GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş,
özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren
genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal
varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu
açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma
aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları
sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek
klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer
alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı
çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak
gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında
şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’
(B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16
/ 09 / 2004
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden
ya da kurumdan bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı
bile kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir
ulu insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık ki...
Kendisiyle birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında
hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden,
her an her yerde görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının
bedeninden değil, kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını
kısa süre sonra anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan
görünen, tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana
kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını
noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda
yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin
belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini
bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan
bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir
barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını
daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir
şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı
(şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam
yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal
bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden
kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt
yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen
yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan
geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir
biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm
ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç
yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi.
/ Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya
Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine
canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi
gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama
sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan
ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana
da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin,
dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen
katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt.
Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı,
törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait
Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap
Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin
‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum.
Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan,
yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki
hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?..
unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin
yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp,
tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup
gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek,
yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı
kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına
alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını
bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt
yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için
çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir
roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan
uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir
mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende
yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük
ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve
yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır
hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara
kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek
ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı
çıtırtısı, böcek-börtü çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın,
taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık
tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye
hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir
insan nasıl yazabilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine
işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya
koyabilene aşk olsun!
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını
Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek
uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında
Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak
saatlerini ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın
gönüllüleri sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın
konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir
artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği
de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak
görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki
geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez
yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi,
tinsel anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın
dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu
balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı
kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder,
çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak
istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para
kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş,
adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele
geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık
yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı
boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin
demiş!..
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı,
Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun
pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini
okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda,
buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan /
N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak
uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda
çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak,
çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, /
Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri
kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık,
yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur,
sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, /
Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor
alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop
şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başı dumanlı dağlar / Şimdi
benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün
döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan /
Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş
vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha
kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni /
Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş
/ Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi
güneş cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim
sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her
çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de
tanrısal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın
yaşamda kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu
bilinçli olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının
meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamın sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın
ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...
ULUS FATİH
**********************************************************************************
ADI MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’
Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık
Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı
geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı
zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa
bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde
Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani
sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar
çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden
‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki;
Galatasaray’ı geçer geçmez Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde,
Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar
bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel
açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında
‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir
minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline
gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah
Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz
ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi
söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı
ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında
ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları
aydınlatan karanlığında başına bir şey
gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde,
ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin
karaltısında ortaya çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim
etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’
gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve
sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi
olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek
istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin
anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti
bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte
minyatürler (digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz
dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu
açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde
sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini
asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal
bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı
Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max
van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de
hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun
yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı
yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi
Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha
gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir
sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi,
egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam
felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri
(mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma,
toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla
birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve
değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus
Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in
tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük
Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta
müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman
göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz,
çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu
söylenegelmektedir.
Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın
sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah
Kalem’den sonra yaşadığını (minyatürlerde
şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin Fatih’le
ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum.
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler
gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in
özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel
veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı.
Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem
olmalıydı.
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek
boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa
bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü
Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf
kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin
yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara
özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde
sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı
diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği,
site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan
geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği,
bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, cinlerin icat
edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin,
toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin
eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve
tanrının kılıcının yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son
derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir
anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak
ve onu herkesin anlayacağı bir dille
göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi
bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir
bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü
toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu
nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir
aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı
sanırım...
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen
kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana
vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle
kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni,
tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan,
kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve
atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda
yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar
ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin
ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını.
Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya
da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu
boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini
hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün
tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin
kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul
ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar
Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği,
çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı
karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden
çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla
dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki
onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor
İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu
Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam
ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir leğenden
/ içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka
kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza,
Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini
yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki
kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir
toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar
gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent
Sanat Galerisi’nde bekliyor.
24.09.2004
ULUS FATİH
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
Dün gece bu limandan kalktıydıkta biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkta biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkta biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şıpırtılar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artık yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batıp giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşıp ortakça unu ekmeği
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
"Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."
"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir
adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil
yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor /
güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını /
duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da
hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor
aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin
var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa
giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız
hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor
yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep
sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti,
salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç
insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının
ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın,
Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü
taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak,
yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç
cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan
gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de,
kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını
tanıdı, insanlık kaç kez cesetlerinin
üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına
kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı...
Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl
Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka,
Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp
gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!..
İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye
yaslanan bir tarihle avunuyor...
Öyle günahkâr ve öyle karalar
bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm
cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara
savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren,
günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...
İşte H.Cibran'ın herşeyin
yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam
dolu kıssası; Yeni
doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası
gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen
haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan
geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor,
vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur
duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu
nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim
diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde
anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden
güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der.
Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam
olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan
olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken
falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman
bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç
sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş
Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir
kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.
Ve Borges'in bir şiirinde
yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan
ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. /
Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek /
Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm
çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne
karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle
avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'
Barış nedir, insanlık
katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar
tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı
zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği
mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış
içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir
diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi
olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için
lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın,
utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan
raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü
körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu
ya da süjesinin gölgesine sığınmış bir
ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla,
dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi
sonla buluşacak...
Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar
işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni
şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de;
insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne
zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...
Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak,
soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan
Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt.
Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın,
hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan
romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle
sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...
Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına
yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her
sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız
sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler
alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek
gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri
hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli
hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri
hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam
aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya
ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil
içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme
ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki
şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in
dediği gibi; Olabilecek
dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal
adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman
yitirmeyiz.
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin
peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp
giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli
kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin
kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok
farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur,
değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına
katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç
düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin
birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre
inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu
renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda.
Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için
yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa
zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle,
bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle
yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına
rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla
dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem.
Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan
çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz
olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı
kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim
oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini
sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin
memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu,
yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu
sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin
iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda,
bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya
karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda
rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu
hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek
kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice
ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var...
Sonuçta söz bitiyor, ne
diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne
söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim kapıları birer
birer. / Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. / Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir
kızım, büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül
oluverdim, külüm havaya savruldu. /
Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez
ki kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum
kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler. &
...
Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife
********************************************************************************************************************************************************************
çııÖÖçşKadınlar uyanınız yazı serimizin ilk bölümünde genellikle Fransız
İhtilali döneminde Avrupa kadınlarının verdiği, çoğunlukla giyotinde
kafalarının kesilmesi ile sonuçlanan çetin mücadeleleri izledik. Bu yazımızda
da Anglo-Sakson dünyası kadınlarının verdiği olağanüstü mücadeleyi özetle
sizlere sunmak istiyoruz. (Bu konular hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak
isteyen okurlarımıza referans olarak verdiğimiz yayınları tavsiye ederiz.)
Jeremy Bentham ve John
Stuart Mill kadınların vatandaşlık haklarına sahip olmalarını savunmakta ve “İnsan ırkının bu yarısını, moral açısından erkeklere eşit” saymakta olduklarını hatırlıyoruz. J.S.Mill “Kadınların Boyun
Eğmişliği” ( Subjection of Women) başlıklı kitabında, kadınların oy
hakkı kazanmalarını, hukuk sistemine dahil edilmelerini, siyasal, medeni ve
toplumsal tüm haklara toplumdaki tüm erkek vatandaşlarla eşit bir şekilde
kavuşmalarını bir özgürlükçü talepler dizisi olarak sunmaktadır. O,
Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde “ doğuştan tabii haklar” olarak tanımlanan
hakların yalnız bir tek cinse ( erkeklere) özgü olamayacağını ileri sürmekte, “
cinsiyet aristokrasisini” şiddetle reddetmekte, erkeklerin hukuk ve siyasal
pratikte kadınlar üzerindeki iktidarlarını “Medenileşmiş toplumun sonuncu
zorbalığı” olarak nitelemektedir.(1)
Amerikan tarihinde kadın
hakları mücadelesi, köleliğe karşı verilen mücadeleye paralel bir şekilde
yürütülmüştür. İlk kadın hakları toplantısı 1848 yılı Temmuz ayında Newyork ‘ta
bir Metodist kilisesinde yapıldı. Bu toplantının önde gelen kişileri Elisabeth
Candy Stanton ve Lucretia Mott idi. Her ikiside köleliğe karşı olan derneklerde
etkin bir şekilde çalışan bu iki kadın, ünlü Duygular Bildirisini (
Declaration of Sentiments ) ve amaçlarını dile getiren bir bildirge
hazırladılar.
Bu bildiride “Tüm erkek
ve kadınların eşit yaratılmış olduklarını, doğuştan apaçık bir gerçek olduğunu
kabul ediyoruz. Yaratan onlara kesin ve dokunulmaz bazı haklar
bağışlamışlardır. Bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluğu izleme hakkı
vardır… İnsanlık tarihi, erkekler tarafından kadınlara karşı yenilerek
işlenmiş suç ve baskıların dolu olduğu bir tarihtir. Çünkü erkekler
kadınlar üzerinde doğrudan ve mutlak bir zorbalık yönetimi kurmuşlardır”
deniliyordu.(2)
Amerikan İç Savaşının
(1861–1865) en önemli nedenlerinden biri köleliğin kaldırılması olayı idi.(3)
Savaş sonunda Anayasa’da yapılan bir değişiklikle köleliğe son verilip,
zencilere oy hakkı tanındığı halde bütün mücadelelerine rağmen kadınlar bu
haktan yoksun bırakıldılar. Kölelere tanınan haklar annelerden esirgendi. (4)
Elisabeth Candy Stanton
ve arkadaşları Newyork’ta yapılan toplantıdan önce bir büyük hamleye daha imza
attılar ve 1845 yılında “Kadınların İncilini” ( Women’s Bible)’ı yayınladılar. Bu kitapta hemen hemen bütün tektanrılı dinlerde ortak
olan Âdem ile Havva öyküsü farklı bir şekilde yorumlanıyordu. Esasta Havanın
davranışı Âdemin davranışından daha üstün bir değer taşıyordu. Yasak sadece
Âdeme konmuştur ve o her şeyi sessizce izler, araya girmemiş ve eşini
soğukkanlılıkla ele vermiştir. Bu kabul edilemez
bir davranıştır ve cennetten kovulma olayının esas suçlusu Havva değil
Âdem’dir. Bu olayı (5) yorumlayanlar açıkça Havaya haksızlık yapmışlardır
1890 yılında kadınlar
kendilerine karşı olan tutum ve davranışların ana nedeninin kutsal kitaplar
olduğunu görünce, bu konuyu yeniden ele alıp meselenin üstüne gitmeğe karar
verdiler ve “İncili gözden geçirme komitesi” ni
kurdular. Bunun yanında aynı yıl kurulan “Amerikan Ulusal Kadın Oy Hakkı
Derneği” ( National American Women Suffrage Association) ülkenin tümünde
kurulan bölgesel örgütleri bir araya getirdi. 1903 yılında bir büyük hamle daha
yapılarak “Oy Hakkı Uluslar arası Kadın Birliği” kuruldu. Böylece ABD’de
sağlanan güç birliği sayesinde, 1914’den itibaren bir kısım Batı eyaletlerinde,
26.8.1920’den itibaren de bütün ülkede kadınlara oy verme hakkı sağlandı.(6)
İngiltere’de kadın
hakları konusundaki çalışmalar 1870lerde yeniden hız kazandı. Emma Peterson
1874 de “ Kadın Sendikalar Birliğini” kurdu. 1897 yılında Milicent Fawcett kısa
adı NUWS olan ve şiddete başvurmak istemeyen ve yasal yollardan çalışmayı
öngören “Kadınların Oy Hakkı İçin Ulusal Birlik Komitesini” (National
Union For Women Suffrage) kurdu. 1903 yılında Emmeline Goulden Pankhurst
(1858–1928)’ın başını çektiği, kısa adı WSPU olan “Kadınların Siyasal ve
Sosyal Birliği” ( Women Social And Political Union) yaptığı çalışmalardan
sonuç alamayınca, eylemlerini sertleştirme kararı aldı ve oy hakkını taviz
vermez bir şekilde savundular.
Bu mücadeleler sırasında
da belirli bir süre sonra şiddete başvurmaktan başka çare kalmadığını anladılar
ve şiddete başvurdular. Bombalamalar, vitrin camlarının kırılması, mitingler,
açlık grevleri, kundaklama eylemleri sık sık başvurulan ve bir biri peşine
sıralanan olaylar oldu. Bayan Pankhurst birkaç defa tutuklandı ve hapis
yattı. Olayları tartışan Avam Kamarası üyeleri 1913 yılında kadınlara oy
hakkı verilmesini yine kabul etmedi.(7)
Bu karar kadınları o
kadar rahatsız etti ki bir ay geçmeden 1913 Haziran ayında, Emily Davison adlı
bir İngiliz kadını bu durumu protesto etmek için Epsom’daki at yarışlarında kendini
yarış için koşan atların arasına atarak yaşamını kaybetti. (8)
Emmeline Pankhurst ve
kızı Chiristobel, barışçı Suffrage akımını şiddet hareketine dönüştürünce bütün
İngiltere ayağa kalktı ve gelişmeler sonunda anti feminist bir kişi olarak
tanınan dönemin Başbakanı Asquit 1917 yılında Kadınlara oy hakkı vermek
mecburiyetinde kaldı. 6 Şubat 1918 tarihinde kabul edilen seçim yasasına göre
kadınlar bazı şartlarla oy verme şansına sahip oldular. Oy hakkı sadece; 30
yaşını geçen, mülk sahibi veya mülk sahibi ile evli olan, haftada en az 5 pound gelir getiren bir
işte çalışan ya da üniversite mezunu olan kadınlara veriliyordu. Diğer kadınlar
yine bu haktan mahrum bırakılmışlardı.(9)
Bu amaca dahi ulaşabilmek
için kadınlar yaklaşık 70 yıllık bir mücadele vermiş ve Parlamentoya 2584
kere başvurmuşlardı.(10)
Almanya’da kadınlar yoğun
çalışmalardan sonra ancak 1865 yılında “ Kadınlar Birliği”’ni
kurabildiler. Bu ülkede kadınların medeni ve siyasal haklara sahip olması
konusunda verilen mücadelenin liderliğini İşçi Hareketi üstlenmiş gibiydi.
1893’te Berlin’deki kızların Bakalorya elde etmelerine olanak tanıyan ilk
dershaneler açıldı. İlk kız lisesi de Karlsruhe’de kuruldu. Kadınlar büyük
mücadeleler sonucunda 1901 yılından itibaren Üniversitelerin bütün dallarına
kayıt olma, 1908 yılında siyasi partilere üye olma ve 1918 yılında da oy verme
hakkını elde ettiler. Weimar Anayasası kadınların erkeklerle ayni hak ve
görevlere sahip olmaları gerektiğini belirtti. Geçen yazımızın konusu olan Fransız
kadınları, bu hakları elde etmek için 1944 yılına kadar beklediler. (11)
STRES GEZEGENİ
Gorgonlar geliyor! (Zamanım
tükenip, erimekte) her an silinip,
yokolabilirim!.. Tam dört milyon parsek varki aldatılmışız. Jessica'nın ölmeden
önceki tutumundan anladım bunu, stresin asılsız bellek oluşumundaki
kapsantısına ilişkin çalışmalar yapıyordu... Stresin gerçekleri
çarpıtabileceğine ya da ne denli çarpıtabileceğine ilişkin bir takım
önellemeler. Sonuçlara göre stres, belleği oluşturan unsurların bir araya
gelmesi sırasında karmaşaya neden oluyor, bir yanılsamayla belleği bozup
değiştiriyor ve durul bir ek olarakta algı biçimimizin kökten sarsılmasına,
sezilmez biçimde dağılıp, çözülmesine yol açıyordu.
Jessica üniversitedeki
çalışmalarında standart bir stres deneyinden yararlanmayı umdu; bir grub
denekten tek yönlü bir ayna karşısında çeşitli konuşmalar yapmaları ve bir
takım konuşmalarıda dinlemelerini istedi. Öngörülen sürenin sonunda, dökümanlar
geri alındı, daha sonra deneklere ilerde anımsamaları için konuyla ilgili bir
sürü karma sözcükler okundu. Deneklerin verdiği yanıtları 'controle future and past' (geçmişin
ve geleceğin kontrolü) adındaki yetkili servis karşılaştırdı. Stres
altındaki grubun, birbiriyle iligili sözcükleri anımsamakta zorlandığı, dahası
giderek bambaşka şeyleri türeterek konuyu nerdeyse -şaka gibi!- bir kozmik
çorbaya dönüştürdüğü pek çok kez anlaşıldı. Örneğin; acı mutluluğa, yaşam
ölüme, iyilik kötülüğe, artı eksiye, çalışkanlık tembellik kavramına
evrilebiliyordu. Stresli denekler -belirlenmiş bir konuda- doğallıkla herşeyin
tam aksinin varolduğunu ileri sürüyorlar ve bunu yaparken arı bir saflıkla
(refleks) yönlenimde bulunup, gerçelliği bozuyor, sonuçta deney sorumlusu bile
bu yansı sonucunda, tuhaf biçimde yeni olguya inanır konuma
sürüklenebiliyordu...
...
Sözüm gırtlağımda kaldı!..
Çünkü bu durumunda tasarlanmış bir oyun ve bin ışık yılıdır süren bir dizgenin
parçası olduğunu anladık, şu anda Jessica, bilinmeyen bir sonsuzluğa gidiyor!
Organeli kavradığında; "Derin bir kuyuyum ben, ölümümde öldürdüğünüz değil!" gibi
şeyler söylemiş, ne demek istediğini anlayamadım ve yazık ki benim zamanımda
artık yatay akışta!..
Sonuç; "bu
formatta" tasarlanmış bir şeydir kimbilir!.. dahası beni de almaya geliyorlar, boyutların
beşincisi metalik seslerle yankılanıyor! Anlayın ki artık "oturan boğanın
toprakları" 'windows ultrix' biçimine dönüşmüş.. Bizlerin son algısı...
...
(Anlağı paralize olmuş, tüm
evrene saygısızlık yapan bu hain yakalandığında, yanıp sönen bilgisayarı 'pershing' le
parçalandı arkadaşlar!..)
Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR
Orson Welles'in 'Yurttaş
Kane' filminde son sahne çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın
imparatoru, first tröst Randolph Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce
hep premier olmuş, narsizmin doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla
bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm
döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük
fısıldar: "Rosebud!.." Bu
sözcük başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son
sekansına kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük
bir eşya belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik
kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla
kayıldığı! o her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının
tatlı bir çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın
içinde, Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır
kızağın ön yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her
zaman kazanmaya alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi
olanaklarından yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin
o dizginsiz anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş
yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını
haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz
mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz
dolu formülü fısıldamıştır.
Sonuç şudur, yaşamda
peşinden koşturmaya değecek öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda,
apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği
için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların değilde paranın sıcaklığını
aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız
ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay
halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız
bir pişmanlığın son uğultusu, o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından
başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud yani Goncagül!..
Nedir ki çocukluğumuzu
hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda,
bahçelerde kuşların ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar,
incirler, dutlar, kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar,
yamaçlarda çınlayıp duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu
bir özlemdir ki, kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere
derler / O pantolonlu Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah
ağlayabilsem.. '
İşte o çocukluk günlerinde
sandıklardan öylesine çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı
sayayım: Japon Baskını, Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi
Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı
unutmadım, casusluk suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen
Noyan, gemilerden ışıklı sahillere baka
baka ömrünü geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı
bitirdiğimde epeyce ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince
neden bilinmez üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.
O günlerin karmançorman
çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın
konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten,
Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e
herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir
şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye
bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi
beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir
kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı
sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda
Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü
nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz
Hazlar- (Mastürbasyon
Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan
yaşamımızda sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum
alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip
püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca
dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine.
Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada
onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için
dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp,
sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir.
Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir
biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz,
yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu
bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde,
egzantrik ve yazının uç sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece
Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek
gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez
albenisi üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler
dünyasında esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne
eşlik eden kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en
sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı
döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz
bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki
varlığına neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda
cirit atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik
yarımadasının payına düşen figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma
kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı
koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor. Rahip onun günahlarını
affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı
tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir
estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu
bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının
üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon
yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun
zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu
ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını
hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın
ama tabular ülkesi de Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin
doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde,
yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on
ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran
bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının
olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına
düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir
gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir
yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona
dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu
anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon
yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan
yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir
adamı gösteriyor."
Uçuş korkusunun oluşturduğu
organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde,
gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini
cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle
sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için,
kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir
muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon
yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış,
lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir
örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor
üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla
MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az
üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk
olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor,
"Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."
MASMEM artık her yerde!
"MASMEM'in
Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya
çıktığında mastürbasyon yapmaya karar veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban'
yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi bildiği gibi getiriyor bu girişimin
sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de MASMEM'den derhal
kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı
hem sever hem affeder insanoğlu; "Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda,
Pasifik okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan
on yedi yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını
soruyor. "Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek
bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna
övgüler yağdırmamış, çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın
arkadaşıdır; bir Faustofeles!..
Eşsiz Hazlar
ULUS FATİH
Harry Mathews 20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık
BU BURKONY'NİN ROMANINA
GİRİŞTİR
VLADEMİR BURKONY
Bu öykü bana Yale'de
anlatıldı diye başlasam, hem bir sıkıntı yaratıp, hem de bir öykünmeye
yolaçabilirim, ama buna gerek yok, gerçek aranıp bulunacak bir şey olmayıp
vardır ve hiç bir zaman değişmez, işte Vlademir'in gerçek yaşamıda böyle bir
şey, biz nasıl anlatırsak anlatalım, ne denli değiştirmeye çalışırsak
çalışalım, Vlademir Burkony doğdu, yaşadı, düş kırıklığına uğradı ve tam 36
yaşında, 'Dante gibi ortasındayken ömrün' umutları ile yaşadıkları arasındaki
katlanılmaz çapraşıklığın dolambacına sarılarak veda etmeyi kendisi için uygun
gördü ve 2002 yılının soğuk bir Şubat gecesinde (intihar ederek) öldü...
Vlademir arkadaşımdı. Yaşam
öyküsünü kendisinden pek çok kez dinledim, böyle olacağını bilseydim
cankulağıyla dinlerdim, şimdi anımsadığım kadarıyla anlatacağım sizlere, bende
ona kendi yaşamımdan pek çok kez söz etmiştim, ama o öldü, ben onun yaşamını
ayrıntılarıyla biliyorum, ama o benim yaşamımı, -kendisininkinide bilemediği
gibi- artık bilmiyor!... Ben yazar değilim bunu anlatmaktan amacım, çok
dokunaklı bir idealin asla erişilmeden bir bedende yokolup gªu
nlatayım bu sorun kapansın, gerisi size kalmış ben kurtuluyorum artık amacımda yalnızca bu zaten.
Vlademir, Ukraynalı,
Sovyetler Birliği dağılmadan önce elbette bir Rustu.
Mozart Bethoven.. Adelhanov
Felsefenin Temel İlkeleri
Adelhanov bir kitaba girdi
dramı, Burkony eğer bu satırların yazarı onun kitabını yayımlama becerisi
gösteremezse hiç bir zaman bilinmeyecek ve kozmosda adsız bir insan olarak
tozan olup gidecek.
Bunu oda isterdi sanırım...
JORGE LUİS BORGES
*
JAMES JOYCE
İnsanlığın tüm
günlerinden bir gündü
yaratma gücü
olanın, zamanın
o ilkinsil gün,
biçimleri yoğururken
Günlere ve
acılara biçemler veriyordu tanrı,
zaman
görünmezliklerle geçerken
ıslak ırmaklar
yeryüzünü sarıyor,
dolambaçlı,
sancılarla dolu akıntılar,
öncesiz,
sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu.
Tıpkı benim gibi,
tan atımından karanlıklara doğru
evrilip gidiyordu
yeryüzünün öyküsü
gecenin
derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
Kartaca'nın ruh
göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar.
Tanrı baba, ey
yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver
Ulaştığım
dorukları salt görebilmek için tam da bu gün.
Türkçesi; Ulus
Fatih
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
BİR BİZDEN BİR ONLARDAN
ECE AYHAN
*
GİZEMLİ KAZ
Fetret ve fütüvvet ile
yeşil imgelemine şiddet
sızdı. Ve dahi
mağralarda, koyaklarda
sakalsız çocuk hükmünde
idi
İzak
bir kaz boynunda beyaz
ölümcül ve hükümran
parmak izleri kaldı
HULDE LUTKEN ( * )
*
MEGALOMANİ
-Bir büyük Norveç şairine-
Siz
Norveç’in en yüce bir
dağı
Ben
Minnacık Danimarkalı
karınca!
Ne var ki
Kimseler önleyemedi
Bugüne kadar
Dağlara tırmanmasını
karıncaların.
Evet, değişmez hiçbir şey
Dağ dağdır her zaman
Karınca karınca.
Ama sayın üstad!
Ben sizin doruğunuza
eriştiğimde-
Bir karınca boyu da olsa-
Daha yüksek sayılmaz
mıyım sizden?
Haydi hoşçakalın!
( * ) Danimarka
Çeviri : Ata Karatay
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
06.01.2008
Ulus Fatih
Andromak
İznik Doğuş
UÖ.Edebiyata nasıl
başladığınız konusundaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
Denizli ili, 1955
doğumluyum.İst.Ün.Hukuk Fakültesini bitirdim.Yazına olan ilgim Yaşar Kemal ve
ondan önce küçük yaşta okuduğum kitaplar nedeniyledir. Örneğin: “Kızılsultan
Abdülhamit”e Yapılan Suikast” “Cesaret Madalyası” “Akzambaklar Ülkesinde” ve
otuz sayfa olmasına karşın “Vatansız Adam Filip Nolan” anımsadığım kitaplar,
özellikle Vatansız Adam insanın içindeki; genlerinde saklı terkedilmişlik
duygusu, sonsuza dek süren nedenini tam bilemediğimiz yurt sevgisi,
sevdiklerimize duyulan özlem, nesnelere, bizi oluşturan zaman ve mekana duyulan
onulmaz bağımlılığa ilişkin bende oluşan yerleşik bilgi ve olumların temel
nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var oluş duygusu aşılıyor ki, her
şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren Freudyen görüşe hak vermemek
elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal’in ‘İnce
Memed’i de öyle etkiledi ki geriye yaşam boyu süren, yazına, yazarlara ve de
sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve bu da temel uğraşlarımdan biri oldu
diyebilirim.
U.Ö : Yapıtlarınızdan ve
Artshop Yayınları’ndan çıkan Andromak isimli kitabınızdan söz eder misiniz?
U.F : Üniversitede;
Platon’un Akademisi gibi insanlar , gerçekten yaşama ilişkin derin bilgiler
edinir.Orada en az öğrendiğim şey hukuktur.Çünkü belli bir birikimi olan
idealist insanlar genç yaşlarıyla çevrenizi sarar ve dünya her gün yeniden
kurulur. Şiir, felsefe, resim, müzik orada öğrenilir. Doğal yaşamımızda sözünü
bile etmediğimiz öğrenci yurtları her tür bilginin ideanın, olağanlığın
çarpıştığı ve gerçek mutluluğun yaşandığı daracık alanlardır.Geçmişteki anarşi
ve toplumsal düzensizlik, statüko dediğimiz şeyin bu güzelliklere asla
katlanamadığının göstergesidir.Dünyadaki hiçbir düzen yeniye ve gelişime açık
olamaz çünkü her gövde kendisini savunur. Şiddet ve karşı koyma azalsa bile en
demokratik ve barışçıl düzen değişime gerçek bir içtenlikle açık olamaz. Bu
doğanın bir kuralıdır ve şaşmamak gerekir. Burada olması gereken hümanitenin
yüksek boyutlarda bir etkileşimle durağan ve değişmekte olanı bir denge içinde
çarpıştırmayı sağlamasıdır. Bu düşüncelerle oluşan birikimi ‘Priamosoğlu
Hektor’un Ölümü’ adlı şiir kitabıyla tüm sanat erbabı gibi ben de ortaya
koymaya çalıştım.Daha sonra gene ‘Leandro, Sonsuz Küs Aias’a, Zümrüd-ü Anka (
Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son olarak Andromak ki son ikisi
öyküdür, birbirini izlediler.Son çıkan Andromak ; mitoloji , tarih , doğa,
felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya çalışılmış bir öyküler demetidir
ve büyük ölçüde deneyseldir.Alışılmış öykü yapısı yoktur, deneme ve anlatının
da araya girdiği aslında tümüyle söylenmek istenenin dile getirilmek istendiği,
biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir ara biçimin oluşturulduğu
bütündür.
UÖ: Günümüz edebiyatını
nasıl buluyorsunuz
UF : Türk şiirinin
dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde ilgilenen
herkes bilir ve anlar.Türkçenin de kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden
biri olduğunu her zaman söylemişimdir.Bir dili yeterli kılan şiir ve
felsefedir.İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar.Bizde felsefenin
pek gelişmediğini ya da yer bulmadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar
güçlü kaç ulus var, diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiş ama şiirinin
bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da
zaten sık sık yapılan bir şey.Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması
gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir.Doğrulardan ve
gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi
kümeleşirler(oysa sanat tekildir ve bu bireyin ben merkezciliği anlamına
gelmez) ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış
gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz asıl gerçek bizim
hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, Tanrının,
yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek
katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin,
geleceğin, zamanın ve mekanın “şimdiki anı” adını veririz ama o yaşadığımız ve
hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
UÖ.Sizin eleştiri
yazılarınız olduğunu biliyoruz.Eleştiri seçkilerinizden örnekler verebilir
misiniz?
UF. Sanata ilgi duyan
kişinin hata yapması kaçınılmazdır. Ben de haddim olmayarak ki sanat haddi
olmayanların işidir, resim eleştiri ve sanatın diğer alanlarına da ilgi duyarak
onlarlar da bir uğraşı içine girdim. Az da olsa resim yaptım.Bizde eleştiri yok
deniliyor bu kışkırtıyla ona da yüz sürdüm, eleştirmen olmak için değil bir
kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının önüne geçemediğim için.Sonuçta
idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir var oluş biçimine ulaşmak
istiyorsanız çok parçalanmamak en doğru yol ama naçizane, sanat beni o denli
büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade olmuşların parodisiyle bütünleşerek
tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak istedim.Çünkü öyle insanlar
tanıdım ki sanat erbabı dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve içselleşmiş
bir felsefe taşıydılar.Göz göre göre yok oldular ne arayan oldu ne soran,
kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar onların yanında
isim , resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda yalnızca
kendimin bileceği bir iki yüzlülük oluşturduğundan ben de sürekli çelişkiler
içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi
algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünmedim ve öylece
yaşamaya çalıştım.Sanatın bir yönü de; yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar
bizim olmasını barındırmasıdır.
UÖ.Zaman ayırdığınız için
teşekkür ederiz.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
SOLARİS
Herkesin yaşamda idealize
edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi havuzlu bir bahçe arar, kimisi
kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı izler, kimisi de benim gibi gözlem
yapmayı sever. Bunların bazısı ideal edilecek bir şey gibi gözükmese de
anlatacağım öykünün konumuza yararı olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba
Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden
geviş getiren hayvandır’ dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi
dahası yinelemeyi alışkanlık edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir
tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun
demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi kalan zamanda ne
yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun
oynar, karımla da eğleşirim demiş. Tacir daha fazla balık tutmak istemez misin
diye sormuş, balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok kazanırsın deyince balıkçı
gene, e demiş. Tacir, adam çalıştırırsın, balıkçılıkta tekel olursun
fabrikasyona geçersin diye eklemiş. Balıkçı gene, e ne olacak demiş tacir
dayanamamış daha çok boş zamanın olur, arkadaşlarınla kahvede söyleşir,
çocuklarla oyun oynar, karınla da eğleşirsin demiş!..
Bunun gibi temelde
hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş gibi görünen kimi
beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama onları söylemekten
çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş gibi görünmezler
oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın oluyor mu demeye
benzer. Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama yaşamın gerçekliğine ne
yazık ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı Solaris olacak,
Tarkovski’nin Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı film. Biz ne
tür filmler izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi gösteren aynalar.
Oysa insan kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi türevlerimizin melalini
sayısız kez izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok şaşırtıcı. Bu
sirklerdeki karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye benziyor. Oysa
asıl sıkıcı olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara hep sözünü
ettiği savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına ulaşabilmesi
için kendisine yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın veya filin veya
bilemeyeceği bir türün gözünden kendisini inceleyebilmelidir. Habeşistan’da
söyle bir söz varmış: maymunlar çalışmamak için konuşmazdan gelirlermiş.
Yeryüzü tarihinde savaşsız geçen zamanlar, yaklaşık üç yüz yılmış. Bu durumda
ne yaparsak yapalım boşuna uğraşıyoruz gibi bir yeise kapılmamak elde değil.
Neyse karamsarlığa
kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da fir filozof insandan ümidini
kestiği için her sabah gülerek sokağa çıkarmış. Diğeri ise ümidini koruduğundan
kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son
vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende ulaşılmak istenen estetik ve
uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
DÜŞ
Pencerem / önünde kedi
/ dışarda / müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum. / Kim
bilir ilk önce / hangi şair / hangi tarihte; / Pencerem / önünde kedi / dışarda
müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum / dedi.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
BİR
BİZDEN BİR ONLARDAN
ODYSSEUS ELİTİS
(*)
Girit,
Kandiye,1911 doğumlu Odisseus Elitis, bir fabrikatörün oğlu olup,
burjuva bir
aileden gelmektedir. Yannis Ritsos, Kavafis ve Seferis'le
Yunan şiirinin
kare asını tamamlar. Yunan şiiri öylesine güçlüdür ki
beslendiği ırmak
Anadolu toprağıyla birebir olduğundan, bizim şiirimize
hala şüpheyle
bakanların bu örnekten alacağı ders olması gerekir.
Kültürü bu
anlamda güçlü bir geçmişe dayanan her toprağın şiirde
öncül sayılmasını
doğal saymak gerekir. Batı Sapho'yu, Homeros'u,
Pavlos'u
kendinden sayarda, konu M.C. Anday'a, Oktay Rıfat'a,
Dağlarca'ya
gelince tutukluk yapar. Çünkü çağımız seçenekler
savaşında zamana
değil zemine önem verir ama zaman çağımızı
bir süre sonra
acımasızca yargılayacağı için hakkın yerini bulması da
kaçınılmazdır.
Elitis aynı Yahya Kemal Beyatlı gibi seçkinci bir yapının
şairidir. Şiiri
sessiz ve derinden akan bir ırmak, günlük sorunlardan
yaşam boyu uzak
kalmış bir burjuva-aristokrat gibidir, onu
sinirlendiremezsiniz,
kanında coşkudan eser yoktur, biteviye
soğukkanlı ve bir
efendi alışkanlığındadır. Saldırınıza kayıtsız,
toprağına, malına
göz koyduğunuzda vakardır. Ve son kaybedenin
siz olduğunu ve
bütün bunların bilinçle ve bile isteye kurgulanmış
bir oyun olduğunu
anladığınızda çok geç kalmışsınızdır.
Elitis'de böyle
bir şiirin şairidir. Uçlara kaymaz, orta yolun sağlam ve
beton görünümlü
şiirinin yaratıcısıdır. Çarpıcı imge, dehşet dolu
anlatımdan uzak,
olabildiğince sıradan olanın, olup-bilebildiğince sıradışı
olanını yaratmak
ister. Bu nedenle sıradan görünen şiiri neredeyse,
ancak üzerinde
durulduğu ve ruhsal dinginliğinizin buna elverdiği ölçü
ve saatlerde
anlaşılabilecektir. Bu şiir 1979 da Nobel ödülü almış,
Elitis'de
1996'da, Borges'in Anlar şiirinden doğan pişmanlığı yaşamadan
85 yaşında kendi
Hades'ine ve ölümsüz şairler Panteon'una ulaşmıştır.
*
OTOPSİ
Ve
gördüler ki
zeytin kökünün altını
damlamış
kalbinin gizli
oyuklarına. Ve kim bilir kaç gece
mum ışığında
uyanık kalıp günün
ağarmasını
beklediği için,
garip bir sıcaklık
yayılmış
bağırsaklarına.
Derinin biraz altında, mavi ufuk
çizgisi iyice
belirli. Ve bol bol
mavilik var
kanının her
damlasında. Büyük yalnızlık
saatlerinde
ezberlemeye başladığı kuş çığlıkları,
belli ki bir anda
dökülüvermiş gövdesinden, bu
yüzden bıçak
daha derine işleyememiş.
Herhalde niyet
etmek yetmiş kötülük
için.
Gene belli ki,
suçsuz insanların o
korkunç
konumunda karşılaşmış
bu kötülükle. Gözleri
açık, gururlu
o koca orman hala yürüyor gibi
gözlerinin
lekesiz ağ tabakalarında. Beyinde bir
şey yok
göğün ölü yankısından başka. Yalnız
sol kulağının
boşluğunda ince kum tanecikleri,
deniz kabuklarında
görülen. Demek ki sık sık
deniz kıyısında
yürümüş tek başına, aşkın acısı
ve rüzgarın
uğultusuyla. Uyluklarındaki ateş
parçalarına gelince,
bunlardan anlaşılıyor ki
epeyce önünde
gitmiş zamanın bir
kadını
kollarına
aldığında. Bu yıl erken meyve verecek
ağaçlar.
Çeviri: Cevat
ÇAPAN
(*) Yunanistan
***
YAHYA KEMAL
BEYATLI
Asıl adı Ahmed
Agâh olan Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)
Türkçe ile Divan
şiirini birleştiren (Baki'ye öykünüyormuş) klasik
biçime bağlı
şiirler yazmış, ama bunu anlatımda batının modern ve
lirik havasında
da görülen bir biçemle yoğurup, şiirini "kendisi"
kılabilmiş ve
değeri pek bilinmemiş şairlerimizdendir. Onda halk
şiirinin,
Dadaloğlunun, Erzurumlu Emrah, Kağızmanlı Hıfzı'nında izleri
vardır ama sezilmesi,
modern şiirle bağdaştırılması pek yapılan
bir şey olmadığı
için üzerinde durulmaz. Beyatlı aristokrat bir yaşam
sürmüş ve
seçkinci bir şiir anlayışıyla hareket etmiştir. Örneğin
batıda (Paris'te)
9 yıl kalmış ama batının şiirinden etkilenmeyi,
kendi ulus ve
sınıfının bağdaşıklığına uygun görmediğinden olsa
gerek, şiirinin
kendi özgün yapısıyla oluşmasını istemiş, etkilenmeyi
o kültürü tanımak
boyutlarında sınırlı tutarak, aslında sanat için
tehlikeli, ama
kendine güvenen için kibirli bir tutumun dışavurumunu
sergilemiştir.
Bazı şiirlerini 30 yılda yazdığı söylenen şairimizin
şiirindeki ritm
ve kurduğu musiki, diğer hiç bir şairimizde
görülmeyecek
denli belirgin ve vurucudur. Nazım'ın annesine de
aşık olmuş bu
şairimizin şiirinden bir örnek verelim ve çok geniş
bir açılım
olmadan, her zaman Beyatlı gibi özgün şiir
yaratılamayacağını,
saf şiirin büyük bir birikim ve uçsuz
bucaksız bir
sezgiyle oluşabileceğini bir kez daha belirtelim.
*
RİNDLERİN ÖLÜMÜ
Hâfız'ın kabri olan bahçede bir gül
varmış;
Yeniden hergün açarmış
kanayan rengiyle,
Gece, bülbül ağaran vakte
kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayâl
ettiren âhengiyle.
Ölüm âsûde bahar
ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan
gibi yıllarca tüter,
Ve serin serviler altında
kalan kabrinde
Her seher bir gül açar;
her gece bir bülbül öter.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
CENEVİZ
SAYRILIĞI
İşte böyle başıboş
gümüşsuyundan kimkime dumduma galatadaki kule dubinideki ceneviz kafeye uzanıp
kulenin gölgesinde ikindiyi geçirip kılrlangıç çığlıklarının esenlik veren
serinliğinde akşamı yaparken birgürn aynı güzergahta salınırken 10 yıldır
karşılaşmadığım bir tanıdığım önüme çıktı, sevindim desem yalan olur, ben
yalnızlığıma tutkun hani utanmasam mizantrop (merdümgiriz) diyebilieceğiniz
biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve kısa sürede ondan ayrılabileceğimi
düşleyerek oradaki şair çıkmazı denen bir kafeye sürükledi beni, iki çay
söyleyip bildik söyleşilerden içine daldık , solda kenarda yaşılıca bir adam
oturuyordu oda yalnızdı ve öğle vakti alkol alıyordu, ben yüksek sesle
konuşurum, köylü diyebilirsiniz, ama sanattan edebiyattan konuşurum, yüksek
sesle geçmişten bir şairimizin sanıldığı
kadar iyi şair olmadığını sinirli bir ifadeyle dile getiriyordum ki yaşlı adam
haklısın demezmi işte arkadaşlığımız bu vesileyle başladı, onun yaşayan ama
benim sevmediğim ölen şairle yaşıt bir şairimiz olduğunu orada öğarnladım ve
şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını na ölesiye değilse bile gizili bir
düşmanlıkları olduğunuda anladım. O gün galataya gidemedim oysa düzenli olarak!
her gün giderdim 10 yılıdır felan öyle soğuk biriyimki garsonuda on yıllık olduğu halde beni hiç bir zaman
biur müdavim gibi karşılamazdı ama
buununbenim yüz vermeyeceğimi bildiği için yaptığını sanıyorum derken
bizim yaşlı şair beni arar oldu nereden bileyim ruh ikizi olduğunmuzuu aylak
dolaşıp onunda yalnızlığı sevdiğini öyleki biz ikimiz dolaşırken bile ayrı ayrı
birer yalnızdık ve bunu biliyorduk onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, asla
dost değildik asla düşman değildik yalnız ve ayrı dünyalarımızda öylesine bir
araya gelmiş iki kapalı dün yanyaha ama iki kapaıl dünya gibiydik, İşte uzun
zaman kule dibinde hiç konuşmadanoturduk bazen naber diyorduk ama karşılığını
bir dakika sonra falan aldığımız oluydnrdu
bütün bunulara karşın asla kızmaz darılmazdık biz birbirimizi biliyorduk
Birgün işin
sonunna geliyoruz- onu son derece buhranlı darmadağın bir halde kule dibinde
beni beklerken buludum, bitikn ve kül yüzlüydü, geçimsiz havadan nem kapan acayih bir insandı evet ama
hayrola dediğimde bana faltaşı gibi gözleriyle kuleiy
gösterdi ve ecelim bu kule yaüzünndüan olacak dedi yaşlıydı ve arasıra korkar
onu evinde kontrol ederdim neden dedim bu kule beni sayrı bulaştırdı sayrılık edid etti dedid
ne gibi dedim
aünlattı kule 800 yıllıktı ve taşların
arasında kulenin antika eve ezski oluşu nedeniyle hiç biryerde olamayan ve
yalnız tabiki kuleye mahsus bakteri ürediğini bunun bazi bazı- ancak bazi
insanları allerji yapabileceğini ve bu işinde tam kendisine çattığını vurguladı
hayatı ve insanları sevmeyen bu nobran adam en sonunda kenidisine hiç bir kötülük yapmayan
gölgesin9in yararı dışında hiç bir kötülügğü olmayan kulueyide geçinamiyordu
işte sayrılığın ceneviz senrdromu adını verdim yada örenyerlerinin binlerce
yıllık taşları arasındaki çok özel bakterilerin bulaştırdığı melankolink
denilemeyenbir hastalıktı, belirtisi boğaz kuruluğu, albino gibi erken
yaşlanmaya neden oluyor hastayı völüm duygusuyla sarıp sarmalıyordu (aklı
dengeyi bozan bir virüs dikatsiz belleksiz yapıyor insanı mihaniki hareket eden
dengesiz yapıyor insanı mantık bozukluğu yapıyor) en büyük kötülük ya da
belirti ise insanı intihara ya da kazayla ölmesine neden olacak kadar belleğini
meşguyl eden sapalantıya yol açan beyni kemiren bir virüstü işte sonuç şu adam
yaşlı şair karısını iki yıl önce kaybeden yalnız adam geçenlerde benim ceneviz sendromu adını verebileceğim
işte bu rahatsızlık yüzünden gece alkollü olduğu için betona düşüp öldü. sebebi
kenidisinin dediği giib ören yeri eski tarihi eserlerin yaydığı melankolik ölüm
duygusu ama bakteriyel oluydr bu oradaki virdüsler yayıyor. Öldü ve düşüp
başını çarptı öldü dediler oysa gereçeği ben biliyorum. Şimdilerde işin tuhafı
bende aynı hastayığıa aykaylandım ve gariptir korkudan hiç dışarıya çıkamaz
oldum. bakalınm benim ölümüm nasıl olacak, ve öyküm yazılacak mı bilinecek mi
kanımca beni elektrik çarpacak çünkü fişleri açıkuçlarından prize takıp çıplak
elle fazlasıyla tutar oldum bir keresinde bana
otarfta ielektrik cvar napoyorsun diye bağır!..
(ölmüş olabilirim...)
DELİ EMİN
Tanrım soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü
insanın buyruğundadır?..
GREGOR SAMSA
Kent yaşamında böceğe dönüşen bir adamın sevişmek için bir
kadın arayışı
Yaşamaktan neredeyse bıktım, belki bu dizimler beni
anlamanıza yardımcı olur, buna ne gerek var demeyin ölmek üzereyim ben...
MİNOTAUR
Kaldığı bodrumu kazarak bir sığınağa çeviren, çok ender
yaşamsal gereksinimleri için dışarı çıkan bir nükleer saldırı ya da göktaşı
düşmesi gibi bir felaketle yaşamın sona ereceği saplantısıyla yaşayan bir
insanın öyküsü
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın
dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen
metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda
türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar
Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları
Borges'i de okumam acaba böyle öyküler
yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir
taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli
sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa,
yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için
gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan
ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek
zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek,
başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden
çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim)
'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil,
yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan
süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün
aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun
öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi
göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte
yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz
bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir,
bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi
iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın
aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini
göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini
aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma
veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı
bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha
olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden
dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir
macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin
basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?
Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam
da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer
düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı
kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da
buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak
daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her
düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden
ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu
bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına
engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler
hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu
taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
***************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MAĞARA
Yengeç ayağını
ısırınca, Herkül, Davut’un kelebeği gibi titredi. Dağ nergisleri kaplamıştı
ormanı, bataklığa düşmüş bir ceylanın çığlıkları yankılanıyordu. Yağmurlu
zamanlar gibi kokusunu yayıyordu sümbül. Ah Belinda ne güzelsin, çamurdan
çıkan gılyanus balığı bana gülüyordu.
Bir primat olan bizler; doğanın ilkeleri uyarınca ölüme gitmekte olan varlığın
evrimini, bilgi üretimi yoluyla ödünleme, durdurma, belki de geri çevirme
girişimi veya serüveni içinde bulunuyoruz. Elektrikli denize uzaklardan bakan
ruhlar, parlak, temiz porselen tabakta toplanıyor ve iğne bacaklı bir kuleks
onlara yas tutuyor. “Örümcek İmparator Sarayı’nda örer ağını / Kubbelerinde
söyler baykuş Efrasiyab’ın şarkılarını.”
Balkıyan gözler,
Sibirya’da Popigay kraterini görüyor. Yüzyılın başında çingene asıllı Gülistan,
zurna eşliğinde Değirmenci düetini -tek başına- söylüyordu. Yahşi hayvanlar
uluyordu. İşte akrep, güz rengiyle yeşilimsi zarlar ve çiçekler arasındaki o
gölün derinliklerinde büyüdü ey güzelim çocuklar. “Geceleyin pencere kuzgunlar
için açık kalır
Öyle ki: 'Uykuda bir şeyler
sürünerek içeri girer
ve oda sarı gözlerle dolar.'
Norveçli Knut
Odegard bu dizeleri yazarken, ekose gömleğine bakıyor ve tungsten flaman
gökyüzünün donmuş cesediyle, bir dairenin başlangıç ve son noktasının aynı
olduğunu Herakleitos’a söyleyerek, pürtüklü sarı kayaların üzerinden zar gibi
ince bir suyun, ağdalı, sümüksü bir yatakta, döne döne akışını gözlüyordu.
“Yeryüzünde her şey tanıdık,
yorgun bırakılmış.
Ta ötelerde ağlamak gibi bir ninni
Zaman kendi üstüne dürülmüş, geniş
sonrasız bir boşlukta yüzüyor.
Olmadık kederler yapışkan sarı bir
rüzgar gibi
insan bedenini yalıyor.”
A.E’den duydum,
çalılık gizemle ağlıyor, ilahi bir kuşun kanadından düşen inciler, hayaletimsi
polimer formlarla dolu gözlerimde, acıların tortulaştığı bir su gibi uyuyor.
Lezbiyenlerin sevişmelerindeki ilahiyle, leğen kemiğinin iri kara örümcekleri,
o güzelim kuşları avlayıp parçalıyordu. Yaratan, yaratılandı. “İsteksizlik
çağlarının soğukkanlı edasını taşır bir kaplan” (Nuno Judice) Kız mı, erkek mi derken bir Gal kavalının
derin sesi eşliğinde, Teokritos’un idillerini okuyor, ipek beyazı kokusunda
manolyayla bir yaz gecesi vals yapıyorduk. Yaban güllerinin arasında yarasa,
arılar, Parankima dörtlüsü, Kuiper kuşağı, Aboriginler, teorik bir ivme sonucu,
hac dönüşü Gadir-i Humm’da konuşan peygamberin ağzından dinledik bu öyküyü, hiç
bir şey anlatmayacağım, hiç bir şey anlamayacaksınız, yalnızca avunacaksınız, elipsoid
kalçaları olan kadınların, ayakları yılan başı gibiydi, yazıtlar, güncenin
eylemsizliğine, istençsizliğine bahane işlevi görüyordu, yapıt ve felsefi
meditasyon henüz ortalarda yoktu, böyle bir çağda iri taşlarla süslenmiş, şifon
ve jorjet transparan giysiler, kaşmir trapez trikolar, payet kumaşlar, torus
biçimli bir evrende ve karşı evrende, orada evrenin derinliklerinde işlenen bir
cinayet gibi, asık suratlı hayvanları sıralamışlardı salona, inanın, milenyum
uykusundaki Ephesus, Kuşhan prensleri ve Stingray nebulası gülüyordu.
“Karla kaplı yirmi dağda
Tek kımıldayan şey
Kara tavuğun gözüydü.”
Wallace Stevens
işte onu gördü, Norfolk ardükelerini geziyorduk, ağaçlar altın sarısına
bürünmüş peri kızlarına dönünce güz geliyordu, yaratık duvarın arkasından vurur
gibi pençeleriyle durmadan tırmalıyor, ellerimi görüyor, gözlerime dokunuyordu
ve gene; "Uzaklardan gelen parlak ruhlar, porselen tabaklar aralarında,
uzun bacaklı bir sivrisinek duruyor ortalarında” Tekrar çal Sam dedim. Burnuma
düşen yağmur damlaları, soğuk ıslak bir ürpertiyle snapslar yaparak beynime
varacakken, dilenen kadını görüyordum. Bir dağ aslanının karşısında, kimi uygar
organlar ve yüreklerin metalleriyle.
Belki
yaşamımızın anlamını şu olayda bulabiliriz. Byron’un 1823’te İngiltere’den gelip,
Yunanistan’a uğrayarak Türkler’e karşı savaşması gibi, Lev Tolstoy’un, Yasnaya
Polyana’yı terkedip, karlı bir kış günü Astapovo tren istasyonunda ölümünü
beklerken, onu bir o kadarda isteyişi gibi, İsa’nın Eboli’de durup bir türlü
gitmeyişi gibi, Çin evinin çapaçul kusuntusu içinde Rimpap-Roma balçık, servi
boylu, lale yanaklı, keman kaşlı, kement saçlı bakireler, evrenin anatında
(anüsünde) debeleniyoruz. “Her gün kendimizden bir parçayı yaşam yolunda
bırakıyoruz. Çevremizde her şey yok oluyor, yüzler, ailelerimiz, arkadaşlar,
kuşaklar sessizce geçip gidiyorlar, dünya bizden kaçıyor, yanılsamalar sona
eriyor, her şeyin yok oluşuna tanık oluyor ve bu kadarla da kalmıyoruz, kendi
kendimizi yitiriyoruz.” Kebûd-mavi, Al - Mahmiyya, Tsargorad) -Rus-İstanbul-Antoniya.
Erkekler var olsun, kadınlar yok olsun psikolojisiyle sünnetler. Bir çok
olasılık var, bacalardan çıktığı gözlenen siyah duman, aslında katı
parçacıklardan oluşuyor, çatlaklardan fışkıran akışkan içersinde çözünmüş halde
bulunan ve 2 derecedeki soğuk deniz suyuyla karşılaştıklarında anında
kristalleşen metal sülfitlerden. Bazıları ekstra ışığın arkasında bu
parçacıkların oluşumu ve parçalanışı olduğuna inanıyor. Koni, piramit, prizma,
silindir, küp, dut.
Sana boşluğun
egemen olduğu bir karşı evrenden ve evrim sonucu yalnızca beyinlerin kaldığı
bir ülkeden söz edeceğim: Burada beyinler uçuyor, yürüyor, koşuyor, düşünüp,
konuşuyor. İsterse kendi kendini yok edip, isterse çoğalabiliyor, burada
susadık ve buz parçalarını kırarak su kurusu yedik. Kaf ve Lut. “Gülüp
şakalaşan bir küme kız; bir atın tırıs giden nal seslerini duyuyor Bir
gönülçelen, Korent gelenekleri, Peloponnes görenekleri ve Sart’daki gül
kokularını bilmeli, mürle ovmalı kollarını, Kuş adamlar ülkesinde su yeşili
bir kopuz ve şehrûde bakarak ve P. Auster derki ‘Yaşam, geçmişle
yetinilmeyecek kadar ilginç.'
Şimdi şöyle
anlatayım: Cadının biri yavru bir fare yakalıyor ve diyor ki ne dilersen dile
benden... Yavru fare beni bir prenses yap diyor. Cadı yavru fareyi bir prenses
gibi büyütüyor, yaşını alıp boyunu atıp, erinip serpilince diyor ki: Evlenme
çağına geldin artık yavrucuğum, güzeller güzelim söyle bakayım seni kiminle
evlendireyim. Prenses de cadıya diyor ki; güzelliğimi, eşsizliğimi görüyorsun,
bir prenses en iyisine, en güçlüsüne layık değil mi, öyleyse en güçlüsü kimse
onu isterim diyor. Cadı düşünüp taşınıyor ve en güçlüsü güneş yavrucuğum,
öyleyse ona gidelim diyor ve durumu güneşe anlatıyor. Güneş heyhat diyor, bir
bulut bile benden daha güçlü, önüme geçti mi her şey kararıyor dahası ben bile yok oluyorum, en güçlü bulut diyor
ve buluta gidiyorlar, bulut ağlamaya başlıyor, olur mu diyor, en güçlü rüzgar,
bir esti mi, ben sanki ruh gibi dağılıp yok oluyorum, siz ona gidin diyor,
cadıyla prensesimiz hemen rüzgara gidiyorlar, rüzgar, hemen de boyun eğip,
boşuna gelmişsiniz en güçlüsü dağ, ne kadar güçlü essem de yerinden
oynatamıyorum, dağın yanında bir hiçim ben diyor. Sonunda dağa gidiyorlar, dağ
sonsuz bir üzünçle uzaklara bakıyor, en güçlü kim biliyor musunuz, en güçlü, en
güçlü fare diyor! Bakın bağrımı deşiyor, göğsümü eşip parçalıyor da, hiç bir
şey yapamıyorum diyor ve cadı en sonunda bir fareyle evlendiriyor prensesi,
çünkü en güçlü fare çıkıyor.
Kış sonuna
doğru, o erimez ve tükenmez kar tabakaları altından bir tür sarışın ve beyaz
çiçekler, çiğdemler fırlar. Cansız, kokusuz, su gibi yumuşak, yarı çiçek, yarı
kar, zavallı çiğdemler... Çocuklar bunları toplar ve bir dala dizerek, maniler
beyitler okuyup evleri dolaşır, zahire toplarlar. Bu bahara tapınma, kutsama ve
kutlama demektir... Karanlık gecelerde balık ve kadın benimdir. Gebe at gibi
şehirler, gazyağı için telgraf çekiyorlar, mavi yağmurlar altında.
Soğuk Satürn
göğünde, cinsel açlık çeken nar gazelleri ve ayvalar gördük, karanlık
bulutların içine doğduk, otların dudakları elektrikle üzerimize kapanınca,
Nuh’a sarılıyorduk, köknar dolu koruluklarda, kuğuların sırtına binerek, mavi
süsen çiçeğinin içlerine doğru yol alıyorduk. Cima yapıyorduk, en kararlı
çelikten yaptığımız kılıçlar aramıza giremiyor, geminin dokusu hafifçe
titriyordu. Uzak bir yerde, bilinmeyen bir gezegende, bir yaşam varsa kendini göstermek ister ama
insan bilinmeyeni ya kutsar ya küçümser.
“Görüntünün
çağdaş bir sanat yapıtıyla karıştırılması işten bile değil.” Ön planda hafifçe
eğilip bükülebilen slip balonlardan oluşmuş bir orman, arkada balık istifi
yerleştirilmiş kürelerden oluşmuş ve giderek ufukta belirsizleşen bir yaban
sığırı sürüsü duruyor. Bunların üzerini ise, incelikle işlenmiş mısır koçanı,
şişe fırçaları, rozet ve çitler süslüyor. Ne var ki, bu görüntü düşler alemini
simgeleyen bir görüntü değil. Tümü de gerçek yaşamın, bizlere hiç de uzak
olmayan bir dünyanın parçası olan bu görüntüler ağzımızdaki mikropların
elektronik mikroskoptan bize yansıyan görüntüleridir.
Seni kancık
seni, çaput-kaput dolu evlerde, uyku gibi ılık bir yel yapraklara, dallara,
pencerelere çarpıyor, öğle sıcağı sinmiş kapılara, aralıklara, o güzel avluda
uyuyor sesin. Tavşanların art ayakları üzerinde durmayı sevmeleri ne ki
bilirsiniz küçük çocuklarda bir tavşanı cezaya kaldırır gibi tahtanın önünde
pençelerini, usluca duvara dayayıp saatlerce dururlar, bir axolotl içinde diri
diri gömüldüğüme, umursamaz bir durağanlıkla zaman ve uzamı ortadan kaldırmak,
madeni bir uyuşuklukla, axolotların göz kapakları yoktur, zarımsı, tülümsü bir
iç gizemle, arkasını güneşe veren Atlanta türü bir kelebeğin titreşen
kanatlarıyla yerde dev bir gölge yaratarak kendisine saldıran kediyi korkutup
kaçırması, öbür dünyayı dile getirmemize neden, böyle bir dünyanın var olması,.
Saka burcuna giren güneş gibidir. Şaka. Sittei sevirin evveli. Şevval ayı.
Bevarih rüzgarları. Safer ayı. Hut (balık burcu). Berdalâcuz’un evveli, Cevza
(İkizler burcuna) giren güneş. Kuğu fırtınası. Hüsun fırtınası. Güneşin Hamel
(Koç) burcuna girmesi. Güneşin Sevr (Boğa) burcuna girmesi. Zilhicce. Feryadı
andelip’de (Zilhicce içinde) Mayıs’taki Kukulya fırtınası. Erbain’in evvelinde.
Sebiyeldanın (en uzun gecelerin) evvelinde. Şeratan (Yengeç) burcu. Koç katımı
fırtınası. Güneşin Eset (Aslan) burcuna girmesi.
Rebiülahır ayı.
Sümbül (Başak) burcu. Güneşin Kavs (Yay) burcuna girmesi. Mizan (Terazi) burcu.
Güneşin Cedi (Oğlak) burcuna girmesi. Kışta birden evlerin damlarına, ışıksız
pencerelerine binlerce ak serpantin saçıldı. Dilek-Merkür, Çoban-Venüs, Yer-Dünya,
Savaş-Mars, Uğur-Jüpiter, Kuşak-Satürn, Gökhan-Uranüs, Denizhan-Neptün,
Karahan-Plüton dedi.
Seyyid Mahmut
Hayrani bir aslanın sırtına binmiş, bir yılanı da kamçı olarak eline almıştı.
Balık ve bisiklet. Etrüsk fresklerinde ağlayan küçük at. Pamir’deki kayalarda
büyüyen ot. Kozmik dedektörler, Mozart, yapıtında kornolara çok sayıda tiz ses
yazmış, bir galat gibi vahşiler, Cebrail’in kanatları. “Elektronik bir keşiş
yüksek ve kayalık bir tepede canı sıkılmış bir atın üstünde oturuyordu. Makine,
kaba dokunmuş keşiş bağlığının, altından, kendisine sorun yaratan vadiye gözünü
bile kırpmadan dikkatle bakıyordu”
Heraion kralı Kersopleptes ve köpekte kralda aynı iştahla acıkır diyen
Montaigne. Ada tavşanları. “Ars longa, vita brevis” ‘Sanat uzun, yaşam kısa’
Kimberlit minerali, mulenruj ve gökteki ayla, Smetana ve Stravinski, yer
mantosu, gülmek ağlamak bitti çocuğum, Ankebut ve örümcek, karbondioksit,
amonyak, helyum, metan, Cezayir’de yetişkinleri ceza olsun diye, çocukları da
kurtulsunlar diye öldürüyoruz, susuz olivin gibi, bebekler yanmakta olan ekmek
fırınlarına atıldılar, diri diri. Allahümme salli.
Tırnak makası,
ruj, tencere, ütü, kepi, havlu, sutyen, külot, bluz, etek, çorap, mandal, tost
makinesi, bigudi, bornoz, mayo, jilet, çamaşır ipi, şemsiye, pabuç, ayakkabı
boyası, terlik, ayna, roje, fondöten, gecelik, elbezi, omo, tabak, sanayağı,
buzluk, çivi, makas, tokyo, jartiyer, kerpeten, raptiye, (kontrol kalemi)
tornavida, sabahlık, jöle, kına, sırt çantası, sünger, tava, eldiven, atlet,
tişort, sandalye, saç tokası, çarşaf, battaniye, sabun, şampuan, masa bezi,
tuzluk, sürahi, suluk, sandalet, masa, yastık, minder, örtü, krem, nevresim,
fırça, pike, seccade ve resulüekrem kapıdan çıkar gider.
Karıncalardan
üstünüz, onların gen haritalarını çıkarıp, ticari, ekonomik, sentetik veya etik
bir takım araştırmalar yapıyoruz. Şu anda sizinde gen haritanızı çıkarmak için
bir köşede çalışanlar var, etiniz ve aklınız için, o sizden ve SS’den üstün!
Kefken burnuna kadar gelip, Girit boğasını gören, Gericault’un resimlerini
seven, “Ağlama bebeğim ağlama, tanrı kurşun deliklerini şekerle dolduracak
diyen, Schuman ve Clara’ya gelip giden, lemur, tenrek ve fossaları merak eden
İtalyan köylüsü İgnazio Silone’un romanı Fontamara’da evrendeki hiyerarşi şöyle
açıklanır: Her şeyin başında tanrı vardır, göklerin sahibi, bunu herkes bilir.
Sonra prensin nöbetçileri gelir, sonra prensin bekçilerinin köpekleri gelir,
sonra hiç kimse, sonra gene hiç kimse...
Sonra yoksul köylüler ve hepsi bu
kadar. Hepsi bu kadar.
“Sokak kenarında
durmuş,
Güller satıyorsun...
- Güzelim
Arap mısın?
-Yezidi...
Çalı dibinde boynu bükük
Menekşe gibi
Utangaçsın
Ve utangaçlık
Nasıl da yakışıyor sana...
Söyle siyah gözlüm
Arap mısın?
- Yezidi...”
(Ana
Kalandadze’nin şiiri.)
Feldispat,
plajioklas, kuvars gibi, dünyadan şu sayılanlarda gelip geçti: Andirililer,
Ekirekliler, Pullular, Küzneliler, Mineyikliler, Saracıklılar, Kopinikliler,
Hürenekliler, Paşikliler, Vahşenliler, Zalbarlılar, Hünülüler, Pağnikliler ve
bunların tümüne Ağınlılar denirdi.
Sevişen
yılanları kinle ayıran Thebaili Teiresias, bu iç güdüsel gaddarlığını bir takım
sofu adamların koroyla söylediği şu şiirle mırıldanır, Jorge’yi sever ve
tanırdı:
“Manuel Flores ölecek
Bu para gibi geçerli:
ölmek bir alışkanlıktır
çoğunun iyi bildiği
Yinede acı veriyor
elveda demek hayata
şimdi bunca bilinen şey
tatlı ve sağlam bunca
Bakıyorum şafak vakti
elimdeki damarlara
bakarmışım gibi ilk kez
gördüğüm bir yabancıya”
Gün olur bir mermi gelir
Anısı unutulmanın
Büyücü Merlin demişti
Ölmesi vardır doğmanın
Sabrederseniz bu
öykü iyi bitecek! ve herhalde iyi şeyler
anlatacağım, elbette bir öykü bu, Ulm’lu bir terzi 1811’ de uçmak istemiş ama
alaylı bakışlar altında Tuna’ya düşmüş. Terzi, Felix Mendelssonn’u dinlermiş
ama diyelim terzi, Mendelssonn doğmadan ölsün, o zamanda Mozart’ı dinlermiş
diyelim, gene olmasın şu veya bu nedenle, diyelim terzi sağırmış Beethoven
gibi, ama ne gam, siz klasik müzik dinlemezliğinizi kanıtlayacaksınız terzinin,
sorun değil, sorun sizin ne dinlediğinizde, bunu niye kanıtlamıyorsunuz ve
boyun büküyorsunuz.
Terzi, Tuna’ya
düştü ve uçmak isterken düştüğü ırmakta boğularak öldü diyelim, ölürken
Kaffaljidhma yıldızını görsün göklerde, çünkü bugünkü aydınlatma böyle sürerse
bir kaç yıl sonra Ay’da dolaşan bir aylak, büyük kentlerimizi çıplak gözle
görebilecektir, işte bunun gibi terzi düşerken Pompa yıldızlar grubunu gördü.
Gövdenin bir sanat yapıtı olduğunu ileri süren Attika gibi terzide insana
tapıyor ve yücelmek istiyordu. Su uslu, hayvan tüylüdür diyordu. Ve akşamüstleri
-uçuş aygıtının- kanatlarını yapmaya çalışırken, çevresindeki dostlarına:
“Bilir misiniz Lord Krisna’nın (Bhagavat Gita) ezgileri göl sularına mistik ve
gizemle yayılır. Onun ağzı; ben kendim kurbanım, adağım ve iyiliğim, kutsal
içitim mihrabın üstünde harlayan ateşim: Om hecesiyim, Vedaların kendisiyim...
Bu aslında Brahma’dır... Pushkar budur işte...” derdi. Ve ürkütücü bir
geometriden söz ederdi. Epir kralı Pirus’un 'Herakle' utkusu gibi, yaşamda tüm
utkuların, bir yitiriş, bir yenilgi olduğunu kabul ederdi terzi. Hem de korkunç
bir yitiriş, zamana ve uzama karşı.
...............................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................Okumayı
başarırsanız, bu küçücük sütunda o kadar güzel bir öykü var ki. Karşı evren
duvarının bilincinde olmadan aşabilen bu dünyalılar son derece gelişmiş,
neredeyse tümüyle sanal, algılanamaz, sonsuz güzellikte bir geometriyle
karşılaştılar. Kandinsky ya da Klimt resimleri gibi şaşmaz bir biçem, derin bir
harmony, erişilmez bir çakışım ve renk bitimsizliği vardı bu yeni evrende. Dil
zorlanıyordu, kısa bir süre sonra aslında evrenlerin iç içe ve katlı olduğu
anlaşıldı, bulunduğumuz evrenin en ilkel kordalı biçim olduğu, kendini yok etme
yanlışına uğramadan, bir süre daha dayanabilirse, orta evren modeline geçiş
yapabileceği anlaşıldı. Amorf yapısı, göreceliliği, ilkel başlangıçların çokluğu,
onun hem bir bebek ve savunmasız, hem de vahşi ve ilkel bir evren olduğunun
kanıtı oldu. Ama o güne dek tüm evrenlerde yaşanmayan bir şey oldu ve karşı
evren duvarını bilisizce aşan bu dünyalılar, geri geçiş sürecinde olanların
ayrımına vardılar ve kendi tarihleri boyunca yinelenen en ilkel şey yine
gerçekleşti, durumun farkına varmak ve sonsuz güzellik ve güce sahip karşı
evrene fütursuzca savaş açmak. Tarih yinelendi. Hilal ve salip, kafir ve müslim
uzayda karşı karşıya geleceklerdi, elbette sonuç belliydi ama yaşamın doğası
gereği savaş herkese zarar verirdi, yenenler, yenilenler her zaman küçük bir
ayrıntıydı, yaşayan canlının, bir ters tepkime, bir kabına sığamama ve yaşama
kadar yok olma güdüsünün de varlığından kaynaklanıyordu savaş. Yok olma güdüsü bir istenç, ana rahmine geri
dönüş özlemi, sonsuz erinç, sonsuz barış duygusu veriyordu. Ama bir sapınç
yoluyla gerçekleşecekti bu. Ve bilinen savaşlardan olmayacaktı ama
imgelemlerinde gene de bir savaştı. Örneğin (ilk kez dünyalı) -dizgi yanlışı var-
en gelişmiş gezegen olduğu için tümüne yalnızca dünyalılar denilen ilkin
evrendeki en gelişmiş uygarlık dünya gezegeniydi ve karşı evrendekilere göre o
denli ilkel saldırı araçlarına sahiplerdi ki gülünç bile sayılamazdı. En
gelişmiş aygıtları ışık hızında giden bir elektronik toptu. Karşı evren yani
Quovadisliler (Dünyalılar bu adı takmışlardı) gidilmesi olanaksız olan yer için
espriyle; Nereye? Anlamını taşıyordu bu söz., başka adları da vardı, Erebos
(mitolojide öbür dünya) yada Atopya
(olur olmaz yer gibi-yarı sanal) ise ışık hızı gibi maddi yada görünür, tutulur
(silahları) araçları çoktan geride bırakmışlar yada uzaydaki kırık (kırılım)
gelişim teorisine göre belki de hiç kullanmamışlardı . Onların tüm araçları
sanaldı, ışık hızı gibi, varolan, dünyevi, elle tutulur hiç bir şeyi
kullanmazlar ve belki de tanımazlardı bile. Onların silahları karşı tarafın
bilincini, tüm ekinsel görgüsünü kendilerine tutsak olmayı sağlayacak bir
çiple, bir imgelemle donatmak ve bunu görünmeyen, bilinmeyen, tutulmayan bir
çiple (şey) sağlamaktı, bu sonsuz hareket yeteneğiydi işte, sanal varlıklarla,
zavallı gerçek varlıkları tutsak etmek ve onlara acı çektirmek. Gerçek bir
canlıyı yenmek, ona acı çektirmek, hatta bölüp parçalayıp, amorf hale getirmek
öyle kolaydı ki gerçek yenilginin cismen varolmak olduğunu hiç bir zaman
anlayamayacaklardı, keşke yok olsalardı, ama imgelemlerinde yokluk, biçim
değiştirmek gibi ölümlü bir kavramdan öteye geçemiyordu.
Gülliver’in devlere karşı savaşı işte böyle başladı.
Hilal ve Salip, Haçlılar ve Anadollular (Ortadoğu) karşı karşıya geldiler!
Dünyalılar öyle komikti ki teneke silahları ve roketleriyle, çığırışlar içinde
sözde karşı evren duvarına pusulalarla, koordinatlarla, yürüyen, uçan
elektronik kotlamalarla, aynı anda iki yerde bulunabilen füzyonik varlıklarla
karşı evren duvarına açıldılar, kendilerinin binlerce yıl önce kolezyumlarda
aslanlarla, stadiumlarda atletli adamlarla boğuşmalarına ne denli
benzediklerinin ayırdın da olamazlardı elbette. Dünyalılar, dünya gezegeni
dışında onlar kadar uygar olmasa da tek tek, birbirlerinden ilginç üstünlükleri
olan 20 kadar uygarlığın bileşik gezegenler bloğuyla hücuma geçmişlerdi, gencil
savaş içgüdüsünü taşıyarak. Zavallılar Allah! Allah! Allah! diye hücum
edecekler, kavrayamayacakları (algılayamayacakları) bir tür yenilgi
aldıklarında ise dar bilinçlerinin koridorlarına gene bilincinde bile olmadan:
Allah, Allah... Allah, Allah... diyerek döneceklerdi. Bu 20 kadar dünyalı
gezegenin adları ve birbirine göre kozmikomik üstünlükleri şunlardı: Bölgelerde
vardı önce Kasr el-Bukari, Larbaa, Ayn Defla, Suhan ve Tlemsen uzay
yuvarlarından, dünya dilinde kotlamalardı bunlar, başkent dünyaydı. Total
adları da dünyalılardı zaten. İşte bunların ilki Auvalılardı, dünyalılara göre
tek üstünlükleri soluk almayışlarıydı, ciğerleri yoktu, çok uzun
yaşayabilirler, isterlerse kendilerini yok edebilirlerdi. Tüm vücutları bir
soluma aracı görevi gördüğü için, görünür bir soluma işlevi yapan organları
yoktu, dünyalılar onlara alayla soluksuzlar derdi. Zavijava (yıldız)
ülkesindekiler, bunlar tam gezegende değil, dünyalılara göre yanıp
kavrulabilecekleri bir yıldızda yaşarlardı. Dünyalılar bunları çok ilginç bulup
severlerdi, akkor bir ateş topu gibi görünen vücutları aynı zamanda saydamdı.
(aslında bu çağlarda ölüm kavramının pek çok türevleri, uygarlıklarında sonsuz
biçimlerinin varlığı anlaşılmıştı, kendi algı ve bilgi dünyasında olup biten
varlık yokluk kavgaları ve ölümlü dönüşüm sonucu ortaya çıkan uygarlıklar
herkesin algıladığı dünyanın dar bir
çerçevenin süslediği küçücük bir aynadan başka bir şey olmadığını
anlamışlardı, hatta gelişim sonucu birbirine benzeyen uygarlıkların eski
otantik biçimlerine dönmeye çalıştıkları yada o hallerini türlü biçimlerde
korumaya çalıştıkları gözleniyordu), kucaklaşırken saydam ve geçirgen doku
yapıları nedeniyle birden arkanızda belirerek görülmemiş komikliklere yol
açarlar ama çok sevilirlerdi.
Unukalhallıların, gözleri yoktu ama o kadar gelişmiş duyu organları
vardı ki koku ve sesle çok uzakları görüp algılayabiliyorlardı, gözün
gerekliliği savı bir yana, örneğin bir tanı yarışmasında Unukalhallı birini
geçebilmek olanaksızdı. Gözün dışında korkunç bir duyum ve algılama gücü
geliştirmişler, bunu belki de gözlerinin olmayışı sayesinde başarmışlardı.
Kitalphalılar ise; kitap sözcüğünü andıran bu gezegendekilerin çoğu organları
yoktu ama gözleri vardı, hemen hiç hareket etmeyerek yaşıyorlar, her şeyi diğer
bir şeyle karşılaştırıp aradan olabildiğince sıyrılarak bir tür sanal yaşam
yaratmışlardı, ne yazık ki Kitalphalıların pek az seveni vardı. Eriiflilerin
pek bir becerisi yoktu, daha çok bir kanguruyu andırırlardı. Gene de kimsenin
yapmak istemediği işleri basitleştirip, hızla yaparak, sempati topluyorlardı,
en önemli üstünlükleri, bazı işlerin mekanize yada elektronize edildiğinde daha
da güçleşebileceğinin onlar sayesinde anlaşılması olmuştu. Zosmalılar ise,
kapalı dünyalarında kimselere muhtaç olmadan öyle güzel bir koloni kurmuşlar ve
yaşıyorlardı ki onların dünyalıların imgelemine kazandırdığı düşünce belki de
en önemlisiydi, içgüdü ve hırslardan arındırılmış bir varlık, belki
gereksizliği azaltacağı için hareketsiz görünebilirdi ama hareketin yani
kinetik enerjinin % 80-90 boşa olduğunu kanıtlayan testler Zosmalıların
modelleri uygulandığında anlaşılıvermişti. Zosmalılar, dünyalıların “Her şey boş” sözcüğünü ciddiyetle
düşünmelerine neden olmuştu.
Nusakanlılar,
dünyalılara göre, son derece aksi yaratıklardı, her şeyin ve her olumun tam
aksini yaparak yaşıyorlardı, pek de çözülemeyen bu davranışları hala bir
inceleme ve araştırma konusuydu, en basit biçimin bile çok özel nedeni olabileceği bulgulandığı için
dünyalılar Nusakanlıları anlamaya çalışıyorlardı. Kimbilir, Nusakanlılar çok
özel bir yöntemle yalnız kendilerinin geliştirdiği bir formülle karşılıklılık
ilkesini ehilleştirip, etikleştirerek güzel bir yaşam modeli üretmiş
olabilirlerdi. Kornephorosluların vücudu, ne uzunca, ne yuvarlak, ne
silindirik, ne piramidaldı, kübikti, üçgensi ve dörtgensiydi, dünyalılar,
hiçbir zaman geçmişlerini kayda geçirmeyen bu yaratıkların gizlerini çözebilmek
için uğraşıyorlardı, boşlukta en az yeri
yuvarlak cisimler işgal eder biçimindeki savın gözden geçirilmesi gerekiyordu,
belki de bilinmeyen doğruk bir nedenle,
her şeyi ve kendisi
üçgensi bu canlılar kendi yararlarına bir gelişim
sağlamışlardı.
Sarinliler,
dünyadaki zehirli sarin gazına atıf olarak bu adı almışlardı, dokunmaya
karşıydılar ve vücutları zehirliydi ama en ilginç gelişimde onlardaydı, hiçbir
yere, hiç bir şeye bağlı olmadan yaşıyor, vücutlarının sahip olduğu artık
enerjiyi eksik olan başka bir enerjiye dönüştürerek uzun süre mutasyona
uğramadan yaşayabiliyorlardı. Bir enerji kaynağına gereksinim duymadan kendi
beslek bir yaşamdı bu, dünyalılar bunlara öyle imreniyorlardı ki üstün
olduklarını kendi aralarında dile getiriyor, ama düşmanlık gibi üstünlük
kavramını doğuracak eşdeğer pek çok kavramdan habersiz, barışçıl ve yalnızca
kendine karşı kendini savunan Sarinlilere bunu söyleyemiyorlardı. Zehirli gazda
kendi beslek oldukları için oluşmuş bir endikasyondu belki de. (Ama tüm bu
yetenekler gene de karşı dünyalılardan üstün olmaya yetmeyecekti!)
Bu arada El
Nathlılar vardı, en korkunç değişim ve benzemezlik bunlardaydı, El Nathlıların
boyun ve başları yoktu, baştaki tüm işlevler oraya buraya yayılmıştı, beyin iki
göğsün arasında, kulak kalçanın yanlarında, tek gözleri de bir çıkıntı olarak
karınlarının ortasında bulunuyordu, en yabansı gezegen ve dünya onlarınkiydi.
Sonra Tejatlılar, Sulafat, Menkalinan, Eltanin ve Thuban birliği vardı.
Bunların bütün özellikleri aynıydı ve insanlardan farklı olarak -fazladan- 3
duyuları daha vardı., düşünce okuma, sevinç ve acı duyma istekleri... Bunlar
sevinç ve acıyı dış dünyadan gelen etkilerle değil, kendi vücutlarında
ürettikleri etkileşimlerle yaşıyor ve bir besin ya da ter gibi vücutlarında
üretiyorlardı. Yine pek özellikli bulunmayıp, dünya ile birlik olan, Alfirk,
Yildun, Errai, Pherkad, Zaurak, Canopus, Mimosa, Regor, Suhais, Naos, Furud,
Nihal ve Fomalhautlular vardı, hepsinin bir diğerinden farklı özellikleri
vardı, bunların arasında en ilginci Nihallilerde, yalnızca dişi insanlar vardı
ve kendi kendilerini dölleyerek çoğalabiliyor ve bir tür klonlama olan bu halde
birbirinin aynı insanlara yol açıyordu. Ve kendisinin gençliği ve yaşlılığı bir
arada yaşayan pek çok insan vardı ve güzellik kavramı yoktu. Belki bilinmeyen,
irili ufaklı binlerce uygarlık olabilirdi, el değmemiş gezegenler, gezegenin
mantosu altında yaşayan yatayyaşarlar, çekimlerarası boşlukta, sentetik olarak
oluşturulmuş koloniler ve daha niceleri ama bütün bunlar karşı evrenin ulaştığı
varoluş biçimlerinin çok altında ve ilkeldi, bu ilkellik yetersizlik anlamında
olamazdı, karşı evrene karşı koyabilecek bir denge bir yücelim aracı kesinlikle
olmalıydı ama sonlu boşlukta kendini göstermeyen yada görülemeyen bir güç daha
vardı belki, o güç o üstün varlık özleniyor, gözleniyor, bekleniyordu ama
ortalarda yoktu. Belki tanrıydı o. Bu dünyalıların tanrısı ve karşı evrene güç
dengesi oluşturabilecek bir sihirli güç, bir büyü ama bir türlü ortaya çıkmıyor
ve bulunup görünmüyordu.
“Tüylü eşek
arıları vızıldıyor, akıp giden çayda, geçmişteki canlıların fosili gibi
parıldayan taşlar soluk parıltılarla sanki kıpırdıyordu, dağın başındaki,
siyah, garip ağacın en tepesindeki
dalda, kara bir kuş tuhaf bir çınlamayla ötüyor, gökte Sadalmelik yıldızı sarı
bir parıltıyla göz kırparken, güneş, bulutların sisiyle renkler içinde yeşil
bir cennetin, kızıl-turuncu meyvesi gibi yavaşça batıyordu. Kadınsa, tunç
üçgenli, (()) gümüş aynasına bakarak büyülü bir sofrada yer alıyormuşçasına
oyalanıyordu. Huysuz Ksantippe ile ellisinde evlenen Sokrates, Koçgiri,
Nasturi, Raçkotan Kekukela isyanları, “Dişi kısrak mumla dolu” Çin gülü, mavi
kantaronlar, soğukta buzdan kuşlar, “çalılıklarda kara tavuklar havalanıyor,
sinmiş oldukları yerden, parıldayan kara gözlerle ürkek ürkek kendisine
bakıyorlardı. At kuyruğu gibi çenesinden sarkan sakalıyla, kendi cesedini
sırtlamış Yunan tanrısı geliyor, Seikilos’un Mezar Yazıtı (dünyanın ilk yazılı
müzik örneği) kır otları ve kır fidanlarını coşkuyla sallıyordu. ” Domuzlar
sırt üstü yatmayınca gökyüzünü göremez mi?
NU NINDA-AN EZZATTENI WATARMA EKUTTENI. Hrozny’nin elinde
başlangıçta yalnızca Sümer dilinden
bildiği NINDA ‘ekmek’ vardı. Bu Hint-Avrupa kökenli bir sözcüktü. Ekmek, yemek
yemeyi çağrıştırıyordu. Hrozny’nin aklına eski Almanca’daki “ezzan” gelmişti.
Eski Doğu metinlerinde ekmek ve suyun birlikte geçtiği kalıp cümlelerinin sık
görülmesi tümcede su sözcüğünün olabileceğini düşündürüyordu. WATAR, İngilizce
‘water’ ve Almanca ‘wasser’ sözcüklerini anımsatıyordu. EKU’da Latince su demek
olan “agua”nın benzeri ve içmekle ilgili olmalıydı. NU ise İngilizce “now”,
şimdi! Bundan sonrası parçaları birleştirmeye kalıyordu. ŞİMDİ EKMEK YİYECEK SU
İÇECEKSİNİZ.
“Hz Ali,
çocuklarına öldüğü zaman eve yüzü örtülü bir yabancı geleceğini söyler.
Cenazesi o yabancıya sorgusuz sualsiz teslim edilmelidir. Ev halkı bu vasiyete
uyar. Ancak oğullardan biri dayanamaz, bu yabancının yüzünü görmek ister.
Yabancının yüz örtüsünü, peçeyi açar. Karşısındaki Hz. Ali’dir!.. Sular
üzerinde tüylerini kabartan tavus kuşu ve su yılanlarının gürültüsü, kaplanla
tay arası korkunç bir melez olan bir yontu, bir hayvandır.
Ne zalim bir
kaplan nede tay bozuntusu. Suare, fuaye, çiftleşmek için renkli tüylerini
açarak çırpınan kuşlar. Saparna otları, Bohemya kralı, çamların iğne
yapraklarıyla karışmış gevrek-titrek ve kekremsi meyveleri avurtlarına doğru
tutup (çiğnedi), Ravendiye çiçeğini kokladı, ölümden sonraki yaşamda, yaşamdan
sonraki ölümde. Osmanlı fahişelerinden biride Atlı Ases’ti. İlk yarasalar yeşil
ve titrek uçardı. Asık suratlı gergedan kuşu, friz, figür, fresk. “2210 yıl
önce 60 gemi yapımı için kullanılan odun, Etna yanardağının eteklerinden
kesilerek Sirakuza’ya indirilip işlendi. Tahta gövdesi zırhla kaplanan savaş
gemisinde üç güverte vardı: Güvertelerden birinde mozaiklerle İlyada destanı
canlandırıldı, üst güvertede bir gymnasium yoluna akik taşı döşeli bir Venüs
tapınağı ve bir asma bahçe vardı. Kaptan köprüsünde (köşkünde) Arkhimedes’in
eliyle yaptığı bir su saati, mermer bir banyo ve yirmi atlık özel bir ahır. Bu
gemi 4000 tonluktu, uzun menzilli mancınıkları ve beş metrelik oklar atabilen
fırlatma rampaları vardı, Romalıların saldırılarına 3 yıl dayanmış Sirakuza,
içbükey aynalarla Roma gemileri yakılmış. Tamam biliyorsun.
“Bakmasını bildiğimi sanıyorum
Bildiğim bir şeyse bu baktığım”
Saç pürçeği,
pike, pena, pörçük öykü.
(KİTAP)
Oku
Kitap ağaç
Kitap kuştur
Oku
Ağaçtır kitap
Kanatlıdır kuş gibi
Oku
Ağaç gibi yeşil
Barışçıl
Kuşlar gibi kanatlı
Özgür oluruz.
Bu şiirin Sultan
Cem’e 28.3.1998 Cumartesi saat 23.45 te
Yenidoğan’da indiği söylenir.
“Bir süre
umutsuzluk içinde dolaştılar derken bir ormana daldılar, altın dal arıyorlardı
, o sırada Afrodit’in iki güvercini onlara yol gösterir gibi alçaktan yavaş
yavaş uçuyorlardı. Troialı kahramanlar güvercinleri izleyerek yürüdüler.
Avernus gölünün kenarına vardılar. Gölün simsiyah ve kokmuş suyunun kenarında
bulunan bir mağaradan yeraltına inilebileceğini Sibyl onlara söylemişti. Ama
önce altın dalı bulmaları gerekiyordu. Güvercinler hala yol gösteriyordu. Biraz
sonra güvercinler aşağı süzüldüler, dalları göz kamaştırarak parlayan bir
ağacın varlığını Troialı yiğitlere gösterdiler. Altın dallı ağacı bulunca çok
sevindiler” ve nedendir bilinmez mağaranın derinlerinde Hermaaan! diye
bağırdılar. Ve gece tanrıçası Hekate
onlara kara kehribar renginde, simsiyah dört öküz muştuladı.
Komik, kozmik ve
konik bir evren. Vostok gölünün eskil canlıları. Berlin halifeleri, buz tutmuş
Peipus gölü, Pelion dağı.
Skaia (Truva)
kapılarına varınca durduk. Peygamber elmaları, elmaslarla süslü, mineli
aynalar. Üstü koyun derisiyle kaplı iskemleye oturdu Odysseus. Kadın yüzlü
birer akbaba olan harpyler.
“Çegam, azlü beled, nefyü ebed
oldun ise Baki,
Bilürsünki mülk-ü cihan Süleyman’a
değil baki
Şeha, azlimde ispat-ı tehevvür
eyledin amma,
Buna çerh-i gaddar derler, ne sen
baki, ne ben baki.”
Yapay zeka
ürünü;
“Helene büyüleyici konik bölmede
kendini
gözetliyor
ama o
Bill’i mest eden bir hayalden başka
bir şey değil.
Bill’in bilincinde
bir ayna var, içinde maalesef
Helene’in
göründüğü bir küre
Bill onu
seyrederken
Helen ruhunu arzuyla süslüyor ve
Bill’in
büyüleyici
aşka dair
düşüncelerini
genişletiyor.
Böyle işte onların yansımaları.”
Mikroskop
görülerini çizen Kandinsky
Bakterilerin ve
mikropların ressamı.
Ekin
tarlasındaki ekinleri eğmeden hızla koşan İphiklos gibi.
Tarla fareleri.
Bugün Elis’teki
Alphoios ırmağına bir tahta çanak atılsa, o çanak Messina’daki Arethusa
kaynağından çıkar. Mehtaplı gecelerde, orman perilerinin çevresinde dans
ettikleri güzel meşeyi ara yaşamınca, bir ok gibi uçacaksın, gölgelerde
oturmayacaksın, su başlarında durmayacaksın, kendini uykuya kaptırmayacaksın.
Amsterdam’da bir gorilin işlettiği bar. “Bıçağını çekerek tam çocuğun kalbine
saplayacağı sırada yavrucak gülümseyerek kollarını bıçağa doğru uzattığından bu
hal adama dokunmuş ve çocuğu öldürmesi için öteki arkadaşına vermiş, oda
çocuğun masumiyetinden ona kıyamamış böylece çocuk kurtulmuştu.”
Leda! diye
bağırdım, heykelle yattım, toprak yuttum, at parçaladım, lemur ölüsünün başıma
bela olan hayaliyle avundum. Heykeltraş Perillos gibi Phalaris boğasıyla
çiftleştim. İskityalı Abaris, hiç yemek yemeden yaşar Apollon’un attığı altın
bir oka biner, dünyayı dolaşırdı. Bellorophon ve Pegasus. Attika baharları gibi.
Kerguelen adalarında sevgili us, çılgın aydınlık. Güneşin gölgeleri, örümceğin
kanadıyla çiftleşiyordu. Tanrıların balından yemek isterken saksağana çevrilen
Keleos gibi.
“Eperos’a
gidince söyleyin tanrı Pan öldü.”
Orpheus öteki
alemin kapısına geldi, lirini çalmaya başladı, yer altında güneş görmeden
sürüklenen zayıf gölgeler ve hayaller Orpheus’un lirinin sihirli sesini
işitince görkemli bir kalabalık halinde ona doğru koştular. Gecenin sessiz
kuşları gibi onu dinliyorlardı. Eriny’lere saç vazifesi gören yılanlar lirinin
sesini duyunca ıslık çalmaktan vazgeçtiler. Hypnos’un çevresinde rüyalar
çeşitli renkte kelebekler halinde uçuşuyordu. İris içeri girince yoluna engel
olan rüyaları eliyle uzaklaştırdı. Cüceler kekliklerin üzerine binerek
turnalara saldırıyordu. “ölü at, yılan yumurtaları, balkonlarda kaplanlar, ney
çalan aynacı, bakır soluk, başsız kaplumbağalar.
Sonra;
“Ursula kümülatif bir interatsın
sen
bense hayatın adamı
Senin olmak zorunluluk oldu
Afro’nun doğduğu Kitera adası
“Yoklu dağın büyümesi
Aşk, tanrının kırbacı
Hariş adalarının bulunduğu yerde
Üç el avcı taburu gibi”
Altın tüylü
koçlar, Erdelli Macarlar.
Cennetteki
Reyyan kapısı gibi, Amererresül. Ey Muaz ibadet et dedi: fal oklarıyla uyutulan
nekirler gibi. Dârekutni’den bir söz. Alizeler, yani ticaret rüzgarları. Gerges
kuşu, öküz başı gibi parıldayan altın. Simurg. Bağ evinde, söz, sazdan avdan
açıldı, parabol, hiperbol, morula, koful, kadife solucanları, ejakulat yani
meni.
“Güneş gözlerimi
oyuyor
iki yıldız göz boşluklarımı kızıl
tüyleriyle okşuyor.” Görkül ama edilgen cengaver.
Antakya katırı beyaz bir gülün üzerinde yürüdü. Yaşam doyumsuzluk ve sıkıntıyla
dolu bir çeşit ölüm. Işıktan atlas içindeki şövalye dört ayaklı ve altın
tüylüydü. Bazen Allah (c.c)’ın iyiliğine
benzeyen bir mehtap doğardı. Tanrının erdemleri gibi parlar. Mizah ustası Jules
Renard ve Aurore Dupin yani George Sand’sa bu işe şaşardı. 16 yaşındaki bir
erkek çocuğun karnından, yıllardır taşıdığı ikizinin cenini ameliyatla
çıkarıldı. Lübnan’da bir genç, önceki yaşamında kendisini öldürdüğünü söylediği
babasını öldürdü. Bu evrende sıçrayan bir fare, havlayan başka bir köpek yok
mu? Marvin dolabı, gözlerin irisi, mavi elips. Menalaos teoremi. Moskova’nın
kurucusu Suzdal prensi. Delgoruki ve peşindeki altın ordular, molluska, bakkam
odunu, İskariyotlu Yehuda, Grappelli her gün keman kutusunu açıp karıncalar
üşüşmüş mü diye bakarmış. Monografik anlatımlar. Polen, Duşanbe, Maltız, Malta,
Matta. Taşla ezmedikçe, gazla yakmadıkça, külünü rüzgarda savurmadıkça. Klotho,
mitolojide kader tanrıçasıdır, insanların yaşam ipliğini büker. İslav kaderi
gibi yakıcı karlı ıhlamur ağaçları papa VII. Gregorius, Germen imparatoru IV.
Heinrich’i aforoz eder. İmparatorun Kanossa sarayının kapısındaki umutsuz
bekleyişine, “Kanossa kapısında beklemek gibi” denir. ABD’de bir kadının
vücudundaki larvalara büyüyüp sineğe dönüşerek derisinden çıktı. Etsil makine.
İmparator pelerinli Caracalla’yla, Kelkit çayını geçtik. Syrinks -panflüt-
çalıyordu. Burundan başlayarak alveollere dek uzanan solunum yollarının büyülü
çevreni. Farinks= yutak. Okyanus dibindeki sülfit bacaları. Güneşin manyetik
alanı, gökadalar, salyangozlar, parmak izi, mamut dişi, fil ayağı, domuzların
penisi, örümcek gözü, eşek arısı, keçi boynuzu.
“Eadem mutato
resurgo”
“Kendimin aynısı
olarak canlanacağım.”
Hac yolunda
kılavuzluk eden Kutup yıldızı. Baştan çıkarıcının günlüğü. Tanrının elini nasıl
tanıyabiliriz ki. Rierzi operası. Suzanna’yı gözetleyen yaşlılar. Atomik
soykırımlar. Kerç boğazı. Azak denizi. Apolinaire’ın şiiri bozunarak:
“Şimdi kalabalıkta yürüyorsunuz /
ve böğüren oto sürüleri kuşatıyor sizi / ve yaşam kavrıyor boğazınızdan”
Başatan
çıkarmadan, tiksinti, sadakatten, aforoz, putperestlikten, Arabistan buhuru
gibi. Aşk ve dinin tüm gamları. Harran sülünleri, Tanrının bütün delikleri.
Kildanya boğaları.
“D’altri diluvi
una colomba ascolto”
(Başka
tufanlardan bir kumru duyuyorum.)
Tam olarak neyi
bilebilirim ki... Giuseppe Ungaretti. Domuzların önüne saçılan inciler. Teorik
ivmeler. Harran sülünleri. Kefernahum’da bir sonet yada Japon tankası gibi.
Aşkın madrigalleri.
“Şiir
ölümsüzlüğü değil, yeniden dirilmeyi arzular” Gölgesi Ahit sandığının üzerine
düştü. Devinim usu, us devinimi sınırlar. Pöh. Musa’nın Sanhedrim’deki levhası.
Ürdün ırmağının kıyısı. Yasemin şişesi. Tüm uçarlara ağ ören kanatsız örümceği
biliyorum. Yağmur suyu. Hz Ali’nin oğuldan kızı Sukeyne. Kureyş aristokrasisi.
Medine. Zamanı yok etmek için yazdın. Mecdelli Meryem’in büyülenişi.
Arabistanlı Hiksos kendi çöllerinin tek tanrısını getirdiğinde Mısır’ın sonu
geldi, Astarte 7 bakire Suriye kıyılarından gelince, Helen toz olup çöktü. Kral
kuşu, Savaşçı kuşu, kağıt kuşu, ayna, duvar saati ve masa. Bozkırlardaki
geçitler, ormanların gizi, küpün dibinde aranan istavroz, manastırdan sıvışan
rahipler, tüyleri balık pulundan kuşlar, kırkılmış saçlar, güney düzlüğündeki
ışıklar, hırıltılı sesiyle parsın ağzında böğüren dişi geyik, ak köpek, kirpi,
atlara dizginlik kayış, arpa lapası, yaban öküzünün titreşen eti. Tanrı mı o
doğru söyle, tanrı olsa biner miydi markaba-merkaddeye, korkunç kılıklarıyla
süvari kümeleri, süprüntü, karanlığa gömülen gece kuşları, urlu, budaklı ağaç
gövdeleri, kurt inleri, uçan kementler, bulanık bakan kır bekçileri, kuzgunlar,
biçimsizce suya atlayan Habeş çocukları, su kıyısındaki anıt höyüğü, mutluluk
meyvesini Keşmir’de bir ağaçtan koparmayı umanlar, Lombardiyalı masallar,
ifritler, kaplanın kafatası, mavi urbalı periler süzülerek gökten iner meşelere
konup balıkçıllar gibi şarkı söyleyerek gümüş iğlerini çevirirlerdi. Ovayı
kaplayan sis atları yarı beline dek örtüyor, ordu yandan bakılınca yüzen bir
hayalete dönüşüyordu, gecede ilerleyen ordular siyah ve dikenli bir tırtıla
benziyordu. İpek tüylü kaplan sürüleri, ağaç kovuklarındaki yaban arısı
yuvaları. Özgürlüğe uçan şahin gibi ses çıkarıyordu. Abdera’da Nestos ırmağında
yıkanan Klazomentililer. Klozetler. Perseus, Medusa’yı kılıcıyla kafasını
keserek öldürüp ardından kesik başını düşmanlarına tutarak taşa çevirdi.
“Aşk bizi birleştirdi artık kim
ayırabilir ki
Ölüm aldı bizi, artık kim döndürebilir
ki.”
Kadisha vadisi.
Açmış Haseki küpeleri, Apollon kuşu, mavi şeytan balıkları, Atinalılar, Trajan
veya Marcus Aurelius’un zamanındaki Romalılar, Suriye, onbeşinci varoluşun
bağlarından kurtulanlar, saatin kurtuluşu, Çin kuyruk sallayan kuşu, kitap
okuyan köpekler, şiir okuyan kediler, roman yazan romantik tavşanlar.
Floransalı resim tüccarları, avcılar, tufeyli
İsrail ovalarında, Erythrai’den gözsüz bir sabah serinliğinde koca
Poseidon’un üç çatallı mızrağıyla gerçek bir sırtlan gibi korudu. Şam’da
süpürülmüş tepelerde varsıl ve eliaçık bir şeyh gördüm, valinin kızının eline
burçağın dikeni saplanmıştı, Çiçero’yu alaşağı eden Katilina, sıvı penetrant
gibi, Jadeit minerali, güneşsi eşek, akbaba, kartal, arı, kutup biti, tepede
ayaklı çamlar, elektronik fırtınalar, boğazı kesilerek öldürülen ceylanlar,
titanyumdan avcılar, uranyumdan ağlayanlar, evrenin inflation dönemi,
Zilkade’nin soğuk günü, Hamel burcuna giren güneş. Ölümün gölgesindeki yaşam
sedir ağaçlarının altında oturuyor. Hegira gibi, yani Muhammed’in Medine’ye
uçuşu gibi. Melihha’dan akik taşı, Amanos’dan sedir, Mağan’dan bakır,
Lübnan’dan servi. Fantazmagori, ilerde tilki inleri, dallarda kuş yuvaları,
ölüler, körler, Yahuda. Travnik karargahında Ömer Paşa için çalınan polka,
Henry William West’in, Ömer Paşa polkası gibi, Benim bilmediğimi bildiğimi
biliyor. Modern çağın postülatları ve coğrafyaları, proletaryaları. İnsan
sömürülüyor, aldatılıyor, telegüdümlü bir yaşam, övüngen, Marx haklı, edepsiz.
Zanzibar’la Darüsselam
arası ne kadar.
Kambriyen dönemi
canlıları sağırdı. Ve dünyaya tam bir sessizlik egemendi. Evrenin derinliğinde
yalnızca bir Bach fügü dinleniyordu. Berlioz ve manik depresif semptomlarda var
mıydı. Tüyler ürperten Horowitz müziği gibi odalarda Elham oku, Kiev’de bir kiralık
evde polovec dansı yap, mazurka dinle. Durgun gecede. Borodin’in Polovec dansı
gibi, bu anlatılanları kuşlar dinlese, sonuç böyle olmazdı, bu kitap
kapatılmazdı, iyi bir Stravinski, pulcinela bale suiti seslendirişi gibi. Azize
Therese, doğada görebileceğimiz her şeyden daha parlak, daha aydınlık şeyler
gördüğünden söz etmiş. “Rahibe Maria, geçmişte Fransa’nın Atlantik kıyılarında
kapandığı bir manastırda her gece çırılçıplak soyunup yatağa giriyor, gözlerini
kapatıp Kutsal Ruh’un gelmesini ve bakireliğini almasını bekliyordu. Bu
bekleyiş 33 yıl sürdü. Kutsal Ruh’tan umudu kesince, kendini bir akşam üstü
Bretagne kayalıkları üzerinde genç bir çobana teslim etmişti, atını eyerleyen
bir Faslı’ya. Peçevi tarihi ilk kahvenin açılışını şöyle anlatır, 1554 yılında
Halepli Hakem ve Suriyeli Şems adında iki şahıs, Tahtakale’de birer kabir
dükkanı açıp kahve-füruşluğa başladılar. Keyfe müptela bazı yaranı safa,
hususiyle okur yazar makulesinden nice zürefa toplanır oldu. Yirmişer, otuzar
yerde meclis durur oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur,
kimi nevgüfte gazeller getirip marifetten bahis olunurdu.” Babil talmudları,
atlı fatihler, Atilla, Cengiz, Timurlenk...
Ernest Henley’in, Invictus adlı insan direncini
anlatan şiiri;
‘Kapı ne kadar dar olsada
Kaderimin efendisi benim
Cezam ne kadar ağır olsada
Ruhumun kaptanı benim’
Oklahama’da 168
kişiyi öldürüp, Indiana’da idam edilen Timothy Mc Veigh‘in ölümünden önce
okuduğu şiir. ‘Biraz sonra soluk almıyordu artık. Yaşamdan ölüme geçmişti. 2
Temmuz 1904’tü. Küçük sarkaçlı saat sabahın üçünü gösteriyordu. Siyah kanatlı
bir gece kelebeği pencereden içeri girmiş, yanan lambaya çarpıyordu deli deli.
Sonunda kuşların cıvıltıları ve yaprakların hışırtıları arasında gün ışıdı..
Hiç bir insan sesi duyulmuyordu., günlük yaşamın çalkantısı yoktu, yalnız
güzellik, dinginlik ve ölümün büyüklüğü vardı.
Rüzgar
kiremitleri uçuruyordu, karanlık yolda yürüyordum, bir çeşmenin önüne vardığımı
son anda farkettim, küçük ahırına eğildiğimde, küçük, tuhaf pırıltıların göz
kırpar gibi ışıldadıklarını gördüm. Konuşup, gülüyor, bağrışıp,
çağrışıyorlardı. Beni farkedince Zeus’larını görmüş gibi donakaldılar.
Işıltılar birden çekilerek gözden kayboldular.
Neden sonra hayal gördüğümü sandım...
“ Ölüme
sürüklenmiş cesetlerin üzerine basarak yaşıyoruz. Bu nedenle bu dünyada yaşıyor
olmaktan bir mutluluk duyamıyorum
Baudelaire’e nerede yaşamak isterdin demişler, her yerde, dünyada
olmasında demiş. Şimdi intihar anını düşünüyorum ölenin, yada intihar süsü
verildiği anı. Garez ve kinle hemcinslerini baygın halde ipe çekenler,
boğanları. Kendimi katil gibi hissediyorum. Belki bir matematik problemi çözüp
mutlu olacak, belki atı kapaklanan bir adamı-kahramanı düşünüp ziyade üzüntü
duyacak, belki buluş yapacak, belki bir kitap yazacaktı. Aylak aylak gezecekti
belki de. Kendimi katil gibi hissediyorum, bu topraklarda yaşıyorum, olanlardan
bende sorumluyum, oluşumlara katkı hakkım var, katılmayan görünümüm beni
kurtarmaz.” Ben kendi şapkamın altında mutluyum desem de bir suçum var. Yürekleri
ışık dolu insanlar ölüyor, öldürülüyor ve yalnızca izliyorsun. Ve yazık ki
yaşıyorsun.”
“İlk baharda
güneşin ışıkları dünyaya yaklaştığında, lekesiz kuğuların uçurduğu yıldızlı
şarı (iki tekerlekli harp arabası) ile gelir, Delos adasında annesinin kendisini
doğurduğu palmiyenin altına inerdi. Europa, Suriyeli genç ve güzel bir kızdı.
Boğada bir tatlılık, tanımı güç, hoş bir uysallık vardı. Rengi göz okşayıcı
altın sarısı idi. Alnının ortası biçimli bir ak benekle süslüydü, gözleri sakin
denizler gibi maviydi. Çok düzgün boynuzları alnının üzerinde bir hilal gibi
kıvrılmıştı. Boğa güzel Europa’yı görür görmez diz çöktü, yere yattı, tatlı
tatlı böğürdü ve kızın ayaklarını yalamaya başladı, öyle ki kız sırtına binip
onu okşamakta sakınca görmedi. Hayvan kızın tatlı ağırlığını sırtında
hissedince, süratle kalktı ve denize doğru koştu, Europa’nın arkadaşları,
boğanın dalgaları yardığını ve denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi gözden
yittiğini gördüler. Suriyeli güzel kız, boğanın boynuzunu tutarken, diğer
eliyle saçlarını göz önünden itmeye çalışıyordu. Zeus -boğa- yükünü bir çınarın
gölgesine indirdi ve yaprakların esintisinde acımasızca ona sahip oldu.
Girit’i bekleyen
tunç vücutlu dev Talos bir yabancı görünce hemen ateşin içine girer, kızıl kor
haline gelir, sonra koşar yabancıyı diri diri yakardı. Artemis’in alnında asma
dalları, omuzlarında geyik derisi vardı. Av köpekleri göklerde havlardı.
Afrodit’in kumruları gibi elinde Girit lalesi tutan Kyknos (Ares’in vahşi oğlu)
su kenarındaki taş oyuklara eğilerek, su perisi arardı.
Bir çobandan
kaçarken sık otlar arasında gizlenen bir yılanı göremedi, üstüne bastı, yılan
Eurydike’ yi ısırınca güzel kadın çok yaşamadı öldü. Fundalıkta uyuyan
satyrler, Lesna pınarından su içen kır perileri, sedef kabuğundan borusuyla kuş
vücutlu, kadın başlı sirenler ağladı.
Attika’nın baharları gibi, toprağın altı, ölümün hüküm
sürdüğü elem diyarı gibidir. Epir’de çok derin Akheruse mağarasından Hades’e
girilirdi. Kokytos ıstıraplar ırmağı, vahşi kuzey yeli, cehennemin soluk renkli
çayırları, çirişotlarıyla kaplıdır, yalçın kayalardan, donmuş su
birikintilerinden kaynayan katran göllerinden ve korkunç rüzgarlarla çalkanan
gölcüklerden, geçen ırmaktı Akheron.
Alev selleri
günahkarların gözyaşından doğan Kokytos’un inleyen feryatları, insana bulantı
veren iğrenç kokulu Styks’ın vahşi gürültüleri. Dudakları suya yaklaşınca
Tantalos’un su ondan kaçıyordu ve dudakları çatlıyordu. Kayaların arasında,
panterlerin dolaştığı bir yere altınsı yağmur, yılandan çelenk vardı.
Duvarlarda kerpiçten
yapılma sığır kafaları asılıydı. Stentor bağırdı mı herkes duyardı, elli
kişilik sesi vardı. Kaplanları yönlendiren Bassareuslar, Kekroplar, yılan
saçlar...
Eşşak’tan (dağ
geçidi) geçerek Aclun’a vardık, canavarın başı menekşe renginde ve bir maden gibi
parlaktı, hayvan binlerce halkalar halinde kıvrıla kıvrıla ve benekli derisini
sürükleyerek ilerledi. Julia kümeleri ve frakteller, Attis’in çiçekleri,
balıktan su kuşları, kuştan gök balıkları. Medusa’nın başını parlak kalkanın
ortasına koymak üzere Athena’ya armağan etti. Pelion dağının fundalıklı
yamaçlarında armağan olarak hiç acı çekmeden uyur gibi öldüler. Irmak tanrıları
Beykoz’un havarisi gibiydiler. Gölgelerin şafağında yılanların çenesi gibi her
şeyi unutturan Lethe ırmağı.
“OCAK 1887’de
Almanya’nın Meschede kentinde dünyaya gelen Macke, 26 Eylül 1914’te I.Dünya
savaşı sırasında Fransa’da Marne savaşında vurularak yaşamını yitirdi.
Ressamdı. Uzun bir paranoya geçiriyorum, kaotikleşen ve hiçleşen, değersiz söz
dizilerine kanmayın. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi gibi asıl anlatmak
istediğim öykü aşağıdadır. Zamphir’in panflüt konseri gibi kırda kuş kovalama,
canın sıkılıyorsa okuma, zamanını alanı boğazla, yada teyze kızınla plaja git
ve bu...
...
(Mağara)
Kırları
dolaşalım. Orada küçük bir tepe var. Batı alnacında küçük bir ören yeri, höyük
gibi. Elinden tutuyorum kuşumun, arkalarda ise başıboş bir mezarlık. Gizem
dolu, tuhaf çiçeklerin mezarlığı. Taşlardaki ürpertici, acı dolu yazıları
okuyalım. Elele tutuşuyoruz kuşumla, mezarlığın ürkütücü sessizliğinde, yılan
çıyan dolu otların arasında ilerliyoruz. Issız kır yollarındaymış gibi
dolanıyor, yapraksız, kelağaçlardan meyveler koparıyor, yerlerdeki küflü
armutları, yağmur birikintilerinde yıkıyor, karıncaların ince uzun bir yola
düzülüşüne tanık oluyoruz. Doğanın kara treni diyor kuşum gülümsüyorum. Armudun
tepesinde bir saksağan çılgınca bir ötüşle uçup gidiyor. Armudun dibine yarı
baygın, açık ağzıyla bir yılan düşüyor. Karıncalar, anızların arasından,
taşların dibinden, evlerin önünden, minik yığınların üzerinden, tümsekleri
aşarak, gülünç anlamsız bir yolu izleyerek, kabartılmış bir toprak yığınının
içine girip çıkıyor, ince siyah belli yüzlerce
minicik deve katarı. Bir tahıl çubuğu alıyor, kabarmış tümseğin
deliğinden içeri sokalım diyorum, işlerine karışıp, sevinçlerini bozmayalım
diyor kuşum, yinede kaşla göz arasında, buğday çubuğu yuvaya sokuyor,
karıncaların düşüşlerine, umarsız çabalayışlarına bakıyoruz, az sonra merakla
çekiyoruz çubuğu, çeker çekmezde korkuyla fırlatıyoruz, o kadar iri bir karınca
çubuğa tutunmuş ki... Düşen karınca, şaşkın, oraya buraya koşuyor, bir anlam
veremeyip bizde kaçışıyoruz. Armudun tepesindeki saksağan yuvasından sesler
geliyor. Örenlerin uzağından, hafif meyilli
yolun kıyısından mezarlığa kadar yürüyoruz. Sıcak sanki garip bir ses
çıkarıyor, gökyüzünden, yeryüzünü kapsayan bir uyanışın sesi. Güneşin, ışığın,
göklerden ayet ayet yeryüzüne inişinin sesi, bir halenin, doğumun müjdecisinin,
pul pul dökülüşünün sesi bu... Yalnız değiliz. Mezarlığa giriyoruz. İn cin yok.
Güneşin sesiyle yukarılara tırmanıyoruz. Vahşi taç yaprakları, dirençli, çılgın
soluklarıyla, ölümün bahçesinde çiçekler, sanki yaşamla yarışıyor ve sonsuza
dek yaşayacağız diye haykırıyor, süsenlerin mor-turkuvaz yapraklarında, kupa
gibi yapraklarında, metalsi yeşile bulanmış, ürkütücü beneklerle süslü, mor
üstü yeşil benek, iri kara ayaklı, kaplan suretli böcekler, dünyaları çiçeğin
odun soymuk borusu gibi erkekcil organıymışcasına, kapanmışlar, dokunduğunuzda
hiç umursamadan çiçeğin ortayındaki ani yer değişikliğinden başka bir şey
yapmıyorlar, renklerin bu görkül dünyasında bu çiçek onların evreniymişçesine
bize sırtını dönüyorlar. Taze mezarların kabarık toprakla dolu üzerinde, bir
çubuk ve küçük bir tahta var, ölene ilişkin ne bir iz var, nede bir ad.
Uzaklardan pantolonunun baldır bölümü üçgensi, omzunda küreği, bir mezar
bedevisi yanımızdan soran gözlerle, sessiz geçip gidiyor, bizim işsiz güçsüz,
mezarlığın boş kalfaları olduğumuzu anlıyor. Kırmızı karanfille süslü bir mezar
taşının lahtinde oturuyoruz. Doğum;1928 Ölüm:1996 Kezban Yıldız. Öğretmen Emeklisi. Annemiz, yazıyor.
Yürüyerek ortadaki at kestanesinin
yanına varıp yaslanıyoruz. Dallar ölü sessizlikte, yumuşak bir yelle
sallanıyorlar Gölgedeyiz, ağacın gövdesine yaslanan, iri tuhaf hayvan, kendine
pek benzemeyen yavrusuyla, çatısı altıgen, elipsoid yolcudan bir kaplumbağa
yavaş yavaş geliyor taşların arasından, yalnız bir kervan, çulu sırtında garip
bir derviş. Öyle bilge, öyle ağırbaşlı ve öyle kendisiyle ki ağacın çevrenine
girince, bu toprak boşluğun geldiği yerlerin dışında bir boşluğa açıldığını
hemen anlıyor, bir boşluk ve bir ayrımsılık olacağını hemen seziyor ve biraz
daha bu boşlukta yol aldıktan sonra başını kaldırıp bize bakıyor ve yolu
kestirimden geçmeyi düşünerek sola kıvrılıyor, aynı ağırbaşlılıkla yüzyılların
ve yaratılmışlığın tüm ağırlığını sırtında taşırmışçasına yavaş yavaş otların
arasından taşların kabirlerin içine doğru yitip gidiyor. Evrende bir kaplumbağadan daha yüce olduğumuza kim
inanabilir ki. Tanrı indinde böyle bir şeyin güvencesi ne olabilir ki... Geçip giden bulut silsilesinden, 3-4 damla
yağmur düşüyor, sonra gene güneş, sanki her şey otomatiğe bağlanmış, bir
gezegen ve tanrının tüm hünerlerini gösterdiği topraklar ve onun üzerindeki
canlılar... Sanki savaşlar, öldürümler, ölümler bile bir usun denenmesi
gibi, delicesine bir çılgınlık.
Mezarlığın
ortasındaki ağacı bırakarak ayrık otlarının, dikenlerin, acımıkların arasından,
yukarıya çıkıyoruz, artarda üç mezar var ve üçü de bir anıt gibi ölenlerin resimleri
var. 3 erkek, 51, 36 ve 29 yaşında, Ahmet Türk, Halis Öz, Hamit Taşçı herhalde
trafik kazasında ölmüşler ki çalıştıkları özel kurum bu küçük anıt mezarları
yaptırmış onlara, bir zaman önce anneleri, babaları, çocukları, eşleriyle
akşamları gülerek yatıp, sabahlara çıkan bu atarca göğüsler, şimdi tüm
zamanlarını yan yana geçiriyorlar, bilmeden, görmeden, duymadan... Belki
bilmediğimiz bir şey vardır diye teselli ediyorum kendimi, ama ne önemi
olabilir ki canlılık gitmiş, ten çürümüş, yürek pörsümüş, kafatasındaki
görkemli beyaz küre toz olup dağılmış, gözlerindeki ışıkta, yerini karanlık ve
sonsuz bir karadeliğe bırakmış, dişleri var çiğnemez, ağzı var gülmez, burnu
var koklamaz, çiçek uzatsanız almaz. Bir çeşit taş. Toz olup gidecek, neden
geldiği hiç sorulmayacak, neden gittiği hiç bilinmeyecek. Lagos balığı
biçemindeki ciğerler yok olmuş, yakut sürahiyi andıran mide uçmuş, dalaklar,
böbrekler, safra keseleri, ne işe yarardı ki, diyaframı neden vardı ki...
Tazecik bir
mezar var ki taşı üstüne uzatılmış, dikilmemiş bile, iki satır yazı var
üstünde, biricik yavrum hep bizimlesin. Yanına gidilmez, yatılmaz, koklanmaz,
azarlanmaz, horlanmaz, öpülmez, yenilmez, içilmez bir küçük beden, kapıdan
girmeye çalışmış ama daha eşikte ezilmiş, ayaklar altına alınmış, ölüm nedeni
nedir, ne olur ve ne değişir ki. Artık kuşlara bakamayacak, okula gidemeyecek,
bir işe giremeyecek, yalnızlığın tadına varamayacak, kapı kapı iş aramayacak.
Öldü işte. Kimi iyi oldu, çile çekmeyecek kurtuldu diyecek, ana baba acısını
hep içinde taşıyacak, kardeşleri silik bir anı gibi gölgeli anımsayacak,
yaşamın hay huyu içinde defterden silinecek bir küçük, defne kokan masum,
yavaşçık bir cisim... Zembereği, birden boşalmış minik bir çalar saat. Yürüyen,
konuşan, şakalar yapan küçücük yeşil bir dal. Artık bunlarda olamayacak.
Herkesten önce toprağa karışacak, kemikleri henüz tam oluşmamıştı bile, başı
bile jelimsi yumuşacıktı henüz, sanki toprağa başkaldırıp, başkalaşmaya
çalışmış, tam ergenlik çağına, tam işte ‘eccehomo’ denilecekken, denilmesine
3-5 yıl, 3-5 ay kalmışken, son zil çalmış ve bitiş düdüğüyle cehennem ırmağına
ansızın atılıvermişti. Onu kim anacak, onunda yaşadığı, yaşamaya çalıştığı,
ayak uydurmaya hazırlandığı, -iyiden, kötüden yana- boyuna bocaladığı iki yana
sallanıp durduğunun ve bizlere benzeyemeden çekip gittiğini kimler söyleyecek,
kimler anacak, bizler yaşayacağız ve çaresiz ölümü hak ettiğimizi düşüneceğiz,
ya o, onun gidişi hepimizin gidişi, kalanlar gidenlerin serin serviler altında
yattığını düşünürken hiç anlamazlar ki, o serin serviden, yattığını düşündüğü
minicik yavru güleç gülen gözleriyle bizlere bakıyordu...
Mezarlığın,
genç, yaşlı konuklarının arasından tahtalarla ayrılmış bölümüne gelip, oradan
taşlı yola çıkıyoruz, uzaklarda, denizde beyaz bir yelkenli tek başına gidiyor.
Ölümüne giden, bir Odysseus bir 'Hiçkimse mi'
acaba, giderek gözden yitiyor. Adalara yakın, gözden uzak kıyılarda
kayboluyor. Daha uzaktan bir vapur burun veriyor, yaklaştıkça büyüyen, bir
yatay koni, denizin üstünde şaşılacak bir biçimde duruyor ve kayarak geliyor.
Geliyor evet. (Ve kimbilir kaçıncı kez!..)
“Burda gömülüyüm ben, minik
Urbicus, Bassus’un
yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan
aldım.
Üç yaşımı doldurmadan altı ay
önce, üç tanrıça
acımadan kestiler kader ipliğimi.
Güzelliğim, peltek dilim, küçük
yaşım neye yaradı?
Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını
esirgeme bu mezardan! Dilerim
senin sevdiğin
Öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı
göçsün!”
diye bir
şarkının mırıltısı duyuluyor öğle
sıcağında...
Taşlı yoldan
aşağıdaki ana yola çıkıyoruz, terkedilmiş fabrika binalarının arasından,
havlayan köpeklere el sallayıp geçerek, tarlalardan, yıkık yapıların arasından
bir höyüğe yaklaşıyoruz, küçük bodur ağaçlar, çayırlar, tek tük gelincik
yeşilin ortasında, ölümsüz nazlı bir güzellik tanrıçasının göğsüne, kumrularına
armağan, öylece titriyor inip giden güneşte. Yandan hafif eğimli yamacı
geçerek, iri taşların arasından höyüğün güneye ve denize bakan karanlık
girişine geliyoruz, kimsenin girmeyi düşünmediği, karanlık bölmesinde
sarhoşların kimsesizlerin ateş yakıp ısındığı bu mağaranın, ancak zorlanarak
girilebilecek labirent gibi arka duvarını aşarak boşluğun sürüp sürmediğine
bakacağız, gündüz duvarlar bir göz aldanması biçiminde oda görüntüsü veriyor
halbuki tam bu tarafta açıktaki boşluktan dönülürse yine öndeki odaya çıkılıyor
ama taş duvarın çok dar boşluğundan yine el uzaklığında bir duvar gözüktüğü
için kimse tam bir dönüş yaparak bu labirentimsi boşluğun sürüp sürmediğini
bilmiyor, bir cesareti de gerektiriyor belki ama öncelikle istekle ilgili bir
düşünce bu...
Kuşuma bekle
deyip, yapayalnız taş kapıları dönüyorum, geçilmez aralıklardan görüngülerin
yok olduğu taş duvarların iç bükey
sonulluğuna kanmayarak, bir kalıp tuğla aralığındaki boşluktan, gene duvarlar
arasında kalmış dörtgen duvarların, sanki bilerek bırakılmış boşluklarından aynı içiçeliklerin en son
merkezindeki boşluğa geçiyorum ama bana mı öyle geliyor, yoksa gerçekten
öylemi bilemiyorum -doğruları doğrulamak
gerekir- kulağıma Afrika senası, yada Hint ragasına benzer seslerle karışık bir
müzik geliyor, bu müzik Japon kıvraklığına dönüşür gibi oluyor ve bir Kafkas
ritmine ardılıp, pare pare uzaklaşarak tam kulağımın dibinden süzülüp gidiyor.
Ne müziğin kaynağı belli, nede onu çalan bir şeyler var, korkmaya başlamasam
eğlendiğimi düşüneceğim ama bu düşüncem diğerine izin vermeyecek denli
baskın.
Düşüyorum, önümü
görmeden ve birden önümde kara, derin bir boşluk açılıyor, çok uzaklarda belli
belirsiz sarkıt ve dikitlerin arasından sola dönüş yapan bu dehlizin parlak
siyahının aydınlattığı gölgelerin arasına, gözlerim tam alışırken o uzaktaki sarkıt ve dikitlerden garip bir
canlı, canlı formunda bir av hayvanının postunu kalçasına sarmış bir ilk çağ
insanı sanki karanlık dehlizde ayakları üzerinde uçarmış gibi kayıp dönerek
kayboluyor, asla geriye dönemeyeceğimi, bu oyunda geriye dönülemeyeceğini
anladığım için korkular içinde yürüyüşümü sürdürüyorum ve dehşetle görüyorum ki
yerlerde korkunç bir siyahlık içinde ki bir ayna yüzeyinden başka bir şey
değil, adımlarınızı attığınızda aşağıda gölgemsi, ürkünç, siyah bir adam da
adımını atıyor, siz durunca oda duruyor, geriye baktığınızda oda bakıyor, siz
ona baktığınızda oda size bakıyor, hiç bir zaman bu kadar korktuğumu,
korkabileceğimi düşünmedim ve en önemlisi ben başka biriyim artık. Aşağıdaki
ben değilim, beni bu denli ürküten korkutan biri nasıl ben olabilir ki, kendime
dokunuyorum, ben ben miyim diye, ben belki de benim ama kendime o denli uzağım
ki birden öyle soğumuşum ki benden, keşke ben ben olmasaydım diye düşünüyorum.
Aşağıdaki ve yukarıdaki benle çaresiz yürüyorum Asıl zararlı olabilecek benin,
aşağıdaki mi yoksa yukarıdaki mi olabileceğini düşünürken -bence yukarıdaki ben
daha tehlikeli, aşağıdaki beni yineleyen bir ben, yukarıdaki ben boğazımı
sıkmadıkça aşağıdaki onu yapamayacağına göre - ne garip kendimden ilk kez bu kadar şüpheleniyorum ve gölgem,
sanal görüntüm gerçeğimden daha az tehlikeli- buna inanıyorum, ben bana
gölgemden ve suretimden daha çok düşmanım, düşman olabilirim ve daha
tehlikeliyim ne tuhaf- işte tüm bunları düşünürken, cro-magnon insanın dev
silüeti, bir mamut gibi birden karşıma çıkıyor, korku duvarlarını yıkıyor ve
dilsiz bir makak gibi taş kesiliyorum, yürüyen, yürümeye kurgulanmış bir
robotek ve ama makine düzeninde hareket
eden bir insan ne demekse, çok çok tuhaf bir şey oluyor bu arada, cro-magnonun
silüetinin içinden geçiyorum, dev bir
insan ama sanal, alttaki gölgesinin mi gerçek olduğuna bakmaya cesaret etmek
istiyorum ve aşağıya bakıyorum, ama aşağıdaki gerçekte olsa ayna yüzeyinin
arkasına geçemeyeceğine göre bunu anlamam olanaksız, üstelik ayna yüzeyinde
yürüdüğüme göre alttakinin gerçek olma olasılığı zayıf ama usum karma karışık
iki sanal görüntü nasıl olabilir diye düşünürken birden eşikten düşmek gibi bir
hale benzer, karanlıkta sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi düşerek dipsiz
uçurumlara doğru uçmaya başlıyorum, aynanın biteceğini insan nasıl anlayabilir
ki ayna olsa olsa aşağıya doğru kıvrılıyormuştur ama uçurum duvarında
yürüyemeyeceğime göre düşüyorum, uçar gibi düşüyorum sonsuz karanlıkta,
cehennem kavramı geliyor usuma, gülme cesaretini de buluyorum kendimde ve Hades
diyorum, Hades’e gidiyorum, ölüler tanrısına ve onun yurtluğu karanlıklar
ülkesine, Asfodel çayırlarına, korkunun eşiğini geride bırakmış bir ölümlü
olarak yine gülüyorum ve sesimi duyabildiğim için kendimi hala güvencede
sayıyorum, çünkü ortam benim sesimin geçerli olduğu bir yer, benim sesime yer
var, demek ki bende varım burada ve yaşıyorum diye düşünüyor ve seviniyorum ama
gülemiyorum, yaşıyorsam demek ki hala ölebilirim ve benim için bir ölüm
tehlikesi hala var. Yaşadığım için korkuyorum ve bir kez daha korkularım için
kendimden utanıyorum, ah şu yaşamak olmasaydı, yaşamadan, şu başıma gelenleri
yaşayabilseydim, keşke yaşamadan yaşayabilseydim. Yaşamanın bir yük olduğunu duyumsuyor
ve yorgunluk hissediyorum. Kozmik olduğunu düşündüğüm uçurum sanki bitmeyecek
gibi derken, kendimi sisli kapalı bir tünel, sanki iki yanını ağaçların
kararttığı bir su yolunda yürüyor
buluyorum, oysa az önce aşağılara doğru uçuyordum, yoksa bir başka ben mi var
bende diye huzursuzlanıyorum, birbirinin yerine geçebilen, anında yar
değiştirebilen iki ayrı ben, benlerden biri uçuyor ve tünelimsi çayda yürüyen
diğer benin yerine, canı isteyince geçebiliyor, çayda yürüyende belki canı
isterse uçuşu sürdürecek, ne olduğumu anlayıp algılayamadan yalnızca yaşıyorum,
belki bunların hiçbirini anlayamayacağım. Sonuçta, bir üst ben daha ortaya
çıkacak belki ve bu üçüncüsü diğer iki beni battal edip silecek ve onların
geçici bir sanrı olduğunu anlatacak bilemiyorum, kendimi bilemiyorum, ben kaç
taneyim kaç tane ben var, tek miyim, iki miyim, ikiysem beni yönetip, çekip
çeviren bir ben daha var mı, içiçe benlerden mi bileşiğim, yoksa bir başı yada
bir sonu var mı benlerin, yoksa ben diye bir şey yokta, bambaşka bir şeyin ben
diye sunulan durumu muyuz, basit görüntüleri miyiz, bir şerit gibi geçiyor ve ona bakarak benler
uyduruyoruz ve sahne sahibi, asıl yaratıcı bir ben mi var, asıl ben o mu, film
geçip giden şerit değil, ben hiç bir hükmü olmayan bir oyundan bileşen öylesine
sunulabilirlikler mi, ben sandığımızın herhangi bir değeri yok mu, üstte
yönlendirip, hareket ettiren asıl benin görece oyuncakları, hükümsüz, sanal
eylemlerinden bütüncül cismani görüntüleri miyiz.
Derken çay
yolunun, böğürtlenli, kuş üzümlü, küçük şeytan çanaklarının, sarı otların
doldurduğu killi topraklarının arasından akıp giden çocukluğumun yolu
olduğunu görüyorum, sanımı
görüntülüyorum ve gerçekten uzaklaşıyorum, çay yolu görüngüsünün usuma yansımasının,
asıl gerçekle çakışması için dileklerde bulunuyorum, kendi kendime gerçeği,
nasıl gerçekten algılayabilirim onu düşünüyorum., algıladığım gerçek, o zaman
çay yolu çocukluğumun yolu, ama henüz otlara dokunup, kuş üzümlerini koparmayı
düşünmedim, ya gerçek değillerse, bu gerçeği bozmaya korkuyorum, çünkü işime
geliyor, eğer çocukluğumun çay yolunda gidiyorsam güvence içinde duyuyorum
kendimi ve bu gerçeği değiştirmek işime gelmiyor, ama kuş üzümlerini
koparamazsam ya elim tünelin tavanına değerek, duyumlarımın bir yanılgı, bir
algı bozukluğu, sanal bir görnek yada bir görünç ise, işte bu kararsızlık
içinde çocukluğumun çay yolu sanısının olabildiğince sürmesine karar veriyorum
ve ne yazık ki sanal olsa bile algılarım sanal algı içinde gerçek bir
gerçeklikle duruyor ve akıp giden sarı çay içinde altın bir para, bana bakan
yüzü bir mecidiye gibi eski hattat yazısıyla işlenmiş bir tuğra bulunan göz
alıcı, metalik bir şeyi almak için eğiliyorum. Eğiliyorsam bütün bunlar neden
gerçek olmasın diye düşünüyorum, eğildiğimi anlıyorum, biliyorum, o zaman
gerçek olması gerekir, ben şu anda buradayım, yaşıyorum, bir parayı almak için
eğiliyorum ve bütün bunlar bir sanrının
yada sanal bir anın parçaları, tanrım ben neyim, neredeyim ve
gerçekliğim ne kadar, gerçekliğim gerçek
mi, suya elimi sokuyorum -gerçekten sokuyorum- ve inanılmaz bir şey oluyor,
para kaçıyor, (para benden kaçıyor), bu kez, oraya, öbür yana elimi sokuyorum,
para gene kaçıyor, gene sokuyorum, gene kaçıyor, gene derken, kedinin fare,
köpeğin kelebekle oynayışı gibi parayı geçmiş zamanda fosiller gibi parlayan
taşların arasından kapabilmek için parayla sanki ışık hızında bir köşe kapmaca
oyununa başlıyorum, para sola kaçıyor ben kovalıyorum, ben soldan kovalıyorum,
o sağa kaçıyor, derken sarı bulanık renkteki suya tüm gücümle ve ağırlığımla
kapaklanarak düşüyorum.
Uyandığımda,
sırtımı tünelin duvarına yaslanmış yorgun buluyorum ve birden irkilerek
oturduğum yerde zıplıyorum, çünkü
yanımda aynı benim gibi yaslanmış, bir iskelet duruyor, onun benim gibi bu
çılgınlığa girişmiş bir yitik insan olduğunu (‘ben’ olduğumu) düşünüyorum. Ve
onda kendi sonumu gördüğümü kabul ediyorum. Ve inanılmaz bir şey daha oluyor,
bu durumda, gerçeğin içinde bulunduğum durumun
olmaması gerektiğini düşünerek
ayrıca umutlanıyorum. Hem
iskelet hem böyle bir şeyin
-durumumun-
gerçek olamayacağını düşünerek seviniyorum. Açıkcası inanılmaz dediğim şey
iskeletin konuşması, iskelet hiç korkma diyor, gülüyorum, cesaretle ve yalnız
bunu söyleyebildiğin için asıl korkmam gereken şeyin bu olması gerektiğini
söylüyorum ve ona kestirmeden iskeletler yerine -ölüler konuşmaz- diyorum.
İskelet yanılıyorsun diyor, gelişmeler ve modern çağlar her şeyin, herkesin
konuşabileceği, herkesin her şeyi yapabileceği, her şeyinde herkese
dönüşebileceği üzerinedir; bunun böyle olmasını istemez miydin diyor. Böyle
olmasını isterdim ama bu sanal algılama anının, bu özlemlerin dışavurumundan
başka bir şey sayılamayacağını söylüyorum, bu kez iskelet gülüyor, o denli
gerçek dışı şeyleri algılamak istersiniz, gerçek dışı gerçek olunca da bir
türlü kabullenmez, kabul etmek istemezsiniz, öyleyse isteme diyor ve ama
düşlemek gerçeğe dönüşme anından başka bir şey değildir. Düşlemek
gerçekleştirmenin en gelişmiş biçimidir. Ona beden verip maddeleştirmek ise en
ilkel kordalı haline dönmektir ki düşlemenin tırnağı olamayacağı gibi eline su
bile dökemez diyerek kızgınlığını belli edercesine yüzü kızarıyor. Göz
boşlukları yanıp sönen iskeleti tekmelersem acaba filmlerde izlediğim gibi toz
haline getirebilir miyim diye düşünüyorum ve hızla ayağa kalktığım sırada iskelet birden yok olup beni düş kırıklığına
uğratıyor ve içinde bulunduğum andan sinirim bozularak neredeyse ağlamaklı
olacakken dehlizin tavan kısmında beliren iskelet usumu boşuna yormamamı
söyleyerek, gerçek andır. O, an diyor, biraz önceki gerçekle şimdiki gerçek
elbette farklı biraz sonrada daha başka bir gerçeklik içinde yaşayacaksın diyor
ve anın hangi gerçeğin içinde ise gerçeğinde o anın efendisi olacağını
söyleyerek, birinin diğerinden üstün olan bir gerçeğin var olamayacağını
söyleyerek, düşünde hazine bulan bir dilencinin, gerçek diye nitelediğimiz
hazineye sahip olamadıkça, bir hazineye sahip olamayacağını kabul ettiğimiz
sürece gerçeğin değil, gerçek diye nitelenen hazinenin gerçek sayılarak, bir
nesnenin tabulaştırılıp, tanrılaştırılarak gerçekleri örtbas etmede ve yanıltıp
yok etmeden başka bir şeyde kullanılamayacağını ileri sürerek, orada gerçek
diye bir şey yoktur, yalnız gerçek diye nitelenen ve hazineden başka bir şey
(Burada rüyasında hazine bulan bir dilencinin hazine bulmasının gerçekten
sayılmaması, gerçeğin gücünün, paranın gücüyle yer değiştirmesinden ileri
gelmektedir. O zaman burada bir gerçeklikten değil, paranın gücünün ışığı eğen
bir şey gibi gerçeği eğdiğinden söz edebiliriz ancak.) olmayan nesne ve sonuçta
gerçeğin (çok çok küçük bir birimi var) yok sayılacak denli, yalancı bir
sanıdan başka bir şey olmayacaktır dedi. Ve düşünde hazine bulan bir dilencinin
başına geleni gerçek saymadıkça, gerçeği bulamayacağımız gibi ona hiç bir zaman
kavuşamayacak üstelik gerçeği düpedüz engelleyerek ona ulaşma yollarını da
kapatmış olacaksınız dedi. Gerçek özgürdür. Gerçeğe özgürlüğünü vermedikçe
düşlerinde hazine bulan dilencinin hazinesi olduğunu varsaymayarak, gerçeği
yanıltıyor ve sanal olanı gerçeğin yanına koyarak kendinizi -körlemekte- ısrar
ediyorsunuz ve gerçek sizin (kodlayamayacağınız) belirleyemeyeceğiniz denli
güçlü ve kendisidir. Sizler için bir gerçekten değil olsa olsa adına gerçek
dediğiniz bir gerçellikten -varsayımdan- sözedilebilir dedi. Son olarak iskelete:
Sen gerçek misin dedim. Soruma bu denli üzüleceğini bilseydim hiç sormazdım: En
az senin kadar diyemeden toz olup gitti
iskelet.
Mağara,
labirent, gerçek, sanal, derken birden yine karanlık içinde kaldığımı düşündüm,
düşündüm çünkü, karanlık içinde kaldığımızı düşünmüştüm (düşünüyordum).
Bir ayna vardı,
mağara olağan bir doğallıkla uzanıyor ama karanlıkta kendimi görüyordum, elimi
uzatınca oda uzatıyor, bağırınca oda bağırıyor, sola dönünce oda dönüyor,
geriye doğru adım atınca oda hemen oracıkta beliriyordu. Manyetik, metalik bir
zırhın bir duvarın içindeydim sanki, kimbilir, belki de başka dünyalardan
gelenlerin becerisi usa sığmaz bir hüneridir bu. Binlerce yıllık metafizik, garip, kozmik,
cismik, sanal bir oluşumdu belki de.
En sonunda kendini
gösteren böcekleri de görmüştüm, karanlıkta ışıklı gibi büyük bir doğallıkla
görünüyor ama hiç parlamıyorlardı, bu nasıl olabilirdi ki gecede gündüz gözüyle
görünebilen binlerce hayvan ve fark edildiklerini anlayınca da usulca
uzaklaşıp, solup giderek küçülen ve sonunda yok olan binlerce canlı. Hangi şeyi
gerçek yada gerçek dışı kabul edip sayacaktık ki sonunda gerçeğinde, gerçeğin
bir parçası olduğunu kabul ederek uyudum, uyuyabildim. Düşümde bir kaknus
uçarak bana yaklaşıyordu, uzun rengarenk kuyruklu, kanatları boyundan büyük,
kertenkele-timsah karışımı bir başı olan, testere dişli, binbir renge sahip,
ürkünç, gizemli bir kuş. İçinde yaşayarak yaşadığım- döndüğüm, dönüp-durduğum
minik Utarit’ede tutunmaya çalışıyorum bir yandan ama kuş beni gagasıyla alıp
boynunun üzerine bırakıyor, yürüyerek sırtına biniyor binbir gece
masallarındaki gibi uçuyoruz. Sonsuz gün ve geceler boyu denecek uzaklıkta bir
zaman süresince gidiyoruz ve devasa bir sarayın duvarları üzerine konarak, ben
yere indiğimde prenses Semiramis beliriyor sarayın avlusunda, avlu sonsuz
güzellikte çiçeklerin olduğu bir bahçe, prensesin boynunda ziynet eşyası gibi
asılı duran mücevheratın, ışıkta renk ve yön değiştiren bir bukalemun olduğunu
görüyorum, bukalemun -bana- bakıp düşünüyor gibi yaparak şaşırtıyor, egzotik
bir ülkeye indiğimizi anlayıp prensesin kolyesine uzaktan hayranlıkla
bakıyoruz, bukalemun birden yere inerek bir dinozor gibi büyüyor ve ardından
gelinmesini emredercesine bize bakıyor ve sarayın mahzenlerinde gene
karanlıkların içine dolandığımız an bukalemun kayboluyor ve kertenkele
kraliçesi de önümüzden jet hızıyla uçarak akıp gidiyor. Bir uçurum başına varıyoruz ve karanlık mavi
bir disk, bir galaksi gibi dönen korkunç, büyük bir bahçeye açılıyoruz. O denli
büyük ki bir dağın doruğundan aşağıdaki ovaya Roma’ya bakan Hanibal
gibiyim.
Sonra anlıyoruz
ki Asfodel yani cehennem burasıdır. Cehennem bekçisine Kerberos’a geçerli para
vererek cehenneme adım atıyoruz.
Cehenneme kaç
kişi girip çıkmış ki cehennemlikler, Dante, Odysseus, Orpheus, Eurydike, Deli
Dumrul vb. Cehennem dediysek öbür dünya, öte dünya, ahiret yani. Niçin cehennem
diyorum. Çünkü öte dünyada yalnız cehennem var, bir yok oluş... İşte Odysseus,
daha önce gelip gitmişliğin erdemli ağırbaşlılığıyla dolaşıyor. Zavallı Odysseus’u
kimse tanımıyor, eski dünyada ne kadar şanlı olduğunu bilse nasılda mutlu
olurdu. Bütün ölmüşler, gölgeler halinde dolaşıyor, dikkatimi çeken bir şey
var, cehennemde hiç kadın yok, bu bizim için tam bir şaşırtı. Yaklaşıp
karanlıkta kendi çocuğunu boğan Gazneli Mahmut’a soruyoruz, kadınlar nerede
diye, hiç bir şey anlamamış gibi yüzümüze bakıyor. Kendi çocuklarını öldüren
krallar, satrapların, kadın deyince anladıkları hiç bir şey yok, unutmak
anımsamamak bir sonsuzluğa dönüşmüş.
Sürekli hareket halinde korkunç bir devinim.
Erkeklerden oluşmuş bir koca dünya kadın yok , çocuk diye bir şey yok
Sonsuza dek diğer yarısından uzakta ve onları bilmeyen bir yarı topluluk,.
Platon’dan, Kazanova’ya, Utnapiştum’dan Liberace’ye dek uzanan bir kartal
burunlular kalabalığı...
Öykü burada
kalmış. Ben bu öyküyü diğer bazı öyküler gibi okurken kaldığım
İskenderpaşa'daki pansiyonda buldum. Cezayirli bir çocuk benim yazına olan
ilgimi bilir, öyküler yazacağından sözederdii ama Türkçesi bu kadar olur mu
bilemem. Sonuçta bulanıklık yaratmak iyi
değil sanırım bu öyküyü Cezayirli yazdı. Adını çok severdim Faruk Talu. Gizemli
ve sempatik bir isim. Ne olursa olsun, bu öykü onun üzerine kalıyor..Öykü
burada kesilmiş, aşağıdakileri kim eklemiş o bile belli değil. Yalnız sayfa
sırasına göre tümü boş en son sayfada tek bir tümce var. Bomboş kağıtta tek bir
tümce var. “Una vitaris de(l) sol ambroisia la revocoult”. latince bir yazıya
benziyor ama araştırmama karşın çözemedim. Şapolyo’nun hiyeroglifteki iki ‘A’
dan Kleopatra’yı çözüşü gibi bir arkadaşım özel çalışmalardan sonra -ne
demekse- şu yazıyı verdi elime:
“Mağaranın
kapısından, bir girenler, bir de girmeyenler vardır.”
Masal /
Bir varmış, bir
yokmuş evvel zaman içinde bir cadı vadrmış. Cadı çok kötüymüş. Cadı bir gün sihir
yapmış. Dünyadaki herkesi yüz günlük uykuya daldırmış İnsanlara kötü olmaları
için sihir yapmış. Yüz günlük uykudan sonra insanlar kötüleşmeye başlamış
Almanyalı bilim adamı Albert Ainstein niye herkesin kötü olduğunu araştırmış.
Araştırmalarında cadının yaptığı ortaya çıkmış Ainstein hemen dünyaya haber
vermiş Albert Ainstein dünyaya şöyle söylemiş İngiltere’de herkes kötü demiş
Ainstein birde bunun İngiltere’de bir cadının yaptığını söylemiş. Cadıyı bulana
para ver demiş. Herkes cadıyı bulmaya çalışmış Bir insan cadının yerini bulmuş
Ainstein’e söylemiş Ainstein adama parayı vermiş Ainstein hemen cadının yerine
gitmiş. Cadı Ainsteini görüp yakalanacağını anlayınca kaçmaya başlamış.
Ainstein tam yakalarken cadı onu bıçakla öldürmüş. Ainstein Amerikada ölmüş.
Yıldırım insanı yıldırım ölüsü olmuş.
“Silinmeyen bir yıldız duruyor
orada / Ezgilerin, acıların, eşsiz notalarla / dile getirildiği yerde /
Vaatlerin usta vaizlerin elinde /
vuslatlarla birleştiği / o yaban ellerde, o vahşi köşelerde / İmgelerin ağladığı,
sevilerin gözyaşı döktüğü / incilerin tükenip, solukların verildiği o yerde./
Narsis’ki kendine bakardı / hayranlık dolu kösnüyle / Su ise gümüş yansımanın
verdiği sahiplikle / övünür, erinirdi. / Çok uzak ve en kuzeydeki pencerelerden
birinde / -güneşle yazılıdır- /
mutlanların en sonsuzu, en doyumsuzu / kozmik bir dönüştür ki /
sevebilmek, -bakabilmek kendimize- / o ne büyük bir mutlan
/ ne büyük bir kurtuluş...”
Pansiyonda
kalırken acemi olduğumuz için hep saçma denilebilecek konulara kafa yorar
bazende yaptıklarımızı beğenir herşeyi; şiiri, öyküyü, masalı tek bir şeyde
yaratmaya çalışır, olmayanın peşine düşerdik ama görünen o ki kolay değilmiş!..
&
********************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...
Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini durmaksızın
Tanrı'nın mı oyun;
Tanrı mı?..
Görkül sevinin egemeni
yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus.
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
'Çukurun tam
orta yerinde
Hasım kanla
görkemli diri
Albacete
bıçaklarıdır
Parıldayan
balıklar gibi'
Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...
Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SERPİO
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.
Al kanatlı bir kavga şahinidir o
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AMELİA
Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...
Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!
Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
'utandı
gizlice'
mağrur karanlık bile!
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor!
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAĞRISI
İşte orda bekliyorum seni
köpüklü dalgaların yılan
sürüleri gibi gelip
bıçak gibi kesildiği yerde
kumsalın
yarlarla bitiştiği
Hani,
başımızın üstünde göklere
değin bir kaya vardı
ta uçlarındaysa
kısa,
yalnız, gür bir maki
İşte orda bekliyorum Aleko
seni
Akdenizli bir korsan
gemisinin ay ışığını parçalayıp
su perilerinin
ürperdiği
o yerde.
Bilirsin;
o acaip kayanın
başındakini taca benzetip
iyi yüreklilerin Artemis
diye çağrıştığı
ve düşlerimiz de Venüs diye haykırdığımız
o yerde! ..
Bense, seni tanımazdan önce
tolgasıyla bir
Isparta askerine benzetirdim
o kayayı
ya da Truvalı bir ata!
Ah! bildiğim kadarıyla
denizler
ötesini dişleyen
masal hayvanı bir
komutan gibi dikilirdi ayakta
İşte orda bekliyorum seni
o yarların ayakları dibinde
ve her günün ardında kayaların oyulduğu
ve her dağlı dalganın
çarpınıp çevrildiği
fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
tekrar tekrar yüklenip yenildiği
"O ordular ki
şahinlerle uçurulan zafer mektupları
ve tarih kitaplarının galip sayılır bu
yolda mağluplarıydı! .."
Ve karanlıkta denizin uzak
yaslı senfonilerle ağlayıp
eridiği
Ve işte o
giderek
suskunlaşıp, ıssızlaştığımız yerde
-gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko...
Bekliyorum!
ne yapalım ki biz
Artemis için
bambaşka kavgaların
eşiğindeyiz!
Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
kimbilir daha nice bereket ölüleri
ve aşıklar göreceğiz.
Güzel günlere inanıyoruz Aleko
o
yalçın kaya
o
ürkünç kule
bereketin Artemis'i
sevginin
Venüs'üdür.
Öyle olacak
ve belki de
bir ak güvercin
ta uçtaki gür makiye
bir yuva yapmakla meşguldür şimdi
Ve ben seni
şu gündüzlü
gecede
o sevecen
kayanın dibinde bekliyorum
Denizin
sarı başaklı ovalar
gibi salınıp gerildiği
Dalgaların
çocuk başlı
insanlar gibi okşanıp, kesildiği
O güzelim kayanın dibinde
-balıklarla elele-
seni bekliyorum
Artemis'in bereketi
Venüs'ün sevgisi için
verimli güzel gerçekler için
Erliğin kılıcıyız Aleko
seni bekliyoruz!
Gelmelisin Aleko!
Gelmelisin!
Tek Bir Vücut Olmalıyız...
**********************************************************************************************************************************************************************************************
PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle
Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...
**********************************************************************************************************************************************************************************************
NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi
Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.
Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'
Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız
Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun
yamaçlarında
karlı tepelerinde...
Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk
şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..
Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin
Öteki yerde...
*********************************************************************************************************************************************************************************************
KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca
Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve ölme henüz
vakit var
Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne dolu odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve dokundukça ulaşilmaz
olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek yüreğini o vefasız
yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş karanlıkta ışıkla
dolsun yüreğin hiç olmazsa
**********************************************************************************************************************************************************************************************
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat!
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda
kahredip gitti Marat! ..
Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam
sunaklardaymış barışın senfonisi
öte
gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başına 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri
tenleri
yürekleri
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyalı salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa
-Maçetaları çalardı!-
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
Kuzeydi Amerika!
'Çanteist
kiliseler genositli sayrıdır'
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen
Ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri?..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller
görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı!..
Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm!-
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella!..
Götürün!
'iri
gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda
Kaplansız
Novasız
Sevisiz!..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu.
**********************************************************************************************************************************************************************************************
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydık da biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydık da biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydık da biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretti benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umuttu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan.
&
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AĞIT
*
1
Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın
Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği
Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez
Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın
O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı
Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın
Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğen öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı
Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın
Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
2
Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan
Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın
Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı
Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik
Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli
Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi
Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta
Avutucu büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada
Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar
Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte
Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş
Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta
Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta
Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde
Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama
Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış
Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mı
Eller titrer bu soğukta yorganın var mı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor
Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay
Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&
**********************************************************************************************************************************************************************************************
DÜŞLEM
*
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum.
Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************
ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında
bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden
gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi
mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu
nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü
dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini
sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor,
doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı
mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara
döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması
gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu
kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken
şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir
şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da
popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın
bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak
biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus veya havariun İskariot’u bile gölgede
bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle
veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında
Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte
insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze
almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi,
emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek,
içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü,
bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı,
yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki
düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler.
Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine
elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle,
ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir,
ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir
daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve
kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine
genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne
kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir
tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde
olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden,
hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam
ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin
karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın
öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın
yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız,
alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu
sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona
katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı
sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin
içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin
geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu
istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin
çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı
biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi
içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi
düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin
dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’
başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez,
sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep
iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk
duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir
yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler,
Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın
elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir
üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak
anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer
gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk
içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu,
bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü
de bu olsa gerektir.&
ULUS FATİH *
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek
isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak
demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık
geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan
bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan
konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce,
herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün
başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki,
‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu
aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana
bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım
yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en
minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru
koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre
yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer
unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp,
hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse
veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü
bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür
kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş
ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler
üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan,
insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak
düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse
günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu
anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska
adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden
değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar
olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa
yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa
öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış
aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların
zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can
attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su
akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda
şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi
dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda
birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani
garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak
istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili
mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından
Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere
görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu
olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden
Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı
Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı
Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için,
topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos
tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın
yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin
(İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi
gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez
surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen
Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen
diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter:
‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç
Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık,
varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede
vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede
insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı
destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş
oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki
bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü,
aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun
derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’
gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle:
“Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının
hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi
anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini
tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya
çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha
gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp
bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim.
Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan
çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük
paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en
karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında
şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir
şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi
bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki
Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek
bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate
değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir
parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı
olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir
bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa
belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete
yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını
biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin
bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış
ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı,
zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi
aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir
kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu
düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı
hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların
estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara
ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken
olan unsurlardan biri olduğunu
kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür
duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım
dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha
bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde
alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin
alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün
gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür
ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak
insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla
baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini
günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç)
hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç)
hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar,
sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten
kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden
dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık
ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir
boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan
örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya
başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin
son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara
dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir
suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile
getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir
incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın
kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor
sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz
Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden
yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar;
(Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan
/ dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın
ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir
yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve
fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran /
direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur
akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda
tutarım / dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde
yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının
kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu
kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği
‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki
duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! /
Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize
ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun
düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı
zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin
hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı
yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu
gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne
gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?..
Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun
kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El
Yayınevi / 72 Sahife
‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et
verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük
dizisi aramaya gerek kalmıyor sanırım.
Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan
Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı
bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz
vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü
belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce
oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı
olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini
yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle
taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm
yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle
sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde
dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf
bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte
anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır
kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın
tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır
kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi
içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken,
Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir
simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve
bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine
bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu
Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın,
letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en
şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan
kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir
şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa
vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta
adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal
ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok
uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz
her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü
sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın
dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına
yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir
hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her
gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda
kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin
dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır,
öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında
bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir
hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair
sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış
veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun
oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine
dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi,
biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu
anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik,
didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça
kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt
sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar
içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini
gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak
bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri
alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan
yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor /
kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla /
gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara
gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten
geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların
sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye
upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik
kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par
avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından
imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap
konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken /
tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu
gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi /
açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık /
çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla
/ karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs
balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle
/ dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha
kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini
sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka
cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen,
Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004 ULUS FATİH
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın
duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel
birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim
2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha
bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat
anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları
sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer
Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide
yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin,
çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek
yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve
genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata
bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe
olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P.
Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı
çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak
gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında
şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha)
kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde,
haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli
olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz
sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07 / 10 / 2003
ÜÇLÜKLER
Yaşlı solgun
bedenin
Elindeki
mandolin
Ağlıyor
çocukluğa
Erikler çiçek
açtı
Nasıl koku yayıldı
Okuduğu romana
Ova kucak açınca
Gözyaşlarını
tutamıyor
Yağmur bulutu
Diana bir
hışımla
Gölgesini
sürüklüyor
Avdan dönenin
Mavi sudan
iskelete
Kara inciler
döküyor
İki yaşlı
balıkçı
Bir dilek
tutuyor kız
Derelerin
sümbülü
Gözlerinde
yansırken
Yokuşun
ardındaki ses
Öyle derin bir
ah ki
Eğip büktü ovayı
Güneş doğar
doğmaz
Ortalığı yıktı
geçti
Çılgın serçe
kümesi
Köşedeki
köreltide
Örümcek ağları
Arı sinek
vızıltıları
Baştan beri
duran ova
Ot biçen
kadınlar
Uçuşan kuşlar
koyunlar
ÜÇLÜKLER
Gün çiçeği
Çevirdikçe
boynunu
Güneş ordan
oraya
Bir sığırcık
kuşu
Küskün
havalanırken
Ağlıyor sessiz
kuyu
Ay ışığı gecede
Bir haiku
düşürür
Aşk kırığı
yüreğe
Güneşin
ipiltisinde
Yaprakların
üzerinde
Düşlerin
kelebeği
Son iç çekiş
köyü
Kapkara sümbüller
Dökülen sular
güller
Yine / Gene
gelmedi
Yapayalnız iki
kule
Karanlıkta
gözleri
Rüzgarın
ağlayışı
Kurdun
iniltisini
Bastırıyor mu
Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu
taşıyor
Ölümsüzlük
dediğin
Her bir kelebeğin
Yıldız olduğu
mudur
Ne kokluyorsunuz
efendim
Çiçekler
çiçekler
Çiçekler
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk
günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik
sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl korkunç bir zaman dilimi sayılabilir.
Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın
baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman
yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha
önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile
yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan
Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var,
Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna
dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük
yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir
sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü
amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni
unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk
duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu
yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona
bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu
bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler
çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini
görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul
nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri
İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka
bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un
kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel
etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince
katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım
oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya
çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var,
bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle
uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü
sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması
gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına
geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve
olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu
bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.)
insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul
Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel
sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne
denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz.
Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen
oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği
ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli
fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve
‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak
müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi
çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama
çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde
bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa
bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda
bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu
servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda
henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından
biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine
girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve
girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat
bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar
yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o
denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla
uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz,
bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz,
şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için
(tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır
ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer,
bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık
olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki
şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve
aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir
yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin
tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir
yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir.
Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan
bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek
olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz
onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek
kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa
Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve
anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan)
şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası
gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya
bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya
kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da
sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de
konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş
gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra
diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun
dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin
dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak
toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde
dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır,
bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8- Bundan sonra yapmak
istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi
olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak,
kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve
barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı
artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye
çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun
doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara
ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
ULUS FATİH 08.01.2005
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci
yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı
kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa
Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi
şeydir sevmek karanlığı!..' der. Bu
dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak
sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden
şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve
Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile
gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama
okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu,
öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken
evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren
7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni
simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden
sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler,
gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş,
kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara
sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat
yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam
diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el
değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir
ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar
ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü
içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir... "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine
doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen
olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin
şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin
öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa
görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle
kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok
eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin
bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar,
çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım
kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü
bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü,
kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz
anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce
dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler,
sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi
hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile,
dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt
olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme
alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya
çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi,
düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi
düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış
gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını
farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda
ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin.
Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla
"elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir
dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını
bilmelisin" İçime bugüne dek
tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim,
kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak
üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum.
Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü,
yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur
Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta
yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi
ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir
anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz
yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin
tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra,
Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri
anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların
öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle
dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler
taşıyor. Sarp kayalıkların yüksek
girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü
kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl.
Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir
çelişki yaratmakta...'
Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler'
Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın
sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin
beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz
Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!.. Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin
ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze /
hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin /
çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. /
Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik
yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı
düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik
/ -Mutlak gelen gündedir yurdumun
göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz
hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o
ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık
ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh
Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu
söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına
gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün
altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar
önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce
yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı
Kitapları / ULUS
FATİH
*Sel Yayıncılık / 82
Sahife
30-5-2002
*
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne
satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek
kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin
üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var
/ ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir
ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir
şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey
nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki
bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler
söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi
için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün
işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince
alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da
yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili
oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği
gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir
ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve
Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç
kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını
elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını,
onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca
bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk
duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama,
bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar
vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından
oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla
dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı
dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle
de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir
çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi
altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi
aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda,
tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52
Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un
Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış,
Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem
ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren
renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama
son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta
okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir
beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama
daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım;
‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük
Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya
karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak
kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli
yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne.
Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri
gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki
kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem
genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir
yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük
Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu
Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı,
Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor.
Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna
sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar
ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler
yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde.
Karanlık bir kütle eni konu...’
Diğeri alıntı ise; ‘Türk tarihi,
Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik
sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o
sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba
Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu
donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa
terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık
olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği
Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da
analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin
zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin.
Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını,
saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü
dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un
Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli
sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir
hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra
öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da
tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni
çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı
Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin
yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir.
Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa
esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere
dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu
mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini
Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını
anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz
bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve
kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı
geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle
yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış
olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın,
bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini
durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz
içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili,
anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı
bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer,
değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı
gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u
ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için
bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün
gelişmeleri oriental dünyaya aktararak
Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı,
üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek
bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını
merak eden alır okur; ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim.
Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk akan suları durdurur, gönül
sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende,
senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle
kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin
gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki /
dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan
duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye
kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni
kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş /
Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı
Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
xxxxxxxx
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin
karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara
dönüşüyordum.
Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te
olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir
dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini
görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını
bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde
giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz
alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan
hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron
çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen
bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in
gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden
ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan
içerken, yurtsamayı topuklarında
hissediyor, kör bir
kızın okuduğu Taberi
tarihinin içinden vadileri
döne döne
Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine
binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir
kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su
püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay
ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular,
çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna
basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif
dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar
yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni
saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı.
Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları
görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl
kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları
dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir
yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li
bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve
ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım
dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde
Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde
küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından
belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av
köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak
ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan
mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze
doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde
çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden
gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını
selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap,
ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan
yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz
naz
dare Mina
Mina kar dare
Mina
sereş fer dare
Mina”
sesleri arasında
uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan
kartalları ve seyrek görülür
kuşları kollamakla geçirmeye
karar verdim. Kanatlarıyla
aydınlık bir pencereye
dokunan bir gece
kuşu gibi,
bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici biralevle
tutuşturuyordu.
Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu
sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen
noktayı arıyorlardı. Ses dağların
uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız
dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması
gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta
edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır
yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin
yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni
anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek
görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen
seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto
yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir
şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
MÜLÖ
Neden, M.Ö 430-702 yazar?..
Hem, M.Ö, Mülö yani: Ölüm mü?.. Ah
Solon, ah Sokrates, ah Seneca... Çiçero, Sulla, Ogüst... Ah Antuvan,
Alkibiades, ah Zeus. Kitaplarda nasıl da pişman durursunuz. Gözleriniz kör,
kulaklarınız sağır, yüzler pişmanlığın onulmaz izleriyle dolu, nasıl da
bakarsınız, kartamış tarih sayfalarından, bu evrensel hay huya.
...Ah benim teyzem, 1913
doğumlu Zübeyde... Adını kimler verdi sana. Ah ötekiler, Cennet, Fatıma,
Zaliha, Esma. Anneciğim Şefika. Nasıl da hepimizin yaşadığı bir zaman diliminde
buluştuk, bilincinde bile olmadan...
Hepimiz öldük... Yaşadığımız
çağda, yaşam komşusu olduğumuzu bilmeden. Nasıl da anlayamadık birbirimizi;
sevip, sevilemeden. Ya diğerleri, diğer komşular, komşularımız... Nasıl da
ölüp, öldürüldüler!.. Nasıl da, iki dünya savaşının acılı tanıkları idiniz...
Düş içinde bir düş gibi; gelip geçtiniz.
Ah, ah... Sibirya’daki
çobanlar, Hindistan’daki organ satıcıları, Tibet’teki savaşçılar, Japon
tacirler, Taylandlı çocuklar, Maverickli siyahlar... Kanada geyikleri, Brezilya
ormanları. Uruguaylı umacılar, Paraguaylı paracılar, Panamalı hacılar. Afrika
kuşları, Güneyin kanguruları. Perulu periler, Pisarrolar, Diazlar, Cortesler...
Hünerli papağanlar, dikenli kaktüsler, tansıklı lotüsler, küsler.
...
Yalnız insanlar...
Düşler, düşüşler.
ASTEROİD
Siz bu satırları okuyalıdan
bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde
belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz.
İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi
anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer
bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm
yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetkisi her
zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve
bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu
için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma (olguya) indirgenmiş. Çipler
verilen komutlarla bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor
ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz
ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde
saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş,
gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın
geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük
bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman
baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı
bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın
çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle
oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın
neredeyse sıfır açıyla çarpışarak, teğet sürtünmeyle, kaynaşmasını sağladık.
Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal
görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için
-hızlandırılmış zamanda- tam
250 yıl boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroid ve
eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay
kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye
dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki
dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda
bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri,
kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip bir anlamda
tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip,
kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile,
yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına
gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir
‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş. Biliniyor ki yaşam son
derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi
de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş
olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu
sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın
kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman
bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir
şey var, o da ‘gerçek’ olan, gerçeğin bir öz olan kendisi.
Büyük bir asteroidin
çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik
kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve
dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay
yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal
kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik
bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel
yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep
gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme
olanağı veren; gerçekler, gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz. Öyleyse gerçek
düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir
parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en
olağanüstü ve erişilmez olanda gerçeğin salt kendisi. Gerçek sonrası, ancak
onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi,
dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks
biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle
kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı
olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var.
Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin
içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır -zamanı gölge kavram
biçiminde kullanıyorlar- çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe
(yolculuk yapıyorlar), ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince,
makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve
ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir
gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve
düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde
yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi
gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri,
insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor,
ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim
kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı
belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak
delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir
salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir
şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz,
yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer
yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler
yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi
geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş
ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor.
Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı
yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta
yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var,
dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar,
bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış, kör adam balıkları.
Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir
uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde
yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda
boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit
subayının tüfengiyle yaralanalı 3 ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri
bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları
da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla
konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de
indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş
değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan
giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının
utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde
aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören,
sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer
beyni, 310 yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı.
Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.
Size gerçeklerin usdışılığına
ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten
sonra, -bir şey merak etmeksizin - aramıza katılan müzisyenimiz Motzart,
operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden
derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak
gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar
giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze
Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı
humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek
hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık.
Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla
(gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına
dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte
fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların
gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplanımız, binbir güçlükle, uzun
uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına
diyebilirim), sanki bulamaç dolu bir çanağın keskin kenarında kalakalmıştık.
Uçsuz bucaksız evrenin, sonsuz boşluğun dibine gelmiştik. Büyü bozulacaktı.
Önce sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa
doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu
sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar
eklemişlerdir.) Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların
belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan
kendini, aynanın içinden, aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek,
düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek
şimdi anlayacaksınız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç
gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar
bitti. ‘Gerçeklik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına
göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece
gerekirlik paradoxuda elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül,
ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla bir armağanmış gibi
söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş
bulunuyorsunuz.’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık;
kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
1
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ezgilerin, acıların, eşsiz notalarla
dile getirildiği yerde
Vaatlerin, usta vaizlerin elinde, vuslatlarla
birleştiği
o yaban ellerde, o vahşi
köşelerde
İmgelerin ağladığı, sevilerin gözyaşı döktüğü
incilerin tükenip, solukların verildiği o yerde.
Narsis ki kendine bakardı, hayranlık
dolu kösnüyle
su ise gümüş
yansımanın verdiği sahiplikle
övünür erinirdi.
Çok uzak ve en kuzeydeki
pencerelerden birinde
-güneşle yazılıdır-
sevilerin en sonsuzu, en doyumsuzu
kozmik bir dönüştür ki
sevebilmek, bakabilmek
kendimize
O ne
büyük bir mutlan
Ne büyük bir kurtuluş...
***********************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ARAYIŞ
I
Nötrino'nun sabahı
Proton aydınlığı yayıyor cumaya
Göz kırpıyor fener
Ulyssesçe çınlıyor ortalık
Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları
Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek
Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları
Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...
II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede!
Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine.
Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea...
Sevginin tüyleri nasıl da sıcak
tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını
Yunus'un!..
III
Selenterelerde görülür bu!
akciğer alveolleri golgi cisimciği...
Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.
Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede
'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'
**********************************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
HABERCİ
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda...
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!..
Kralın Haberini Bekliyoruz...
************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
STALKER
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...
Uzun,
yeşil otların olduğu yerde!
Gezegenin, bu soluk köşesinde.
Siyah şeyler;
suyun içinde parıldıyor.
Boş uzayda,
kuduz köpek sesi.
Orada,
kül esimli yeşillikte
konuşuyorlar uzak uzağa.
Hiçlik içinde gri,
yeşilsi otlar
Dönüyor her şey kendi hiçliğinde...
Soğuk,
kirpimsi,
soluk gezegen
ıslak tüylerini yalıyor!..
Stalker nerede!
neden, nedir?..
Uzun
yeşil otlar
koyu, gri bir sis içinde
yoluyor kirpiksi deriyi...
Andrey!
çürük,
irkiltici uzay
kavranası yerin
kendisidir!..
Geriye dönüp;
duraksıyorum...
**********************************************************************************************************************************************
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Shoei Imamura'nın filmi için
Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar ardında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer, oyuklara terkedilen
göğül cesetlerimizi.
Ve bir Narayama Türküsü yükselir ardından
Acı çekmeyeceksin anne
şanslısın kar yağıyor.
Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü
ölü gelinin...
Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır
alın yazımız.
Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...
Ah anne anne!
bir boğazdan daha kurtulduk şimdi
bu kez şanslısın
kar yağıyor!..
Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin
Öteki yerde...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'
Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...
Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel; ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı
süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin
içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği
sessizliği ki
gömülürdün gene yerine
ve yürüyerek giderdin;
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne!
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SERPİO
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.
Al kanatlı bir kavga şahinidir o
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek.
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AMELİA
Gece
Lâtin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...
Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi...
Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun, sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ARAYIŞ
I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.
Ulyssesçe çınlıyor ortalık
Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları
Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek
Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları
Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...
II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede
Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine
Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea.
Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un...
III
Selenterelerde görülür bu
akciğer alveolleri golgi cisimciği
Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.
Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede...
'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'
**********************************************************************************
ULUS FATİH
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
JORGE LUİS BORGES
Lâleyi dedim, şu yatağın altına saklamış
buruşturup
sonra aynada ölüsünü izlemiş uzun uzun
Ağlamış da, iki damla gözyaşı, onun
şu yatağın üzerinde duruyor
kurumuş.
Leda'yla geçirmek istemiş son geceyi anlaşılan
Apollon'un elinde dolaştırdığını söylediği
bir el yazmada adı geçen Leda!
Eğilmiş sonra -kendi ölüsünün üstüne-
orasını incelemiş; bakmış ellemiş
bir hymen inceliğinde
Evet, bellemişte o güne dek yazılan, kutsal kitapları
-o gece-
Dağ yollarını, düşleri, dökmüş narları, örenleri
-tuz yüklü çuvalları-
İğdiş keçileri, ovaları, beygirleri
Zülkarneyn'i, Keyhüsrev'i
Ağlamış gene, solgun bir kandil ışığında
sorgulayıp bir 20. yüzyıl Diyojen'ini
Tus Kalesi'ndeymişcesine...
Yeşil olanda olmasaymış o sıra, eğer
umarsızlıkla başlayıp söze
Aristofanes'li bir barıştan söz edecekmiş
gene
O ara, eh ama büyük bir alışkanlıkla
yeşil nedir ki demeyin
Yeşil; ıssız bir çölde zefir arayan!
kör bir kaplumbağayla, kambur bir tavşanın
dölsüz bir karıncaya gördürdüğü düştür!
ve kaftanı alüminyum çivili
taht gibi bir tahtadan
tahta gibi bir tahta düşüştür.
Ve demek ki yalnız sola dönmekle ölmüyor kral
deyip sürdürdü
ve bir labirentten daha da zor olanı
düz ve uzun bir çölü andıran herhangi bir
duvar olabiliyor.
Şimdi de; Şira yıldızında sıra dedi
bu kez kız
-rabbi konuşacak-
umarsızca yukarı baktı...
Yoldaşlarım Adelhanov'u ve onların
andlarını kurtarmanın zamanıdır
ileri dedi
bir Don Kişot cılızlığıyla haykırarak!
İki bin yıldan beri kazınmıştı da ama
Devlet ki mutlak kötüdür
Zira: Zaruri ve Eflâtuni bir gridir o
Bu sıra, Leda
ama Vincent Moon ben değilim ki diye haykırdı,
-tiksintiyle-
deli gibi geçip gidiyorsa zaman dedi
Radion Raskolnikov'u sevmek benim suçum mu
ve kurtarmayı istemek, Rasputin'i
Anastasia'yı
ben, yani Hladik olarak
bir köprü üzerinde, tümü birlikte
bir yüzyıl bir an
içindeymişcesine
Ama anlaşılmazlıkları koydun gene
bu kuyunun içine
kulelerde daha ne kadar uzakta...
hem bu karanlıkta nesi
diye sordu
-eğildi-
Ğ! İşte bunu yapmayacaktın dedi
aynaya uzanıp
sarı bir yüzle fırlattı sorgu defterini
el yordamıyla araladı kapıyı
Işık...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MEVLANA FELSEFESİ
"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol
/ Şefkat ve merhamette güneş gibi ol / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi
ol / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol / Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi
ol / Hoşgörülükte ve sevgide deniz gibi ol / Ya olduğun gibi görün ya
göründüğün gibi ol."
Resmi öğrenimimiz boyunca ve devlet dersinden
öldürülmeden önce, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi ve Kaşgarlı Mahmut'u
öğrenmiş, Ömer Hayyam, Mevlana ve Yunus Emre'yi bilmiştik. İlk üçü düzyazı
yapıtlar vermiş, diğer üçü ozan olarak çiçekler açmıştı. Bir doğru vardı,
sonraları dünya tarihi, rönesans ve reformla karşılaşınca neredeyse onları
unutuyor, Shakespeare, Botticelli ve Magellan türü simgelerle dağarcığımızı
dolduruyorduk. Anda konuya girecek
olursak, tarih boyunca yaşanan doğu batı ikilemi, şu sıralar tüm karmaşasıyla
bir kez daha sahne almak üzere...
Mevlana ve Yunus Emre canlanıyor, ortalığı
mehteran marşları kaplıyor, Osmanlı uyanıyor, Türklük doğrulur gibi olurken,
İslamiyet atağa kalkıyor, kuramlar, sentezler burun farkıyla yarışırken,
romanlar, öyküler öne fırlıyor, din eksenli kültür yayılırken, görünmeyen bir
el, doğu batı bulamacını sofralara koyuyor, doğu kasıtlı olarak geri plana
itildi dürtüsüyle durduraksız Hindistan'a Çin'e uzanılırken (Anadolu bitseydi...),
evde ki azıktan olunuyor vb...
Bir kültür karmaşasından ve bir kaosun içinden
geçtiğimiz kesin, Grek ve Latin uygarlığının yeryüzünün öncüsü olmayıp,
Mezopotamya kültürünün başat olduğunu söyleyenler, Grek kültürünün Anadolu yani
bizim kültürümüz olduğunu savlayanlar, insanlık tarihinin Orta Asya'dan
başladığını öne sürenler, görünmeyen bir arenada gizliden gizliye
çarpışıyorlar. Aramıza bir Mısırlı katılsaydı başlangıç firavunlar, Bir Perulu
katılsaydı Mayalar, Bir Sibir Türk'ü katılsaydı Kamçatka yarımadası, bir Maori
katılsaydı en küçük ana kara ve bir Eskimo katılsaydı insanlık tarihi uzun
gündüzlerin aydınlığında Kuzey Kutbu'nda başlamış olacaktı. Ne ki ilk atamız
Africanus, Zambezi ırmağının çavlanlarında
yaşadığına göre Afrika'nın da kültürün anayurdu olduğu ileri sürülebilir.
Uygarlıklar çatışması biçiminde dillenen bu kavram, aslında kaba deyimle yine
kökü politikaya uzanan ve 'ziynetten pay kapma' olarak açımlanan bir kaygının
dışa vurumundan başka bir şey değil. Dolayısıyla güçlü olan kazanacak... Ama bu
işin yalın yanı, neden sonuç (tüme varım) ilişkisiyle biçimlendirilmiş,
yenilenlerin -kabullenip- susması gerektiği yargısını özendiren bir tutum.
(Arada bir rübai ile soluklanalım; "Bıraktım artık, Hayyam tartıyor, dizelerin o ağır biçemini /
Anımsatıyor ona zaman, o özgün, eşsiz çizgisini / Dile gelmeyen düşler, binbir
çeşit arzular mıydı onlar / Ve hangi gizil Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl
paylaşılıyorlar." )
Öyleyse nasıl düşünmeliyiz, düşüncenin Janus gibi
binbir yüzlü dünyasında, o sonsuz labirentlerinde bir yol yordam arayalım.
Tarih göstermiştir ki, düşünce ve kültür ancak özgürlükçü ortamda boy atar,
gelişir. Skolastik mantık, yani herşeyin tanrıya, krala veya günümüzde salt
yürürlükteki erke bağlı sayılabilecek düşünsel yöntem, sürekli bir sapma ve
toplumsal patlamaya yol açan, durağan ve inakçı bir gelişimle sonlanıyor, bu
hızla çoğalan hücrenin tümör üretmesine benzer bir ilerlemeyi andırıyor. Demek
ki bin çiçek açacak, bin düşünce yarışacak...
Örneğin, batı uygarlığını baz alan, herkes denize girsin, herkes Sartre
okusun; doğu uygarlığına yüz dönense, herkes Gazali okusun, herkes Kur'an
kursuna gitsin diyecek belki ama öncelikle diğerinin düşüncesinin varlığına
saygı duyacak... Voltaire gibi düşüncelerine katılmayacak belki, ne ki onu
savunabilmesi için her özveride bulunacak. Düşünce temelde şu kıssada
anlatılandan başka bir erek taşımaz. İki
kişi bir inançsızla, bir dindar sabaha dek tartışıyorlar, alacakaranlıkta
evlerine dönerken, inançsız olan, kitapları arasındaki o "biricik"
kitabı okumaya başlıyor, dindar olansa tüm kutsal kitaplarını ateşe veriyor
(H:Cibran). Temel gerçellik; sonsuz bilgilenim ve değişime açıklık,
geçmişin erdem ve birikimine katkı ve bitimsiz geleceğe gönül uçurmaktan başka
bir şey değildir.
Bu bakımdan yukarıdaki savları yinelerken
ülkemizde batı klasiklerinin çevirisini hata gibi görmemek gerekir, bunun
karşısındaki tavır doğu klasiklerini de çevirmiş olmaktır. Ama biz tembellik
hakkına çok saygılıyız, bir vurdumduymazlık içinde olduğumuz ileri sürülebilir...
Yakınlarda Şemsi Tebrizi'nin Makalat'ını Simurg
kitapçılıktan alıp okumak istemiştim, kitabı bitirdiğimde bir düş kırıklığıyla,
mutsuz oldum, kötü bir çeviri, argo sözcükler, zaman zaman bayağılığa yaklaşan
bir felsefe, bunun doğrudan çeviriyle ilgisi var, çevirenin yetisiyle ilgili,
yeryüzünde edebi hiç bir yapıt olmasın ki dili, yazım amacı güzellikten
etkileyicilikten uzak olsun...
İlyada'ya zaman içinde, aynı güzellikte yeni
bölümler eklendiği ve Homeros'un 'hiçkimse-odysseia' bir yazar olduğu söylenir, bizde ki
İlyada çevirisi de eşsizdir, öyleyse çevirirken son derece arı ve bir üst dil
yaratamıyorsak çabalarımız boşuna demektir.
Uygarlığın nereden başladığı sorunsalıysa,
yeni Mevlanalar, yeni Yunus Emreler üretmedikçe, hiç bir geçerliliğinizin
olmayacağı bir alanda salt monologtan başka bir şeye yaramayacaktır. Üstelik
karşınızda daha güçlü, donanımlı kesimler oldukça... Türk İslam sentezi
düşüncesine sempati duymak kolay ama bunu kim istiyor, Kabe'mi, Vatikan'mı, biz
mi, bugün Kabe, Amerikan askerlerinin zaman zaman koruduğu bir mekan... ya
Vatikan!.. ve dünyanın yarısı Isfahan , ama İran, abd'nin
hırçın çocuğu konumunda, İstanbul, islamın sutresinden kurtulmuş bir karnaval
şehri olarak algılanıyor ve haritalardaki adı Konstantin!.. Türk İslam sentezi
nasıl gelecek peki, Akm'yi yıkıp yerine cami yaparak mı, cumhuriyeti Konya'ya
taşıyarak mı!.. 70.000 cami - 1 Akm= 70.001.
Bir şeyin çıkarılarak, bir şeyin çoğaldığı görülüyor, matematiğin ruhuna
ters bir olgu... Bölgede bir de İsrail var, İslamiyete karşı zonedefence
işlevi görüyor, yakında Irak topraklarında da olum ve umu dışı bir Truva atı
amaçladın mı islamiyet sizlere ömür, göklerimizde bir haçın gölgesi
dolaşıyor sanırım ama gören var mı...
(Kommageneli ozan gibi rübaiyle şifa buluruz
belki; "Bir gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin, heyüla filan değil, /
uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illeti-ûlâ filan değil. / Ve senin
kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi: / Suret hemi zıllest... filan
diye başlayan değil..."
"Şarapla doldur tasını, tasın toprakla
dolmadan dedi Hayyam / Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu,
yırtık pabuçlu adam: / Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım,
dedi, / şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..." )
Mevlana'yı tanıtarak ilerleme sağlayabilir
misiniz, size yüzyıllar önceki Dante'yi tanıtsalar güne övgü sağlar mı bu ve ne
düşünürsünüz, Bugünkü "ab" kültürüne hayran mı kalırsınız... Yoksa
yeni Dante, yeni Petrarca, yeni Shakespeare'mi ararsınız...
Biz de her ikisi de yapılmaya çalışılıyor, ama
bir bölüm hibrit yazarlarımız alkışı yazık ki Washington'dan alıyor,
özeleştiriyi kendini aşağılamak sanan, demokrasiye değil, demokratörlüğe
soyunan bu neoyazar ve intellectuel grubunu hangi doğulu hayranlıkla
okur ki...
Bu kargaşa projesinden, ya yeni Gılgamışlar,
Hitit aslanları veya Muratoğulları çıkacaktır ya da Hasan Sabbahlar, Hülagüler
ve fetret devirleri bizi teslim alacaktır. Sovyetler parçalandı, Balkanlar
yenilendi, ulusalcılık tam aksine yükseldi, ama Güney Amerika değişiyor, Çin ve
Hindi Çin gelişiyor, sıra ortadoğunun yazgısının ne olacağında, dileriz biçim
içeriği belirlerken, onu biçimlendiren elin parmaklarına da rengini verir,
egemen olur.
Şimdi tüm bu akışlara koşut olarak yeni
yayımlanan bir Mevlana kitabı var elimizde, yazarı Henri Benazus, Mevlana
Felsefesi adındaki kitap Mevlana'nın yüzyıllar önceki hümanizmini tüm
açıklığıyla bizlere aktararak, örnekler veren okunası bir kitap. Mevlana'ya
göre, bizler hepimiz ortak düşüncede buluşabilirsek gerçeği yakalayabilirmişiz,
tek tek bilgi sahibi olamazmışız, herkesin görüş açısı ve derinliği ayrı olduğu
için, bu görüşünü gerçek bir hümanizm duygusuyla da örneklendiriyor. "Hindistan'dan
bir fil getirip, karanlık bir yere koyalar. Getirilen bu fili seyretmek isteyen
halk oraya gelince, karanlıkta göremez ve ona dokunmaya başlarlar. Filin
hortumunu tutan onu bir oluğa, kulağını tutan yelpazeye, ayağını tutan da
direğe benzetir. Özetle herkes filin neresine dokunduysa, kendi zannınca bir
hüküm verir. Ama herkesin elinde bir mum olsaydı, halk fili bütün halinde
görüp, onun neye benzediği konusunda yanılmayacak, görüş ayrılıkları kalkacak,
herkes gerçek bilgi sahibi olacaktı."
Başka bir bölümde yazgıcı anlayışa karşı çıkıyor
Mevlana; " Hırsızlık suçuyla yargıç karşısına çıkan zanlı, ne yaptıysam
Allah'ın takdiri ile oldu der. Bunun üzerine yargıç der ki; bende seni Allah'ın
buyruğu ile cezalandırıyorum..."
Varlığın sonsuzluğu ve insanın bedeni içine
hapsolan sonsuz bir ruhtan ibaret olduğunu ansıtan, derin bir aforizması da var
Mevlana'nın; "Canlar, siz ancak bir düşünceden ibaretsiniz. Geri kalan
varlığınız ise et ve kemikten başka bir şey değildir."
Gene bir rübaisinden şöyle sesleniyor insanlığa "Başının
üstünde bir sepet dolusu ekmek var / Hala oraya buraya koşup ekmek istiyorsun /
Dizine kadar dereye girmiş görmüyorsun da / Hala ondan bundan su isteyip
duruyorsun."
Mevlana şiirlerinde ise; Beylerin azametle
bıyık burmalarından, padişahların rüşvet aldığından, belli olsunlar diye
kölelerin yüzlerinin dağlanmasından, savaş oyunlarından, Moğol akınlarından,
yıkılan şehirlerden, kadılardan, valilerden, katiplerden, divanlardan, alınan
haraçlardan, daracık sokaklardan, geçit vermez dağlardan, karanlık vadilerden,
pazarlardan, hileli terazilerden, hırsızlardan, uğrulardan, kesik başlardan,
kafes arkası kadınlar, delilerden, tekkelerden, şeyhlerden, sarhoşlardan,
Ahilerden, rintlerden, avlardan, avcılardan, zindanlardan, kumarlardan, bekar
odaları gibi nenlerden bahisler görülürmüş.
(Gene bir rübai: Kaybolan umutlarımızı
koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır
keşişleri gibi yalvarır yakarırdık güneşe, -oturduğumuz yerde- / Kıpırdamazdık,
o da; doğmazdı... )
Son söz olarak sonsuz barış adına insanlık için
can verenlerin önünde eğilelim ve; "Gene gel! gene gel! her ne isen
gene gel! / Kafirsen ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan da gene gel / Bu bizim
dergahımız umutsuzluk dergahı değil / Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene
gel!" diyelim. &
***
Mevlana Felsefesi / Henri Benazus
Bizim Kitaplar Yayınları / 370 Sahife
***************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KRİPTO
Yüz yıl sonra insanlar solumayacak!..
Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo,
yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki
bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı
yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya
çalışırken, kutu elinden fırlayıp
taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış.
Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım
seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa
soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine
ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu
mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör
bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak
olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tü!’
diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz
çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de
acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış
karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük
kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve
sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini.
Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım
diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine
çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen
dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi
davranmak gerekir demiş!..
Yazacağı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay
boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin
ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan
ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız
olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay
ne kadarda sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış
birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların
helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin
oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer
güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri
tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir
reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde
yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam...
Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun
eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir
yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve
ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.
Güneş+ İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir
şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir
olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak
bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıcı idinin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun
kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki
töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman
önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan
çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın,
başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu. Kimilerine
göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin,
sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer
bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz
bir geleceğin noktası sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir
şey kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme
ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kozmik toplar
oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu.
Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle
ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam
perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu. Bir
dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara
dönüşüyordu yaşam.
Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk,
yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü,
öteki yüzü de, karşıyaşamdı ve bir yarış
içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok
oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı
kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu
anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta bir tür
yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey
gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu
bizim. Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası,
soru neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu
bizi dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene
bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü
yokluk, yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde
gerçekleşiyor, körlük yada görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı
var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor,
göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör
olduğunu söyleyebilir miyiz.
Varlık, yokluğun bir türevi mi? insanın olmadığını düşünelim, soru olmasın,
bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte
bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki
boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir
hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve
yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel
güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil. Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta
varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki,
bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur.
Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık.
Ve şey varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini
barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa
boşluktan nefret eder. Gerçel soru:
Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani
biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip
oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang
doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık
var, biçim arayışı...
Sonuç: yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk
olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz
sorabiliyoruz.
Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf,
en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç
bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir kara dönümü diye düşünüyorum.
Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü
neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum,
gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşenıyim.
Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum,
soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan
kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım
ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende
toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın
gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş
kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben
yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim
ama, ben bir soruyum.
Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol
açmış. Tanrı dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin
varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu
yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin,
oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi, yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin
ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten
uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız,
öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık
patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek
olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik,
ama savlar güçlenince yanlışlar çoğalır. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise
birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir
varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok
olacak, adınız unutulacak ve bir daha gelemeyecek, dönemeyeceksiniz. Ama ne
mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak
boşuna. Çünkü bir biçimi
geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük
bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi
parlıyorsunuz. O denli sıradan ve değer
bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık
yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız. Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne
yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir
cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı
var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem,
yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı. Son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi
-ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf
estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir.
Yokluk, sonsuz güzel biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur
yokluk. Biz, varlık olmak nedeniyle ilk
basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok
olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve
indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file
niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir
kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna
gelebiliriz Yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için.
Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma
bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk,
varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli
sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken,
göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile
onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı.
Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda bir yanılgıya dönüşüyor, onun
için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye
takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi.
‘Sevgilin için bir çiçek ister misin...’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın
penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bu hiçlikte, uçan kuşların
varlığı onları mutlu etmişti.
Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme
boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler,
bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus,
besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...
Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak,
söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç
yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir
şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey
barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu.
Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük
tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini
düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi
bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken
çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş
ve larva halini almaya başlamıştı. 3 parsek ötede kurt deliği yöntemiyle
evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin
gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı
terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine
benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl
geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, pire dolu bir maymun,
kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık
yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...Taler,
900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar
yapıyordu. Sonunda yerküreye dönecekler
ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı
olduğunu ya da alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini
haykıracaklardı.
Vega yılının Septus (Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde,
bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek,
tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu,
hemen peşine düştüler, tam 4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı
horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk
canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp
kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo,
umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte
metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz
dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların
çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan
helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce
aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barışıyla sarhoş, sanal savaş için
haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş
bulutsular...
Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka
dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo, titansı karışımsa 5 milyon
yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti,
ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar
olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi.
Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam
bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada asılı duruyordu. İletişim
ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler,
raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin üçüncüsüne bildirmek için
düğmeye bastı. Raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende
yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla
Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek
katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan,
sanal platin kutudaki verilerse şunlar:
Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya
çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yokolma olasılıkları söz konusu olsa
da, diskin elemanter gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli
biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagan çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri
100000 yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye
düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı
düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı bıraktı. Uzay
boşluğunda düşündükleri, anında elektronik
yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı. Az sonra
Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak bir uzay yürüyüşü yapmalarını
önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış /
Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger
taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom diye mırıldanıyordu.
Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve
araştırma görevlerini sürdürdüler. 250000 yıl sonra öngörülemeyen bir şey
dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan
başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve
sabırsızlıkla bekleyen kendilerini bulmuşlardı.
&
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ANDROMAK
I
Andromak, tırmandığı
tepeden, hafif yelde karların uçuştuğu çam ormanına baktı. İçinden geçtikleri
köylük, uzaklarda karın altında uyukluyordu. Keşiş Rusalem, üç gün önceki
panayırdan kalan son ekmeği çıkardı heybesinden ve ikiye bölerek yarısını
Andromak'a verdi. Andromak, ikiye bölüyorsak, biri sana biri bana kalmaz mı
dedi! Keşiş ya üç kişi olsaydık nasıl paylaşırdık diye yanıtladı. Andromak,
dörtlü sistem, onlu sistem diye mırıldandı. Keşiş onlu sistem kimbilir nasıl
aşılacak diye düşündü.
Önlerindeki gök suyu
geçtiler. Buz öbeklerinin yüzdüğü kolu geride bırakıp, karlı vadide iki yanı
yüksek kayalarla çevrili boğaza geldiklerinde, ilerde, sürüyle akbabanın
guğuldaşarak birbirlerinin üstüne çıktığını görünce, oraya yönelerek, ölen
şeyin ne olduğunu anlamak için hızlandılar. Bir genç kız ölüsüydü bu ve cesetin
yalnızca güzel başı kalmıştı. Güzel baş keşişe dönerek: Adım Hippolyta dedi!..
Andromak boğazın
derinlerindeki ilk sapaktan döndüğünde, gümüş gibi parlayan yüzüyle, ak başlı,
balık vücutlu, yüzüyormuşcasına kıvrılıp bükülen bir yaratık çıktı karşısına;
yaratık onları görür görmez, topuklarındaki minik kanatları birbirine vurarak,
tepedeki koruya doğru uzaklaştı.
Keşiş yürüyordu ve
Andromak'a çok uzaklardaki sessiz tanrılar ülkesinden, orada bir adadaki kız
kulesinden ve kulenin dibindeki iğde ağacının altında uyuyakalan prensesle,
insan başlı keçiden, içerideki küçük mabetteyse, sese tepki verebilen altın bir
buzağıdan söz ediyordu...
II
Perilerin uyluğundan
dökülen pullar gibi yağan karın altında, tatlı bir yorgunlukla uykuyu özlüyordu
Andromak, Akheron'un kıyısında, palamut gözlü, kıvırcık saçlı yarı tanrılara el
sallayıp -gülüşerek, kuş avlayabilen örümceklerin bulunduğu mağaranın ağzına
geldiklerinde yavaşça içeriye girerek, uyuyakaldılar...
Düşlerinde, sayısız kır
hayvanıyla, inci bilekli, ceylan ayaklı nymphalar elele dansediyorlardı. Ortada
yanan ateşin içinden, birer birer fırlayan, gözleri maskeli, Apollon gibi erkek
güzeli satyrler, hemen oracıkta nymphalarla birleşiyor ve garip iniltilerinin
süslediği, betimlerle dolu kıvrak danslarının gölgesi, duvarlarda tuhaf
salınımlarla gezinerek, bir süre sonra ansızın yere düşüyorlardı.
Andromak ve keşiş sabah
uyandıklarında, mağaranın taş zemininde, hâlâ genizleri kavuran bir dumanın
hâleler çizerek tavana yükseldiğini ve incecik bir külün, yosunlu taşlara
sinmiş belirsiz lekesini gördüler... Andromak cesaretle adım atıp, Marsyas
dövmeli ayakkabısıyla küle bastı ve tiz bir çığlıkla, minik bir kırlangıç
fırladı külün içinden. Mağaranın ağzından sızan ışığa doğru yaklaştıkça büyüyen
kuş, geniş kanatlarıyla havalanıp, renkten renge dönüşen gövdesi ve duvarlarda
yitip giden sesiyle 'bir Anka gibi' sağa sola
çarpa çurpa uçtu gitti.
III
Çamların dallarında,
yanıp sönen karların, kış güneşiyle bezeli oyunlarına bakıyordu Andromak...
Keşiş, kar kürelerinin, değişen yer çekimiyle, dallarda aldığı biçemin
geometrisini arıyordu bilincinin derinlerinde. Çamlarda ipek ötüşlü, iricil
kuşlar dolanıyordu. Metalik bir parıltıyla uçarak, gökte yer değiştiriyordu
kralın sincapları. Sihirbaz demirci, her on dört günde, taş ve demir aksamlı
uçabilen sincaplar armağan ediyordu krala!.. Andromak demek ki Epir'e
yaklaşmışız dedi. Uçan sincaplar ülkesiydi Epir. Keşiş, ikindiye doğru, baygın
kokulu, gür sarı çiçeklerin dolup taştığı bir bayıra gelince, Zeus'un amansız
kışında, çiçeklerin nasıl açabildiğini sordu Andromak'a... Andromak, gökte
parlayan yıldızı göstererek, düş görüyorsun dedi keşişe, çiçek yok, kar var ve
karın ışık rengindeki yabanıl dökülüşleridir bunlar. Keşiş inandı ve uzaklardan
gelen bir atlıyı işaret etti ona... Gelen bir tanrıydı, balina gövdeli bir yarı
insan, yarı attı. Tanrı hışımla, kırbacını gösterip gülerek, tümüyle som
altından olduğunu kanıtlarcasına parıldayıp, kırmızı kuyruklu yüzlerce sülünden
oluşan ordusuyla, fener alayı gibi geçip gitti.
Andromak yorgun ve
şaşkındı, ilerdeki koyağın arkasına dolanıp kayalara yaslanarak, düşüncelerinin
derin uykusuna daldı. Keşiş uzaklara bakıyordu...
IV
M.Ö 600'de, Andromak,
Epir'e geldi. Kentte demircileri dolaştı, varoşlara girip çıktı, agoraya
uğradı. Delphoi'de uyuyakalan çocukların meselini dinledi, odeonun taş
merdivenlerinde izleyici oldu, Atena'ya geçerek, Akropol sırtlarında, liriyle
mürenleri çağırdığı söylenen çobanı alkışladı, kentin ortasındaki ünlü
bulvardan Melankoia'ya doğru yola çıktığında, keşişle birlikte sekiz yüz yıllık
gezilerinin sonuna geldiklerini anladı... Masallarda anlatılan altın yolun
bitimine kavuştuklarında, yalnızca oturan, sessiz tanrı Uranos'la karşılaştılar.
Bedensiz ve ateş gücünden başka bir şeyi olmayan Uranos'u görünce, ikisi de
biricik ve sonsuz olan 'tek gerçeği' bulduklarını
düşündüler; Uranos, düşlerin varlığıydı ve devinimsizdi!.. Titreyerek; (varlıkların düşüymüşçesine) "Zaman yok, hiç birimiz yaşamıyoruz" diye
haykırdılar...
V
Kız, doksan dördüncü
sahifede gözleri ağırlaşınca kitabı kapattı! Kandili üflemek için ayağa
kalktığında, o ana dek sessiz duran öteki de kalktı!.. (çift gölgeli başı göründü) ve birbirine bağımlı ama aynı zamana bakışan,
iki ayrı gerçeklikle kandile üfleyerek, uyuyakaldılar...&
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz
bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa
beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös
dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları
ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi
sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise,
ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top
durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen
yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu
ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini,
tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz
hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda
ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar
biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on
kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da
hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini
bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu
şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp,
kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı.
Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan
gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor,
kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını
keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar
açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki
dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve
sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden
yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken,
nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
Kimbilir belki de,
ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik,
o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların
arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu
büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte
maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte
bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz
isteri...
İşte böyle bir anda, gene
böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de
dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş
edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir
geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve
oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan
olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran
avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak
gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..
Avcı tam yedi kez
doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor,
cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip,
gene dikliyordu soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların
arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle
açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu
alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı
dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere
kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların
koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları
sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz
mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip
geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı
atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar
göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan
alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip
'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya
kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak
kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ
kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu
bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya
sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
**********************************************************************************
***********************************************************************
Ulus Fatih'in öykü kitabı çıktı;
"DEMİR KİTAP"
Ulus Fatih, öykü, şiir ve deneme üzerine
yapıtlar veriyor. Yazar altıncı kitabını öykü çalışmalarına ayırmış. Demir
Kitap'da ondört öykü yer alıyor. Kısıtlı uzamla, sonsuz zamanın içiçe geçtiği,
kahramanın anlatıcıya, anlatıcının kurbana dönüştüğü, rollerin sürekli
değiştiği, Osmanlı saraylarından, uzayın içlerine, oradan çocukluğun
labirentlerine uzanan ve Türkçe'nin olanaklarını da zorlayan, bir öyküler
demeti... Mitolojinin ayrıca renk kattığı öyküler okurunu bekliyor...
Demir Kitap / ULUS FATİH
Öykü / Artshop Yayınları
112 Sahife
Ağustos / 2006
1. Basım
Yayın Editörü: Vedat Akdamar (0538 819 46 68)
***********************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
ÖZGEÇMİŞ
1955 yılı, Denizli (Çal,
İsabey) doğumlu.
1966 İsabey ilk okulu
1969 Denizli Merkez orta
okulu
1971 Nazilli öğretmen
okulundan (yatılı) isteğiyle ayrıldı
1975 Denizli akşam
lisesini bitirdi.
1976 Ankara SBF Basın
Yayın Yüksek Okulu'ndan ayrıldı.
1976 İstanbul da bir kamu
kurumunda çalışmaya başladı.
1977 İst. Edebiyat
Fakültesi Klasik diller bölümü.
1978 İst. Edebiyat
Fakültesi Genel Coğrafya bölümü.
1979 İst. Ünv. Hukuk
Fakültesi
1980 Tiyatro, şiir ve
öykü üzerine çalışmalar
1985 Hukuk Fakültesini
bitirdi, kamu kurumundan ayrıldı
1986 İlk şiir ve
denemeleri dergilerde yayımlandı.
1989 Priamosoğlu
Hector'un Ölümü adlı kitabı (Gerçek Sanat Y.evi- şiir) yayımlandı.
1991 Kamu kurumundaki
görevine döndü.
1991 Leandro adlı kitabı
(Kora Yayınları-şiir) yayımlandı
1993 Detay yazın
dergisini yayımlamaya başladı.
1995 Sonsuz Küs Aias'a
adlı kitabı (Detay yayınları-şiirsel metin) yayımlandı.
1996 Öyküleri dergilerde
yayımlanmaya başladı.
1997 Doğa Söylenleri
(Zümrüd-ü Anka-Detay yayınları-şiir) yayımlandı.
1997 Detay dergisinin
yayınına son verdi.
2002 Yaban Koku (Sel
Yayıncılık-şiir) adlı kitabı yayımlandı.
2003 Kamu kurumundaki
görevi bitti.
2003 Resim çalışmalarına
katıldı.
2005 Resimleriyle 'Ekim
Geçidi' sergisine katıldı.
2006 Demir Kitap (Artshop
Yayıncılık-öykü) adlı kitabı yayımlandı.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz
bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa
beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös
dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları
ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi
sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise,
ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top
durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen
yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu
ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini,
tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz
hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda
ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar
biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on
kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da
hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini
bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu
şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp,
kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı.
Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan
gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor,
kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını
keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Kimbilir belki de,
ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik,
o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların
arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu
büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte
maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte
bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...
İşte böyle bir anda, gene
böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de
dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş
edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir
geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve
oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan
olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran
avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak
gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..
Avcı tam yedi kez
doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor,
cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip,
gene dikliyordu soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların
arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle
açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev
boruyla!
İşte tam o anda, karşı
dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere
kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların
koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları
sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz
mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip
geçmemiştiki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı
atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar
göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan
alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip
'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya
kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak
kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ
kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile
anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya
sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
********************************************************************************************************************************************************************
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta
yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da
gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik
alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin
altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor,
uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve
kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması
yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde
kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde
gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu.
Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan
içerken, yurtsamayı topuklarında
hissediyor, kör bir
kızın okuduğu Taberi
tarihinin içinden vadileri döne
döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden
kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in
Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla
konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı.
Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle
aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle
düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç
ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan,
vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye
bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan
başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya
çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki
birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları
görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl
kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları
dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir
yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li
bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve
ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım
dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde
Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde
küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından
belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları
yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir
dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı
‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin
üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde,
Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan
insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan
koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla
bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk
Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin
yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”
sesleri arasında uyandım...
Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve
seyrek görülür kuşları kollamakla
geçirmeye karar verdim.
Kanatlarıyla aydınlık bir
pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen
dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü
üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt
durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların
üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu
sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş
gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok
mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını
garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi
bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara
baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor,
uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla,
uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat
etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
ASTEROİT
Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi
gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin
bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz.
Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde
değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi
bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı
kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse
olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen
çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir
kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi
hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz,
isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı
olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle
görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl
varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük
bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli
gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya
çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu
çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi
kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını
gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak
-teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından
bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan
sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim
almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya
neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip
birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen
süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok
artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç
sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri
ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını
sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara
yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı
neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına
gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir
‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu
ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu
hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların
erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha
şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi
düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok
ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını
kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için,
değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan
Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya
ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik,
radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş,
sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz
sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz
bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek
düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı...
Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir
gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz
olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine
yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un
yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç
altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir
kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için,
bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı
gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala
sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler
içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça
kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde
basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu
sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks
gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey
duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan
deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime
lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle
iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı
yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara
saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik
bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve
sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok,
nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik
termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir
şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp
gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve
bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir
tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir
kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri
geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve
selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri
henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken
gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu
anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların
çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç
gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay
olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü
ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir
jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan
şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları
barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk
ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman
unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan
püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz.
Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun,
besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez
böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik
düşecekti.
Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl
bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan
müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına
çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye
başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından
inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle,
Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail
etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin
geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın
korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin)
erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir
biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız,
bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse
ucunda (tamtamına diyebilirim),
sanki bulamaç dolu
bir çanağın keskin
kenarında kalakalmıştık. Uçsuz
bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü
bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla
elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir
perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan
sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var
ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken
tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine
bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz
oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar,
sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde
yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip
bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla,
bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından
kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle
çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
KORU
I
Defne yapraklarının arasında
mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli
satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara,
günün olur olmaz saatinde üşüşerek
birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk... Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i,
hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece
boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan
Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde,
çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron
Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş
sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey
soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında
gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in...
Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan
Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği
için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?.. Kendini
başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi, lavtasıyla
gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek
erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız
kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün
gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran
pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış
yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine
kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını
tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik
birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir
gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez
duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük,
ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk.
Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde,
bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im
vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde
deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin
gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli
bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir
boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel
hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya
tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer
can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan
korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık
atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’
diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek
kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve
Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte,
disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa
birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi
Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar, kendimizi
sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer,
Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını
yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında,
birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz
bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.
II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı
bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir
Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir
çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi,
eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek,
mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık
olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu
gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart
ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan.
Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse
yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni
bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar
yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot birikintilerine
savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek tozan olup
gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında,
ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga,
keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor,
puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir
oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte
Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik
bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında
düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı,
Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi
yokoldu gitti.
III
Bu gün koruya her zamankinden
daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan,
kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına
uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av
tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl
yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal
aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem
de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp,
metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha
gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına
yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu
körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına
sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur
damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı,
ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu
çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o
güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye
inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada
onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur,
ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere
doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini
terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına
işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul,
kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi
ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol
kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar
taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi
Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk
yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı
bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye
dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne
öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü
usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir
öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti.
O gün, ne mezarlıkta, ne koruda
gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta
yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan,
benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı
başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip,
aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta
tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine
kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin
ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan
gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt
çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi.
Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına
şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı,
tükenen, yitip giden bir girdabın son
fısıltısı gibi, yavaşça o şiiri okudu...
“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
hayatın ve ölümün amansız
baskılarından.”
IV
Bugün koruya tam kırkıncı
gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası.
Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf
öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü
sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş
yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede
oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak
bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm
olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere
öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü
düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için,
Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı!
Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim
olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en
görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine
yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!
Ekbatan’da, at üstünde
çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı!
Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı!
Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve
kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı
salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek
isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp
yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir
baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya
dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını
yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden
Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu dünyada en yakın
yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan
para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden,
topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu
biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi
saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu!
(Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para
anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız
kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç
dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen
içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen
olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri
parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak
kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi
metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam
yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit
çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük
şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında,
yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından
çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu
lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay
(biz dostları ona kısaca, Dolunay
derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı
herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı
için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta
sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste
(çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir
yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr
kaldı.
Tüylerinizi sevecek olan diğer
arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long
Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki
çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen
anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu
biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı,
kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir
kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu
bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini
anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları
aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa
kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı
becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya
çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük
Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir
ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik
karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz
olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki
yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de
parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur,
bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde
kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret
görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona
inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle
ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına
sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu!
diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..
V
Yengecin yan yan yürümesinin,
yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa
her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu,
uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler,
dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya
hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir
tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı,
hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak
hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden
gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu
ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki
özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan
ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında
hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka şeyler
anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği Lucia,
Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun aldattığı
Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura, Bel
Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna, hatta ve
yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler satılmadan,
feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan, atlas mintan
kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar buluşmadan,
hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze gülüşmeden...
Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan... Çeşmeler
kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar devrilmeden,
evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan, deli gönül
kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman
geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı
rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz
durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği
ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı
varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm
kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam
üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice
kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi
bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak
olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve
kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı
söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir
zaman kaçamayız dostlarım!..
VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan
nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek
dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup,
istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini
kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a
yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de
Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı,
çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı
çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa
çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden
giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın
olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek
teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki,
Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü
şudur:
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz
Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak,
kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik
rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen
dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon
gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri
gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam
sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha
önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip
olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme
olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem
olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi
tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel
uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu
oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış.
Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar.
Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını
değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı
doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko
bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri
konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile
olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen
gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in
Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan
için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını
düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr.
Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise
Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu
yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum
sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan
sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada
yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki
Galep’in çözülmesine yetmişti.
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti
Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara
gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg,
Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra kendisini
kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik katlarına
direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu barda,
sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar Akvaryumu”
denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle birlikte,
uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü ama
metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan,
sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına
kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını
görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu
kurtarırım düşüncesiyle, şarkıcı
tam sağdaki aynanın önünden geçerken,
otomat bir biçimde, ‘Jose!’ diye
haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı
boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün,
sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik
kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin
öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal
değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan
varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün
doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var
olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini
yalanlayan, (lineer) bir tür varoluş
kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
Evet,
Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah
gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin,
Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop
şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama
olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi
geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından,
kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!! dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup
düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu
yadettiğimiz kısacık öykü bu.
VII
Canım Artemis’im hep anlatırım,
hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup
içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur
bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu
kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu
olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine
eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne
aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal
Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle
coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli
dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile
bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor,
ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk.
Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen
rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın
dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de
gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç
balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus
(cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları
gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı
vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş.
Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu
olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı,
serseri bir tacirdir. Kimbilir...
VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya
görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den,
vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit
yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi
bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre;
ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm
insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek
bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen
görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim,
onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle
habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler
günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek
isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’ demişim...
Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar,
geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen
acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi,
Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima
dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın
olmanın getirdiği yaralarla, kendine
kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı
gibi yine ağladı, sırf ağlayan
birine dayanamadığım için bende
ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne?
İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek,
para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından
edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal
ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim
edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir
ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş
zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap
okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi
insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide
çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle
doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal.
Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor.
Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar
doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları.
Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla
yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği
için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için
değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye
ekledim:
“Yaşamın soylu değerlerinin,
bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban
edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek
istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür
kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın
düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin
insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe
aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim?
Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi
sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl
başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene,
dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında
askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana
bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar
Cassius’tu ama artık değil!..” Koruda
karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği
taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç
organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu.
Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak,
salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına
başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir
yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını
oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi
biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız
ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık
vererek, giderek kararan bu endüstri
kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete,
belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde
parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil
kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül
bir vaat, eskil bir panzehir gibi
yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik
sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım,
ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor
gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak
Şehriyar’dan da beter kör etti beni.
KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri
değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen
tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı,
sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.)
Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra,
bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli
uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini
kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak
evren tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de
gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu
ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer
bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda
olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in
yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan
avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık
şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup
eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp,
masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış,
keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul
vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye
gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı,
yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve
mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu
kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır
mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce
yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına
almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına
çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu
ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim
içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları,
kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir
diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki,
birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir
eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört
toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir
artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz
iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların
toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine
kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları,
yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş
füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin,
atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı
paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı,
devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay,
geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası
Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı
selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de
Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye
giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak
sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana
cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve
İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı
kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi,
Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin
şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde
şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren
Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından
akan sarı sularda gezinmişti.
Sarı gagalı keten kuşu,
yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla,
yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış,
istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan
Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı
buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz
gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek,
lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i
bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor,
moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren
uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı
koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık,
Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik,
sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar
gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton
-görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal
yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve
hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan
enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor,
dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak,
kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor,
toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor,
“belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam,
her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen
bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı
paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını
kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz,
mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran
kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz
haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi,
buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden
bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları
Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek
yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını
yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı
kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan
antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam
bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca
kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de
yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok,
Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş
yabani kökleri toplarken, manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye
baktı, bir buffalo, gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve
solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us
çörküleri yaşlı rahibe uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir
camın kayrası duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü
görüldü ve ne yazık ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar,
hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu, ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus
Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı
yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus
yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe
yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar,
kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan,
molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri
iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi,
hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının
yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç,
ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran,
yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta,
yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in
mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde
tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o
dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla
yazarmış. Delphoi’de, Apollon tapınağı
girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca,
Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar,
Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen
suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta
yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek
yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir
şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister,
Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve
Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka
adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi
rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir
gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen)
Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti,
‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı,
civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak!
sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır
kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla,
Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in
ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları
gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda
güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle,
dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun
koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki
Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”
Hublon ve melek otu görmüş
gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin
güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama
dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde
nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara,
dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte
foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’
‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr
duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı,
Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir
güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı
bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar,
verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir
çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet
değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp
çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin
kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın
solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir
sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört
bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını
arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve
karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru
kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı,
koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü
denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın
kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.
KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir.
Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir
öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge
düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün
biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son
peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir
kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin
yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken,
birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı.
Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen,
kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu.
Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir
ağacın altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok
oldu. Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular.
Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek
bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet
hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe
davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları
teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına
uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin
yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk
kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu
gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak,
bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni
görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı
affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve
mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek
anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat
hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve
korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir
halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece
kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve
bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak
yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş
topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin
ayağı aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü
kapaklandı. Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin,
atının ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde,
hükümdar ne istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın,
hükümdarın kulağına eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı
ölümden kurtarmadı. Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir
tartışmadan dolayı mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.
Mekke tüccarlarının, Medine’ye
mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve
kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar
yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu
Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam
Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar...
Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira
kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin
kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında
büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya
taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin
kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana
ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp
şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada
Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve
şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt
bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca
karanlıklar vardır’. Şanlı bir hükümdar
önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla
nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride
varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı,
altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez
cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez
seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver
yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç
derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım) efendim!..
KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil.
Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi,
yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi
bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri,
iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç
insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal
ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları kader dese... Perili köşkte, ondört numarada
desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a
gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları
gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist,
marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır
Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile
arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan
amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında
kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden
birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir
kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör
etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b
İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını
açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti.
Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya
emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği
Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye,
el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda,
Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu
kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi
Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî
Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden
Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi
diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın
güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup
iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep
yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte
kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi,
Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini
verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı,
yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler
vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve
Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar,
kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı
Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi
ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf
suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan
kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki
beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen
Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup, önderleri Leys uyruğundan Davud kızı Müleyke ile
evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle
buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda
bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur
al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim
olan Allah’ın adıyladır...
IX
Bir gün koruda oturup,
ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce
oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti
aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım
deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle:
‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene
korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının
bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet
geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle
‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin
tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.
Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik
beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu
aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık,
minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin
yayıyordu.
Bir başka gün, tam gece yarısı,
korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye
yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi
önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf
attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve
bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe
duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi
düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam
karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı
yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her
yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu
adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza
çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu,
makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren
biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde
yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz
aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız
dedi. Ve sonuçta hepsi evrenin bir parçası olan
katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek, yedi
katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir bilişim
yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık, içine
düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular,
canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak;
gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya
bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor
dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz
dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı,
ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine
ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz,
evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla
kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından
başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse
belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların
olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir
insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en
görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek ağzından
hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam terside
düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon tellerine
konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu.
Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin
ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre
at nalı biçiminde uzanan tarlanın, atın
sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki
pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu,
tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından,
toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis
gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi
yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün
konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı
göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından, cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle,
minyatür bir dünya, tuhaf bir cüceler
ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken uyansaydık bir şey değişir miydi hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir
çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım
derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım,
korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya
doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey
yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru
yürüyerek yitti gitti.
X
Artemis’le yalnızca sevişerek
ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak
yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı
ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde
seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde,
güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve
süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının
meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik
hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir
düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın
saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın
yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında
katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta
uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin
gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin
gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim
XI
Ama defne yapraklarının
arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin
başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir
Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına,
kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte
günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim
Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik
bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl
gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan,
sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş
dostlarım...
Gördüğümü anlatmaya dilim
varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda
duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi, kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an,
onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim
birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı.
Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin
üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım.
Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar,
güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün
birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu
nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç
bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü
andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda
telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan
sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki
toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak
aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez
gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu
artık. Onu öylesine bırakarak, kirletip
boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl
bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre
Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim
sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara
bile karşı koyamıyordu.
XII
İshak kuşu son bir kez öttü
koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki
yaşamak, yaşamak, belki de ölümdü.
Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek
birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi dikiliyordu.
Ve ama çok kısa dayanabildiği, bu bir
çeşit ‘ölüm anını’ sürdüremeyerek, hemen
aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam ölüm müydü... Yaşam, onun
sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak, bilinç yitecek, gözler kararacaktı.
Atomların, nötronların, elektronların gizli dünyasında bir sonsuz payda olan
töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki elektronlar, protonlar yeni bir
bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka bir varlığa dönüşene dek
bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş
tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir
okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci
dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz
arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik
parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan
büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi
boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz
de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle
düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin,
sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı
artık...
O an koruda ilahi, garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde
ve bakışta bana ve paltolara
baktı...”
Ve dünya silindi, yokoldu
gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı bir
denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel
dedi, ama ikincisi ben hayalim, hayal
olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır,
utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi
istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin
olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da
eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden
bir farkı yokmuş.)
Bu Mayo Clinic tarafından yapılan genel bir kamu duyurusudur ve böbrek satın almakla ilgileniyoruz, böbrek satmakla ilgileniyorsanız, lütfen aşağıdaki e-posta adresimizden doğrudan bizimle iletişime geçin.
YanıtlaSilmayocareclinic@gmail.com
Not: Bu güvenli bir işlemdir ve güvenliğiniz garantilidir.
Lütfen daha fazla bilgi için bize bir e-posta mesajı gönderin.