ULUS FATİH
*
MEVLANA
FELSEFESİ
"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol / Şefkat ve
merhamette güneş gibi ol / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol / Hiddet
ve asabiyette ölü gibi ol / Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol /
Hoşgörülükte ve sevgide deniz gibi ol / Ya olduğun gibi görün ya göründüğün
gibi ol."
Resmi öğrenimimiz boyunca ve devlet dersinden
öldürülmeden önce, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi ve Kaşgarlı Mahmut'u
öğrenmiş, Ömer Hayyam, Mevlana ve Yunus Emre'yi bilmiştik. İlk üçü düzyazı
yapıtlar vermiş, diğer üçü ozan olarak çiçekler açmıştı. Bir doğru vardı,
sonraları dünya tarihi, rönesans ve reformla karşılaşınca neredeyse onları
unutuyor, Shakespeare, Botticelli ve Magellan türü simgelerle dağarcığımızı
dolduruyorduk. Anda konuya girecek
olursak, tarih boyunca yaşanan doğu batı ikilemi, şu sıralar tüm karmaşasıyla
bir kez daha sahne almak üzere...
Mevlana ve Yunus Emre canlanıyor, ortalığı mehteran
marşları kaplıyor, Osmanlı uyanıyor, Türklük doğrulur gibi olurken, İslamiyet
atağa kalkıyor, kuramlar, sentezler burun farkıyla yarışırken, romanlar, öyküler
öne fırlıyor, din eksenli kültür yayılırken, görünmeyen bir el, doğu batı
bulamacını sofralara koyuyor, doğu kasıtlı olarak geri plana itildi dürtüsüyle
durduraksız Hindistan'a Çin'e uzanılırken (Anadolu bitseydi...), evde ki
azıktan olunuyor vb...
Bir kültür karmaşasından ve bir kaosun içinden geçtiğimiz
kesin, Grek ve Latin uygarlığının yeryüzünün öncüsü olmayıp, Mezopotamya
kültürünün başat olduğunu söyleyenler, Grek kültürünün Anadolu yani bizim
kültürümüz olduğunu savlayanlar, insanlık tarihinin Orta Asya'dan başladığını
öne sürenler, görünmeyen bir arenada gizliden gizliye çarpışıyorlar. Aramıza
bir Mısırlı katılsaydı başlangıç firavunlar, Bir Perulu katılsaydı Mayalar, Bir
Sibir Türk'ü katılsaydı Kamçatka yarımadası, bir Maori katılsaydı en küçük ana
kara ve bir Eskimo katılsaydı insanlık tarihi uzun gündüzlerin aydınlığında
Kuzey Kutbu'nda başlamış olacaktı. Ne ki ilk atamız Africanus, Zambezi ırmağının çavlanlarında yaşadığına göre
Afrika'nın da kültürün anayurdu olduğu ileri sürülebilir. Uygarlıklar çatışması
biçiminde dillenen bu kavram, aslında kaba deyimle yine kökü politikaya uzanan
ve 'ziynetten pay kapma' olarak açımlanan bir kaygının dışa vurumundan başka
bir şey değil. Dolayısıyla güçlü olan kazanacak... Ama bu işin yalın yanı,
neden sonuç (tüme varım) ilişkisiyle biçimlendirilmiş, yenilenlerin
-kabullenip- susması gerektiği yargısını özendiren bir tutum.
(Arada
bir rübai ile soluklanalım; "Bıraktım artık, Hayyam tartıyor,
dizelerin o ağır biçemini / Anımsatıyor ona zaman, o özgün, eşsiz çizgisini /
Dile gelmeyen düşler, binbir çeşit arzular mıydı onlar / Ve hangi gizil
Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl paylaşılıyorlar." )
Öyleyse nasıl düşünmeliyiz, düşüncenin Janus gibi
binbir yüzlü dünyasında, o sonsuz labirentlerinde bir yol yordam arayalım.
Tarih göstermiştir ki, düşünce ve kültür ancak özgürlükçü ortamda boy atar,
gelişir. Skolastik mantık, yani herşeyin tanrıya, krala veya günümüzde salt
yürürlükteki erke bağlı sayılabilecek düşünsel yöntem, sürekli bir sapma ve
toplumsal patlamaya yol açan, durağan ve inakçı bir gelişimle sonlanıyor, bu
hızla çoğalan hücrenin tümör üretmesine benzer bir ilerlemeyi andırıyor. Demek
ki bin çiçek açacak, bin düşünce yarışacak...
Örneğin, batı uygarlığını baz alan, herkes denize girsin, herkes Sartre
okusun; doğu uygarlığına yüz dönense, herkes Gazali okusun, herkes Kur'an
kursuna gitsin diyecek belki ama öncelikle diğerinin düşüncesinin varlığına
saygı duyacak... Voltaire gibi düşüncelerine katılmayacak belki, ne ki onu
savunabilmesi için her özveride bulunacak. Düşünce temelde şu kıssada
anlatılandan başka bir erek taşımaz. İki
kişi bir inançsızla, bir dindar sabaha dek tartışıyorlar, alacakaranlıkta
evlerine dönerken, inançsız olan, kitapları arasındaki o "biricik"
kitabı okumaya başlıyor, dindar olansa tüm kutsal kitaplarını ateşe veriyor
(H:Cibran). Temel gerçellik; sonsuz bilgilenim ve değişime açıklık,
geçmişin erdem ve birikimine katkı ve bitimsiz geleceğe gönül uçurmaktan başka
bir şey değildir.
Bu bakımdan yukarıdaki savları yinelerken ülkemizde batı
klasiklerinin çevirisini hata gibi görmemek gerekir, bunun karşısındaki tavır
doğu klasiklerini de çevirmiş olmaktır. Ama biz tembellik hakkına çok
saygılıyız, bir vurdumduymazlık içinde olduğumuz ileri sürülebilir...
Yakınlarda Şemsi Tebrizi'nin Makalat'ını Simurg
kitapçılıktan alıp okumak istemiştim, kitabı bitirdiğimde bir düş kırıklığıyla,
mutsuz oldum, kötü bir çeviri, argo sözcükler, zaman zaman bayağılığa yaklaşan
bir felsefe, bunun doğrudan çeviriyle ilgisi var, çevirenin yetisiyle ilgili, yeryüzünde
edebi hiç bir yapıt olmasın ki dili, yazım amacı güzellikten etkileyicilikten
uzak olsun...
İlyada'ya zaman içinde, aynı güzellikte yeni bölümler
eklendiği ve Homeros'un 'hiçkimse-odysseia'
bir yazar olduğu söylenir, bizde ki İlyada çevirisi de eşsizdir,
öyleyse çevirirken son derece arı ve bir üst dil yaratamıyorsak çabalarımız
boşuna demektir.
Uygarlığın nereden
başladığı sorunsalıysa, yeni Mevlanalar, yeni Yunus Emreler üretmedikçe, hiç
bir geçerliliğinizin olmayacağı bir alanda salt monologtan başka bir şeye
yaramayacaktır. Üstelik karşınızda daha güçlü, donanımlı kesimler oldukça...
Türk İslam sentezi düşüncesine sempati duymak kolay ama bunu kim istiyor,
Kabe'mi, Vatikan'mı, biz mi, bugün Kabe, Amerikan askerlerinin zaman zaman
koruduğu bir mekan... ya Vatikan!.. ve
dünyanın yarısı Isfahan ,
ama İran, abd'nin hırçın çocuğu konumunda, İstanbul, islamın sutresinden
kurtulmuş bir karnaval şehri olarak algılanıyor ve haritalardaki adı
Konstantin!.. Türk İslam sentezi nasıl gelecek peki, Akm'yi yıkıp yerine cami
yaparak mı, cumhuriyeti Konya'ya taşıyarak mı!.. 70.000 cami - 1 Akm=
70.001. Bir şeyin çıkarılarak, bir şeyin
çoğaldığı görülüyor, matematiğin ruhuna ters bir olgu... Bölgede bir de İsrail
var, İslamiyete karşı zonedefence işlevi görüyor, yakında Irak
topraklarında da olum ve umu dışı bir Truva atı amaçladın mı islamiyet
sizlere ömür, göklerimizde bir haçın gölgesi dolaşıyor sanırım ama gören var
mı...
(Kommageneli ozan gibi rübaiyle şifa buluruz belki; "Bir
gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin, heyüla filan değil, / uçsuz bucaksız ve
yaratılmadı, ressamı illeti-ûlâ filan değil. / Ve senin kızgın etinden kalan
rübailerin en muhteşemi: / Suret hemi zıllest... filan diye başlayan
değil..."
"Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan dedi
Hayyam / Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu
adam: / Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım, dedi, / şaraba
değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..." )
Mevlana'yı tanıtarak ilerleme sağlayabilir misiniz, size
yüzyıllar önceki Dante'yi tanıtsalar güne övgü sağlar mı bu ve ne düşünürsünüz,
Bugünkü "ab" kültürüne hayran mı kalırsınız... Yoksa yeni Dante, yeni
Petrarca, yeni Shakespeare'mi ararsınız...
Biz de her ikisi de yapılmaya çalışılıyor, ama bir bölüm hibrit
yazarlarımız alkışı yazık ki Washington'dan alıyor, özeleştiriyi kendini
aşağılamak sanan, demokrasiye değil, demokratörlüğe soyunan bu neoyazar ve
intellectuel grubunu hangi doğulu hayranlıkla okur ki...
Bu kargaşa projesinden, ya yeni Gılgamışlar, Hitit
aslanları veya Muratoğulları çıkacaktır ya da Hasan Sabbahlar, Hülagüler ve
fetret devirleri bizi teslim alacaktır. Sovyetler parçalandı, Balkanlar
yenilendi, ulusalcılık tam aksine yükseldi, ama Güney Amerika değişiyor, Çin ve
Hindi Çin gelişiyor, sıra ortadoğunun yazgısının ne olacağında, dileriz biçim
içeriği belirlerken, onu biçimlendiren elin parmaklarına da rengini verir,
egemen olur.
Şimdi tüm bu akışlara koşut olarak yeni yayımlanan bir
Mevlana kitabı var elimizde, yazarı Henri Benazus, Mevlana Felsefesi adındaki
kitap Mevlana'nın yüzyıllar önceki hümanizmini tüm açıklığıyla bizlere
aktararak, örnekler veren okunası bir kitap. Mevlana'ya göre, bizler hepimiz
ortak düşüncede buluşabilirsek gerçeği yakalayabilirmişiz, tek tek bilgi sahibi
olamazmışız, herkesin görüş açısı ve derinliği ayrı olduğu için, bu görüşünü
gerçek bir hümanizm duygusuyla da örneklendiriyor. "Hindistan'dan bir
fil getirip, karanlık bir yere koyalar. Getirilen bu fili seyretmek isteyen
halk oraya gelince, karanlıkta göremez ve ona dokunmaya başlarlar. Filin
hortumunu tutan onu bir oluğa, kulağını tutan yelpazeye, ayağını tutan da
direğe benzetir. Özetle herkes filin neresine dokunduysa, kendi zannınca bir
hüküm verir. Ama herkesin elinde bir mum olsaydı, halk fili bütün halinde
görüp, onun neye benzediği konusunda yanılmayacak, görüş ayrılıkları kalkacak,
herkes gerçek bilgi sahibi olacaktı."
Başka bir bölümde yazgıcı anlayışa karşı çıkıyor Mevlana;
" Hırsızlık suçuyla yargıç karşısına çıkan zanlı, ne yaptıysam Allah'ın takdiri
ile oldu der. Bunun üzerine yargıç der ki; bende seni Allah'ın buyruğu ile
cezalandırıyorum..."
Varlığın sonsuzluğu ve insanın bedeni içine hapsolan sonsuz
bir ruhtan ibaret olduğunu ansıtan, derin bir aforizması da var Mevlana'nın;
"Canlar, siz ancak bir düşünceden ibaretsiniz. Geri kalan varlığınız
ise et ve kemikten başka bir şey değildir."
Gene bir rübaisinden şöyle sesleniyor insanlığa "Başının
üstünde bir sepet dolusu ekmek var / Hala oraya buraya koşup ekmek istiyorsun /
Dizine kadar dereye girmiş görmüyorsun da / Hala ondan bundan su isteyip
duruyorsun."
Mevlana şiirlerinde ise; Beylerin azametle bıyık
burmalarından, padişahların rüşvet aldığından, belli olsunlar diye kölelerin
yüzlerinin dağlanmasından, savaş oyunlarından, Moğol akınlarından, yıkılan
şehirlerden, kadılardan, valilerden, katiplerden, divanlardan, alınan
haraçlardan, daracık sokaklardan, geçit vermez dağlardan, karanlık vadilerden,
pazarlardan, hileli terazilerden, hırsızlardan, uğrulardan, kesik başlardan,
kafes arkası kadınlar, delilerden, tekkelerden, şeyhlerden, sarhoşlardan,
Ahilerden, rintlerden, avlardan, avcılardan, zindanlardan, kumarlardan, bekar
odaları gibi nenlerden bahisler görülürmüş.
(Gene bir rübai: Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır yakarırdık güneşe, -oturduğumuz yerde- / Kıpırdamazdık, o da;
doğmazdı... )
Son söz olarak sonsuz barış adına insanlık için can
verenlerin önünde eğilelim ve; "Gene gel! gene gel! her ne isen gene
gel! / Kafirsen ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan da gene gel / Bu bizim
dergahımız umutsuzluk dergahı değil / Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene
gel!" diyelim. &
***
Mevlana Felsefesi / Henri Benazus
Bizim Kitaplar Yayınları
/ 370 Sahife
***************************************************************************************************************************************************************************************************************
***********************************
ULUS FATİH
1-Ulus Fatih kim, bize
kendinizi anlatır mısınız?...
Doğumdan başlamak üzere,
1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de
diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından
küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu
çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya
giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden,
sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir
şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan
ovası uzanırdı, ovada sanki cennet
bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler,
kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at
arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan
ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk
çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta
bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar
yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler
omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda
toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci
Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den
gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye
dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan
kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya
gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu
yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut
ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. /
Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok
çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir
sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
/ Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...”
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde
bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir
yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle
oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk
kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki
izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de
bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler
Basın Yayın Yüksek
Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım,
İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim.
Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha
belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında
Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini
gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri
(Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm
zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem
gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.
2-Detay dergisinden söz eder
misiniz?
Bütün bunlar bir hevesin uçtaki
yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir.
Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir
görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse
Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir
işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde
anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık.
1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı
evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve
o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin
hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak
ister.
3-Çocuklarınız Ömer Cem ve
İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?
Cem Sultan şair ve bahtsız
şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu
acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu
adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle
uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç
dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen
anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir
akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o
şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider,
geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok
garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç
şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp
hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde
tekrar toparlanıyor ve evde şu an
geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada
onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap
sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve
bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki
zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına
benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.
4- Kimlerden etkilendiğinizi
soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?
Okuma alışkanlığı zor sağlanan
bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor.
Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları
okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir
adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller,
evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar,
Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4
gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da
ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere
duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis,
Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını
sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi
okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma
alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak
gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez.
Yalnız bu düşünce, bunu okumama gerek
yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister.
Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı
sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden
öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap. Bir de sinema var, kitap denli etkili,
gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada
Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.
5-Günümüz Türk edebiyatını ve
bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatımız ve şiirimiz
eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler
yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu
kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin
de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil
ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da
inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin,
sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi
kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama
onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle
edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı,
edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği
göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine,
dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar
Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş
bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir
örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi
sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette
her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer
ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’
bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da
yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.
6-Bundan sonra neler yapmayı
düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?
Deneme amacıyla başladığım
eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir
üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir
yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı
sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri,
günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen
üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da
Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını
düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve
oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.
7- Söylemek istediğiniz son bir
şey var mı?
Edebiyatın yaşamın diğer
alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık
olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir
noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin
karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında,
insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel
metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler
diliyorum...&
SON
Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan
düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden
aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle
doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu
tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona
dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar
tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki
kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.
‘Arıyorum dudaklarının taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde
giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde
koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu
bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos,
basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından
sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini
Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor
birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye
haykırıyor Perseus.
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve
ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç
içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl
gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu
şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin
ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.
Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde
Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BİLİTİS'İN
ŞARKILARI
"Yayından
fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. /
Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı
kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: /
medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar
/ kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı
kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil
artık ırak değil..."
Nazım'ın
şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim
yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın
içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve
bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca
akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen
erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa
dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle
kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek
bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir
sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir
algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin
dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü
parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde
karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya
uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son
kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi
vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve
esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil
tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli
olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve
"Gelecek
için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte,
herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her
yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez
daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde
olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden
sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi
bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir
baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî)
bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a
ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye,
şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular
nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler
değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı.
Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için;
yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir
dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda,
kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili
denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim
o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın
yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin
Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu
gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle
bir şiir yazılabilir mi...
Bilitis,
Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir
genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine
ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda
karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını
aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu
kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil
vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere
bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların
komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine
benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere
birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar
bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük
diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla
konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların
görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların
Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer
batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da
bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini
görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları
anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan
devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta
güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz.
Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek
ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve
allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz,
içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri
yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece
Gülleri'
"Gece gökyüzünü
kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş
ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere
gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan
vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan
ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi
ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül
fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı
dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in
Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler
beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki
bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde,
çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda
altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık
duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça
gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta
serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın
uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi
dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun
etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın
yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları
göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel
defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle
imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet
çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya
çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o
sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle,
yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince,
imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim,
gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri,
Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya
dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler
içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve
gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in
Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin
olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller
üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. /
Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul
usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı
gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; /
tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı
"Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç
kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu
dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator
Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de
Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...
Bilitis'in
Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri:
H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları
********************************************************************************************************************************************************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen
/ Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi
biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09 / 2004
**********************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla
yalnız benim olsaydın...”
vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer
biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri
koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki
şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır
bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok
edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok
edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun
bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa
bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak
ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda
kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan ’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir
zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos
adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen
(Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da
Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia )
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere
sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim
olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine
bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle
kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller,
bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir
ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu
yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda
yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
*********************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria
Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke,
Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle
dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı
bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı
eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden
yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin
tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz
olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu
için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini
tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl
özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve
onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri
girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem
kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık
sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği
bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi
aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de,
bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi
ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla
ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya
Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen
şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir
kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak,
Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’
nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak
sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için,
klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal
(öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o
çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm.
Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü
biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim
yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol
Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın
yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi
sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki
haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir
sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim
Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın
Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir
heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de
gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de
Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü
Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın
Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek
verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında
üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf,
telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir
devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk
varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya
gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve
kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden
sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç
bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü
gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve
Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan
bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair
olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye
insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu
karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri
anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması,
kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de...
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde,
katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &
Mirabeau
Köprüsü
Guillaume
Apollinaire
(Çeviri:
Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak
bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna
bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer
biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri
koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki
şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve gözyaşlarıyla
yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip,
kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin)
şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan ’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir
zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos
adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen
(Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da
Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia ) kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz
ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın
mahkumlara ancak kadın doktorların tanı
koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte
var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
ULUS
FATİH
*
APOLLİNAİRE
VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman
yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde-
erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da,
Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş
gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi gibi gün ışığında çalışmaya
alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı,
koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda
yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla
ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya
Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen
şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir
kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak,
Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’
nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar,
daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i
modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe
katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hâlâ düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta
batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre
Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli
çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından
periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim
Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın
Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir
heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de
gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de
Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik
orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı)
değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez,
kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne
takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle
okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen
olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış.
Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan,
kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla,
çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.
Kitabın
Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek
verelim.
(Apollinaire
yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik
kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı
ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle
kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun
bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının
‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik
ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’
adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir,
resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da
Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte
‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan
sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç
kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan
şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye
dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm
sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde
ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili
duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve
gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda
şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye
düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla
da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış
olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama
görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se
çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve
yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından
aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler
öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in
sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için
kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf
oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde
de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen
modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası
konumundadır.
Şimdi
sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir
yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni
sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini
kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az
önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç
kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu
Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken /
Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini
tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında /
Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp
giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin
beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık
acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya
dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona
eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç
yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın
onun hâlâ şiirlerle anılıyor olması belki kırık bir yürek için, garip bir
teselli olabilir...
Dileriz
ki artık, sonsuz bir sessizliğin örttüğü son iç çekiş köyünde, katmerli
sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &
Mirabeau
Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri:
Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya
Kitapları
******************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George
Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak
bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır.
Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da;
sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu
kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor
bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek
dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya
aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz
bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III
Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet
Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik
kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik
Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi
kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa)
akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde,
katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı
her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü
Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde
okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa
da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli
sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her
yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz
at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at
arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde
her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği
bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi
çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir,
ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş
yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli)
noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve
şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış,
televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi
yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği
için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk
kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan
saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını
verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler /
Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla
görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında
yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin
zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana
karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir,
Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir
yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu,
biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta
bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama
Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle
kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak
biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını
yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan
Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan
arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını
betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp,
güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden
nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde /
Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile
/ Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler
yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi
beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu
birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında
/ Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli
bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş
ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya
dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona
eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu
dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle
birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde,
mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan
yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp
için, garip bir teselli olabilir belki de!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller,
dökülen sular ve güller içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude
Durusoy)
Dünya Kitapları
******************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George
Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume
Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet
Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik
kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik
Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi
kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde
olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü
Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde
okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa
da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli
sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her
yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz
at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at
arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde
her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği
bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi
çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir,
ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş
yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli)
noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş,
1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de
Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini
saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı
ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde
hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve
rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın
görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun
dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar
yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama
işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler
nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve
erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite
geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden
bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış,
televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi
yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği
için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk
kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan
saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını
verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına
niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek
çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci
bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap
hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist
ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler /
Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla
görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında
yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin
zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana
karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir,
Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir
yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu,
biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta
bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama
Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle
kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak
biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını
yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan
Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan
arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını
betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp,
güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden
nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde /
Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile
/ Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler
yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi
beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu
birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık
konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli
bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş
ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya
dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona
eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu
dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle
birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde,
mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan
yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp
için, belki de garip bir teselli olabilir!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller,
dökülen sular ve güller içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude
Durusoy)
Artshop Yayınları
******************************************************************************************************************************************************
UFUK ÖZGÜL
(Röportaj)
ULUS FATİH
YAZIN, ANDROMAK ve DEMİR KİTAP üzerine
UFUK ÖZGÜL: Yazına nasıl başladığınız ve bu konuda geçmişteki
etkilenimlerinizin neler olduğuna ilişkin görüşlerinizi alabilir miyiz?
ULUS FATİH: Denizli ili, bindokuzyüzellibeş
doğumluyum.İst.Ün.Hukuk Fakültesini bitirdim.Yazına olan ilgim Yaşar Kemal ve
ondan önce küçük yaşta okuduğum kitaplar nedeniyledir. Örneğin:
"Kızılsultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast" "Cesaret Madalyası"
"Akzambaklar Ülkesinde" ve otuz sayfa olmasına karşın "Vatansız
Adam Filip Nolan" anımsadığım kitaplar, özellikle Vatansız Adam insanın
içindeki; genlerinde saklı terkedilmişlik duygusu, sonsuza dek süren nedenini
tam bilemediğimiz yurt sevgisi, sevdiklerimize duyulan özlem, nesnelere, bizi
oluşturan zaman ve mekana duyulan onulmaz bağımlılığa ilişkin bende oluşan
yerleşik bilgi
ve olumların temel nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var oluş duygusu aşılıyor ki, her şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren Freudyen görüşe hak vermemek elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'i de öyle etkiledi ki geriye yaşam boyu süren, yazına, yazarlara ve de sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve bu da temel uğraşlarımdan biri oldu diyebilirim.
ve olumların temel nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var oluş duygusu aşılıyor ki, her şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren Freudyen görüşe hak vermemek elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal'in 'İnce Memed'i de öyle etkiledi ki geriye yaşam boyu süren, yazına, yazarlara ve de sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve bu da temel uğraşlarımdan biri oldu diyebilirim.
U.Ö : Yapıtlarınızdan ve Artshop Yayınları'ndan çıkan öykü
kitaplarınız Demir Kitap'la şu sıra yayımlanan Andromak'dan söz edebilir
misiniz, soyutlamalar ve iç içe kurgularla yüklü öykülerinize ilişkin neler
söyleyeceksiniz?
U.F : Üniversitede; Platon'un Akademisi gibi, insanlar gerçekten
yaşama ilişkin derin bilgiler edinir.Orada en
az öğrendiğim
şey hukuktur.Çünkü belli bir birikimi olan idealist insanlar genç yaşlarıyla
çevrenizi sarar ve dünya her gün yeniden kurulur. Şiir, felsefe, resim, müzik
orada öğrenilir. Doğal yaşamımızda sözünü bile etmediğimiz öğrenci
yurtları her tür bilginin ideanın, olağanlığın çarpıştığı ve gerçek mutluluğun
yaşandığı daracık alanlardır.Geçmişteki anarşi ve toplumsal düzensizlik,
statüko dediğimiz şeyin bu güzelliklere asla katlanamadığının
göstergesidir.Dünyadaki hiçbir düzen yeniye ve gelişime açık olamaz çünkü her
gövde kendisini savunur. Şiddet ve karşı koyma azalsa
bile en demokratik ve barışçıl düzen değişime gerçek bir içtenlikle açık
olamaz. Bu doğanın bir kuralıdır ve şaşmamak gerekir. Burada olması gereken
hümanitenin; yüksek boyutlarda bir etkileşimle, durağan ve değişmekte olanı bir
denge içinde çarpışımını sağlamasıdır. İşte zaman içinde bu ve benzeri
düşüncelerle oluşan birikimi 'Priamosoğlu Hektor'un Ölümü' adlı şiir kitabıyla tüm sanat erbabı gibi ben de ortaya koymaya çalıştım. Daha sonra gene, Leandro, Sonsuz Küs Aias'a, Zümrüd-ü Anka ( Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son olarak Andromak ki son ikisi öyküdür, birbirini izlediler. Demir Kitap, ondört öykünün yer aldığı ilk öykü kitabımdır. Otomatik metinler, içiçe öyküler ve kısacık öykümsülerin yeraldığı bir kitap. Örneğin Anastasya adlı öykü haremdeki bir cariyenin entrikalar içinde ölümüne uzanan yolu anlatıyor. Nitokris adlı bir başka öyküde ise Pers Kralı Kambyses'in oğlu olan küçük prensin düşünde gördüğü bir olayın gerçekliğe uzanışı öyküleniyor. Arabistan adlı öyküde ise (iki ayrı öykünün bireşimiyle çocukluktan gençliğe geçen kahramanın) sanrısal bir yolculuğa çıkışı var. Genelde düşlerle gerçeklerin birbirine geçtiği, düşlerin değil gerçeklerin düşe dönüştüğü metinler... Andromak ise; mitoloji, tarih , doğa, felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya çalışılmış bir öyküler demetidir ve büyük ölçüde deneyseldir. Alışılmış öykü yapısı yoktur, deneme ve anlatının da araya girdiği aslında
tümüyle söylenmek istenenin dile getirilmek istendiği, biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir ara biçimin oluşturulduğu bütündür. Oradaki öyküler Koru adlı öyküde olduğu gibi aşkın metafiziğinin yaşamın çok gerisinde kalabileceğini ve temelde aşkın değil yaşamın bir tansık olarak algılanması gerektiğini ima etmeye çalışan oldukça uzun ve bilinç akışına öykünen metinlerdir. Oldukça deneyseldir ve bu da doğal, çünkü nasıl yüzyıl başında şiir zincirlerinden boşandıysa, tüm yazın türlerinin de günümüzde sınırları parçalandı. Meksikalı Alfonso Reyes yazdıklarımızı hep düzeltmek zorunda kalmamak için yayınlarız demiş, Baba Mukaddem’e göre insan ölü sözlerinden geviş getiren hayvanmış, diyesim yapıt edebi ise artık roman mı, öykü mü, şiir mi günümüzde kimse sormuyor. Şiirroman, öyküselmetin, romansıdeneme hertür başlık kullanılıyor artık. İyi bir yapıtın dili özgün, anlatımı sağlam, biçemi de yazarın iç sesini kesinkes barındırmalı ki bir değeri olsun, biçimi pek önemli sayılmıyor günümüzde, ayrıca psikolojik sosyal ve bireysel bağla günümüze bağlı olması, zamanın ve mekanın dışında duygusu vermemesi, çağının ürünü olması bir değeri olması için olası kıstaslardır... Londra'daki Hyde Park’ta yağmur altında, serbest kürsüde biri konuşuyormuş, bir saat boyunca bir kişi onu dinlemiş, adam teşekkür ederek konuşmasını bitirdiğinde o tek dinleyiciye yağmur altında kendisine nasıl katlandığını sormuş, adam da senden sonra ben konuşacağım onun için demiş. Demek istediğim şu ki; günümüzde sanat yaşam alanlarımıza öylesine indi ki, herkesin bir kitabının olması, herkesin bir bestesinin olması çok doğal.
düşüncelerle oluşan birikimi 'Priamosoğlu Hektor'un Ölümü' adlı şiir kitabıyla tüm sanat erbabı gibi ben de ortaya koymaya çalıştım. Daha sonra gene, Leandro, Sonsuz Küs Aias'a, Zümrüd-ü Anka ( Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son olarak Andromak ki son ikisi öyküdür, birbirini izlediler. Demir Kitap, ondört öykünün yer aldığı ilk öykü kitabımdır. Otomatik metinler, içiçe öyküler ve kısacık öykümsülerin yeraldığı bir kitap. Örneğin Anastasya adlı öykü haremdeki bir cariyenin entrikalar içinde ölümüne uzanan yolu anlatıyor. Nitokris adlı bir başka öyküde ise Pers Kralı Kambyses'in oğlu olan küçük prensin düşünde gördüğü bir olayın gerçekliğe uzanışı öyküleniyor. Arabistan adlı öyküde ise (iki ayrı öykünün bireşimiyle çocukluktan gençliğe geçen kahramanın) sanrısal bir yolculuğa çıkışı var. Genelde düşlerle gerçeklerin birbirine geçtiği, düşlerin değil gerçeklerin düşe dönüştüğü metinler... Andromak ise; mitoloji, tarih , doğa, felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya çalışılmış bir öyküler demetidir ve büyük ölçüde deneyseldir. Alışılmış öykü yapısı yoktur, deneme ve anlatının da araya girdiği aslında
tümüyle söylenmek istenenin dile getirilmek istendiği, biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir ara biçimin oluşturulduğu bütündür. Oradaki öyküler Koru adlı öyküde olduğu gibi aşkın metafiziğinin yaşamın çok gerisinde kalabileceğini ve temelde aşkın değil yaşamın bir tansık olarak algılanması gerektiğini ima etmeye çalışan oldukça uzun ve bilinç akışına öykünen metinlerdir. Oldukça deneyseldir ve bu da doğal, çünkü nasıl yüzyıl başında şiir zincirlerinden boşandıysa, tüm yazın türlerinin de günümüzde sınırları parçalandı. Meksikalı Alfonso Reyes yazdıklarımızı hep düzeltmek zorunda kalmamak için yayınlarız demiş, Baba Mukaddem’e göre insan ölü sözlerinden geviş getiren hayvanmış, diyesim yapıt edebi ise artık roman mı, öykü mü, şiir mi günümüzde kimse sormuyor. Şiirroman, öyküselmetin, romansıdeneme hertür başlık kullanılıyor artık. İyi bir yapıtın dili özgün, anlatımı sağlam, biçemi de yazarın iç sesini kesinkes barındırmalı ki bir değeri olsun, biçimi pek önemli sayılmıyor günümüzde, ayrıca psikolojik sosyal ve bireysel bağla günümüze bağlı olması, zamanın ve mekanın dışında duygusu vermemesi, çağının ürünü olması bir değeri olması için olası kıstaslardır... Londra'daki Hyde Park’ta yağmur altında, serbest kürsüde biri konuşuyormuş, bir saat boyunca bir kişi onu dinlemiş, adam teşekkür ederek konuşmasını bitirdiğinde o tek dinleyiciye yağmur altında kendisine nasıl katlandığını sormuş, adam da senden sonra ben konuşacağım onun için demiş. Demek istediğim şu ki; günümüzde sanat yaşam alanlarımıza öylesine indi ki, herkesin bir kitabının olması, herkesin bir bestesinin olması çok doğal.
UÖ: Genel anlamda yazın ve günümüz yazını ve dilimiz üzerine görüş
ve değerlendirmeleriniz nelerdir?
UF : Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış,
hiçbir zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka
ver yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok
duyunçlara seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi,
gerçekte tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir
kıssada da: Çoban şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte,
benim için değil de senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana
yükselmekte olan dolunayı görüp görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum
deyince, o zaman gözlerimizi kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban
hayır, yalnızca karanlıklar var diye ekler, şair; ama ben
görüyorum der!..
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir
şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez
biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun
yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine
benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen
bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da
gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez
çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat
bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da
ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde
ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
UÖ.Öykücülüğümüzü nasıl buluyorsunuz, bu çerçevede neler
söyleyebilirsiniz?
UF: Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü
olarak giriş yaptığını biliyoruz.
Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var,
Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus
sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer
son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi
yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce
yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer
Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür
melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan
bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek; zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda
olanların durumu şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa;
hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi
kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
UÖ.Sizin eleştiri yazılarınız olduğunu
biliyoruz. Eleştirimiz üzerine düşünceleriniz nelerdir?
UF. Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına
vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere
ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için
sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle
yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda
eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla
gelişimini sürdürür! kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk
fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız,
basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli
olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak
gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya
yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu
kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak
gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu
yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında
öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı,
ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş
lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani
lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz, bu durumda eleştirmen
olmanın erdemini varın siz ölçün demekten başka elden bir şey gelmiyor...
Ayrıca kişisellikle diyebileceğim şudur ki, sanata ilgi duyan kişinin hata yapması kaçınılmazdır. Ben de haddim olmayarak ki sanat haddi
olmayanların işidir, resim eleştiri ve sanatın diğer alanlarına da ilgi duyarak
onlarla da bir uğraşı içine girdim. Az da olsa resim yaptım, gene bizde hep
söylenir eleştiri yok denildiği için bu
kışkırtıyla olsa gerek ona da yüz sürdüm, eleştirmen olmak için değil, bir kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının önüne geçemediğim için. Sonuçta idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir var oluş biçimine ulaşmak istiyorsanız, çok parçalanmamak en doğru yol ama, sanat beni o denli büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade, olmuşların parodisiyle bütünleşerek tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak isterim diyebilirim. Çünkü öyle insanlar tanıdım ki, sanat erbabı
dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve içselleşmiş bir felsefe taşıydılar. Göz göre göre yok oldular, ne arayan oldu ne soran, kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar, onların yanında isim, resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda tanımlanmaz bir iki yüzlülük oluşturduğundan ve sürekli çelişkiler içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünemedim... Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.
kışkırtıyla olsa gerek ona da yüz sürdüm, eleştirmen olmak için değil, bir kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının önüne geçemediğim için. Sonuçta idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir var oluş biçimine ulaşmak istiyorsanız, çok parçalanmamak en doğru yol ama, sanat beni o denli büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade, olmuşların parodisiyle bütünleşerek tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak isterim diyebilirim. Çünkü öyle insanlar tanıdım ki, sanat erbabı
dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve içselleşmiş bir felsefe taşıydılar. Göz göre göre yok oldular, ne arayan oldu ne soran, kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar, onların yanında isim, resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda tanımlanmaz bir iki yüzlülük oluşturduğundan ve sürekli çelişkiler içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünemedim... Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.
UÖ. Teşekkür ederiz.
U.F. Ben de teşekkür ediyorum.
06.01.2008
06.01.2008
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
*
SOLARİS
*-
ULUS FATİH
*
YAZIN ÜZERİNE
Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir
zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver
yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara
seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte
tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban
şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de
senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz
için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan dolunayı görüp
görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman gözlerimizi
kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca karanlıklar
var diye ekler, şair; ama ben
görüyorum der!..
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir
şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez
biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun
yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine
benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen
bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da
gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez
çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat
bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da
ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde
ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
***
Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü
olarak giriş yaptığını biliyoruz.
Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var,
Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus
sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer
son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi
yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce
yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer
Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür
melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan
bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek; zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda
olanların durumu şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa;
hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi
kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
***
Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına
vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere
ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için
sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle
yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda
eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla
gelişimini sürdürür! Kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk
fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız,
basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli
olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak
gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya
yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu
kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak
gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu
yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında
öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı,
ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş
lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani
lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz.
***
Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen
çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın; hiç kimsenin olmadığı
kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
SANAT ANLAYAN İÇİNDİR
‘Kalk
Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu
izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek
zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği
bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer
programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra,
bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa
sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma
son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım
sağlıyordu.
Her
zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın
yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve
anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun
sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel,
geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile
getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme
bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu
tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak
yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde;
zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona,
doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı
geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi,
kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen
bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir
Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf
Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini
yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür
coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik
bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla
yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen,
kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna
karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us
dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve
genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen
sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi,
başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!.. Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan
geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı
olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp
bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife
Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin
yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel
yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki
üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle
bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam
kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak
biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir,
evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir
gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün
bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu
söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç
kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki
doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli /
Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye
seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu
düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel
yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
Belki
şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır,
dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben /
ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve
süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur
korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı / leylak büklümlü, bir
kara yoru, ırmak bir peri / geçiyor ölümlerden diyorum ben."
SANAT ANLAYAN İÇİNDİR
‘Kalk
Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu
izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek
zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği
bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer
programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra,
bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa
sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma
son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım
sağlıyordu.
Her
zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır?
Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve
anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun
sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel,
geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile
getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme
bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu
tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak
yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde;
zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona,
doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten
geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri
kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım
oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan
Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi
yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel
veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp,
kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum
oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının
parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf
yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna
karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us
dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve
genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen
sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi,
başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!.. Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan
geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı
olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp
bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife
Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin
yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel
yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki
üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle
bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam
kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak
biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir,
evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir
gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün
bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu
söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç
kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki
doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli /
Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye
seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu
düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel
yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
Belki
şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır,
dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben /
ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve
süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur
korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı /
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BORGES
Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun
kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır
ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i
seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez
böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi;
varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse
bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu
bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla
bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte
ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur
ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen
öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes
yerine Don Kişot demeye başlarız.
Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim,
öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir
çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni
o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar
beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve
düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması
noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki
çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma şansına bile sahip olur. Ama günün
birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar
(her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece
yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve
adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve
anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve
baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak
anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir
hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu
bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların
bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine
koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi,
uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan
kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın
ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır,
düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve
gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde
olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye
tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten
öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne
denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti
ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki
daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam
bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.
Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre
hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da
evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir
sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam
bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan
işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve
herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda,
burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf
olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir
sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür
adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu
kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür.
Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir
filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur
ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir
başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün
güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama
evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil
davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof
gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce
diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen bir filozof her sabah
ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara
da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.
'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film
festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin
görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden
C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim.
Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi)
yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ
efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı
bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için
teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye söylendim,
anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.
(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ
Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla,
işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı
kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra
cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana
izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle
büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider,
köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak,
dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri
dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya
yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır,
taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün
batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde,
arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini
kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda
kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün, arkadaşlığın
ne demek olduğunu öğrendik! der.
Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye
sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu
yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes,
Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir
yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in
asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük
bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp
gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan
mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın
ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin
henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir
mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın
mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie
Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır.
Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla
mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji
üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak
çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken
diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek
bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden
gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için.
Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar
saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos
nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir.
Bu da insan ruhunun ne dramatik bir yapı
barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir
düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale
komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre
Doğan, bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik
bir durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye
uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı
alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at
üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı
olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak
edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne
ilişkin söyleyebileceğim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız
trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya
savaşının talihsizi kahraman Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir
delphoist ve Truva atının tuzak olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır.
Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu,
eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u
öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve
hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte, yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu
kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı
var mıdır.
Son olarak çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles
adlı kısacık masalında geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada
bir erkek ve bir köledir Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı
başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir
aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek
yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak
üzere sırasını bekleyen Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla;
onunla yüzyüze gelir ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları
arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e
sürünür. Çünkü o; ormanda Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı
aslandır. Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur ve böylelikle
mitoloji zamandaki yolculuğunu durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir
öğretiye dönüşerek, düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur...
&
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
İZSÜREN
I
İnsanı yaşamı boyunca izleyen nenler (şeyler, eşyalar, nesneler
demekmiş) vardır. Örneğin çocukluğumuzdan beri yanımızdan ayırmadığımız,
fotoğraflar, albümler, belki oyuncaklar, kaseler, rozetler, çalar saatler.vb.
Çocukluğumdan kalma küçük bir çini vazom var, kırıldı yapıştırdım hala duruyor.
Bir minik kilimim, bir kaç kitabım, demirci olan babamdan kalma süngüm, ne
yazık ki büyük kardeşlerim onu aldı ve bir iki defterim var. Çok daha ilginç
nesnevi andaçlara sahip olan insanlarla karşılaşmışızdır. Anlatmak istediğim,
geçmişimiz bizi bir gölge gibi sürekli izler ve biz onun gölgesinden çıkmaya
çalışırız, bazen bu korkunç bir sonla noktalanır, bazende yeni ufuklar açar.
Geçmişimizden kopmak hiç bir zaman benimseyemeyeceğimiz bir durumdur, nostalji,
yurtsama olarak çevrimlenen bu sözcük, geçmişimizden kopmanın sakıncalarını
içeren patolojik-sosyal bir deyimdir. Yurtsama, yurdundan, yerinden ocağından
olmuş insanların geri dönüş özlemini dile getiren zarif bir sözcüktür aslında.
Ama insanlık tarihi geçmişe bağlanmakla, geleceğe koşmak arasındaki kavgaların
tarihidir. Bunun hangisi doğrudur, geçmişe bağlanıp kalmakta pek kabullenilir
yanı olmayan bir durumdur, Heraklit 'panta rei' herşey akar demiş, yani siz
istediğiniz kadar geçmişten kopmak istemeyin, gün olur devran dönecek, bahar
gelecek, yağmurlar yağacak, buzullar eriyecek, insanlar ölecek, Napolyonlar
gidecek, Vezüvler patlayacak, Nil taşacak, Zeus yerini yeni tanrılara bırakacak
ve zaman geçip giderken insanlık yıldızlara doğru yeni serüvenlerin peşinde
koşacaktır. Bu konu da bitip tükenmeyen bir çeşitlilikte sürüp gidecektir.
Öyleyse asıl söylemek istediğim açıya gelmek en doğrusu olacağından, düşüncenin
okyanuslarında kulaç atmaya bir son verelim, çünkü Magellan gibi başladığımız
noktaya dönmekten başka bir noktürne yolaçmayabilir. Söylemek istediğim şu,
eşyalar nesneler derken bir de yazına gönül verip gönlünü edebi yapıtlarla oyalayıp
besleyen ademoğullarının peşini bırakmayan şiirlerde vardır dünyada...
Yine çocukluğumda bir gece
(inanın) dolunayın altında susa yolunda geziniyorduk, herkes bir şarkı, şiir ya
da türkü okuyacaktı, kısa keseyim bizden yaşça büyük yakınımız, ilerdeki üzüm
bağlarının hayaletlere dönüştüğü ürpertiler altında uzunca bir şiir okudu,
densizliğim yarar ve zarar noktasında hep eşitlik sağladığından olsa gerek bunu
sen mi yazdın dedim, bana karanlıkta görünmeyen, ama sesinin tonuna Gökler
Hakimi Gordon'muşçasına bir eda veren tonda, aşkla, ben yazdım dedi. Aradan
yıllar geçti o şiiri unutmadım, ta ki Lise II (sanırım) edebiyat kitaplarında
günün birinde Annabel Lee şiiriyle karşılaşana kadar. M.C. Anday çevirisi
E.A.Poe'ye ait o şiir onun kadar yıllarca benimde peşimi bırakmadı böylelikle.
Şimdi ona kızmıyorum, şaşırmıyorum, çünkü insanoğlu yaşamda hep güzelin peşinde
koşuyor, hep güzele sahip olmak istiyor, bazen bu yolda ( en çirkin ve vahşice
olanıda göze alıp, tersinerek) elini kana buluyor, bazende genlerinde saklı
vahşet güdüsü gibi, en az onun kadar genlerinde saklı bir estet ve zerafet
duygusuyla, sahip olmanın içgüdüsüne yenik düşerek cennetsi bir yalana
başvuruyor, hiç bir yararı, hatta yitimi olabileceği halde, çekinmiyor ve
günahsızca 'o benim' diyor. Şimdi ben o yalancıyı anlıyorum, o güzele ulaşmak,
ondan ayrılmak istemeyen, hep onu özleyen, naif, bu yolda kendi dürtülerine
bile yenik düşen öpülesi biriydi... Onun öldüğünü duydum, son yıllarında köyüne
dönmüş ve ancak köylülerin üzerine yakışan bir yoksulluk içinde, 'Gönlümüzde
hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, işte
geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri' diyerek, bu dünyada Annabel Lee'nin
lirik tınısına gönül vermiş, ama yaşayıp yaşamadığını kimselerin bilmediği bir
alınyazısıyla geçip gitmişti. Dilerim öbür dünyada Annabel Lee'nin içleri yakan
terennümü kulaklarında çınlıyordur. Peşimi bırakmayan başka şiirler, şairler
elbette vardır, bir kere şair diyorsanız o insanı seveceksiniz, en kötü şiir
yazan insanların bile karıncayı incitme konusunda gözyaşı dökebildiklerine
tanık olmuşumdur. Kim ki şiirin peşinde koşuyor, katilde olsa, mutfaktan
çıkmayan saçını süpürge etmiş annede olsa, kanalizasyonda çalışan işçide olsa,
zaten göklerde yüzen pilotda olsa siz siz olun onu anlamaya çalışın. Çünkü
sonsuz barış ve sevgiye ulaşmak istiyoruz, ama paranın padişahlığı, mülkiyetin
kırbaç izleri, mayınlarla belirlenmiş sınırlar ve gözlerimizin arkasına,
kafatasımızın içlerine kadar uzanmış tel örgüler, ölü sayısıyla çarpımlanmış
zincirler, dikenli teller ve madalyalarla, övgülere boğulmuş, prangalar,
gelenekler bizleri birbirimizden ayırıyor. Ama şiir kendi başına bu ıssız,
karanlık, kanla yıkanmış yolda bıkmak usanmak bilmeden ışığını yaymayı da
sürdürüyor.
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın,
zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler
veriyordu tanrı,
/ zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü
sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş
ve gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara
doğru / evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce
adımlıyor Musevi,
/ Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. /
Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım
dorukları salt görebilmek için tam da bu gün."
II
İnsanı yaşamı boyunca izleyen sanata ilişkin objeler, ötesi
şiirler vardır demiştik. İşte çocukluğumda Annabel Lee'nin her insanın
genlerinde bulunan güzeli ayırt yetisinin etkisiyle unutamamış olmam bir yana
sonraları aynı etkilenimler çeşitli dolayımlarla sürüp gitti. Yaşar Kemal'in
İnce Memed'indeki Seyran karakteri ve oradaki betimler sonsuz şiirsellikler ve
estetik duygusunun geri dönülmez biçimde benliğimde yer etmesine neden olmuştur
diyebilirim. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı yapıtındaki Esmeralda
kişiliğide aynı etkiyi perçinlemiş, aile içinden birinin arkadaşının yazdığını
sandığım Andorra şiiride (şairi kimbilir nerelerdedir) sıkça okunup yinelendiği
için benzer etkiyi uyandırmıştır.
Böylelikle şiir, sanat, hümanizm yavaş yavaş yaşamımda belirgin
bir boyuta ulaşmış ve gelecekteki sezgi gücünü belirleme yolunda alt yapısını
kurmuştur gözüyle bakabiliriz olup bitenlere... Yirmili yaşlara yakın Nazım'ın
küçücük bir kitabının elimde dolaştığını anımsıyorum, o zaman onun amansız
gücünün ayırdına pek varamadım, sonraları etkisi korkunç oldu, yıllarca ondan
daha iyi şiir yazılamayacağını düşündüm, bunun asıl nedeni başka diyarlar ve
başka coğrafyaların güzelim şairleriyle karşılaşmamızın gecikmesidir. Nazım'ın
Masalların Masalı şiiri evrenin zaman için de akıp giden bir uçsuz bucaksızlık
olduğunu, her canlı ölümü tadacaktır düşüncesinin altında, her ölüm yeni bir
yaşamdır (yeni bir başlangıçtır) tümcesinin barındığını anlamama yardımcı olan,
felsefi, iç konuşmalar gibi sürüp giden bir terennümdü doğrusu.
Masalların Masalı
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
Şiir anlatılmaz
derler doğrudur, ama çağımızda artık şiiri anlatan şiirler bile yazıldığına
göre, aforizmaların Engizisyon yargıçlarının dilinde kaldığını düşünsek iyi
yapmış oluruz sanıyorum. İnsanı etkileyen şairler o kadar çoktur ki, Edip Cansever'in,
Çağrılmayan Yakup, Sezai Karakoç'un Taha'nın Gül Muştusu, Ece Ayhan'ın zaten
uzun bir şiir kısalığındaki tüm şiirleri, İlhan Berk'in, Ölü Bir Ozanın Sevgili
Karısını Görmeye Gitmek, Dağlarca'dan Uzaklarla Giyinmek, ve Asaf Halet, Yahya
Kemal, unuttuğumuz nice dokumacılar, gül dokumacıları öylesine çoktur ki
saymakla bitmez ve yaşam onlarla güzeldir. Bakın şiir sanatı için Kavafis ne
demiş.
Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü
"Bedenimin ve yüzümün
yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası – / dayanılır gibi değil./ Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, / sözcüklerle avutmasını bilen./ Korkunç bir hançerin yarası./ Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren "
Şimdi
bu konu bitmez diyelim, öyleyse bir sürü açımlamalarla sözü dolandıracağınıza,
iyi bir şiir sunup, ayinesi iştir sözüne kulak vererek, mesel'e son vermek
kanımca en güzeli sayılacaktır. Büyük romanlar yazmış Nikos Kazancakis'in
doğaya övgü diye nitelendirebileceğimiz, arıların konaklayıp, kelebeklerin
gezdiği bir gezegenden sizlere yönelen bir serenat;
ayışığı yoldaşınız, güneşte kardeşiniz olsun. Güzelde olsa bir şiiri okuyacak
zamanım yok ki demeyin, zamanın da an gelir sizin için "zamanı"
olmayabilir.
Tırmanış
Ne büyük mutluluk dağın kutsal
yalnızlığına tırmanmak /tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, / kanının topuklarından
hızla dizlerine, beline /yükseldiğini, /oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını / ve aklının köklerini
yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden /
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HLADİK SENDROMU
Arjantinli Jorge Luis Borges'in bir öyküsünde yaşam boyu büyük
yapıtını bir türlü yazamamış Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarı, Nazilerin
eline düşer ve büyük yapıtını hücresinde yazma hayaline kapılır, yazarda ama,
sonperdeyi yazacak süreyi bulamaz çünkü ölüm vakti gelmiştir, avluya çıkarılır
ve tam ölüme giderken oyunun son perdesini zihninde yazarak bitirir. Mutlu
ölmüştür. Ama şu an tüylerinizin ürperebileceğini düşünüyorum, bir insan o en
büyük arzusunu zihninde kendisiyle paylaşarak mı ölüp gitmelidir. Hladik trajik
bir olayın kahramanı olmaktan ileri gidemeyen kadersizler kadersizi biridir. Bu
nedenle en büyük yapıtını yazamayan, üretemeyen, yazacak bir konu bulamayan,
kısır ya da umarsız sanatçıların bu durumuna Hladik Sendromu adını vermekte bir
sakınca yoktur sanırım.
Buradan başka ve asıl konumuza gelelim, yazamamak, yazacak bir
konu bulamamak, konu yok diyebilmek... Bir yazar ya da sanatçı eğer konu
yokluğundan, yazamamaktan, üretememekten söz ediyorsa, bilin ki o bir yazar
değildir, belki hevesli olabilir ama sonuçta yazınsal açımı, gücü onu sıradan bir ademoğlu olmaktan kurtaramaz
sanırım. Adorno'nun, Auschwitz'den sonra sanat yapılamaz, söz bitmiştir diye
bir aforizması var, olanlar, kendisini o denli etkiliyor ki sanatın günaha
ortak olmaktan başka hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, bakın işte zaten
sanatda bunu anlatmaya çalışan bir araçtır, çünkü sanat ne yaparsak yapalım kan
ve gözyaşından kurtulamıyoruz demenin "Arapça'sıdır." Demek ki söz
bitmez, yazacak şeylerin ucu bucağı yoktur, ama yalnızca teması, iletisi hep
aynı kapıya çıkar onun, savaştaki, burada Tanrı'yı göremedim anne der, maden
kuyusundaki cehennemim grizu oldu kardeşlerim diye çağırır, gurbette ki,
anavatanım senden ayrı kalınca anladım seni diye haykırır, çalışan çocuk
yaşlılığım da böylemi olacak diye gözyaşı döker ve tüm insanlık, mutluluk;
acılarla dolu yolculukta gelip geçtiğimiz duraklardır diye ağlar durur. İsa
bile Tanrı'sına 'Seni aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız karanlıklar
ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' demiştir. Ama bu bir
paradokstur, insanoğlunun yakarısı
aslında kendisine olmalıdır, düşünceyi ve karşıtların kıvılcımıyla; ufukları
aydınlatan yıldırımı bağışlayan Tanrı, daha ne yapsın.
Konumuza, yazamamak, üretememek sorununa dönersek, Aziz Paul,
'Göğün altında yeni bir şey yoktur' demiş, İranlı Baba Mukaddem 'İnsan ölü
sözlerinden geviş getiren hayvandır' diyor. Yazdıklarımız, yazacaklarımız,
gerçekten hiç bir zaman yeni şeyler değildir, dile gelen yeni bir anlatım
biçimidir, yeni bir biçemdir olsa olsa, siz ona yeni bir 'dağdağa' bile diyebilirsiniz.
Ayrıca hiç bir şey dünyada bir tansık sayılmamalıdır, bizim düşünsel ufkumuza
durgunluk veren şiir bile bir alıntıdan ibarettir. Usun derinliklerinden,
bilincin karanlık uçurumları, kara dehlizlerinden çekip çıkarabilene aşkolsun
diyelim o kadar. Şimdi anımsayamadım adını ama bir bilim adamı, biz bir şey
bulmuyoruz, varolanı ortaya çıkarıyoruz yalnızca diyordu. Yakında bilgisayar,
sanal bilge, ya da robotlar öyle şiir veya bulgular yazıp ortaya koyacak ki,
insan atıl bir doğal makineye dönüşecek ve kavgaya gürültüye yer kalmadan
-belki de- kendi kendine yok olup gidecek. Geriyede, birbirinizi ne
öldürüyorsunuz, biraz sabredin zaten öleceksiniz diyenlerin hoş; ve ama boş
sadası kalacak!..
Yine yazamamak konusunda bir anekdot, Bir İtalyan yazarın öykülerinden
birinde (yoksa bir film miydi) konu sıkıntısı çeken senaryo yazarı, içine
düştüğü bunalımdan olsa gerek baş parmağını (Tanrı parmağı denirmiş buna,
kavramaya ve üretip yaratmaya yol açtığı için, denedim de o olmadan, gerçekten
dört parmağımız pek işe yaramıyor) kalemtıraşının içine sokmuş, imayı
düşünüyorsunuz değil mi, beyin parmağa, parmak kaleme ilettiği için düşünceyi,
adam çare arıyor ama fantastik bir çıldırıya kapılmak yaptığı... Sonuçta, bavul
dersiniz, geziler, çocukluk, uzun yollar, sıkıntı (taşımak), hiç gezmemiş olmak
kapanmak yani, ya da ipin ucunu kaçırmak, Jules Verne gibi uzaya gitmeye kadar
açın üretebilirsiniz bu konuda, şaka dersiniz, Milan Kundera'nın romanından
başlar, bir şakanın yolaçtığı seri cinayetler ya da kan davasına kadar uzanırsınız, lâğımlar anası deseniz
bile, Bilge Karasu'nun kitabından tarihteki kanalizasyon sorununa,
Romalılardan, Ostrogotlara, Azteklerden, Göktürklere kadar konuyu
uzatabilirsiniz, olmadı gerçekten yazamamanın sıkıntısını ömür boyu bunun her seferinde
değişen kimi zaman haklı, kimi zaman gülünç, kimi zaman ürkütücü gerekçeleriyle
doldurursunuz yaşamınızı. Çünkü bazen yazmak benim için yaşamaktır diyen
yazarlarımızda çıkmıyor değil. Belki haklıdırlar, hareketin en basit biçimi yer
değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünceymiş, en basit olanın verisiyle, en
gelişmiş olanın vargısına ulaşabilmek hepimiz için bir albenisi olsa gerektir.
Son bir anekdotla konumuzu kapatalım: 16. Lui, Fransız
Devrimi'nden (1789) bir gün önce, günlüğüne 'Yazacak değerde bir şey yok' diye
not düşmüş, ertesi gün devrim oluyor ve kendisini paradaki resminden tanıyan
muhafızlarca (Varennes'te) yakalanarak giyotine boynunu uzatmak zorunda
kalıyor. III. Ahmet sanırım, oda çağdaşı sayılır Lui'nin, bir gün vakanüvise ne
yazdın bugün diyor, vakanüvis yazacak değerde bir şey bulamadım diyor, III
Ahmet yakındaki mızrağı vakanüvise fırlatarak yaralıyor ve 'Bunu yaz' diyor.
Diyorum ki sizin yapacağınız işi başkalarına yaptırıyorsanız (ya da sizin de
yapmanız gereken bir şeyi diyelim), özürünüz kabahatinizden daima daha büyük
olacaktır. Siz siz olun, diyelim ki bir angaryayı yaparken ya da yaptırırken,
görü, bili ve duyunuzu açık tutun ve ne III. Ahmet gibi, ne de vakanüvis gibi
olun, 16. Lui gibi olmak bu durumda daha iyi sanırım, Marks, ulusların kendi kaderini tayin etme
hakkından sözaçar, kişilerde kendi kaderini belirleme hakkını yaşayıp öğrenmeli
derim...
Tarih birinin diğerini mızrakla dürttüğü 'kişilerden' pek söz
etmiyor, ama başını giyotine uzatabilen 'kişilerden' çok sözediyor... &
*********************************************************************************************************************************************************************************************************************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder