29 Eylül 2018 Cumartesi

7




      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri olduğunu  kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /      
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                                                 
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  

Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /

El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH































































********************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
ANDROMAK

I
Andromak, tırmandığı tepeden, hafif yelde karların uçuştuğu çam ormanına baktı. İçinden geçtikleri köylük, uzaklarda karın altında uyukluyordu. Keşiş Rusalem, üç gün önceki panayırdan kalan son ekmeği çıkardı heybesinden ve ikiye bölerek yarısını Andromak'a verdi. Andromak, ikiye bölüyorsak, biri sana biri bana kalmaz mı dedi! Keşiş ya üç kişi olsaydık nasıl paylaşırdık diye yanıtladı. Andromak, dörtlü sistem, onlu sistem diye mırıldandı. Keşiş onlu sistem kimbilir nasıl aşılacak diye düşündü.

Önlerindeki gök suyu geçtiler. Buz öbeklerinin yüzdüğü kolu geride bırakıp, karlı vadide iki yanı yüksek kayalarla çevrili boğaza geldiklerinde, ilerde, sürüyle akbabanın guğuldaşarak birbirlerinin üstüne çıktığını görünce, oraya yönelerek, ölen şeyin ne olduğunu anlamak için hızlandılar. Bir genç kız ölüsüydü bu ve cesetin yalnızca güzel başı kalmıştı. Güzel baş keşişe dönerek: Adım Hippolyta dedi!..

Andromak boğazın derinlerindeki ilk sapaktan döndüğünde, gümüş gibi parlayan yüzüyle, ak başlı, balık vücutlu, yüzüyormuşcasına kıvrılıp bükülen bir yaratık çıktı karşısına; yaratık onları görür görmez, topuklarındaki minik kanatları birbirine vurarak, tepedeki koruya doğru uzaklaştı.

Keşiş yürüyordu ve Andromak'a çok uzaklardaki sessiz tanrılar ülkesinden, orada bir adadaki kız kulesinden ve kulenin dibindeki iğde ağacının altında uyuyakalan prensesle, insan başlı keçiden, içerideki küçük mabetteyse, sese tepki verebilen altın bir buzağıdan söz ediyordu...

II
Perilerin uyluğundan dökülen pullar gibi yağan karın altında, tatlı bir yorgunlukla uykuyu özlüyordu Andromak, Akheron'un kıyısında, palamut gözlü, kıvırcık saçlı yarı tanrılara el sallayıp -gülüşerek, kuş avlayabilen örümceklerin bulunduğu mağaranın ağzına geldiklerinde yavaşça içeriye girerek, uyuyakaldılar...

Düşlerinde, sayısız kır hayvanıyla, inci bilekli, ceylan ayaklı nymphalar elele dansediyorlardı. Ortada yanan ateşin içinden, birer birer fırlayan, gözleri maskeli, Apollon gibi erkek güzeli satyrler, hemen oracıkta nymphalarla birleşiyor ve garip iniltilerinin süslediği, betimlerle dolu kıvrak danslarının gölgesi, duvarlarda tuhaf salınımlarla gezinerek, bir süre sonra ansızın yere düşüyorlardı.

Andromak ve keşiş sabah uyandıklarında, mağaranın taş zemininde, hâlâ genizleri kavuran bir dumanın hâleler çizerek tavana yükseldiğini ve incecik bir külün, yosunlu taşlara sinmiş belirsiz lekesini gördüler... Andromak cesaretle adım atıp, Marsyas dövmeli ayakkabısıyla küle bastı ve tiz bir çığlıkla, minik bir kırlangıç fırladı külün içinden. Mağaranın ağzından sızan ışığa doğru yaklaştıkça büyüyen kuş, geniş kanatlarıyla havalanıp, renkten renge dönüşen gövdesi ve duvarlarda yitip giden sesiyle 'bir Anka gibi' sağa sola çarpa çurpa uçtu gitti.
                          
III
Çamların dallarında, yanıp sönen karların, kış güneşiyle bezeli oyunlarına bakıyordu Andromak... Keşiş, kar kürelerinin, değişen yer çekimiyle, dallarda aldığı biçemin geometrisini arıyordu bilincinin derinlerinde. Çamlarda ipek ötüşlü, iricil kuşlar dolanıyordu. Metalik bir parıltıyla uçarak, gökte yer değiştiriyordu kralın sincapları. Sihirbaz demirci, her on dört günde, taş ve demir aksamlı uçabilen sincaplar armağan ediyordu krala!.. Andromak demek ki Epir'e yaklaşmışız dedi. Uçan sincaplar ülkesiydi Epir. Keşiş, ikindiye doğru, baygın kokulu, gür sarı çiçeklerin dolup taştığı bir bayıra gelince, Zeus'un amansız kışında, çiçeklerin nasıl açabildiğini sordu Andromak'a... Andromak, gökte parlayan yıldızı göstererek, düş görüyorsun dedi keşişe, çiçek yok, kar var ve karın ışık rengindeki yabanıl dökülüşleridir bunlar. Keşiş inandı ve uzaklardan gelen bir atlıyı işaret etti ona... Gelen bir tanrıydı, balina gövdeli bir yarı insan, yarı attı. Tanrı hışımla, kırbacını gösterip gülerek, tümüyle som altından olduğunu kanıtlarcasına parıldayıp, kırmızı kuyruklu yüzlerce sülünden oluşan ordusuyla, fener alayı gibi geçip gitti.

Andromak yorgun ve şaşkındı, ilerdeki koyağın arkasına dolanıp kayalara yaslanarak, düşüncelerinin derin uykusuna daldı. Keşiş uzaklara bakıyordu...



IV
M.Ö 600'de, Andromak, Epir'e geldi. Kentte demircileri dolaştı, varoşlara girip çıktı, agoraya uğradı. Delphoi'de uyuyakalan çocukların meselini dinledi, odeonun taş merdivenlerinde izleyici oldu, Atena'ya geçerek, Akropol sırtlarında, liriyle mürenleri çağırdığı söylenen çobanı alkışladı, kentin ortasındaki ünlü bulvardan Melankoia'ya doğru yola çıktığında, keşişle birlikte sekiz yüz yıllık gezilerinin sonuna geldiklerini anladı... Masallarda anlatılan altın yolun bitimine kavuştuklarında, yalnızca oturan, sessiz tanrı Uranos'la karşılaştılar. Bedensiz ve ateş gücünden başka bir şeyi olmayan Uranos'u görünce, ikisi de biricik ve sonsuz olan 'tek gerçeği' bulduklarını düşündüler; Uranos, düşlerin varlığıydı ve devinimsizdi!.. Titreyerek; (varlıkların düşüymüşçesine) "Zaman yok, hiç birimiz yaşamıyoruz" diye haykırdılar...

V
Kız, doksan dördüncü sahifede gözleri ağırlaşınca kitabı kapattı! Kandili üflemek için ayağa kalktığında, o ana dek sessiz duran öteki de kalktı!.. (çift gölgeli başı göründü) ve birbirine bağımlı ama aynı zamana bakışan, iki ayrı gerçeklikle kandile üfleyerek, uyuyakaldılar...&



********************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
*
NATÜRON AV

Kar, dağları ak, sonsuz bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi sokuluyorlardı.

Bu anda dağda ise, ayılar, keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup, uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla, arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.

Kuşlarsa dallarda sessiz hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini bekliyordu.

Bu ara avcılar, kuyruklu şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp, kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı. Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor, kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.

Şimdi -şu anda- avcılar açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla, bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez -birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.

Kimbilir belki de, ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik, o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi,  sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz isteri...

İşte böyle bir anda, gene böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..

Avcı tam yedi kez doğrulttu tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor, sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene dikliyordu soğuk demiri: Tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu alev boruyla!

İşte tam o anda, karşı dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...

Ve bir an geçip geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...

Avcı tüfeğini indirip 'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.

Hiç... Eski dünyaya sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...

**********************************************************************************
***********************************************************************


NASILSINIZ

Nasılsınız dedim, 'İYİYİM' dedi. Yalnız, İYİYİM' derken İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tinininde dertsiz ve uğultusuz olduğunun göstergesi sayabiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'M'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışımla söylediğini ileri sürebiliriz. Bu yolda-taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğini, zorlasalar bile beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor. Sonuç olarak 'İ' ile 'M' arasında kalan 'YİYİ' aralığını epey titrek ve harflerin ses tellerindedentsiz biçimde soluk borusunda yuvarlayarak ve çok az yırtımlı olduğuna bakacak olursak, sinirlerinin gerçekte geçmişten gelen uzunca bir zamandır bozuk olduğunu bu durumun zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip-saklandığını ya da bu düşünce içinde olduğunu anlayabilmemiz gerekir. Bu durmda karşımızda şu an sakin aralıklarla ve dentlenmiş gözüken biri ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle eğik açıda-biçimde hareketlerin sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini, bu durumu uzun süre koruyabileceğini ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında, tehlikeli olup saldırganlaşabileceğini, kendisine karışı pasif tutumun sergilendiğinde ise etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önellemeyeceğini, tam karşıtı dozunda bir kibirle kendi özgün tutumunu sürüdüreceğini, ve karşı tarafı koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğinive büyük bir olasılıkla bu veriler karşısında birlikta ılımlı saatler ve kazasız belasız bir günün bizi beklediğini söyleyebilirim...

**********************************************************************************************************************************************


DÖRTLÜK
Ah şu dünyaya geldim geleli
Dilimde yandı gözüm perdeli
Ne zaman geldim gidiyorum işte
Yaşiyorum amma sen gel bana sor


ÜÇLÜKLER

Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla

Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi

Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları

Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin

Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi

Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi

Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri

Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa

İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı

Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri









ÜÇLÜKLER

Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su

Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede

Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı

Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının

Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları

Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden

Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte

Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler

Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga

Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını









ÜÇLÜKLER

Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı

Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik

Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru

Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız

Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr

Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda

Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü

Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su

Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler

Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu









ÜÇLÜKLER

Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca

Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz

Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor

Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini

Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru

‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde

Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor

Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor

Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”

Serçelerin çığlığı           
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini











DUYUMLAR

I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  

II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş  ocaginda  bulundugu bildirilmiştir.)

III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”

(4 Eylül’de Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  
Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  
düşerek  öldügü ögrenilmiştir.)



























KAFKAFONİ

Kralın haberini bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
O koridorlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O sur dışında.

Kralın haberini bekliyoruz
O kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
O kente girmek üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!

Kralın haberini bekliyoruz...































KISSA
                                                                                                        (02.01.2005)
Öldüğüm günün ertesinde Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm. Aradan zaman geçti, metropol öylesine kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı yetkililerce kaldırılmasına karar verdiler. Hepimiz üzülüyorduk, aramızda ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor, görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu.
Sıra bana geldiğinde, devasa kepçe önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden aşağıya düşüyor, elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.

Yazık ki korktuğum başıma geldi, Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken artık bir avuç diyebileceğim bedenim, ötekiler gibi, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım kala savrularak sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım. Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene beni torbasına doldurdu. Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına beni saçalayarak, biraz da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi ve sonrada çekip gitti.

Durumu anlamıştım ve yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin tümünü küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum. Aylar sonra yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını aldığında, sofrada enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın kızının midesine eğlenceli, şakalarla dolu bir gürültü patırtı içinde iniyorduk...

Melankolik ruhlu kızının daracık bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine benzer bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan, tacizlerden söz ederek yakınıp duruyordu. Sabah olduğunda arkadaşlarıyla Beyoğlu’nda buluşmaktan söz etti ve saat 14’de buluşma yeri olan Tünel’e yakın bir kafeye doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri paylaşıyormuşçasına mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.

Ama ilkyazın bu puslu günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken yıldırım düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, oradaki bir binanın kapısından zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu buralarda olağan sayılmalıydı bu. Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir sergi salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam anlayışının bu atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı. Ama daha yolun başında bir çarpınca uğradı, ne denli düşle dolu resimlerdi bunlar, korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk çılgınlığı içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği, kolyesinde, küpesinde görmek istediği bir tavusu bile kıskandıracak armoniler, ruh ikizini aradığı, aşık olduğu  gençler, uzun gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin gizlendiği korular, karabasanlara dönüşen anılar...
Bir hayranlık ve şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi yine ilk kez böylesine kucaklaştıktan sonra, birden dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına çalındı. O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin, acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm canlıların sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu tıpırtıları vardı. Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı. Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...

Hiçbir üzünce kapılmadan resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından ayrılmayan örümcekler gibi yaşamaktan bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu. Çocukluğu, ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve acılarla dolu bu yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla dışarı çıktı...  Akıp giden kalabalık; bilisizce ölümüne koşan ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma boşalan, kara bir ırmak gibiydi. Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi düşündü.

Ne var ki düşüncelerinin; akşam annesini öpücüklere bogdugu güzel yemekte bulunan ve az öncede resimlerini izledigi, gerçekte ölmüş bir ressamin ruhundan kaynaklanmiş olabilecegini hiçbir zaman bilemezdi!..  




















































ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in, İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşini ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çikmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşagi beş yukari oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başi baglanir miydi?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı



Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...
****************************************************************************************















ÖMER CEM

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak

Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla

MART 2000

Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor

Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor

ÖMER CEM- 2005

Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı

Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor

Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında

Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış

Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar

On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak


Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla




Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor


Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor


Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor


Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor-uzakta


Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil


Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

























































Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































******************************************
ULUS FATİH
***********************************************************************



HYKANDROS
               
                                                  
                                                     "göz gözeydik ve kara
                                                      ak meni boşaldı çukura
                                                      girdi yarığa dülger balığı
                                                      ruh aradı Avernus’u"
                                                                                     
                                                                                               ve;                  






Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda, gül parmaklı şafakla; incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum...

Ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar, çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak, kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...
                           
Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım, koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı; tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu...  Bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.               

Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum. Güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı "gölde yüzüşüp oynaşarak" kaçışmaya başlıyorlardı.

Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.
                           
Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı. Az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu.

Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!..
Ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu... Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince, onunda bir; Nympha, benimde; Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp, elini tutarak, yalımlanıp duran yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru; yitip gittim... &



********************************************************************************************************************************************************************


REQUIEM
"Ağıt"

                                        'Zoltan Fabri'nin filmine'


Pista'yı unutmadım, aşk unutulmaz,
o kutsal öğlede, şimdi anıyız artık.
Ölüm...

Istvan beni unuttu, unutmuş,
belki de unutmak zorunda,
unutturuldu çünkü bize yaşam
belki de Istvan öldü

Ağlıyorum...
bacaklarının bu kadar güzel olması,
organlarının birbirini tanımasından derdi
Kary'yi kıskanmazdı, o kutsal öğledeki,
Tungsram kürekçilerini de!..

Hâlâ gülüyorum,
ama onu unuttum,
unuttum artık, onu unutmalıyım,
Gyula Pelle'yi, yalnızlığımı
Hannover'in yerini dolduracak titan yok!

Ağlıyorum!..
Pelle gel! Pista'nın günlüğünü vereceğim...
Bekle, Babeuf çalışmasını da onun;
Babeuf...

Aşk unutulmuyor,
yaşam da, yaşam çekilmiyor,
(Çernobil'in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!)

Herşey biçim değiştiriyor,
daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim,
her şey bana bağlı, her şey size...

Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista,
evet, yaşam çekilmiyor
Biedermeyer masası, Rokoko stili şeyler,
Vac hapishanesi
Üçgenler, kareler, dörtgenler...

Unutulmuyor Io'lar, Venüsler,
Dünyalar, hayhaylar, Triton!..

Netti ben, ben Netti, it-te-ben!
Aşk! yaşa Pista!

Hölderlin'i tanır mısın, geyik kalçaları;
karaca göğüsler, Holne'u sever misin
Kumru gözler, İncil şarkıları gibiydi, bazı şeyler

Maria Nostra cezaevinden gelebilirim,
gelmiş olabilirim, geliyordum...
Aşk çekilmiyor!..

Netti ben, ben Netti,
ten-ben, ben-ten-ti!
Yaşam bitti, yaşam bitti.

'Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..'

********************************************************************************************************************************************************************


Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde, pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu dayatarak varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin olabileceğini ve ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan Pamuk un edebiyatının gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir edebiyatın ödül alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç mantığına uyan edebiyat ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat değil ama bu konuda kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal olarak ama bunun her zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim beklentilerimizi karşılaması düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri ve kriterleridir, bu sizin beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül  aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice edebiyat ehlinden biri alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda en ufak bir düşüncesini okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru olabilir, her şeyde ağlanacak bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz, her şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak gerekir, ağlayıp yerinenden ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru evrilmek kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz yeterince güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un sözlerinden dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar sürekli suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor, güçlü olsaydık eleştirinni her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyide becerebilirdik...













































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Bir Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************
































BİR BAHAR AYİNİ
( H e r m a f r o d i t )

I
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...
Bazen aşağılardan mırıltılarla geçen yolculara bakıyorum, taş atıyorum onlara, ürkütüyorum hayvanlarını ve en önde ak bir tay üzerinde duran önderleri diyor ki; ‘Yukarılarda dağ keçisi olmalı, yoksa nereden sıçrar ki bu taş yağmurları.’ Sonra ağaçlara tırmanıyorum, alıçlar, böğürtlenler topluyorum, bademlerin yosunlu ıslak dallarına uyluklarımı yaslayıp, daldan dala geçerek, bodur ağaçlardan erik koparıyorum. Ormanın uğultusuna kapılıyorum. Yalnızım ve orman cinsleriyle kucak kucağa hep böyle yalnız kalacağım. Su birikintilerinde yusufçuklar boru çiçeklerine her konduğunda, mavi kanatlarını tutup çekiştiriyorum onların, çayırların üzerinde çocuk kalbi gibi titreşiyor böcekçik. Öğle üzeri örenleri dolaşarak, tepelerde yaban arılarının yuvalarına çomak sokuyorum, ardıç dalı renginde, sarılı kırmızılı şeritlerle, ürkütücü, incecik sokaçları dışarıda, uçuşuyor arılar. Yaprakların arasında kovalamaca oynayıp kaçışıyoruz ve peteklerden değneğimle sıyırdığım ballarını yalıyorum onların. Bal ağzımın kıyılarına dökülüp yayıldıkça; kelebekler, minicik böcekler gelip konmak istiyor dudağıma. Sonra aşağılardaki boğaza iniyorum, gün burçlardan süzülüp, yarıklardaki ejderhanın kucağına düşmeden sulardan çıkmıyorum, ağaç kabuğundan sandallarla yüzüp dolaşıyorum. Kabarık, gümrah toprakta dolaşan orman cinsleri, mutluluk ve şaşkınlıkla beni izliyorlar, üzerlerine gidersem geri çekiliyor, karşıya geçersem de  hemen toplaşıp, yine merakla bekleşiyorlar. En çokta kuşlar ötüşüyor yıkanıp dökünürken, iskeçeler, sarı gagalar, çatal kuyruklar, çulhalar. Kırmızı kanatlı çayır çekirgesinin bile çıtırtısını duyuyorum çağıltılar arasında.

II
Yapraklara yürüyen su, kutlu bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Aşağılarda köylüler, tarladaki ürünlerini çapalayıp ter akıtırken, yorgunluk çökünce, komşularıyla yarenlik yapmaya başlıyorlar. Akşam dönerken, binitleri yolun sapağında bir görünüp bir yitiyor. Sesleri, orman cinlerinin, su perilerinin seslerine karışıp, tuhaf aksanlara dönüşerek kulağıma dek geliyor. Tatlı, dertsiz uğultularla söyleşiyorlar eyerlerinin tepesinde. Kimi zamanda hava dönüyor; uzakta, ovalarda birden patlayan bir hareketlilik gözlüyorum. Fırtına, bastıran yağmurla, her şeyi katıp katıştırarak, karman çorman ediyor, eşyayı ve insanları hırçınlaştırıp bozup dağıtırken, kızışkın bir belirsizliğe yol açıyor. Dallar hışımla eğilip doğruluyor, otlar saç saça baş başa kalıp, toprak karışıyor ve buğday dolu düzlüklerde şimşekler çakarak, ova bir o yana, bir bu yana savrulurken, sesler ürkücül bir heyulaya dönüşüp, tümsekleri aşarak, uzakta kararan gölgeler ve burgaçların homurtusuyla, ıssız dağlara doğru yükselip gidiyor. Ve birden ortalık umulmadık biçimde durularak, doruklarda çamların dikenli taçlarının, pırnalların, kedi tırnaklarının arasında güneş açıyor, az sonrada, yine hiç bir şey olmamışçasına, dağın karanlıkları arasından sızan ışıklar, kovuklarda kıpırdaşan uyuşuklarla kol kola, sanki işitilmez sessizlik dolu oynaşlar içindeymiş gibi, yavaş yavaş batıyor.   

III
Serin mayıs sabahında çiçekler açmış, parmaklarım çiçeklerin kırmızısına bulaşmış, lagünün sisleri arasında, umarsızca çırpınan kuşlarla, düşte gezer gibi süzülen tazılar görüyorum. Dağ köylerinin kurnaz bakışlı tazıları, ağaçların yere yakın dallarında, uçamayan yavrular, kabarıp kösleşen toprakta kara tavuklar, çamların kovuğunda çılgın renkli tavuslar, düşten güzel kuşlar varmış gibi, bir kral edasıyla salınıp gidiyor. Ve mavi benekli tazının ağzındaki yabanıl kumru, kanatlarını çırpa çırpa, sağa sola çarpa çarpa tükenerek, bu yaşam sarhoşu, kıvıl kıvıl canlıların dünyasına veda ediyor.
Şafağın bitişini muştuluyor keskin uluyuşlu yırtıcılar. Ve ürpertici sabah yelinin şımarttığı  çayırlarda, yaprak gözlü karacalar suya inmekte ve alaca tüylü uzun kuyrukların tuhaf çığlıkları var sabahın sesinde. Kırlarda Venüs
çiçeklerini koklayarak dolaşıyorum, koruların baygın kokusu burnumda tüterken, ulu bir ağacın dalları altında, birden gürültüyle bir sanduka düşüyor tepeden. Gümüş kapaklı minicik bir kutu, içinde gönüllerin saklandığı, altın
simlerle döşeli, kadife tenli dörtgen piramit. İçini açıyorum, küçük mü küçük haberci Merkür, -Hermes kılığında!- sadağında oku, elinde yayıyla, anileyin sıçrayıp karşıma geçiyor ve karanlık bastığında, her zamanki gibi, Atena’nın sevişme vaktinin geldiğini söylüyor bana.

IV
Ormanın içlerine doğru uçarcasına koşuyorum, pembecil bulutlarla örülü, mavi yıldızlarla süslü kulübeden içeri giriyorum. Atena kuş tüylerinin havalarda uçuştuğu, diri bedenlerin üzerine, iri basenlerin ötesine berisine üşüştüğü, yumuşak, rengarenk yatağında beni bekliyor. Sarılıyorum ona, nilüferli göllerden süzülen çiğ dolu damlalarla, siyah zülüflerinden sümbüller sarkan, yasemin kokulu saçlarına elimi atıyorum. Teninin buğdaysı kokusunda, rüzgarda yapraklar gibi, dilimi gezdirerek, avlaklarına, ağaçlık derelerine, ırmaklarının dar boğazına, çayır tüylü, çiğdemlerle süslü kıstaklarına doğru hoyratça iniyor ve doruklardan aşağı, elimi kolumu sallaya sallaya, Atlantis’de sözü edilen Platon’un dev mağarasına giriyorum.
Kulak oyuklarına, boyun uzantısıyla, omuz boşluklarına, yanak gözeleriyle, çene çukurlarına, orman yemişlerinin tüm tatlarını, tüm kokularını, tüm gizlerini fısıldayarak onu kışkırtıyorum. Ansızın dönerek altına alıyor beni, gözlerim kararıp, kulağım uğuldarken, gizlerle dolu uçurumlarında, el değmeyen yükseltilerinde, altın sunumlu renkler içinde, kayarcasına dolaşıyorum. Görülmemiş, us dışı ışık oyunlarıyla süslü, güneş gözlü, mavil sislerin perdelediği, renkli tüylerle bezenmiş, sincapların yaramazlıkla gezindiği ormanlarına dalıyorum. Güzelim hayvanlarla, alabildiğine kıvrak taylarla, ak tüylü akbabalar, vahşi filler ve benekli kaplanlarla oynayıp coşuyorum. Ve çene gülü gibi bir tünelin ağzından; çift ağızlı bir tünelin ağzından, yıldırımlarla girip çıkarak, koşarak, hızlanarak, düşe kalka, çarpa çurpa, bağıra çağıra, ağlaya sızlaya, yalvara yakara güneşe varıyorum. Körelen bilincimin kösnül aydınlığında, haykırışlarla eriyip, alev alev parçalanarak, bir güneş oluyorum!..

V
Sabah olmak üzereyken, aslan kükremeleri ve vahşi böğürmelerin tan atımında harmanimi topluyorum. Düşlerin kulübesinden çıkarak ormana dalıyorum. Soğuk ve mavimsi bir bahar göğünde, ayın soluk ışığının, öylesine erinç ve dinlence vaat eden ormanın içlerinde gezinişiyle, eğrelti otları ve at kuyruklarına basarak, -sırtımı kuzeye verip- bir sedir ağacına yaslanıyorum. Ormandaki kaynaklardan dökülen suların çağıltısında omuzlarım ürperiyor, hayatın ve ölümün amansız baskılarını benliğimde duyumsayıp, ağaçların arasında -kaplan gözü gibi- parıldayan sabah yıldızına bakakalıyorum.
Karşıma çıkan ilk çağlayanın kollarına bırakıyorum kendimi, funda yapraklarıyla kalçalarımı ovuyor, incecik kaburgalarımı ve göğüs kafesimin minicik incirlerini hafif hafif kırbaçlayarak, diri bedenimin özlemle yüklü kalmasını sağlıyorum. Sonra geyiklerin dilini vurduğu derelerden  kabımı dolduruyor, gergedan kuşlarının sevişmesine tanık oluyor ve Attika baharlarının temiz havasını içime çekip, batıya doğru yürüyerek, uzakta Perillos’un heykelleriyle süslü, sığır kuyruğu biçeminde yayılmış, altınsı bir göz gibi yalımlanan, boğalarıyla ünlü Phalaris kentinin (güneşli) görüntüsüyle baş başa kalıyorum. 

VI
Sarı taç yapraklı, çiçeklerle dolu bir ırmağın kıyısında, söğüt ağaçlarına asılı kalmış yarasalara bakıyorum. Yarasalardan biri; ‘Kendimize ilişkin, kendi hayaletimizden, katıksız süresi türdeş uzama yansımış, renksiz bir gölgeden başka hiçbir şey algılamaksızın mı yaşarız’ diye garip bir şey söylüyor. Şimdi yaşıyoruz hepimiz gibi. Şimdi geleceğin en beri noktası, bir başlangıç, geçmişinde en öte noktası bir sondur. Ölümsüz ve ‘Asıl dokunulamaz olan şimdidir.’ Geçmiş ölü, gelecek doğmamıştır. Ölünce, -un ufak olup- bitimsiz bir geçmiş ve sonsuz bir gelecek olur, zamanı sileriz diyor. Orman içlerinden çokça uzaklaşmam, bu garip düşü görmeme yol açarken, kaçarcasına ormana dönüyorum. Yeraltından yükselen bir patırtıyla kendime geliyorum, yıldız biçeminde büyük bir kütle çıkıyor önüme ve bir zambak gibi açılarak, içinden tuhaf mı tuhaf yaratıklar çıkıyor: Kerberoslar, pegasuslar, kentauroslar, gorgonlar, feniksler, meduzalar ve daha niceleri beni aralarına alıp el çırparak oynatmaya çalışıyorlar. Kötücül olmadıklarını düşünerek; birlikte oyuna çağırıyorum onları, dolunay çıkıncaya dek dans ediyorum onlarla, sonra bir çemberin çevresindeymişçesine toplanıp oturarak aya bakıyoruz. Sanki bizi izleyen birileri var orada, sanki birbirimizle bakışıyoruz. Ve yaktığımız ateşin sisi ayın önünden dalgalanarak geçiyor. Oradakilerin ateşi, gizemli bir yalaza dönüşüp, gözlerimizin içinden bir hayal gibi akıp gidiyor.

VII
...Sabah çift gövdeli bir palamudun çatalında uyurken buluyorum kendimi, tüm gördüklerimin düş olduğuna karar verdim, ne denli acıktığımı düşünerek, mantar aramaya başladım, içinden garip sesler gelen tatlı su midyelerinden topladım, sonra onları gene ırmağa bırakıp, akşamdan kalan küllerin içinde bulduğum korları üfleyip püfleyerek yeniden tutuşturdum. Ormanın tinine dualar okuduktan sonra, sırım gibi dallardan edindiğim çubuklara mantarları dizerek, taşların arasında közledim ve kendime hedonist ruhların bile kıskançlıkla gözleyeceği bir ziyafet çektim. İlerde, dalların arasında peşinde bir geyikle dolaşan Artemis’in gölgesi ateşe düşünce, hemen gizlenerek, onun gizemli gülüşü ve hayvanları büyüleyişine tanık olmak için, soluğumu tutarak bekledim. Geyik, Artemis hızlanınca hızlanıyor, yavaşlayınca da durup sanki onun adım atmasını bekliyordu. Ormanın tüm hayvanları onu görünce ya soyluca bir duruşa geçiyor, yada alabildiğine güzel bir ötüş yada meleyişle serzenişte bulunuyor, musalar gibi şarkılar söylüyordu. Yakınlardan geçip gittiğinde, onun bu şarkılar alayına benim içimden de katılmak geldiyse de, kendimi güçlükle dizginledim. Taşların arasında iki yeşil yılan bile, uykularını bırakıp otların içinden, onun ardı sıra süzülüp gidiyorlardı...
Sonsuzca yaşam biçimi olsa da, ormanda yaşıyor olmaktan çılgınca bir sevinç duyuyorum. Göğsüm mutlanla dolu, başımı yukarılara kaldırıyor, coşkulu bir koroyla uçup, Artemis’e eşlik eden apak kuş sürülerine doğru dalıp gidiyorum.
...
Defnelerin taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken buluyorum incecik bızırımı...





********************************************************







DÜŞ
Çok   uzaklarda,   dağların   arasında   serviler   içindeki   bir   vadide   uyuyordum.  Sanki   bir   düş  görüyordum.
Renklerin karanlığında  bedenden bedene  geçiyor,  pul pul  parçalanırcasına,  gorgonlar,  feniksler ve minotaurlara
dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları  tırmalıyordu.  Aniden  bir Mengücek  şahı  payitahtı  yeniden
ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,  yurtsamayı  topuklarında   hissediyor,  kör  bir  kızın  okuduğu  Taberi  tarihinin  içinden vadileri
döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona  herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu  anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve  Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:

“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”

sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür   kuşları   kollamakla   geçirmeye   karar  verdim.  Kanatlarıyla  aydınlık  bir  pencereye  dokunan  bir gece
kuşu gibi, bu  güneş  sağanağı,  bu  buzlu  beyaz  ve  pırıl pırıl  çöle düşüyor,   orasını soğuk ve  köreltici  biralevle
tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı  arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.


MÜLÖ

Neden, M.Ö 430-702 yazar?.. Hem, M.Ö,  Mülö yani: Ölüm mü?.. Ah Solon, ah Sokrates, ah Seneca... Çiçero, Sulla, Ogüst... Ah Antuvan, Alkibiades, ah Zeus. Kitaplarda nasıl da pişman durursunuz. Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, yüzler pişmanlığın onulmaz izleriyle dolu, nasıl da bakarsınız, kartamış tarih sayfalarından, bu evrensel hay huya.

...Ah benim teyzem, 1913 doğumlu Zübeyde... Adını kimler verdi sana. Ah ötekiler, Cennet, Fatıma, Zaliha, Esma. Anneciğim Şefika. Nasıl da hepimizin yaşadığı bir zaman diliminde buluştuk, bilincinde bile olmadan...
Hepimiz öldük... Yaşadığımız çağda, yaşam komşusu olduğumuzu bilmeden. Nasıl da anlayamadık birbirimizi; sevip, sevilemeden. Ya diğerleri, diğer komşular, komşularımız... Nasıl da ölüp, öldürüldüler!.. Nasıl da, iki dünya savaşının acılı tanıkları idiniz... Düş içinde bir düş gibi; gelip geçtiniz.

Ah, ah... Sibirya’daki çobanlar, Hindistan’daki organ satıcıları, Tibet’teki savaşçılar, Japon tacirler, Taylandlı çocuklar, Maverickli siyahlar... Kanada geyikleri, Brezilya ormanları. Uruguaylı umacılar, Paraguaylı paracılar, Panamalı hacılar. Afrika kuşları, Güneyin kanguruları. Perulu periler, Pisarrolar, Diazlar, Cortesler... Hünerli papağanlar, dikenli kaktüsler, tansıklı lotüsler, küsler.
...
Yalnız insanlar...
Düşler, düşüşler.































ASTEROİD

Siz bu satırları okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetkisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma (olguya) indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.

Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak, teğet sürtünmeyle, kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için
-hızlandırılmış zamanda- tam 250 yıl boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroid ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş. Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ olan, gerçeğin bir öz olan kendisi.
Büyük bir asteroidin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler, gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz. Öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda gerçeğin salt kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...




VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır -zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar- çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe (yolculuk yapıyorlar), ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.

Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış, kör adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı 3 ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, 310 yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin usdışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin - aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.





Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplanımız, binbir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim), sanki bulamaç dolu bir çanağın keskin kenarında kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin, sonsuz boşluğun dibine gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önce sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir.) Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini, aynanın içinden, aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacaksınız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçeklik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoxuda elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz.’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’




























YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      
































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife

















      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife












Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 
Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002






















                                                          BÜYÜK   GALATASARAY   ŞARKISI                                                                                                                                                                                                             
                              
                               Türkiyenin      gururu      taraftarın        cimbomu                        

                              Türkiyenin       gururu      taraftarın        cimbomu                                                                                                                                                                                                                                                         

                                                                                   xxx

                                               
                                                          Seni        sevdik       gönül     verdik        şanlı       galatasaray                                                                                                                                
   
                                                          Seni        sevdik       gönül     verdik        şanlı       cimbomum    
                                        
                                                                                      xxx
                                                          Golleri      attık     şampiyon      olduk

                                                          Durduramaz     kimse      en    büyük     sensin      yine 
                      
                                                                                      xxx      
                                                             
                                                          Cimbomum      yarim      sarı     kırmızım     benim  
                               
                                                          Dün    seninle     yarışan     bugün    herkes    perişan    

                                                                       
















FARE İLE KEDİ
Evvel zaman içinde bir fare varmış, bir gün çok acıkmış, dışarıya çıkmaya karar vermiş, dışarıya çıkarken kedi ile karşı karşıya kalmış, kedi onu yemek istemiş, fare yemesini istememiş ve kaçmış. Bir evin kapısının arkasına saklanmış.Kedi                    nereye    saklandığını   görememiş. Bütün   evleri   aramış  ve   bir evin   kapısının    arkasında   takırtı   duymuş. Kapının  arkasına  bakmış. Farenin  orda  saklandığını fare   öldüğünü    anladığı  için,  lailaheillallah  muhammeden  resulullah  demiş.                                                                                                                                       


                                                                    


                                                               HAYALET
Tommy,    Cenk   ve   Peter   uzaya    çıktık.Cenk   geri   dönelim   dedi.Tommy   de    aynı    kararı  
paylaştı.Peter,   korkmayalım    gidelim   dedi.Yolumuza   devam   ettik.Az  sonra   hayalet    sesleri                                                                                                                                                                                                                                
geldi.Peter,   nerdesin   çık   ortaya   dedi.Hayalet    Cenk   ve   Peter ‘i    öldürdü. Ben  ordan  kaçtım.                                                     
Biraz   sonra   şimşek   çaktı. Şimşeklerin   arasından   ölen   arkadaşlarımın   ruhları   çıktı. Bana  kaç
sesiyle   bağırdılar. Bende  ordan   kaçıp  dünyaya  indim. Arkadaşlarımın  öldüğüne   çok  üzüldüm.  
Kitapları   okuyarak  hayalet’in  adının  Oimpokus  olduğunu  öğrendim.O,  anıyı  bir  daha  unutamadım.     






























KOHUTEK

Bir Yabgu yalnızlığı içinde, yıllar ve yıllar önceydi. Kenan ilinin çobanları gibi uyuyamadım. Fırtına esiyordu!.. Serviler küçücük evin çatısını, tüylü bir hayvanın kuyruğu gibi yalıyor, karanlıkta batıya doğru eğrilen solgun ayın ışığı, odalarda geziniyordu. Bir gece midenizi çok sulamışsanız, gecenin yarısını geçtikten sonra, kasıklarınızdaki tortulu sarı suyun presi sizi uyandıracak ve dutların gölgesini geçince, fasulye sırıklarının ötesindeki mısırların içine, -onu özgür bırakmak üzere- karanlıklar, ‘Mansuuur!’ diye çağıracaktır. Siz uykunun tanrısal pesiniyle buna karşı koyarken, kasık Cebrail’iyle, Hipnos’un amansız kavgasında, sarı suyun yengin olduğunu görürseniz, bir uyur gezer gibi dutların gölgesini geçtiğinizi, fasulye sırıkları arasında yittiğinizi ve zorunluluğun korkuyu sonsuza dek yenebileceğini anlarsınız. Hele sarı suyun gecenin ay aydınlığında, sizi ağrılardan ve baskılardan kurtardığında bilirsiniz ki, korku içinizdeki sarı suyun ta kendisiymiş.
İşte böyle bir gece, fasulyelerin arasından geçip, haçlı tuğlarıyla mısır püsküllerinin içinden, soğuk hışırtılarla merdivenin eşiğine geldiğimde, eski bir alışkanlıkla, tam doğu batı doğrultusunda, yüzüm sıfır derece güneye dönük, dönüp gökyüzüne baktım. Ve ömrümde hiç görmediğim ve bir daha hiç göremeyeceğim, masaldan da öte bir tansıkla karşılaştım: Bir kuyruklu yıldız! Komet!..
Gökyüzünün katlarında, masallara yakışır, süpürgemsi, kar sepisini andırır, uzun, aydınlık bir kuyruğu vardı. Matematik bir söylemle göğün yarısını kapsıyordu. O an kurnazlıkla şunu düşündüm, (Ahh Odysseus!) şu an bir kuyruklu yıldız görüyorsun ve bu herkesin görüp görebileceği bir şey değildir!.. Ben de bu haylazlığa tam anlamıyla inandırıp kendimi ve tam da kuyruklu yıldıza dönerek, mutlulamayla gülümsedim. Yıldızdan bana doğru bir yalım aktı ve iki kaşımla, alnımın tam ortasında çaktı, yeşil bir ışık... Bir andan da kısa, zamanla tanımlanamayacak biçimde, bir esenlik elekti geçti içimden, zamansızlık duygusu verecek denli kısa süren, garip bir iletişim, bir ürperim...
Gök boşlukta yalnız ve yalnız o ve ben varmış gibi, son bir kez baktım ona, bana verdiği garip duyuyla onu selamladım.  Yatağıma  girdiğimde,  yıllar  sürecek  bir  dinginlik ve esenlik armağan edilmiş gibi sırtüstü uzandım,
-düşündüm- ve Mısırlı rahipler gibi uyudum kaldım. Ta ki, 1986’da erişilmez görkemde bir kometin, gökyüzünü ikiye yarıp dünyamıza düşene ve korkunç bir istek duyduğum halde, onu görememenin üzüncü, yüreğime taş gibi oturana dek!
Ne söylence değil mi!.. O kometse Halley’di!.. 76 yılda bir dünyamıza geliyordu ve bir daha geldiğinde, ben 107 yaşında olacaktım, ama yaşamayacaktım!.. Kehanetim ve onu bir daha göremeyecek oluşum ve ben yaşarken, onun bu dünyadan geçmiş olması ve onu görememem, bir türlü göremeyişim, anımsadıkça içimi karartan ve kahreden bir olay olarak, ölene dek benliğimde yer edecekti... Ben Kohutek’i görmüştüm, belki de Bentley’i.
Ve ama kanatsız bir kuş gibi...             



























KARDİYA

İnsan
        insanoğlu
                       insanlar
                                  insancıklar
Ki hepsi de bir acı yudum.

Ana avrat
               kız kızan
                           Merkür Venüs
                                                ay yıldız
Bütünü benim uydum.

Niçin kendini düşündün ey Neron

Puvatya
           bil Vaterlo
                          ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
                             sonrada bahtsız haçlı
Karın için ey adam
                              fistan
                                     sütyen
                                             sonra don










KÖPEK

I
Yılını anımsamıyorum ama, beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaşmışlardı, deniz sandalın küpeştesine ılık ılık vuruyor ve dingin görünüyordu. Aralarında ne konuştuklarını bile anlayamadım, kıyıya kadar geldiler, iner gibi yapıp benim atladığımı görünce, önce yavaşça, sonra birden hızlanarak uzaklaştılar. Bu olayın nedenini, beni neden bıraktıklarını hiç bir zaman anlayamadım. Arkalarından huysuzlanarak, kısık sesle bir iki kere havlamaktan başka bir şey yapmış değilim. O gün kesin olarak şunu anladım, ne kadar derin bağlarınız olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacağım, adadaki günlerimi anlatacağım, burası boş bir ada, tümüyle kayalık, beni bir öğle vakti bırakıp gittiklerinde başıma neler geleceğini bilemezdim. Bayağı bir kuşkuya düşünce, kıyılardaki pörsük dalgaların içlerine kadar girerek uzun uzun havladım ama sonuçta bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Bir kez bile dönüp bakmadan, sırtlarını dönmüş gidiyorlardı... Ben de ıssız adada yalnız kalmanın verdiği özgürlükle ilk gün ay çıkana dek, delicesine koşup oynadım, özgürdüm, kayalardan sekiyor, tepelere çıkıyor, rüzgara eşlik edip uluyarak sonsuz denize soneler söylüyordum. Ay çıkınca ön ayaklarımı uzatıp, denizin karanlığına dalarak uyumuş kalmışım. Sabah serinliğinde uyandım, güneş henüz doğmamıştı. Yaşamımda ilk kez güneşin görkemle doğuşunu, yaşamı, yalnızlığı görkünç biçimde izleyip algılayarak şaşırdım. Güneş çok uzaklarda denizin içinden, altın bir post gibi yükselerek adayı öyle bir aydınlattı ki, gece kaplumbağaya benzeyen ada, güneşle tüm girinti ve çıkıntılarını, eğriliğini büğrülüğünü, taşını toprağını, otunu, etini ortaya koyup, bir değişti ki, sanki mavi suyun ortasında, kutsal bir kabarcıkta yaşadığımı düşünmekten kendimi alamadım. Bu göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatıcı ışık oyunlarının, aslında ne korkunç bir gücün varlığında saklı olduğunu da böylece görüp algılamış oldum.

Sonra sabah gezintisine çıktım, adanın arka kıyılarına, oradaki terk edilmiş bir sandala doğru yolculuk yaptım, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarını düşündüm bir süre, buraya bırakılmamın ne anlamı olabilir ki dedim. Öğleye doğru adanın ortasına yürüdüm, doğal bir patikadan, adanın burcu sayılabilecek, tepedeki harabeye geldim. Taş yığınlarından bir döküntü, duvarlarını ilginç betimlerin süslediği bir yıkıktı, orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aşağıya inerken, küçük, yeşil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaş buldum derken, kaçmasın mı, ardından koştum, koşup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruğu kopuverdi, bu yarısı mı kertenkele, öbür yarısı mı derken otların arasına karışıverdi. Kuyruğu ise hala oynuyordu, uzun süre onunla oynadımsa da, sonra birden durdu, bir iğde çöğürü gibi yol ortasında kalakaldı, üzülerek bırakmak zorunda kaldım. Aşağılara indiğimde, dünden bu yana ilk kez acıktığımı duyumsadım, bu kayalık adada yiyecek hiç bir şeyin olmamasına şaşarak, yukarıya ölü kuyruk parçasına doğru yollandım. Tepeye yaklaşırken, garip bir gölgenin, sanki benden önce kuyruğa ulaşıp onu yediğini ve o eskil taşların ardından, aşağıya doğru süzülüverdiğini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeği andırır, garip şey acaba ne olabilirdi, belki ben öyle düşünüyorumdur sanısıyla üstünde durmadımsa da, kopuk kuyruğu yerinde bulamayınca ürkülerimi dağıtamadım ve aç bilaç aşağılara doğru yürüdüm. Hava oldukça sıcaktı, deniz kıyısında ayaklarımı ıslatıp zaman zaman göğsümü, sırtımı dalgalara vererek uyudum, uyandığımda gece olmuştu, sessizlik ne çok uyuturmuş meğer. Açlık ve susuzlukla duramayacağımı bilerek gene uyuklamaya çalıştım, yarı uykulu bir tür sarhoşlukla sabahı ettim, susuzluğumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadığımı anlayarak bir daha yanaşmadım. Su içeyim derken tuz yalıyordum ki çok kötücül bir durumdu. Hırsla tepelere, köşe bucak her yere uğrayarak, sararmış otların aralarına dek baktım ve sonunda yaprakların gizlediği bir yağmur birikintisinden susuzluğumu gidermeyi başarabildim...

II
Kopuk kertenkele kuyruğunu yiyen öbür köpeği göremeden ölecek miyim? Ben neden buradayım,
beni buraya kim bıraktı! Adım olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algısıyla çağrıldığımı anımsar gibiyim. İlk günlerin mutluluğundan sonra tepede birikmiş yağmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruğunu günlerce aradım bulamadım. O harabenin bir zamanlar yapılan taştan oyma bir odeon olduğunu düşünüyorum.
Sıraları kırık, mermerleri parçalanmış olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki önünde ‘masalı adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci bir kesim yaratmaya çabalamışlardır. Aşağıda küf ve alglerden oluşmuş süngerimsi bir şeyi saatlerce ağzımda geveleyerek açlığımı gidermeye çalıştım, karnımın doyduğu sanısıyla saatlerce kendi tükürüğümü yalayıp yuttuğum için bir süre sonra dayanılmaz ağrılarla midem kazınmaya başladı ve korkunç karabasanlarla kıvrandım durdum. Okyanustaki Mindanao yarığı gibi içimde görkünç bir yarık açıldı, saydam, ışıksı balıklar, sülfürle beslenen bakterileri denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykıracağım! Öleceğimi anlıyor ve şunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm yaratılmışlarda artarda düşüp yok oluyorlar. Bu doğanın değişmez bir kuralı. Neden tasalanmalı, şu dünyada erilen başka ne var.’ İyi de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz değil mi? Yüz kollu ırmak tanrısı, boynuzlarıyla yardım etse bana diyorum, ama bir yaratılmışın serzenişi, zaman içinde ki bir zamanı, ne ölçüde değiştirebilir ki...

‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatırım için, sözcüksüz olsun.
Deli divaneyim sana mektupsuzda,
Bak batıya, bak dağlara gör
Bak denizin maviliğine ioa aoi.
Bir an birlikte mekan ve zaman
Yalnızca kanatlardır, şaşkın düşü tutuşturan
Ve -şimdi tut soluğunu- öyle taşısınlar seni
Arasından dağların ioa aoi...’ (*)
                
Bu bir haykırış ama, artık yaşamak bulantıdan ibaret, baygınlık geçiriyorum, güneş, koca bir kervanı aydınlatacak ışık çanı gibi doğuyor, içinde milyonlarca öğlena kaynaşan petek kovanı, dalıp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayın yarı gölge konisinden geçmesi, bir penumbral gibi titrek kıpırdaşıyorlar. Gözlerin görmeyip, kulakların duymadığı, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadığı, sızılamayan, derinliği olmadığı için, kaçış noktasına doğru uzanan bakışa bile olur vermeyen, amansız bir sis çöküyor çevreye.
Hiç bir göze gözükmeyen, söylencelerin gölgeli mırıltılarının dolaştığı düşsel zamanlardayım. Ne zaman denildiğinde Kral Uzziah’ın öldüğü yıl denirdi. Takvim yoktu. Asur kralı Asurbanibal öyle güçlü ve kendini beğenmişti ki adına dikilen taşa şöyle yazdırmıştı: ‘Yaptıklarıma bir bak da ey kudretli umudun kırılsın.’ Uyuyan dev bir hayvanın soluk alışına benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da yazılar yazanlar, kızılderili avcılar ve dağlardaki Yunanlılar yada soyut bir alanı öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeşil bir çizgiyi geçen kırmızı bir çizgi gibi görüp değerlendirebilirim artık yaşamı. ‘Sonsuzluk dediğimiz açık uçlu bir sınırlılık’‘Uzaysa, gerçekliğe sonsuz bir bölünme fırsatı veren şey’ Bu sanrılı halimde sanki salt gerçeği anlıyor ve zaman unuttuğumuzdur, unutulanı zaman doldurur diye belki de boş yere kederleniyorum. Zamanda, zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boşuna, belki ölüm beni böyle konuşturuyor diyorum. Fenilketonuri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrı sanan bir ağaçla ilgili şiir gibi, Sarvamangalam, doğrusu açıkça amin diyorum, çünkü yok dediğiniz şeyde, geri dönüşsüz bir yerdeyim. Beyaz, Çinliler için kedinin ve yasın rengiymiş. Şimdi her şey sonsuzca beyaz ve yalnızca gidiyor, gidiyorum...

III
Açlıktan ölecek gibiyim. Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsızca açık kalmış ağzımda, saldırır biçimde dişleri sırıtan, vahşi bir köpeğin kafatasını bulacaklar. Bir törende ölmüşçesine, ayakları uysallıkla toprağa uzanmış, kuyruksuz, belki ilk bakışta bir çocuğa benzeyen, yapayalnız bir iskeletle karşılaşacaklar. Kaburgaların böyle dizi dizi olması, neyin düşünülerek  gerçekleştiği bir evrim ki?.. Ölüyorum...
Güneş, denizden yavaş yavaş doğuyor. Ben, pörsük, uyuşmuş, yarı kapalı gözlerle güneşe bakıyorum. Yaklaşıyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarı, kızgın, çılgın ateş okyanusları... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik, ışık hızında bir akışla yuvarlanıyorum. Başka evrenler,
başka canlılar, başka yurtluklar...
Bir noktaya varıyorum, yanıp sönen, altın bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum, birden patlıyor, yine sonsuz alevler, yine ateş yayılımları. Niçin?.. Eski güneşi içine alıp yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluş. Nasıl bir gereklilik bu. Magma denizleri içinde yüzüyorum. Ateşler içinde. Yanmadan. Bende bir ateşim  Ateş incisi, denize atılan bir taş gibi dalga dalga büyüyüp yayılıyor, helezonlar içinde genişleyip büzülüyor, böceksi evrenler, göz biçiminde açılıp kapanan gökadalar, tırtıl biçiminde iç içe geçmiş tünellerden oluşan varlık konileri, şeysi, yuvarımsı, küçücük, soğuk yıldızların açılan karınlarından içeri girdiğimizde, bir başak, küremsi bir yıldız, onun karnında bir başka, onun karnında bir başka, onun karnında bir başka, sonsuz büyüğün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde açılan, sonsuz büyükler, yalnız köpeklerin yaşadığı adalar, yalnız köpek krallar, köpek kraliçeler, köpek halkları... Sayrı bir köpeğin sanısı ne olabilirdi ki! Saltanat yarışları, erk kavgaları, buldog lobileri, kedi savaşları, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler, pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaşamla alay eden kangal birlikleri, sayrı eniklerin rehabilitasyon merkezleri... Köpekler için daha uyumlu bir yaşam biçimi tasarlanamaz mıydı diyorum. Hiç önemli değildi diyor; yaşıyor olabilmemiz, algılıyor olabilmemizden korkunç, ondan öte  ne bir şey olacak, ne de görülecek diyor. Yaşamın üstünde bir şey yok, ölüm yaşamın algılanamaz, düşünsü bir türevi, her şey yaşıyor, bütün bir evren yaşayan plazma, bütün evren düşünüyor, taşıllar, boşluk, ölüm, düşüncenin yaşayan en çılgın biçimleri, ışık, varlığın en soyut en görünür varyantı, her şeyin atası, ama onunda üstünde bir şey var ki ışığa bile yurtluktur. Boşluk, yani hiçlik, varlığın anası, en görünmez biçimidir. O olmasaydı, yani biz köpeklerin boşluk-yokluk dediği şey olmasaydı, hiç birimiz olmayacaktık. Boşluk varlığın beşiği ve gerçekten olması gereken türel bir biçimi, bir zorunluluğudur. Kavranılmaz, inanılmaz  dememek gerekir. Düşünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneşin içinde, bir köpek adaya varıyorum, köpek biçiminde bir ada, acıkıyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sonunda başka nesneler, başka adalara dönüşüyor.

Dünyada çektiği acılar, umutsuzluklar, köpek olmanın verdiği işkenceler, insanların zulmü ve sonunda öteki köpeği göremeden, güneşe bakarken ölüp gidiş. Duymayanlar!.. Sağırlar yurtluğu, her şey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler! Değirmendekiler... Onların gözleri yok; kulakları yok, ama her şeyi görüyor, duyuyor ve anlıyorlar.

IV
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz.  ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi’‘An kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için. Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard de la Nuit adlı yapıtı bestelemesine gece kendisine saldıran bir köpek nedenmiş. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce çeşmesinden gelen gürültü, yakınan köpeklermiş.

Phaiaklar, masal aleminde yaşar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi beklerler. Golf oyunu, bir köpeğin bir soyluyu kovalarken, çocuğuna oyuncak diye verdiği bez topun düşmesiyle, köpeğin soyluyu bırakıp, topa yönelmesi sonucu, (ve artık topa özel bir sempati duymasından ötürü) keşfedilmiş. 1600’de bu tüylü top yerini tahta topa bıraktı. 1848’de plastik top kullanılmaya başladı. 1898’de Sumatra zamkı ile kaplı Haskell topları piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanıldı.1903’te Balat’a (plastik) sıvama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spaldik, oyuklu topu golf dünyasına tanıttı. 1963’de sıkıştırılmış butadinden  yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firması dış yüzeyi surlyn katmanlı üç parçalı topu üretti.1989’da kancasız ve dilimsiz Dolara topu kural dışı ilan edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine bilgisayarla biçim verilmiş aerodinamiği kattı. Aynı yıl Spalding’in Magna topu sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nın kullanıma girmesiyle yeni bir vizyon kazandı... Bunların yazıldığı süre içinde bir köpek acaba kaç kez havlayabilirdi. Havlayan bir köpek mutlu mu ki...

Köpek, doğan güneşi izlerken artık ölmek üzereydi ve yaşamla mekan üzerine sanrılar görüyordu. Yatay mekanında, dikey duran köpek yaşıyor ve zamanı simgeliyordu. Gözleri güneşin içine süzülmüş, güneşte yitip gittiğini düşlüyordu. Bakışları zayıflamış ve bozuk görüyle, güneş sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmişti. Güneşin sarı kızıllığı içinde başı dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino, sonsuz küçük bir algıya dönüştüğünü duyumsuyordu. Pek çok güneşler, bambaşka dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu. Yüzlerce yıl sonra; bir köpeğin, engin, dingin bir adada, altın bir hale içinde, kutsal bir güneşi izlediğini gördü. Bu sakin, hayranlıkla güneşi izleyen, yalnız köpeğin, tam arkasında durdu. Yakından bakınca, köpeğin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taş kesilmiş, yarı ölü, yarı diri bir bunaltıda titreyen, kendisi olduğunu anladı. Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaştı, tüyleri tiftikleşmiş, ölümcül durumdaki köpek, bu anı duyumsayarak, bir an geriye dönüp, sağlıklı, diri ve coşkulu biçimde kendisine yaklaşan öteki köpeğe bakmak istedi, ama o denli halsizdi ki, uyuşmuş, can çekilmişlikten ötürü, bir türlü başını çevirip ona bakamıyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleşip tekilleşmesi gerçeğine olanak tanınmıyordu. Deniz bir canavar gibi vahşice dalgalanıyor, güneş yavaşça, dev bir küre gibi yükseliyor, alev yüklü bulutlar ona doğru yaklaşıyordu. Kuduruyordu artık, belki de güneş batıyordu, uyuduğunu ve bir daha uyanamayacağını düşünüyordu. Güneş yeniden doğdu, sabah gene oldu, değişik bir dünya, köpeklere özgü başka bir cennet düşleyebildi, bir sürü çocukları olmuştu, tüm familya neşeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu olabilme istenciyle düşlüyordu bunu, çoğalma arzusuyla... Resim çizen bir köpek olamaz mıydı, kumsala bir doğru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu oluşturacaktı, ön ayağıyla kumları hafifçe kazdı ve bir doğru çizerek kumlarda oluşan hayaline baktı, çocuklarını özlediğini düşlüyordu. Köpeksi bir imge bu benimki deyip güldü.
Bir Flaman göğünde, bir çınar ormanının içinde, bir yaban kedisi bir av köpeğiyle karşılaşır. Karanlığın yırtıcıları çığlıklarla eşlik ederken, vahşice boğuşurlar. Öyle ki boğuşmanın şiddetinden uzak kasabalarda kutsal kitaplar yüksek raflardan yere düşerler, aynalar kırılır, duvar saatlerinin yeri değişir, masalar devrilirken; yaban kedisi yaşamı, av köpeği de efendisi için dövüştüğünden, kedi kazanır, tazı kaybeder... Perikles’in kılıcının kabzasında, o dönemde cesaret sembolü olan dağ kedisi dövmesi vardı.

‘Şimdi içine girdiğim bulut kümesi kesinlikle fırtına (oraj) bulutu değildi. Peki ya şimdi, beni elektrik yüklü bir pençeyle gırtlağımdan kavrayıp, gökyüzünün arka kapısından, hiçlik okyanusunun karanlık sonsuzluğuna fırlatmak isteyen kim; ve ifrit geri düşüp güldü. Ve ben ifritle birlikte gülemedim ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi ve hep mezarın içinde yaşayan nekrofil hayvan oradan çıkıp, ifritin ayakları dibine kıvrılarak uzandı ve ısrarla suratına baktı durdu.’
Bu ensestik öykü okuyanla benim aramdaki trajik bir yolculuğu simülize etmektedir. Bu non alegorik anlatım tarzı okuyan kişinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastırı görüntüsüyle, Eski Mısırlıların kedi tanrılarına, köpek tanrısı Anubis’e ve otobüs geldi binmek zorundayım çünkü bir konuda kesin bir fikrimizin olması kadar saçma bir şey yoktur.
Küçüklüğümde Lortop diye bir köpeğimiz vardı, küçüğün büyüğü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklı, kırmızı gözlü, kısa kuyruklu, ayaklarını yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi bekler, bağlara gider gelirdi. Onunla oynadığımı anımsayamıyorum. Geceleri ona köy ekmeği verirdim, hırsla soluk alıp vererek, yiyişini düşünebiliyorum. Taş basamakların bitiminde, kapının yanındaki tahta sedirde yatardı. Bir gün gene ekmek verirken, onun şimdiye dek hiç duymadığım biçimde, hırıldadığını gördüm, durumu evdekilere aktardım, hiç unutmam; ‘Kuduracak herhalde’ dediler. Köpeğimizi ne sabah, ne de başka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi üzmeyen, yalnız davetsizleri uyaran, uyumlu köpeğimiz ki, adı Lortop’du, elveda bile demeden gitti. Duyduğuma göre bazı sadık köpekler, sayrılanınca, utancından ötürü hane halkına görünmez olur, yitip giderlermiş. Bazen de ölüsü bulunurmuş, uzak dağ dönemeçlerinde, bungun ovada bir çukurun içinde. Belki de bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde... Köpeğimizi çok severdim. İnsanın sevmeye nasılda gereksinimi vardır. Hoşcakal bile demeden yiten köpeğimizin ardından, 40 yıl sonra şimdi, için için gözyaşı döküyorum. Onun ne ölüsünü bulabildik, ne dirisini bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde başına neler geldi, nelerle karşılaştı. Canım yavrum, nasıl bir alışkanlıktır ki, yanımızda yaşayıp ölseydi bu özlemi belki de duymayacaktım. Ondan bir daha haber alamayışımız mutsuz edendir bizi. Huzur içinde öldüğünü bilseydim bu denli üzülmezdim. Ne ki artık, yanına bir gün bende gideceğim demekten başka, elden bir şey gelmiyor.

V
Bazen başıma gelenleri yeniden tasarlıyor ve abartısızca şöyle olduğunu düşünüyorum.
1. Gün
Buraya nasıl geldiğimi anımsamıyorum. Kumsalda epeyce baygın kaldıktan sonra uyandığımda, güneş doğuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altın tekeri, tunç bir tanrı başının, savrulan yeleleri gibi  yükseliyordu güneş. Bu ıssız adadaki ilk günümde adayı keşfe çıktım. Gece sandalımız battığı için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlıkta son bir çabayla karaya çıktığımı anımsıyorum. Adada yalnızca kayalar var. Benden başka canlı yok. Merakımı yendim. Meğer yapayalnız bir adaya düşmüşüm. Birden içimi bir üzünç kapladı.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm, acıktığımı ve susadığımı anladım birden, yeme, içme diye bir sorun var. Can havliyle yemek arıyorum. Bir akrep yakaladım ama Hamza’yı öldüren ‘Vahşi’ kadar olmadığım için taşların arasında kaybettim onu. Korkmaya başladım. Güneşin doğuşu ve batışı ne kadar güzel, güneşi yaşamınızda hiç izlediniz mi?.. Güneşe ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
4.Gün
Bunaltılar, karabasanlar, kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düşler, cennet, cehennem, mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, şakadan ısırmalar, sıcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygınlık, ölüme gidip gelmeler, sonsuz boşluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler, kollarında soluk verişler, yıldızlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaşma, acı, ağlama, inilti, duyarsızlık, üzünç, her şeyden geçme, ölüm özlemi ve güneş doğarken ölüm... Son günü yaşayamadan ölmenin acısı.
8.Gün
Düşümde bir Kabe devesi gözlerimde geziniyor, onu kovamıyorum, gözlerimin akını ısırıyor, yiyip bitiriyor, güçlükle bakıyorum, meğer bir çeçe sineğiymiş. Kabe devesi başını tam arkaya çevirebilen tek böcekmiş. Meleklerin salyası, şeytanın balgamı gibi ağzım akıyor. Uzaktan karpit lambasıyla bir balıkçı yaklaşıyor, belki merakından benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü gibiyim, mavi salyangozlar bana doğru yaklaşıyor, kutup yıldızından, bir flüt sesi geliyor, çocuklar tepelerde koşuyor, ıslık çalıp bağırıyorlar bana, geçmiş zamanlardaki gibi, kuzey tacından bir rüzgar, haberci üç yıldız, üçgen, arp ve lavtalarla, çılgın kalabalıklar oradan oraya müziği sızdırıyorlar. Sonra üçüncü yıldızdan birinciye doğru kırmızı başlıklı bir kız koşuyor, işte o günlerde hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yıldız ışığı düşüyor üzerimize, taşa ve tiz flüte... Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karışık bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün mutlaka geleceğim’ diye mırıldanıyorum. İşte bu benim ölüm şarkım... Artık, anıt, tabut, transilvanya, titanik, galiçya, defitizm ve leğen kemiğiyim. Acem zarifleri, ‘Eşter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demişlerdi zürafa için. Karanlıkta, ovadaki tarlalarda koşan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini tutayım dedim
Bir dehlize girdi.’
Fiziksel dünyada iki eşya aynı anda aynı yeri kapsayamaz... Kimi zaman esinti çıkıyor, yumuşak bir hışırtı bütün bahçeyi dolaşıyor. Yaşlı bir Yunan çobanı mazurka çalıyor ve av boruları Dante ve danteladan çığlıklarla, köşe bucak geziyor. Fundalıklar arasına gizlenmiş bir orman cücesi, evrenin sonu yada sonsuzluğu düşüncesi, usun soru sormaktaki becerisi... Uzaysıl doğanın, evrenin sonu, başlangıcı yada sonsuzluk adı altında öyle tufeyli bir kaygısı yoktur. Sonsuzluk, 2X2= 4 gibi bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açı, bir ölçüt ve bir tür belirlenim ve kestirim olup dilenirse değiştirilebilir... Köyün saracı 3 gün önce Zaccar dağında bir parsla boğuşmuş meğer. Onun için köpeklerden uzak duruyor ve ikinci kez yaşadığı içinde, artık ölümden korkmuyor!.. Bütün bunlar ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeğim, yani tüyleri ağarmış bir köpek olarak, gücenmezseniz: Kaos diyecektim...

(*) 1942 Arseni Tarkovski











































































































SONNOS
Vaspurakan kralıysam da, parmak ayı gösteriyor ama sen parmağa bakıyorsun. Che. lavanta kokuyorsun, bil ki Muinüddin Pervane'sin. sarı eşek görünce de gülüyorsun. batılı  hayalerinden gerçeklere üretir, doğulu gerçeklerden hayaller üretir.düşlerini gerçeğe dönüştürür , doğulu gerçeklerden düşler yaşam turnaların kanonudur, Hannover simsarı, Velletri tefecisi, Einstein'ın babası kuştüyü yatak tüccarıydı.  Solgun bir tanrı Adem boşluk demekti.  İşte bir Arrabalı, ölü Judas'ın yanındaki kokmuş eşek cesedi. Süleymanın ifriti. Tarkovski. nezaman öleceğimizi bilmemek pratikte bizi ölümsüz kılar. varolmayan vardır. ölülerin kuyruk sokumundaki hücreler çürümezmiş.  cebrail vahy getiren melek ve şu an işsiz. violet allığı. leylak kokusu. bir damla gözyaşında dünyadaki tüm kitaplardan daha büyük deha vardır. üç kenarlı kare.  Bukowski mezar taşına denemeyin dedi, dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. bedenem gerçektir, günah gerçek midir. tanrı gökyüzü demekmiş Eliot'un tek klasik Vegilius'tur sözünden iyi bir Borges öyküsü çıkarılabilir. kurgul usun bir düşünce kipi oluşturamadığı  ve verili uzayın sonsuzluğu sınırlıdır . imge varlığın gölgesidir zburada saklanır bütün(sürgün) tanrılar, burada geçirirler yüzyılları çinliler arabayı görünce altına bakıp, atları nereye sakladınız demiş. Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyete, antimaddeyi arayabilmek için gerekli olan enerji ancak anti maddenin kendisinden sağlanabilirmiş, pengueni        şeytan sanan kadınlar, güneş bize mekan içinde Napoleon so zaman içinde uzakmış, düştüğüm yerin yardımıyla ayağa kalktım ve güneş sürülerini gördüm, Kordoba halifeleri vs  ve Karakalla, urlar, evrende yalnız olduğumuz duygusu bizi saldırgan-sinirli yapıyor/ elektronik tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu ağlıyor. Ökaryot ve trilobitler. Işık, ışık bakterileri yiyor. göz ve düz dünya. uzak yıldızlar ve gezegenlerdeki hiçlik. ölüm. soyut ot. Trankella ucundan kuyruk yüzgecine, Tanrı yokluktur. metal matris kompositlr. ışık tepisi ve kaya koruğu. Theodosius limanı nerede. nerede mermer denizi, nanın tahşinin sarahannida, ay ışığında kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle sanki dolunayın ortasında duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla sarsılırken böcek birden havalandı ve onun ayda ölmek için oraya doğru uçtuğu sanısına kapıldım aniden.... köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler, yücelen toprakların mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından geçerek, kırmızımsı denizlerin içindeki su akreplerinin adını güneşin kutup duvarlarına yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan başlayarak kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı , liderlik sultası, penisinin tepesi papatya gibi,  zamanda bir sevi, iknsu derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh, birlik yaratan yansı o...
Ey Yesenya, melekler gül indirsin şu kadir gecesinde senin gizil      suretine,şol simetrik aminoasitler seni kopyalasın ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler, arkealarla dolsun iye kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve manolya açsın sarı dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu, ve göğün altın çivileri yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı Hint-İskender arası

Parslar, Persler ve parsekler. labirent yani çift başlı balta. siyah dişi koyunlar ve Pascal'ın terörü, zaman körlüktü. Bienalde bir odadda bir yapıt vardı, odayı açtık bomboş... şimdi hepimiz o anı ve o yapıtı konuşuyoruz!.. Andre Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekebilirdi demiş. Nusiybin akademisi. Politica çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri neymiş.İtalya veya Almanya gözle görülebilir nesneler değildir. Panter avı limanı. Gökte arı soğuk ışık, hayvansal kanı üzgündü onun. küçük bir ışığın içinde izlediğim evren alefti, milyonlarca evren gördüm, birbirini örtmüyor ve gölgelemiyorlardı. Aşkın birleştiriciliğini, ölümün değiştiriciliğini gördüm. Ve gırtlağından güneş doğan insanlar vardı.
2b?n2b?=???
(Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu) demekmiş yukarıdaki şifre (gizlek) .. Gargaumela. ve Darius ve Varaka, müjde sana ya Muhammed... dağın cenneti öpüşü, İtalya kralı Emmanuele III bir resim sergisinde yamaçta (vadide) uzanan bir köye bakıp bu köyün nüfusu kaç demiş. mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar eser , bir iki kiraz çiçeği süzülür yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun... dil sihirbazlığı filan
Pırıltılı arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor sana, dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş bir bahçe ya da avluda onu son kez irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup gitmiş o gece ya da günden bu yana... Son kez.. Biliyorum biri çıkıp şöyle söyleyecek günün birinde sana, tamda gerçeği belirterek. Pırıltılı ayı bir daha göremeyeceksin sen, tükettin yazgının sana bağışladığı mutlulk veren olanaklar demetini, Tüm pencerelerini açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin bir daha Yaşam boyunca bulur ve unuturuz gecenin pırıltısında göz kırpan ayı Biliriz hep göktedir ama iyi bakmak gerekir ona belki sonuncusudur ve bir daha göremeyeceğizdir. Hepimiz herşey bir gaz devidir. az öğle güneşi, biraz yaban arısı ve sis dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan, soğuk ve sıvı metan. bir ışık yığını güneş. panta rei. Nosebo, Latince zarar vereceğim demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan Merv Kirman-şah Herat ve Tus ve padişahın atının dizgini Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil.fraktal çağrışımın ışık kızı,  Pomeranya, Danca, Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir tarım reformu gerekliliği,, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, ...
Ongin, Yenisey yazıtları, Yevgeni Onegin ve Puşkin kimlenrlie yakın ve akrabayız..Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle karıştırma, Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş. Arpejli akorlar. Einstein haçı. Enceladus yayı.  Sonsuz, sonsuz sayıda sonludur. Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i... Tayvanlı bilimciler derisi ve iç organları yeşil floresan gibi parlayan domuz üretmişler.  Bovarizm, kendini kahramanın yerine koymakmış. Zeus'un bir ylcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun kan damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen alınlıkalar, sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak, diriltici sağanak, Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in aradığı ırmak, güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın çürümüşlüğü, İbran bir yoksul, ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda seks karakteri gelişmez ve çocuk edinemezler vb...cinsellik hormonu estradiyoldür dedi...Kobranın sırtına (ensesine) bastım ve onu kutsal yaptım...Saç kılından dikiş  attık , ayurveda'ya bakıp ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük sonra onların ve bir taşırım içindeydiler...

Senin bedenine aşığım Yahya, bedenin biçilmemiş zambak tarlası kadar beyaz,, bedenin Judaca'nın vadilerine dökülen karlar gibi beyaz, Arap kraliçesinin bahçesindeki gülleri nede onun baharatlar bahçesi, ne yaprakların üstünde parlayan gün ışığının ayakları nede denizin gönlünde yatan ayın yüreği ve dünyada senin bedenin kadar beyaz hiç bir şey yoktur. Bedenine dokunmama izin ver.viyola, çello, korangle, fagot , korno, perküsyon. Sertavul geçidi., peristilli bir avlu, apsisli bir salon, körün pençesi, Frankfurt radyo kulesinin bir ok oluşu, Mata Hari, Cava dilinde 'Şafağın Gözü' demekmiş. Kutü'l-Amare'de gördüğünü, Mozart, Münih Elektörü'nün huzuruna çıkacak ama boş kadro yok yanıtını alacaktır. Kadı Burhanettin'ki tuyuğ şairi, Berkuk, Altınordu hanı Toktamış, Padişahlar şehzadelere mermer tokatlatırlar ve ileride meşhur osmanlı tokadı ortaya çıkardı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel, altın kalıcı ve sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış sperm erkekler, atomlar hakkında düşünen atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu Hureyre, güneşin yüzü için dibi cehennemdir arada altıbin kat fark vardır.Başkırtlar ve Mercador Atlası, Tih çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın babası ve Avlonya, Hurgada limanı, gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz Meymune, Birgün tefsir, birgün siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün arapların meşhur savaşları demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi, kötülük yapmak isteyipte vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas Abdullah İbni Abbâs İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle buyurdu.. Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine sürüp intihar etmiş, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir demiş., çelik korse, yeşil gözlü ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in hamileykn dayandığı hurma dalı, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz onu yakında bileceksiniz,  İran denizi, uzak çağlardan gelen gizli güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) , şiiri sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlık okur.
modern bir boş inanç olan bilim, pedantry-bilgiçlik, dinsel görüngünün elektrikli dokungaçları, inancılığın (fideizm) yönlendirmesini hor görme, kurgul us, şiir ele avuca sığmaz bir heterodoksi olmuştur, imgeler amfibik yaratıklardır, Zenta savaşı, Curcan'a sığınır, Kerayitlere hücum eder, benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, engüzel atlara binecekler en güzel kadınları kollarına alaçkalarl, ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici bir küre gibi yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız, taşın gebe kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir dil varmış, Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı,  Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü tüylendiriyor ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca bir ata binmiş koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus, Roma İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin sıkılsan bile,  Merkür, Venüs, Müküs ölümü  çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, , dans ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir kulübenin üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan Yakup'un merdiveni,  kendi şiirlerini yiyen Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri, Borges, Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,
pandanus ile ligrendi yaprağını vücuduma sürerim.Padişah falcıyı çağırır, falcı çocuklarınız haşmetlimden önce yaşamdan kopacak kederler göreceksiniz der, padişah kızar ve falcıyı ölüme yollar, başka bir falcı gelir, uzun bir ömür sizi bekliyor çocuklar babalarından yana hiç bir acıya tanık olmayacaklar der, padişah onu armağanlara boğar, oysa iki falcıda aynı imada bulunmuş ama farklı bir deyişle dile getirmişlerdir. Güneşin çevresinde ışıltılı tüyler var şimdi, yerde dalgalar halinde ilerleyen saçaklanmalara bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın yeknesak görünüşünede pek güvenilemeyeceğini ve garip değişiklikler olabileceğini anlıyoruz. Hind al Hannud, peygamberin savunduğu tek tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm ve Hayatın Anası kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624) peygambere karşı savaşmış ama yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri püskürtüyor, patlamanın ardıl ışığına odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi çözülmeye çalışılıyordu. Kubadabat sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün 15.03.2006 Sezar ölmediyse, işte bugün ölecek!..  Önündeki kitaba bakarak başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli değilse Don Kişot okuyordur buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş davranmayın- çünkü Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak dolaşırlarmış. Bir zamanlar Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde toplantıdakilerden biri Nereden biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya yol açan durumla ilgili anektodu anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi bir tartışma iki bilen gerektirir. Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi. Süreyya'nın kederli yüzü, gen varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala eyaleti, Serhend şehrinde doğup Sühreverdiyye tarikatındandır. Ben ceddim İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyasıyım. O bana hamile iken, Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr Oğulları yanında sütlenip büyütüldüm. Bir gün süt kardeşimle kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz giysili iki kişi geldi. Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar, kalbimi söküp siyah bir pıhtı çıkararak toprağa akıttılar damlattılar. Göğsümü ve kalbimi o karla temizlediler. Kserkses, Atina'ya doğru giderken Melankoia adı verlen dağlık bir yörede baştanbaşa siyah giyen   insanlarla karşılaşır Melankoia siyah giyen insanlan ülkesidir. Şeytan melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki Elgygytgyn gölünün meteorit çarpması sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki Tambora volkanının altında küçük bir krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler eşcinseller demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü varmış. Maldoror şiddetli ağrı demekmiş.. Novorossisk limanı, naturalist avangard, spin atmak-flâneur, kılgısal momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve Arap-Fars kültürünün etkisiyle Yunus oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak düştü, Osmanlı kültürüyle tanışmış oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi, Cervantes Donkişot'u yıllarca içinde kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve geleneğine borçludur. Süvari çiçeği var mı ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs, deve kokusundan dolayı Perslere karşı bozguna uğrayan mızraklı süvarilerinin tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı simya ve büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult (mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi sarı kıvrımlı saç,  Sansepolcro'da Halk Sarayı'nın duvarına fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli, Ankostik resim (mum boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem, tuğyan (azgınlık), Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa mızrak), Özi valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı, dünyanın mavi sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine düşman ettiler.. Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da mı yaşar, El Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği), yeşil cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha (dragon) takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız Polaris, yıldız çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının kraliçesi Vega olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan gelirmiş kök olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar yürüyüp kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası, polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı, Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar, ışıntı, körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen mor gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı), azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga; g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark. Viverris kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği biçimindeki iç yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının yardımcısı fareler oldu.
Tamarit Divanı, Lorca'nın kitabı, latifunda topraklarını halka dağıtmak üzere bir toprak reformu gerek, Borges, İstanbul'u, Burgaz'ı gördü ya Burgos'u, Falanj ilk çağda İskender'in babası II.Filip'in sonra İspanyol Franko'nun birliklerinin adıydı. Su orgu. karada at, denizde balık, havada kuş ki Hippokampos'tur. erektil sorunlar, Tutamkhulu İsmail Afrika bir şair, annesi Güney Afrikalı babası Türk, sıfır başvuru gerilim değeri ne demek, bobindeki sarımların geometrisi, Vogul dilinde konuşuyorum, aralık, ocak, şubat beyaz burunlu aylarmış, Yıldırım Beyazıt'ın kaderi esir düştüğü Stella tepesinde değişti, az kaldı mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacak, Hatila vadisi, Gala gölü, sıcak Jüpiter ve magnetarlar, gökada diski, Pers ölüsü, pars leşi, hayalet evrenler, İrani bakışlı Ali şeriatıdır, pire ile peri, Tanrı yaratırsa, zaman öldürür...Fertek (Niğde) İşlek kapıdır kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik uydusu, Kefre anneciğim, otsu kokulu bir çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının rengini barındıran ışık saçan parmaklar, sanal örtü, gebe su, vetekaddes, Hektor'un ruhu-gölgesi düşer defnelerin altına, romantik çağın görkünç su aygırları, yıkıntılar arasında ilahi, Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi, madde sonsuzluğun saflığı üzerinde bir lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte benim boşluğum, Kâbe adına suların gebe kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals, polka, kadril ve galop için müzik, yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm uykusunda, renkcil demetlerle süslü, tavus ötüşlü korulukta rüzgârların ve kuşların getirdiği elementler burada hayat bulurdu..ölüm ve yaşam burada oluşurdu. Bir şey söyleyeyim mi aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum."Ermere geçti yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve ardından onun tanrılar geçtiler. Ve köpükler taştı tanrıların geldiği yerden. Ve burada doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü orada. Bulut oldu sonra geyik. Güney sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak diye baktı tanrılar. Ve bir sarı püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip yakınımıza. Salladılar sarı püskülü..." Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani gökkuşağı, ah dünyada kötüler ve barbarlık olduğu sürece iyilik neye yarar, geçmişin büyük Abbasi hümanizmi bile unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası gibi ve insan hıçkırıklara boğulduğu zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride bırakır, Şehzadebaşı'ndaki camlinin köşesindeki sütunun dünyanın merkezini gösterdiği söylenir, şair Necati kimdir, eşek örümcek ve gergedanın arasına tazı girerse ne olur, Goygoycular ve Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun dibinde Avrat Pazarı olduğu doğru mudur...     Çiçeklerin bulanık ruhu üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya davet edilmek... Ve Kum Kaptanı köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar söz konusu olduğunda ise kızlar o denli güzeldi ki "Cennet ağaçlarının  gölgesinde uzanma isteğini tümüyle yok eden yeryüzü selvileri gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa zaman durur dedi Dante, inanmadık, insanal krallıklar uydurması kardeşim, insanın gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra nedir peki... bilememki...

Aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı için tiksinç bulurum, aşk gökyüzündeki İsa mı, Yakup'un merdiveni mi derim. Einstein bir şey gerçekse kesin  kesin değildir, kesinse gerçek değildir diyor.. 'Şiir bizden önce yaşamış nice yaratıkların alınyazısı mı...' Herakliya tiranına konuk olduğun!.. İyi de Aracataca mı Macondo mu... İyide yarı insan yarı hayvan bir hybrid (melez) olan katır ya da bardo mudur bu herif dedim. Peki arabamızı bir kaplan sürüsüne bağlayıp Hindistan'a gidelim. Dile katık,       kendineözgülük, içerik pekinliği, işte yazarlık dedi. Kibele'nin yaşama döndürdüğü, yaralı, o güzelim Attis gibi...

İberya kralları ve neden iki gözlüyüz ve atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah İsmail ve Farsça yazan Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum dedi ve Agrippina uyluğunu kaşıdı ve Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve nergise uzanırken ansızın yarıldı yer ve kapkara atların çektiği bir araba fırladı derin yarıktan... ve kör bir kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini yumdu.
Bir quartet, lilyum, gerbera, frezya, fulya... Bir öbür dünya varsa onunda bir öbür dünyası vardır sanırım. 'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır bize / Zamir bir sözcük, geçer bizim yerimize.' Maymunların serebral korteksinden fırlayan sıçırgan mecidiye ve gümüş pullu akçaları, görsel algı eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu bu... Lilith efsanesi ne idi, Yunus Emre değerinde bir Osmanlı aydını var mı ki, Raflezya dünyanın en büyük çiçeği, olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da Mezamorto Hüseyin Paşa, Koyunadaları Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz savaşı) İbrani çığlıklar, Arapça ve Rabça öğrenmeyi ve ilkel özgürlük çağları... Kırlarda dolaşan şair bir çobanla karşılaşır, çoban şehirdeki gürültünün nedenini sorar, şair benim doğumgünümü kutluyorlar der, çoban kendisinin becerilerinden sözeder ve neden kendisinin değilde bir şairin doğumgününün kutlandığına şaştığını söyler, şair yarışalımmı der ve yarışırlar, şair uzun gölgelerin arasından (akşam üzeri) yükselen ayı görüyor musun der çobana, evet yanıtını alınca, gözlerimizi kapatalım der ve sorar şimdi  ayı görüyor musun, çoban artık heryerin karanlık ve birşey göremediğini söyler. Şairse; ama ben görüyorum der!.. Moskova kralı ve şiir prensesi, Darfur'daki yoksullar, geniş sArkadya caddesi, Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran Kadmos oğulları, Yuhanna'nın vahyindeki tınıları çağrıştıran kıyamet havası içeren eşsiz şiirler. Tanrı Haldi'nin büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki terkedilmiş Uhime ülkesini ele geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde Magaltu şehrinide ele geçirdim, erkek ve kadınları Bianili ülkesine sürgün ettim, Urartu kralı II. Sarduri'ydim. Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli olarak hareket ediyoruz ya da zamanın kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize göre hareketini algılayış biçimimizi ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör dilencinin önünde Allah rızası için bir sadaka yazmaktadır, şair dilenciye kazancının iyi olup olmadığını sorar, dilenci karnımı ancak doyuruyorum der, şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra gene sorar, dilenci kazancının oldukça arttığını ve şairin ne yaptığını sorara, şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...' Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını bulduk, dinleyerek Hattuşaş a, Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar vardı, Etrafı Mekke sümbülleri sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil şehrine giriyordu, Mecenne suyu içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde, Harzemşahlar ilerimizde kendimizden geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve heves, zulüm ve garez yoktur dediler. Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne yoksulluklar var dünyada görsün diye sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık altından) gülümseyip neler gördün anlat bakalım dedim, Sabi bizim b.ir köpeğimiz var, oysa köyün bütün köpekleri onların dedi, bizim bir havuzumuz var, onların uçusuz bucaksız dereleri, bizim altın sarısı avizelermiz var, onların sayısız yıldızları, biz karşı komşunun duvarına bakıyoruz oysa onlar ufku dahi görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki gizli odama çekilip kaderime ağladığımı bir siz bilirsiniz....
Doğu ile batının ayrımı şu; doğu, doğanın verdiği yeteneklerle bulgular peşinde koşuyor, batı ise; zekanın verdiği yeteneklerle, doğu kuşu taklit ederek kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçabilirim diye düşlüyor, doğu atı evcilleştiriyor, batı arabayla hızlanıyor... Belki yanılgıdır bu ama herkes İskender doğuya uygarlık götürdü, barbar Atilla batıya felaket getirdi diyor. İlkel özgürlük anlayışı bu dedi bana... Ticani biri geldi o ara ve Fuad Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve ilahiyatçı Juan de Sepulveda geldi sonra çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu tanısın diye sonra sordum baba bizim bir köpeğimiz var onların bütün köün köpekleri onların bizim bir havuzumuz var  onların uçsuz bucaksız dereleri biz mkarşı komşunun duvarına bakıyoruz onlar ufka dek bakıyorlar bizim 3 avizemiz var onların sayısız yıldızları dedi, sonra "nişanlım benden on yaş büyüktü / askere gitti / şimdi ben ondan on yaş büyüğüm / çünkü / öleli yirmi yol oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş makinesi icat edildiğinde terziler 85 adet dikiş makinesini tahrip etmişler ayaklanarak bizde basım aygıtı gelmesin diye hattatların isyanı gibi, kompleksim geçti vallahi, Montaigne bin kişi yazar bir kişi yazar olur filan demiş, dilber dudağı ve kadın budu yemiş, İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam Konstantinopol'e benzer, uzaktan romantik görünür ama içine girince kasvet ve kaostan geçilmez demiş, Ogier Chiselin de Busbecq burada (ülkemizde kaldığı hanlarda belki üzerinde Allah'ın adı yazıyordur diye yerden kağıtları alıp duvar kovuklarına koyduklarını söylüyor, Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb Ullah'ın televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt Şean'ı vuran füze, Akko'dan, Tiberya'dan, Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve Muhammed Şükür. Haim Ramon ve Moşe Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah, ve El Hikme ve Huseyn El Burci ve Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde kediler dolaşıyor, altın tapınaklardan yabani otlar fışkırıyor, imparator saraylarından akbabalar havalanıyor, saçaklarından buzlar sarkıyor... vs... Baalbek'te denize girip saklananları gördüm dedi.
Platon, nedrede suç varsa orada adalet yoktur demiş. Rusya ve Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı buzda kayar mı dedim.' Salvador seçeneği nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı gibidir ve sunakta akan mor sıvı ve Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların kahramanı... bir karaltı yaklaştı işte...en güçlü olan en barbardır filan gibi   Kaldıki korolar eski Yunan da halkı temsil ederdi oda kralın yada seçilmişin bözünü yineleyen bir tebaa konumunda idi.  Grift keçi figürinleri, boynuzlu ve arı gövdeli insanlar, İranî koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap küheylan, polifenol, çift kör ve randomize deneyler... Sessizliğe katkın olacaksa konuş dedi.... Isı değiştirgeci ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah sarmısak kötü kokulu gül, ve Aygır Kalesi, ve o göğsü dar, cıdagosu alçak bir katır gibiydi... ve tükenmeyen mürekkep ve çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan bilgisayar dedi... pasak ve cenin... ve kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz çağının... kalbin ve kabin ve zadeganlar ve ticaniler
Epileptik ki, yetmişiki din adamından oluşan Vukuflar Meclisi 'Meclisi Hubrigan' gelecekteki önderini seçti: Ayetullah Muntazari... Ve çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin Hanusen'i. O da sevilirmiş önce, Rasputin gibi, sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü bulmuşlar, bu kara büyücünün...şiirin Mekke si neresi... ve ama Üdolf, en çok Marika Rokk adlı sahne yıldızını severdi. Adolf cinsi -asitlere-terminlere göre o, yalnızca üremeye yarayan güzel yaratıklardı. Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm) görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor ve yaklaşmakta olan tehlikeye karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne yapabilirdi ki bir sahne yıldızı, Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o denli görkemli ki, propaganda bakanın ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha ürkütücü, gamalı haçlar, film değil -gerçek- binlerce meşale dolu insan. Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir kuduru sendromunu eklemeyi hiç unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen kitleler vardı, ama neye yarar, o sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor Ren ufuklarının ötesine... Öyle olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi kendini deniyor (Sonuca başka yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya da Thyssen'den, eski onbaşıyı şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin günlük yaşamı anıştıran tek belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup, Flick, Thyssen silah fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak Savaşı'ndan sonra köleler bir dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin tertibiydi. Ben nefer Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum. Kumanova'da cephe bozulunca, tekmil batarya at binip topluca menzile kaçtık,, Metroviçe Bolatin köyünde esir düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit düştüm. Ol bapta ve herhalde emir ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan Efendimizindir. Ve de Almanya ile ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir. Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi.  Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar. Süveyş'ede gitmiştir. Medine marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü yeri, ölürüzde vermeyiz peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri boyunlu hançeri., Elbire Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs Sebi'de üstümüzde paralandı bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da da kaldım tifus kol gezer, Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal ettim hakkımı sana sende helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve Venezia'da Engizisyon sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi , günahkardım ve Son bakış köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir papaz eşliğinde ve töğbe ve istiğfar ettim son kez...
Ve öteki dünyaya böyle doğdum...

Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta yakınlarında, belki Kiklat adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine aşık eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler Ülkesi'nin yolu görünmüştür bile... Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş ve Ölüler Ülkesi'ne varmıştır artık. Sanki Okyanus'un altından Erebos'a, bu karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının durumunu sorar Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne varki bütün bunlara karşın bir kişi kendisinden uzak duruyordur. Issız ve sisli karanlığın içinden bütün çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Bütün çabalara karşın gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmyen Aias'ın kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel çayırlarından ayrılır ve gene yeryüzüne çıktığında Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler ve sonunda İthaka'ya kavuşur. Aias'a diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini sorarlar; o ise insanı kahreden o en yakıcı yanıtı verir; 'benim buraya düşmemin nedeni Odysseus'tur, benim ölümüm onun yüzünden' der... Şarap, keçi, değirmen taşı ve kahin... Ve Hermes ; Tanrılar ölümlü insanlardır, insanlar ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun yedi! Atım Zulcenah, kılıcım Zülfikâr'dır, ve bir Türk palası, saldırmayı andıran koruk bıçağıyla gırtlağımı kesti ve yerlemde Kant ve kanıt vardır dedi,, sonra perde ayaklıları bile parçalayıp, güneşi dahi-bile yakan ayetlerin duvarlarında parçalandığı ağzını son kez açtı ve son soluğunu verdi! anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca güldüm ve İsrailoğullarının Lübnan'a girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü' olsun dedim. Salvador seçeneği gibi mi... Anorthosis mi!  ah sorma zamana ağlıyorum dedi
Cinsiyet değiştirerek çiftleşen, çift cinsiyetli sırtlan... Perçemli ve gidimli bir yaşam seninki amorf fazın ve derisi doldurulmuş insan yüzleri, eksenel bir hatta yüzen deniz kargaları ve Rongbuk Manastırı, Hairhan dağlarındaki bir zamanlar var olan okyanus çökelleri, tipik bir melanj ve çörtler ve kırmızı deniz killeri, ve hendekleri, Nohgon'daki yığışımlar, Kaligula tiyatroda, Caracalla sıçarken, Ceasar konuşurken, Otho ise bir et kancasına takılıp Tiber ırmağına atılarak öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden bazıları, su yüzeyine çarparak yapışıp sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek sistemleri de, eğilme gerinimi ve kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik salıngaçlar bir parçacığın patikasını izleyerek, monokromatik bir gezim dalgasıyla, faz uzayında bazı dağılımlara karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle, onun yakıldığı  buhurdanlar ve Nusayrilerin Kilezi mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini söndürüp, din amcalarıyla bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz dağlarından çıkıp gelen suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı... Dünya silahsızlanma günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem bir Sefarad Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni Müslümandı, mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim Şii'ydi ve Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim Ermeni'ydi, İslam'ın farklı bir yorumuna inanan  bir de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...
Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş günlük dil, içilen arpa suyu, etker konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından dikiş attığımız kızlar ve ardından koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz ölü, sol elin büzülme ve yayılma olanaklarını geliştiren etütler




(Ev düşünür, soba borusu ağlamaya başlar. Atalarının hayaletleri eşiğe gelir, zili çalar ve diğer kediler açlıktan ölürken, yıllardır her sabah evinizde beslediğiniz kedi için dünyadaki tüm diğer kedileri feda edişinizi nasıl haklı çıkarabilirsiniz der. Hüve lâ hüve... O o değil... Teleoloji ve arkitektonik varlığın ilk epifanisidir, yüzsüz bir tiranın yüzünü kay(b)detmesine izin veren bir arkedir. Nötronun ilk yurtluğu nerede, hangi planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik bir sözcük olmayan sözcük, soluğumuz, nesne olmayan bir nesnedir. Bataille demiştir. Eskatalojik vs. Çocuk filozoflar için solipsizmin, rölativizmin, psikolojizmin, sessiz ufukta gidişi ise de söz şiddetin ilk yenilgisidir, dil tarihsel bir kalıntı, ışık şiddetin bir öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı ile heterojen çiftleşme ve insan erken çok erken gelmiş bir tanrıdır...
Fransız devriminin ilk yıllarında (William) Blake, başında kan kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürürdü... Bayan albay dedim, analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin dediği gibi) sessizliktir. Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu, yok Napolyon İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru popolu yeşim dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u okurken, yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus operandi, izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor de Buenos Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı  varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya, tarih ilerleme midir, tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,, naiflik midir örneli yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır görevimiz, yazgımız, İşta tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su yok toprak un ufak, atomlar patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz haline gelme fobileri var içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu durumda, kehanet ne, değişim kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina yapptı, sanayi sonrası erk ise bize birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum yaşarken, mukoza mı, selülözik bir ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet geometrik olduğu içn mi sevilir, bir uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz... Ah ki Cem söyler: "Kırmızı Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın kiraz ağaçları / ürperiyor bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı var..." Isfahan beygiri de senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim, resifteki köpek balığıyla, hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe yaramadı, iri bir Roma kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü) gibi eridim... yaşamda tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri parıldayan develer ve kırmızı allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan melekler ve şeytanlarla kolkola gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın sarnıçlarında bir damla su kalmadıysa, Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne oldu, Hürmüz kenti nerede, üzerine Adonis figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi ağlıyordu, Hadrianus'un Bitinyalı kölesi yanımda  duruyordu, Neocon dünyasında, somon balıkları üçbin km öteden yumurtadan çıktıkları ırmaklara geri dönebilirmiş, yazgısı Akhaneton'dan beter kardeşim, ağaçların arasından; bizi sessizce gözetleyerek, bir tanrı başı gibi yükselen aya baktık, ayın ışığıyla yaprakların hışırtısı şimdiye dek görülmemiş bir canlının gezinmekte olduğu sanrısını uyandırıp, ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü, sonra birden titremeye başladı, yıllar sonra yüzü çizgilerle dolu geri döndüğünde, ay tanrıdır deyince, yanımdaki sen çıldırmışsın veya zehirli ot yemişsin dedi... bu otlar arasında ürkünç faunuslar yaşardı, ve işte bir faunus göründü, tomurcuk açmış bir baldıran yiyordu, cadı o sıra bir cesedin eliyle karıştırdığı çorbadan bizede verdi, ve billur aynada bize ölümü gösterdi, pişman olduk ölüm ürükütücü ve sonsuz bir soğukluk taşıyordu etinde, teni,  uzakta sarı, kükürt gözlü , tüyleri çizgili bir kaplan gibi dalgalanıyordu deniz ve pütürlü             kalın derisiyle yürümekte olan korkunç bir devin sırtına benziyordu derisi, Anadolu Ülkesi ne girdik o sıra ve cadıya Tanrı yı da gösterebilir misin dedim, İyi ama tanrı şu an avlanıyor dedi,, yüzü peçeli bir kız çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş, miğferinde kanatlı aslan yatan bir adam göründü uzaktan ve cadı işte tanrılardan biri dedi... ve mavi irisler ve napolyon laleri aldı giderken ve benden bitmeyen katedral şarkısını söylememi istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve Yosun İşleyen Eller adlı bir şiir söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir gün gelebilir / Yeryüzünü tamamen sular kaplayabilir / O gün gökdelenler olmayacak / Binalar denizin derinliklerine doğru inecekler / Ve insanlar en çok bulunan şeyi / Yosunu işlemeyi öğrenecekler... " Amin diyemiyorum, ağlıyorum. Konvulzif tedavi görüyorum (elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha kendini ateşe attı, tanrının varlığı ve yokluğunu konuşanları kederle dinlerim ben dedi ve gökkayalardan geçtik, hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca Adriyatik kıyılarında balıklara kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a gitmiyorum, Büveyhileri, Luvileri tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu yükseliyordu ve tüm kıtaların birleştiği Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla konuşurken, insan aslında ölümsüz bir tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi gibi mi dedim, oda şu dört şeyden konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve yıldızlar, eh imge dile düş gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim, sonoritesi kuş mudur dedi, düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik peki, ve ağaçların bana baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür doğansa normaldir dedi. güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle mi dedi, doğu Kanada'yı sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı geldi ve tek gözünü kapa be Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var, insanlıktan ileri, İspanyol Yahudisi büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu... sonra abalon denilen deniz sümüklüböceklerinin eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını nasıl ürettiklerini düşündük...
'Bette / Bir zamanlar Atlantik'teki evimizde / Açıkta gezinen balinaları görürdük!'
Ama Bette, insan insan için, balina dinlesin diye türkü söylenir mi, kuş kuş için öter değil mi... aksi halde sesssizlik yeterdi her birine... yaşarken ezik sümbüller gibiydi,  ben öldükten sonra ünlü bir ressam olduğunu duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar, Sardanapal dermiş... ezik sümbüller gibi, Vasarely şair mi, ressammış ama, onunla herkes gibi arkadaştık, ona ara sıra ben herkes değil, Kserkses'im derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül misyoner romancılara gitti dedi
Alın size Başo dedim, 'Dağ yolundan iniyordum/ Ah! işte bu/ Bir menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu koparmak olmaz/ Ondan ayrılmak olmaz/ Ah... menekşe' dedim.
Bak, doğada cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya uzaya gitti, iki adet sıfırı üstüste koyuyorsun sekiz oluyor bari bir olsaydı!.. Sonra Suriye ye gitti, telefonda Şam piyon mu diye sordum...
Milankovitch salınımlarıyla ölüp diriliyorduk, tayfçekerler vardı, putsever suretlerle dikilen surlar... aa! keçi balığı geldi. Öldü, mezar taşında yalnızca tıkırdayan saate çözüm bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel ki yalnız mevsimleri izleyerek sonsuza dek yaşayabilirim diyordu.
Titan arum olarak bilinen ceset çiçeğinin kokusu 1,9 kilometreden duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne gelince Orozco ve Rivera, Malevitch ve Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük, Vasarely uzakta duruyordu onu da çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını gördük. Borges diyor ki, kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir kaplan çünkü, onu doğuran kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik ve kumruyu, onların beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı, toprağın geldiği ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve onun bulunduğu galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin sonsuz yaratıcısı ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş olan yüzü belrsiz tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki kaplan bir tanrıdır ve tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı gördük, Türkistan'da Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk yeryüzünün bir yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen bir daha uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı gecelerime hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma koydu, tüy sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu gözümden, ayrıca pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı içine pire sizin kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan ambulanslar akın akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak ve insan soyu bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka bir gezegende yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla gelenler onu benden almaktan  ısrar sonucu vazgeçecek
yeşim istemiyorsa beni çağırmasın çünkü benimle kalacak eğer şimdiden ayrı kalırsa ufo onu kurtaracak yoksa benimle kalıp cesetlerimiz birbirinin içinde çürüyecek ve bu dünyada benim olmayan yeşim öbür dünyada benim olacak, ben yeşimini hastasıyım yirmi yıldır bugünleri bekliyorum ondan intikamımı alacağım ve o benim olacak benim gözlerim onun gözlerinin içine yuvalanacak, kemiklerim onun kemikleriyle kuru ağaç dalları gibi kaynaşacak, kalbim onun kalbini saracak ve içinde çürüyecek, kanım onun alyuvarlarını içip tüketerek yeşim sapsarı olacak, kucakladığımda kuş ölüsü gibi kollarımdan sarkacak ve onu bir gorgon gibi yiyeceğim, satürn canavarıyım ben yeşimin ayak tırnaklarını deniz suyuyla karıştırıp yaralarıma süreceğim, onun kanını içeceğim, onun hasta organlarını vücuduma sarıp yatacağım, o kollarımda son nefesini verecek ve takyonlarını vucudumda dolaştırıp jüpiteri çılgına çeviren kahkahalar atacağım ölülerin tanrısıyım ben yeşim ve ben yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum kaçın! görme deliklerinden gene sular akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı, kuşların tüyü, sürüngen pulları, solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş balık olacaktı dedi.
İngiliz köylülerinin 1381 ayaklanmalarında söyledikleri ünlü isyan -başkaldırı şarkısı "Adem toprağı çapalar ve Havva yün eğirirken, efendimiz kimdi..."
Sen Eski Mısır'daki Fayyum masklarındaki yüzlerden mi geliyorsun, yalnızlık şeytanın at koşturduğu ıssızlıksa, kefren ve kefen ne oluyor, Thomas Dağları mı dedin, kementin boynuna geçirildiği kral ağlıyordu artık, gözyaşlarının prizmasında cellatlar kendilerini gördüler, belki o an herşey -gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler. Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının saygısız Cadillac'ı benim bahçe yoluma girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup açarak geri çekildi, yiten krallığından kalma tüm gölgeler kandilin titrek ışığında oynaşıyorlardı, kandil gagalı bir şeydi, Romalılarınki gibiydi,, dorukların en sarpı ve karlısı olan Glitterntin Tepesi'nde havalar açıkken bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad, Surprize Körfezi'nin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya olduğu söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye inanmak kadar inanmamakta garip dedi, kalay yaprakları üzerinde lahana böceği, çinko arılar ve tungsten kelebeği uçuyordu, Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak uydurma bir kişiyi izleyen uydurma bir kişi olarak ortada dolaşıyordu. Sonra Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü izledik.
Milton der ki; Bir insanı öldüren, tanrının betimini, mantık sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yokedense, mantığın kendisini, yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde eklemiş, ne zaman bana hak verseler, nerede yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir Tatar gölünde yüzüyordum, ağzımda kırmızı zambaklar vardı, altın vadide, ılık ülkenin yollarına doğru koşuyordum, zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş oklarıyla gözümü kamaştırıyor, yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız bu coşumlu yaratığın sonsuza dek koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.
İranlı tamburuna vurmaya başlayınca, birdenbire bir toz bulutunun bağrından uzun kişneme sesleri duyuldu, ve göz açıp kapayıncaya dek, yeri nallarıyla döven, burun deliklerinden ateş fışkıran, karyağız kanatlı bir at belirdi ve hemen üzerine atlayıp kanat çırparak at uçmuş ve bulutlu dağın doruklarına konmuştu. İsa'nın mesleği ne idi ve Azrail'in kanatları yüzüne değdi...
Adım Kaan Romero dedi ve resimlerin içinde Barbari'den gerçek bir 'Vanitas' gördük
Deştikebir'de geceledik, Ardzırunî  kralı Seneker yanımızdaydı, eşdeğeri kral Sargon'da karanlıkta bir put gibi atının üzerinde duruyor surlara yaklaştıkça, kuleler, burçların gölgeleri tanrıların hayaleti gibi karanlıkta azametle uzanıyordu----surlara yaklaştıkça kuleler karanlığın putları gibi uzanan gölgeleriyle yarışıyor, ürkü veriyorlardı. Üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık. Şiir insanın doğaldinidir dedi, Novalis demiş onada, siyah bir aslana binmiş gidiyordu, Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir dedi. Tevrat altın suyudur, güldük, haydutlar seni zebun düşürür dedim, yarı buçuk kerem denizine girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik...







**********************************************************************************************************************************************

Kâbe adına, suların gebe kaldığını düşün. Kobra çiçeği, koma zehirisin. Hektor'un ruhu düşer defnelerin altına. Ah deyip ağlar ve geri dönerim. Uyak ve cinasların renginliğine. Hey Anibal, Kartagena nerede derim. Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar arasında ilahi. Kör dilenciyi gören şair, allah rızası için bir sadaka yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye sorar oda karnımı zor doyuruyorum der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve bir kaç gün sonra gene sorar dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle yazmıştır 'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.
Tamar!..
(Dost, bu kadar yeter. Daha ötesini okumak istiyorsan, /
Git, sen kendin yazı ol ve sen kendin öz ol.)















BİR ÖYKÜ
Bugün ne yaptığını kılıkılınoa anımsamak için dünden hazırlanmışıt, sabah kalktı aşırı bir dikkatle, her yaptığını usunda anımsayacak biçimde bilincine kazıyordu. Sokağa çıktı, akşam, aşırı dikkat ve yaptığını anımsamak için yaşadığı ikilem nedeniyle trafitk kazasında öldü. Araba çarptı Aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yapılan şey öldürücü dikkatsizliğe yol açar.dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkat edilme anı korkunç bir dikkatsizlikle sonlanır.

YAVUZ SULTAN SELİM şirpançe den öldü öykü konusu..
Düzeltilen asıl metin bu

HERO İLE LEANDER
mors alfabesiyle birbireni seni seviyorum diyen aşıkların son geminin batışıyla bir sonraki gemye ışıklı mesaj iletisi (kıza sonsuza kadar diye- oysa ölüm gerçekten sonsuza kadar ...) ama önceki gemide batış ve erkeğin ölüüm.

Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum. Bunaltıcı bir sıcak vardı. O dalgınlıkta  yanımda hafiften bir gölge belirdi. Yaşlıca biriydi ve küle benzeyen sesiyle; su bugün her zamankinden daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı, hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi. Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım. Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık yakarmış geceleri delikanlıda  ondan öğrendiği biçimde  oda ışıldakla seni seviyorum yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili... 
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye mırıldanıyordum...

ANDROİTLER

******************************************************************************************************************************

GOTİK
Uçurumun ağzındaydık, ceset elimizle dokunabileceğimiz kadar yakındaydı, kurtlar karnınıda gece karanlığında akıp giden saman yolu sirius yolu gibi kaynaşıyordu. Ceset ten sular akıyordu, güvercin  gurultuları duyuyor, hışırdayan eğdelti otlarının içlerinde eşinen bir sülünün kızıl renkte yanan göğsünü seçebiliyorduk. Başımız korkuyla kaldırdık, rüzgar yitik bir ruh gibi inledi, başımıza sanki bir şey           çarptı ve geçti, bu dün penceremizi tıklatan yeşil  el miydi acaba, yaşlı          porsuk ağacının dallarına bir karakuş kondu, siyah bir pelerin gbi kanatlarını çırparak çirkin sesiyle ötüp durdu. Cesetin üzerinde dalgalanan otlarla uyuması, zamanı unutup, yaşamı bize bağışlaması, belki de ölümün güzel olabileceğini duyumsattı bize,  uzakta ki göldede çırpınan sazanlar göz alıyordu, alaca karanlıkta baykuşlar ağlıyordu, başlarında devekuşu tüylü sorguçlarıyla kara atlılar geçiyordu aşağılardan. Kuru bir ağaç çiçek açmıştı,          persbiteryen ve Borgesyen gecede ağular yeniyordu şangırdayan sofralarda, bir Pers satrabı ecesini kurban ediyordu geceye.
Ceset kıpırdadı, ağzından sarı bir su aktı, deniz simsiyahtı, kral geçerken Tritonlar uzun yeşil       sakallarıyla kıvrık deniz kabuklarını öttürüyorlardı, deniz şatayıkları kayalara tutunmuş, balinaların yüzgeçlerinden siviri buz saçakları sarkıyordu., geminin omurgasına sülükayaklı deniz canlıları yapışmıştı, denizatlarının yeleleri dalgalanıyordu,  çıldırmış yada zehirli ot yemiştim sanırım, ormandan faunuslar geliyordu, caninin elinde tomurcuk açmış bir baldıran vardı, ama bir androitti sanırım, havanda bir kurbağayı dövüp çorba yapar, çorbayı bir cesedin eliyle karıştırırım dedi, ayı yere indirir billur kürede sana ölümü gösteririm dedi., baldıran dalıyla balıkçıya vurdu,, mavi renkli bir kuş çığılık atarak yuvasından havalandı ve kum tepelerinin üstünde daireler çizdi, gece oraya git gürügen ağacının altında dur ve siyah bir köpet sana doğru koşacak olursa, ona bir söğüt dalıyla vur, baykuş konuşacak olursa kaç, ve kömür üzerinde bir mine çiçeği yak duman kıvrımlarının arasından bana bakmaya çalış. Gece yarısı yarasalar geldiler ve pöf diye bağırdılar yere inince,, koruya doğru girip ıslık çaldım o ara, gümüş koşumlu          küçük bir İspanyol atı koşarak geldi ve adam eyerin üstüne sıçradı,  cadı erguvan ağacının çiçeği gibi sarardı, kumların üzerinde esmer bacaklı     bir Yunan hey keli gibi durdu, Tritonlar borularını öttürdükçe, küçük Denizkızı onları karşılıyor ve dudaklarından öpüyordu,  yedinci gün Tatarlar ülkesinde bir tepeye vardık, öğleyin ufuktan kırmızı bir toz    bulutu yükseldi, Tatarlar bulutu görünce renkli yaylarını gerdiler, küçük atlarının üstüne  atlayıp dörtnala buluta doğru ilerlediler, kadınlar çığlık çığlığa aırabalara kaçıp keçe perdelerin ardına saklandılar,, bir mağaradan üç çakal çıktı burunların havaya dikip çevreyi kokladılar ve geriye doğru kaçmaya başladılar, ay çıktı ateş   yaktık bir tüccar kafilesi ateşin etrafında oturuyordu, develeri kazıklara bağlanmıştı arkada, , şafakla yola çıktık, kızıl tüylü bir deveye bindim, eli mızraklı bir ulak önümüzde koşuyordu,, ayı lanetleyenlerin ülkesine vardık, yarı kartal yarı4 aslan Grifonları, , pullu ejderleri gördük, dağların          tepesinden geçerken üzerimize çığ düşmesin diye soluğumuzu tuttuk, gözümüze tül bağladık,, davul sesleri arasında, ağaç kovuklarından ok atıyorlardı bize, , yılanlar kulesinde pirinç kasede süt verdik yılanlara, , sallar üstünde ırmağı geçtik, su aygırları şiddetle saldırdılar. develer titriyordu, , kaplandan doğduklarını savlayan bedenleri Bizans renginde Laktroi'lerle, ölüleri ağaç tepelerine bırakan Aurante'lerle, timsahlara yeşil camdan küpeler verip onlara tapan, Krimni'lerle, köpek suratlı Kharon'lularla, ayakları at ayağı olan ve attan hızlı koşan Siba'larla çarpıştık. Kafile ters dönüp beni çekiştirmeye başladı, taşların altından boynuzlu bir yılan çıkardım beni ısrdı, bir şey olmayınca korkup kaçmaya başladılar, dördüncü ay İllel kentine vardık, hava bunaltıcıydı, çünkü ay Akrepten geçiyordu,, ağaçlardan hint cevizi koparıp yardık, coşkulu sularından içitik,, nakışlı kilmlerimizde uyukuya daldık,, şafak söktü kent kapısını çaldık, kapı kırmızı tunçtandı,, deniz ejderleri oyulmuştu kanatlarına, , Nöbetçilere Suriye adasından geldiğimizi söyledik,, birkaçımızı rehin alıp öğleyi bekleyin dediler. Öğleyin içeri girdik akın akın insanlar bizi görmeye geliyordu, bir deniz minaresiyle haber şehre yayıldı, , zenciler desenli kumaş     balyalarını çözdü Tsor'dan mor süngerler vardı,, Sidon'dan mavi duvar halıları, , kehribar kupalar, tuhaf çanaklar vardı. Kadınlar evin çatısılarından bize bakıyordu birinin yüzünde demir bir maske vardı,, rahipler, soylular, sanatkarlad ve köleler geldi sırayla, . Sarı elbiseli rahipler yeşil ağaçların arasında süzülüyor, siyah mermer döşemenin üzerinde tanrının yaşadığı gül penbesi ev duruyordu. boğa ve tavuzskuşu kabartmaları vardı , beyaz güvercinler çuyordu İçi suyla dolu havuzun önüne geldim, rahip arkamda duruyordu Tanrıyı görmek istediğimi söyledim, tanrı avlanıyor dedi,, hangi ormanda onunla at koşturayım dedim, eliyle yumuşak püsküllerini taradı, yeni boğazlanmış bir oğlanın kanıyla süslenmiş   birput gördüm, tanrı bu mu dedim bu dedi kan dizlerime damlıyordu. Bana tanrıyı göster yoksa seni öldürürüm dedim bağırıp eline dokundum, eli kuruyup büzüldü yalvardı eline soluğumu verdim eli eski haline döndü, gene tanrıyı göstenr diye bağırdım, gözlerine dokundum gözleri kör oldu, yalvardı gene soluğum yel gibi geçti gözünden gözü açıldı
ve bir aynayı gösterdi bana tanrı bu dedi, ayna bakanı değil tüm bir alemi gösteriyordu., yüzümü güneye çevirdim dokuz kapılı Teb'e vardık. kapılarda bedeviler dağdan inince kişneyen tunnçtan bir at durur. Nöbetçilere Mekke'ye üzerine gümüş harflerle melekler tarafından Kur'an'nın işlenmiş olduğu yeşil  bir peçenin bulunduğu kente gittiğimi söyledim içeri aldılar., iri kelebekler oynaşıyordu sokaklarda, leopar tırnakları,, zümrüt küpeler, yüzük satanlar, afyon içenler vardı., harem ağalarının azman vucudu yürüken dalgalanıyordu, sarı göz kapaklarının altındanbeni süzüyorlardı., genç imparator aslan postu sedirde oturuyordu, bileğine bir akdoğan tünemişti,, arkasında sarıklı bir Nübyeli vardı, imparator işaret verince Nübyeli palasıyla saldırdı, pala kılıma bil zarar vermeden içimden geçti,, dişleri birbirine çarpmaya başladı, imparator bir mızrak fırlattı silah dolabından, mızrağı iki parçaya ayırdım, ardından bir ok attı, elimle oku havada tuttum,  genç kral Nübyeli köle bu utancı birine anlatır korkusuyla kölenin boğazını kesti., adam ezilmiş yılan gibi kıvrandı, göğsünden kara bir pıhtı fışkırdı, genç kral sen yalvaçmısın dedi, sustum elindeki küçük bir yüzük karşılığında olanları unutacağımı söyledim, anlaştık., arpa ekmeğiyle, defne yapraklarından tütsüyle bezeli ziyafete oturduk. Samaris'in binbir çeşit kuş ve rakkaseleri önümüze geldi, göğsü mavi tavus kuşları sedirlere tünedi, gözleri sürmeli burunu delikleri kınlangıç kanadına benzer sakiler gelip geçiyordu. Zevk vadisini gezdirdiler, Açlığı ve vebayı gösterdiler. Siyah bir deniz peyda oldu, Tritonların borusu ortalığı çınlattı,  Diyakozlar gelip          kralın tacını çıkardılar, denize doğru yürüdüm ormanın faunusları da ardımdan geliyordu, yaprakların arasından batkan minik parlak minik gözlü yaratıklardı, Çoğlıyorduk, tüm bir alem olduk cemimiz mutluluk ve hayranlık içinde siyah denize doğru yürüyorduk ruhumun ölüm vaktinin geldiğini anladım, yinede uyanmayı başarabildim bir mezarın içinde yapayalnız olduğumu gördüm, sağ omuzumun üzerine döndüm, ve gene uyudum (Oscar Wilde, balıkçı ile ruhu adlı öykü)












































ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de...
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************
































HERO İLE LEANDER

Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum. Sıcaktı. Dalgın bakınırken yanımda ağır ağır bir gölge belirdi. Yaşlıca biriydi ve öylesine bir sesle; su bugün her zamankinden daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı, hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi. Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım. Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık yakarmış geceleri delikanlıda  ondan öğrendiği biçimde  oda ışıldakla seni seviyorum yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili... 
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye mırıldanıyordum...

























LEDA

Değirmenleri geçip ırmak kıyısına vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı, sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra suların içinden bir nympha yükseldi  ve  pırıltılı geceyi aydınlatınca, tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai! İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki  gözler inanılmaz  hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...

Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu, gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor, atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir şeycikler göremedik. 











**********************************************************************************************************************************************************************************************





GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim














**********************************************************************************************************************************************************************************************




























ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım























DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatıyor suçlanıyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)







**********************************************************************************************************************************************************************************************









BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin Kılıç















ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı




























LEDA

Değirmenleri geçip ırmak kıyısına vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı, sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra suların içinden bir nympha yükseldi  ve  pırıltılı geceyi aydınlatınca, tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai! İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki  gözler inanılmaz  hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...

Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu, gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor, atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir şeycikler göremedik. 











**********************************************************************************************************************************************************************************************





GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim














**********************************************************************************************************************************************************************************************




























ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım























DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatıyor suçlanıyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)




BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin Kılıç















ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı



































ULUS FATİH
*
EJDER

Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı yalnızca...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder...  Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilirki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...)

ASPASYA

Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı


BELLEK
 amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR
Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak

CAVİT MUKADDESİN ATI

NİTOKRİS

KISSA




















ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






GECENİN TARİHİ

Nesillerin yolculuğu boyunca
İnsanoğlu  geceyi inşa etti.
Önceleri o bir körlüktü;
Diken batmış çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu dünyamızı?
Gölgenin boşluğu için
Bölünmüştü iki alacakaranlık;
Hiçbir zaman bilemeyeceğiz
Hangi çağda anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu yarattı .
Onu  kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,  sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz  tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.

Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.

Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )

Çeviri: Erkut Tokman


Dipnotlar:

1.       Khaldeon:   Babil`de güç kazanmış   eski semitik gruba  bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik dil.
2.       Zeno: Stoic okulunun kurucularından miladdan önce263- 335  de yaşamış Yunanlı filizof.
3.       Luis de Leon : 1527-1591 yılları arasında yaşamış İspanyol şair  ve ilahiyatçı
4.       Latin hexameter :  Satırları 6` lı metrik ölçüye göre yazılmış şiir formu.

























































ULUS FATİH
*
KALEMAKELAME 

Kutlu öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru uçmalarına  yol açtı.
Adam gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden  korkunun verdiği cesaretle, su birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı. Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi, kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında  kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye, hınçla bağırdığını duydu.  Bu adam köyün, us sayrısı çobanıydı.
Kararan havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti. Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi, ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları, doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama, kulağına  imamın sesine benzer seslerle garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak etmeye başladı.
Mahallenin arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor, dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde Kifilis’in  düşürdüğü  bir senet buldu ve senetteki imzanın kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda dağılmıştı.
Kifilis içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail, Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu.  Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında kız kardeşi  olduğunu görüyordu, soluğunu güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini ateşlediği o an...

Şey dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.



(2)
Öğretmeni hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı  bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın  tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye, yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’

Ağustos ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı, siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu. Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler, pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller, papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak  demet demet satan bir çingene düşledi.  Sabahtan bu yana, usu mengene gibi sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.

Kiremitlerin üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu, umutlandı, az ilerde  yağmurun kabarttığı mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza benzetti.

Uzaklarda ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın ortasında  seçilmez hale gelip birden imi timi bellisiz olup, yitip gitti.



(3)
Silgi adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş  bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri, bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler, ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler, transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler, vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları, telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp yaşamlar.
Moteller havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak. dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında; ‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’  yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:

ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
                                      seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi anlıyorum ki baya güzelmiş  bu yarım şiir, kim bilir o kız  nerelerdedir...
Blucini yırtık giyerdi  ve cesurdu, blöf yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına, yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri, otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.

Silgi adam, çocuğun okulunun  bitme saati yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar, Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup, gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı. Nede olsa  ötekilerin; yakın geçmişin, anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep kalplerimizdeydiler. 


(4)
Böyle düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında  Karya kartalıyla inen  Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar, geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha  mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi, umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince,  Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.

Çocuğu elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı, çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda, köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin  kaynağının da  yaşam olduğunu kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı  yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam

Sılada bir evin bacası olsam’

diyordu türkü.

Evde silgi adam zavazinga kasasını açarak  öte beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya özendiriyordu,
peçeli hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar, piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı, onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı, pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar yapıyordu.








(5)
Fellini filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni  sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.

Silgi adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek, sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek gittiler...
...
Büyük yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok, deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın heveslisi  büyük bir oyuna geldiğini  anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından taş döşemeye düşüp  ölmüş, tabağında duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi adamın garip öyküsü böylece        bitti.   &


ULUS FATİH
*******************************************************************************************





























ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli olabilir!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Kaligramlar,

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları



************************************************************************************************************************************************************




















************************************************************************************************************************************************************







ULUS FATİH
*
NİTOKRİS

Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği Surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara benziyorduk...

Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’

Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı içine sinen korkunun verdiği  cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış, çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..

Sonunda babam; en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.

(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler,  Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan  kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar içinde sürüp gittiğini anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)

Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün  ki  Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...

Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor insanın!..

(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere  dilim dilim  yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu vahşet nasıl  kabul görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’  Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)

Babam geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken geceleri, özellikle dağ başlarında,  orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun,  gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.

Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi...  Büyük bir ürküyle, kara yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak, sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.

Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu kederlerin katmerlendirdiği,  hançersi iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak, yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip, gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim, katırlar, erzaklar  ve  toz fırtınasından sakınan askerlerle beni bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...

Onlar bana ne gördün,  Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&

************************************************************************************************************************************************************































BELLEK

Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun öyküsü olacak...

Psambetik, morfinman  Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz. Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir yeryüzünde... Unutsak  ya da algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün, minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet,  bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden  ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı, Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde  Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları  denize su birikintisi manyetik fırtına propan gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki  Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya içti





Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı) incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru eğilmişti.  O zaman vücudu her zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş  ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında, büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş uçuyor,  gidiyor, geliyorlardı. Fakat o bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü. Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen, avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı. Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz, hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı; kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını, pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu. Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim, senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler. Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular. Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi. Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü. Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer, ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu; kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni, diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş, eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti. Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını  seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler. Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan, yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri, ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını, yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti, belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti. Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu. Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun. Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler, Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı, henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne, çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu. Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar. Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu. &

************************************************************************************************************************************************************






ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır. 
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************









































GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        07 / 10 / 2003





ÜÇLÜKLER

Yaşlı solgun bedenin
Elindeki mandolin
Ağlıyor çocukluğa

Erikler çiçek açtı           (iletildi)
Nasıl koku yayıldı
Okuduğu romana

Ova kucak açınca
Gözyaşlarını tutamıyor
Yağmur bulutu

Diana bir hışımla
Gölgesini sürüklüyor
Avdan dönenin

Mavi sudan iskelete
Kara inciler döküyor
İki yaşlı balıkçı

Bir dilek tutuyor kız
Derelerin sümbülü
Gözlerinde yansırken

Yokuşun ardındaki ses
Öyle derin bir ah ki
Eğip büktü ovayı

Güneş doğar doğmaz
Ortalığı yıktı geçti
Çılgın serçe kümesi

Köşedeki köreltide  (iletildi)
Örümcek ağları
Arı sinek vızıltıları

Baştan beri duran ova   (iletildi)
Ot biçen kadınlar
Uçuşan kuşlar koyunlar









ÜÇLÜKLER

Gün çiçeği
Çevirdikçe boynunu
Güneş ordan oraya

Bir sığırcık kuşu
Küskün havalanırken
Ağlıyor sessiz kuyu

Ay ışığı gecede        (iletildi)
Bir haiku düşürür
Aşk kırığı yüreğe

Güneşin ipiltisinde
Yaprakların üzerinde
Düşlerin kelebeği

Son iç çekiş köyü
Kapkara sümbüller
Dökülen sular güller

Gene gelmedi              (iletildi)
Yapayalnız iki kule
Karanlıkta gözleri

Rüzgarın ağlayışı
Kurdun iniltisini
Bastırıyor mu

Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu taşıyor

Ölümsüzlük dediğin
Her  bir kelebeğin
Yıldız olduğu mudur

Ne kokluyorsunuz efendim
Çiçekler çiçekler
Çiçekler









YANITLAR: Ulus Fatih

1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl  korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.   
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.

3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu kamu anlamalıdır.

4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.

6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar  sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.          

8-  Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

ULUS FATİH    08.01.2005







































































































********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SOLARİS

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Şeyler,
tozlu,
sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa;
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                        
eğri,
demir bir kafes

Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus;
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       

İnsan-bütüncül,
et-eş yiyen!

Düşünceyi
dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın

Tanrı'nın mı oyun! 
Tanrı mı?..             

Görkül sevinin egemeni                                   
Yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus!..                            

*******************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı, dedi!... Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklerden geçen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları

*******************************************************************************************************************************************************************































****************************************************************************************************************************************************

  ULUS FATİH
           *
YOKLUĞUNLA
  ÇOĞALARAK
      "Soneler"

Zamanlar boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya dönüşmüştür.

Örneğin Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte, kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi, yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki, gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates, baldıran içerek,  ölümünü kendi eliyle gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik  (kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış, gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz ölümü gerçekleştirilmiştir.

Bunun gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici; ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe (fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.

İslamda resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince; Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.

Sonuçta bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi yanılsamalar olası bir görelim...

Sone (sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone  türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış, esim  çağırmışlardır.

Günümüzde sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine (klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz. Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince (gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.

Modernliği, sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin  herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken, onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların, rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...

İkinci sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. / Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum: Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? / Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır, şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür." 

İlk bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir labirent yaptırdığından, büyünün  geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder... 
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)

Veda etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım: "Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece / parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve merhaba kainat" (***)

Gerçekte her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin olmadığı bir yaşam  neye yarar. Gelecekte mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek denli, bahtınız açık olsun... &


( *     J.L.Borges,
  **   U.Fatih,
  *** N.Hikmet )

Yokluğunla Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet / 55 Sahife /
Artshop Yayınları

****************************************************************************************************************************************************************************



Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.   


KAÇAK YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...

öykü, tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...



>öykünün edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

U.F    Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor, şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla, bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil, biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını açısından da önemli ve vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,  deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır diyebilirim...


>kendinizle ilgili bilgi verir misiniz?
> 








































**********************************************************************************************************************************************

BİR BİZDEN BİR ONLARDAN

NAZIM HİKMET
*
MASALLARIN MASALI

Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana.

Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.

Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
Sonra o da gidecek.

Su başında durmuşuz
Su serin
Çınar ulu
Ben şiir yazıyorum
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak
Çok şükür yaşıyoruz
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.

********************************************************************************************************************************************************************






NİKOS KAZANCAKİS (*)
*
TIRMANIŞ

Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak
tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı,
kanının topuklarından hızla dizlerine, beline yükseldiğini,
oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını
ve aklının köklerini yıkamasını duymak!
"Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek,
ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu,
yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,
çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek;
dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi
dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile
ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada.

Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması
sabahın sisinde,
ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska
altın ve gümüşten, göğsünden sarkan!

Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak
tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen
o vefasız yosmayı;
veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya,
geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik
derilerini.

Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar,
kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı
verircesine
ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh,
ama uçurumdan korkarlar,
oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün
yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri.

Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz,
ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez
bastığı yere,
sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en
kurnazı,
artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür
seni yolundan;
sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini,
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin;
bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini;
pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla.

Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün,
iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış,
şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda
bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu
ürkütmek için.

Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar
kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti;
güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan
ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü.

(*) Yunanistan

********************************************************************************************************************************************************************




















Andromak / Ulus Fatih
Öyküler
160 Sahife
Artshop Yayınları
2007 Eylül
*****************
Mitolojik gezintiler
Av sahneleri
Yeraltından notlar
Sanrıya dönüşen aşklar, serenatlar
Kozmos oyunları
ve
Hiçliklerin savaşı...



















































































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...