor. Bir minik kilimim, bir kaç kitabım, demirci olan babamdan kalma süngüm, ne yazık ki büyük kardeşlerim onu aldı ve bir iki defterim var. Çok daha ilginç nesnevi andaçlara sahip olan insanlarla karşılaşmışızdır. Anlatmak istediğim, geçmişimiz bizi bir gölge gibi sürekli izler ve biz onun gölgesinden çıkmaya çalışırız, bazen bu korkunç bir sonla noktalanır, bazende yeni ufuklar açar. Geçmişimizden kopmak hiç bir zaman benimseyemeyeceğimiz bir durumdur, nostalji, yurtsama olarak çevrimlenen bu sözcük, geçmişimizden kopmanın sakıncalarını içeren patolojik-sosyal bir deyimdir. Yurtsama, yurdundan, yerinden ocağından olmuş insanların geri dönüş özlemini dile getiren zarif bir sözcüktür aslında. Ama insanlık tarihi geçmişe bağlanmakla, geleceğe koşmak arasındaki kavgaların tarihidir. Bunun hangisi doğrudur, geçmişe bağlanıp kalmakta pek kabullenilir yanı olmayan bir durumdur, Heraklit 'panta rei' herşey akar demiş, yani siz istediğiniz kadar geçmişten kopmak istemeyin, gün olur devran dönecek, bahar gelecek, yağmurlar yağacak, buzullar eriyecek, insanlar ölecek, Napolyonlar gidecek, Vezüvler patlayacak, Nil taşacak, Zeus yerini yeni tanrılara bırakacak ve zaman geçip giderken insanlık yıldızlara doğru yeni serüvenlerin peşinde koşacaktır. Bu konu da bitip tükenmeyen bir çeşitlilikte sürüp gidecektir. Öyleyse asıl söylemek istediğim açıya gelmek en doğrusu olacağından, düşüncenin okyanuslarında kulaç atmaya bir son verelim, çünkü Magellan gibi başladığımız noktaya dönmekten başka bir noktürne yolaçmayabilir. Söylemek istediğim şu, eşyalar nesneler derken bir de yazına gönül verip gönlünü edebi yapıtlarla oyalayıp besleyen ademoğullarının peşini bırakmayan şiirlerde vardır dünyada...
Yine çocukluğumda  bir gece (inanın) dolunayın altında susa yolunda geziniyorduk, herkes bir şarkı, şiir ya da türkü okuyacaktı, kısa keseyim bizden yaşça büyük yakınımız, ilerdeki üzüm bağlarının hayaletlere dönüştüğü ürpertiler altında uzunca bir şiir okudu, densizliğim yarar ve zarar noktasında hep eşitlik sağladığından olsa gerek bunu sen mi yazdın dedim, bana karanlıkta görünmeyen, ama sesinin tonuna Gökler Hakimi Gordon'muşçasına bir eda veren tonda, aşkla, ben yazdım dedi. Aradan yıllar geçti o şiiri unutmadım, ta ki Lise II (sanırım) edebiyat kitaplarında günün birinde Annabel Lee şiiriyle karşılaşana kadar. M.C. Anday çevirisi E.A.Poe'ye ait o şiir onun kadar yıllarca benimde peşimi bırakmadı böylelikle. Şimdi ona kızmıyorum, şaşırmıyorum, çünkü insanoğlu yaşamda hep güzelin peşinde koşuyor, hep güzele sahip olmak istiyor, bazen bu yolda ( en çirkin ve vahşice olanıda göze alıp, tersinerek) elini kana buluyor, bazende genlerinde saklı vahşet güdüsü gibi, en az onun kadar genlerinde saklı bir estet ve zerafet duygusuyla, sahip olmanın içgüdüsüne yenik düşerek cennetsi bir yalana başvuruyor, hiç bir yararı, hatta yitimi olabileceği halde, çekinmiyor ve günahsızca 'o benim' diyor. Şimdi ben o yalancıyı anlıyorum, o güzele ulaşmak, ondan ayrılmak istemeyen, hep onu özleyen, naif, bu yolda kendi dürtülerine bile yenik düşen öpülesi biriydi... Onun öldüğünü duydum, son yıllarında köyüne dönmüş ve ancak köylülerin üzerine yakışan bir yoksulluk içinde, 'Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, işte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri' diyerek, bu dünyada Annabel Lee'nin lirik tınısına gönül vermiş, ama yaşayıp yaşamadığını kimselerin bilmediği bir alınyazısıyla geçip gitmişti. Dilerim öbür dünyada Annabel Lee'nin içleri yakan terennümü kulaklarında çınlıyordur. Peşimi bırakmayan başka şiirler, şairler elbette vardır, bir kere şair diyorsanız o insanı seveceksiniz, en kötü şiir yazan insanların bile karıncayı incitme konusunda gözyaşı dökebildiklerine tanık olmuşumdur. Kim ki şiirin peşinde koşuyor, katilde olsa, mutfaktan çıkmayan saçını süpürge etmiş annede olsa, kanalizasyonda çalışan işçide olsa, zaten göklerde yüzen pilotda olsa siz siz olun onu anlamaya çalışın. Çünkü sonsuz barış ve sevgiye ulaşmak istiyoruz, ama paranın padişahlığı, mülkiyetin kırbaç izleri, mayınlarla belirlenmiş sınırlar ve gözlerimizin arkasına, kafatasımızın içlerine kadar uzanmış tel örgüler, ölü sayısıyla çarpımlanmış zincirler, dikenli teller ve madalyalarla, övgülere boğulmuş, prangalar, gelenekler bizleri birbirimizden ayırıyor. Ama şiir kendi başına bu ıssız, karanlık, kanla yıkanmış yolda bıkmak usanmak bilmeden ışığını yaymayı da sürdürüyor.  
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın, zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler veriyordu tanrı,
/ zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru / evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
/ Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. / Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım dorukları salt görebilmek için tam da bu gün."

II
İnsanı yaşamı boyunca izleyen sanata ilişkin objeler, ötesi şiirler vardır demiştik. İşte çocukluğumda Annabel Lee'nin her insanın genlerinde bulunan güzeli ayırt yetisinin etkisiyle unutamamış olmam bir yana sonraları aynı etkilenimler çeşitli dolayımlarla sürüp gitti. Yaşar Kemal'in İnce Memed'indeki Seyran karakteri ve oradaki betimler sonsuz şiirsellikler ve estetik duygusunun geri dönülmez biçimde benliğimde yer etmesine neden olmuştur diyebilirim. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı yapıtındaki Esmeralda kişiliğide aynı etkiyi perçinlemiş, aile içinden birinin arkadaşının yazdığını sandığım Andorra şiiride (şairi kimbilir nerelerdedir) sıkça okunup yinelendiği için benzer etkiyi uyandırmıştır.
Böylelikle şiir, sanat, hümanizm yavaş yavaş yaşamımda belirgin bir boyuta ulaşmış ve gelecekteki sezgi gücünü belirleme yolunda alt yapısını kurmuştur gözüyle bakabiliriz olup bitenlere... Yirmili yaşlara yakın Nazım'ın küçücük bir kitabının elimde dolaştığını anımsıyorum, o zaman onun amansız gücünün ayırdına pek varamadım, sonraları etkisi korkunç oldu, yıllarca ondan daha iyi şiir yazılamayacağını düşündüm, bunun asıl nedeni başka diyarlar ve başka coğrafyaların güzelim şairleriyle karşılaşmamızın gecikmesidir. Nazım'ın Masalların Masalı şiiri evrenin zaman için de akıp giden bir uçsuz bucaksızlık olduğunu, her canlı ölümü tadacaktır düşüncesinin altında, her ölüm yeni bir yaşamdır (yeni bir başlangıçtır) tümcesinin barındığını anlamama yardımcı olan, felsefi, iç konuşmalar gibi sürüp giden bir terennümdü doğrusu.
ıÜüMasalların Masalı
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / ıÜüSu başında durmuşuz  / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ ıÜüSuda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ ıÜüSonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / ıÜüBen şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz  / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."

Şiir anlatılmaz derler doğrudur, ama çağımızda artık şiiri anlatan şiirler bile yazıldığına göre, aforizmaların Engizisyon yargıçlarının dilinde kaldığını düşünsek iyi yapmış oluruz sanıyorum. İnsanı etkileyen şairler o kadar çoktur ki, Edip Cansever'in, Çağrılmayan Yakup, Sezai Karakoç'un Taha'nın Gül Muştusu, Ece Ayhan'ın zaten uzun bir şiir kısalığındaki tüm şiirleri, İlhan Berk'in, Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek, Dağlarca'dan Uzaklarla Giyinmek, ve Asaf Halet, Yahya Kemal, unuttuğumuz nice dokumacılar, gül dokumacıları öylesine çoktur ki saymakla bitmez ve yaşam onlarla güzeldir. Bakın şiir sanatı için Kavafis ne demiş.
Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü
ıÜü"Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası – / dayanılır gibi değil./ Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, / sözcüklerle avutmasını bilen./ ıÜüKorkunç bir hançerin yarası./ Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren "
Şimdi bu konu bitmez diyelim, öyleyse bir sürü açımlamalarla sözü dolandıracağınıza, iyi bir şiir sunup, ayinesi iştir sözüne kulak vererek, mesel'e son vermek kanımca en güzeli sayılacaktır. Büyük romanlar yazmış Nikos Kazancakis'in doğaya övgü diye nitelendirebileceğimiz, arıların konaklayıp, kelebeklerin gezdiği bir gezegenden sizlere yöneleıÜün bir serenat; ayışığı yoldaşınız, güneşte kardeşiniz olsun. Güzelde olsa bir şiiri okuyacak zamanım yok ki demeyin, zamanın da an gelir sizin için "zamanı" olmayabilir.
Tırmanış
ıÜüNe büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak /tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, / kanının topuklarından hızla dizlerine, beline /yükseldiğini, /oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını / ve aklının köklerini yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden /
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek,
/ ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ıÜüne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin,  / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska
/ altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / ıÜüveda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik
derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / ıÜüEy yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin;
/ bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ ıÜüŞafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &



******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
HLADİK SENDROMU

Arjantinli Jorge Luis Borges'in bir öyküsünde yaşam boyu büyük yapıtını bir türlü yazamamış Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarı, Nazilerin eline düşer ve büyük yapıtını hücresinde yazma hayaline kapılır, yazarda ama, sonperdeyi yazacak süreyi bulamaz çünkü ölüm vakti gelmiştir, avluya çıkarılır ve tam ölüme giderken oyunun son perdesini zihninde yazarak bitirir. Mutlu ölmüştür. Ama şu an tüylerinizin ürperebileceğini düşünüyorum, bir insan o en büyük arzusunu zihninde kendisiyle paylaşarak mı ölüp gitmelidir. Hladik trajik bir olayın kahramanı olmaktan ileri gidemeyen kadersizler kadersizi biridir. Bu nedenle en büyük yapıtını yazamayan, üretemeyen, yazacak bir konu bulamayan, kısır ya da umarsız sanatçıların bu durumuna Hladik Sendromu adını vermekte bir sakınca yoktur sanırım.
Buradan başka ve asıl konumuza gelelim, yazamamak, yazacak bir konu bulamamak, konu yok diyebilmek... Bir yazar ya da sanatçı eğer konu yokluğundan, yazamamaktan, üretememekten söz ediyorsa, bilin ki o bir yazar değildir, belki hevesli olabilir ama sonuçta yazınsal açımı, gücü  onu sıradan bir ademoğlu olmaktan kurtaramaz sanırım. Adorno'nun, Auschwitz'den sonra sanat yapılamaz, söz bitmiştir diye bir aforizması var, olanlar, kendisini o denli etkiliyor ki sanatın günaha ortak olmaktan başka hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, bakın işte zaten sanatda bunu anlatmaya çalışan bir araçtır, çünkü sanat ne yaparsak yapalım kan ve gözyaşından kurtulamıyoruz demenin "Arapça'sıdır." Demek ki söz bitmez, yazacak şeylerin ucu bucağı yoktur, ama yalnızca teması, iletisi hep aynı kapıya çıkar onun, savaştaki, burada Tanrı'yı göremedim anne der, maden kuyusundaki cehennemim grizu oldu kardeşlerim diye çağırır, gurbette ki, anavatanım senden ayrı kalınca anladım seni diye haykırır, çalışan çocuk yaşlılığım da böylemi olacak diye gözyaşı döker ve tüm insanlık, mutluluk; acılarla dolu yolculukta gelip geçtiğimiz duraklardır diye ağlar durur. İsa bile Tanrı'sına 'Seni aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız karanlıklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' demiştir. Ama bu bir paradokstur,  insanoğlunun yakarısı aslında kendisine olmalıdır, düşünceyi ve karşıtların kıvılcımıyla; ufukları aydınlatan yıldırımı bağışlayan Tanrı, daha ne yapsın.
Konumuza, yazamamak, üretememek sorununa dönersek, Aziz Paul, 'Göğün altında yeni bir şey yoktur' demiş, İranlı Baba Mukaddem 'İnsan ölü sözlerinden geviş getiren hayvandır' diyor. Yazdıklarımız, yazacaklarımız, gerçekten hiç bir zaman yeni şeyler değildir, dile gelen yeni bir anlatım biçimidir, yeni bir biçemdir olsa olsa, siz ona yeni bir 'dağdağa' bile diyebilirsiniz. Ayrıca hiç bir şey dünyada bir tansık sayılmamalıdır, bizim düşünsel ufkumuza durgunluk veren şiir bile bir alıntıdan ibarettir. Usun derinliklerinden, bilincin karanlık uçurumları, kara dehlizlerinden çekip çıkarabilene aşkolsun diyelim o kadar. Şimdi anımsayamadım adını ama bir bilim adamı, biz bir şey bulmuyoruz, varolanı ortaya çıkarıyoruz yalnızca diyordu. Yakında bilgisayar, sanal bilge, ya da robotlar öyle şiir veya bulgular yazıp ortaya koyacak ki, insan atıl bir doğal makineye dönüşecek ve kavgaya gürültüye yer kalmadan -belki de- kendi kendine yok olup gidecek. Geriyede, birbirinizi ne öldürüyorsunuz, biraz sabredin zaten öleceksiniz diyenlerin hoş; ve ama boş sadası kalacak!..
Yine yazamamak konusunda bir anekdot, Bir İtalyan yazarın öykülerinden birinde (yoksa bir film miydi) konu sıkıntısı çeken senaryo yazarı, içine düştüğü bunalımdan olsa gerek baş parmağını (Tanrı parmağı denirmiş buna, kavramaya ve üretip yaratmaya yol açtığı için, denedim de o olmadan, gerçekten dört parmağımız pek işe yaramıyor) kalemtıraşının içine sokmuş, imayı düşünüyorsunuz değil mi, beyin parmağa, parmak kaleme ilettiği için düşünceyi, adam çare arıyor ama fantastik bir çıldırıya kapılmak yaptığı... Sonuçta, bavul dersiniz, geziler, çocukluk, uzun yollar, sıkıntı (taşımak), hiç gezmemiş olmak kapanmak yani, ya da ipin ucunu kaçırmak, Jules Verne gibi uzaya gitmeye kadar açın üretebilirsiniz bu konuda, şaka dersiniz, Milan Kundera'nın romanından başlar, bir şakanın yolaçtığı seri cinayetler ya da kan davasına  kadar uzanırsınız, lâğımlar anası deseniz bile, Bilge Karasu'nun kitabından tarihteki kanalizasyon sorununa, Romalılardan, Ostrogotlara, Azteklerden, Göktürklere kadar konuyu uzatabilirsiniz, olmadı gerçekten yazamamanın sıkıntısını ömür boyu bunun her seferinde değişen kimi zaman haklı, kimi zaman gülünç, kimi zaman ürkütücü gerekçeleriyle doldurursunuz yaşamınızı. Çünkü bazen yazmak benim için yaşamaktır diyen yazarlarımızda çıkmıyor değil. Belki haklıdırlar, hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünceymiş, en basit olanın verisiyle, en gelişmiş olanın vargısına ulaşabilmek hepimiz için bir albenisi olsa gerektir.

Son bir anekdotla konumuzu kapatalım: 16. Lui, Fransız Devrimi'nden (1789) bir gün önce, günlüğüne 'Yazacak değerde bir şey yok' diye not düşmüş, ertesi gün devrim oluyor ve kendisini paradaki resminden tanıyan muhafızlarca (Varennes'te) yakalanarak giyotine boynunu uzatmak zorunda kalıyor. III. Ahmet sanırım, oda çağdaşı sayılır Lui'nin, bir gün vakanüvise ne yazdın bugün diyor, vakanüvis yazacak değerde bir şey bulamadım diyor, III Ahmet yakındaki mızrağı vakanüvise fırlatarak yaralıyor ve 'Bunu yaz' diyor. Diyorum ki sizin yapacağınız işi başkalarına yaptırıyorsanız (ya da sizin de yapmanız gereken bir şeyi diyelim), özürünüz kabahatinizden daima daha büyük olacaktır. Siz siz olun, diyelim ki bir angaryayı yaparken ya da yaptırırken, görü, bili ve duyunuzu açık tutun ve ne III. Ahmet gibi, ne de vakanüvis gibi olun, 16. Lui gibi olmak bu durumda daha iyi sanırım,  Marks, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkından sözaçar, kişilerde kendi kaderini belirleme hakkını yaşayıp öğrenmeli derim...
Tarih birinin diğerini mızrakla dürttüğü 'kişilerden' pek söz etmiyor, ama başını giyotine uzatabilen 'kişilerden' çok sözediyor...  &





*********************************************************************************************************************************************************************************************************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...