‘SEÇİLMİŞ
YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo,
Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya
kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand
ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi,
yaşadıkları dünyada var olabilmek için
ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken -ve ölürken
bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo
aşigi yüz vermedigi için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskilarina
dayanamayip ayni yolu seçti, Isadora Duncan’i
eşarp, Nilgün Marmara’yi altinci kat mahvetti. Persephone ölüler evinde,
Camille Claudel’in yillari deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde
yatip kalkti, Sand erkek giysileriyle dolaşti, Nigâr Hanim bir cumbanin
arkasina süzüldü, Hypatia’nin derisi yüzüldü...
Tümünün
ortak yanı sanatçı veya bilim insanı
olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden
yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir
zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın
henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle
Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden
henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sinir taşini / çekince kopardi Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başini” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadi!..
Bu
yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi
yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar,
Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil
dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte
tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş,
haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir
isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman
üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı
deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı
‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir
belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden
yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu
düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır.
Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)
ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz
ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın
mahkumlara ancak kadın doktorların tanı
koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin
sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden
bizim değil, İslam Medine’den geldi,
oysa Hitit, Ankara değil miydi?..
Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin
vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her
şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap
olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş
mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap
olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı var... Böylesi düşünceler
üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi
yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da
sevmiyoruz...
Kültürlere
kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir
düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde
destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı,
eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir
kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse
de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan
bir yurttaşimiz üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabi ‘Etiyopya’ zanniyla aliyor
ve Etiyopya’nin yoksul olmasi sifatiyla kendisinin de hep yoksullardan yana
oldugunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabi armagan ediyor!.. Ikincisi
geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşi M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adli kitabinda
diyor ki ‘ Sinek pisligiyle bulaşik bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrica ‘Su içinde kalan kildan; yilan, patlican
tohumundan da akrep oluşabilecegini’ yaziyor. ‘Akli degil nakli’ olmanin ne
tansiklar yaratabilecegi görülüyor.
Kavafis
gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir
açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise
şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o
biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi
ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen
anarko (soğuk) şiir...
Ama
ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya
düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği
oluyor. Her ikisinin tam tersinin
gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim
yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir
öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç
arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe
indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında
tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha
görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte
Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına
katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne
denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir
yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz.
Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların
sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim
Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük) dağın
burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak
sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir
ise tanrisaldir, her olaganüstülük şiire gelip dayanir sonunda, onun için
ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dişi her güzellige
‘şiir gibi’ der insanoglu, daha ötesi yoktur. Bu bakimdan, şiir alişilmiş her
ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselligi terk edemez, o kiyamet olur;
son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldügünde insanlik
hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygisidir’.
Örnegin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü
sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadir ama
gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksizlikmiş
gibi algilariz...
Polat’ın
şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini
sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yagmur
ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çigliklar... / bir maymun
/ belki kuş / belki insan / içinden çikamadigim cangil! / uyanik tutan bir
yanilsamayim ben / çocuklugumda kalan büyülü kirmizi ruj / lekesiz saf düş ey!
/ acimasiz bir oyundur bu kendime karşi oynadigim / ey benim hayal gücümle
savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarim ben / düşlerim var tüm zamanlara açilan
kapilarim / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan
ruhum! / surlarin dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir
başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır
içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları
/ bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı
şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya
da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden
anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk
bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu
anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o
en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi
şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir
kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur; veya tam o anda derin, ürperten bir güz
yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip
dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere
benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi
yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat
bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet
cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En
güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın
tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
agaci / her bahar çiçek açmayi unutma.’
‘Bir
şiirden ne anlayacagimiz, nelerden etkilenecegimiz tümüyle öznel... Bazen bir
şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri oldugu gibi birisine okumak, hiçbir şey
eklemeden birakip, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye
katilanlardanim ayrica eleştiri yoluyla sanatçiya yol gösterilecegine de
inanmiyorum, sanatçiya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdi, sanat
gösterilen yola duyulan tepkinin dişa vurumu olabilir belki. Eleştiride
gösterilen tepkiye karşi üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir
başka sanatsal obje veya ürün olmalidir kanimca. Bu bakimdan Nilgün Polat’in şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kaliplarin üzerine yeni söylem aramayan bir yapinin
şiiri olmasi sifatiyla, kendi içinde bir başkaldirinin ürünü; daha fazlasini
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsin’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kiz / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşiyor, bu nedenle; anlayişimiz uyuşuyor...
Sonuç
olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramiz, kulübemiz, amfiteatrimiz, köşkümüz,
sarayimiz, malimiz, mülkümüz ve canimizdir...’
Son
sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede
üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman
geçer aşk kalir.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş
Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkidir...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk /
Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS
FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları,
öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa
yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var
demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü
“gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH *
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı,
geleceğin artık geldiğini kabul
ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki
savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak,
çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in
sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi
varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı,
kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu
ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza
dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye
çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska
adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden
değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar
olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın
görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris ,
bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere
görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte
Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris , tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena ’nın
aşkını vaat eden
Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı
Menelaos’un karısı Helena ’yı kaçıran Paris , Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı
Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için,
topuğundan okla
vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler,
incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık
vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp
gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde
yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al
beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona
ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı
içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı
gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir
uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde
düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu
konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat
performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı
başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar
yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe
başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü
olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını
geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin
sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
olduğunu kabullenip, satımı içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal
formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez
mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken,
inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü
bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca,
şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım
/ kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum.
/
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller
yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim
sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara
yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin
sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY
BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN
UÇARI PRENSİ
Arjantinli
bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem
vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama
bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996
yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir
şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle
sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz
bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi
göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin
üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir
şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir
düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e,
oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına
çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu.
Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi,
yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış
mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel
bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel
sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment
Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist
akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun
haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı
yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin
tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden
bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da
özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının,
sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal
ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa,
olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle
geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz
her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü
sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın
dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü
uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için
kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman
sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi
uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep
sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını
en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine
tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı
sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse
bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey
kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda
deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul
görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere
büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve
belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika
adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya
anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı
ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı
hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş
şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali
Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır.
Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli
yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment
Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için
sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı
ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir
öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak,
bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze-
en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına
düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama
Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği
olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok
yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon
Sisledim’ kitabının adları bile şiirinin
ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle
dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece
sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin /
ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal
uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor
sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından
/ ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına
yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken
taraçalarında’
İşte
onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı
şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin
bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant
geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u
ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister
tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25.
saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun,
bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk
kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS
FATİH
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi
yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki
seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir
grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
ULUS FATİH
*
MEVLANA FELSEFESİ
"Cömertlik
ve yardım etmede akarsu gibi ol / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol /
Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol /
Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol / Hoşgörülükte ve sevgide deniz gibi
ol / Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol."
Resmi
öğrenimimiz boyunca ve devlet dersinden öldürülmeden önce, Yusuf Has
Hacip, Ahmet Yesevi ve Kaşgarlı Mahmut'u öğrenmiş, Ömer Hayyam, Mevlana ve
Yunus Emre'yi bilmiştik. İlk üçü düzyazı yapıtlar vermiş, diğer üçü ozan olarak
çiçekler açmıştı. Bir doğru vardı, sonraları dünya tarihi, rönesans ve reformla
karşılaşınca neredeyse onları unutuyor, Shakespeare, Botticelli ve Magellan
türü simgelerle dağarcığımızı dolduruyorduk.
Anda konuya girecek olursak, tarih boyunca yaşanan doğu batı ikilemi, şu
sıralar tüm karmaşasıyla bir kez daha sahne almak üzere...
Mevlana ve
Yunus Emre canlanıyor, ortalığı mehteran marşları kaplıyor, Osmanlı uyanıyor,
Türklük doğrulur gibi olurken, İslamiyet atağa kalkıyor, kuramlar, sentezler
burun farkıyla yarışırken, romanlar, öyküler öne fırlıyor, din eksenli kültür
yayılırken, görünmeyen bir el, doğu batı bulamacını sofralara koyuyor, doğu
kasıtlı olarak geri plana itildi dürtüsüyle durduraksız Hindistan'a Çin'e
uzanılırken (Anadolu bitseydi...), evde ki azıktan olunuyor vb...
Bir kültür
karmaşasından ve bir kaosun içinden geçtiğimiz kesin, Grek ve Latin
uygarlığının yeryüzünün öncüsü olmayıp, Mezopotamya kültürünün başat olduğunu
söyleyenler, Grek kültürünün Anadolu yani bizim kültürümüz olduğunu
savlayanlar, insanlık tarihinin Orta Asya'dan başladığını öne sürenler,
görünmeyen bir arenada gizliden gizliye çarpışıyorlar. Aramıza bir Mısırlı
katılsaydı başlangıç firavunlar, Bir Perulu katılsaydı Mayalar, Bir Sibir
Türk'ü katılsaydı Kamçatka yarımadası, bir Maori katılsaydı en küçük ana kara
ve bir Eskimo katılsaydı insanlık tarihi uzun gündüzlerin aydınlığında Kuzey
Kutbu'nda başlamış olacaktı. Ne ki ilk atamız Africanus, Zambezi ırmağının
çavlanlarında yaşadığına göre Afrika'nın da kültürün anayurdu olduğu ileri
sürülebilir. Uygarlıklar çatışması biçiminde dillenen bu kavram, aslında kaba
deyimle yine kökü politikaya uzanan ve 'ziynetten pay kapma' olarak açımlanan
bir kaygının dışa vurumundan başka bir şey değil. Dolayısıyla güçlü olan
kazanacak... Ama bu işin yalın yanı, neden sonuç (tüme varım) ilişkisiyle
biçimlendirilmiş, yenilenlerin -kabullenip- susması gerektiği yargısını
özendiren bir tutum.
(Arada bir
rübai ile soluklanalım; "Bıraktım
artık, Hayyam tartıyor, dizelerin o ağır biçemini / Anımsatıyor ona zaman, o
özgün, eşsiz çizgisini / Dile gelmeyen düşler, binbir çeşit arzular mıydı onlar
/ Ve hangi gizil Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl paylaşılıyorlar." )
Öyleyse
nasıl düşünmeliyiz, düşüncenin Janus gibi binbir yüzlü dünyasında, o
sonsuz labirentlerinde bir yol yordam arayalım. Tarih göstermiştir ki, düşünce
ve kültür ancak özgürlükçü ortamda boy atar, gelişir. Skolastik mantık, yani
herşeyin tanrıya, krala veya günümüzde salt yürürlükteki erke bağlı
sayılabilecek düşünsel yöntem, sürekli bir sapma ve toplumsal patlamaya yol
açan, durağan ve inakçı bir gelişimle sonlanıyor, bu hızla çoğalan hücrenin
tümör üretmesine benzer bir ilerlemeyi andırıyor. Demek ki bin çiçek açacak,
bin düşünce yarışacak... Örneğin, batı
uygarlığını baz alan, herkes denize girsin, herkes Sartre okusun; doğu
uygarlığına yüz dönense, herkes Gazali okusun, herkes Kur'an kursuna gitsin diyecek
belki ama öncelikle diğerinin düşüncesinin varlığına saygı duyacak... Voltaire
gibi düşüncelerine katılmayacak belki, ne ki onu savunabilmesi için her
özveride bulunacak. Düşünce temelde şu kıssada anlatılandan başka bir erek
taşımaz. İki kişi bir inançsızla, bir
dindar sabaha dek tartışıyorlar, alacakaranlıkta evlerine dönerken, inançsız
olan, kitapları arasındaki o "biricik" kitabı okumaya başlıyor,
dindar olansa tüm kutsal kitaplarını ateşe veriyor (H:Cibran). Temel
gerçellik; sonsuz bilgilenim ve değişime açıklık, geçmişin erdem ve birikimine
katkı ve bitimsiz geleceğe gönül uçurmaktan başka bir şey değildir.
Bu
bakımdan yukarıdaki savları yinelerken ülkemizde batı klasiklerinin çevirisini
hata gibi görmemek gerekir, bunun karşısındaki tavır doğu klasiklerini de
çevirmiş olmaktır. Ama biz tembellik hakkına çok saygılıyız, bir
vurdumduymazlık içinde olduğumuz ileri sürülebilir...
Yakınlarda
Şemsi Tebrizi'nin Makalat'ını Simurg kitapçılıktan alıp okumak istemiştim,
kitabı bitirdiğimde bir düş kırıklığıyla, mutsuz oldum, kötü bir çeviri, argo
sözcükler, zaman zaman bayağılığa yaklaşan bir felsefe, bunun doğrudan
çeviriyle ilgisi var, çevirenin yetisiyle ilgili, yeryüzünde edebi hiç bir
yapıt olmasın ki dili, yazım amacı güzellikten etkileyicilikten uzak olsun...
İlyada'ya
zaman içinde, aynı güzellikte yeni bölümler eklendiği ve Homeros'un 'hiçkimse-odysseia' bir yazar olduğu söylenir, bizde ki
İlyada çevirisi de eşsizdir, öyleyse çevirirken son derece arı ve bir üst dil
yaratamıyorsak çabalarımız boşuna demektir.
Uygarlığın nereden başladığı sorunsalıysa,
yeni Mevlanalar, yeni Yunus Emreler üretmedikçe, hiç bir geçerliliğinizin
olmayacağı bir alanda salt monologtan başka bir şeye yaramayacaktır. Üstelik
karşınızda daha güçlü, donanımlı kesimler oldukça... Türk İslam sentezi
düşüncesine sempati duymak kolay ama bunu kim istiyor, Kabe'mi, Vatikan'mı, biz
mi, bugün Kabe, Amerikan askerlerinin zaman zaman koruduğu bir mekan... ya
Vatikan!.. ve dünyanın yarısı Isfahan,
ama İran, abd'nin hırçın çocuğu konumunda, İstanbul, islamın sutresinden
kurtulmuş bir karnaval şehri olarak algılanıyor ve haritalardaki adı
Konstantin!.. Türk İslam sentezi nasıl gelecek peki, Akm'yi yıkıp yerine cami
yaparak mı, cumhuriyeti Konya'ya taşıyarak mı!.. 70.000 cami - 1 Akm= 70.001. Bir şeyin çıkarılarak, bir şeyin çoğaldığı
görülüyor, matematiğin ruhuna ters bir olgu... Bölgede bir de İsrail var,
İslamiyete karşı zonedefence işlevi görüyor, yakında Irak topraklarında
da olum ve umu dışı bir Truva atı amaçladın mı islamiyet sizlere ömür,
göklerimizde bir haçın gölgesi dolaşıyor sanırım ama gören var mı...
(Kommageneli
ozan gibi rübaiyle şifa buluruz belki; "Bir gerçek alemdi gördüğün ey
Celaleddin, heyüla filan değil, / uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı
illeti-ûlâ filan değil. / Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en
muhteşemi: / Suret hemi zıllest... filan diye başlayan değil..."
"Şarapla
doldur tasını, tasın toprakla dolmadan dedi Hayyam / Baktı ona gül bahçesinin
yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam: / Ben, bu nimetleri
yıldızlarından çok olan dünyada açım, dedi, / şaraba değil, ekmek almaya bile
yetmiyor param..." )
Mevlana'yı
tanıtarak ilerleme sağlayabilir misiniz, size yüzyıllar önceki Dante'yi
tanıtsalar güne övgü sağlar mı bu ve ne düşünürsünüz, Bugünkü "ab"
kültürüne hayran mı kalırsınız... Yoksa yeni Dante, yeni Petrarca, yeni
Shakespeare'mi ararsınız...
Biz de her
ikisi de yapılmaya çalışılıyor, ama bir bölüm hibrit yazarlarımız alkışı
yazık ki Washington'dan alıyor, özeleştiriyi kendini aşağılamak sanan,
demokrasiye değil, demokratörlüğe soyunan bu neoyazar ve intellectuel
grubunu hangi doğulu hayranlıkla okur ki...
Bu kargaşa
projesinden, ya yeni Gılgamışlar, Hitit aslanları veya Muratoğulları çıkacaktır
ya da Hasan Sabbahlar, Hülagüler ve fetret devirleri bizi teslim alacaktır.
Sovyetler parçalandı, Balkanlar yenilendi, ulusalcılık tam aksine yükseldi, ama
Güney Amerika değişiyor, Çin ve Hindi Çin gelişiyor, sıra ortadoğunun
yazgısının ne olacağında, dileriz biçim içeriği belirlerken, onu biçimlendiren
elin parmaklarına da rengini verir, egemen olur.
Şimdi tüm
bu akışlara koşut olarak yeni yayımlanan bir Mevlana kitabı var elimizde,
yazarı Henri Benazus, Mevlana Felsefesi adındaki kitap Mevlana'nın yüzyıllar
önceki hümanizmini tüm açıklığıyla bizlere aktararak, örnekler veren okunası
bir kitap. Mevlana'ya göre, bizler hepimiz ortak düşüncede buluşabilirsek
gerçeği yakalayabilirmişiz, tek tek bilgi sahibi olamazmışız, herkesin görüş
açısı ve derinliği ayrı olduğu için, bu görüşünü gerçek bir hümanizm duygusuyla
da örneklendiriyor. "Hindistan'dan bir fil getirip, karanlık bir yere
koyalar. Getirilen bu fili seyretmek isteyen halk oraya gelince, karanlıkta
göremez ve ona dokunmaya başlarlar. Filin hortumunu tutan onu bir oluğa,
kulağını tutan yelpazeye, ayağını tutan da direğe benzetir. Özetle herkes filin
neresine dokunduysa, kendi zannınca bir hüküm verir. Ama herkesin elinde bir
mum olsaydı, halk fili bütün halinde görüp, onun neye benzediği konusunda
yanılmayacak, görüş ayrılıkları kalkacak, herkes gerçek bilgi sahibi olacaktı."
Başka bir
bölümde yazgıcı anlayışa karşı çıkıyor Mevlana; " Hırsızlık suçuyla
yargıç karşısına çıkan zanlı, ne yaptıysam Allah'ın takdiri ile oldu der. Bunun
üzerine yargıç der ki; bende seni Allah'ın buyruğu ile
cezalandırıyorum..."
Varlığın
sonsuzluğu ve insanın bedeni içine hapsolan sonsuz bir ruhtan ibaret olduğunu
ansıtan, derin bir aforizması da var Mevlana'nın; "Canlar, siz ancak
bir düşünceden ibaretsiniz. Geri kalan varlığınız ise et ve kemikten başka bir
şey değildir."
Gene bir
rübaisinden şöyle sesleniyor insanlığa "Başının üstünde bir sepet
dolusu ekmek var / Hala oraya buraya koşup ekmek istiyorsun / Dizine kadar
dereye girmiş görmüyorsun da / Hala ondan bundan su isteyip duruyorsun."
Mevlana
şiirlerinde ise; Beylerin azametle bıyık burmalarından, padişahların rüşvet
aldığından, belli olsunlar diye kölelerin yüzlerinin dağlanmasından, savaş
oyunlarından, Moğol akınlarından, yıkılan şehirlerden, kadılardan, valilerden,
katiplerden, divanlardan, alınan haraçlardan, daracık sokaklardan, geçit vermez
dağlardan, karanlık vadilerden, pazarlardan, hileli terazilerden, hırsızlardan,
uğrulardan, kesik başlardan, kafes arkası kadınlar, delilerden, tekkelerden,
şeyhlerden, sarhoşlardan, Ahilerden, rintlerden, avlardan, avcılardan,
zindanlardan, kumarlardan, bekar odaları gibi nenlerden bahisler
görülürmüş.
(Gene bir
rübai: Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler,
yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır yakarırdık güneşe,
-oturduğumuz yerde- / Kıpırdamazdık, o da; doğmazdı... )
Son söz
olarak sonsuz barış adına insanlık için can verenlerin önünde eğilelim ve;
"Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel! / Kafirsen ateşe tapıyorsan
puta tapıyorsan da gene gel / Bu bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil /
Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!" diyelim. &
***
Mevlana
Felsefesi / Henri Benazus
Bizim
Kitaplar Yayınları / 370
Sahife
"Kimbilir
belki bu kadar sevmezdik birbirimizi / uzaktan seyredemeseydik ruhunu
birbirimizin. / Kimbilir felek ayırmasaydı bizi birbirimizden / belki bu kadar
yakın olmazdık birbirimize...")
"Lahana,
otomobil veba mikrobu ve yıldız / hep hısım akrabayız / Ve ey güneş gözlü
sevgilim, 'Cogito, ergo sum' değil / bu haşmetli alemde varız da
düşünebilmekteyiz..."
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
PROZA METİN ve ŞİİR
I
Şiir seraptır. Kalemdir.
Kâğıttır. Kıssadır. Bigbangdir. Özdür. Zorluktur. Zorbalıktır. Diktadır.
Kurgudur şiir... Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır. Yarışımdır tanrıyla.
Acunlar doğurmaktır. Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır. Aryandır. Sağaltır.
Acıları dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere; sevipte sevilmemişlere
dermandır!..
"Herkes şairdir çünkü rüya görür!.."
Her Ademoğlu, her Havva
kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir yaratmaktır, yok
etmektir. Küfrdür şiir. Yaşamdır.
Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Ayettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları, Gomore
yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle
yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!..
Yadsımadır şiir. Acıdır.
Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl o; her şeyi,
hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş, yaratış ve
yokoluştur, can veren anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.
Şair ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal...) Platon'da, Kuran'da
ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp, koşut evrenci olarak azap
çukurlarına yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır. Cennetten sürülmüş,
yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz Jean, bir Vatansız Adam,
bir heimatlostur...
"Bir
kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl'den kanat almış bir peri / Kızıl bir çöl
akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam diplerinden..."
Veya;
"Bir
ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta / Ay ışığı
sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa."
Yukarıdaki
betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri... Çünkü şiir tanımlanamayan,
karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin gözesindeki ağıt, cevherin
içine akıtılmış muştu, gelecek çağların kızıllığında ki mutlandır.
Tarih boyunca en çok sürgün
edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Adem'de şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu) kucak açmış, Tanrı kelâmını
değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü, Aden'den (cennetten) kovularak, çığlıksı bir döl olarak,
ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle, uskıran,
karayorularına terkidiyar ederek, yaşam dilimini tüketmek zorunda
bırakılmıştır. Demek ki şiir insanın özüdür ve gerçekte her insan; bir şiirin
parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.
II
Damarlarında ilk gecenin
büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı göklerin mirasını taşıyan insan, sonsuz
geçmişin ve geleceğin akışında bellekle bezenip, güzel sanatlarla beslenen o
ölümsüz estet duygusuna sahip olarak (sonsuz bir
aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla yaşar ve
duruk (cansız) güzelliğin simgesi
cennetten kovulmuş bir can olarak, us
ve gönül isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden koşmaya
adanır, ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse olan her
bütüne baş kaldırır.
Ve şanlı bir 'sapiens, çekici duyunun, gizil bir klanın
seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık adasında, henüz inceliği
bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye
sahip bir adem olarak, bilginin ılık
akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla bütünlenip, ortakça yaşam
sürmeyi bir kabul bilir.
O çok önceleri
kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin en
basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz
olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece
de ölür insanın oğlu!.. Bundandır
sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak cennete
dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için artık
yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur,
geri dönülemeyen ve ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu
bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.
Biz şiire gerçel olarak
tümüyle ulaştığımızda artık biz olamayacağımız için, şiir bize ulaşmamız için
vaat edilen ama ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza karışacağımız,
iksirli bir türevdir. Nasıl İsa, (tanrı, insan,
kutsal ruh üçleminde); "O'nu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz
bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim." diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da
arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.
Reel olan arayıştır ve
aradığımız salt şiirdir başka bir şey değil... Hilkat çeşmesinden su içenler
içinse; Adem'de dişildir, çünkü veluddu ve oda bir estet peşindeydi... Ve o Havva'yı doğurdu!.. Çünkü şiir; herşeyde ki
sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez arzudur.
O; ustaki arayış,
yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıkta ki yakarıdır.
Yanardağ patlamalarının
ürküttüğü cromagnon insanı nasıl ateşi
mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten kendini
alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen, büyülere
bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın güzellik
karşısındaki başkaldırısı, onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir. Şiir
ölümsüzlüktür, dirimi tayfta kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir düşün
peşinden koşmak, adanmışlıkla çabalamaktır.
Baharın patlayışı, yaz
güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı, baştan beri var olan ovanın
çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı otların yakarısı... Koruların
sessizliği, yaprakların dökülüşü ve kış beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir
mağara diliyle konuşuşudur... Ve şiiri sözcükler
değil, ruhlarımızdır yazan, şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran, bu
bakımdan şiir çevrilebilir de demek gerekir.
III
Şiir (şiirsellik) üzerine yapılan bu açınlamaları,
yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön bilgilenim ereğiyle
aktarılmaya çalışıldığını belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak adlandırılıyor.
Proza metin; yalın ve
dengeli bir anlatımla düzyazının şiire yaklaştırılması ya da olağan duyguların
düzyazıyla biçimlendirilerek kısa, uyumlu ve haz veren biçimde okura
yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu tanımdan hemen proza'nın
(prozak bir ema olarak uyuşturuyor ve tatlı
sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş) tıpta kullanılan
bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol açtığını
düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca
anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet
barındıran (şiirsel) ve öykümsü de
sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek belki
konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa öyküye, aforistik
yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık gösteren bu tür yazımlara proza
metin diyebiliriz sanıyorum.
IV
Türk şiirinde proza metine
örnek sayılabilecek ilk yapıtlardan biri Mehmet Rauf'un Siyah İnciler adlı kitabıdır, orada bu anlayışa
yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir. Küçük bir gezinti yaparsak;
Nazım bir dünyanın şiirine gönül
verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman
Sarısı belki ufukların ötesinden, galaktik bir kızılderili dumanı
yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama anlamında Türk şiirinin
"koroner damarını" açtığı
için, örneğin İlhan Berk bir ölçüde düz şiirlerinde proza metnin primitif
örneklerine giriş yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı güneşin altında
oturduğu için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai Karakoç'ta tek
bir dizenin peşine düşmüştür, bir altın söz,
Eldorado Kelâmı'nın peşindeki Karakoç katıksız proza metin
üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve ama proza metnin içinden
geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz metin, düz şiir temriniyle, düz
yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde deneysel bir şey olduğu için M.C.Anday,
Oktay Rıfat veya benzeri 'salt şairler' bu
konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın dursada, 'şiirden' uzaklaşmamıştır yapıtlarında... Sait
Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin, Bilge Karasu bu tür metnin varyantlarında
gezinmişler ve yapıtlarında sayısız girizgâhla Yaşar Kemal özellikle bu tür
metinler üreterek düz yazı ile, proza metin arasında uz bir geçit olmuşlardır.
Günümüzün büyük ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı
ortamında genç yazar-şairlerin proza metin örnekleri var mıdır ya da bu
anlayışa yakın durup üreten birileri bulunur mu belirlemek zor, bugün liberal
dünya şiirinin karanlık okyanusunda, Odysseus gibi Hades'e inip soruşturmalar
yapabilmek o denli zor ki, örnekçe; şiir diye indiğiniz Atlas'ın ortasında Ebu Kir'le de karşılaşabilirsiniz!..
V
Dünya yazınında ise,
Borges, Halil Cibran, Oscar Wilde'ın bir çok metinleri tam bir proza metin
örneğidir. Shakespeare'in (Hamlet)
tiradları bile proza metnin örnekleri sayılabilir. Ezra Pound, T.S Eliott ve
Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten İspanyol şair Jose Maria Heredia'da
kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges'ten bir proza metin
örneği vererek konuya biraz daha yaklaşalım ama bu örnekler proza metne esinti
veren veya benzeşen örneklerdir, çünkü bu kavram zaman içinde kendini tam
olarak kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak belirlenmemiştir
de, bu bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı, sezinlenip,
ayrışmalıdır.
(Delia Elena
San Marco)
"Once Meydanı'nın
köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için döndüm; sizde dönmüştünüz
ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu; herhangi
bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu
nasıl bilebilirdim?
Birbirimizi bir daha
görmedik ve bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve
bir yanılgı olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu
düşünüyorum.
Bu gece, yemekten sonra
dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon'un ustasının dudaklarına
yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin öldüğü an ruhun
kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda mı, yoksa arı
hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse, vedalaşmalarında
taşkınlık olmaması iyidir.
Hoşçakal demek ayrılığı
yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama
yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir
anlamda ölümsüz olduklarının bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini
düzkarşılaşım ve geçici sansalar bile.
Delia: bir gün yeniden
buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz söyleşiyi sürdüreceğiz ve
düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges ve Delia mıydık diye
soracağız kendi kendimize."
İşte öncelikle bir proza
metin yazarı diyebileceğimiz Oscar Wılde'dan ilginç bir koyut;
"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan
tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip teselli
etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler.
Pınar'ın bir
tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç
örgülerini çözüp pınara seslendiler, "Narkissos için böyle yas tutmana
şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi," dediler.
"Narkissos
güzel miydi?" dedi pınar. "Bunu senden iyi kim bilebilir?" diye
cevap verdi Oreas'lar.
"Bizim
yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana
bakar, senin sularının aynasında kendi güzelliğinin aksini seyrederdi."
Pınar şöyle
cevap verdi: "Ama ben Narkissos'u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun
gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için
severdim."
VI
Sıra; Kötülük
azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki diyen Halil Cibran'da;
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç
dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen,
hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdın, Bir koyun
sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi
bakarsın çalınanlarına. Tanri'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa
Kizildenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti Isa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen baska seylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, Incil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacagindan asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti Isa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen baska seylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, Incil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacagindan asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
VII
Bir kır
tanrısının öğleden sonrası için küçücük bir metin; Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet
ve cesaret saklanbaç oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak
istediği için sayıcı olarak onu
seçmişler. 99'a kadar saymış çılgınlık, ne ki; tembellik üşendiği için saklanmamış,
ama ihaneti onun arkasında, yalnızlığı dağın ardında, yalanı denizin içinde,
cesareti ayın çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca aşkın nerede
olduğunu bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir samanlığa
girerek aşkı ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş. Üzüntüyle,
bağışlanmam için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık... Aşkta ne yapsın;
"Gözlerini ver, yeter!"
demiş, aşıkların çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer...
Anlatım biçemi o denli
önemlidir ki; sarayın falcısı, padişaha, çocuklarınızdan dolayı acılar
tadacaksınız der, padişah onu ölüme yollar, çünkü çocuklarının kendisinden önce
öleceğini ima etmiştir, başka bir falcı gelir; çocuklar, şahpadi babalarından
ötürü hiç acı çekmeyecekler der ve padişah onu armağanlara boğar, oysa her iki
falcıda aynı şeyi söylemiş ama ayrı biçimde dile getirmiştir.
Her şey gibi,
proza metin üzerine söylenecekler de hiç bir zaman bitmez. Dilenir ki,
Flaubert'in papağanı gibi hep aynı şeyleri yinelemiyoruzdur!..
Yaşam,
sanat, ölüm... Gelelim bu
konuda ki son söze; Yaşam, sanat yolunda Salierilerin kazandığını, Mozart'ın
kaybettiğini söylerse de; ölüm, başkaca bir şey fısıldar bize...&
****************************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
PROZA
METİN ve ŞİİR
I
Şiir
seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır. Bigbangdir. Özdür. Zorluktur.
Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir... Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır.
Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır. Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır.
Aryandır. Sağaltır. Acıları dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere;
sevipte sevilmemişlere dermandır!..
"Herkes şairdir çünkü rüya görür!.."
Her
Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir
yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir.
Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Ayettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları,
Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle
yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!..
Yadsımadır
şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl
o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş,
yaratış ve yokoluştur, can veren anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.
Şair
ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal...)
Platon'da, Kuran'da ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp,
koşut evrenci olarak azap çukurlarına yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır.
Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz
Jean, bir Vatansız Adam, bir
heimatlostur...
"Bir kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl'den kanat almış bir
peri / Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam
diplerinden..."
Veya;
"Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu
çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki aşıktılar
ışığa."
Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri...
Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin
gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış muştu, gelecek çağların kızıllığında
ki mutlandır.
Tarih
boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Adem'de
şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu)
kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü, Aden'den
(cennetten) kovularak, çığlıksı bir
döle dönüşmüş, ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle,
uskıran, karayorularına terkidiyar ederek, yaşam dilimini öylesi tüketmek
zorunda bırakılmıştır. Demek ki şiir insanın özüdür ve gerçekte her insan; bir
şiirin parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.
II
Damarlarında
ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı göklerin mirasını taşıyan
insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında bellekle bezenip, güzel sanatlarla
beslenen o ölümsüz estet duygusuna sahip olarak (sonsuz
bir aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla
yaşar ve duruk (cansız) güzelliğin
simgesi cennetten kovulmuş bir can
olarak, us ve gönül isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden
koşmaya adanır, ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse
olan her bütüne baş kaldırır.
Ve
şanlı bir 'sapiens, çekici duyunun,
gizil bir klanın seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık odasında, henüz
inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz
bilgiye sahip bir adem olarak, bilginin
ılık akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla bütünlenip, ortakça yaşam
sürmeyi bir kabul bilir.
O
çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin
en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz
olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece
de ölür insanın oğlu!.. Bundandır
sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak cennete
dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için artık
yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur,
geri dönülemeyen ve ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu
bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.
Biz
şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık biz olamayacağımız için, şiir
bize ulaşmamız için vaat edilen ama ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza
karışacağımız, iksirli bir türevdir. Nasıl İsa, (tanrı,
insan, kutsal ruh üçleminde); "O'nu aradım, neredesin baba dedim,
uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim." diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da arayışının
bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.
Reel
olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir başka bir şey değil... Hilkat
çeşmesinden su içenler içinse; Adem'de dişildir, çünkü veluddu ve oda bir estet
peşindeydi... Ve o Havva'yı doğurdu!.. Çünkü
şiir; herşeyde ki sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez arzudur.
O;
ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıkta ki yakarıdır.
Yanardağ
patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl
ateşi mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten
kendini alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen,
büyülere bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın
güzellik karşısındaki başkaldırısı, onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir.
Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir
düşün peşinden koşmak, adanmışlıkla çabalamaktır.
Baharın
patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı, baştan beri var olan
ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı otların yakarısı... Koruların
sessizliği, yaprakların dökülüşü ve kış beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir
mağara diliyle konuşuşudur... Ve şiiri sözcükler
değil, ruhlarımızdır yazan, şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran, bu
bakımdan şiir çevrilebilir de demek gerekir.
III
Şiir
(şiirsellik) üzerine yapılan bu
açınlamaları, yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön
bilgilenim ereğiyle aktarılmaya çalışıldığını belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak adlandırılıyor.
Proza
metin; yalın ve dengeli bir anlatımla düzyazının şiire yaklaştırılması ya da
olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek kısa, uyumlu ve haz veren
biçimde okura yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu
tanımdan hemen proza'nın (prozak bir ema olarak
uyuşturuyor ve tatlı sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş)
tıpta kullanılan bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol
açtığını düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca
anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet
barındıran (şiirsel) ve öykümsü de
sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek belki
konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa öyküye, aforistik
yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık gösteren bu tür yazımlara proza
metin diyebiliriz sanıyorum.
IV
Türk
şiirinde proza metine örnek sayılabilecek ilk yapıtlardan biri Mehmet Rauf'un Siyah İnciler adlı kitabıdır, orada bu anlayışa
yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir. Küçük bir gezinti yaparsak;
Nazım bir dünyanın şiirine gönül
verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman
Sarısı belki ufukların ötesinden, galaktik bir kızılderili dumanı
yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama anlamında Türk şiirinin
"koroner damarını" açtığı
için, örneğin İlhan Berk bir ölçüde düz şiirlerinde proza metnin primitif
örneklerine giriş yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı güneşin altında
oturduğu için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai Karakoç'ta tek
bir dizenin peşine düşmüştür, bir altın söz,
Eldorado Kelâmı'nın peşindeki Karakoç katıksız proza metin
üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve ama proza metnin içinden
geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz metin, düz şiir temriniyle, düz
yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde deneysel bir şey olduğu için M.C.Anday,
Oktay Rıfat veya benzeri 'salt şairler' bu
konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın dursada, 'şiirden' uzaklaşmamıştır yapıtlarında... Sait
Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin, Bilge Karasu bu tür metnin varyantlarında
gezinmişler ve yapıtlarında sayısız girizgâhla Yaşar Kemal özellikle bu tür
metinler üreterek düz yazı ile, proza metin arasında uz bir geçit olmuşlardır.
Günümüzün büyük
ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı ortamında genç yazar-şairlerin proza metin
örnekleri var mıdır ya da bu anlayışa yakın durup üreten birileri bulunur mu
belirlemek zor, bugün liberal dünya şiirinin karanlık okyanusunda, Odysseus
gibi Hades'e inip soruşturmalar yapabilmek o denli zor ki, örnekçe; şiir diye
indiğiniz Atlas'ın ortasında Ebu Kir'le
de karşılaşabilirsiniz!..
V
Dünya
yazınında ise, Borges, Halil Cibran, Oscar Wilde'ın bir çok metinleri tam bir
proza metin örneğidir. Shakespeare'in (Hamlet)
tiradları bile proza metnin örnekleri sayılabilir. Ezra Pound, T.S Eliott ve
Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten İspanyol şair Jose Maria Heredia'da
kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges'ten
bir proza metin örneği vererek konuya biraz daha yaklaşalım ama bu örnekler
proza metne esinti veren veya benzeşen örneklerdir, çünkü bu kavram zaman
içinde kendini tam olarak kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak
belirlenmemiştir de, bu bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı,
sezinlenip, ayrışmalıdır.
(Delia Elena San Marco)
"Once
Meydanı'nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için
döndüm; sizde dönmüştünüz ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan
ırmağı akıyordu; herhangi bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz,
kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim?
Birbirimizi
bir daha görmedik ve bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve
bakıyorum ve bir yanılgı olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz
ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu
gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon'un
ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin
öldüğü an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda
mı, yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse,
vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir.
Hoşçakal
demek ayrılığı yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi
yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar vedalaşmayı icat
ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının bilincindeydiler, her ne kadar
kendilerini düzkarşılaşım ve geçici sansalar bile.
Delia:
bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz söyleşiyi
sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges ve Delia
mıydık diye soracağız kendi kendimize."
İşte
öncelikle bir proza metin yazarı diyebileceğimiz Oscar Wılde'dan ilginç bir
koyut;
"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan
tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip teselli
etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler.
Pınar'ın bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna
dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara seslendiler,
"Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi," dediler.
"Narkissos güzel miydi?" dedi pınar. "Bunu senden
iyi kim bilebilir?" diye cevap verdi Oreas'lar.
"Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız
bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında kendi
güzelliğinin aksini seyrederdi."
Pınar şöyle cevap verdi: "Ama ben Narkissos'u, toprağa uzanıp
bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini
gördüğüm için severdim."
VI
Sıra; Kötülük azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki diyen
Halil Cibran'da;
Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin
beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin
sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın.
Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdın, Bir koyun
sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi
bakarsın çalınanlarına. Tanri'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa
Kizildenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan,sana
gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti Isa'yı gözünün önünde çarmıha
gerseler, sen baska seylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena 'yı
'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı,
Incil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.Sana yapılmadıkça
işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her
koyun gibi kendi bacagindan asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti
Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama
ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan,
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
VII
Bir kır tanrısının öğleden sonrası için küçücük bir metin; Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet
ve cesaret saklanbaç oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak
istediği için sayıcı olarak onu
seçmişler. 99'a kadar saymış çılgınlık, ne ki; tembellik üşendiği için
saklanmamış, ama ihaneti onun arkasında, yalnızlığı dağın ardında, yalanı
denizin içinde, cesareti ayın çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca
aşkın nerede olduğunu bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir
samanlığa girerek aşkı ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş.
Üzüntüyle, bağışlanmam için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık... Aşkta ne
yapsın; "Gözlerini ver, yeter!"
demiş, aşıkların çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer...
Anlatım
biçemi o denli önemlidir ki; sarayın falcısı, padişaha, çocuklarınızdan dolayı
acılar tadacaksınız der, padişah onu ölüme yollar, çünkü çocuklarının
kendisinden önce öleceğini ima etmiştir, başka bir falcı gelir; çocuklar,
şahpadi babalarından ötürü hiç acı çekmeyecekler der ve padişah onu armağanlara
boğar, oysa her iki falcıda aynı şeyi söylemiş ama ayrı biçimde dile
getirmiştir.
Her şey gibi, proza metin üzerine söylenecekler de hiç bir zaman
bitmez. Dilenir ki, Flaubert'in papağanı gibi hep aynı şeyleri
yinelemiyoruzdur!..
Yaşam, sanat, ölüm... Gelelim bu konuda ki son söze; Yaşam, sanat yolunda
Salierilerin kazandığını, Mozart'ın kaybettiğini söylerse de; ölüm, başkaca bir
şey fısıldar bize...&
****************************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
ŞİİR
I
Şiir
seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır. Bigbangdir. Özdür. Zorluktur.
Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir... Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır.
Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır. Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır.
Aryandır. Sağaltır. Acıları dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere;
sevipte sevilmemişlere dermandır!..
"Herkes şairdir çünkü rüya görür!.."
Her
Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir
yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir.
Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Ayettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları,
Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle
yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!..
Yadsımadır
şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl
o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş,
yaratış ve yokoluştur, can veren anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.
Şair
ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal...)
Platon'da, Kuran'da ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp,
koşut evrenci olarak azap çukurlarına yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır.
Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz
Jean, bir Vatansız Adam, bir
heimatlostur...
"Bir kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl'den kanat almış bir
peri / Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam
diplerinden..."
Veya;
"Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu
çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki aşıktılar
ışığa."
Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri...
Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin
gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış muştu, gelecek çağların kızıllığında
ki mutlandır.
Tarih
boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Adem'de
şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu)
kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü,
Aden'den (cennetten) kovularak, ölümlü
dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle, uskıran, karayorularına
terkidiyar ederek, yaşam dilimini tüketmek zorunda bırakılmıştır. Demek ki şiir
insanın özüdür ve gerçekte her insan; bir şiirin parçası ve onun doğrudan
yaratıcısıdır.
II
Damarlarında
ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı göklerin mirasını taşıyan
insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında bellekle bezenip, güzel sanatlarla
beslenen o ölümsüz estet duygusuna sahip olarak (sonsuz
bir aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla
yaşar ve duruk (cansız) güzelliğin
simgesi cennetten kovulmuş bir can
olarak, us ve gönül isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden
koşmaya adanır, ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse
olan her bütüne baş kaldırır.
Ve
şanlı bir 'sapiens, çekici duyunun,
gizil bir klanın seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık adasında, henüz
inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz
bilgiye sahip bir adem olarak, bilginin
ılık akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla bütünlenip, ortakça yaşam
sürmeyi bir kabul bilir.
O
çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin
en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz
olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece
de ölür insanın oğlu!.. Bundandır
sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak cennete
dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için artık
yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur,
geri dönülemeyen ve ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu
bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.
Biz
şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık biz olamayacağımız için, şiir
bize ulaşmamız için vaat edilen ama ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza
karışacağımız, iksirli bir türevdir. Nasıl İsa, (tanrı,
insan, kutsal ruh üçleminde); "O'nu aradım, neredesin baba dedim,
uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim." diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da
arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.
Reel
olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir başka bir şey değil... Hilkat
çeşmesinden su içenler içinse; Adem'de dişildir, çünkü veluddu ve oda bir estet
peşindeydi... Ve o Havva'yı doğurdu!.. Çünkü
şiir; herşeyde ki sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez arzudur.
O;
ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıkta ki yakarıdır.
Yanardağ
patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl
ateşi mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten
kendini alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen,
büyülere bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın
güzellik karşısındaki başkaldırısı, onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir.
Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir
düşün peşinden koşmak, adanmışlıkla çabalamaktır.
...
Baharın
patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı, baştan beri var olan
ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı otların yakarısı... Koruların
sessizliği, yaprakların dökülüşü ve kış beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir
mağara diliyle konuşuşudur şiir...
****************************************************************************************************************************************************************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki
katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans
dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu
dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16
/ 09 / 2004
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
FAİK
BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik
Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden ya da kurumdan
bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı bile
kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu
insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık ki...
Kendisiyle
birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında hiçbir şey geçmedi,
bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde
görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının bedeninden değil,
kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını kısa süre sonra
anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan görünen,
tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana kadar.
...İşte
Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes
için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı.
Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve
yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu
-ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi
tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve
bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan
kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi
kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey.
Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından
Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da
bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş.
Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar
gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden
harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur
dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader
ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam
sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile
geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik
Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı
doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. /
Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya
Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine
canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan
aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan.
Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı
gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu
bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli,
tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve
hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların
birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların
asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman.
Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack
London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları
anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde
yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık
ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz
kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından)
kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte
yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin,
harmanların, ortakçıların arasında ömrü
yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya
karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca
açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü,
yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence
altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy
yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın
salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek
için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte
Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın,
insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan
yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek,
düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden,
bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur
ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların
sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan,
gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları
beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin
yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, böcek-börtü
çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde
bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir
insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında
ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl yazabilir diye şaşırıyorsunuz.
Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu
oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!
Sarduvan,
son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın
tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir
Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha
uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant
her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak saatlerini
ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın gönüllüleri
sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre
olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili
geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki
zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o
denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş
sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece
görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik
Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’
Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel
anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında
sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı
bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne
kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda
ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla
söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez
misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın,
kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün
balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz,
paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile
demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek,
arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin
demiş!..
Ölüm
yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil
Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek
bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım
derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, /
Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor
Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak
uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların
yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek
doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza
sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın
asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, /
Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı
suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş
uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile
geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve
bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu
uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu
başı dumanlı dağlar / Şimdi benim için
yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin /
Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan
kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var /
Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni
fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan
kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve
yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş
cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana
/ Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine /
Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto
Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de tanrısal bir
gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın yaşamda
kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu bilinçli
olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının
meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamın
sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın ve
aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...
ULUS
FATİH
**********************************************************************************
ADI
MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’
Che
Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın
sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi
bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona
özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende
İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara
denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa
sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak
yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden ‘ekinsel açlığın’
ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez
Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma,
sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’
diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum
sürecinin başladığını anladım!..
Söz
konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında ‘Ben Mehmed
Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür (resim)
sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş, kimliği
üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e ait bu
resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek
çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere
galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü
izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu
yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol
alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları
aydınlatan karanlığında başına bir şey
gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde,
ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin
karaltısında ortaya çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim
etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’
gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve
sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi
olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir
bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa
minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel
bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst
bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi
sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir
o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle
doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde sanatın
yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal
saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir
yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı
Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max
van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de
hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün
ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun yurdunu
savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor,
yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya
taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek
zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı
yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun,
bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin
tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel
fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük
ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye
yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da
sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi
belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!), Afganistan
geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’ Washington,
Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi yağmalayarak bu
duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman göklerden bile
gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz, çünkü onların bu
konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu söylenegelmektedir.
Gene
de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan
Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den sonra yaşadığını (minyatürlerde şamanist,
budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin Fatih’le ancak
çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum.
Çünkü
Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu
(farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle
biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok
sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da
olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı.
Sergide
büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla
karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda
neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre
Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne
ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi
belki de gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah
Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan,
ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir
yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal
güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir)
devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği,
kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün
uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, cinlerin icat edildiği, varlığın-yokluğun
iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir
yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının
yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve
dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara
geçirmiş.
Toplumcu
sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin
anlayacağı bir dille göstermek olduğunda
ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan
dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama
bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak
saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem
çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına
ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...
“Şamanın
büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın
dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu
coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün
karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak
olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör
kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve
atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki
açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya
haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle
aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim
eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim
başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan,
yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle
bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir
kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir
görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği,
Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş.
Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz
Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve
yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız.
Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün
ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır.
Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost
olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun
kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor
İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu
Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam
ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir
leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor /
-bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda
kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş,
Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta /
büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük
çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! /
Orada; / Tavus tüylü, kartal gözlü
melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar
gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde
bekliyor.
24.09.2004
ULUS FATİH
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası
bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete,
Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün
gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir
mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi
bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu
başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık
vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını
alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde
verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten
kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike
tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında
ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi.
Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu
ayırt edemediği durumlar vardır ya...”
“Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli
belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama,
atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl
olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli
sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı
öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir
odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların
altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda
yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup
etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar
güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat
edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir
gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı
geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma
göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama
demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince
önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve
buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor
musunuz, ne zaman esse beni darmadağın
edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.
Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını
önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu
dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile
kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa
gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben
değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey
yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,
siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı,
fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey
olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı
değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna
gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki
sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt
aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin
üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa
Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş
yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı
arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir
ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi
kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak
işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve
içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’
sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda
bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık o ödülün
entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine
benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine
uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu
nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek
gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip
sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık
verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa
Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789
önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin
görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde
deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan
insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda
olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını
azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle
kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı
gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil
engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda
kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince,
karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi
olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu.
Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya
uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay
olmadığı ileri sürülebilir mi... Ama
Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını
(topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum
olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman)
olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye
niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine
‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir
daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka
şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm
ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan
şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez
gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı
yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa,
çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene
bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil
devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak
Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa,
çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı
sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’
diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu;
tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.
Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor.
Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar,
nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil
kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış
açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH
25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle
varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini
tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak
kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve
birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan
Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle
kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar
kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir
davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu,
sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan
içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak
yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE
BULUŞMA
William
Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı
çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala
atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de
seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
/ Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, /
Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif
Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu
bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile
kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz
bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle
yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor,
büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor,
tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara
dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor
ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken,
tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak,
yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister
avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama
günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim
kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz
nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık
birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla,
geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek
kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa
yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek
yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz,
absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın,
ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal
sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca
oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir
kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki,
paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki
yüzlü Janus veya havariun İskariot’u
bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına
uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki,
İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor
demektir.
Bu
sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir
yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı,
alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız
günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an
gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir
yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi
belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki
bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı,
vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta
insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp,
ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve
döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç
atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı)
bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle
olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa
ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler
kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu
diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa
yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif
Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp
tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren
karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her
seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri;
günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel
çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir
ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım
aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan
içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü,
türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle
birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir
yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir,
ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken
yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen
şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa,
güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak,
buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda
esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte
kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren
rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...
‘Seni
Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu
yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı
mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki
istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken
diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar.
Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde
taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize
cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak
ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her
yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince
yolaçarak anlağımıza çarpar durur ve yaşam
bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi
geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde
yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır.
‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&
ULUS FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni
Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN
EN GÜZEL KADINI
Düalist
bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte
herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde
yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre
bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş
bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi
özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir
görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam
öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık
yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın
En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik
adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan
kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle
varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım
içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü
gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama
karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere,
teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan
korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli
hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz
demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak,
çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm
bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt
kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin,
günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir
düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri
Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik
literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna
sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına
ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın
En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap,
çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri
bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya
da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında
dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda
kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel,
tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir
zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama
göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir
metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok,
hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz
bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam
sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama,
kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli,
lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın
arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok
acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok”
diyor!
Kitap
gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu
neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor,
yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın
En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva
savaşının önde gelen simalarından Paris , bir gün
Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı
Priamos’un oğlu olan Paris , tamda insani bir
gerekçeyle, kendisine Helena ’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci
seçer.
Aşk
nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı
Helena ’yı kaçıran Paris ,
Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna
daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda
kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan
olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir
türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve
Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri
önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına
gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile
getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir
anıştırmayla biter: ‘Homeros
olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında
‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya
hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede
vurgulanabiliyor.
Aşkı,
erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık
yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç
duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan
yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve
ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi
sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba
gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği
görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları
ötüyordu’ gibi tümceler
yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten
geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte
onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu
sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı
yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli
yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı.
Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı
gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var
mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok,
bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler
karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel
Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve
biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve
o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin
kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin
unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz
ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi.
Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor,
öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler,
incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık
vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp
gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde
yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al
beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona
ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son
olarak ‘Sevişme Günleri’ adlı
öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa
atlamıştı belki de.’
Bir
pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan
bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu
bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek
başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak
yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma /
anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir
dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün /
çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü
/
Burhan
Günel / Etikus Yayınları / 240
Sahife
ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün
altında yeni bir şey yok”
‘İyi
atlayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan
Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi
Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir
uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde
düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu
konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat
performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı
başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar
yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe
başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü
olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını
geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin
sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
olduğunu kabullenip, satımı içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal
formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez
mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken,
inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü
bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte
bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal
bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete,
kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan
şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün
içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi
gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı
“Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu
umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse
aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile
getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve
zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç,
insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu
hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak
dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El
Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer
söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir
betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var,
ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama
ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan
ki) ‘hangi çağın kamburu
sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye
yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış
taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan
kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve
devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi
/ gerinen toprağın /
çözülen buzun / çatlayan
kayanın /
o
insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur /
elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın /
yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün
altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar
kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği
gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter /
kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi
portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter
emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği /
benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu
tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha
vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler,
Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın
arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış
ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz
göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle
katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya
kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin
Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum
ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer
canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular
sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan
kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası
gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye
kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’
kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında
yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım,
neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan
yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi,
saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi
/ 72 Sahife
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria
Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke,
Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle
dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı
bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı
eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden
yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin
tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz
olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu
için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini
tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl
özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve
onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri
girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem
kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık
sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği
bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi
aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de,
bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi
ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz
bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller,
Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude
Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek
olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki
haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir
sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de
İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden
genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı
için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair.
Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün
sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında
üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf,
telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir
devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk
varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya
gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve
kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden
sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist
ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir
kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının
‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik
ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’
adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir,
resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da
Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte
‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan
sesleri /
Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir
zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç
bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü
gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve
Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair
olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye
insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu
karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri
anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması,
kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de...
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde,
katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude
Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
Adem
- Havva
ve
ELMA
Geminiler
yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler...
Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’
biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes)
okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron
ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak
olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu
Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un
Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li
yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu
kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey)
neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı,
çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi.
Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey
yoktu!.. Yoksulluk diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız
vardı. Daha neler; köye özgü deliler,
körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki
2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada
Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü
uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve
açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle
tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği
gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu
düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe
kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen
maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden
oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş
barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın)
güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz.
Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron
çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı
yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman
gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki
yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha
gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize
dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü...
Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu
bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte
Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda
böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep
bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı
düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık
sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan
yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın
organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor, Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi
korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip
konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide
başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü
yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride
biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda
Elma ismini vererek romanın konusuyla
ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı
tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği
anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama
gelir)
Acı
Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin
çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor.
Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin
sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de
sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz
edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir
iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır,
kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis
Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer
sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç
melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve
olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun
oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh
halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel
yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz
gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan
edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde
çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya
sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için,
yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış,
düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir.
Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz
o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak
onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük
bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp,
gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip
anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz,
keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar,
bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi
kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir
bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o
klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek,
ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek,
ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap
ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla
değişebilene...
Romanın
sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa,
Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip
asılamayan
tablo
(bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse
kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe
uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine
geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine
ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna
dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne
diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz
alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde
bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil,
yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun
olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan,
nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma
bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün
kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir
ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de
Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş nerede ah bir
bilebilseydik...
Ama
demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara
düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
ULUS FATİH
Elma*
/ Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN
FENER'E
"Metafizik
bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri,
Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin
tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın
altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak
'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman
göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak
istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek;
'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk
olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta,
evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine
tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları'
sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud
ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür
diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin
bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola
soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından
kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler
dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein
eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih
gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık,
ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos,
canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla
birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde
-sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih
atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk,
Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü
çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına
uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu
mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki
kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde
çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun
yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini
anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya
da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin
bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda
döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın
ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek
bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin
neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz
etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup,
kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir
baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden
yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz
Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren
coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk
aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir
düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların
çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu
anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...
Tarih
bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her
çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun
Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir,
acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun
kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden
ister...
Bu
konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı
biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla,
yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği
sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek
başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm
ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın kendini yok etme
alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak
kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren
(Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte
bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den
Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu
hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk
yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler,
ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir.
Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun
derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış
kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında
gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin
anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde
durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge
düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini
alamayacakları şu satırlara bakın: '...I.
Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler
yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda
bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün
biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu
köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü
bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e
inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman
mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için
her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih
etmişlerdir.'
Panayia
Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu
kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in
tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in
günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük
özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında
hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u
fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların
elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204
yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve
Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans
Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans
İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal
nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek
üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren
maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski
manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf
edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans
halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın
Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia
Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap
bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar
ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan
Jüpiter'e demek istiyor! ama tarih
boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir
anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı.
/
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm
tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki
zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
**************************************************************************
AFOROZLU
BİR KİTAP
Aforistika
ya da Özeldeyişler
Ötedenberi
aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun
soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu
sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda,
aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca,
aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini
öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur
Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine
özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada
özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye
düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi
gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler
ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma,
hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah
köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha
sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve
aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte
şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca
bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice
güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat
etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı
dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki,
günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal
kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber
versinler!..
Bütün
bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına
= Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa
şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin
diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir
gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte
tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip
olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin
erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni
kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı
Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle
hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir
armağan niteliğinde.
Kitapta,
kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten
de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü
yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın
Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.
Bu
minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun
karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov,
Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor
ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme
doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e
göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de
diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış,
“tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi,
evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama,
Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp
görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”
Dünyaya
adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem
ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı diye düşünüyor insan.
Şimdi
ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en
masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar
“içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın
ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle
gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire
Nimet:
“Herkes
şairdir çünkü rüya görür”.
Siz
de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı
sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki
şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir
duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve
aslında çözümün ve (sonsuz) barışın
küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu
içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz,
hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların
hoş bir sâdâ bırakanları da var:
Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.
Dünyanın
parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık
gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir
dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç
aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere
bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim
aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her
kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar
ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu
kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir
başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza
dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak
sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son
söz:
“Dünyadan
umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek
evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. /
Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara
can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım /
Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...” &
*Aforistika ya da Özeldeyişler ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat
anlayan içindir’
‘Kalk
Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu
izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek
zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği
bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer
programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra,
bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa
sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma
son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım
sağlıyordu.
Her
zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır?
Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve
anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun
sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel,
geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile
getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme
bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda
yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi
vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan
boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da
dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten
geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri
kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım
oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan
Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi
yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel
veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp,
kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum
oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının
parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf
yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna
karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us
dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve
genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların
dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk
görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan
kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım
gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan
Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf
Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak,
kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın,
kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara
kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.
Bu
konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir
demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün
vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl
sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap;
Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya
çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü
türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta,
en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince
değerinin bilinmeyişidir.
Devam,
bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum?
Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için
susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin
yeniden?
Ansıdığım
bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse
niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak? Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl
başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama
nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama
başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç
değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa
başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı
sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması...
düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük
salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir
düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın
‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile
uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir
sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden
doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza
vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam
sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan
nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir
görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak
bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda
tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel
korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir.
Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı
genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’
türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler
için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk
alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur
gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden
neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’
göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm
yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın
oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki
yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu.
Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde
de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla,
kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar
- o gece - yok.
Sabah
uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık
yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir
böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki
gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek
şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri
mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir
başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli
yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında,
dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına
varmak içinse okumak gerekiyor
Son
olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum
bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi
örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma
bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar.
Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar.
Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir
gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak.
Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve
sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim
olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen
yapı mı var?
...
Duvar,
bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini
anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim,
ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve
kitapların ataları vardır.
Son
olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip
Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara
bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki
kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben,
yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri
olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama
bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş
kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet,
kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum /
Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, /
bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen
karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak
bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak
gerekir...&
ULUS
FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder