29 Eylül 2018 Cumartesi

8





GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                  
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004



























********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN
(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 
Faik Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı bile kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının bedeninden değil, kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını kısa süre sonra anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan görünen, tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, böcek-börtü çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl yazabilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak saatlerini ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın gönüllüleri sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başı dumanlı dağlar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de tanrısal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın yaşamda kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu bilinçli olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamın sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...

ULUS FATİH
**********************************************************************************













































ADI MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’

Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden ‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında ‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları aydınlatan  karanlığında başına bir şey gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de  görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde, ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin karaltısında ortaya çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’ gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı  Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz, çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu söylenegelmektedir.

Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den  sonra yaşadığını (minyatürlerde şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin Fatih’le ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum.
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı. 
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.  
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, cinlerin icat edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği,  herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin anlayacağı  bir dille göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...   
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; /  Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde bekliyor.
                                                       
                                                                                                                   24.09.2004
                                                                                                                 ULUS FATİH









ÜÇLÜKLER

Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları

Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor

Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu

Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu

Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni

Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu

Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar

Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu

Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar

Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar














ÜÇLÜKLER

Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş

Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere

Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş

Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları

Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik

Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları

Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya

Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası

Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği

Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı


















ÜÇLÜKLER

Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı

Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri

Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta

Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla

Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol

Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği

Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları

‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha

Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda

Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı




  



Dün gece bu limandan kalktıydıkta biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkta biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkta biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şıpırtılar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artık yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batıp giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşıp ortakça unu ekmeği
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan



















































 
********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                      
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************












































çııÖÖçşıÜüKadınlar uyanınız yazı serimizin ilk bölümünde genellikle Fransız İhtilali döneminde Avrupa kadınlarının verdiği, çoğunlukla giyotinde kafalarının kesilmesi ile sonuçlanan çetin mücadeleleri izledik. Bu yazımızda da Anglo-Sakson dünyası kadınlarının verdiği olağanüstü mücadeleyi özetle sizlere sunmak istiyoruz. (Bu konular hakkında daha geniş bilgiye sahip olmak isteyen okurlarımıza referans olarak verdiğimiz yayınları tavsiye ederiz.)
Jeremy Bentham ve John Stuart Mill kadınların vatandaşlık haklarına sahip olmalarını savunmakta ve İnsan ırkının bu yarısını, moral açısından erkeklere eşit” saymakta olduklarını hatırlıyoruz. J.S.Mill “Kadınların Boyun Eğmişliği” ( Subjection of Women) başlıklı kitabında, kadınların oy hakkı kazanmalarını, hukuk sistemine dahil edilmelerini, siyasal, medeni ve toplumsal tüm haklara toplumdaki tüm erkek vatandaşlarla eşit bir şekilde kavuşmalarını bir özgürlükçü talepler dizisi olarak sunmaktadır. O, Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde “ doğuştan tabii haklar” olarak tanımlanan hakların yalnız bir tek cinse ( erkeklere) özgü olamayacağını ileri sürmekte, “ cinsiyet aristokrasisini” şiddetle reddetmekte, erkeklerin hukuk ve siyasal pratikte kadınlar üzerindeki iktidarlarını “Medenileşmiş toplumun sonuncu zorbalığı” olarak nitelemektedir.(1)
Amerikan tarihinde kadın hakları mücadelesi, köleliğe karşı verilen mücadeleye paralel bir şekilde yürütülmüştür. İlk kadın hakları toplantısı 1848 yılı Temmuz ayında Newyork ‘ta bir Metodist kilisesinde yapıldı. Bu toplantının önde gelen kişileri Elisabeth Candy Stanton ve Lucretia Mott idi. Her ikiside köleliğe karşı olan derneklerde etkin bir şekilde çalışan bu iki kadın, ünlü Duygular Bildirisini ( Declaration of Sentiments ) ve amaçlarını dile getiren bir bildirge hazırladılar.
Bu bildiride “Tüm erkek ve kadınların eşit yaratılmış olduklarını, doğuştan apaçık bir gerçek olduğunu kabul ediyoruz. Yaratan onlara kesin ve dokunulmaz bazı haklar bağışlamışlardır. Bu haklar arasında yaşama, özgürlük ve mutluluğu izleme hakkı vardır… İnsanlık tarihi, erkekler tarafından kadınlara karşı yenilerek işlenmiş suç ve baskıların dolu olduğu bir tarihtir. Çünkü erkekler kadınlar üzerinde doğrudan ve mutlak bir zorbalık yönetimi kurmuşlardır” deniliyordu.(2)
Amerikan İç Savaşının (1861–1865) en önemli nedenlerinden biri köleliğin kaldırılması olayı idi.(3) Savaş sonunda Anayasa’da yapılan bir değişiklikle köleliğe son verilip, zencilere oy hakkı tanındığı halde bütün mücadelelerine rağmen kadınlar bu haktan yoksun bırakıldılar. Kölelere tanınan haklar annelerden esirgendi. (4)
Elisabeth Candy Stanton ve arkadaşları Newyork’ta yapılan toplantıdan önce bir büyük hamleye daha imza attılar ve 1845 yılında “Kadınların İncilini” ( Women’s Bible)’ı yayınladılar. Bu kitapta hemen hemen bütün tektanrılı dinlerde ortak olan Âdem ile Havva öyküsü farklı bir şekilde yorumlanıyordu. Esasta Havanın davranışı Âdemin davranışından daha üstün bir değer taşıyordu. Yasak sadece Âdeme konmuştur ve o her şeyi sessizce izler, araya girmemiş ve eşini soğukkanlılıkla ele vermiştir. Bu kabul edilemez bir davranıştır ve cennetten kovulma olayının esas suçlusu Havva değil Âdem’dir. Bu olayı (5) yorumlayanlar açıkça Havaya haksızlık yapmışlardır
1890 yılında kadınlar kendilerine karşı olan tutum ve davranışların ana nedeninin kutsal kitaplar olduğunu görünce, bu konuyu yeniden ele alıp meselenin üstüne gitmeğe karar verdiler ve İncili gözden geçirme komitesi” ni kurdular. Bunun yanında aynı yıl kurulan “Amerikan Ulusal Kadın Oy Hakkı Derneği” ( National American Women Suffrage Association) ülkenin tümünde kurulan bölgesel örgütleri bir araya getirdi. 1903 yılında bir büyük hamle daha yapılarak “Oy Hakkı Uluslar arası Kadın Birliği” kuruldu. Böylece ABD’de sağlanan güç birliği sayesinde, 1914’den itibaren bir kısım Batı eyaletlerinde, 26.8.1920’den itibaren de bütün ülkede kadınlara oy verme hakkı sağlandı.(6)
İngiltere’de kadın hakları konusundaki çalışmalar 1870lerde yeniden hız kazandı. Emma Peterson 1874 de “ Kadın Sendikalar Birliğini” kurdu. 1897 yılında Milicent Fawcett kısa adı NUWS olan ve şiddete başvurmak istemeyen ve yasal yollardan çalışmayı öngören “Kadınların Oy Hakkı İçin Ulusal Birlik Komitesini” (National Union For Women Suffrage) kurdu. 1903 yılında Emmeline Goulden Pankhurst (1858–1928)’ın başını çektiği, kısa adı WSPU olan “Kadınların Siyasal ve Sosyal Birliği” ( Women Social And Political Union) yaptığı çalışmalardan sonuç alamayınca, eylemlerini sertleştirme kararı aldı ve oy hakkını taviz vermez bir şekilde savundular.
Bu mücadeleler sırasında da belirli bir süre sonra şiddete başvurmaktan başka çare kalmadığını anladılar ve şiddete başvurdular. Bombalamalar, vitrin camlarının kırılması, mitingler, açlık grevleri, kundaklama eylemleri sık sık başvurulan ve bir biri peşine sıralanan olaylar oldu. Bayan Pankhurst birkaç defa tutuklandı ve hapis yattı. Olayları tartışan Avam Kamarası üyeleri 1913 yılında kadınlara oy hakkı verilmesini yine kabul etmedi.(7)
Bu karar kadınları o kadar rahatsız etti ki bir ay geçmeden 1913 Haziran ayında, Emily Davison adlı bir İngiliz kadını bu durumu protesto etmek için Epsom’daki at yarışlarında kendini yarış için koşan atların arasına atarak yaşamını kaybetti. (8)
Emmeline Pankhurst ve kızı Chiristobel, barışçı Suffrage akımını şiddet hareketine dönüştürünce bütün İngiltere ayağa kalktı ve gelişmeler sonunda anti feminist bir kişi olarak tanınan dönemin Başbakanı Asquit 1917 yılında Kadınlara oy hakkı vermek mecburiyetinde kaldı. 6 Şubat 1918 tarihinde kabul edilen seçim yasasına göre kadınlar bazı şartlarla oy verme şansına sahip oldular. Oy hakkı sadece; 30 yaşını geçen, mülk sahibi veya mülk sahibi ile evli olan, haftada en az 5 pound gelir getiren bir işte çalışan ya da üniversite mezunu olan kadınlara veriliyordu. Diğer kadınlar yine bu haktan mahrum bırakılmışlardı.(9)
Bu amaca dahi ulaşabilmek için kadınlar yaklaşık 70 yıllık bir mücadele vermiş ve Parlamentoya 2584 kere başvurmuşlardı.(10)
Almanya’da kadınlar yoğun çalışmalardan sonra ancak 1865 yılında “ Kadınlar Birliği”’ni kurabildiler. Bu ülkede kadınların medeni ve siyasal haklara sahip olması konusunda verilen mücadelenin liderliğini İşçi Hareketi üstlenmiş gibiydi. 1893’te Berlin’deki kızların Bakalorya elde etmelerine olanak tanıyan ilk dershaneler açıldı. İlk kız lisesi de Karlsruhe’de kuruldu. Kadınlar büyük mücadeleler sonucunda 1901 yılından itibaren Üniversitelerin bütün dallarına kayıt olma, 1908 yılında siyasi partilere üye olma ve 1918 yılında da oy verme hakkını elde ettiler. Weimar Anayasası kadınların erkeklerle ayni hak ve görevlere sahip olmaları gerektiğini belirtti. Geçen yazımızın konusu olan Fransız kadınları, bu hakları elde etmek için 1944 yılına kadar beklediler. (11)











































STRES GEZEGENİ
Gorgonlar geliyor! (Zamanım tükenip, erimekte) her an  silinip, yokolabilirim!.. Tam dört milyon parsek varki aldatılmışız. Jessica'nın ölmeden önceki tutumundan anladım bunu, stresin asılsız bellek oluşumundaki kapsantısına ilişkin çalışmalar yapıyordu... Stresin gerçekleri çarpıtabileceğine ya da ne denli çarpıtabileceğine ilişkin bir takım önellemeler. Sonuçlara göre stres, belleği oluşturan unsurların bir araya gelmesi sırasında karmaşaya neden oluyor, bir yanılsamayla belleği bozup değiştiriyor ve durul bir ek olarakta algı biçimimizin kökten sarsılmasına, sezilmez biçimde dağılıp, çözülmesine yol açıyordu. 

Jessica üniversitedeki çalışmalarında standart bir stres deneyinden yararlanmayı umdu; bir grub denekten tek yönlü bir ayna karşısında çeşitli konuşmalar yapmaları ve bir takım konuşmalarıda dinlemelerini istedi. Öngörülen sürenin sonunda, dökümanlar geri alındı, daha sonra deneklere ilerde anımsamaları için konuyla ilgili bir sürü karma sözcükler okundu. Deneklerin verdiği yanıtları 'controle future and past' (geçmişin ve geleceğin kontrolü) adındaki yetkili servis karşılaştırdı. Stres altındaki grubun, birbiriyle iligili sözcükleri anımsamakta zorlandığı, dahası giderek bambaşka şeyleri türeterek konuyu nerdeyse -şaka gibi!- bir kozmik çorbaya dönüştürdüğü pek çok kez anlaşıldı. Örneğin; acı mutluluğa, yaşam ölüme, iyilik kötülüğe, artı eksiye, çalışkanlık tembellik kavramına evrilebiliyordu. Stresli denekler -belirlenmiş bir konuda- doğallıkla herşeyin tam aksinin varolduğunu ileri sürüyorlar ve bunu yaparken arı bir saflıkla (refleks) yönlenimde bulunup, gerçelliği bozuyor, sonuçta deney sorumlusu bile bu yansı sonucunda, tuhaf biçimde yeni olguya inanır konuma sürüklenebiliyordu...

İşte bu görüngü, herşeyin çarpıtılabileceğini ve herşeyin olduğu gibi değil, sandığımız gibi olabileceğine ilişkin bir bulgular zincirine, oradanda bir karayoruya götürdü Jessica'yı ve o anda, Jessica'nın usunda asıl kıvılcım -o metansı parıltı- çaktı!..  Acaba yaşadığımız planet, daha doğrusu her şey, (sanrısal) bir sanıdan bütüncül olabilir miydi?.. Çalışmalarını gizlemeye ve olabildiğince ileri götürmeye çabalarken; (sözün özü burası) moronlar moronu bir gerçekle karşılaştı Jessica!.. Sandıkları gibi yeryüzünün efendileri değil, tümelde göremeyip bilemedikleri apayrı bir soyun alt kültürü, avam bir tutsağıydılar, her şey tasarlanıyor ve kozmirajik, görkünç bir oyun sahneleniyordu... Jessica gizlice ve çarçabuk örgütlenmeye başladı. İlk gönüllüsüde ben oldum, -tek aşkımdır o benim!- özel ve şimdiye dek hiç denenmemiş bir yazılım örgeniyle çoğalmaya başladık...
...
Sözüm gırtlağımda kaldı!.. Çünkü bu durumunda tasarlanmış bir oyun ve bin ışık yılıdır süren bir dizgenin parçası olduğunu anladık, şu anda Jessica, bilinmeyen bir sonsuzluğa gidiyor! Organeli kavradığında; "Derin bir kuyuyum ben, ölümümde öldürdüğünüz değil!" gibi şeyler söylemiş, ne demek istediğini anlayamadım ve yazık ki benim zamanımda artık yatay akışta!..

Sonuç; "bu formatta" tasarlanmış bir şeydir kimbilir!..  dahası beni de almaya geliyorlar, boyutların beşincisi metalik seslerle yankılanıyor! Anlayın ki artık "oturan boğanın toprakları" 'windows ultrix' biçimine dönüşmüş..  Bizlerin son algısı...
...
(Anlağı paralize olmuş, tüm evrene saygısızlık yapan bu hain yakalandığında,  yanıp sönen bilgisayarı 'pershing' le parçalandı arkadaşlar!..)

















 Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR

Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar: "Rosebud!.."   Bu sözcük başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına kadar, ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya belirir, çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde, Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz dolu formülü fısıldamıştır.

Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek öyle az şey var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu, o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud yani Goncagül!..

Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar, kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki, kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. ' 
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını, Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan,  gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.

O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine. Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp, sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir. Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz, yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor. Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde, yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı gösteriyor."

Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor, "Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."

MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder insanoğlu; "Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor. "Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış, çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir Faustofeles!..

Eşsiz Hazlar                                                                          ULUS FATİH
Harry Mathews                                                                       20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık



BU BURKONY'NİN ROMANINA GİRİŞTİR
VLADEMİR BURKONY
Bu öykü bana Yale'de anlatıldı diye başlasam, hem bir sıkıntı yaratıp, hem de bir öykünmeye yolaçabilirim, ama buna gerek yok, gerçek aranıp bulunacak bir şey olmayıp vardır ve hiç bir zaman değişmez, işte Vlademir'in gerçek yaşamıda böyle bir şey, biz nasıl anlatırsak anlatalım, ne denli değiştirmeye çalışırsak çalışalım, Vlademir Burkony doğdu, yaşadı, düş kırıklığına uğradı ve tam 36 yaşında, 'Dante gibi ortasındayken ömrün' umutları ile yaşadıkları arasındaki katlanılmaz çapraşıklığın dolambacına sarılarak veda etmeyi kendisi için uygun gördü ve 2002 yılının soğuk bir Şubat gecesinde (intihar ederek) öldü...

Vlademir arkadaşımdı. Yaşam öyküsünü kendisinden pek çok kez dinledim, böyle olacağını bilseydim cankulağıyla dinlerdim, şimdi anımsadığım kadarıyla anlatacağım sizlere, bende ona kendi yaşamımdan pek çok kez söz etmiştim, ama o öldü, ben onun yaşamını ayrıntılarıyla biliyorum, ama o benim yaşamımı, -kendisininkinide bilemediği gibi- artık bilmiyor!... Ben yazar değilim bunu anlatmaktan amacım, çok dokunaklı bir idealin asla erişilmeden bir bedende yokolup gªu

nlatayım bu sorun kapansın, gerisi size kalmış ben kurtuluyorum artık amacımda yalnızca bu zaten.
Vlademir, Ukraynalı, Sovyetler Birliği dağılmadan önce elbette bir Rustu.

Mozart Bethoven.. Adelhanov Felsefenin Temel İlkeleri
Adelhanov bir kitaba girdi dramı, Burkony eğer bu satırların yazarı onun kitabını yayımlama becerisi gösteremezse hiç bir zaman bilinmeyecek ve kozmosda adsız bir insan olarak tozan olup gidecek.
Bunu oda isterdi sanırım...






































































JORGE LUİS BORGES
*
JAMES JOYCE

İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü
yaratma gücü olanın, zamanın
o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken
Günlere ve acılara biçemler veriyordu tanrı,
zaman görünmezliklerle geçerken
ıslak ırmaklar yeryüzünü sarıyor,
dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar,
öncesiz, sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu.
Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru
evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü
gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar.
Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver
Ulaştığım dorukları salt görebilmek için tam da bu gün.



Türkçesi; Ulus Fatih


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
BİR BİZDEN BİR ONLARDAN
ECE AYHAN
*
GİZEMLİ KAZ
Fetret ve fütüvvet ile
yeşil imgelemine şiddet
sızdı. Ve dahi
mağralarda, koyaklarda
sakalsız çocuk hükmünde idi
İzak
bir kaz boynunda beyaz
ölümcül ve hükümran
parmak izleri kaldı


HULDE LUTKEN ( * )
*
MEGALOMANİ
                      -Bir büyük Norveç şairine-
Siz
Norveç’in en yüce bir dağı
Ben
Minnacık Danimarkalı karınca!
Ne var ki
Kimseler önleyemedi
Bugüne kadar
Dağlara tırmanmasını karıncaların.
Evet, değişmez hiçbir şey
Dağ dağdır her zaman
Karınca karınca.
Ama sayın üstad!
Ben sizin doruğunuza eriştiğimde-
Bir karınca boyu da olsa-
Daha yüksek sayılmaz mıyım sizden?
Haydi hoşçakalın!
( * ) Danimarka
Çeviri : Ata Karatay


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



ıÜü06.01.2008
Ulus Fatih
Andromak
İznik Doğuş
UÖ.Edebiyata nasıl başladığınız konusundaki görüşlerinizi alabilir miyiz?
Denizli ili, 1955 doğumluyum.İst.Ün.Hukuk Fakültesini bitirdim.Yazına olan ilgim Yaşar Kemal ve ondan önce küçük yaşta okuduğum kitaplar nedeniyledir. Örneğin: “Kızılsultan Abdülhamit”e Yapılan Suikast” “Cesaret Madalyası” “Akzambaklar Ülkesinde” ve otuz sayfa olmasına karşın “Vatansız Adam Filip Nolan” anımsadığım kitaplar, özellikle Vatansız Adam insanın içindeki; genlerinde saklı terkedilmişlik duygusu, sonsuza dek süren nedenini tam bilemediğimiz yurt sevgisi, sevdiklerimize duyulan özlem, nesnelere, bizi oluşturan zaman ve mekana duyulan onulmaz bağımlılığa ilişkin bende oluşan yerleşik bilgi ve olumların temel nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var oluş duygusu aşılıyor ki, her şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren Freudyen görüşe hak vermemek elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’i de öyle etkiledi ki geriye yaşam boyu süren, yazına, yazarlara ve de sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve bu da temel uğraşlarımdan biri oldu diyebilirim.
U.Ö : Yapıtlarınızdan ve Artshop Yayınları’ndan çıkan Andromak isimli kitabınızdan söz eder misiniz?
U.F : Üniversitede; Platon’un Akademisi gibi insanlar , gerçekten yaşama ilişkin derin bilgiler edinir.Orada en az öğrendiğim şey hukuktur.Çünkü belli bir birikimi olan idealist insanlar genç yaşlarıyla çevrenizi sarar ve dünya her gün yeniden kurulur. Şiir, felsefe, resim, müzik orada öğrenilir. Doğal yaşamımızda sözünü bile etmediğimiz öğrenci yurtları her tür bilginin ideanın, olağanlığın çarpıştığı ve gerçek mutluluğun yaşandığı daracık alanlardır.Geçmişteki anarşi ve toplumsal düzensizlik, statüko dediğimiz şeyin bu güzelliklere asla katlanamadığının göstergesidir.Dünyadaki hiçbir düzen yeniye ve gelişime açık olamaz çünkü her gövde kendisini savunur. Şiddet ve karşı koyma azalsa bile en demokratik ve barışçıl düzen değişime gerçek bir içtenlikle açık olamaz. Bu doğanın bir kuralıdır ve şaşmamak gerekir. Burada olması gereken hümanitenin yüksek boyutlarda bir etkileşimle durağan ve değişmekte olanı bir denge içinde çarpıştırmayı sağlamasıdır. Bu düşüncelerle oluşan birikimi ‘Priamosoğlu Hektor’un Ölümü’ adlı şiir kitabıyla tüm sanat erbabı gibi ben de ortaya koymaya çalıştım.Daha sonra gene ‘Leandro, Sonsuz Küs Aias’a, Zümrüd-ü Anka ( Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son olarak Andromak ki son ikisi öyküdür, birbirini izlediler.Son çıkan Andromak ; mitoloji , tarih , doğa, felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya çalışılmış bir öyküler demetidir ve büyük ölçüde deneyseldir.Alışılmış öykü yapısı yoktur, deneme ve anlatının da araya girdiği aslında tümüyle söylenmek istenenin dile getirilmek istendiği, biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir ara biçimin oluşturulduğu bütündür.
UÖ: Günümüz edebiyatını nasıl buluyorsunuz
UF : Türk şiirinin dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde ilgilenen herkes bilir ve anlar.Türkçenin de kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir.Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir.İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar.Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulmadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var, diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiş ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık sık yapılan bir şey.Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir.Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler(oysa sanat tekildir ve bu bireyin ben merkezciliği anlamına gelmez) ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, Tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın “şimdiki anı” adını veririz ama o yaşadığımız ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
UÖ.Sizin eleştiri yazılarınız olduğunu biliyoruz.Eleştiri seçkilerinizden örnekler verebilir misiniz?
UF. Sanata ilgi duyan kişinin hata yapması kaçınılmazdır. Ben de haddim olmayarak ki sanat haddi olmayanların işidir, resim eleştiri ve sanatın diğer alanlarına da ilgi duyarak onlarlar da bir uğraşı içine girdim. Az da olsa resim yaptım.Bizde eleştiri yok deniliyor bu kışkırtıyla ona da yüz sürdüm, eleştirmen olmak için değil bir kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının önüne geçemediğim için.Sonuçta idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir var oluş biçimine ulaşmak istiyorsanız çok parçalanmamak en doğru yol ama naçizane, sanat beni o denli büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade olmuşların parodisiyle bütünleşerek tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak istedim.Çünkü öyle insanlar tanıdım ki sanat erbabı dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve içselleşmiş bir felsefe taşıydılar.Göz göre göre yok oldular ne arayan oldu ne soran, kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar onların yanında isim , resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda yalnızca kendimin bileceği bir iki yüzlülük oluşturduğundan ben de sürekli çelişkiler içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünmedim ve öylece yaşamaya çalıştım.Sanatın bir yönü de; yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını barındırmasıdır.
UÖ.Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


ıÜüULUS FATİH
SOLARİS
Herkesin yaşamda idealize edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi havuzlu bir bahçe arar, kimisi kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı izler, kimisi de benim gibi gözlem yapmayı sever. Bunların bazısı ideal edilecek bir şey gibi gözükmese de anlatacağım öykünün konumuza yararı olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden geviş getiren hayvandır’ dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi dahası yinelemeyi alışkanlık edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi kalan zamanda ne yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karımla da eğleşirim demiş. Tacir daha fazla balık tutmak istemez misin diye sormuş, balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok kazanırsın deyince balıkçı gene, e demiş. Tacir, adam çalıştırırsın, balıkçılıkta tekel olursun fabrikasyona geçersin diye eklemiş. Balıkçı gene, e ne olacak demiş tacir dayanamamış daha çok boş zamanın olur, arkadaşlarınla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karınla da eğleşirsin demiş!..
Bunun gibi temelde hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş gibi görünen kimi beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama onları söylemekten çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş gibi görünmezler oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın oluyor mu demeye benzer. Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama yaşamın gerçekliğine ne yazık ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı Solaris olacak, Tarkovski’nin Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı film. Biz ne tür filmler izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi gösteren aynalar. Oysa insan kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi türevlerimizin melalini sayısız kez izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok şaşırtıcı. Bu sirklerdeki karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye benziyor. Oysa asıl sıkıcı olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara hep sözünü ettiği savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına ulaşabilmesi için kendisine yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın veya filin veya bilemeyeceği bir türün gözünden kendisini inceleyebilmelidir. Habeşistan’da söyle bir söz varmış: maymunlar çalışmamak için konuşmazdan gelirlermiş. Yeryüzü tarihinde savaşsız geçen zamanlar, yaklaşık üç yüz yılmış. Bu durumda ne yaparsak yapalım boşuna uğraşıyoruz gibi bir yeise kapılmamak elde değil.
Neyse karamsarlığa kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da fir filozof insandan ümidini kestiği için her sabah gülerek sokağa çıkarmış. Diğeri ise ümidini koruduğundan kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende ulaşılmak istenen estetik ve uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
DÜŞ
Pencerem / önünde kedi / dışarda / müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum. / Kim bilir ilk önce / hangi şair / hangi tarihte; / Pencerem / önünde kedi / dışarda müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum / dedi.





























******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



BİR BİZDEN BİR ONLARDAN






ODYSSEUS ELİTİS (*)
Girit, Kandiye,1911 doğumlu Odisseus Elitis, bir fabrikatörün oğlu olup,
burjuva bir aileden gelmektedir. Yannis Ritsos, Kavafis ve Seferis'le
Yunan şiirinin kare asını tamamlar. Yunan şiiri öylesine güçlüdür ki
beslendiği ırmak Anadolu toprağıyla birebir olduğundan, bizim şiirimize
hala şüpheyle bakanların bu örnekten alacağı ders olması gerekir.
Kültürü bu anlamda güçlü bir geçmişe dayanan her toprağın şiirde
öncül sayılmasını doğal saymak gerekir. Batı Sapho'yu, Homeros'u,
Pavlos'u kendinden sayarda, konu M.C. Anday'a, Oktay Rıfat'a,
Dağlarca'ya gelince tutukluk yapar. Çünkü çağımız seçenekler
savaşında zamana değil zemine önem verir ama zaman çağımızı
bir süre sonra acımasızca yargılayacağı için hakkın yerini bulması da
kaçınılmazdır. Elitis aynı Yahya Kemal Beyatlı gibi seçkinci bir yapının
şairidir. Şiiri sessiz ve derinden akan bir ırmak, günlük sorunlardan
yaşam boyu uzak kalmış bir burjuva-aristokrat gibidir, onu
sinirlendiremezsiniz, kanında coşkudan eser yoktur, biteviye
soğukkanlı ve bir efendi alışkanlığındadır. Saldırınıza kayıtsız,
toprağına, malına göz koyduğunuzda vakardır. Ve son kaybedenin
siz olduğunu ve bütün bunların bilinçle ve bile isteye kurgulanmış
bir oyun olduğunu anladığınızda çok geç kalmışsınızdır.
Elitis'de böyle bir şiirin şairidir. Uçlara kaymaz, orta yolun sağlam ve
beton görünümlü şiirinin yaratıcısıdır. Çarpıcı imge, dehşet dolu
anlatımdan uzak, olabildiğince sıradan olanın, olup-bilebildiğince sıradışı
olanını yaratmak ister. Bu nedenle sıradan görünen şiiri neredeyse,
ancak üzerinde durulduğu ve ruhsal dinginliğinizin buna elverdiği ölçü
ve saatlerde anlaşılabilecektir. Bu şiir 1979 da Nobel ödülü almış,
Elitis'de 1996'da, Borges'in Anlar şiirinden doğan pişmanlığı yaşamadan
85 yaşında kendi Hades'ine ve ölümsüz şairler Panteon'una ulaşmıştır.

*
OTOPSİ

                           Ve
gördüler  ki  zeytin  kökünün  altını  damlamış
kalbinin gizli oyuklarına. Ve kim bilir kaç gece
mum ışığında uyanık  kalıp  günün  ağarmasını
beklediği   için,   garip   bir   sıcaklık  yayılmış
bağırsaklarına. Derinin biraz altında, mavi ufuk
çizgisi iyice belirli. Ve   bol   bol   mavilik   var
kanının   her   damlasında.   Büyük     yalnızlık
saatlerinde ezberlemeye başladığı kuş çığlıkları,
belli ki bir anda dökülüvermiş gövdesinden, bu
yüzden    bıçak    daha     derine    işleyememiş.
Herhalde   niyet   etmek   yetmiş   kötülük  için.
Gene   belli ki,   suçsuz   insanların  o  korkunç
konumunda  karşılaşmış  bu  kötülükle. Gözleri
açık,  gururlu  o  koca  orman hala yürüyor gibi
gözlerinin lekesiz ağ  tabakalarında. Beyinde bir
şey  yok  göğün  ölü  yankısından başka. Yalnız
sol  kulağının  boşluğunda  ince  kum tanecikleri,
deniz  kabuklarında  görülen.  Demek ki  sık sık
deniz kıyısında yürümüş tek  başına, aşkın  acısı
ve   rüzgarın   uğultusuyla.  Uyluklarındaki  ateş
parçalarına    gelince,   bunlardan   anlaşılıyor ki
epeyce   önünde   gitmiş    zamanın   bir   kadını
kollarına aldığında. Bu yıl erken meyve verecek
                         ağaçlar.

Çeviri: Cevat ÇAPAN

(*) Yunanistan




***




YAHYA KEMAL BEYATLI

Asıl adı Ahmed Agâh olan Yahya Kemal Beyatlı (1884-1958)
Türkçe ile Divan şiirini birleştiren (Baki'ye öykünüyormuş) klasik
biçime bağlı şiirler yazmış, ama bunu anlatımda batının modern ve
lirik havasında da görülen bir biçemle yoğurup, şiirini "kendisi"
kılabilmiş ve değeri pek bilinmemiş şairlerimizdendir. Onda halk
şiirinin, Dadaloğlunun, Erzurumlu Emrah, Kağızmanlı Hıfzı'nında izleri
vardır ama sezilmesi, modern şiirle bağdaştırılması pek yapılan
bir şey olmadığı için üzerinde durulmaz. Beyatlı aristokrat bir yaşam
sürmüş ve seçkinci bir şiir anlayışıyla hareket etmiştir. Örneğin
batıda (Paris'te) 9 yıl kalmış ama batının şiirinden etkilenmeyi,
kendi ulus ve sınıfının bağdaşıklığına uygun görmediğinden olsa
gerek, şiirinin kendi özgün yapısıyla oluşmasını istemiş, etkilenmeyi
o kültürü tanımak boyutlarında sınırlı tutarak, aslında sanat için
tehlikeli, ama kendine güvenen için kibirli bir tutumun dışavurumunu
sergilemiştir. Bazı şiirlerini 30 yılda yazdığı söylenen şairimizin
şiirindeki ritm ve kurduğu musiki, diğer hiç bir şairimizde
görülmeyecek denli belirgin ve vurucudur. Nazım'ın annesine de
aşık olmuş bu şairimizin şiirinden bir örnek verelim ve çok geniş
bir açılım olmadan, her zaman Beyatlı gibi özgün şiir
yaratılamayacağını, saf şiirin büyük bir birikim ve uçsuz
bucaksız bir sezgiyle oluşabileceğini bir kez daha belirtelim.  


*

RİNDLERİN ÖLÜMÜ

ıÜüHâfız'ın kabri olan bahçede bir gül varmış;
Yeniden hergün açarmış kanayan rengiyle,
Gece, bülbül ağaran vakte kadar ağlarmış
Eski Şiraz'ı hayâl ettiren âhengiyle.

Ölüm âsûde bahar ülkesidir bir rinde;
Gönlü her yerde buhurdan gibi yıllarca tüter,
Ve serin serviler altında kalan kabrinde
Her seher bir gül açar; her gece bir bülbül öter.


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************












































CENEVİZ SAYRILIĞI

Bir sanatçı, bir şairle arkadaş olabilmenin düşleriyle avunduğum günler geride kaldı... Onların ilginç kişilikleri üzerine uydurulan efsanemsi söylemlere birebir tanığım artık. Diyeceğim epey zaman oluyor ki bir şair arkadaşla gezer dolaşırım. Oldukça ünlü sayılır, onun önemsediği şiirsel biçem pek hoşuma gitmiyorsada, dediğim gibi ilginç kişiliği yüzünden katlanıyorum ona...  Onu nasıl tanıdım, öncelikle bunu anlatayım, nacizane yazın sanatıyla biraz ilgileniyorum, o çevrelerle düşüp kalkacak denli mürekkeple avunmuşluğum var sayılır; ama biliyorsunuz insanoğlu korkunç bir yalnızlık içindedir, bir türlü sevenini, anlayanını bulamaz, (aşk bile sevilme arzusu değil midir!) diyesim belki sizinkinden çok bir yalnızlığın içinde, gözyaşlarımı içime akıtır dururum. Yalnızlığım son zamanlarda dayanılmaz katmanlarla artarak, görkünç boyutlara ulaştı. Neden mi; üç yıldır işsizim, meczubi, beter bir aylaklık içindeyim ve yazık ki cüzi bir maaşla geçiniyorum. Ama darılmayın çalışmaktanda iğrenirim ve bu nedenle, gülün ki Zenonik su bir paradoks içindeysemde yine de Diyojen'den yanayım, (Snop sayılırım, Sinopluyu sevdiğim için ama) onun için cüzi sözcüğü kırçıl bir uyarıcı yerine bile geçmiyor yaşamımda, deneyimledim ki sizi de etmesin.

İşte böyle başıboş gümüşsuyundan kimkime dumduma galatadaki kule dubinideki ceneviz kafeye uzanıp kulenin gölgesinde ikindiyi geçirip kılrlangıç çığlıklarının esenlik veren serinliğinde akşamı yaparken birgürn aynı güzergahta salınırken 10 yıldır karşılaşmadığım bir tanıdığım önüme çıktı, sevindim desem yalan olur, ben yalnızlığıma tutkun hani utanmasam mizantrop (merdümgiriz) diyebilieceğiniz biriyim, neyse bozuntuya vermedim ve kısa sürede ondan ayrılabileceğimi düşleyerek oradaki şair çıkmazı denen bir kafeye sürükledi beni, iki çay söyleyip bildik söyleşilerden içine daldık , solda kenarda yaşılıca bir adam oturuyordu oda yalnızdı ve öğle vakti alkol alıyordu, ben yüksek sesle konuşurum, köylü diyebilirsiniz, ama sanattan edebiyattan konuşurum, yüksek sesle geçmişten  bir şairimizin sanıldığı kadar iyi şair olmadığını sinirli bir ifadeyle dile getiriyordum ki yaşlı adam haklısın demezmi işte arkadaşlığımız bu vesileyle başladı, onun yaşayan ama benim sevmediğim ölen şairle yaşıt bir şairimiz olduğunu orada öğarnladım ve şairlerin aynı kuşaktan arkadaşlarını na ölesiye değilse bile gizili bir düşmanlıkları olduğunuda anladım. O gün galataya gidemedim oysa düzenli olarak! her gün giderdim 10 yılıdır felan öyle soğuk      biriyimki garsonuda  on yıllık olduğu halde beni hiç bir zaman biur müdavim gibi karşılamazdı ama            buununbenim yüz vermeyeceğimi bildiği için yaptığını sanıyorum derken bizim yaşlı şair beni arar oldu nereden bileyim ruh ikizi olduğunmuzuu aylak dolaşıp onunda yalnızlığı sevdiğini öyleki biz ikimiz dolaşırken bile ayrı ayrı birer yalnızdık ve bunu biliyorduk onun için arkadaşlığımız uzun sürdü, asla dost değildik asla düşman değildik yalnız ve ayrı dünyalarımızda öylesine bir araya gelmiş iki kapalı dün yanyaha ama iki kapaıl dünya gibiydik, İşte uzun zaman kule dibinde hiç konuşmadanoturduk bazen naber diyorduk ama karşılığını bir dakika sonra falan aldığımız oluydnrdu  bütün bunulara karşın asla kızmaz darılmazdık biz birbirimizi biliyorduk
Birgün işin sonunna geliyoruz- onu son derece buhranlı darmadağın bir halde kule dibinde beni beklerken buludum, bitikn ve kül yüzlüydü, geçimsiz  havadan nem kapan acayih bir insandı evet ama hayrola dediğimde bana faltaşı gibi gözleriyle kuleiy gösterdi ve ecelim bu kule yaüzünndüan olacak dedi yaşlıydı ve arasıra korkar onu evinde kontrol ederdim neden dedim bu kule beni  sayrı bulaştırdı sayrılık edid etti dedid
 ne gibi dedim aünlattı  kule 800 yıllıktı ve taşların arasında kulenin antika eve ezski oluşu nedeniyle hiç biryerde olamayan ve yalnız tabiki kuleye mahsus bakteri ürediğini bunun bazi bazı- ancak bazi insanları allerji yapabileceğini ve bu işinde tam kendisine çattığını vurguladı hayatı ve insanları sevmeyen bu nobran adam en sonunda  kenidisine hiç bir kötülük yapmayan gölgesin9in yararı dışında hiç bir kötülügğü olmayan kulueyide geçinamiyordu işte sayrılığın ceneviz senrdromu adını verdim yada örenyerlerinin binlerce yıllık taşları arasındaki çok özel bakterilerin bulaştırdığı melankolink denilemeyenbir hastalıktı, belirtisi boğaz kuruluğu, albino gibi erken yaşlanmaya neden oluyor hastayı völüm duygusuyla sarıp sarmalıyordu (aklı dengeyi bozan bir virüs dikatsiz belleksiz yapıyor insanı mihaniki hareket eden dengesiz yapıyor insanı mantık bozukluğu yapıyor) en büyük kötülük ya da belirti ise insanı intihara ya da kazayla ölmesine neden olacak kadar belleğini meşguyl eden sapalantıya yol açan beyni kemiren bir virüstü işte sonuç şu adam yaşlı şair karısını iki yıl önce kaybeden yalnız adam geçenlerde  benim ceneviz sendromu adını verebileceğim işte bu rahatsızlık yüzünden gece alkollü olduğu için betona düşüp öldü. sebebi kenidisinin dediği giib ören yeri eski tarihi eserlerin yaydığı melankolik ölüm duygusu ama bakteriyel oluydr bu oradaki virdüsler yayıyor. Öldü ve düşüp başını çarptı öldü dediler oysa gereçeği ben biliyorum. Şimdilerde işin tuhafı bende aynı hastayığıa aykaylandım ve gariptir korkudan hiç dışarıya çıkamaz oldum. bakalınm benim ölümüm nasıl olacak, ve öyküm yazılacak mı bilinecek mi kanımca beni elektrik çarpacak çünkü fişleri açıkuçlarından prize takıp çıplak elle fazlasıyla tutar oldum bir keresinde bana  otarfta ielektrik cvar napoyorsun diye bağır!.. 
(ölmüş olabilirim...)







DELİ EMİN
Tanrım soluk kesen güzelliğine karşın at, neden eğri büğrü insanın buyruğundadır?..



GREGOR  SAMSA
Kent yaşamında böceğe dönüşen bir adamın sevişmek için bir kadın arayışı
Yaşamaktan neredeyse bıktım, belki bu dizimler beni anlamanıza yardımcı olur, buna ne gerek var demeyin  ölmek üzereyim ben...



MİNOTAUR
Kaldığı bodrumu kazarak bir sığınağa çeviren, çok ender yaşamsal gereksinimleri için dışarı çıkan bir nükleer saldırı ya da göktaşı düşmesi gibi bir felaketle yaşamın sona ereceği saplantısıyla yaşayan bir insanın öyküsü





******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************






Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   




































































































***************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
MAĞARA

Yengeç ayağını ısırınca, Herkül, Davut’un kelebeği gibi titredi. Dağ nergisleri kaplamıştı ormanı, bataklığa düşmüş bir ceylanın çığlıkları yankılanıyordu. Yağmurlu zamanlar gibi kokusunu yayıyordu sümbül. Ah Belinda ne güzelsin, çamurdan çıkan  gılyanus balığı bana gülüyordu. Bir primat olan bizler; doğanın ilkeleri uyarınca ölüme gitmekte olan varlığın evrimini, bilgi üretimi yoluyla ödünleme, durdurma, belki de geri çevirme girişimi veya serüveni içinde bulunuyoruz. Elektrikli denize uzaklardan bakan ruhlar, parlak, temiz porselen tabakta toplanıyor ve iğne bacaklı bir kuleks onlara yas tutuyor. “Örümcek İmparator Sarayı’nda örer ağını / Kubbelerinde söyler baykuş Efrasiyab’ın şarkılarını.”
Balkıyan gözler, Sibirya’da Popigay kraterini görüyor. Yüzyılın başında çingene asıllı Gülistan, zurna eşliğinde Değirmenci düetini -tek başına- söylüyordu. Yahşi hayvanlar uluyordu. İşte akrep, güz rengiyle yeşilimsi zarlar ve çiçekler arasındaki o gölün derinliklerinde büyüdü ey güzelim çocuklar. “Geceleyin pencere kuzgunlar için açık kalır
Öyle ki: 'Uykuda bir şeyler sürünerek içeri girer
ve oda sarı gözlerle dolar.'   

Norveçli Knut Odegard bu dizeleri yazarken, ekose gömleğine bakıyor ve tungsten flaman gökyüzünün donmuş cesediyle, bir dairenin başlangıç ve son noktasının aynı olduğunu Herakleitos’a söyleyerek, pürtüklü sarı kayaların üzerinden zar gibi ince bir suyun, ağdalı, sümüksü bir yatakta, döne döne akışını gözlüyordu.
“Yeryüzünde her şey tanıdık, yorgun bırakılmış.
Ta ötelerde ağlamak gibi bir ninni
Zaman kendi üstüne dürülmüş, geniş
sonrasız bir boşlukta yüzüyor.
Olmadık kederler yapışkan sarı bir rüzgar gibi
insan bedenini yalıyor.”

A.E’den duydum, çalılık gizemle ağlıyor, ilahi bir kuşun kanadından düşen inciler, hayaletimsi polimer formlarla dolu gözlerimde, acıların tortulaştığı bir su gibi uyuyor. Lezbiyenlerin sevişmelerindeki ilahiyle, leğen kemiğinin iri kara örümcekleri, o güzelim kuşları avlayıp parçalıyordu. Yaratan, yaratılandı. “İsteksizlik çağlarının soğukkanlı edasını taşır bir kaplan” (Nuno Judice)  Kız mı, erkek mi derken bir Gal kavalının derin sesi eşliğinde, Teokritos’un idillerini okuyor, ipek beyazı kokusunda manolyayla bir yaz gecesi vals yapıyorduk. Yaban güllerinin arasında yarasa, arılar, Parankima dörtlüsü, Kuiper kuşağı, Aboriginler, teorik bir ivme sonucu, hac dönüşü Gadir-i Humm’da konuşan peygamberin ağzından dinledik bu öyküyü, hiç bir şey anlatmayacağım, hiç bir şey anlamayacaksınız, yalnızca avunacaksınız, elipsoid kalçaları olan kadınların, ayakları yılan başı gibiydi, yazıtlar, güncenin eylemsizliğine, istençsizliğine bahane işlevi görüyordu, yapıt ve felsefi meditasyon henüz ortalarda yoktu, böyle bir çağda iri taşlarla süslenmiş, şifon ve jorjet transparan giysiler, kaşmir trapez trikolar, payet kumaşlar, torus biçimli bir evrende ve karşı evrende, orada evrenin derinliklerinde işlenen bir cinayet gibi, asık suratlı hayvanları sıralamışlardı salona, inanın, milenyum uykusundaki Ephesus, Kuşhan prensleri ve Stingray nebulası gülüyordu.
“Karla kaplı yirmi dağda
Tek kımıldayan şey
Kara tavuğun gözüydü.”

Wallace Stevens işte onu gördü, Norfolk ardükelerini geziyorduk, ağaçlar altın sarısına bürünmüş peri kızlarına dönünce güz geliyordu, yaratık duvarın arkasından vurur gibi pençeleriyle durmadan tırmalıyor, ellerimi görüyor, gözlerime dokunuyordu ve gene; "Uzaklardan gelen parlak ruhlar, porselen tabaklar aralarında, uzun bacaklı bir sivrisinek duruyor ortalarında” Tekrar çal Sam dedim. Burnuma düşen yağmur damlaları, soğuk ıslak bir ürpertiyle snapslar yaparak beynime varacakken, dilenen kadını görüyordum. Bir dağ aslanının karşısında, kimi uygar organlar ve yüreklerin metalleriyle.
Belki yaşamımızın anlamını şu olayda bulabiliriz. Byron’un 1823’te İngiltere’den gelip, Yunanistan’a uğrayarak Türkler’e karşı savaşması gibi, Lev Tolstoy’un, Yasnaya Polyana’yı terkedip, karlı bir kış günü Astapovo tren istasyonunda ölümünü beklerken, onu bir o kadarda isteyişi gibi, İsa’nın Eboli’de durup bir türlü gitmeyişi gibi, Çin evinin çapaçul kusuntusu içinde Rimpap-Roma balçık, servi boylu, lale yanaklı, keman kaşlı, kement saçlı bakireler, evrenin anatında (anüsünde) debeleniyoruz. “Her gün kendimizden bir parçayı yaşam yolunda bırakıyoruz. Çevremizde her şey yok oluyor, yüzler, ailelerimiz, arkadaşlar, kuşaklar sessizce geçip gidiyorlar, dünya bizden kaçıyor, yanılsamalar sona eriyor, her şeyin yok oluşuna tanık oluyor ve bu kadarla da kalmıyoruz, kendi kendimizi yitiriyoruz.” Kebûd-mavi, Al - Mahmiyya, Tsargorad) -Rus-İstanbul-Antoniya. Erkekler var olsun, kadınlar yok olsun psikolojisiyle sünnetler. Bir çok olasılık var, bacalardan çıktığı gözlenen siyah duman, aslında katı parçacıklardan oluşuyor, çatlaklardan fışkıran akışkan içersinde çözünmüş halde bulunan ve 2 derecedeki soğuk deniz suyuyla karşılaştıklarında anında kristalleşen metal sülfitlerden. Bazıları ekstra ışığın arkasında bu parçacıkların oluşumu ve parçalanışı olduğuna inanıyor. Koni, piramit, prizma, silindir, küp, dut.
Sana boşluğun egemen olduğu bir karşı evrenden ve evrim sonucu yalnızca beyinlerin kaldığı bir ülkeden söz edeceğim: Burada beyinler uçuyor, yürüyor, koşuyor, düşünüp, konuşuyor. İsterse kendi kendini yok edip, isterse çoğalabiliyor, burada susadık ve buz parçalarını kırarak su kurusu yedik. Kaf ve Lut. “Gülüp şakalaşan bir küme kız; bir atın tırıs giden nal seslerini duyuyor Bir gönülçelen, Korent gelenekleri, Peloponnes görenekleri ve Sart’daki gül kokularını bilmeli, mürle ovmalı kollarını, Kuş adamlar ülkesinde su  yeşili  bir kopuz ve şehrûde bakarak ve P. Auster derki ‘Yaşam, geçmişle yetinilmeyecek kadar ilginç.'      

Şimdi şöyle anlatayım: Cadının biri yavru bir fare yakalıyor ve diyor ki ne dilersen dile benden... Yavru fare beni bir prenses yap diyor. Cadı yavru fareyi bir prenses gibi büyütüyor, yaşını alıp boyunu atıp, erinip serpilince diyor ki: Evlenme çağına geldin artık yavrucuğum, güzeller güzelim söyle bakayım seni kiminle evlendireyim. Prenses de cadıya diyor ki; güzelliğimi, eşsizliğimi görüyorsun, bir prenses en iyisine, en güçlüsüne layık değil mi, öyleyse en güçlüsü kimse onu isterim diyor. Cadı düşünüp taşınıyor ve en güçlüsü güneş yavrucuğum, öyleyse ona gidelim diyor ve durumu güneşe anlatıyor. Güneş heyhat diyor, bir bulut bile benden daha güçlü, önüme geçti mi her şey kararıyor dahası  ben bile yok oluyorum, en güçlü bulut diyor ve buluta gidiyorlar, bulut ağlamaya başlıyor, olur mu diyor, en güçlü rüzgar, bir esti mi, ben sanki ruh gibi dağılıp yok oluyorum, siz ona gidin diyor, cadıyla prensesimiz hemen rüzgara gidiyorlar, rüzgar, hemen de boyun eğip, boşuna gelmişsiniz en güçlüsü dağ, ne kadar güçlü essem de yerinden oynatamıyorum, dağın yanında bir hiçim ben diyor. Sonunda dağa gidiyorlar, dağ sonsuz bir üzünçle uzaklara bakıyor, en güçlü kim biliyor musunuz, en güçlü, en güçlü fare diyor! Bakın bağrımı deşiyor, göğsümü eşip parçalıyor da, hiç bir şey yapamıyorum diyor ve cadı en sonunda bir fareyle evlendiriyor prensesi, çünkü en güçlü fare çıkıyor.
Kış sonuna doğru, o erimez ve tükenmez kar tabakaları altından bir tür sarışın ve beyaz çiçekler, çiğdemler fırlar. Cansız, kokusuz, su gibi yumuşak, yarı çiçek, yarı kar, zavallı çiğdemler... Çocuklar bunları toplar ve bir dala dizerek, maniler beyitler okuyup evleri dolaşır, zahire toplarlar. Bu bahara tapınma, kutsama ve kutlama demektir... Karanlık gecelerde balık ve kadın benimdir. Gebe at gibi şehirler, gazyağı için telgraf çekiyorlar, mavi yağmurlar altında.
Soğuk Satürn göğünde, cinsel açlık çeken nar gazelleri ve ayvalar gördük, karanlık bulutların içine doğduk, otların dudakları elektrikle üzerimize kapanınca, Nuh’a sarılıyorduk, köknar dolu koruluklarda, kuğuların sırtına binerek, mavi süsen çiçeğinin içlerine doğru yol alıyorduk. Cima yapıyorduk, en kararlı çelikten yaptığımız kılıçlar aramıza giremiyor, geminin dokusu hafifçe titriyordu. Uzak bir yerde, bilinmeyen bir gezegende,  bir yaşam varsa kendini göstermek ister ama insan bilinmeyeni ya kutsar ya küçümser.
“Görüntünün çağdaş bir sanat yapıtıyla karıştırılması işten bile değil.” Ön planda hafifçe eğilip bükülebilen slip balonlardan oluşmuş bir orman, arkada balık istifi yerleştirilmiş kürelerden oluşmuş ve giderek ufukta belirsizleşen bir yaban sığırı sürüsü duruyor. Bunların üzerini ise, incelikle işlenmiş mısır koçanı, şişe fırçaları, rozet ve çitler süslüyor. Ne var ki, bu görüntü düşler alemini simgeleyen bir görüntü değil. Tümü de gerçek yaşamın, bizlere hiç de uzak olmayan bir dünyanın parçası olan bu görüntüler ağzımızdaki mikropların elektronik mikroskoptan bize yansıyan görüntüleridir.
Seni kancık seni, çaput-kaput dolu evlerde, uyku gibi ılık bir yel yapraklara, dallara, pencerelere çarpıyor, öğle sıcağı sinmiş kapılara, aralıklara, o güzel avluda uyuyor sesin. Tavşanların art ayakları üzerinde durmayı sevmeleri ne ki bilirsiniz küçük çocuklarda bir tavşanı cezaya kaldırır gibi tahtanın önünde pençelerini, usluca duvara dayayıp saatlerce dururlar, bir axolotl içinde diri diri gömüldüğüme, umursamaz bir durağanlıkla zaman ve uzamı ortadan kaldırmak, madeni bir uyuşuklukla, axolotların göz kapakları yoktur, zarımsı, tülümsü bir iç gizemle, arkasını güneşe veren Atlanta türü bir kelebeğin titreşen kanatlarıyla yerde dev bir gölge yaratarak kendisine saldıran kediyi korkutup kaçırması, öbür dünyayı dile getirmemize neden, böyle bir dünyanın var olması,. Saka burcuna giren güneş gibidir. Şaka. Sittei sevirin evveli. Şevval ayı. Bevarih rüzgarları. Safer ayı. Hut (balık burcu). Berdalâcuz’un evveli, Cevza (İkizler burcuna) giren güneş. Kuğu fırtınası. Hüsun fırtınası. Güneşin Hamel (Koç) burcuna girmesi. Güneşin Sevr (Boğa) burcuna girmesi. Zilhicce. Feryadı andelip’de (Zilhicce içinde) Mayıs’taki Kukulya fırtınası. Erbain’in evvelinde. Sebiyeldanın (en uzun gecelerin) evvelinde. Şeratan (Yengeç) burcu. Koç katımı fırtınası. Güneşin Eset (Aslan) burcuna girmesi.
Rebiülahır ayı. Sümbül (Başak) burcu. Güneşin Kavs (Yay) burcuna girmesi. Mizan (Terazi) burcu. Güneşin Cedi (Oğlak) burcuna girmesi. Kışta birden evlerin damlarına, ışıksız pencerelerine binlerce ak serpantin saçıldı. Dilek-Merkür, Çoban-Venüs, Yer-Dünya, Savaş-Mars, Uğur-Jüpiter, Kuşak-Satürn, Gökhan-Uranüs, Denizhan-Neptün, Karahan-Plüton dedi.
Seyyid Mahmut Hayrani bir aslanın sırtına binmiş, bir yılanı da kamçı olarak eline almıştı. Balık ve bisiklet. Etrüsk fresklerinde ağlayan küçük at. Pamir’deki kayalarda büyüyen ot. Kozmik dedektörler, Mozart, yapıtında kornolara çok sayıda tiz ses yazmış, bir galat gibi vahşiler, Cebrail’in kanatları. “Elektronik bir keşiş yüksek ve kayalık bir tepede canı sıkılmış bir atın üstünde oturuyordu. Makine, kaba dokunmuş keşiş bağlığının, altından, kendisine sorun yaratan vadiye gözünü bile kırpmadan dikkatle bakıyordu”  Heraion kralı Kersopleptes ve köpekte kralda aynı iştahla acıkır diyen Montaigne. Ada tavşanları. “Ars longa, vita brevis” ‘Sanat uzun, yaşam kısa’ Kimberlit minerali, mulenruj ve gökteki ayla, Smetana ve Stravinski, yer mantosu, gülmek ağlamak bitti çocuğum, Ankebut ve örümcek, karbondioksit, amonyak, helyum, metan, Cezayir’de yetişkinleri ceza olsun diye, çocukları da kurtulsunlar diye öldürüyoruz, susuz olivin gibi, bebekler yanmakta olan ekmek fırınlarına atıldılar, diri diri. Allahümme salli.
Tırnak makası, ruj, tencere, ütü, kepi, havlu, sutyen, külot, bluz, etek, çorap, mandal, tost makinesi, bigudi, bornoz, mayo, jilet, çamaşır ipi, şemsiye, pabuç, ayakkabı boyası, terlik, ayna, roje, fondöten, gecelik, elbezi, omo, tabak, sanayağı, buzluk, çivi, makas, tokyo, jartiyer, kerpeten, raptiye, (kontrol kalemi) tornavida, sabahlık, jöle, kına, sırt çantası, sünger, tava, eldiven, atlet, tişort, sandalye, saç tokası, çarşaf, battaniye, sabun, şampuan, masa bezi, tuzluk, sürahi, suluk, sandalet, masa, yastık, minder, örtü, krem, nevresim, fırça, pike, seccade ve resulüekrem kapıdan çıkar gider.
Karıncalardan üstünüz, onların gen haritalarını çıkarıp, ticari, ekonomik, sentetik veya etik bir takım araştırmalar yapıyoruz. Şu anda sizinde gen haritanızı çıkarmak için bir köşede çalışanlar var, etiniz ve aklınız için, o sizden ve SS’den üstün! Kefken burnuna kadar gelip, Girit boğasını gören, Gericault’un resimlerini seven, “Ağlama bebeğim ağlama, tanrı kurşun deliklerini şekerle dolduracak diyen, Schuman ve Clara’ya gelip giden, lemur, tenrek ve fossaları merak eden İtalyan köylüsü İgnazio Silone’un romanı Fontamara’da evrendeki hiyerarşi şöyle açıklanır: Her şeyin başında tanrı vardır, göklerin sahibi, bunu herkes bilir. Sonra prensin nöbetçileri gelir, sonra prensin bekçilerinin köpekleri gelir, sonra hiç kimse, sonra gene hiç kimse...  Sonra  yoksul köylüler ve hepsi bu kadar.  Hepsi bu kadar.

Sokak kenarında durmuş,
Güller satıyorsun...
- Güzelim
Arap mısın?
-Yezidi...
Çalı dibinde boynu bükük
Menekşe gibi
Utangaçsın
Ve utangaçlık
Nasıl da yakışıyor sana...
Söyle siyah gözlüm
Arap mısın?
- Yezidi...” 

(Ana Kalandadze’nin şiiri.)
Feldispat, plajioklas, kuvars gibi, dünyadan şu sayılanlarda gelip geçti: Andirililer, Ekirekliler, Pullular, Küzneliler, Mineyikliler, Saracıklılar, Kopinikliler, Hürenekliler, Paşikliler, Vahşenliler, Zalbarlılar, Hünülüler, Pağnikliler ve bunların tümüne Ağınlılar denirdi.
Sevişen yılanları kinle ayıran Thebaili Teiresias, bu iç güdüsel gaddarlığını bir takım sofu adamların koroyla söylediği şu şiirle mırıldanır, Jorge’yi sever ve tanırdı:

“Manuel Flores ölecek
Bu para gibi geçerli:
ölmek bir alışkanlıktır
çoğunun iyi bildiği

Yinede acı veriyor
elveda demek hayata
şimdi bunca bilinen şey
tatlı ve sağlam bunca

Bakıyorum şafak vakti
elimdeki damarlara
bakarmışım gibi ilk kez
gördüğüm bir yabancıya”



 Gün olur bir mermi gelir
Anısı unutulmanın
Büyücü Merlin demişti
Ölmesi vardır doğmanın

Sabrederseniz bu öykü iyi bitecek! ve  herhalde iyi şeyler anlatacağım, elbette bir öykü bu, Ulm’lu bir terzi 1811’ de uçmak istemiş ama alaylı bakışlar altında Tuna’ya düşmüş. Terzi, Felix Mendelssonn’u dinlermiş ama diyelim terzi, Mendelssonn doğmadan ölsün, o zamanda Mozart’ı dinlermiş diyelim, gene olmasın şu veya bu nedenle, diyelim terzi sağırmış Beethoven gibi, ama ne gam, siz klasik müzik dinlemezliğinizi kanıtlayacaksınız terzinin, sorun değil, sorun sizin ne dinlediğinizde, bunu niye kanıtlamıyorsunuz ve boyun büküyorsunuz.
Terzi, Tuna’ya düştü ve uçmak isterken düştüğü ırmakta boğularak öldü diyelim, ölürken Kaffaljidhma yıldızını görsün göklerde, çünkü bugünkü aydınlatma böyle sürerse bir kaç yıl sonra Ay’da dolaşan bir aylak, büyük kentlerimizi çıplak gözle görebilecektir, işte bunun gibi terzi düşerken Pompa yıldızlar grubunu gördü. Gövdenin bir sanat yapıtı olduğunu ileri süren Attika gibi terzide insana tapıyor ve yücelmek istiyordu. Su uslu, hayvan tüylüdür diyordu. Ve akşamüstleri -uçuş aygıtının- kanatlarını yapmaya çalışırken, çevresindeki dostlarına: “Bilir misiniz Lord Krisna’nın (Bhagavat Gita) ezgileri göl sularına mistik ve gizemle yayılır. Onun ağzı; ben kendim kurbanım, adağım ve iyiliğim, kutsal içitim mihrabın üstünde harlayan ateşim: Om hecesiyim, Vedaların kendisiyim... Bu aslında Brahma’dır... Pushkar budur işte...” derdi. Ve ürkütücü bir geometriden söz ederdi. Epir kralı Pirus’un 'Herakle' utkusu gibi, yaşamda tüm utkuların, bir yitiriş, bir yenilgi olduğunu kabul ederdi terzi. Hem de korkunç bir yitiriş, zamana ve uzama karşı.
...............................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................................Okumayı başarırsanız, bu küçücük sütunda o kadar güzel bir öykü var ki. Karşı evren duvarının bilincinde olmadan aşabilen bu dünyalılar son derece gelişmiş, neredeyse tümüyle sanal, algılanamaz, sonsuz güzellikte bir geometriyle karşılaştılar. Kandinsky ya da Klimt resimleri gibi şaşmaz bir biçem, derin bir harmony, erişilmez bir çakışım ve renk bitimsizliği vardı bu yeni evrende. Dil zorlanıyordu, kısa bir süre sonra aslında evrenlerin iç içe ve katlı olduğu anlaşıldı, bulunduğumuz evrenin en ilkel kordalı biçim olduğu, kendini yok etme yanlışına uğramadan, bir süre daha dayanabilirse, orta evren modeline geçiş yapabileceği anlaşıldı. Amorf yapısı, göreceliliği, ilkel başlangıçların çokluğu, onun hem bir bebek ve savunmasız, hem de vahşi ve ilkel bir evren olduğunun kanıtı oldu. Ama o güne dek tüm evrenlerde yaşanmayan bir şey oldu ve karşı evren duvarını bilisizce aşan bu dünyalılar, geri geçiş sürecinde olanların ayrımına vardılar ve kendi tarihleri boyunca yinelenen en ilkel şey yine gerçekleşti, durumun farkına varmak ve sonsuz güzellik ve güce sahip karşı evrene fütursuzca savaş açmak. Tarih yinelendi. Hilal ve salip, kafir ve müslim uzayda karşı karşıya geleceklerdi, elbette sonuç belliydi ama yaşamın doğası gereği savaş herkese zarar verirdi, yenenler, yenilenler her zaman küçük bir ayrıntıydı, yaşayan canlının, bir ters tepkime, bir kabına sığamama ve yaşama kadar yok olma güdüsünün de varlığından kaynaklanıyordu savaş.  Yok olma güdüsü bir istenç, ana rahmine geri dönüş özlemi, sonsuz erinç, sonsuz barış duygusu veriyordu. Ama bir sapınç yoluyla gerçekleşecekti bu. Ve bilinen savaşlardan olmayacaktı ama imgelemlerinde gene de bir savaştı. Örneğin (ilk kez dünyalı) -dizgi yanlışı var- en gelişmiş gezegen olduğu için tümüne yalnızca dünyalılar denilen ilkin evrendeki en gelişmiş uygarlık dünya gezegeniydi ve karşı evrendekilere göre o denli ilkel saldırı araçlarına sahiplerdi ki gülünç bile sayılamazdı. En gelişmiş aygıtları ışık hızında giden bir elektronik toptu. Karşı evren yani Quovadisliler (Dünyalılar bu adı takmışlardı) gidilmesi olanaksız olan yer için espriyle; Nereye? Anlamını taşıyordu bu söz., başka adları da vardı, Erebos (mitolojide öbür dünya)  yada Atopya (olur olmaz yer gibi-yarı sanal) ise ışık hızı gibi maddi yada görünür, tutulur (silahları) araçları çoktan geride bırakmışlar yada uzaydaki kırık (kırılım) gelişim teorisine göre belki de hiç kullanmamışlardı . Onların tüm araçları sanaldı, ışık hızı gibi, varolan, dünyevi, elle tutulur hiç bir şeyi kullanmazlar ve belki de tanımazlardı bile. Onların silahları karşı tarafın bilincini, tüm ekinsel görgüsünü kendilerine tutsak olmayı sağlayacak bir çiple, bir imgelemle donatmak ve bunu görünmeyen, bilinmeyen, tutulmayan bir çiple (şey) sağlamaktı, bu sonsuz hareket yeteneğiydi işte, sanal varlıklarla, zavallı gerçek varlıkları tutsak etmek ve onlara acı çektirmek. Gerçek bir canlıyı yenmek, ona acı çektirmek, hatta bölüp parçalayıp, amorf hale getirmek öyle kolaydı ki gerçek yenilginin cismen varolmak olduğunu hiç bir zaman anlayamayacaklardı, keşke yok olsalardı, ama imgelemlerinde yokluk, biçim değiştirmek gibi ölümlü bir kavramdan öteye geçemiyordu.
Gülliver’in  devlere karşı savaşı işte böyle başladı. Hilal ve Salip, Haçlılar ve Anadollular (Ortadoğu) karşı karşıya geldiler! Dünyalılar öyle komikti ki teneke silahları ve roketleriyle, çığırışlar içinde sözde karşı evren duvarına pusulalarla, koordinatlarla, yürüyen, uçan elektronik kotlamalarla, aynı anda iki yerde bulunabilen füzyonik varlıklarla karşı evren duvarına açıldılar, kendilerinin binlerce yıl önce kolezyumlarda aslanlarla, stadiumlarda atletli adamlarla boğuşmalarına ne denli benzediklerinin ayırdın da olamazlardı elbette. Dünyalılar, dünya gezegeni dışında onlar kadar uygar olmasa da tek tek, birbirlerinden ilginç üstünlükleri olan 20 kadar uygarlığın bileşik gezegenler bloğuyla hücuma geçmişlerdi, gencil savaş içgüdüsünü taşıyarak. Zavallılar Allah! Allah! Allah! diye hücum edecekler, kavrayamayacakları (algılayamayacakları) bir tür yenilgi aldıklarında ise dar bilinçlerinin koridorlarına gene bilincinde bile olmadan: Allah, Allah... Allah, Allah... diyerek döneceklerdi. Bu 20 kadar dünyalı gezegenin adları ve birbirine göre kozmikomik üstünlükleri şunlardı: Bölgelerde vardı önce Kasr el-Bukari, Larbaa, Ayn Defla, Suhan ve Tlemsen uzay yuvarlarından, dünya dilinde kotlamalardı bunlar, başkent dünyaydı. Total adları da dünyalılardı zaten. İşte bunların ilki Auvalılardı, dünyalılara göre tek üstünlükleri soluk almayışlarıydı, ciğerleri yoktu, çok uzun yaşayabilirler, isterlerse kendilerini yok edebilirlerdi. Tüm vücutları bir soluma aracı görevi gördüğü için, görünür bir soluma işlevi yapan organları yoktu, dünyalılar onlara alayla soluksuzlar derdi. Zavijava (yıldız) ülkesindekiler, bunlar tam gezegende değil, dünyalılara göre yanıp kavrulabilecekleri bir yıldızda yaşarlardı. Dünyalılar bunları çok ilginç bulup severlerdi, akkor bir ateş topu gibi görünen vücutları aynı zamanda saydamdı. (aslında bu çağlarda ölüm kavramının pek çok türevleri, uygarlıklarında sonsuz biçimlerinin varlığı anlaşılmıştı, kendi algı ve bilgi dünyasında olup biten varlık yokluk kavgaları ve ölümlü dönüşüm sonucu ortaya çıkan uygarlıklar herkesin algıladığı dünyanın dar bir  çerçevenin süslediği küçücük bir aynadan başka bir şey olmadığını anlamışlardı, hatta gelişim sonucu birbirine benzeyen uygarlıkların eski otantik biçimlerine dönmeye çalıştıkları yada o hallerini türlü biçimlerde korumaya çalıştıkları gözleniyordu), kucaklaşırken saydam ve geçirgen doku yapıları nedeniyle birden arkanızda belirerek görülmemiş komikliklere yol açarlar ama çok sevilirlerdi.   Unukalhallıların, gözleri yoktu ama o kadar gelişmiş duyu organları vardı ki koku ve sesle çok uzakları görüp algılayabiliyorlardı, gözün gerekliliği savı bir yana, örneğin bir tanı yarışmasında Unukalhallı birini geçebilmek olanaksızdı. Gözün dışında korkunç bir duyum ve algılama gücü geliştirmişler, bunu belki de gözlerinin olmayışı sayesinde başarmışlardı. Kitalphalılar ise; kitap sözcüğünü andıran bu gezegendekilerin çoğu organları yoktu ama gözleri vardı, hemen hiç hareket etmeyerek yaşıyorlar, her şeyi diğer bir şeyle karşılaştırıp aradan olabildiğince sıyrılarak bir tür sanal yaşam yaratmışlardı, ne yazık ki Kitalphalıların pek az seveni vardı. Eriiflilerin pek bir becerisi yoktu, daha çok bir kanguruyu andırırlardı. Gene de kimsenin yapmak istemediği işleri basitleştirip, hızla yaparak, sempati topluyorlardı, en önemli üstünlükleri, bazı işlerin mekanize yada elektronize edildiğinde daha da güçleşebileceğinin onlar sayesinde anlaşılması olmuştu. Zosmalılar ise, kapalı dünyalarında kimselere muhtaç olmadan öyle güzel bir koloni kurmuşlar ve yaşıyorlardı ki onların dünyalıların imgelemine kazandırdığı düşünce belki de en önemlisiydi, içgüdü ve hırslardan arındırılmış bir varlık, belki gereksizliği azaltacağı için hareketsiz görünebilirdi ama hareketin yani kinetik enerjinin % 80-90 boşa olduğunu kanıtlayan testler Zosmalıların modelleri uygulandığında anlaşılıvermişti. Zosmalılar, dünyalıların  “Her şey boş” sözcüğünü ciddiyetle düşünmelerine neden olmuştu.
Nusakanlılar, dünyalılara göre, son derece aksi yaratıklardı, her şeyin ve her olumun tam aksini yaparak yaşıyorlardı, pek de çözülemeyen bu davranışları hala bir inceleme ve araştırma konusuydu, en basit biçimin bile  çok özel nedeni olabileceği bulgulandığı için dünyalılar Nusakanlıları anlamaya çalışıyorlardı. Kimbilir, Nusakanlılar çok özel bir yöntemle yalnız kendilerinin geliştirdiği bir formülle karşılıklılık ilkesini ehilleştirip, etikleştirerek güzel bir yaşam modeli üretmiş olabilirlerdi. Kornephorosluların vücudu, ne uzunca, ne yuvarlak, ne silindirik, ne piramidaldı, kübikti, üçgensi ve dörtgensiydi, dünyalılar, hiçbir zaman geçmişlerini kayda geçirmeyen bu yaratıkların gizlerini çözebilmek için  uğraşıyorlardı, boşlukta en az yeri yuvarlak cisimler işgal eder biçimindeki savın gözden geçirilmesi gerekiyordu, belki de bilinmeyen doğruk  bir  nedenle,  her şeyi  ve  kendisi  üçgensi  bu  canlılar kendi yararlarına bir gelişim sağlamışlardı.  

Sarinliler, dünyadaki zehirli sarin gazına atıf olarak bu adı almışlardı, dokunmaya karşıydılar ve vücutları zehirliydi ama en ilginç gelişimde onlardaydı, hiçbir yere, hiç bir şeye bağlı olmadan yaşıyor, vücutlarının sahip olduğu artık enerjiyi eksik olan başka bir enerjiye dönüştürerek uzun süre mutasyona uğramadan yaşayabiliyorlardı. Bir enerji kaynağına gereksinim duymadan kendi beslek bir yaşamdı bu, dünyalılar bunlara öyle imreniyorlardı ki üstün olduklarını kendi aralarında dile getiriyor, ama düşmanlık gibi üstünlük kavramını doğuracak eşdeğer pek çok kavramdan habersiz, barışçıl ve yalnızca kendine karşı kendini savunan Sarinlilere bunu söyleyemiyorlardı. Zehirli gazda kendi beslek oldukları için oluşmuş bir endikasyondu belki de. (Ama tüm bu yetenekler gene de karşı dünyalılardan üstün olmaya yetmeyecekti!)

Bu arada El Nathlılar vardı, en korkunç değişim ve benzemezlik bunlardaydı, El Nathlıların boyun ve başları yoktu, baştaki tüm işlevler oraya buraya yayılmıştı, beyin iki göğsün arasında, kulak kalçanın yanlarında, tek gözleri de bir çıkıntı olarak karınlarının ortasında bulunuyordu, en yabansı gezegen ve dünya onlarınkiydi. Sonra Tejatlılar, Sulafat, Menkalinan, Eltanin ve Thuban birliği vardı. Bunların bütün özellikleri aynıydı ve insanlardan farklı olarak -fazladan- 3 duyuları daha vardı., düşünce okuma, sevinç ve acı duyma istekleri... Bunlar sevinç ve acıyı dış dünyadan gelen etkilerle değil, kendi vücutlarında ürettikleri etkileşimlerle yaşıyor ve bir besin ya da ter gibi vücutlarında üretiyorlardı. Yine pek özellikli bulunmayıp, dünya ile birlik olan, Alfirk, Yildun, Errai, Pherkad, Zaurak, Canopus, Mimosa, Regor, Suhais, Naos, Furud, Nihal ve Fomalhautlular vardı, hepsinin bir diğerinden farklı özellikleri vardı, bunların arasında en ilginci Nihallilerde, yalnızca dişi insanlar vardı ve kendi kendilerini dölleyerek çoğalabiliyor ve bir tür klonlama olan bu halde birbirinin aynı insanlara yol açıyordu. Ve kendisinin gençliği ve yaşlılığı bir arada yaşayan pek çok insan vardı ve güzellik kavramı yoktu. Belki bilinmeyen, irili ufaklı binlerce uygarlık olabilirdi, el değmemiş gezegenler, gezegenin mantosu altında yaşayan yatayyaşarlar, çekimlerarası boşlukta, sentetik olarak oluşturulmuş koloniler ve daha niceleri ama bütün bunlar karşı evrenin ulaştığı varoluş biçimlerinin çok altında ve ilkeldi, bu ilkellik yetersizlik anlamında olamazdı, karşı evrene karşı koyabilecek bir denge bir yücelim aracı kesinlikle olmalıydı ama sonlu boşlukta kendini göstermeyen yada görülemeyen bir güç daha vardı belki, o güç o üstün varlık özleniyor, gözleniyor, bekleniyordu ama ortalarda yoktu. Belki tanrıydı o. Bu dünyalıların tanrısı ve karşı evrene güç dengesi oluşturabilecek bir sihirli güç, bir büyü ama bir türlü ortaya çıkmıyor ve bulunup görünmüyordu.
“Tüylü eşek arıları vızıldıyor, akıp giden çayda, geçmişteki canlıların fosili gibi parıldayan taşlar soluk parıltılarla sanki kıpırdıyordu, dağın başındaki, siyah, garip  ağacın en tepesindeki dalda, kara bir kuş tuhaf bir çınlamayla ötüyor, gökte Sadalmelik yıldızı sarı bir parıltıyla göz kırparken, güneş, bulutların sisiyle renkler içinde yeşil bir cennetin, kızıl-turuncu meyvesi gibi yavaşça batıyordu. Kadınsa, tunç üçgenli, (()) gümüş aynasına bakarak büyülü bir sofrada yer alıyormuşçasına oyalanıyordu. Huysuz Ksantippe ile ellisinde evlenen Sokrates, Koçgiri, Nasturi, Raçkotan Kekukela isyanları, “Dişi kısrak mumla dolu” Çin gülü, mavi kantaronlar, soğukta buzdan kuşlar, “çalılıklarda kara tavuklar havalanıyor, sinmiş oldukları yerden, parıldayan kara gözlerle ürkek ürkek kendisine bakıyorlardı. At kuyruğu gibi çenesinden sarkan sakalıyla, kendi cesedini sırtlamış Yunan tanrısı geliyor, Seikilos’un Mezar Yazıtı (dünyanın ilk yazılı müzik örneği) kır otları ve kır fidanlarını coşkuyla sallıyordu. ” Domuzlar sırt üstü yatmayınca gökyüzünü göremez mi?  NU NINDA-AN EZZATTENI WATARMA EKUTTENI. Hrozny’nin elinde başlangıçta  yalnızca Sümer dilinden bildiği NINDA ‘ekmek’ vardı. Bu Hint-Avrupa kökenli bir sözcüktü. Ekmek, yemek yemeyi çağrıştırıyordu. Hrozny’nin aklına eski Almanca’daki “ezzan” gelmişti. Eski Doğu metinlerinde ekmek ve suyun birlikte geçtiği kalıp cümlelerinin sık görülmesi tümcede su sözcüğünün olabileceğini düşündürüyordu. WATAR, İngilizce ‘water’ ve Almanca ‘wasser’ sözcüklerini anımsatıyordu. EKU’da Latince su demek olan “agua”nın benzeri ve içmekle ilgili olmalıydı. NU ise İngilizce “now”, şimdi! Bundan sonrası parçaları birleştirmeye kalıyordu. ŞİMDİ EKMEK YİYECEK SU İÇECEKSİNİZ.
“Hz Ali, çocuklarına öldüğü zaman eve yüzü örtülü bir yabancı geleceğini söyler. Cenazesi o yabancıya sorgusuz sualsiz teslim edilmelidir. Ev halkı bu vasiyete uyar. Ancak oğullardan biri dayanamaz, bu yabancının yüzünü görmek ister. Yabancının yüz örtüsünü, peçeyi açar. Karşısındaki Hz. Ali’dir!.. Sular üzerinde tüylerini kabartan tavus kuşu ve su yılanlarının gürültüsü, kaplanla tay arası korkunç bir melez olan bir yontu, bir hayvandır.
Ne zalim bir kaplan nede tay bozuntusu. Suare, fuaye, çiftleşmek için renkli tüylerini açarak çırpınan kuşlar. Saparna otları, Bohemya kralı, çamların iğne yapraklarıyla karışmış gevrek-titrek ve kekremsi meyveleri avurtlarına doğru tutup (çiğnedi), Ravendiye çiçeğini kokladı, ölümden sonraki yaşamda, yaşamdan sonraki ölümde. Osmanlı fahişelerinden biride Atlı Ases’ti. İlk yarasalar yeşil ve titrek uçardı. Asık suratlı gergedan kuşu, friz, figür, fresk. “2210 yıl önce 60 gemi yapımı için kullanılan odun, Etna yanardağının eteklerinden kesilerek Sirakuza’ya indirilip işlendi. Tahta gövdesi zırhla kaplanan savaş gemisinde üç güverte vardı: Güvertelerden birinde mozaiklerle İlyada destanı canlandırıldı, üst güvertede bir gymnasium yoluna akik taşı döşeli bir Venüs tapınağı ve bir asma bahçe vardı. Kaptan köprüsünde (köşkünde) Arkhimedes’in eliyle yaptığı bir su saati, mermer bir banyo ve yirmi atlık özel bir ahır. Bu gemi 4000 tonluktu, uzun menzilli mancınıkları ve beş metrelik oklar atabilen fırlatma rampaları vardı, Romalıların saldırılarına 3 yıl dayanmış Sirakuza, içbükey aynalarla Roma gemileri yakılmış. Tamam biliyorsun.

“Bakmasını bildiğimi sanıyorum
Bildiğim bir şeyse bu baktığım”

Saç pürçeği, pike, pena, pörçük öykü.

(KİTAP)
Oku
Kitap ağaç
Kitap kuştur

Oku
Ağaçtır kitap
Kanatlıdır kuş gibi

Oku
Ağaç gibi yeşil
Barışçıl
Kuşlar gibi kanatlı
Özgür oluruz.

Bu şiirin Sultan Cem’e 28.3.1998 Cumartesi  saat 23.45 te Yenidoğan’da indiği söylenir.
“Bir süre umutsuzluk içinde dolaştılar derken bir ormana daldılar, altın dal arıyorlardı , o sırada Afrodit’in iki güvercini onlara yol gösterir gibi alçaktan yavaş yavaş uçuyorlardı. Troialı kahramanlar güvercinleri izleyerek yürüdüler. Avernus gölünün kenarına vardılar. Gölün simsiyah ve kokmuş suyunun kenarında bulunan bir mağaradan yeraltına inilebileceğini Sibyl onlara söylemişti. Ama önce altın dalı bulmaları gerekiyordu. Güvercinler hala yol gösteriyordu. Biraz sonra güvercinler aşağı süzüldüler, dalları göz kamaştırarak parlayan bir ağacın varlığını Troialı yiğitlere gösterdiler. Altın dallı ağacı bulunca çok sevindiler” ve nedendir bilinmez mağaranın derinlerinde Hermaaan! diye bağırdılar.  Ve gece tanrıçası Hekate onlara kara kehribar renginde, simsiyah dört öküz muştuladı.
Komik, kozmik ve konik bir evren. Vostok gölünün eskil canlıları. Berlin halifeleri, buz tutmuş Peipus gölü, Pelion dağı.
Skaia (Truva) kapılarına varınca durduk. Peygamber elmaları, elmaslarla süslü, mineli aynalar. Üstü koyun derisiyle kaplı iskemleye oturdu Odysseus. Kadın yüzlü birer akbaba olan harpyler.

“Çegam, azlü beled, nefyü ebed oldun ise Baki,
Bilürsünki mülk-ü cihan Süleyman’a değil baki
Şeha, azlimde ispat-ı tehevvür eyledin amma,
Buna çerh-i gaddar derler, ne sen baki, ne ben baki.”

Yapay zeka ürünü;

“Helene büyüleyici konik bölmede
                                        kendini gözetliyor
ama o
Bill’i mest eden bir hayalden başka
                              bir şey değil. Bill’in bilincinde
bir ayna var, içinde maalesef Helene’in
                                             göründüğü bir küre
                                              Bill onu
seyrederken
Helen ruhunu arzuyla süslüyor ve Bill’in
                                   büyüleyici aşka dair
                                                            düşüncelerini
genişletiyor.
Böyle işte onların yansımaları.”

Mikroskop görülerini çizen Kandinsky
Bakterilerin ve mikropların ressamı.
Ekin tarlasındaki ekinleri eğmeden hızla koşan İphiklos gibi.
Tarla fareleri.
Bugün Elis’teki Alphoios ırmağına bir tahta çanak atılsa, o çanak Messina’daki Arethusa kaynağından çıkar. Mehtaplı gecelerde, orman perilerinin çevresinde dans ettikleri güzel meşeyi ara yaşamınca, bir ok gibi uçacaksın, gölgelerde oturmayacaksın, su başlarında durmayacaksın, kendini uykuya kaptırmayacaksın. Amsterdam’da bir gorilin işlettiği bar. “Bıçağını çekerek tam çocuğun kalbine saplayacağı sırada yavrucak gülümseyerek kollarını bıçağa doğru uzattığından bu hal adama dokunmuş ve çocuğu öldürmesi için öteki arkadaşına vermiş, oda çocuğun masumiyetinden ona kıyamamış böylece çocuk kurtulmuştu.”
Leda! diye bağırdım, heykelle yattım, toprak yuttum, at parçaladım, lemur ölüsünün başıma bela olan hayaliyle avundum. Heykeltraş Perillos gibi Phalaris boğasıyla çiftleştim. İskityalı Abaris, hiç yemek yemeden yaşar Apollon’un attığı altın bir oka biner, dünyayı dolaşırdı. Bellorophon ve Pegasus. Attika baharları gibi. Kerguelen adalarında sevgili us, çılgın aydınlık. Güneşin gölgeleri, örümceğin kanadıyla çiftleşiyordu. Tanrıların balından yemek isterken saksağana çevrilen Keleos gibi.
“Eperos’a gidince söyleyin tanrı Pan öldü.”
Orpheus öteki alemin kapısına geldi, lirini çalmaya başladı, yer altında güneş görmeden sürüklenen zayıf gölgeler ve hayaller Orpheus’un lirinin sihirli sesini işitince görkemli bir kalabalık halinde ona doğru koştular. Gecenin sessiz kuşları gibi onu dinliyorlardı. Eriny’lere saç vazifesi gören yılanlar lirinin sesini duyunca ıslık çalmaktan vazgeçtiler. Hypnos’un çevresinde rüyalar çeşitli renkte kelebekler halinde uçuşuyordu. İris içeri girince yoluna engel olan rüyaları eliyle uzaklaştırdı. Cüceler kekliklerin üzerine binerek turnalara saldırıyordu. “ölü at, yılan yumurtaları, balkonlarda kaplanlar, ney çalan aynacı, bakır soluk, başsız kaplumbağalar.
Sonra;
“Ursula kümülatif bir interatsın sen
bense hayatın adamı
Senin olmak zorunluluk oldu
Afro’nun doğduğu Kitera adası
“Yoklu dağın büyümesi
Aşk, tanrının kırbacı
Hariş adalarının bulunduğu yerde
Üç el avcı taburu gibi”
Altın tüylü koçlar, Erdelli Macarlar.

Cennetteki Reyyan kapısı gibi, Amererresül. Ey Muaz ibadet et dedi: fal oklarıyla uyutulan nekirler gibi. Dârekutni’den bir söz. Alizeler, yani ticaret rüzgarları. Gerges kuşu, öküz başı gibi parıldayan altın. Simurg. Bağ evinde, söz, sazdan avdan açıldı, parabol, hiperbol, morula, koful, kadife solucanları, ejakulat yani meni.
Güneş gözlerimi oyuyor
iki yıldız göz boşluklarımı kızıl tüyleriyle okşuyor.” Görkül ama edilgen cengaver. Antakya katırı beyaz bir gülün üzerinde yürüdü. Yaşam doyumsuzluk ve sıkıntıyla dolu bir çeşit ölüm. Işıktan atlas içindeki şövalye dört ayaklı ve altın tüylüydü. Bazen Allah (c.c)’ın  iyiliğine benzeyen bir mehtap doğardı. Tanrının erdemleri gibi parlar. Mizah ustası Jules Renard ve Aurore Dupin yani George Sand’sa bu işe şaşardı. 16 yaşındaki bir erkek çocuğun karnından, yıllardır taşıdığı ikizinin cenini ameliyatla çıkarıldı. Lübnan’da bir genç, önceki yaşamında kendisini öldürdüğünü söylediği babasını öldürdü. Bu evrende sıçrayan bir fare, havlayan başka bir köpek yok mu? Marvin dolabı, gözlerin irisi, mavi elips. Menalaos teoremi. Moskova’nın kurucusu Suzdal prensi. Delgoruki ve peşindeki altın ordular, molluska, bakkam odunu, İskariyotlu Yehuda, Grappelli her gün keman kutusunu açıp karıncalar üşüşmüş mü diye bakarmış. Monografik anlatımlar. Polen, Duşanbe, Maltız, Malta, Matta. Taşla ezmedikçe, gazla yakmadıkça, külünü rüzgarda savurmadıkça. Klotho, mitolojide kader tanrıçasıdır, insanların yaşam ipliğini büker. İslav kaderi gibi yakıcı karlı ıhlamur ağaçları papa VII. Gregorius, Germen imparatoru IV. Heinrich’i aforoz eder. İmparatorun Kanossa sarayının kapısındaki umutsuz bekleyişine, “Kanossa kapısında beklemek gibi” denir. ABD’de bir kadının vücudundaki larvalara büyüyüp sineğe dönüşerek derisinden çıktı. Etsil makine. İmparator pelerinli Caracalla’yla, Kelkit çayını geçtik. Syrinks -panflüt- çalıyordu. Burundan başlayarak alveollere dek uzanan solunum yollarının büyülü çevreni. Farinks= yutak. Okyanus dibindeki sülfit bacaları. Güneşin manyetik alanı, gökadalar, salyangozlar, parmak izi, mamut dişi, fil ayağı, domuzların penisi, örümcek gözü, eşek arısı, keçi boynuzu.
“Eadem mutato resurgo”
“Kendimin aynısı olarak canlanacağım.”
Hac yolunda kılavuzluk eden Kutup yıldızı. Baştan çıkarıcının günlüğü. Tanrının elini nasıl tanıyabiliriz ki. Rierzi operası. Suzanna’yı gözetleyen yaşlılar. Atomik soykırımlar. Kerç boğazı. Azak denizi. Apolinaire’ın şiiri bozunarak:
“Şimdi kalabalıkta yürüyorsunuz / ve böğüren oto sürüleri kuşatıyor sizi / ve yaşam kavrıyor boğazınızdan
Başatan çıkarmadan, tiksinti, sadakatten, aforoz, putperestlikten, Arabistan buhuru gibi. Aşk ve dinin tüm gamları. Harran sülünleri, Tanrının bütün delikleri. Kildanya boğaları.
“D’altri diluvi una colomba ascolto”
(Başka tufanlardan bir kumru duyuyorum.)
Tam olarak neyi bilebilirim ki... Giuseppe Ungaretti. Domuzların önüne saçılan inciler. Teorik ivmeler. Harran sülünleri. Kefernahum’da bir sonet yada Japon tankası gibi. Aşkın madrigalleri.
“Şiir ölümsüzlüğü değil, yeniden dirilmeyi arzular” Gölgesi Ahit sandığının üzerine düştü. Devinim usu, us devinimi sınırlar. Pöh. Musa’nın Sanhedrim’deki levhası. Ürdün ırmağının kıyısı. Yasemin şişesi. Tüm uçarlara ağ ören kanatsız örümceği biliyorum. Yağmur suyu. Hz Ali’nin oğuldan kızı Sukeyne. Kureyş aristokrasisi. Medine. Zamanı yok etmek için yazdın. Mecdelli Meryem’in büyülenişi. Arabistanlı Hiksos kendi çöllerinin tek tanrısını getirdiğinde Mısır’ın sonu geldi, Astarte 7 bakire Suriye kıyılarından gelince, Helen toz olup çöktü. Kral kuşu, Savaşçı kuşu, kağıt kuşu, ayna, duvar saati ve masa. Bozkırlardaki geçitler, ormanların gizi, küpün dibinde aranan istavroz, manastırdan sıvışan rahipler, tüyleri balık pulundan kuşlar, kırkılmış saçlar, güney düzlüğündeki ışıklar, hırıltılı sesiyle parsın ağzında böğüren dişi geyik, ak köpek, kirpi, atlara dizginlik kayış, arpa lapası, yaban öküzünün titreşen eti. Tanrı mı o doğru söyle, tanrı olsa biner miydi markaba-merkaddeye, korkunç kılıklarıyla süvari kümeleri, süprüntü, karanlığa gömülen gece kuşları, urlu, budaklı ağaç gövdeleri, kurt inleri, uçan kementler, bulanık bakan kır bekçileri, kuzgunlar, biçimsizce suya atlayan Habeş çocukları, su kıyısındaki anıt höyüğü, mutluluk meyvesini Keşmir’de bir ağaçtan koparmayı umanlar, Lombardiyalı masallar, ifritler, kaplanın kafatası, mavi urbalı periler süzülerek gökten iner meşelere konup balıkçıllar gibi şarkı söyleyerek gümüş iğlerini çevirirlerdi. Ovayı kaplayan sis atları yarı beline dek örtüyor, ordu yandan bakılınca yüzen bir hayalete dönüşüyordu, gecede ilerleyen ordular siyah ve dikenli bir tırtıla benziyordu. İpek tüylü kaplan sürüleri, ağaç kovuklarındaki yaban arısı yuvaları. Özgürlüğe uçan şahin gibi ses çıkarıyordu. Abdera’da Nestos ırmağında yıkanan Klazomentililer. Klozetler. Perseus, Medusa’yı kılıcıyla kafasını keserek öldürüp ardından kesik başını düşmanlarına tutarak taşa çevirdi.

“Aşk bizi birleştirdi artık kim ayırabilir ki
Ölüm aldı bizi, artık kim döndürebilir ki.”

Kadisha vadisi. Açmış Haseki küpeleri, Apollon kuşu, mavi şeytan balıkları, Atinalılar, Trajan veya Marcus Aurelius’un zamanındaki Romalılar, Suriye, onbeşinci varoluşun bağlarından kurtulanlar, saatin kurtuluşu, Çin kuyruk sallayan kuşu, kitap okuyan köpekler, şiir okuyan kediler, roman yazan romantik tavşanlar. Floransalı resim tüccarları, avcılar, tufeyli  İsrail ovalarında, Erythrai’den gözsüz bir sabah serinliğinde koca Poseidon’un üç çatallı mızrağıyla gerçek bir sırtlan gibi korudu. Şam’da süpürülmüş tepelerde varsıl ve eliaçık bir şeyh gördüm, valinin kızının eline burçağın dikeni saplanmıştı, Çiçero’yu alaşağı eden Katilina, sıvı penetrant gibi, Jadeit minerali, güneşsi eşek, akbaba, kartal, arı, kutup biti, tepede ayaklı çamlar, elektronik fırtınalar, boğazı kesilerek öldürülen ceylanlar, titanyumdan avcılar, uranyumdan ağlayanlar, evrenin inflation dönemi, Zilkade’nin soğuk günü, Hamel burcuna giren güneş. Ölümün gölgesindeki yaşam sedir ağaçlarının altında oturuyor. Hegira gibi, yani Muhammed’in Medine’ye uçuşu gibi. Melihha’dan akik taşı, Amanos’dan sedir, Mağan’dan bakır, Lübnan’dan servi. Fantazmagori, ilerde tilki inleri, dallarda kuş yuvaları, ölüler, körler, Yahuda. Travnik karargahında Ömer Paşa için çalınan polka, Henry William West’in, Ömer Paşa polkası gibi, Benim bilmediğimi bildiğimi biliyor. Modern çağın postülatları ve coğrafyaları, proletaryaları. İnsan sömürülüyor, aldatılıyor, telegüdümlü bir yaşam, övüngen, Marx haklı, edepsiz. Zanzibar’la Darüsselam arası ne kadar.
Kambriyen dönemi canlıları sağırdı. Ve dünyaya tam bir sessizlik egemendi. Evrenin derinliğinde yalnızca bir Bach fügü dinleniyordu. Berlioz ve manik depresif semptomlarda var mıydı. Tüyler ürperten Horowitz müziği gibi odalarda Elham oku, Kiev’de bir kiralık evde polovec dansı yap, mazurka dinle. Durgun gecede. Borodin’in Polovec dansı gibi, bu anlatılanları kuşlar dinlese, sonuç böyle olmazdı, bu kitap kapatılmazdı, iyi bir Stravinski, pulcinela bale suiti seslendirişi gibi. Azize Therese, doğada görebileceğimiz her şeyden daha parlak, daha aydınlık şeyler gördüğünden söz etmiş. “Rahibe Maria, geçmişte Fransa’nın Atlantik kıyılarında kapandığı bir manastırda her gece çırılçıplak soyunup yatağa giriyor, gözlerini kapatıp Kutsal Ruh’un gelmesini ve bakireliğini almasını bekliyordu. Bu bekleyiş 33 yıl sürdü. Kutsal Ruh’tan umudu kesince, kendini bir akşam üstü Bretagne kayalıkları üzerinde genç bir çobana teslim etmişti, atını eyerleyen bir Faslı’ya. Peçevi tarihi ilk kahvenin açılışını şöyle anlatır, 1554 yılında Halepli Hakem ve Suriyeli Şems adında iki şahıs, Tahtakale’de birer kabir dükkanı açıp kahve-füruşluğa başladılar. Keyfe müptela bazı yaranı safa, hususiyle okur yazar makulesinden nice zürefa toplanır oldu. Yirmişer, otuzar yerde meclis durur oldu. Kimi kitap okur, kimi tavla ve satrançla meşgul olur, kimi nevgüfte gazeller getirip marifetten bahis olunurdu.” Babil talmudları, atlı fatihler, Atilla, Cengiz, Timurlenk...
Ernest Henley’in, Invictus adlı insan direncini anlatan şiiri;
‘Kapı ne kadar dar olsada
Kaderimin efendisi benim
Cezam ne kadar ağır olsada
Ruhumun kaptanı benim’
Oklahama’da 168 kişiyi öldürüp, Indiana’da idam edilen Timothy Mc Veigh‘in ölümünden önce okuduğu şiir. ‘Biraz sonra soluk almıyordu artık. Yaşamdan ölüme geçmişti. 2 Temmuz 1904’tü. Küçük sarkaçlı saat sabahın üçünü gösteriyordu. Siyah kanatlı bir gece kelebeği pencereden içeri girmiş, yanan lambaya çarpıyordu deli deli. Sonunda kuşların cıvıltıları ve yaprakların hışırtıları arasında gün ışıdı.. Hiç bir insan sesi duyulmuyordu., günlük yaşamın çalkantısı yoktu, yalnız güzellik, dinginlik ve ölümün büyüklüğü vardı.
Rüzgar kiremitleri uçuruyordu, karanlık yolda yürüyordum, bir çeşmenin önüne vardığımı son anda farkettim, küçük ahırına eğildiğimde, küçük, tuhaf pırıltıların göz kırpar gibi ışıldadıklarını gördüm. Konuşup, gülüyor, bağrışıp, çağrışıyorlardı. Beni farkedince Zeus’larını görmüş gibi donakaldılar. Işıltılar birden çekilerek gözden kayboldular.  Neden sonra hayal gördüğümü sandım...
“ Ölüme sürüklenmiş cesetlerin üzerine basarak yaşıyoruz. Bu nedenle bu dünyada yaşıyor olmaktan bir mutluluk duyamıyorum  Baudelaire’e nerede yaşamak isterdin demişler, her yerde, dünyada olmasında demiş. Şimdi intihar anını düşünüyorum ölenin, yada intihar süsü verildiği anı. Garez ve kinle hemcinslerini baygın halde ipe çekenler, boğanları. Kendimi katil gibi hissediyorum. Belki bir matematik problemi çözüp mutlu olacak, belki atı kapaklanan bir adamı-kahramanı düşünüp ziyade üzüntü duyacak, belki buluş yapacak, belki bir kitap yazacaktı. Aylak aylak gezecekti belki de. Kendimi katil gibi hissediyorum, bu topraklarda yaşıyorum, olanlardan bende sorumluyum, oluşumlara katkı hakkım var, katılmayan görünümüm beni kurtarmaz.” Ben kendi şapkamın altında mutluyum desem de bir suçum var. Yürekleri ışık dolu insanlar ölüyor, öldürülüyor ve yalnızca izliyorsun. Ve yazık ki yaşıyorsun.”
“İlk baharda güneşin ışıkları dünyaya yaklaştığında, lekesiz kuğuların uçurduğu yıldızlı şarı (iki tekerlekli harp arabası) ile gelir, Delos adasında annesinin kendisini doğurduğu palmiyenin altına inerdi. Europa, Suriyeli genç ve güzel bir kızdı. Boğada bir tatlılık, tanımı güç, hoş bir uysallık vardı. Rengi göz okşayıcı altın sarısı idi. Alnının ortası biçimli bir ak benekle süslüydü, gözleri sakin denizler gibi maviydi. Çok düzgün boynuzları alnının üzerinde bir hilal gibi kıvrılmıştı. Boğa güzel Europa’yı görür görmez diz çöktü, yere yattı, tatlı tatlı böğürdü ve kızın ayaklarını yalamaya başladı, öyle ki kız sırtına binip onu okşamakta sakınca görmedi. Hayvan kızın tatlı ağırlığını sırtında hissedince, süratle kalktı ve denize doğru koştu, Europa’nın arkadaşları, boğanın dalgaları yardığını ve denizde kumlu bir ovada koşuyormuş gibi gözden yittiğini gördüler. Suriyeli güzel kız, boğanın boynuzunu tutarken, diğer eliyle saçlarını göz önünden itmeye çalışıyordu. Zeus -boğa- yükünü bir çınarın gölgesine indirdi ve yaprakların esintisinde acımasızca ona sahip oldu.
Girit’i bekleyen tunç vücutlu dev Talos bir yabancı görünce hemen ateşin içine girer, kızıl kor haline gelir, sonra koşar yabancıyı diri diri yakardı. Artemis’in alnında asma dalları, omuzlarında geyik derisi vardı. Av köpekleri göklerde havlardı. Afrodit’in kumruları gibi elinde Girit lalesi tutan Kyknos (Ares’in vahşi oğlu) su kenarındaki taş oyuklara eğilerek, su perisi arardı.
Bir çobandan kaçarken sık otlar arasında gizlenen bir yılanı göremedi, üstüne bastı, yılan Eurydike’ yi ısırınca güzel kadın çok yaşamadı öldü. Fundalıkta uyuyan satyrler, Lesna pınarından su içen kır perileri, sedef kabuğundan borusuyla kuş vücutlu, kadın başlı sirenler ağladı.
Attika’nın  baharları gibi, toprağın altı, ölümün hüküm sürdüğü elem diyarı gibidir. Epir’de çok derin Akheruse mağarasından Hades’e girilirdi. Kokytos ıstıraplar ırmağı, vahşi kuzey yeli, cehennemin soluk renkli çayırları, çirişotlarıyla kaplıdır, yalçın kayalardan, donmuş su birikintilerinden kaynayan katran göllerinden ve korkunç rüzgarlarla çalkanan gölcüklerden, geçen ırmaktı Akheron.
Alev selleri günahkarların gözyaşından doğan Kokytos’un inleyen feryatları, insana bulantı veren iğrenç kokulu Styks’ın vahşi gürültüleri. Dudakları suya yaklaşınca Tantalos’un su ondan kaçıyordu ve dudakları çatlıyordu. Kayaların arasında, panterlerin dolaştığı bir yere altınsı yağmur, yılandan çelenk vardı.
Duvarlarda kerpiçten yapılma sığır kafaları asılıydı. Stentor bağırdı mı herkes duyardı, elli kişilik sesi vardı. Kaplanları yönlendiren Bassareuslar, Kekroplar, yılan saçlar...
Eşşak’tan (dağ geçidi) geçerek Aclun’a vardık, canavarın başı menekşe renginde ve bir maden gibi parlaktı, hayvan binlerce halkalar halinde kıvrıla kıvrıla ve benekli derisini sürükleyerek ilerledi. Julia kümeleri ve frakteller, Attis’in çiçekleri, balıktan su kuşları, kuştan gök balıkları. Medusa’nın başını parlak kalkanın ortasına koymak üzere Athena’ya armağan etti. Pelion dağının fundalıklı yamaçlarında armağan olarak hiç acı çekmeden uyur gibi öldüler. Irmak tanrıları Beykoz’un havarisi gibiydiler. Gölgelerin şafağında yılanların çenesi gibi her şeyi unutturan Lethe ırmağı.
“OCAK 1887’de Almanya’nın Meschede kentinde dünyaya gelen Macke, 26 Eylül 1914’te I.Dünya savaşı sırasında Fransa’da Marne savaşında vurularak yaşamını yitirdi. Ressamdı. Uzun bir paranoya geçiriyorum, kaotikleşen ve hiçleşen, değersiz söz dizilerine kanmayın. Heisenberg’in belirsizlik ilkesi gibi asıl anlatmak istediğim öykü aşağıdadır. Zamphir’in panflüt konseri gibi kırda kuş kovalama, canın sıkılıyorsa okuma, zamanını alanı boğazla, yada teyze kızınla plaja git ve bu...
...
(Mağara)
Kırları dolaşalım. Orada küçük bir tepe var. Batı alnacında küçük bir ören yeri, höyük gibi. Elinden tutuyorum kuşumun, arkalarda ise başıboş bir mezarlık. Gizem dolu, tuhaf çiçeklerin mezarlığı. Taşlardaki ürpertici, acı dolu yazıları okuyalım. Elele tutuşuyoruz kuşumla, mezarlığın ürkütücü sessizliğinde, yılan çıyan dolu otların arasında ilerliyoruz. Issız kır yollarındaymış gibi dolanıyor, yapraksız, kelağaçlardan meyveler koparıyor, yerlerdeki küflü armutları, yağmur birikintilerinde yıkıyor, karıncaların ince uzun bir yola düzülüşüne tanık oluyoruz. Doğanın kara treni diyor kuşum gülümsüyorum. Armudun tepesinde bir saksağan çılgınca bir ötüşle uçup gidiyor. Armudun dibine yarı baygın, açık ağzıyla bir yılan düşüyor. Karıncalar, anızların arasından, taşların dibinden, evlerin önünden, minik yığınların üzerinden, tümsekleri aşarak, gülünç anlamsız bir yolu izleyerek, kabartılmış bir toprak yığınının içine girip çıkıyor, ince siyah belli yüzlerce  minicik deve katarı. Bir tahıl çubuğu alıyor, kabarmış tümseğin deliğinden içeri sokalım diyorum, işlerine karışıp, sevinçlerini bozmayalım diyor kuşum, yinede kaşla göz arasında, buğday çubuğu yuvaya sokuyor, karıncaların düşüşlerine, umarsız çabalayışlarına bakıyoruz, az sonra merakla çekiyoruz çubuğu, çeker çekmezde korkuyla fırlatıyoruz, o kadar iri bir karınca çubuğa tutunmuş ki... Düşen karınca, şaşkın, oraya buraya koşuyor, bir anlam veremeyip bizde kaçışıyoruz. Armudun tepesindeki saksağan yuvasından sesler geliyor. Örenlerin uzağından, hafif meyilli  yolun kıyısından mezarlığa kadar yürüyoruz. Sıcak sanki garip bir ses çıkarıyor, gökyüzünden, yeryüzünü kapsayan bir uyanışın sesi. Güneşin, ışığın, göklerden ayet ayet yeryüzüne inişinin sesi, bir halenin, doğumun müjdecisinin, pul pul dökülüşünün sesi bu... Yalnız değiliz. Mezarlığa giriyoruz. İn cin yok. Güneşin sesiyle yukarılara tırmanıyoruz. Vahşi taç yaprakları, dirençli, çılgın soluklarıyla, ölümün bahçesinde çiçekler, sanki yaşamla yarışıyor ve sonsuza dek yaşayacağız diye haykırıyor, süsenlerin mor-turkuvaz yapraklarında, kupa gibi yapraklarında, metalsi yeşile bulanmış, ürkütücü beneklerle süslü, mor üstü yeşil benek, iri kara ayaklı, kaplan suretli böcekler, dünyaları çiçeğin odun soymuk borusu gibi erkekcil organıymışcasına, kapanmışlar, dokunduğunuzda hiç umursamadan çiçeğin ortayındaki ani yer değişikliğinden başka bir şey yapmıyorlar, renklerin bu görkül dünyasında bu çiçek onların evreniymişçesine bize sırtını dönüyorlar. Taze mezarların kabarık toprakla dolu üzerinde, bir çubuk ve küçük bir tahta var, ölene ilişkin ne bir iz var, nede bir ad. Uzaklardan pantolonunun baldır bölümü üçgensi, omzunda küreği, bir mezar bedevisi yanımızdan soran gözlerle, sessiz geçip gidiyor, bizim işsiz güçsüz, mezarlığın boş kalfaları olduğumuzu anlıyor. Kırmızı karanfille süslü bir mezar taşının lahtinde oturuyoruz. Doğum;1928 Ölüm:1996 Kezban Yıldız.  Öğretmen Emeklisi. Annemiz, yazıyor. Yürüyerek ortadaki at kestanesinin  yanına varıp yaslanıyoruz. Dallar ölü sessizlikte, yumuşak bir yelle sallanıyorlar Gölgedeyiz, ağacın gövdesine yaslanan, iri tuhaf hayvan, kendine pek benzemeyen yavrusuyla, çatısı altıgen, elipsoid yolcudan bir kaplumbağa yavaş yavaş geliyor taşların arasından, yalnız bir kervan, çulu sırtında garip bir derviş. Öyle bilge, öyle ağırbaşlı ve öyle kendisiyle ki ağacın çevrenine girince, bu toprak boşluğun geldiği yerlerin dışında bir boşluğa açıldığını hemen anlıyor, bir boşluk ve bir ayrımsılık olacağını hemen seziyor ve biraz daha bu boşlukta yol aldıktan sonra başını kaldırıp bize bakıyor ve yolu kestirimden geçmeyi düşünerek sola kıvrılıyor, aynı ağırbaşlılıkla yüzyılların ve yaratılmışlığın tüm ağırlığını sırtında taşırmışçasına yavaş yavaş otların arasından taşların kabirlerin içine doğru yitip gidiyor. Evrende  bir kaplumbağadan daha yüce olduğumuza kim inanabilir ki. Tanrı indinde böyle bir şeyin güvencesi ne olabilir ki...  Geçip giden bulut silsilesinden, 3-4 damla yağmur düşüyor, sonra gene güneş, sanki her şey otomatiğe bağlanmış, bir gezegen ve tanrının tüm hünerlerini gösterdiği topraklar ve onun üzerindeki canlılar... Sanki savaşlar, öldürümler, ölümler bile bir usun denenmesi gibi,  delicesine bir çılgınlık.
Mezarlığın ortasındaki ağacı bırakarak ayrık otlarının, dikenlerin, acımıkların arasından, yukarıya çıkıyoruz, artarda üç mezar var ve üçü de bir anıt gibi ölenlerin resimleri var. 3 erkek, 51, 36 ve 29 yaşında, Ahmet Türk, Halis Öz, Hamit Taşçı herhalde trafik kazasında ölmüşler ki çalıştıkları özel kurum bu küçük anıt mezarları yaptırmış onlara, bir zaman önce anneleri, babaları, çocukları, eşleriyle akşamları gülerek yatıp, sabahlara çıkan bu atarca göğüsler, şimdi tüm zamanlarını yan yana geçiriyorlar, bilmeden, görmeden, duymadan... Belki bilmediğimiz bir şey vardır diye teselli ediyorum kendimi, ama ne önemi olabilir ki canlılık gitmiş, ten çürümüş, yürek pörsümüş, kafatasındaki görkemli beyaz küre toz olup dağılmış, gözlerindeki ışıkta, yerini karanlık ve sonsuz bir karadeliğe bırakmış, dişleri var çiğnemez, ağzı var gülmez, burnu var koklamaz, çiçek uzatsanız almaz. Bir çeşit taş. Toz olup gidecek, neden geldiği hiç sorulmayacak, neden gittiği hiç bilinmeyecek. Lagos balığı biçemindeki ciğerler yok olmuş, yakut sürahiyi andıran mide uçmuş, dalaklar, böbrekler, safra keseleri, ne işe yarardı ki, diyaframı neden vardı ki...
Tazecik bir mezar var ki taşı üstüne uzatılmış, dikilmemiş bile, iki satır yazı var üstünde, biricik yavrum hep bizimlesin. Yanına gidilmez, yatılmaz, koklanmaz, azarlanmaz, horlanmaz, öpülmez, yenilmez, içilmez bir küçük beden, kapıdan girmeye çalışmış ama daha eşikte ezilmiş, ayaklar altına alınmış, ölüm nedeni nedir, ne olur ve ne değişir ki. Artık kuşlara bakamayacak, okula gidemeyecek, bir işe giremeyecek, yalnızlığın tadına varamayacak, kapı kapı iş aramayacak. Öldü işte. Kimi iyi oldu, çile çekmeyecek kurtuldu diyecek, ana baba acısını hep içinde taşıyacak, kardeşleri silik bir anı gibi gölgeli anımsayacak, yaşamın hay huyu içinde defterden silinecek bir küçük, defne kokan masum, yavaşçık bir cisim... Zembereği, birden boşalmış minik bir çalar saat. Yürüyen, konuşan, şakalar yapan küçücük yeşil bir dal. Artık bunlarda olamayacak. Herkesten önce toprağa karışacak, kemikleri henüz tam oluşmamıştı bile, başı bile jelimsi yumuşacıktı henüz, sanki toprağa başkaldırıp, başkalaşmaya çalışmış, tam ergenlik çağına, tam işte ‘eccehomo’ denilecekken, denilmesine 3-5 yıl, 3-5 ay kalmışken, son zil çalmış ve bitiş düdüğüyle cehennem ırmağına ansızın atılıvermişti. Onu kim anacak, onunda yaşadığı, yaşamaya çalıştığı, ayak uydurmaya hazırlandığı, -iyiden, kötüden yana- boyuna bocaladığı iki yana sallanıp durduğunun ve bizlere benzeyemeden çekip gittiğini kimler söyleyecek, kimler anacak, bizler yaşayacağız ve çaresiz ölümü hak ettiğimizi düşüneceğiz, ya o, onun gidişi hepimizin gidişi, kalanlar gidenlerin serin serviler altında yattığını düşünürken hiç anlamazlar ki, o serin serviden, yattığını düşündüğü minicik yavru güleç gülen gözleriyle bizlere bakıyordu...
Mezarlığın, genç, yaşlı konuklarının arasından tahtalarla ayrılmış bölümüne gelip, oradan taşlı yola çıkıyoruz, uzaklarda, denizde beyaz bir yelkenli tek başına gidiyor. Ölümüne giden, bir Odysseus bir 'Hiçkimse mi'  acaba, giderek gözden yitiyor. Adalara yakın, gözden uzak kıyılarda kayboluyor. Daha uzaktan bir vapur burun veriyor, yaklaştıkça büyüyen, bir yatay koni, denizin üstünde şaşılacak bir biçimde duruyor ve kayarak geliyor. Geliyor evet. (Ve kimbilir kaçıncı kez!..)

“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un
yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım.
Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça
acımadan kestiler kader ipliğimi.
Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı?
Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını
esirgeme bu mezardan! Dilerim senin sevdiğin
Öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”

diye bir şarkının mırıltısı  duyuluyor öğle sıcağında...
Taşlı yoldan aşağıdaki ana yola çıkıyoruz, terkedilmiş fabrika binalarının arasından, havlayan köpeklere el sallayıp geçerek, tarlalardan, yıkık yapıların arasından bir höyüğe yaklaşıyoruz, küçük bodur ağaçlar, çayırlar, tek tük gelincik yeşilin ortasında, ölümsüz nazlı bir güzellik tanrıçasının göğsüne, kumrularına armağan, öylece titriyor inip giden güneşte. Yandan hafif eğimli yamacı geçerek, iri taşların arasından höyüğün güneye ve denize bakan karanlık girişine geliyoruz, kimsenin girmeyi düşünmediği, karanlık bölmesinde sarhoşların kimsesizlerin ateş yakıp ısındığı bu mağaranın, ancak zorlanarak girilebilecek labirent gibi arka duvarını aşarak boşluğun sürüp sürmediğine bakacağız, gündüz duvarlar bir göz aldanması biçiminde oda görüntüsü veriyor halbuki tam bu tarafta açıktaki boşluktan dönülürse yine öndeki odaya çıkılıyor ama taş duvarın çok dar boşluğundan yine el uzaklığında bir duvar gözüktüğü için kimse tam bir dönüş yaparak bu labirentimsi boşluğun sürüp sürmediğini bilmiyor, bir cesareti de gerektiriyor belki ama öncelikle istekle ilgili bir düşünce bu...
Kuşuma bekle deyip, yapayalnız taş kapıları dönüyorum, geçilmez aralıklardan görüngülerin yok olduğu taş duvarların  iç bükey sonulluğuna kanmayarak, bir kalıp tuğla aralığındaki boşluktan, gene duvarlar arasında kalmış dörtgen duvarların, sanki bilerek bırakılmış  boşluklarından aynı içiçeliklerin en son merkezindeki boşluğa geçiyorum ama bana mı öyle geliyor, yoksa gerçekten öylemi  bilemiyorum -doğruları doğrulamak gerekir- kulağıma Afrika senası, yada Hint ragasına benzer seslerle karışık bir müzik geliyor, bu müzik Japon kıvraklığına dönüşür gibi oluyor ve bir Kafkas ritmine ardılıp, pare pare uzaklaşarak tam kulağımın dibinden süzülüp gidiyor. Ne müziğin kaynağı belli, nede onu çalan bir şeyler var, korkmaya başlamasam eğlendiğimi düşüneceğim ama bu düşüncem diğerine izin vermeyecek denli baskın. 
Düşüyorum, önümü görmeden ve birden önümde kara, derin bir boşluk açılıyor, çok uzaklarda belli belirsiz sarkıt ve dikitlerin arasından sola dönüş yapan bu dehlizin parlak siyahının aydınlattığı gölgelerin arasına, gözlerim tam alışırken  o uzaktaki sarkıt ve dikitlerden garip bir canlı, canlı formunda bir av hayvanının postunu kalçasına sarmış bir ilk çağ insanı sanki karanlık dehlizde ayakları üzerinde uçarmış gibi kayıp dönerek kayboluyor, asla geriye dönemeyeceğimi, bu oyunda geriye dönülemeyeceğini anladığım için korkular içinde yürüyüşümü sürdürüyorum ve dehşetle görüyorum ki yerlerde korkunç bir siyahlık içinde ki bir ayna yüzeyinden başka bir şey değil, adımlarınızı attığınızda aşağıda gölgemsi, ürkünç, siyah bir adam da adımını atıyor, siz durunca oda duruyor, geriye baktığınızda oda bakıyor, siz ona baktığınızda oda size bakıyor, hiç bir zaman bu kadar korktuğumu, korkabileceğimi düşünmedim ve en önemlisi ben başka biriyim artık. Aşağıdaki ben değilim, beni bu denli ürküten korkutan biri nasıl ben olabilir ki, kendime dokunuyorum, ben ben miyim diye, ben belki de benim ama kendime o denli uzağım ki birden öyle soğumuşum ki benden, keşke ben ben olmasaydım diye düşünüyorum. Aşağıdaki ve yukarıdaki benle çaresiz yürüyorum Asıl zararlı olabilecek benin, aşağıdaki mi yoksa yukarıdaki mi olabileceğini düşünürken -bence yukarıdaki ben daha tehlikeli, aşağıdaki beni yineleyen bir ben, yukarıdaki ben boğazımı sıkmadıkça aşağıdaki onu yapamayacağına göre - ne garip kendimden  ilk kez bu kadar şüpheleniyorum ve gölgem, sanal görüntüm gerçeğimden daha az tehlikeli- buna inanıyorum, ben bana gölgemden ve suretimden daha çok düşmanım, düşman olabilirim ve daha tehlikeliyim ne tuhaf- işte tüm bunları düşünürken, cro-magnon insanın dev silüeti, bir mamut gibi birden karşıma çıkıyor, korku duvarlarını yıkıyor ve dilsiz bir makak gibi taş kesiliyorum, yürüyen, yürümeye kurgulanmış bir robotek  ve ama makine düzeninde hareket eden bir insan ne demekse, çok çok tuhaf bir şey oluyor bu arada, cro-magnonun silüetinin içinden geçiyorum,  dev bir insan ama sanal, alttaki gölgesinin mi gerçek olduğuna bakmaya cesaret etmek istiyorum ve aşağıya bakıyorum, ama aşağıdaki gerçekte olsa ayna yüzeyinin arkasına geçemeyeceğine göre bunu anlamam olanaksız, üstelik ayna yüzeyinde yürüdüğüme göre alttakinin gerçek olma olasılığı zayıf ama usum karma karışık iki sanal görüntü nasıl olabilir diye düşünürken birden eşikten düşmek gibi bir hale benzer, karanlıkta sanki sonsuza dek sürecekmiş gibi düşerek dipsiz uçurumlara doğru uçmaya başlıyorum, aynanın biteceğini insan nasıl anlayabilir ki ayna olsa olsa aşağıya doğru kıvrılıyormuştur ama uçurum duvarında yürüyemeyeceğime göre düşüyorum, uçar gibi düşüyorum sonsuz karanlıkta, cehennem kavramı geliyor usuma, gülme cesaretini de buluyorum kendimde ve Hades diyorum, Hades’e gidiyorum, ölüler tanrısına ve onun yurtluğu karanlıklar ülkesine, Asfodel çayırlarına, korkunun eşiğini geride bırakmış bir ölümlü olarak yine gülüyorum ve sesimi duyabildiğim için kendimi hala güvencede sayıyorum, çünkü ortam benim sesimin geçerli olduğu bir yer, benim sesime yer var, demek ki bende varım burada ve yaşıyorum diye düşünüyor ve seviniyorum ama gülemiyorum, yaşıyorsam demek ki hala ölebilirim ve benim için bir ölüm tehlikesi hala var. Yaşadığım için korkuyorum ve bir kez daha korkularım için kendimden utanıyorum, ah şu yaşamak olmasaydı, yaşamadan, şu başıma gelenleri yaşayabilseydim, keşke yaşamadan yaşayabilseydim. Yaşamanın bir yük olduğunu duyumsuyor ve yorgunluk hissediyorum. Kozmik olduğunu düşündüğüm uçurum sanki bitmeyecek gibi derken, kendimi sisli kapalı bir tünel, sanki iki yanını ağaçların kararttığı  bir su yolunda yürüyor buluyorum, oysa az önce aşağılara doğru uçuyordum, yoksa bir başka ben mi var bende diye huzursuzlanıyorum, birbirinin yerine geçebilen, anında yar değiştirebilen iki ayrı ben, benlerden biri uçuyor ve tünelimsi çayda yürüyen diğer benin yerine, canı isteyince geçebiliyor, çayda yürüyende belki canı isterse uçuşu sürdürecek, ne olduğumu anlayıp algılayamadan yalnızca yaşıyorum, belki bunların hiçbirini anlayamayacağım. Sonuçta, bir üst ben daha ortaya çıkacak belki ve bu üçüncüsü diğer iki beni battal edip silecek ve onların geçici bir sanrı olduğunu anlatacak bilemiyorum, kendimi bilemiyorum, ben kaç taneyim kaç tane ben var, tek miyim, iki miyim, ikiysem beni yönetip, çekip çeviren bir ben daha var mı, içiçe benlerden mi bileşiğim, yoksa bir başı yada bir sonu var mı benlerin, yoksa ben diye bir şey yokta, bambaşka bir şeyin ben diye sunulan durumu muyuz, basit görüntüleri miyiz, bir şerit  gibi geçiyor ve ona bakarak benler uyduruyoruz ve sahne sahibi, asıl yaratıcı bir ben mi var, asıl ben o mu, film geçip giden şerit değil, ben hiç bir hükmü olmayan bir oyundan bileşen öylesine sunulabilirlikler mi, ben sandığımızın herhangi bir değeri yok mu, üstte yönlendirip, hareket ettiren asıl benin görece oyuncakları, hükümsüz, sanal eylemlerinden bütüncül cismani görüntüleri miyiz.
Derken çay yolunun, böğürtlenli, kuş üzümlü, küçük şeytan çanaklarının, sarı otların doldurduğu killi topraklarının arasından akıp giden çocukluğumun yolu olduğunu  görüyorum, sanımı görüntülüyorum ve gerçekten uzaklaşıyorum, çay yolu görüngüsünün usuma yansımasının, asıl gerçekle çakışması için dileklerde bulunuyorum, kendi kendime gerçeği, nasıl gerçekten algılayabilirim onu düşünüyorum., algıladığım gerçek, o zaman çay yolu çocukluğumun yolu, ama henüz otlara dokunup, kuş üzümlerini koparmayı düşünmedim, ya gerçek değillerse, bu gerçeği bozmaya korkuyorum, çünkü işime geliyor, eğer çocukluğumun çay yolunda gidiyorsam güvence içinde duyuyorum kendimi ve bu gerçeği değiştirmek işime gelmiyor, ama kuş üzümlerini koparamazsam ya elim tünelin tavanına değerek, duyumlarımın bir yanılgı, bir algı bozukluğu, sanal bir görnek yada bir görünç ise, işte bu kararsızlık içinde çocukluğumun çay yolu sanısının olabildiğince sürmesine karar veriyorum ve ne yazık ki sanal olsa bile algılarım sanal algı içinde gerçek bir gerçeklikle duruyor ve akıp giden sarı çay içinde altın bir para, bana bakan yüzü bir mecidiye gibi eski hattat yazısıyla işlenmiş bir tuğra bulunan göz alıcı, metalik bir şeyi almak için eğiliyorum. Eğiliyorsam bütün bunlar neden gerçek olmasın diye düşünüyorum, eğildiğimi anlıyorum, biliyorum, o zaman gerçek olması gerekir, ben şu anda buradayım, yaşıyorum, bir parayı almak için eğiliyorum ve bütün bunlar bir sanrının  yada sanal bir anın parçaları, tanrım ben neyim, neredeyim ve gerçekliğim ne kadar,  gerçekliğim gerçek mi, suya elimi sokuyorum -gerçekten sokuyorum- ve inanılmaz bir şey oluyor, para kaçıyor, (para benden kaçıyor), bu kez, oraya, öbür yana elimi sokuyorum, para gene kaçıyor, gene sokuyorum, gene kaçıyor, gene derken, kedinin fare, köpeğin kelebekle oynayışı gibi parayı geçmiş zamanda fosiller gibi parlayan taşların arasından kapabilmek için parayla sanki ışık hızında bir köşe kapmaca oyununa başlıyorum, para sola kaçıyor ben kovalıyorum, ben soldan kovalıyorum, o sağa kaçıyor, derken sarı bulanık renkteki suya tüm gücümle ve ağırlığımla kapaklanarak düşüyorum.
Uyandığımda, sırtımı tünelin duvarına yaslanmış yorgun buluyorum ve birden irkilerek oturduğum yerde zıplıyorum,  çünkü yanımda aynı benim gibi yaslanmış, bir iskelet duruyor, onun benim gibi bu çılgınlığa girişmiş bir yitik insan olduğunu (‘ben’ olduğumu) düşünüyorum. Ve onda kendi sonumu gördüğümü kabul ediyorum. Ve inanılmaz bir şey daha oluyor, bu durumda, gerçeğin içinde bulunduğum durumun  olmaması  gerektiğini  düşünerek  ayrıca  umutlanıyorum.  Hem  iskelet  hem  böyle  bir    şeyin      
-durumumun- gerçek olamayacağını düşünerek seviniyorum. Açıkcası inanılmaz dediğim şey iskeletin konuşması, iskelet hiç korkma diyor, gülüyorum, cesaretle ve yalnız bunu söyleyebildiğin için asıl korkmam gereken şeyin bu olması gerektiğini söylüyorum ve ona kestirmeden iskeletler yerine -ölüler konuşmaz- diyorum. İskelet yanılıyorsun diyor, gelişmeler ve modern çağlar her şeyin, herkesin konuşabileceği, herkesin her şeyi yapabileceği, her şeyinde herkese dönüşebileceği üzerinedir; bunun böyle olmasını istemez miydin diyor. Böyle olmasını isterdim ama bu sanal algılama anının, bu özlemlerin dışavurumundan başka bir şey sayılamayacağını söylüyorum, bu kez iskelet gülüyor, o denli gerçek dışı şeyleri algılamak istersiniz, gerçek dışı gerçek olunca da bir türlü kabullenmez, kabul etmek istemezsiniz, öyleyse isteme diyor ve ama düşlemek gerçeğe dönüşme anından başka bir şey değildir. Düşlemek gerçekleştirmenin en gelişmiş biçimidir. Ona beden verip maddeleştirmek ise en ilkel kordalı haline dönmektir ki düşlemenin tırnağı olamayacağı gibi eline su bile dökemez diyerek kızgınlığını belli edercesine yüzü kızarıyor. Göz boşlukları yanıp sönen iskeleti tekmelersem acaba filmlerde izlediğim gibi toz haline getirebilir miyim diye düşünüyorum ve hızla ayağa kalktığım sırada  iskelet birden yok olup beni düş kırıklığına uğratıyor ve içinde bulunduğum andan sinirim bozularak neredeyse ağlamaklı olacakken dehlizin tavan kısmında beliren iskelet usumu boşuna yormamamı söyleyerek, gerçek andır. O, an diyor, biraz önceki gerçekle şimdiki gerçek elbette farklı biraz sonrada daha başka bir gerçeklik içinde yaşayacaksın diyor ve anın hangi gerçeğin içinde ise gerçeğinde o anın efendisi olacağını söyleyerek, birinin diğerinden üstün olan bir gerçeğin var olamayacağını söyleyerek, düşünde hazine bulan bir dilencinin, gerçek diye nitelediğimiz hazineye sahip olamadıkça, bir hazineye sahip olamayacağını kabul ettiğimiz sürece gerçeğin değil, gerçek diye nitelenen hazinenin gerçek sayılarak, bir nesnenin tabulaştırılıp, tanrılaştırılarak gerçekleri örtbas etmede ve yanıltıp yok etmeden başka bir şeyde kullanılamayacağını ileri sürerek, orada gerçek diye bir şey yoktur, yalnız gerçek diye nitelenen ve hazineden başka bir şey (Burada rüyasında hazine bulan bir dilencinin hazine bulmasının gerçekten sayılmaması, gerçeğin gücünün, paranın gücüyle yer değiştirmesinden ileri gelmektedir. O zaman burada bir gerçeklikten değil, paranın gücünün ışığı eğen bir şey gibi gerçeği eğdiğinden söz edebiliriz ancak.) olmayan nesne ve sonuçta gerçeğin (çok çok küçük bir birimi var) yok sayılacak denli, yalancı bir sanıdan başka bir şey olmayacaktır dedi. Ve düşünde hazine bulan bir dilencinin başına geleni gerçek saymadıkça, gerçeği bulamayacağımız gibi ona hiç bir zaman kavuşamayacak üstelik gerçeği düpedüz engelleyerek ona ulaşma yollarını da kapatmış olacaksınız dedi. Gerçek özgürdür. Gerçeğe özgürlüğünü vermedikçe düşlerinde hazine bulan dilencinin hazinesi olduğunu varsaymayarak, gerçeği yanıltıyor ve sanal olanı gerçeğin yanına koyarak kendinizi -körlemekte- ısrar ediyorsunuz ve gerçek sizin (kodlayamayacağınız) belirleyemeyeceğiniz denli güçlü ve kendisidir. Sizler için bir gerçekten değil olsa olsa adına gerçek dediğiniz bir gerçellikten -varsayımdan- sözedilebilir dedi. Son olarak iskelete: Sen gerçek misin dedim. Soruma bu denli üzüleceğini bilseydim hiç sormazdım: En az senin kadar diyemeden toz olup gitti  iskelet. 
Mağara, labirent, gerçek, sanal, derken birden yine karanlık içinde kaldığımı düşündüm, düşündüm çünkü, karanlık içinde kaldığımızı düşünmüştüm (düşünüyordum).
Bir ayna vardı, mağara olağan bir doğallıkla uzanıyor ama karanlıkta kendimi görüyordum, elimi uzatınca oda uzatıyor, bağırınca oda bağırıyor, sola dönünce oda dönüyor, geriye doğru adım atınca oda hemen oracıkta beliriyordu. Manyetik, metalik bir zırhın bir duvarın içindeydim sanki, kimbilir, belki de başka dünyalardan gelenlerin becerisi usa sığmaz bir hüneridir bu.  Binlerce yıllık metafizik, garip, kozmik, cismik, sanal bir oluşumdu belki de.
En sonunda kendini gösteren böcekleri de görmüştüm, karanlıkta ışıklı gibi büyük bir doğallıkla görünüyor ama hiç parlamıyorlardı, bu nasıl olabilirdi ki gecede gündüz gözüyle görünebilen binlerce hayvan ve fark edildiklerini anlayınca da usulca uzaklaşıp, solup giderek küçülen ve sonunda yok olan binlerce canlı. Hangi şeyi gerçek yada gerçek dışı kabul edip sayacaktık ki sonunda gerçeğinde, gerçeğin bir parçası olduğunu kabul ederek uyudum, uyuyabildim. Düşümde bir kaknus uçarak bana yaklaşıyordu, uzun rengarenk kuyruklu, kanatları boyundan büyük, kertenkele-timsah karışımı bir başı olan, testere dişli, binbir renge sahip, ürkünç, gizemli bir kuş. İçinde yaşayarak yaşadığım- döndüğüm, dönüp-durduğum minik Utarit’ede tutunmaya çalışıyorum bir yandan ama kuş beni gagasıyla alıp boynunun üzerine bırakıyor, yürüyerek sırtına biniyor binbir gece masallarındaki gibi uçuyoruz. Sonsuz gün ve geceler boyu denecek uzaklıkta bir zaman süresince gidiyoruz ve devasa bir sarayın duvarları üzerine konarak, ben yere indiğimde prenses Semiramis beliriyor sarayın avlusunda, avlu sonsuz güzellikte çiçeklerin olduğu bir bahçe, prensesin boynunda ziynet eşyası gibi asılı duran mücevheratın, ışıkta renk ve yön değiştiren bir bukalemun olduğunu görüyorum, bukalemun -bana- bakıp düşünüyor gibi yaparak şaşırtıyor, egzotik bir ülkeye indiğimizi anlayıp prensesin kolyesine uzaktan hayranlıkla bakıyoruz, bukalemun birden yere inerek bir dinozor gibi büyüyor ve ardından gelinmesini emredercesine bize bakıyor ve sarayın mahzenlerinde gene karanlıkların içine dolandığımız an bukalemun kayboluyor ve kertenkele kraliçesi de önümüzden jet hızıyla uçarak akıp gidiyor.  Bir uçurum başına varıyoruz ve karanlık mavi bir disk, bir galaksi gibi dönen korkunç, büyük bir bahçeye açılıyoruz. O denli büyük ki bir dağın doruğundan aşağıdaki ovaya Roma’ya bakan Hanibal gibiyim. 
Sonra anlıyoruz ki Asfodel yani cehennem burasıdır. Cehennem bekçisine Kerberos’a geçerli para vererek cehenneme adım atıyoruz.
Cehenneme kaç kişi girip çıkmış ki cehennemlikler, Dante, Odysseus, Orpheus, Eurydike, Deli Dumrul vb. Cehennem dediysek öbür dünya, öte dünya, ahiret yani. Niçin cehennem diyorum. Çünkü öte dünyada yalnız cehennem var, bir yok oluş... İşte Odysseus, daha önce gelip gitmişliğin erdemli ağırbaşlılığıyla dolaşıyor. Zavallı Odysseus’u kimse tanımıyor, eski dünyada ne kadar şanlı olduğunu bilse nasılda mutlu olurdu. Bütün ölmüşler, gölgeler halinde dolaşıyor, dikkatimi çeken bir şey var, cehennemde hiç kadın yok, bu bizim için tam bir şaşırtı. Yaklaşıp karanlıkta kendi çocuğunu boğan Gazneli Mahmut’a soruyoruz, kadınlar nerede diye, hiç bir şey anlamamış gibi yüzümüze bakıyor. Kendi çocuklarını öldüren krallar, satrapların, kadın deyince anladıkları hiç bir şey yok, unutmak anımsamamak bir  sonsuzluğa dönüşmüş. Sürekli hareket halinde korkunç bir devinim.  Erkeklerden oluşmuş bir koca dünya kadın yok , çocuk diye bir şey yok Sonsuza dek diğer yarısından uzakta ve onları bilmeyen bir yarı topluluk,. Platon’dan, Kazanova’ya, Utnapiştum’dan Liberace’ye dek uzanan bir kartal burunlular kalabalığı...

Öykü burada kalmış. Ben bu öyküyü diğer bazı öyküler gibi okurken kaldığım İskenderpaşa'daki pansiyonda buldum. Cezayirli bir çocuk benim yazına olan ilgimi bilir, öyküler yazacağından sözederdii ama Türkçesi bu kadar olur mu bilemem.  Sonuçta bulanıklık yaratmak iyi değil sanırım bu öyküyü Cezayirli yazdı. Adını çok severdim Faruk Talu. Gizemli ve sempatik bir isim. Ne olursa olsun, bu öykü onun üzerine kalıyor..Öykü burada kesilmiş, aşağıdakileri kim eklemiş o bile belli değil. Yalnız sayfa sırasına göre tümü boş en son sayfada tek bir tümce var. Bomboş kağıtta tek bir tümce var. “Una vitaris de(l) sol ambroisia la revocoult”. latince bir yazıya benziyor ama araştırmama karşın çözemedim. Şapolyo’nun hiyeroglifteki iki ‘A’ dan Kleopatra’yı çözüşü gibi bir arkadaşım özel çalışmalardan sonra -ne demekse- şu yazıyı verdi elime:
“Mağaranın kapısından, bir girenler, bir de girmeyenler vardır.”

Masal /
Bir varmış, bir yokmuş evvel zaman içinde bir cadı vadrmış. Cadı çok kötüymüş. Cadı bir gün sihir yapmış. Dünyadaki herkesi yüz günlük uykuya daldırmış İnsanlara kötü olmaları için sihir yapmış. Yüz günlük uykudan sonra insanlar kötüleşmeye başlamış Almanyalı bilim adamı Albert Ainstein niye herkesin kötü olduğunu araştırmış. Araştırmalarında cadının yaptığı ortaya çıkmış Ainstein hemen dünyaya haber vermiş Albert Ainstein dünyaya şöyle söylemiş İngiltere’de herkes kötü demiş Ainstein birde bunun İngiltere’de bir cadının yaptığını söylemiş. Cadıyı bulana para ver demiş. Herkes cadıyı bulmaya çalışmış Bir insan cadının yerini bulmuş Ainstein’e söylemiş Ainstein adama parayı vermiş Ainstein hemen cadının yerine gitmiş. Cadı Ainsteini görüp yakalanacağını anlayınca kaçmaya başlamış. Ainstein tam yakalarken cadı onu bıçakla öldürmüş. Ainstein Amerikada ölmüş. Yıldırım insanı yıldırım ölüsü olmuş.

“Silinmeyen bir yıldız duruyor orada / Ezgilerin, acıların, eşsiz notalarla / dile getirildiği yerde /
Vaatlerin usta vaizlerin elinde / vuslatlarla birleştiği / o yaban ellerde, o vahşi köşelerde / İmgelerin ağladığı, sevilerin gözyaşı döktüğü / incilerin tükenip, solukların verildiği o yerde./ Narsis’ki kendine bakardı / hayranlık dolu kösnüyle / Su ise gümüş yansımanın verdiği sahiplikle / övünür, erinirdi. / Çok uzak ve en kuzeydeki pencerelerden birinde / -güneşle yazılıdır- /  mutlanların en sonsuzu, en doyumsuzu / kozmik bir dönüştür ki / sevebilmek, -bakabilmek kendimize- / o ne büyük bir mutlan
/ ne büyük bir kurtuluş...”         

Pansiyonda kalırken acemi olduğumuz için hep saçma denilebilecek konulara kafa yorar bazende yaptıklarımızı beğenir herşeyi; şiiri, öyküyü, masalı tek bir şeyde yaratmaya çalışır, olmayanın peşine düşerdik ama görünen o ki kolay değilmiş!.. &

********************************************************************************************************************************************************************















































********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SOLARİS

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
                             bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                         
eğri, demir bir kafes

Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       

İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.

Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın

Tanrı'nın mı oyun; 
Tanrı mı?..             

Görkül sevinin egemeni                                   
yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus.                            

*******************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM


 Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;

'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'

Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin

Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...

Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!

Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..

Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...

**********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
SERPİO

O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.

Al kanatlı bir kavga şahinidir o

Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek

Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.

O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek

O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek

Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek

Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AMELİA

Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...

Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.

Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı

İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!

Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
                          'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!

Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.

Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı

Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor

Açılmış kollar
kucaklaşıyor!

********************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAĞRISI

İşte orda bekliyorum seni
       köpüklü dalgaların yılan sürüleri gibi gelip
                                                bıçak gibi kesildiği yerde
                       kumsalın
                                    yarlarla bitiştiği

Hani,
       başımızın üstünde göklere değin bir kaya vardı
                                                               ta uçlarındaysa
                                                                    kısa, yalnız, gür bir maki

İşte orda bekliyorum Aleko
                                            seni
        Akdenizli bir korsan gemisinin ay ışığını parçalayıp
                                                                  su perilerinin ürperdiği
                                                                                                        o yerde.

Bilirsin;
            o acaip kayanın başındakini taca benzetip
                                          iyi yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
                                               ve düşlerimiz de Venüs diye haykırdığımız
            o yerde! ..

Bense, seni tanımazdan önce
              tolgasıyla bir Isparta askerine benzetirdim        
                                                                                    o kayayı
                                        ya da Truvalı bir ata!

Ah! bildiğim kadarıyla
                      denizler ötesini dişleyen
                                     masal hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta

İşte orda bekliyorum seni
                                    o yarların ayakları dibinde
                                     ve her günün ardında kayaların oyulduğu
                                      ve her dağlı dalganın çarpınıp çevrildiği
                                       fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
                                                              tekrar tekrar yüklenip yenildiği

"O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektupları
     ve tarih kitaplarının galip sayılır bu yolda mağluplarıydı! .."

Ve karanlıkta denizin uzak
                                             yaslı senfonilerle ağlayıp
                                                                                       eridiği

Ve işte o
               giderek suskunlaşıp, ıssızlaştığımız yerde
                                                                                    -gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko...

Bekliyorum!
                    ne yapalım ki biz
                                                Artemis için
                                                                    bambaşka kavgaların
                                                                                                        eşiğindeyiz!

Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
                                              kimbilir daha nice bereket ölüleri
                                                                              ve aşıklar göreceğiz.

Güzel günlere inanıyoruz Aleko
                                           o yalçın kaya
                                            o ürkünç kule
                                                                 bereketin Artemis'i
                                                                 sevginin Venüs'üdür.

Öyle olacak
                    ve belki de bir ak güvercin
                                              ta uçtaki gür makiye
                                               bir yuva yapmakla meşguldür şimdi

Ve ben seni
                    şu gündüzlü gecede
                     o sevecen kayanın dibinde bekliyorum

Denizin
             sarı başaklı ovalar gibi salınıp gerildiği

Dalgaların
                 çocuk başlı insanlar gibi okşanıp, kesildiği

O güzelim kayanın dibinde
                                            -balıklarla elele-
                                                                       seni bekliyorum

Artemis'in bereketi
                                 Venüs'ün sevgisi için
                                  verimli güzel gerçekler için
Erliğin kılıcıyız Aleko
                                  seni bekliyoruz!

Gelmelisin Aleko!
                             Gelmelisin!
                                                Tek Bir Vücut Olmalıyız...

**********************************************************************************************************************************************************************************************



PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ

Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.

Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...

Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..

Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte

Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...

Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana

Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...

Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle

Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında

Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...


**********************************************************************************************************************************************************************************************



NARAYAMA TÜRKÜSÜ

Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi

Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.

Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'

Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız



 Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...

Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..

Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin

Öteki yerde...
*********************************************************************************************************************************************************************************************




KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca

Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve ölme henüz vakit var

Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne dolu odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve dokundukça ulaşilmaz olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek yüreğini o vefasız yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş karanlıkta ışıkla dolsun yüreğin hiç olmazsa

**********************************************************************************************************************************************************************************************


HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşağıda sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...

Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat!
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda
kahredip gitti Marat! ..

Uzun güneşler batardı orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.

Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya

Ama gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başına 'asasız Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..

Tenyalar, tirişinler dolardı inanına en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.

Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri
tenleri
yürekleri
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep Zümrüd-ü Anka...

Ülküsüzdü şafak kuşları orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyalı salyangozlar

Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...

Ve artık
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?

Metal aynaysa
-Maçetaları çalardı!-
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
Kuzeydi Amerika!
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır'

Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen Ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..

...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri?..

Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...

Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı!..

Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm!-
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella!..

Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda
Kaplansız
Novasız
Sevisiz!..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...

Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.

Ve bir zamanlar İda'da yaşayan
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sığmış
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor
delik deşik tahnitli ölüye ışık sızmış
sessizce
ağlıyordu.


**********************************************************************************************************************************************************************************************

KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydık da biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydık da biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydık da biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretti benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umuttu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan.  &


**********************************************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
AĞIT
*
1

Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü

Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın

Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği

Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez

Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın

O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı

Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın

Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğen öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı

Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın

Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı


2

Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan

Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın

Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı

Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik

Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli

Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi

Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta

Avutucu büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada

Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar

Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte

Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş

Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta

Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta

Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde

Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama

Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış

Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mı
Eller titrer bu soğukta yorganın var mı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor

Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı

Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay

Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&



**********************************************************************************************************************************************************************************************


DÜŞLEM
*

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum.


Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************



ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &



**********************************************************************************************************************************************************************************************













































































ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri olduğunu  kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /      
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                                                 
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  

Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /

El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004ULUS FATİH



  




GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        07 / 10 / 2003





ÜÇLÜKLER

Yaşlı solgun bedenin
Elindeki mandolin
Ağlıyor çocukluğa

Erikler çiçek açtı
Nasıl koku yayıldı
Okuduğu romana

Ova kucak açınca
Gözyaşlarını tutamıyor
Yağmur bulutu

Diana bir hışımla
Gölgesini sürüklüyor
Avdan dönenin

Mavi sudan iskelete
Kara inciler döküyor
İki yaşlı balıkçı

Bir dilek tutuyor kız
Derelerin sümbülü
Gözlerinde yansırken

Yokuşun ardındaki ses
Öyle derin bir ah ki
Eğip büktü ovayı

Güneş doğar doğmaz
Ortalığı yıktı geçti
Çılgın serçe kümesi

Köşedeki köreltide
Örümcek ağları
Arı sinek vızıltıları

Baştan beri duran ova
Ot biçen kadınlar
Uçuşan kuşlar koyunlar









ÜÇLÜKLER

Gün çiçeği
Çevirdikçe boynunu
Güneş ordan oraya

Bir sığırcık kuşu
Küskün havalanırken
Ağlıyor sessiz kuyu

Ay ışığı gecede
Bir haiku düşürür
Aşk kırığı yüreğe

Güneşin ipiltisinde
Yaprakların üzerinde
Düşlerin kelebeği

Son iç çekiş köyü
Kapkara sümbüller
Dökülen sular güller

Yine / Gene gelmedi
Yapayalnız iki kule
Karanlıkta gözleri

Rüzgarın ağlayışı
Kurdun iniltisini
Bastırıyor mu

Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu taşıyor

Ölümsüzlük dediğin
Her  bir kelebeğin
Yıldız olduğu mudur

Ne kokluyorsunuz efendim
Çiçekler çiçekler
Çiçekler









YANITLAR: Ulus Fatih

1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl  korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.   
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.

3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu kamu anlamalıdır.

4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.

6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar  sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.          

8-  Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

ULUS FATİH    08.01.2005












































Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 






 Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002


















































*
 ‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI

“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır. 
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca  bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u. 
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’   Diğeri  alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu  donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.


Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan.  Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra.  Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun:  “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki...  Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya  aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur; ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,  çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...” 
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
                                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                                                   
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud                                                              



























      BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
            xxxxxxxx

































DÜŞ


Çok   uzaklarda,   dağların   arasında   serviler   içindeki   bir   vadide   uyuyordum.  Sanki   bir   düş  görüyordum.
Renklerin karanlığında  bedenden bedene  geçiyor,  pul pul  parçalanırcasına,  gorgonlar,  feniksler ve minotaurlara
dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları  tırmalıyordu.  Aniden  bir Mengücek  şahı  payitahtı  yeniden
ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,  yurtsamayı  topuklarında   hissediyor,  kör  bir  kızın  okuduğu  Taberi  tarihinin  içinden vadileri
döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona  herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve  Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:

“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”

sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür   kuşları   kollamakla   geçirmeye   karar  verdim.  Kanatlarıyla  aydınlık  bir  pencereye  dokunan  bir gece
kuşu gibi, bu  güneş  sağanağı,  bu  buzlu  beyaz  ve  pırıl pırıl  çöle düşüyor,   orasını soğuk ve  köreltici  biralevle
tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı  arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.


MÜLÖ

Neden, M.Ö 430-702 yazar?.. Hem, M.Ö,  Mülö yani: Ölüm mü?.. Ah Solon, ah Sokrates, ah Seneca... Çiçero, Sulla, Ogüst... Ah Antuvan, Alkibiades, ah Zeus. Kitaplarda nasıl da pişman durursunuz. Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, yüzler pişmanlığın onulmaz izleriyle dolu, nasıl da bakarsınız, kartamış tarih sayfalarından, bu evrensel hay huya.

...Ah benim teyzem, 1913 doğumlu Zübeyde... Adını kimler verdi sana. Ah ötekiler, Cennet, Fatıma, Zaliha, Esma. Anneciğim Şefika. Nasıl da hepimizin yaşadığı bir zaman diliminde buluştuk, bilincinde bile olmadan...
Hepimiz öldük... Yaşadığımız çağda, yaşam komşusu olduğumuzu bilmeden. Nasıl da anlayamadık birbirimizi; sevip, sevilemeden. Ya diğerleri, diğer komşular, komşularımız... Nasıl da ölüp, öldürüldüler!.. Nasıl da, iki dünya savaşının acılı tanıkları idiniz... Düş içinde bir düş gibi; gelip geçtiniz.

Ah, ah... Sibirya’daki çobanlar, Hindistan’daki organ satıcıları, Tibet’teki savaşçılar, Japon tacirler, Taylandlı çocuklar, Maverickli siyahlar... Kanada geyikleri, Brezilya ormanları. Uruguaylı umacılar, Paraguaylı paracılar, Panamalı hacılar. Afrika kuşları, Güneyin kanguruları. Perulu periler, Pisarrolar, Diazlar, Cortesler... Hünerli papağanlar, dikenli kaktüsler, tansıklı lotüsler, küsler.
...
Yalnız insanlar...
Düşler, düşüşler.































ASTEROİD

Siz bu satırları okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetkisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma (olguya) indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.

Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak, teğet sürtünmeyle, kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için
-hızlandırılmış zamanda- tam 250 yıl boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroid ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş. Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ olan, gerçeğin bir öz olan kendisi.
Büyük bir asteroidin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler, gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz. Öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda gerçeğin salt kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...




VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır -zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar- çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe (yolculuk yapıyorlar), ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.

Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış, kör adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı 3 ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, 310 yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin usdışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin - aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.





Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplanımız, binbir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim), sanki bulamaç dolu bir çanağın keskin kenarında kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin, sonsuz boşluğun dibine gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önce sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir.) Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini, aynanın içinden, aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacaksınız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçeklik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoxuda elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz.’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’


























































1

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ezgilerin, acıların, eşsiz notalarla
                                      dile getirildiği yerde
Vaatlerin, usta vaizlerin elinde, vuslatlarla birleştiği
                             o yaban ellerde, o vahşi köşelerde
İmgelerin ağladığı, sevilerin gözyaşı döktüğü
                         incilerin tükenip, solukların verildiği o yerde.

Narsis ki kendine bakardı, hayranlık dolu kösnüyle
                                   su ise gümüş yansımanın verdiği sahiplikle
                                                                          övünür erinirdi.
Çok uzak ve en kuzeydeki pencerelerden birinde
                                                                -güneşle yazılıdır-
                 sevilerin en sonsuzu, en doyumsuzu
                                             kozmik bir dönüştür ki
                                           sevebilmek, bakabilmek kendimize
                                          
                                           O ne büyük bir mutlan
          Ne büyük bir kurtuluş...

























***********************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
ARAYIŞ

I
Nötrino'nun sabahı
Proton aydınlığı yayıyor cumaya
Göz kırpıyor fener

Ulyssesçe çınlıyor ortalık

Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları

Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek

Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları

Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...


II
Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede!

Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine.

Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
                           gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea...

Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un!..


III
Selenterelerde görülür bu!
akciğer alveolleri golgi cisimciği...

Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.

Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede

'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'

**********************************************************************************
**********************************************************************************

ULUS FATİH
*
HABERCİ

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda...

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!                                  

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!..

Kralın Haberini Bekliyoruz...





















































************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
STALKER

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Uzun,
yeşil otların olduğu yerde!
Gezegenin, bu soluk köşesinde.                    

Siyah şeyler;
suyun içinde parıldıyor.                                                                    
  
 Boş uzayda, 
kuduz köpek sesi.                                                                        

Orada, 
kül esimli yeşillikte              
konuşuyorlar uzak uzağa.                

Hiçlik içinde gri,
yeşilsi otlar           

Dönüyor her şey kendi hiçliğinde...            

Soğuk,
kirpimsi,
soluk gezegen                      
ıslak tüylerini yalıyor!..

Stalker nerede!
neden, nedir?..

Uzun
yeşil otlar
koyu, gri bir sis içinde  
yoluyor kirpiksi deriyi...                 

Andrey!
çürük,
irkiltici uzay
kavranası yerin
kendisidir!..

Geriye dönüp;
duraksıyorum...

**********************************************************************************************************************************************
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NARAYAMA TÜRKÜSÜ

                                     Shoei Imamura'nın filmi için

Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar ardında yaşar gideriz.

Ala kargalar yer, oyuklara terkedilen
göğül cesetlerimizi.
Ve bir Narayama Türküsü yükselir ardından
Acı çekmeyeceksin anne
şanslısın kar yağıyor.

Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü
ölü gelinin...

Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır
alın yazımız.

Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...

Ah anne anne!
bir boğazdan daha kurtulduk şimdi
bu kez şanslısın
kar yağıyor!..

Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin

Öteki yerde...


********************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM

Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;

'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'

Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin

Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...

Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!

Batıdan eserdi yel; ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..

Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine
ve yürüyerek giderdin;
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne!
**********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
SERPİO

O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.

Al kanatlı bir kavga şahinidir o

Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek

Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.

O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek

O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek.

Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AMELİA

Gece
Lâtin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...

Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.

Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı

İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi...

Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
                          'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile

Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.

Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun, sarı bir çıyandı

Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor

Açılmış kollar
kucaklaşıyor.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
ARAYIŞ

I
Nötrinonun sabahı
proton aydınlığı yayıyor cumaya
göz kırpıyor fener.

Ulyssesçe çınlıyor ortalık

Su içen tanrıların tazıları
kucaklıyor kuarkları

Sararan gözlerin sarısı demiryol
geçiyor dekovil sessizliği bükerek

Elektronik orağı baş tanrının
biçiyor otları

Tepegöz ağlıyor tepede
nicedir...


II

Bir Nart süvarisi geliyor
Perseid'ten ötede

Tozanlara karışıyor bulutsu
pembe firkateyn çiçeklerine

Göğe dönüyor yüzünü o an
otların arasından
                         gelip
usulca yayılıyor ovanın karnına
Medea.

Sevginin tüyleri nasıl da sıcak tutuyor onu
ve nasıl da yalıyor kanatlarını Yunus'un...


III

Selenterelerde görülür bu
akciğer alveolleri golgi cisimciği

Sonra sırtını dönüp adaya doğru
Luis Dega diye bağırıyordu.

Hayalet gülüyordu ki sessiz gecede...

'İnanırmısın Ariadne dedi
Minotaur kendini savunmadı bile!..'

**********************************************************************************
ULUS FATİH
**********************************************************************************


ULUS FATİH
*
JORGE LUİS BORGES

Lâleyi dedim, şu yatağın altına saklamış
buruşturup
sonra aynada ölüsünü izlemiş uzun uzun
Ağlamış da, iki damla gözyaşı, onun
şu yatağın üzerinde duruyor
kurumuş.

Leda'yla geçirmek istemiş son geceyi anlaşılan
Apollon'un elinde dolaştırdığını söylediği
bir el yazmada adı geçen Leda!
Eğilmiş sonra -kendi ölüsünün üstüne-
orasını incelemiş; bakmış ellemiş
bir hymen inceliğinde

Evet, bellemişte o güne dek yazılan, kutsal kitapları
-o gece-
Dağ yollarını, düşleri, dökmüş narları, örenleri
-tuz yüklü çuvalları-
İğdiş keçileri, ovaları, beygirleri
Zülkarneyn'i, Keyhüsrev'i

Ağlamış gene, solgun bir kandil ışığında
sorgulayıp bir 20. yüzyıl Diyojen'ini
Tus Kalesi'ndeymişcesine...

Yeşil olanda olmasaymış o sıra, eğer
umarsızlıkla başlayıp söze
Aristofanes'li bir barıştan söz edecekmiş
gene

O ara, eh ama büyük bir alışkanlıkla
yeşil nedir ki demeyin
Yeşil; ıssız bir çölde zefir arayan!
kör bir kaplumbağayla, kambur bir tavşanın
dölsüz bir karıncaya gördürdüğü düştür!
ve kaftanı alüminyum çivili
taht gibi bir tahtadan
tahta gibi bir tahta düşüştür.

Ve demek ki yalnız sola dönmekle ölmüyor kral
deyip sürdürdü
ve bir labirentten daha da zor olanı
düz ve uzun bir çölü andıran herhangi bir
duvar olabiliyor.

Şimdi de; Şira yıldızında sıra dedi
bu kez kız
-rabbi konuşacak-
umarsızca yukarı baktı...
Yoldaşlarım Adelhanov'u ve onların
andlarını kurtarmanın zamanıdır
ileri dedi
bir Don Kişot cılızlığıyla haykırarak!

İki bin yıldan beri kazınmıştı da ama
Devlet ki mutlak kötüdür
Zira: Zaruri ve Eflâtuni bir gridir o

Bu sıra, Leda
ama Vincent Moon ben değilim ki diye haykırdı,
-tiksintiyle-
deli gibi geçip gidiyorsa zaman dedi
Radion Raskolnikov'u sevmek benim suçum mu
ve kurtarmayı istemek, Rasputin'i
Anastasia'yı
ben, yani Hladik olarak
bir köprü üzerinde, tümü birlikte
bir yüzyıl bir an
içindeymişcesine

Ama anlaşılmazlıkları koydun gene
bu kuyunun içine
kulelerde daha ne kadar uzakta...
hem bu karanlıkta nesi
diye sordu
-eğildi-

Ğ! İşte bunu yapmayacaktın dedi
aynaya uzanıp
sarı bir yüzle fırlattı sorgu defterini
el yordamıyla araladı kapıyı

Işık...


********************************************************************************************************************************************************************

































































ULUS FATİH
*
MEVLANA FELSEFESİ

"Cömertlik ve yardım etmede akarsu gibi ol / Şefkat ve merhamette güneş gibi ol / Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol / Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol / Tevazu ve alçakgönüllülükte toprak gibi ol / Hoşgörülükte ve sevgide deniz gibi ol / Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol." 

Resmi öğrenimimiz boyunca ve devlet dersinden öldürülmeden önce, Yusuf Has Hacip, Ahmet Yesevi ve Kaşgarlı Mahmut'u öğrenmiş, Ömer Hayyam, Mevlana ve Yunus Emre'yi bilmiştik. İlk üçü düzyazı yapıtlar vermiş, diğer üçü ozan olarak çiçekler açmıştı. Bir doğru vardı, sonraları dünya tarihi, rönesans ve reformla karşılaşınca neredeyse onları unutuyor, Shakespeare, Botticelli ve Magellan türü simgelerle dağarcığımızı dolduruyorduk.  Anda konuya girecek olursak, tarih boyunca yaşanan doğu batı ikilemi, şu sıralar tüm karmaşasıyla bir kez daha sahne almak üzere...
Mevlana ve Yunus Emre canlanıyor, ortalığı mehteran marşları kaplıyor, Osmanlı uyanıyor, Türklük doğrulur gibi olurken, İslamiyet atağa kalkıyor, kuramlar, sentezler burun farkıyla yarışırken, romanlar, öyküler öne fırlıyor, din eksenli kültür yayılırken, görünmeyen bir el, doğu batı bulamacını sofralara koyuyor, doğu kasıtlı olarak geri plana itildi dürtüsüyle durduraksız Hindistan'a Çin'e uzanılırken (Anadolu bitseydi...), evde ki azıktan olunuyor vb...
Bir kültür karmaşasından ve bir kaosun içinden geçtiğimiz kesin, Grek ve Latin uygarlığının yeryüzünün öncüsü olmayıp, Mezopotamya kültürünün başat olduğunu söyleyenler, Grek kültürünün Anadolu yani bizim kültürümüz olduğunu savlayanlar, insanlık tarihinin Orta Asya'dan başladığını öne sürenler, görünmeyen bir arenada gizliden gizliye çarpışıyorlar. Aramıza bir Mısırlı katılsaydı başlangıç firavunlar, Bir Perulu katılsaydı Mayalar, Bir Sibir Türk'ü katılsaydı Kamçatka yarımadası, bir Maori katılsaydı en küçük ana kara ve bir Eskimo katılsaydı insanlık tarihi uzun gündüzlerin aydınlığında Kuzey Kutbu'nda başlamış olacaktı. Ne ki ilk atamız Africanus, Zambezi ırmağının çavlanlarında yaşadığına göre Afrika'nın da kültürün anayurdu olduğu ileri sürülebilir. Uygarlıklar çatışması biçiminde dillenen bu kavram, aslında kaba deyimle yine kökü politikaya uzanan ve 'ziynetten pay kapma' olarak açımlanan bir kaygının dışa vurumundan başka bir şey değil. Dolayısıyla güçlü olan kazanacak... Ama bu işin yalın yanı, neden sonuç (tüme varım) ilişkisiyle biçimlendirilmiş, yenilenlerin -kabullenip- susması gerektiği yargısını özendiren bir tutum.

(Arada bir rübai ile soluklanalım; "Bıraktım artık, Hayyam tartıyor, dizelerin o ağır biçemini / Anımsatıyor ona zaman, o özgün, eşsiz çizgisini / Dile gelmeyen düşler, binbir çeşit arzular mıydı onlar / Ve hangi gizil Tanrı'nın tütsüsü bu ve nasıl paylaşılıyorlar." )

Öyleyse nasıl düşünmeliyiz, düşüncenin Janus gibi binbir yüzlü dünyasında, o sonsuz labirentlerinde bir yol yordam arayalım. Tarih göstermiştir ki, düşünce ve kültür ancak özgürlükçü ortamda boy atar, gelişir. Skolastik mantık, yani herşeyin tanrıya, krala veya günümüzde salt yürürlükteki erke bağlı sayılabilecek düşünsel yöntem, sürekli bir sapma ve toplumsal patlamaya yol açan, durağan ve inakçı bir gelişimle sonlanıyor, bu hızla çoğalan hücrenin tümör üretmesine benzer bir ilerlemeyi andırıyor. Demek ki bin çiçek açacak, bin düşünce yarışacak...  Örneğin, batı uygarlığını baz alan, herkes denize girsin, herkes Sartre okusun; doğu uygarlığına yüz dönense, herkes Gazali okusun, herkes Kur'an kursuna gitsin diyecek belki ama öncelikle diğerinin düşüncesinin varlığına saygı duyacak... Voltaire gibi düşüncelerine katılmayacak belki, ne ki onu savunabilmesi için her özveride bulunacak. Düşünce temelde şu kıssada anlatılandan başka bir erek taşımaz.  İki kişi bir inançsızla, bir dindar sabaha dek tartışıyorlar, alacakaranlıkta evlerine dönerken, inançsız olan, kitapları arasındaki o "biricik" kitabı okumaya başlıyor, dindar olansa tüm kutsal kitaplarını ateşe veriyor (H:Cibran). Temel gerçellik; sonsuz bilgilenim ve değişime açıklık, geçmişin erdem ve birikimine katkı ve bitimsiz geleceğe gönül uçurmaktan başka bir şey değildir.

Bu bakımdan yukarıdaki savları yinelerken ülkemizde batı klasiklerinin çevirisini hata gibi görmemek gerekir, bunun karşısındaki tavır doğu klasiklerini de çevirmiş olmaktır. Ama biz tembellik hakkına çok saygılıyız, bir vurdumduymazlık içinde olduğumuz ileri sürülebilir...
Yakınlarda Şemsi Tebrizi'nin Makalat'ını Simurg kitapçılıktan alıp okumak istemiştim, kitabı bitirdiğimde bir düş kırıklığıyla, mutsuz oldum, kötü bir çeviri, argo sözcükler, zaman zaman bayağılığa yaklaşan bir felsefe, bunun doğrudan çeviriyle ilgisi var, çevirenin yetisiyle ilgili, yeryüzünde edebi hiç bir yapıt olmasın ki dili, yazım amacı güzellikten etkileyicilikten uzak olsun...
İlyada'ya zaman içinde, aynı güzellikte yeni bölümler eklendiği ve Homeros'un 'hiçkimse-odysseia'  bir yazar olduğu söylenir, bizde ki İlyada çevirisi de eşsizdir, öyleyse çevirirken son derece arı ve bir üst dil yaratamıyorsak çabalarımız boşuna demektir.

 Uygarlığın nereden başladığı sorunsalıysa, yeni Mevlanalar, yeni Yunus Emreler üretmedikçe, hiç bir geçerliliğinizin olmayacağı bir alanda salt monologtan başka bir şeye yaramayacaktır. Üstelik karşınızda daha güçlü, donanımlı kesimler oldukça... Türk İslam sentezi düşüncesine sempati duymak kolay ama bunu kim istiyor, Kabe'mi, Vatikan'mı, biz mi, bugün Kabe, Amerikan askerlerinin zaman zaman koruduğu bir mekan... ya Vatikan!..  ve dünyanın yarısı Isfahan, ama İran, abd'nin hırçın çocuğu konumunda, İstanbul, islamın sutresinden kurtulmuş bir karnaval şehri olarak algılanıyor ve haritalardaki adı Konstantin!.. Türk İslam sentezi nasıl gelecek peki, Akm'yi yıkıp yerine cami yaparak mı, cumhuriyeti Konya'ya taşıyarak mı!.. 70.000 cami - 1 Akm= 70.001.  Bir şeyin çıkarılarak, bir şeyin çoğaldığı görülüyor, matematiğin ruhuna ters bir olgu... Bölgede bir de İsrail var, İslamiyete karşı zonedefence işlevi görüyor, yakında Irak topraklarında da olum ve umu dışı bir Truva atı amaçladın mı islamiyet sizlere ömür, göklerimizde bir haçın gölgesi dolaşıyor sanırım ama gören var mı...

(Kommageneli ozan gibi rübaiyle şifa buluruz belki; "Bir gerçek alemdi gördüğün ey Celaleddin, heyüla filan değil, / uçsuz bucaksız ve yaratılmadı, ressamı illeti-ûlâ filan değil. / Ve senin kızgın etinden kalan rübailerin en muhteşemi: / Suret hemi zıllest... filan diye başlayan değil..."
"Şarapla doldur tasını, tasın toprakla dolmadan dedi Hayyam / Baktı ona gül bahçesinin yanından geçen uzun burunlu, yırtık pabuçlu adam: / Ben, bu nimetleri yıldızlarından çok olan dünyada açım, dedi, / şaraba değil, ekmek almaya bile yetmiyor param..." )

Mevlana'yı tanıtarak ilerleme sağlayabilir misiniz, size yüzyıllar önceki Dante'yi tanıtsalar güne övgü sağlar mı bu ve ne düşünürsünüz, Bugünkü "ab" kültürüne hayran mı kalırsınız... Yoksa yeni Dante, yeni Petrarca, yeni Shakespeare'mi ararsınız...
Biz de her ikisi de yapılmaya çalışılıyor, ama bir bölüm hibrit yazarlarımız alkışı yazık ki Washington'dan alıyor, özeleştiriyi kendini aşağılamak sanan, demokrasiye değil, demokratörlüğe soyunan bu neoyazar ve intellectuel grubunu hangi doğulu hayranlıkla okur ki...
Bu kargaşa projesinden, ya yeni Gılgamışlar, Hitit aslanları veya Muratoğulları çıkacaktır ya da Hasan Sabbahlar, Hülagüler ve fetret devirleri bizi teslim alacaktır. Sovyetler parçalandı, Balkanlar yenilendi, ulusalcılık tam aksine yükseldi, ama Güney Amerika değişiyor, Çin ve Hindi Çin gelişiyor, sıra ortadoğunun yazgısının ne olacağında, dileriz biçim içeriği belirlerken, onu biçimlendiren elin parmaklarına da rengini verir, egemen olur.

Şimdi tüm bu akışlara koşut olarak yeni yayımlanan bir Mevlana kitabı var elimizde, yazarı Henri Benazus, Mevlana Felsefesi adındaki kitap Mevlana'nın yüzyıllar önceki hümanizmini tüm açıklığıyla bizlere aktararak, örnekler veren okunası bir kitap. Mevlana'ya göre, bizler hepimiz ortak düşüncede buluşabilirsek gerçeği yakalayabilirmişiz, tek tek bilgi sahibi olamazmışız, herkesin görüş açısı ve derinliği ayrı olduğu için, bu görüşünü gerçek bir hümanizm duygusuyla da örneklendiriyor. "Hindistan'dan bir fil getirip, karanlık bir yere koyalar. Getirilen bu fili seyretmek isteyen halk oraya gelince, karanlıkta göremez ve ona dokunmaya başlarlar. Filin hortumunu tutan onu bir oluğa, kulağını tutan yelpazeye, ayağını tutan da direğe benzetir. Özetle herkes filin neresine dokunduysa, kendi zannınca bir hüküm verir. Ama herkesin elinde bir mum olsaydı, halk fili bütün halinde görüp, onun neye benzediği konusunda yanılmayacak, görüş ayrılıkları kalkacak, herkes gerçek bilgi sahibi olacaktı."
Başka bir bölümde yazgıcı anlayışa karşı çıkıyor Mevlana; " Hırsızlık suçuyla yargıç karşısına çıkan zanlı, ne yaptıysam Allah'ın takdiri ile oldu der. Bunun üzerine yargıç der ki; bende seni Allah'ın buyruğu ile cezalandırıyorum..."

Varlığın sonsuzluğu ve insanın bedeni içine hapsolan sonsuz bir ruhtan ibaret olduğunu ansıtan, derin bir aforizması da var Mevlana'nın; "Canlar, siz ancak bir düşünceden ibaretsiniz. Geri kalan varlığınız ise et ve kemikten başka bir şey değildir."
Gene bir rübaisinden şöyle sesleniyor insanlığa "Başının üstünde bir sepet dolusu ekmek var / Hala oraya buraya koşup ekmek istiyorsun / Dizine kadar dereye girmiş görmüyorsun da / Hala ondan bundan su isteyip duruyorsun."

Mevlana şiirlerinde ise; Beylerin azametle bıyık burmalarından, padişahların rüşvet aldığından, belli olsunlar diye kölelerin yüzlerinin dağlanmasından, savaş oyunlarından, Moğol akınlarından, yıkılan şehirlerden, kadılardan, valilerden, katiplerden, divanlardan, alınan haraçlardan, daracık sokaklardan, geçit vermez dağlardan, karanlık vadilerden, pazarlardan, hileli terazilerden, hırsızlardan, uğrulardan, kesik başlardan, kafes arkası kadınlar, delilerden, tekkelerden, şeyhlerden, sarhoşlardan, Ahilerden, rintlerden, avlardan, avcılardan, zindanlardan, kumarlardan, bekar odaları gibi nenlerden bahisler görülürmüş.

(Gene bir rübai: Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır yakarırdık güneşe, -oturduğumuz yerde- / Kıpırdamazdık, o da; doğmazdı... )

Son söz olarak sonsuz barış adına insanlık için can verenlerin önünde eğilelim ve; "Gene gel! gene gel! her ne isen gene gel! / Kafirsen ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan da gene gel / Bu bizim dergahımız umutsuzluk dergahı değil / Yüz bin kere tövbeni bozmuş olsan da gene gel!" diyelim. &


***

Mevlana Felsefesi / Henri Benazus
Bizim Kitaplar Yayınları / 370 Sahife



***************************************************************************************************************************************************************************************************************



































ULUS FATİH
*
KRİPTO

Yüz yıl sonra insanlar solumayacak!..  Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu  elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tü!’ diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada  uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..

Yazacağı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam... Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.

Güneş+ İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıcı idinin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu. Kimilerine göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin, sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz bir geleceğin noktası sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.

Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de, karşıyaşamdı  ve bir yarış içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta  bir tür yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim. Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük yada görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir miyiz.

Varlık, yokluğun bir türevi mi? insanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil.  Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder.  Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.
Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir kara dönümü diye düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşenıyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir soruyum.
Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrı dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi,  yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar güçlenince yanlışlar çoğalır. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak, adınız unutulacak ve bir daha gelemeyecek, dönemeyeceksiniz. Ama ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna.  Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz.  O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız.  Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem, yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı.  Son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur yokluk.  Biz, varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz Yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı.
Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda bir yanılgıya dönüşüyor, onun için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi. ‘Sevgilin için bir çiçek ister misin...’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bu hiçlikte, uçan kuşların varlığı onları mutlu etmişti.

Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...
Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva halini almaya başlamıştı. 3 parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, pire dolu bir maymun, kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...Taler, 900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu.  Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu ya da alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini haykıracaklardı.

Vega yılının Septus (Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam 4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barışıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsular...
Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo,  titansı karışımsa 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı. Raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki verilerse şunlar:  Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yokolma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagan çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri 100000 yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik  yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı. Az sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom diye mırıldanıyordu.
Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini sürdürdüler. 250000 yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen kendilerini bulmuşlardı.  &


********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
ANDROMAK

I
Andromak, tırmandığı tepeden, hafif yelde karların uçuştuğu çam ormanına baktı. İçinden geçtikleri köylük, uzaklarda karın altında uyukluyordu. Keşiş Rusalem, üç gün önceki panayırdan kalan son ekmeği çıkardı heybesinden ve ikiye bölerek yarısını Andromak'a verdi. Andromak, ikiye bölüyorsak, biri sana biri bana kalmaz mı dedi! Keşiş ya üç kişi olsaydık nasıl paylaşırdık diye yanıtladı. Andromak, dörtlü sistem, onlu sistem diye mırıldandı. Keşiş onlu sistem kimbilir nasıl aşılacak diye düşündü.

Önlerindeki gök suyu geçtiler. Buz öbeklerinin yüzdüğü kolu geride bırakıp, karlı vadide iki yanı yüksek kayalarla çevrili boğaza geldiklerinde, ilerde, sürüyle akbabanın guğuldaşarak birbirlerinin üstüne çıktığını görünce, oraya yönelerek, ölen şeyin ne olduğunu anlamak için hızlandılar. Bir genç kız ölüsüydü bu ve cesetin yalnızca güzel başı kalmıştı. Güzel baş keşişe dönerek: Adım Hippolyta dedi!..

Andromak boğazın derinlerindeki ilk sapaktan döndüğünde, gümüş gibi parlayan yüzüyle, ak başlı, balık vücutlu, yüzüyormuşcasına kıvrılıp bükülen bir yaratık çıktı karşısına; yaratık onları görür görmez, topuklarındaki minik kanatları birbirine vurarak, tepedeki koruya doğru uzaklaştı.

Keşiş yürüyordu ve Andromak'a çok uzaklardaki sessiz tanrılar ülkesinden, orada bir adadaki kız kulesinden ve kulenin dibindeki iğde ağacının altında uyuyakalan prensesle, insan başlı keçiden, içerideki küçük mabetteyse, sese tepki verebilen altın bir buzağıdan söz ediyordu...

II
Perilerin uyluğundan dökülen pullar gibi yağan karın altında, tatlı bir yorgunlukla uykuyu özlüyordu Andromak, Akheron'un kıyısında, palamut gözlü, kıvırcık saçlı yarı tanrılara el sallayıp -gülüşerek, kuş avlayabilen örümceklerin bulunduğu mağaranın ağzına geldiklerinde yavaşça içeriye girerek, uyuyakaldılar...

Düşlerinde, sayısız kır hayvanıyla, inci bilekli, ceylan ayaklı nymphalar elele dansediyorlardı. Ortada yanan ateşin içinden, birer birer fırlayan, gözleri maskeli, Apollon gibi erkek güzeli satyrler, hemen oracıkta nymphalarla birleşiyor ve garip iniltilerinin süslediği, betimlerle dolu kıvrak danslarının gölgesi, duvarlarda tuhaf salınımlarla gezinerek, bir süre sonra ansızın yere düşüyorlardı.

Andromak ve keşiş sabah uyandıklarında, mağaranın taş zemininde, hâlâ genizleri kavuran bir dumanın hâleler çizerek tavana yükseldiğini ve incecik bir külün, yosunlu taşlara sinmiş belirsiz lekesini gördüler... Andromak cesaretle adım atıp, Marsyas dövmeli ayakkabısıyla küle bastı ve tiz bir çığlıkla, minik bir kırlangıç fırladı külün içinden. Mağaranın ağzından sızan ışığa doğru yaklaştıkça büyüyen kuş, geniş kanatlarıyla havalanıp, renkten renge dönüşen gövdesi ve duvarlarda yitip giden sesiyle 'bir Anka gibi' sağa sola çarpa çurpa uçtu gitti.
                          
III
Çamların dallarında, yanıp sönen karların, kış güneşiyle bezeli oyunlarına bakıyordu Andromak... Keşiş, kar kürelerinin, değişen yer çekimiyle, dallarda aldığı biçemin geometrisini arıyordu bilincinin derinlerinde. Çamlarda ipek ötüşlü, iricil kuşlar dolanıyordu. Metalik bir parıltıyla uçarak, gökte yer değiştiriyordu kralın sincapları. Sihirbaz demirci, her on dört günde, taş ve demir aksamlı uçabilen sincaplar armağan ediyordu krala!.. Andromak demek ki Epir'e yaklaşmışız dedi. Uçan sincaplar ülkesiydi Epir. Keşiş, ikindiye doğru, baygın kokulu, gür sarı çiçeklerin dolup taştığı bir bayıra gelince, Zeus'un amansız kışında, çiçeklerin nasıl açabildiğini sordu Andromak'a... Andromak, gökte parlayan yıldızı göstererek, düş görüyorsun dedi keşişe, çiçek yok, kar var ve karın ışık rengindeki yabanıl dökülüşleridir bunlar. Keşiş inandı ve uzaklardan gelen bir atlıyı işaret etti ona... Gelen bir tanrıydı, balina gövdeli bir yarı insan, yarı attı. Tanrı hışımla, kırbacını gösterip gülerek, tümüyle som altından olduğunu kanıtlarcasına parıldayıp, kırmızı kuyruklu yüzlerce sülünden oluşan ordusuyla, fener alayı gibi geçip gitti.

Andromak yorgun ve şaşkındı, ilerdeki koyağın arkasına dolanıp kayalara yaslanarak, düşüncelerinin derin uykusuna daldı. Keşiş uzaklara bakıyordu...

IV
M.Ö 600'de, Andromak, Epir'e geldi. Kentte demircileri dolaştı, varoşlara girip çıktı, agoraya uğradı. Delphoi'de uyuyakalan çocukların meselini dinledi, odeonun taş merdivenlerinde izleyici oldu, Atena'ya geçerek, Akropol sırtlarında, liriyle mürenleri çağırdığı söylenen çobanı alkışladı, kentin ortasındaki ünlü bulvardan Melankoia'ya doğru yola çıktığında, keşişle birlikte sekiz yüz yıllık gezilerinin sonuna geldiklerini anladı... Masallarda anlatılan altın yolun bitimine kavuştuklarında, yalnızca oturan, sessiz tanrı Uranos'la karşılaştılar. Bedensiz ve ateş gücünden başka bir şeyi olmayan Uranos'u görünce, ikisi de biricik ve sonsuz olan 'tek gerçeği' bulduklarını düşündüler; Uranos, düşlerin varlığıydı ve devinimsizdi!.. Titreyerek; (varlıkların düşüymüşçesine) "Zaman yok, hiç birimiz yaşamıyoruz" diye haykırdılar...

V
Kız, doksan dördüncü sahifede gözleri ağırlaşınca kitabı kapattı! Kandili üflemek için ayağa kalktığında, o ana dek sessiz duran öteki de kalktı!.. (çift gölgeli başı göründü) ve birbirine bağımlı ama aynı zamana bakışan, iki ayrı gerçeklikle kandile üfleyerek, uyuyakaldılar...&

********************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
NATÜRON AV

Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.

Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.

Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.

Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.

Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.

Kimbilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi,  sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...

İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..

Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!

İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...

Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...

Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.

Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...

**********************************************************************************
***********************************************************************
Ulus Fatih'in öykü kitabı çıktı;
"DEMİR KİTAP"

Ulus Fatih, öykü, şiir ve deneme üzerine yapıtlar veriyor. Yazar altıncı kitabını öykü çalışmalarına ayırmış. Demir Kitap'da ondört öykü yer alıyor. Kısıtlı uzamla, sonsuz zamanın içiçe geçtiği, kahramanın anlatıcıya, anlatıcının kurbana dönüştüğü, rollerin sürekli değiştiği, Osmanlı saraylarından, uzayın içlerine, oradan çocukluğun labirentlerine uzanan ve Türkçe'nin olanaklarını da zorlayan, bir öyküler demeti... Mitolojinin ayrıca renk kattığı öyküler okurunu bekliyor...

Demir Kitap / ULUS FATİH
Öykü / Artshop Yayınları
112 Sahife
Ağustos / 2006
1. Basım
Yayın Editörü: Vedat Akdamar (0538 819 46 68)
***********************************************************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH

ÖZGEÇMİŞ

1955 yılı, Denizli (Çal, İsabey) doğumlu.
1966 İsabey ilk okulu
1969 Denizli Merkez orta okulu
1971 Nazilli öğretmen okulundan (yatılı) isteğiyle ayrıldı
1975 Denizli akşam lisesini bitirdi.
1976 Ankara SBF Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan ayrıldı.
1976 İstanbul da bir kamu kurumunda çalışmaya başladı.
1977 İst. Edebiyat Fakültesi Klasik diller bölümü.
1978 İst. Edebiyat Fakültesi Genel Coğrafya bölümü.
1979 İst. Ünv. Hukuk Fakültesi
1980 Tiyatro, şiir ve öykü üzerine çalışmalar
1985 Hukuk Fakültesini bitirdi, kamu kurumundan ayrıldı
1986 İlk şiir ve denemeleri dergilerde yayımlandı.
1989 Priamosoğlu Hector'un Ölümü adlı kitabı (Gerçek Sanat Y.evi- şiir) yayımlandı.
1991 Kamu kurumundaki görevine döndü.
1991 Leandro adlı kitabı (Kora Yayınları-şiir) yayımlandı
1993 Detay yazın dergisini yayımlamaya başladı.
1995 Sonsuz Küs Aias'a adlı kitabı (Detay yayınları-şiirsel metin) yayımlandı.
1996 Öyküleri dergilerde yayımlanmaya başladı.
1997 Doğa Söylenleri (Zümrüd-ü Anka-Detay yayınları-şiir) yayımlandı.
1997 Detay dergisinin yayınına son verdi.
2002 Yaban Koku (Sel Yayıncılık-şiir) adlı kitabı yayımlandı.
2003 Kamu kurumundaki görevi bitti.
2003 Resim çalışmalarına katıldı.
2005 Resimleriyle 'Ekim Geçidi' sergisine katıldı.
2006 Demir Kitap (Artshop Yayıncılık-öykü) adlı kitabı yayımlandı.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
NATÜRON AV

Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.

Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.

Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.

Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.

Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.

Kimbilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi,  sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...

İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..

Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri; tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!

İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...

Ve bir an geçip geçmemiştiki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...

Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.

Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...

********************************************************************************************************************************************************************

















































DÜŞ
Çok   uzaklarda,   dağların   arasında   serviler   içindeki   bir   vadide   uyuyordum.  Sanki   bir   düş  görüyordum.
Renklerin karanlığında  bedenden bedene  geçiyor,  pul pul  parçalanırcasına,  gorgonlar,  feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları  tırmalıyordu.  Aniden  bir Mengücek  şahı  payitahtı  yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,  yurtsamayı  topuklarında   hissediyor,  kör  bir  kızın  okuduğu  Taberi  tarihinin  içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona  herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve  Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:

“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”

sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür   kuşları   kollamakla   geçirmeye   karar  verdim.  Kanatlarıyla  aydınlık  bir  pencereye  dokunan  bir gece kuşu gibi, bu  güneş  sağanağı,  bu  buzlu  beyaz  ve  pırıl pırıl  çöle düşüyor,   orasını soğuk ve  köreltici  bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı  arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.









ASTEROİT

Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak -teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.

Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.

Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.

Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl  önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.

Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),  sanki  bulamaç  dolu  bir  çanağın  keskin  kenarında  kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’


KORU

I
Defne yapraklarının arasında mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara, günün olur olmaz saatinde üşüşerek  birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...  Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in... Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?.. Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi, lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük, ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk. Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde, bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’ diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte, disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar, kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer, Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında, birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.  







II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi, eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek, mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan. Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında, ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga, keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor, puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı, Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi  yokoldu gitti.

III
Bu gün koruya her zamankinden daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan, kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı, ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur, ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul, kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti. 




O gün, ne mezarlıkta, ne koruda gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan, benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip, aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi. Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı, tükenen, yitip giden  bir girdabın son fısıltısı gibi, yavaşça  o şiiri okudu...

“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
    bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
    kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
    hayatın ve ölümün amansız baskılarından.”

IV
Bugün koruya tam kırkıncı gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası. Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için, Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini  -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı! Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!






Ekbatan’da, at üstünde çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı! Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı! Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden, topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu! (Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında, yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay (biz dostları ona kısaca, Dolunay  derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste (çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr kaldı.   
Tüylerinizi sevecek olan diğer arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı, kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur, bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu! diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..


V
Yengecin yan yan yürümesinin, yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu, uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler, dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura, Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna, hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan, atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan... Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan, deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir zaman kaçamayız dostlarım!..

VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup, istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı, çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki, Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü şudur: 
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u  geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak, kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi  olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış. Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr. Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki Galep’in çözülmesine yetmişti.  
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg, Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan, sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu kurtarırım düşüncesiyle,  şarkıcı tam  sağdaki aynanın önünden geçerken, otomat bir biçimde,  ‘Jose!’ diye haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün, sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini yalanlayan, (lineer) bir tür  varoluş kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
 Evet,  Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan  sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından, kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!!  dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu yadettiğimiz  kısacık öykü bu.

VII
Canım Artemis’im hep anlatırım, hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor, ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk. Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus (cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş. Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip  bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri bir tacirdir. Kimbilir...

VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den, vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre; ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim, onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’  demişim...  Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar, geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi, Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın getirdiği yaralarla,  kendine kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine ağladı, sırf  ağlayan birine  dayanamadığım için bende ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne? İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek, para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal. Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor. Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları. Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye ekledim:

“Yaşamın soylu değerlerinin, bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim? Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene, dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar Cassius’tu ama artık değil!..”  Koruda karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu. Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak, salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık vererek, giderek kararan bu endüstri  kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete, belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül bir vaat, eskil   bir panzehir gibi yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım, ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak Şehriyar’dan da beter kör etti beni.      

KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı, sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.) Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra, bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp, masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış, keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı, yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları, kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki, birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları, yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin, atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı sularda gezinmişti.

Sarı gagalı keten kuşu, yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i  bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık, Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik, sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton -görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor, dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak, kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor, toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor, “belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam, her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz, mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi, buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de  yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,  ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.  Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister, Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen) Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti, ‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı, civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak! sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla, Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle, dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”



Hublon ve melek otu görmüş gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara, dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte  foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’ ‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı, Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar, verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı, koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.

KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir. Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken, birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı. Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen, kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu. Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu. Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak, bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı. Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı. Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.

Mekke tüccarlarının, Medine’ye mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar... Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca karanlıklar vardır’.  Şanlı bir hükümdar önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla  nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı, altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım) efendim!..

KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil. Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi, yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri, iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları  kader dese... Perili köşkte, ondört numarada desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist, marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan  Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye, el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda, Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi, Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı, yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar, kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup, önderleri  Leys uyruğundan Davud kızı Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin  yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim olan  Allah’ın adıyladır...


IX
Bir gün koruda oturup, ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle: ‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle ‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.  Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık, minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin yayıyordu.



Bir başka gün, tam gece yarısı, korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu, makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi.  Ve sonuçta hepsi evrenin bir  parçası olan  katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek, yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık, içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak; gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı, ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz, evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre at nalı biçiminde uzanan  tarlanın, atın sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu  bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu, tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından, toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından,  cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle, minyatür bir dünya, tuhaf  bir cüceler ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda  fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken uyansaydık  bir şey değişir miydi  hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım, korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru yürüyerek yitti gitti.





X
Artemis’le yalnızca sevişerek ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde, güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim

XI
Ama defne yapraklarının arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına, kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan, sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş dostlarım...

Gördüğümü anlatmaya dilim varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi,  kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an, onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı. Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım. Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar, güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu artık.  Onu öylesine bırakarak, kirletip boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara bile karşı koyamıyordu.

XII
İshak kuşu son bir kez öttü koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki yaşamak, yaşamak, belki de  ölümdü. Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi dikiliyordu. Ve ama çok kısa  dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’  sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak, bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin, sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı artık...
O an koruda ilahi,  garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde 
ve bakışta  bana ve paltolara baktı...”

Ve dünya silindi, yokoldu gitti...
...

(Bir Latin masalında yaşlı bir denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel dedi, ama ikincisi ben hayalim,  hayal olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır, utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı yokmuş.)







1 yorum:

  1. Bu Mayo Clinic tarafından yapılan genel bir kamu duyurusudur ve böbrek satın almakla ilgileniyoruz, böbrek satmakla ilgileniyorsanız, lütfen aşağıdaki e-posta adresimizden doğrudan bizimle iletişime geçin.
    mayocareclinic@gmail.com
    Not: Bu güvenli bir işlemdir ve güvenliğiniz garantilidir.
    Lütfen daha fazla bilgi için bize bir e-posta mesajı gönderin.

    YanıtlaSil

                                                                                                                                 Hiç kimse ...