Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis
Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz
ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir
hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi
şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı
olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış
olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük,
editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice
işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri
vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz!
insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki
veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak,
görüşmek hak getire...
Siz
onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş
diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter Benjamin’le,
Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin
ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika
demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar
kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne
var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin:
Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor,
işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk
değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek
söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın
dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis
Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de
yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi
espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin
soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba
diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken,
diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu
düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir
sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife
pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis
Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan,
sessizce geçip gidiyor.
Bize
de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları
olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip
de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki
‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in
Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının
öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın
ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı
yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte
tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi
hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi
yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini
henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere
avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer
‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun
göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün
bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var
önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün,
A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da
kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu
kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin
yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor
olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor,
Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye
gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin,
kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en
çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan,
muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek
ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla
karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır,
Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse
densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe
kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş
sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor,
ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız.
Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey
beklenti.
Cep
adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin
mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe
yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı
düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek
istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener
ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya
çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.
Sonra,
Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor. Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han,
şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da
diyormuş. Geçmişte, katır yüklü
kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu
hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün
yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı
sağlıyor.
Kumbara’ya
ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan
birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması
konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı
şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’
güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi
bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu
günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin
devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında
oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla,
köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde ise eski Yunan
paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un
bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in
Bakışı; Makas, Marifetname, Paris,
Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le
bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu
hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına-
ulaşır mı dersiniz!..
Okumak
bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne
kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis Batur
*Sel Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK
HAREKET
(Alice
Harikalar Diyarında!..)
Aşksız
hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu
yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak
ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları,
denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi
‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini
düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde,
dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de
varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için;
‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu
karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu
durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri
de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var
olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla
yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim
şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir
kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul
ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı
anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün
bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça
geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu.
‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye
ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş
kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını
bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü
kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren
şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise;
18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına
karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da,
duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü
savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü
Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake,
Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan
Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de
şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında
sayılıyormuş.
Bu
akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme
olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya
başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir
ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu
ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her
zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki
yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine
düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte,
Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına
düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur”
demiş!..
Akıcı
bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs
geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş
ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak,
sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara,
‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir
varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların
öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce
sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki
bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe
dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi,
hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı
bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli
üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura
ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir
İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye
evlenme teklif edişini, Viktoryen aynalarda
hep eşi bulunmaz
bir aşk romanı
olarak mı algılayacaktır.
Aşkın
karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik,
harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin
iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya
tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda
uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize
sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya
çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o
zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu
olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu
olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve
diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz
ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor
her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi
kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan
önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol
altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında
çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum
ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını
bekliyordu.’
Yine
kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın
sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini
söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde
var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik
yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi
ironimizi belirler’.
‘Ruh
mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü
filozoflarından La Mettrie ’nin
Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle
karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La
Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin
bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan,
kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını;
böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten
bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen
tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman,
günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor
ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı
denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o
da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye
anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada,
Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu
dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine
olumsuz düşünce taşıyanlar ne der
bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma
girişimidir.
Romantik
Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan,
Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek
açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç
fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve
Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların
görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap
güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da
günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un
kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir
nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya
yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna
gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye
teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç
olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında
olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik
düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını
hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi
düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde;
‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik
Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
********************************************************************************************************************************************
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek
bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir
bu; isimden, resimden, kıssadan,
hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk
gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle
yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’
istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür
ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar.
Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları
defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem
vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi
uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş
ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü
kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz
çöktüğümüzü, her ‘rint’ bilir... Bu öyle
meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün
en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz
biliriz.
İşte,
Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden
geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı,
kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu
sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf
Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula
rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin
‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince
içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da
(İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf,
kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte
süregiden, konsertant bir kitap...
Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte
benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da,
İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden
uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende
tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım
H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda
yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini
yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı
gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi
dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği,
Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir
yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne
yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler
zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa,
bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek
bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda
haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen
sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı
Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik
taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de,
kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm.
Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve
mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir
kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel,
pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi,
yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb...
Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de,
dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne
var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı
yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı
ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına
bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün
en popüler, önde
gelen şövalyesi ( şövalesi desek
daha iyi ) gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan
zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart
gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından
(liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette
günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa
yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’
ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’
asla kalmayacaktır!
Kitapta,
ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha
belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli
bilitlerde var, ayrıca Aksaray
Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin
inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği
karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti
gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla
birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma
üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel
yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik
olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak
Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının
öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur
için sevilir kılıyor. .
Genellikle
eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde,
bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne
dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?..
Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul
diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor,
Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha
başka nedenler var işin içinde...
‘Tan
sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki
efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma
tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde,
‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu
değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi
yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir
patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü
yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler...
Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından
beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla
uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin
türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve
derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim
ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip
bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar
arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir
hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz
birbirimizi biliriz!
‘Elde
var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler,
perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler,
doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca
çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye
kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir
ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o
ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi
yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı
Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım,
beni (okumayı!) unutma...
Yaralı
Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge
Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir
Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur,
dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir
Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi
tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize
tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız
çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa
da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’
onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu
bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’
gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler,
neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen
ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye
geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile
hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem
de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki
yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu
beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları
karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de
merak ederim.
İşte
bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim
sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim
kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu
sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı:
Sarı Zarf!..
Borges’in
(Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle
çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan
bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler
çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın
insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi
tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi
değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden
çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte
Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye
Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka,
Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir
yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış
dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu
anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok
sanırım.
Münir
Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre;
‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir
sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle
bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama
insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı
bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya
olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına
çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı
Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön
değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile
hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama
dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri,
tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle
sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi,
yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu
Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün
olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla
bitiyor.
‘Bir
kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar
arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte
yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ
yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle
tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı
vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü,
çok daha gençti.
Bir
ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp,
beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve
doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru
geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim
bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla,
sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun
sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç
kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde
birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan
televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın
aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları,
elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya
Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına
katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja
vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün
dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler
geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’
çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel
geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın
ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir
kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte
imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu
annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun,
Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın
şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil
baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. /
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku
dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz
olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske
girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele
dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu
terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir
gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. /
Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. /
Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana
/ Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun
koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi
zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı
balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar
uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da
saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız /
köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu
kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık
hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe
ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları
için, iyi bir kitap.
ULUS
FATİH
Sarı
Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife
**************************************************************************************************
‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN
Yıl:2001.
İsa öleli 20 yüzyıl oluyor. ‘Abdullah
oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı
öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya
çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan
hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar
ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse
hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam
yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de
yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir
sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç
bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar
yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini
çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir
ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir
yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir
parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu
buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar
mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı
kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar
mıydı... Modernite adına çekinmesek,
neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır
diyeceğiz.
Yasaklanan
ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet
Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik
arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir;
beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama
bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla)
dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni
pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun
olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un,
‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene
gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey
demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven,
bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi
Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve
kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli
düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan,
en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan
kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu
görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize
giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara,
başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına
sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve
diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih
kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine
tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre
yorumlarsınız.
Kitap
belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli
olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve
Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi
kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde
yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır
bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir:
“en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin
önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya
uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü,
uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir
boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne
savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun
sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı
simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla
sevişmiştir...”
Gene
‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan
anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya
kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu
sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir
erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir
altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir
Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam,
vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu
takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası
sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik
duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle
bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada
çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı
dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir
sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik
miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı
konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar;
Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme
miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip,
günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina
Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin
çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran
sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki,
içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı
fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik
fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten
düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla
kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm
çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü
sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin
cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız
görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da
sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin
yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa
işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı
gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse
etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin
kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç
kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla
da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın
göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya
dönüşmüştür bu aşamada.’
Son
olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la
ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek
teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok
büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada
yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu.
Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi
fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha
da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye
göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak,
oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir
imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak,
her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın
zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir.
Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde
Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni
olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak
anılagelmiştir.
Bakın
cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri
/ gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı,
uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara
çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin
örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. /
Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar
rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi
sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme
bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift
flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve
parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her
kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan
kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks
olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma
girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir
gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son
bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan
testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka
/ Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı
haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin
Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı,
göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı /
Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us
dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu
sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı
mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne
buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere
tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor. İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir.
İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
okuyarak kızıl dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki
yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki
Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife
*******************************************************************************************************
Henri’sel
Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir
Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense
çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği
anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen
tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’
diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek
boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son
verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize
gelmemize neden olurdu...
İşte
Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı
kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir
tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri
olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha
önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar
hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili
oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü
belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp
kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında
bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız
kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu
düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir
kitap elimize geçtiğinde, gerçekte
tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini
düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz,
düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir.
Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş,
dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın
başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu
tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek
gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış.
Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da
düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha
varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı
kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının
bir uzantısıymış.
Şair,
1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya
ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar,
belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize
vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından
gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı
duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha
alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık
da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak
kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok
tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman
konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim,
alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı
Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve
yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor. ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle
olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde
yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun
ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı
daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için
düşün... önce onların işe yaramaz
düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak
için.’
İşte
yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında
şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların
gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da.
Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara
inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları
(herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve
ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç
rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama
arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir
şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden
olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların
kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir
başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini
görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha
çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş
olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana
kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim
duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler
gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı
saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun
yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi,
çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek
onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son
bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz
uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman
öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir
kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün
içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler
boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi
görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna
kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt
etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse
için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin
içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi (
yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel
pompalarken).
Yaşamı
kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları
yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip
durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem
/ Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı
Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı
filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan, benekli, akça kavakların arasında dolaşırken,
değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların
ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız
çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise
okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux,
en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun
aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla
selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’
ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda
eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten
bir şey olsun;
‘Kaybolan
umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada /
Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim
ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına,
‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara
övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı
Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife
**************************************************************************************
NEDEN SONSUZ KÜS AİAS’A
Homeros’un günümüze kalan İlyada ve Odysse adlı iki yapıtı
var biliyorsunuz. İşte Odysse’de bir bölüm var ki can alıcı bir duyarlık
taşıyor. Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna dönerken,
azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca denizlerde
İthaka’yı arar durur. Belki Malta yakınlarında, belki Kiklat adalarında büyücü
Kirke’nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine aşık eden bu cadı,
Odysseus’a, İthaka’ya kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu söyler. Umarsız
Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini söylediğinde
kendisine Hades ‘Ölüler Ülkesi’nin yolu gözükmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles Sütunları’nı
(Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu’ndan Afrika kıyılarına döner dönmez
Hades’e gelmiş ve Ölüler Ülkesi’ne varmıştır artık. Sanki okyanusun altından
Erebos’a, bu karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus’a koşar ve
herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını anne baba ve
çocuklarının durumunu sorar Odysseus’a,... Odysseus sırayla herkesin gönlünü
alır ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne var ki tüm bunlara karşın bir
kişi kendisinden uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden tüm
çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı
Aias’tır. Bütün çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı
değerlendirmeyen Aias’ın kararlılığını
gören Odysseus üzülerek Asfodel Çayırları’ndan ayrılır ve yine yeryüzüne çıktığında
Kirke’nin vaadinin gerçekleşmesini bekler ve sonunda İthaka’ya kavuşur. Aias’a
ise diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini sorarlar, o ise insanı
kahreden, o en yakıcı yanıtı verir: Benim buraya düşmemin nedeni Odysseus’un
kendisidir, benim ölümüm; onun yüzünden der!..&
**********************************************************************************************************
*************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde
yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe
de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak
üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan
olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer
Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu
öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de
okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır.
Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir
okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda
'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı
ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti,
ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma
(nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde
öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede
olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar
herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi
korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği
gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda
Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir
süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan
öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi
ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor
musunuz?
Duygu ve düşünceleri
kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek
sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil
zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle
-gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi
ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat
bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine
düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı
forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve
düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında
hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da
gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten
yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama
bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir
ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi
dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de
istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan
yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve
her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey,
her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde
adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda
yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da
herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır
derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi
sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur
doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer
için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç
altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve
yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden
geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür
uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi
olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme
metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
*********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey
biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte,
kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi,
yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun gibi;
temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici; ama
onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş örnekler
pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba salgınının
olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın
alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum bir
alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda resim
yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde yükselen
yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince; Kâbe'deki
putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda,
tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları
kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve
konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda
inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve
heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir
mi...
Bu o
dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir tavırken günümüzde benzer
konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun derin, çözümleyici
görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam içerebilir mi...
Çağın
gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi peygamberin görü ve
tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak
belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte
bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine
peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü
bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak
için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile
yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa
dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve
olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün
ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer gelişimler çağımızda da
(değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.
Sonuçta bir
takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların üzerinde
yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun
kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki herşeyin
güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum
gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice
şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı
varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de
ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone (sonnet),
Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir
şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu olduğu sanılan
sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca
tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve Marot
tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa
yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine
karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve katı kalıplara
meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme,
Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını değiştirmekten
geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız yazınının etkisinde
kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu
izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede
İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve
sone türünde yapıtlar verilmiştir. Sone;
aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare,
Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler
yapmış, esim çağırmışlardır.
Günümüzde sone
türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin
ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku,
tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun
şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu yolda
yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu
sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre
ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin
niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz.
Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir
dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke edebiyatıyla,
divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz gelenekten
kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam yapısını
bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki
kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir sada
yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin
ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla
başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi
kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına
ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından
devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan
edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık
edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü
İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir
çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı
kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken, onun
diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden uzak
kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine
çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin
istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına
getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir
adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, /
Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında
bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın
arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha
bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta
aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın
yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de uç veren sesi /
Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka ağıt
diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin
terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen
yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci sonenin
adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik
düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok olup
gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına
sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün bir
aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız
harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk bakışta
kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden önce
bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir
labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş
firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente
girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu
yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir
sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez
hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden
sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında
bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni
burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden
çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç
şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu
bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara sürüklerken,
anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok
gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan
bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen
aralığından bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli,
tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar
zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla
baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey
değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve
anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda etmeden
önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım: "Bu
bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece / parıldamakta
devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben geldikten
sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı sadece /
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve merhaba
kainat" (***)
Gerçekte her
insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
( * J.L.Borges,
**
U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet
/ 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde
yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe
de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak
üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan
olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer
Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu
öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de
okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır.
Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir
okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf'
etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek,
başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar
herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi
korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği
gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda
Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir
süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi
ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor
musunuz?
Duygu ve düşünceleri
kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek
sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil
zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle
-gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi
ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat
bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine
düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı
forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve
düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında
hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da
gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten
yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama
bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir
ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi
dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de
istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan
yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve
her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir
şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde
adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda
yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da
herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır
derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi
sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur
doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir
atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki
bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve
yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden
geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür
uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi
olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme
metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK YAYIN Dergisinin
soruşturmasına yanıtlar...
öykü, tür olarak sevilse de
yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda
ne düşünüyorsunuz?
Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik
göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya
başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı
özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi
diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık
öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof'
bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr)
ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının getirdiği
nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu
yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra)
edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt
yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini
göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını
kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın
her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik,
tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında
gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke
grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım,
uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz,
bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve
hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...
>öykünün edebiyattaki yeri
ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve
öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister
istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları
titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz
daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya
diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir
oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı
prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor,
şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi
sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla,
bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil,
biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı
ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu
durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını açısından da önemli ve
vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,
deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için
en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek
bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır
diyebilirim...
>kendinizle ilgili bilgi
verir misiniz?
>
***********************************
ULUS
FATİH
*
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık
gerçek şu ki; 29 Ekim 2005’de Cumhuriyetimiz tam 82. yaşını kutluyor, daha düne
kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek
‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım
anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış,
cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda
zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte
yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri
ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde
bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim’den 14 Aralık’a dek
İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu
duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat
anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet)
diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu
güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden
daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü
düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür
düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,
sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu
gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in
Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı
düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu
kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 54
sanatçının yapıtları sergilenecek, Renk Martin’den, Ender Güzey’e, Gürhan
Sodan’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü
isimleri sergide yer alacaktır.
Bir
Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu
sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki
kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal
esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan
sanatla olasıdır.
Sanat
yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir,
yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve
çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan
Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli
bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin
buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden
sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik
istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir
-yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın
vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç
kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç
rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten,
tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları
öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, /
müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde
koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla,
imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız,
yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı
toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde
çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde
savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim
bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. /
Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim /
Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer /
Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir
de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun
yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin
ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. /
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.
Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder