Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR
Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne
çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph
Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin
doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü
gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla
çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar:
"Rosebud!.." Bu sözcük
başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına
kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya
belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara
karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o
her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir
çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde,
Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön
yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya
alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından
yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz
anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş
yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını
haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz
mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz
dolu formülü fısıldamıştır.
Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek
öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri
Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer
duyguların değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı
durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici
egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla
bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu,
o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır:
Rosebud yani Goncagül!..
Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi
güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların
ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar,
kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp
duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki,
kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu
Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. '
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine
çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını,
Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman,
Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk
suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan, gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü
geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce
ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez
üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.
O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan
düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize geçen
her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den,
Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de
görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden
ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu
durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en
uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam
yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli
sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü
Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın
zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık).
Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda sıkıntısızca sözünü
edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum alışkanlığına değinen, övgüleyen
ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca
üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca dile getirişine ve büyücül bir
yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine. Bizde böyle bir kitap yalnızca
aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada onca önemli konu varken
böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için dışlanmaktan tutunda, gizli
çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp, sunulur, bunlar yeterli
görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir. Oysa başkasını aşağılayan
insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir biçimde kendisini
aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz, yazar; ne yazdığının
farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu bilinir! Ve bir Arap
atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç
sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında
yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi
üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında
esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden
kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en sevdiği
kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin
ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir
aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına
neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit
atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen
figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan
yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını
anlatıyor. Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini
kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum
altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise
aşağıda: "Mukden'de
tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının üstünde oturmuş, Wang Wei'nin
zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak
tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında
birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı
yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de
Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin doğusunda, Erzurum'un dışındaki
bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde, yardım beklerken mastürbasyon
yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on ikisinde olduğu gibi, ne zaman
olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran bir metro treni, sahne
değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının olağan akışını bölse,
mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını
anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet
gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir yerlerde, yer minderine yatmış,
başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona dikmiş, yirmi yaşında genç bir
adam var. Önündeki ekran, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan
izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek
mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon
yapan yan yatmış bir adamı gösteriyor."
Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu:
"Mtabe'deki
delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde
ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli
bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak
geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı,
artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka
dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu durumu
daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir örgüt,
mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor üyelerinden.
Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla MASMEM. İngiltere
şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az üç dinleyiciye
Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk olarak Durham'da,
elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor, "Baldırı ballı
arı" dizesinde boşalıyor adam."
MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki
bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar
veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi
bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu
söylese de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla
evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder
insanoğlu; "Bir
antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin
dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir
erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor.
"Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış,
çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir
Faustofeles!..
Eşsiz
Hazlar
ULUS FATİH
Harry
Mathews
20-5-2002
64
Sahife
Sel
Yayıncılık
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu
düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca
kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden
kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için
bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine
göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri
gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan,
Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı
olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna
dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri
ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize
girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek
günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya
gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen,
bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın,
tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64
Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin
konuşmaya yeniden başlamak? Niçin
konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş -
pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız
ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan
/ Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim?
Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit
Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix
gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri
geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay
huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim)
Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya
yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı
olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır.
Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük
yapıtının son perdesini henüz
yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya
çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş
kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü
delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili
olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı
anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm
kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini
düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz
yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen
bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir
ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir
ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270
Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde
yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda
gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan
insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu
dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan
yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her
aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de,
Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip,
anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten
sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve
hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar.
Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber
olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı
doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda
kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna
benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz
kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve
anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp,
Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı
geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen
şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu
konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne
geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu
pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca
sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda
keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz
edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal
sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler
var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük
tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz
kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını,
ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde
birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar
diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan
kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı
dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız,
kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe
Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii
düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden
kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu,
yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı
ama insan içten içe bir yurtsama
duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir
özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman
çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından
geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku
tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire
çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni
kitabından söz etmek üzere katıldığını
anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı
hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu.
Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın
izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv
izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
/ Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat
bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine
az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım
olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa
çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’
(J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip
çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım
kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye /
ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de
göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk
hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı /
vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından
öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser
/ aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir
arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona
bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum
geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün
değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde
bilisizce postmodern bir yazın eri
olarak algıladığım Michaux daha başlar
başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.
Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı
I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek
olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına
doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına
karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir
klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı
ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona
göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe
kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren
kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları,
ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı
insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi,
bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel
Yayıncılık / 85 Sahife
***************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey biliyorum
oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte, kurulu
düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi, yazık
ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun
gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici;
ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş
örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba
salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya
Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum
bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda
resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde
yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince;
Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi
buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve
yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın
resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu
durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim
ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi
olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir
tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun
derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam
içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi
peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir
bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda
kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen
bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin
yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt
edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş,
daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında
yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli
çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi,
gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer
gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp
gitmektedir.
Sonuçta
bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların
üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama
ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki
herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan
bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler
üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir
şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce
sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone
(sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört
dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu
olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle
Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve
Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında
kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara
gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve
katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler,
Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler
sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone
1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince
(C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince
(C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi
görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve
romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley,
Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış,
esim çağırmışlardır.
Günümüzde
sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi
kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı,
haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına
uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu
yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül
oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza
göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin
niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz.
Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir
dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke
edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz
gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam
yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki
'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak,
bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek,
dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir
tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız
gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun
kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından
devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan
edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık
edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı
baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz
kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz
Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken,
onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden
uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana
dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca
öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun
ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız
bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle
birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi,
yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir
kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç
yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil,
/ Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası
değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın
ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka
ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin
terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen
yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci
sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana
yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok
olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki
yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün
bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız
harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk
bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden
önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral
ona bir labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş firavun
matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente girmekten
çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu yitirir ve
kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir sonraki
yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez hazırlıklıdır,
çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden sonra bir gün
develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında bir noktaya
gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni burada
bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok
daha yücesin der..." (*)
Meseldeki
amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar
içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara
sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı
yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir
ejder yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara
yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve
dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca
ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var
olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir
suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin
bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip
şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü
onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda
etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım:
"Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece /
parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben
geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı
sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve
merhaba kainat" (***)
Gerçekte
her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
(
* J.L.Borges,
** U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet
Necdet / 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi
yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye
giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık,
neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk
duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız
bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde
belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK
YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...
öykü,
tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür
haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ulus
Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye
çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal
tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak,
belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar
bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede
giriyor.
Yaşam
bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil
yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya
anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye
ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra)
edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt
yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini
göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını
kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın
her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik,
tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında
gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke
grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım,
uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz,
bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve
hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...
>öykünün
edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve
öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister
istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları
titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz
daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya
diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir
oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı
prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor,
şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi
sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla,
bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil,
biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı
ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu
durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını açısından da önemli ve
vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,
deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için
en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek
bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır
diyebilirim...
>kendinizle
ilgili bilgi verir misiniz?
>
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BİLİTİS'İN
ŞARKILARI
"Yayından
fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. /
Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı
kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: /
medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar
/ kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı
kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil
artık ırak değil..."
Nazım'ın
şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim
yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın
içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve
bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca
akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen
erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa
dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle
kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek
bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir
sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir
algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin
dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü
parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde
karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya
uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son
kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi
vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve
esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil
tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli
olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve
"Gelecek
için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte,
herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her
yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez
daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde
olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden
sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi
bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir
baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî)
bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a
ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye,
şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular
nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının
içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler
değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı.
Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için;
yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir
dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda,
kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili
denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim
o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın
yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin
Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu
gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle
bir şiir yazılabilir mi...
Bilitis,
Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir
genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine
ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda
karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını
aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu
kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil
vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete
düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz
henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere
bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların
komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine
benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere
birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar
bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük
diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer
batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da
bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini
görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı
sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler
göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta
güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz.
Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek
ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve
allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz,
içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri
yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece
Gülleri'
"Gece gökyüzünü
kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş
ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere
gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan
vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan
ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi
ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül
fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı
dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in
Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler
beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki
bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde,
çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda
altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık
duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir
tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme
lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın
uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi
dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun
etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın
yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları
göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel
defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle
imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet
çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya
çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o
sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle,
yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince,
imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim,
gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri,
Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya
dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler
içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin
bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in
Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin
olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller
üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. /
Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul
usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı
gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; /
tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı
"Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç
kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu
dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator
Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de
Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...
Bilitis'in
Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri:
H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu
düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca
kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden
kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için
bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri
ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize
girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?..
Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi
geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok,
kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru
kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini
alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler
için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS
FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64
Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk
Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı,
çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı
için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve
yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim,
bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar
ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat
halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü
benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim
bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin
konuşmaya yeniden başlamak? Niçin
konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş -
pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız
ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit
Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla
buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı
olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır.
Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük
yapıtının son perdesini henüz
yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya
çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş
kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü
delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken
şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu
savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız.
Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde
bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu
konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin
içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım
alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın
gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri
dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç
yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen
bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir
ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir
ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum.
Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır
diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin
gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye
bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin
sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti.
Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270
Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım
şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk
yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan
insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu
dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan
yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her
aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta
kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’
Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları,
masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde
kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve
anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp,
Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı
geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur...
Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın
önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas
düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o
kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de
Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki
neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar
mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,
sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio,
(yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden
arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle
bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur
bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve
yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende
içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne
geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu
pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca
sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor.
.
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler
var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük
tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz
kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu
olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş
kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün
bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye
başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu;
Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş,
hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu
kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama
belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp
kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe
Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden
kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu,
yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep
Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp
biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın
kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç
ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım.
Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte
yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe
yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında
bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini
taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv
izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
/ Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat
bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine
az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım
olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa
çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’
(J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip
çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım
kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye /
ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de
göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk
hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı /
vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni
ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek /
gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir
Gölge Avı’
PUSUDAKİ
TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir
araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey
demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da
yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye
gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına
dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman
olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor,
koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün
bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap
yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması,
kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı
evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan
olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle
dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı,
aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı... Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya
kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni
pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun
olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un,
‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene
gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey
demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları
süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası
bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe
cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne
seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı
açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği
bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla
erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi
nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda
kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine
taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan
bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah
saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış,
ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun
karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya
başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu
vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan
bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar
ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in
profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son
derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz
yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli,
ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel
organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve
gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha
büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından
çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr
gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar-
yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna
ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu
kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici,
daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam,
at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok
daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili
bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb.
usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli
sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin
kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden
geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü,
öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.”
Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz
kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor
Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız
sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek
için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir
fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki
işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü
cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar
görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı
gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın
göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun
teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya
mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı
ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek
tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek
mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası,
çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı
bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile
sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in
öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle
ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta
keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden
dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı
korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için
kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih,
Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen
cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz
tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un
oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik
bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’
başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin
süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. /
eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna
gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe
gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları
yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı
Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un
yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir
arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona
bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum
geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün
değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir
klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı
ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona
göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe
kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren
kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü
kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda)
nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış
olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka
insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah
insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu
mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar.
Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı
olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça
etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün
etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın
okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek
içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var
ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme
peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir
kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala
ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir
defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle,
-masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir
fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği
gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel
Yayıncılık / 85 Sahife
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BİLİTİS'İN
ŞARKILARI
"Yayından
fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. /
Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı
kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: /
medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar
/ kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı
kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil
artık ırak değil..."
Nazım'ın
şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim
yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın
içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve
bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca
akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen
erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa
dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle
kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek
bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir
sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir
algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin
dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü
parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde
karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya
uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son
kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi
vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve
esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil
tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli
olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve
"Gelecek
için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte,
herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her
yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez
daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde
olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden
sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi
bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir
baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî)
bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a
ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye,
şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular
nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler
değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı
bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için;
yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir
dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda,
kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili
denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim
o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın
yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin
Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu
gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle
bir şiir yazılabilir mi...
Bilitis,
Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir
genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine
ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda
karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını
aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu
kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil
vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair
Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş
olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş.
Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük
şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve
akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların
fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar
üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla
meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor
kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor
sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer
batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da
bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini
görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları
anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan
devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta
güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz.
Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek
ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve
allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz,
içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri
yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece
Gülleri'
"Gece gökyüzünü
kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş
ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere
gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan
vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan
ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi
ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül
fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı
dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in
Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler
beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki
bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde,
çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda
altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık
duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir
tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme
lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın
uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi
dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun
etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın
yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları
göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel
defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle
imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet
çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya
çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o
sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle,
yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince,
imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim,
gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri,
Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya
dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler
içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve
gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in
Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin
olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller
üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. /
Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul
usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı
gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; /
tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı
"Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç
kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu
dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator
Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de
Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...
Bilitis'in
Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri:
H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir
şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı
çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala
atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de
seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu
/ Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, /
Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi
yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi
geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki,
her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda
taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor,
hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin
anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun
büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?..
Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us
yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin
kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri
egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz,
denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi
oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona
sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini
çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da
(Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani)
sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup
gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan
kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü
dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir
agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup
olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin
turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi
notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün
eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza çarpar
durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir
Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003
yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui
generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir,
yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir
imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir
çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun
ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi
kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan
öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa
karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde
sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler
savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi;
yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne
henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca
umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz
efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun
başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken
ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede
geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor
gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi?
Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller,
çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı
gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var
mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok,
bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler
karışıyor.” Kitaba adını veren
Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden
bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda
kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte
dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik
sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla
sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç
içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün
işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir
uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde
düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu
konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat
performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi
başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar
yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe
başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü
olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini
geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin
saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
oldugunu kabullenip, satimi içtenlikli bir
eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal
formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez
mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken,
inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü
bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca,
şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla
yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen
kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç
geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan
/ ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve
devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi
/ gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan
kayanın /
o insan ki /
gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik
ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için
varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi
katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin
Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum
ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin
uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler,
evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli /
Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY
BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN
UÇARI PRENSI
Arjantinli
bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına
yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları
doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar
günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir
şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle
sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz
bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi
göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin
üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir
şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir
düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan
çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken
yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor
sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir
fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize
sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan,
çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde,
hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri
denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan
bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu
ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda
etti gitti.
Onun
haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici
yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin
tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden
baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da
özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin,
saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal
ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok
uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz
her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü
sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin
dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü
uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için
kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman
sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi
uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep
sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını
en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine
tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı
sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse
bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey
kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda
deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul
görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere
büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği
ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından
poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak
etmektedir.
Uçarı’ya
anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun
bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu
anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş
şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali
Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır.
Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli
yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment
Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için
sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı
ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir
öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak,
bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze-
en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına
düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama
Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği
olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok
yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon
Sisledim’ kitabının adları bile şiirinin
ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle
dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece
sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin /
ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal
uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor
sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ
başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz
suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri
uyurlarken taraçalarında’
İşte
onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı
şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin
bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant
geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u
ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister
tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25.
saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun,
bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk
kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
FAİK
BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik
Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan
bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile
kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu
insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...
Kendisiyle
birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi,
bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde
görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil,
kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra
anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen,
tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte
Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes
için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı.
Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve
yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu
-ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi
tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve
bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan
kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi
kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey.
Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından
Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da
bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş.
Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar
gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden
harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur
dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader
ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam
sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile
geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik
Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı
doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. /
Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya
Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine
canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan
aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan.
Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı
gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu
bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli,
tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve
hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların
birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların
asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman.
Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack
London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları
anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde
yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık
ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz
kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından)
kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte
yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin,
harmanların, ortakçıların arasında ömrü
yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya
karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca
açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü,
yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence
altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy
yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın
salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek
için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte
Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın,
insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan
yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek,
düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden,
bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur
ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların
sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan,
gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları
beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin
yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek
çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık
atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta,
bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın
gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye
şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı,
bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!
Sarduvan,
son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın
tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir
Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha
uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant
her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini
ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri
sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre
olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili
geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki
zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o
denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş
sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece
görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik
Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’
Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel
anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında
sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı
bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne
kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda
ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla
söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez
misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın,
kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün
balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz,
paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile
demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek,
arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin
demiş!..
Ölüm
yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil
Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek
bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım
derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül
uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor
Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak
uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların
yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek
doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza
sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın
yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde
kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, /
N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, /
Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor
alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve
bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu
uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu
başi dumanli daglar / Şimdi benim için
yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin /
Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan
kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün
acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena
yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim /
Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir
dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme
gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her
erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz
savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto
Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir
gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda
kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli
oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin
meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamin
sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve
aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&
ULUS
FATİH
**********************************************************************************
********************************************************
***********************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
TÜRK
DİLİ VE ŞİİR
Her
zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanlari da kendi ülkesi ve
degerlerini -özellikle gençlik çaglari boyunca- küçümser mi?.. Kanimca bunun
asil nedeni, pek çok düşünsel yöntemin diş kaynakli oluşudur. Örnegin marksizm,
totalitarizme kaynaklik eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardindaki
kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap bilgelerinin görüşleri, kültürün
yurdu olmamalidir ama, bilinçlenme çaginda (adi üstünde deli kanli) neredeyse
içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkin olan insanoglu, ister
istemez bu konumun tuzagina düşmekten kurtulamiyor (buda olagan çünkü
karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarini azaltiyor, bir
tür katalizör göreviyle kişinin
‘ben’iyle uzlaşiyi sagliyor).
Buradan
şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin geriledigini, artik iyi şiir
yazilmadigini savlayan görüşlerin bu yaklaşimla bir ölçüde ilişigi var. Çünkü
biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum degiliz,
oluşma aşamasindayiz, düşünün ki Osmanli’nin tebasi olmaktan, cumhuriyet
yurttaşi olmaya dogru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yillik Cumhuriyet dönemi, 622
yil süren Osmanlilik yaninda Fetret devrini ancak karşilayabiliyor, -ama
Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakin oldugu kanisindayim. Bugünün şiirinin
degeri konusunda ise, bu yaklaşima karşit paralellikte, günümüz şiirini tam
anlamiyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasinda
sakli, bir kez söze dayali, sözel toplum oldugumuz hepimizin ortak görüşleri
arasinda, romanin yazilmaya başlamasiyla yazili topluma geçiş süreci başladi
diyebilecegimize göre, bunun başlangici Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi
sayilabilir. Osmanli çok uluslu yapisi geregi en büyük tebasi olan Türklerle
arasina, belki bu yapisindan ötürü dil engelini koyunca, 600 yil boyunca
Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldi, yapay bir dil olan
Osmanlica, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-Islam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sinirindan Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan cografyada bugün
Osmanlica konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadigi ileri sürülebilir
mi... Ama Osmanli, belki teknodemokratik
bir yapiya sahip olabilse ve basim aygitini (topluma inişi göz önünde
tutulunca) 300 yil geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdik ve belki
şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca
altiyüzyillik Osmanli’dan yazinsal diye niteleyebilecegimiz 600 kitap kalmadi
(Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adim Kirmizi’ gibi yüzlerce roman
yazilabilir!).
Sonuç
olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü
tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik
sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar,
şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir.
Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz,
sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil
zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir
sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili
halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir
kültürel dönüşüme yol açmadığı için;
(bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü
olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim
yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,
böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir.
Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik
açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve
heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı
bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı
ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi
bir başka can alici özün’e (orijin) gelecek olursak bakişimiz geregi, dil
devriminin ülkemizde anlaşilmayan yanini, yani dil devriminin yapilmamiş
oldugunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşi Osmanli’nin organik yapisi
nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çagin ve dönemin yapisi geregi
oluşmuş ulus devlet, olagan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle
karşi devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşi yapilmiş haksiz ve uygunsuz
karşi çikmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin
tutumu burada kimilerinin sandigi gibi bir başlangici degil tam aksine bir sonu
belirler ve sanildigi ve savunuldugu gibi bizi geçmişimizden koparmamiş, tam
aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle baglarimizi yeniden kurup
güçlendirmiştir ve de yeniden ayaga kalkmaya çalişan bir ulusa, çagin geregi ve
modern dünyaya yakişan abece’sini armagan etmeyi de unutmamiştir. Günün birinde
Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanirsak, gene bir Osmanlica’yla
karşilaşabiliriz, düşlenimin ironik yani bir tarafa, işte dil devrimine karşi
çikanlar işin bu yanini görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle,
hamasi geçmişin, köhne algilarini hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya
çalişiyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide,
sosyalitede, teknikte güçlü olmayi kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâgidi
kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayiş, basimevi, gözlemevi olmayan,
güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanli’nin; dilinden uzaklaşmayi
gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzaga, çagdişi anlayişa kendileri düşüp,
körükleyerek akli degil ‘nakli’ olmayi sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda
beliren celladina ‘parçami bitireyim’ diyen III. Selim anlayişi degil, inaga
boyun egen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp
boynuna takan III. Ahmet anlayişidir.
Konu
toplumumuz açisindan ne denli giriftse de yanilsamalarla sürüp gidiyor. Neyse
ki yeniden kavuştugumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice
şair ve diline vurgun sanatçilarimiz var. Unutulmamalidir ki, bir dil kendini;
en iyi şiirinde belli eder. Bu bakimdan Türkçe’mizi eleştirel bakiş açisiyla
kolkola, erinç içinde sayabiliriz. &
********************************************************************************
********************************************************************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder