29 Eylül 2018 Cumartesi

kitap 4














  

















 Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR

Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar: "Rosebud!.."   Bu sözcük başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde, Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz dolu formülü fısıldamıştır.

Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu, o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud yani Goncagül!..

Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar, kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki, kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. ' 
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını, Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan,  gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.

O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine. Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp, sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir. Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz, yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor. Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde, yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı gösteriyor."

Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor, "Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."

MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder insanoğlu; "Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor. "Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış, çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir Faustofeles!..

Eşsiz Hazlar                                                                          ULUS FATİH
Harry Mathews                                                                       20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık












































AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.    
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                    
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife









Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                   
































***************************************************************************************************************************

  ULUS FATİH
           *
YOKLUĞUNLA
  ÇOĞALARAK
      "Soneler"

Zamanlar boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya dönüşmüştür.

Örneğin Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte, kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi, yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki, gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates, baldıran içerek,  ölümünü kendi eliyle gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik  (kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış, gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz ölümü gerçekleştirilmiştir.

Bunun gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici; ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe (fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.

İslamda resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince; Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.

Sonuçta bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi yanılsamalar olası bir görelim...

Sone (sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone  türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış, esim  çağırmışlardır.

Günümüzde sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine (klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz. Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince (gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.

Modernliği, sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin  herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken, onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların, rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...

İkinci sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. / Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum: Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? / Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır, şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür." 

İlk bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir labirent yaptırdığından, büyünün  geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder... 
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)

Veda etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım: "Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece / parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve merhaba kainat" (***)

Gerçekte her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin olmadığı bir yaşam  neye yarar. Gelecekte mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek denli, bahtınız açık olsun... &


( *     J.L.Borges,
  **   U.Fatih,
  *** N.Hikmet )

Yokluğunla Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet / 55 Sahife /
Artshop Yayınları

****************************************************************************************************************************************************************************



Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.   


KAÇAK YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...

öykü, tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...



>öykünün edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

U.F    Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor, şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla, bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil, biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını açısından da önemli ve vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,  deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır diyebilirim...


>kendinizle ilgili bilgi verir misiniz?
> 




























*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları









































































AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife





DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’  başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.    
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                    
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                        

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                   




































*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları







































































ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife



DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca  umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                         01.09.2003

Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri oldugunu  kabullenip, satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken, inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                            
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH


*******************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN

(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 

Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;

“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&

ULUS FATİH
**********************************************************************************



























********************************************************
***********************************************************************************************


ULUS FATİH
*
TÜRK DİLİ VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanlari da kendi ülkesi ve degerlerini -özellikle gençlik çaglari boyunca- küçümser mi?.. Kanimca bunun asil nedeni, pek çok düşünsel yöntemin diş kaynakli oluşudur. Örnegin marksizm, totalitarizme kaynaklik eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardindaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap bilgelerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalidir ama, bilinçlenme çaginda (adi üstünde deli kanli) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkin olan insanoglu, ister istemez bu konumun tuzagina düşmekten kurtulamiyor (buda olagan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarini azaltiyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin ‘ben’iyle uzlaşiyi sagliyor).

Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin geriledigini, artik iyi şiir yazilmadigini savlayan görüşlerin bu yaklaşimla bir ölçüde ilişigi var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum degiliz, oluşma aşamasindayiz, düşünün ki Osmanli’nin tebasi olmaktan, cumhuriyet yurttaşi olmaya dogru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yillik Cumhuriyet dönemi, 622 yil süren Osmanlilik yaninda Fetret devrini ancak karşilayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakin oldugu kanisindayim. Bugünün şiirinin degeri konusunda ise, bu yaklaşima karşit paralellikte, günümüz şiirini tam anlamiyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasinda sakli, bir kez söze dayali, sözel toplum oldugumuz hepimizin ortak görüşleri arasinda, romanin yazilmaya başlamasiyla yazili topluma geçiş süreci başladi diyebilecegimize göre, bunun başlangici Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayilabilir. Osmanli çok uluslu yapisi geregi en büyük tebasi olan Türklerle arasina, belki bu yapisindan ötürü dil engelini koyunca, 600 yil boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldi, yapay bir dil olan Osmanlica, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-Islam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sinirindan Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan cografyada bugün Osmanlica konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadigi ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanli, belki teknodemokratik bir yapiya sahip olabilse ve basim aygitini (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yil geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdik ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altiyüzyillik Osmanli’dan yazinsal diye niteleyebilecegimiz 600 kitap kalmadi (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adim Kirmizi’ gibi yüzlerce roman yazilabilir!).

Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).

Şimdi bir başka can alici özün’e (orijin) gelecek olursak bakişimiz geregi, dil devriminin ülkemizde anlaşilmayan yanini, yani dil devriminin yapilmamiş oldugunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşi Osmanli’nin organik yapisi nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çagin ve dönemin yapisi geregi oluşmuş ulus devlet, olagan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşi devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşi yapilmiş haksiz ve uygunsuz karşi çikmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandigi gibi bir başlangici degil tam aksine bir sonu belirler ve sanildigi ve savunuldugu gibi bizi geçmişimizden koparmamiş, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle baglarimizi yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayaga kalkmaya çalişan bir ulusa, çagin geregi ve modern dünyaya yakişan abece’sini armagan etmeyi de unutmamiştir. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanirsak, gene bir Osmanlica’yla karşilaşabiliriz, düşlenimin ironik yani bir tarafa, işte dil devrimine karşi çikanlar işin bu yanini görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algilarini hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalişiyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayi kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâgidi kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayiş, basimevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanli’nin; dilinden uzaklaşmayi gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzaga, çagdişi anlayişa kendileri düşüp, körükleyerek akli degil ‘nakli’ olmayi sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladina ‘parçami bitireyim’ diyen III. Selim anlayişi degil, inaga boyun egen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayişidir.
Konu toplumumuz açisindan ne denli giriftse de yanilsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştugumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçilarimiz var. Unutulmamalidir ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakimdan Türkçe’mizi eleştirel bakiş açisiyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz. &




********************************************************************************

********************************************************************************

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...