ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi
bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki
Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek
bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate
değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir
parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı
olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir
bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa
belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete
yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını
biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin
bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış
ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı,
zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi
aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir
kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu
düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı
hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların
estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara
ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken
olan unsurlardan biri olduğunu kabullenip,
satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla
hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha
bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve
yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir
kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte,
inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden
değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek
isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani
kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün,
bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına
bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç)
hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar,
sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten
kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden
dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık
ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk
gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği
zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin
son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara
dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir
suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile
getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir
incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın
kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor
sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz
Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden
yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar;
(Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan
/ dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın
ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir
yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve
fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran /
direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur
akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda
tutarım / dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde
yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının
kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu
kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği
‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki
duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! /
Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize
ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun
düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı
zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin
hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı
yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu
gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne
gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?..
Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun
kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El
Yayınevi / 72 Sahife
‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et
verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük
dizisi aramaya gerek kalmıyor sanırım.
Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan
Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı
bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz
vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü
belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce
oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı
olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini
yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı
centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir
görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir
üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin
eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf
bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte
anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin
pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın
tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır
kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi
içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken,
Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir
simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve
bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine
bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu
Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın,
letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en
şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan
kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir
şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa
vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta
adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal
ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok
uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz
her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü
sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın
dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına
yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir
hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her
gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda
kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin
dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır,
öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında
bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir
hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair
sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış
veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun
oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine
dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi,
biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu
anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik,
didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça
kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt
sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar
içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini
gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak
bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri
alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan
yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor /
kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla /
gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara
gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten
geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların
sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye
upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik
kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par
avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından
imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap
konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken /
tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu
gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi /
açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık /
çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla
/ karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs
balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle
/ dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha
kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini
sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka
cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen,
Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ANDROMAK
I
Andromak, tırmandığı
tepeden, hafif yelde karların uçuştuğu çam ormanına baktı. İçinden geçtikleri
köylük, uzaklarda karın altında uyukluyordu. Keşiş Rusalem, üç gün önceki
panayırdan kalan son ekmeği çıkardı heybesinden ve ikiye bölerek yarısını
Andromak'a verdi. Andromak, ikiye bölüyorsak, biri sana biri bana kalmaz mı
dedi! Keşiş ya üç kişi olsaydık nasıl paylaşırdık diye yanıtladı. Andromak,
dörtlü sistem, onlu sistem diye mırıldandı. Keşiş onlu sistem kimbilir nasıl
aşılacak diye düşündü.
Önlerindeki gök suyu
geçtiler. Buz öbeklerinin yüzdüğü kolu geride bırakıp, karlı vadide iki yanı
yüksek kayalarla çevrili boğaza geldiklerinde, ilerde, sürüyle akbabanın
guğuldaşarak birbirlerinin üstüne çıktığını görünce, oraya yönelerek, ölen
şeyin ne olduğunu anlamak için hızlandılar. Bir genç kız ölüsüydü bu ve cesetin
yalnızca güzel başı kalmıştı. Güzel baş keşişe dönerek: Adım Hippolyta dedi!..
Andromak boğazın
derinlerindeki ilk sapaktan döndüğünde, gümüş gibi parlayan yüzüyle, ak başlı,
balık vücutlu, yüzüyormuşcasına kıvrılıp bükülen bir yaratık çıktı karşısına;
yaratık onları görür görmez, topuklarındaki minik kanatları birbirine vurarak,
tepedeki koruya doğru uzaklaştı.
Keşiş yürüyordu ve
Andromak'a çok uzaklardaki sessiz tanrılar ülkesinden, orada bir adadaki kız
kulesinden ve kulenin dibindeki iğde ağacının altında uyuyakalan prensesle,
insan başlı keçiden, içerideki küçük mabetteyse, sese tepki verebilen altın bir
buzağıdan söz ediyordu...
II
Perilerin uyluğundan
dökülen pullar gibi yağan karın altında, tatlı bir yorgunlukla uykuyu özlüyordu
Andromak, Akheron'un kıyısında, palamut gözlü, kıvırcık saçlı yarı tanrılara el
sallayıp -gülüşerek, kuş avlayabilen örümceklerin bulunduğu mağaranın ağzına
geldiklerinde yavaşça içeriye girerek, uyuyakaldılar...
Düşlerinde, sayısız kır
hayvanıyla, inci bilekli, ceylan ayaklı nymphalar elele dansediyorlardı. Ortada
yanan ateşin içinden, birer birer fırlayan, gözleri maskeli, Apollon gibi erkek
güzeli satyrler, hemen oracıkta nymphalarla birleşiyor ve garip iniltilerinin
süslediği, betimlerle dolu kıvrak danslarının gölgesi, duvarlarda tuhaf
salınımlarla gezinerek, bir süre sonra ansızın yere düşüyorlardı.
Andromak ve keşiş sabah
uyandıklarında, mağaranın taş zemininde, hâlâ genizleri kavuran bir dumanın
hâleler çizerek tavana yükseldiğini ve incecik bir külün, yosunlu taşlara
sinmiş belirsiz lekesini gördüler... Andromak cesaretle adım atıp, Marsyas
dövmeli ayakkabısıyla küle bastı ve tiz bir çığlıkla, minik bir kırlangıç
fırladı külün içinden. Mağaranın ağzından sızan ışığa doğru yaklaştıkça büyüyen
kuş, geniş kanatlarıyla havalanıp, renkten renge dönüşen gövdesi ve duvarlarda
yitip giden sesiyle 'bir Anka gibi' sağa sola çarpa çurpa uçtu gitti.
III
Çamların dallarında,
yanıp sönen karların, kış güneşiyle bezeli oyunlarına bakıyordu Andromak...
Keşiş, kar kürelerinin, değişen yer çekimiyle, dallarda aldığı biçemin
geometrisini arıyordu bilincinin derinlerinde. Çamlarda ipek ötüşlü, iricil
kuşlar dolanıyordu. Metalik bir parıltıyla uçarak, gökte yer değiştiriyordu
kralın sincapları. Sihirbaz demirci, her on dört günde, taş ve demir aksamlı
uçabilen sincaplar armağan ediyordu krala!.. Andromak demek ki Epir'e
yaklaşmışız dedi. Uçan sincaplar ülkesiydi Epir. Keşiş, ikindiye doğru, baygın
kokulu, gür sarı çiçeklerin dolup taştığı bir bayıra gelince, Zeus'un amansız
kışında, çiçeklerin nasıl açabildiğini sordu Andromak'a... Andromak, gökte
parlayan yıldızı göstererek, düş görüyorsun dedi keşişe, çiçek yok, kar var ve
karın ışık rengindeki yabanıl dökülüşleridir bunlar. Keşiş inandı ve uzaklardan
gelen bir atlıyı işaret etti ona... Gelen bir tanrıydı, balina gövdeli bir yarı
insan, yarı attı. Tanrı hışımla, kırbacını gösterip gülerek, tümüyle som
altından olduğunu kanıtlarcasına parıldayıp, kırmızı kuyruklu yüzlerce sülünden
oluşan ordusuyla, fener alayı gibi geçip gitti.
Andromak yorgun ve
şaşkındı, ilerdeki koyağın arkasına dolanıp kayalara yaslanarak, düşüncelerinin
derin uykusuna daldı. Keşiş uzaklara bakıyordu...
IV
M.Ö 600'de, Andromak,
Epir'e geldi. Kentte demircileri dolaştı, varoşlara girip çıktı, agoraya
uğradı. Delphoi'de uyuyakalan çocukların meselini dinledi, odeonun taş
merdivenlerinde izleyici oldu, Atena'ya geçerek, Akropol sırtlarında, liriyle
mürenleri çağırdığı söylenen çobanı alkışladı, kentin ortasındaki ünlü
bulvardan Melankoia'ya doğru yola çıktığında, keşişle birlikte sekiz yüz yıllık
gezilerinin sonuna geldiklerini anladı... Masallarda anlatılan altın yolun
bitimine kavuştuklarında, yalnızca oturan, sessiz tanrı Uranos'la
karşılaştılar. Bedensiz ve ateş gücünden başka bir şeyi olmayan Uranos'u
görünce, ikisi de biricik ve sonsuz olan 'tek gerçeği' bulduklarını düşündüler; Uranos,
düşlerin varlığıydı ve devinimsizdi!.. Titreyerek; (varlıkların düşüymüşçesine) "Zaman yok, hiç
birimiz yaşamıyoruz" diye haykırdılar...
V
Kız, doksan dördüncü
sahifede gözleri ağırlaşınca kitabı kapattı! Kandili üflemek için ayağa
kalktığında, o ana dek sessiz duran öteki de kalktı!.. (çift gölgeli başı göründü) ve
birbirine bağımlı ama aynı zamana bakışan, iki ayrı gerçeklikle kandile
üfleyerek, uyuyakaldılar...&
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NATÜRON AV
Kar, dağları ak, sonsuz
bir masal diyarı gibi örtmüş, toprak yabansı bir gezegene dönüşmüş, doğa
beklenen gizil gücünü gene göstermişti. Çamların dalları ağmış, kös kös
dökülüyorlardı zaman zaman. Avcılarsa, postları sırtında, postalları
ayaklarında, elinde karabina, sivri bıyıklarıyla yavaş, sinsi sinsi
sokuluyorlardı.
Bu anda dağda ise, ayılar,
keçiler, uzun çatal boynuzlu geyikler, yamaçlarda tek tek, top top durup,
uzayıp giden sonsuz, soğuk, beyaz, irkil hamağa, gözlerinden süzülen yaşlarla,
arı, içten, ürkek, saygılı bakışlarla süzerek selamlıyorlardı, bu ansızın
bastıran yeryüzü tansığını. Doğanın bu uslu, soycul becerisini, tapınçla
izliyorlar belli ki, kabulleniktir tüm canlılar bu yeni gelen saatte.
Kuşlarsa dallarda sessiz
hiç kıpırdamıyorlar. Kışın bu uzun, solugan ve amansız harikasını onlarda
ağırbaşlılıkla karşılıyor, dallarda isteksiz, kaygısız ve olan bitene uyar
biçimde tüneyerek akşamı bekliyorlar, arada kanat çırpan tek tük kuş, beş on
kulaç gitmeden bir başka tilki kuyruğu çamına gömülüyor ve akşama değin o da
hiç kıpırdamadan, orada öylece uyuklayarak, dalgın gözlerle günün geçmesini
bekliyordu.
Bu ara avcılar, kuyruklu
şapkaları kimileyin havada, kimileyin yerde, bu Kanada kışının hazzına kapılıp,
kimileyin coşkulu, kimileyin umarsız ve ama hiç konuşmadan iz sürüyorlardı.
Kimileyin zaman tünelinin dışına düşmüş, kutupçul, ak tüylü, arkaik bir hayvan
gibi yamaçlardan devrilip gelen kar yığını, homurtularla sessizliği bozuyor,
kuşlar başlarını o tarafa çeviriyor, sonra benekli, ağır, ıslak kanatlarını
keyifsizce oynatıp, gene alışkın, uyuşuk hülyalarına dalıyorlardı.
Şimdi -şu anda- avcılar
açık alandan çıktılar ve diğer bir avcı kolunun, sık ağaçlarla kaplı, arkadaki
dik yamaçtan inmesini bekliyorlar. Kimisi birbirinden bağımsız, arada bir ve
sessizce tüfeğini doğrultarak, uzun uzun nişan alıyor, tam uzayıp giden yankılarla,
bu Zeus sessizliğini, bu tinselliğin saltanatını bozacakken, nedendir bilinmez
-birazda mırıldanarak- kızgın, tüfeğini indiriyordu.
Kimbilir belki de,
ağaçlar arasında boynuzu, düşsel bir hâle gibi, hayâl meyâl görünen bir geyik,
o büyülü ecemsi yaratık, o doyunçsuz ulu av, hemen o anda, yüksek çamların
arasından göle düşen renkli, kocaman bir kuş sureti gibi, sihirle kayboluveriyordur! Belki de doğa bu
büyülü, yücelen yaratıkları incitip, bu kutsallığı bozmak istemiyordur. İşte
maral bakışlarıyla bir hayvancık daha geçti: Düş!.. düş denilen şey buydu işte
bir avcı için. İnsanın tüylerini ürperten o gemi azıda heyecan, o doyumsuz
isteri...
İşte böyle bir anda, gene
böyle uzakta, ağır kıllı postallarıyla bir avcı, orada uzun süre, hem de
dizleri üstünde, belki de bir uykuluk zaman kadar, nişan aldı durdu. Ateş
edeceğe benziyordu!.. Baktım: Ayakları yontu gibi, bozlak, peri pabuçlu bir
geyik duruyordu orada; Buran yeli de esiyordu ama! Nedense hiç kımıldamıyor ve
oradaki çamların girintisi, gölgesi, tepedeki bu geyiğin, tanrısal bir nişan
olmasını, olanaksız kılıyordu belki de... Narsistçe bir mabut gibi duran
avcıda, sanki kıpırdayıp kaçmasını bekliyordu onun. Bozlak tüylü, kuru yaprak
gözlü güzelde, kaçmıyordu işte, kaçmıyordu!..
Avcı tam yedi kez doğrulttu
tüfeğini, eğilip doğruldukça hedef alıyor, vazgeçiyor, karar veriyor, cayıyor,
sonra burun delikleri açılıp kapandıkça gene uzatıyor, gene indirip, gene
dikliyordu soğuk demiri: Tanrının düşlerinden de yeşil, iğne yapraklıların
arasında kımılayan bu sonsuz sıcaklığa... Sonra burun delikleri gene böyle
açılıp, gene tüfeğini kaldırıyor, sonra gene böyle indirip, tetikte bekliyordu
alev boruyla!
İşte tam o anda, karşı
dağdan bu dağa kadar yankılanan, tepelerden bir kar yığınının, ta düzlüklere
kadar, kulakları sağır eden bir gümbürtüyle sağılmasına neden olan, kuşların
koyu karanlık dağların içine, bilinmezlere doğru yitip gittiği, dört ayaklıları
sersemlemişcesine saatlerce koşturan, görkünç bir ses duyuldu! Evet! domuz
mermisi yeri göğü sahiplenmişti bir süre...
Ve bir an geçip
geçmemişti ki gözleri, yağan kara, apak kelebeklerin oynaştığı doğaya, kanatlı
atların, kıvırcık başlı, üzüm gözlü aslanların yuvası, Enkidular, Gılgamışlar
göklüğüne bakan ala başlı bir geyikcik, az önce vücudunun tüm ağırlığıyla nişan
alan, iki ayaklının önüne güm! diye düştü...
Avcı tüfeğini indirip
'elâ gözlüye' eğildiğinde, tepenin tam karşı ucunda, sağ eliyle tüfeğini havaya
kaldıran bir başka avcı, taklalar atıp, karların üstünde hoplayıp zıplayarak
kişniyor, vahşi naralar atarak anırıp, bağırıyordu. Kurşun, ceylanın hâlâ
kıprayan minik kulağı ile yalancı boynuzlarının arasına girmiş, ne olduğunu
bile anlayamadan, az sonra devrilip ölmüştü.
Hiç... Eski dünyaya
sevdalı biz aşıklar için, bir canlı daha yitip gitmişti, ölümcül dünyadan...
**********************************************************************************
***********************************************************************
NASILSINIZ
Nasılsınız dedim, 'İYİYİM' dedi. Yalnız, İYİYİM' derken
İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya
gelirken oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında,
usunun dingin, tinininde dertsiz ve uğultusuz olduğunun göstergesi sayabiliriz.
Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'M'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş
ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışımla söylediğini ileri sürebiliriz. Bu
yolda-taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini
tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğini, zorlasalar
bile beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı
başardığını gösteriyor. Sonuç olarak 'İ' ile 'M' arasında kalan 'YİYİ'
aralığını epey titrek ve harflerin ses tellerindedentsiz biçimde soluk
borusunda yuvarlayarak ve çok az yırtımlı olduğuna bakacak olursak,
sinirlerinin gerçekte geçmişten gelen uzunca bir zamandır bozuk olduğunu bu
durumun zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini
ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip-saklandığını ya da bu düşünce içinde olduğunu
anlayabilmemiz gerekir. Bu durmda karşımızda şu an sakin aralıklarla ve
dentlenmiş gözüken biri ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle
eğik açıda-biçimde hareketlerin sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden
ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini, bu
durumu uzun süre koruyabileceğini ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle
karşılaştığında, tehlikeli olup saldırganlaşabileceğini, kendisine karışı pasif
tutumun sergilendiğinde ise etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı
önellemeyeceğini, tam karşıtı dozunda bir kibirle kendi özgün tutumunu
sürüdüreceğini, ve karşı tarafı koruyup kollayacak bir imaya bile
bürünebileceğinive büyük bir olasılıkla bu veriler karşısında birlikta ılımlı
saatler ve kazasız belasız bir günün bizi beklediğini söyleyebilirim...
**********************************************************************************************************************************************
DÖRTLÜK
Ah şu dünyaya geldim geleli
Dilimde yandı gözüm perdeli
Ne zaman geldim gidiyorum işte
Yaşiyorum amma sen gel bana sor
ÜÇLÜKLER
Ağaçlı yolda
Güneşin saklambaci
Sararan yapraklarla
Tan alacasında
Pars gözü mü yanan
Minik nar çiçeği mi
Ayvalar göverdi
Güz demeden
Kış hazırlıkları
Aylak böcekler
Konuyor yamacına
Mavi kır çiçeğinin
Yol boyunca fesleğen
İlk tanın buğusunda
Tutsak almış dereyi
Köylü ile eşegi
İğdelerin altından
Geçiyor Midas gibi
Eğreltiler rüzgârla
Sevişirim sanirken
Öper komşu çayiri
Düşlerin tanrisiyla
Bakar uzaklardaki
Karaca aydınlığa
İncirler öyle dolgun
Üzümler öyle olgun
Kış korkusu kalmadı
Kerberos’un tiz sesi
Dikenli yamaçlarda
Ürkütür keçileri
ÜÇLÜKLER
Dağın doruğunda
Güvercin gurultusu
Otlar dökülen su
Kurbağalar
Yaz geldi öpüşüyle
Ötüşüyor gecede
Daracık girintide
Birbirinin aşigi
İki yayın balığı
Arı vızıltıları
Yayıyor kokusunu
Payam açıklarının
Yeni açık cevizin
Buğulu yaprakları
Esritiyor kırları
Çan sesleri geliyor
Kara ay altındaki
Saklı dereden
Çiğlerin serpiştiği
Tümsekteki menekşe
Isınıyor güneşte
Şurada akintida
Kımıldayan gölgeler
Pırıldayan şeyler
Karla kaplı ova
Uzayan sessizlik
Çınlayan karga
Masmavi çiçeklere
Kondukça yusufçuklar
Dener kanatlarını
ÜÇLÜKLER
Yağmurda gökkuşağı
Bir çelenkle süslüyor
Gümrah ovayı
Üveyik sesleriyle
Yıkılırken düzlük
Birden sessizlik
Çocuklar sokulurken
Serçe dolu bağ evine
Sepeleyen güz yağmuru
Kuyudan su çeken kız
Keten çiçeği kırlar
Ortalık sessiz ıssız
Kül renkli havada
Dönüyor kırlangıçlar
Çığlık çığlığa rüzgâr
Gecenin ortasında
Yabanıl kuş ötüşü
Şangirdiyor raflarda
Güz ikindisinde
Yaprakların püfürtüsü
Yalnızlığın yol örtüsü
Mavi sümbül kokusu
Bulutsu kelebekler
Taşlarda yankiyan su
Cevizli yolda
Uzayan gölgeler
Kımıldayan şeyler
Sessiz serin şafakta
Avcının çıtırtısı
Düşlerin Anka kuşu
ÜÇLÜKLER
Ruhum darmadağın oldu
Leylakların kokusu
Yola sarkınca
Akasyalar açarken
İncilere öykünüyor
Eşikteki sari kiz
Kasımpatılar soldu
Saçaklar karla doldu
Rüzgâr kapı çalıyor
Oğlan bulunca dengini
Yamaçlarda bahar
Döktü yedi rengini
Ufukta kara bulut
Havada göçmen kuşlar
Bu gelen güz yağmuru
‘Bu Satürn gecesinde’
Çılgınca sevişiyoruz
Leda’nın mahzeninde
Asmalar salkım saçak
Kuşlar çiglik çigliga
Güzde gelip geçiyor
Ruhun fırtınalarını
Sümbüller karanfiller
Nasılda dindiriyor
Nar çiçeğe durunca
“Sönüyor alkanatları
Gün batımının”
Serçelerin çığlığı
Güldürür derelerde
Yaban mersinlerini
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık
Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki
sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine
çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya
yatmak üzere sıcak bir ülke
ararken, utku içinde
Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü
öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş
arasindan Arap yarimadasina dogru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan
gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan
çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş ocaginda
bulundugu bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamini yitirdi.”
(4 Eylül’de Cernek
istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün, geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında vurulduğu,
Kefren’e doğru kaçmaya çalışırken; piramidin
yüreğine
düşerek öldügü ögrenilmiştir.)
KAFKAFONİ
Kralın haberini
bekliyoruz.
O kraldan ayrılmak üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
O koridorlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O sur dışında.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kırlarda.
Kralın haberini
bekliyoruz
O kente girmek üzere.
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar!
Kralın haberini
bekliyoruz...
KISSA
(02.01.2005)
Öldüğüm günün ertesinde
Zincirlikuyu’daki mezarlığa gömülmüştüm. Aradan zaman geçti, metropol öylesine
kalabalıklaştı, gökdelenler öylesine çoğaldı ki, büyük kentte bizlere yer
kalmadı ve bu ölüler evinin; her şeyi bilen siyah gözlüklü, boyunbağlı
yetkililerce kaldırılmasına karar verdiler. Hepimiz üzülüyorduk, aramızda
ağlayanlarımız, çığlıklar atarak ikinci kez ölmek istemiyoruz, bizi
birbirimizden ayıramazlar diye bağıranlarımız vardı. Sanki mezarlık titriyor,
görünmez bedenler, yüzler, eller nerdeyse dış dünyaya fırlıyordu.
Sıra bana geldiğinde,
devasa kepçe önce bir yarımı sonra diğer yarımı azgın görünüşlü bir araca
yükledi. Umarsızlığın verdiği ağırbaşlılıkla yazgımı kabullenerek, yeni
ölümümle tanışmak üzere yola çıktım. Aracın güçlü sesler çıkarmasına karşın son
derece eski olduğunu anımsıyorum. Kimi zaman düz, kimi zaman kıvrımlı yollardan
sarsıntıyla giderken, yanımdaki komşularım esnekleşen, aralık bölümlerden
aşağıya düşüyor, elveda bile demeden istemlerimiz dışında ayrılıyorduk.
Yazık ki korktuğum başıma
geldi, Arnavut kaldırımıyla döşeli daracık bir yoldan giderken artık bir avuç
diyebileceğim bedenim, ötekiler gibi, atıkların bırakıldığı bir bidona üç adım
kala savrularak sokağın ortasına yığıldı kaldı, kalanlara el bile sallayamadım.
Az zaman sonra yaşlı bir kadın elinde torbalarla geçerken dikkatle bana baktı
ve geri döndüğünde; yol ortasındaki tuhaflığıma aldırmaksızın, özene bezene
beni torbasına doldurdu. Evi bir bodrum katıydı ve kadın minicik bahçesinde
fidanlar büyütüyordu. Gelir gelmez fidanların arasına beni saçalayarak, biraz
da su serpti ve sandalyesine oturup uzun süre dinlendi ve sonrada çekip gitti.
Durumu anlamıştım ve
yaşadığımız evrende benim için çıkabilecek en büyük fırsatlardan birine
kavuştuğumu da sezinlemiştim. Genlerimin, moleküllerimin, minerallerimin tümünü
küçük bahçedeki fidanlara yürüterek sonsuzluğumu sürdürüyordum. Aylar sonra
yaşlı kadın, fidanları sabırla büyütmesinin karşılığını aldığında, sofrada
enfes bir yemek biçiminde duruyor ve annesini delice öpen rüküş giyimli çılgın
kızının midesine eğlenceli, şakalarla dolu bir gürültü patırtı içinde
iniyorduk...
Melankolik ruhlu kızının
daracık bir dünyası vardı, bütün gece tv izliyor, annesine de yine evlerine
benzer bodrum katındaki işinden, iletişimsizlikten, anlayışsızlıktan,
tacizlerden söz ederek yakınıp duruyordu. Sabah olduğunda arkadaşlarıyla
Beyoğlu’nda buluşmaktan söz etti ve saat 14’de buluşma yeri olan Tünel’e yakın
bir kafeye doğru, bazen vitrinleri izleyerek, bazen utanılacak en acı gizleri
paylaşıyormuşçasına mavi çantasına sarılarak yürümeye başladı.
Ama ilkyazın bu puslu
günlerinde onu bir aksilik bekliyordu, yolu tam yarılamışken yıldırım
düşercesine yağan bir sağanakla karşılaşınca, oradaki bir binanın kapısından
zorlukla kendini içeriye attı. On dört yıldır dolanır dururdu ama ilk kez bu
yapıdan içeriye giriyordu, sonsuz kafeler, sonsuz eğlence yerlerinin olduğu
buralarda olağan sayılmalıydı bu. Bilisizce gösterişli, resimlerle dolu bir
sergi salonuna sığındığını anladığında, ne giyim kuşamının, ne yaşam
anlayışının bu atmosferle uyuşmayacağını düşünerek, sıkıntılı, dolaşmaya başladı.
Ama daha yolun başında bir çarpınca uğradı, ne denli düşle dolu resimlerdi
bunlar, korkunç bir özlemle aradığı çocukluğunun yüzdüğü tuvaller, renk
çılgınlığı içindeki ormanlar, köyler, haykırarak takıp takıştırmak istediği,
kolyesinde, küpesinde görmek istediği bir tavusu bile kıskandıracak armoniler,
ruh ikizini aradığı, aşık olduğu
gençler, uzun gölgelerle dolu, ayak basılmadık yerler, kuş ötüşlerinin
gizlendiği korular, karabasanlara dönüşen anılar...
Bir hayranlık ve
şaşkınlıkla uzun süre resimleri inceledi, delice bir merak içinde ressamını
düşledi. İlk kez karşılaştığı sanat denilen şeyin, insan ruhunun yansısı
olduğunu anlayıp, yürekte açan taze gül yarası gibi yine ilk kez böylesine
kucaklaştıktan sonra, birden dışarıda sürüp giden yağmurun sesi kulağına
çalındı. O seslerde, gelmiş geçmiş sevgilerin, kavgaların, hayallerin,
acıların, sevinçlerin büyük bir özlemle, yeniden yeryüzüne gelmek ve o
olağanüstü tansığı hiç olmazsa bir kez daha yaşamak isteyen insanların, tüm
canlıların sesleri, artık anlaşılması olanaksız, pişmanlık dolu tıpırtıları
vardı. Bu serzenişle; hiç olmazsa bizim, yaşamın güzelliklerini, tansık dolu
albenisini değerince yaşayabilmemiz için, yıldırımlar, şimşeklerle uyarmak
istiyor, olmayınca da zapt edilmez gözyaşlarıyla hepimize ağıt yakıyorlardı.
Olanaksız bir özlemin acı veren ninnisi, düş kırıklıklarıyla dolu yankıları ve
kederli yalvarıları vardı o yağmurun sesinde...
Hiçbir üzünce kapılmadan
resimleri bir kez daha dolaştı, birbirinin benzeri günler ve ağlarından ayrılmayan
örümcekler gibi yaşamaktan bir an olsun uzaklaştığını düşünüyordu. Çocukluğu,
ilk aşklar, düşlerle dolu anılar, gölgeler, anneler, sevinç ve acılarla dolu bu
yaşamın aslında ne çok giz barındırabileceğinin şaşkınlığıyla dışarı çıktı... Akıp giden kalabalık; bilisizce ölümüne koşan
ve menderesler çizerek; ileride, metrodaki uçuruma boşalan, kara bir ırmak
gibiydi. Garip bir ürpertiyle yolunu değiştirmeyi düşündü.
Ne var ki düşüncelerinin;
akşam annesini öpücüklere bogdugu güzel yemekte bulunan ve az öncede
resimlerini izledigi, gerçekte ölmüş bir ressamin ruhundan kaynaklanmiş
olabilecegini hiçbir zaman bilemezdi!..
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in, İlyas’ın
deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşini ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çikmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşinda toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atildi. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşagi beş yukari oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başi baglanir
miydi?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
****************************************************************************************
ÖMER CEM
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Ve seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye sehpa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Yavaşça ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşlarinda çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
MART 2000
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıs diyor
Issız adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
Deniz dibinde kaplumbağa
Kayaların arasında
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM- 2005
Gece karanlığında
Denize vuran ışık
Ay ışığı
Güzel narin bir kız
Papatyayı alıyor eline
Seviyor sevmiyor
Denize bakan odada
Şiiri ariyorum
Ay ışığında
Sandalye masa kitaplık
Dilsiz bir konuk gibi
Öyle eskimeye bırakılmış
Dallarda kurumuş böcekler
Gecede ilerleyen zaman
Kayalara vuran dalgalar
On yaşindaki çocuk
Sessizce ağlıyor
Elinde bir avuç toprak
Bir tren geçiyor
Paslı raylardan
Geçmişin anisiyla
Çiçeklere yatıyor bir
kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Su- Herkes izliyor
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batiyor
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava
kararıyor
Güneş batmakta
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi
duyuluyor-uzakta
Ovaya bakan kız
Şaşiriyor
Ova neden yeşil
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken
nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır,
yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan
üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu
anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar,
Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları
Borges'i de okumam acaba böyle öyküler
yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir
taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli
sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa,
yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için
gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan
ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek
zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka
bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir
şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak
isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla
değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı
öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı
köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik
biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa
borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte
yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim
bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz,
zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi
'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın
aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini
göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini
aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma
veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı
bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha
olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden
dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir
macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan
"ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?
Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış
açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi
oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi
gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar.
Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı
için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş
çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen
etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi
olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği
pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar
konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır
mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey
ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de,
dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi
ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir
yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir
başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey
biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken
neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde
aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği
bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki
değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken
yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki
de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile
getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu
sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor
diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak
görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar,
sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya
sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan
sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir
ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
******************************************
ULUS FATİH
***********************************************************************
HYKANDROS
"göz gözeydik ve kara
ak meni boşaldı çukura
girdi yarığa dülger balığı
ruh aradı Avernus’u"
ve;
Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri
ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda, gül parmaklı
şafakla; incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden
nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları
izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi
böylece geçirip gidiyordum...
Ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı
bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa
sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz
güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar, çimenlerde tavşanlarla hoplayıp
zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak, kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın
ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum
başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya
kalıyordum...
Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir
kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte
bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım, koynumdaki flütümü çıkarıp
gün dönene dek çaldı; tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden
inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu...
Bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı,
yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki
gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı
tanrıçayı selamladı.
Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak
istiyor ama uyanamıyordum. Güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor,
tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir
kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı
düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık
biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu
Antares ve Eros kalabalığı "gölde yüzüşüp oynaşarak" kaçışmaya
başlıyorlardı.
Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya
kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi
kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve
diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış
birer Herkül gibiydiler.
Gölgenin yanına vardım, heyecandan
titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı.
Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı. Az
önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki
göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül
açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım
giderek artıyordu.
Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum
sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına
vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini
çalıyordu!..
Ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine
akıp gidiyordu... Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince, onunda
bir; Nympha, benimde; Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp,
elini tutarak, yalımlanıp duran yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden
uzak maviliklere doğru; yitip gittim... &
********************************************************************************************************************************************************************
REQUIEM
"Ağıt"
'Zoltan
Fabri'nin filmine'
Pista'yı unutmadım, aşk unutulmaz,
o kutsal öğlede, şimdi anıyız artık.
Ölüm...
Istvan beni unuttu, unutmuş,
belki de unutmak zorunda,
unutturuldu çünkü bize yaşam
belki de Istvan öldü
Ağlıyorum...
bacaklarının bu kadar güzel olması,
organlarının birbirini tanımasından derdi
Kary'yi kıskanmazdı, o kutsal öğledeki,
Tungsram kürekçilerini de!..
Hâlâ gülüyorum,
ama onu unuttum,
unuttum artık, onu unutmalıyım,
Gyula Pelle'yi, yalnızlığımı
Hannover'in yerini dolduracak titan yok!
Ağlıyorum!..
Pelle gel! Pista'nın günlüğünü vereceğim...
Bekle, Babeuf çalışmasını da onun;
Babeuf...
Aşk unutulmuyor,
yaşam da, yaşam çekilmiyor,
(Çernobil'in değiştirdiği meşe biçimleri
gibi yaşam!)
Herşey biçim değiştiriyor,
daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı
koşabilirim,
her şey bana bağlı, her şey size...
Özür dilenip salınacağını düşlüyordu Pista,
evet, yaşam çekilmiyor
Biedermeyer masası, Rokoko stili şeyler,
Vac hapishanesi
Üçgenler, kareler, dörtgenler...
Unutulmuyor Io'lar, Venüsler,
Dünyalar, hayhaylar, Triton!..
Netti ben, ben Netti, it-te-ben!
Aşk! yaşa Pista!
Hölderlin'i tanır mısın, geyik kalçaları;
karaca göğüsler, Holne'u sever misin
Kumru gözler, İncil şarkıları gibiydi, bazı
şeyler
Maria Nostra cezaevinden gelebilirim,
gelmiş olabilirim, geliyordum...
Aşk çekilmiyor!..
Netti ben, ben Netti,
ten-ben, ben-ten-ti!
Yaşam bitti, yaşam bitti.
'Mızrağı flütten geçiriyor hayat!..'
********************************************************************************************************************************************************************
Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var
ülkemizde, pek kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda
tutumu birbirine benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla
nobel verilmeyeceğini anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir,
oyunu kuralına göre oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek
hakkı, bizlere gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir,
Pamuk bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da
Türk dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir
yanıda var demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü
düşmanınız bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte
siyasi görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz
bir edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir
çaba göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye
ye verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı
sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak
gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler barındırır,
o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar şunu bilmeli
ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde arayanlar, bütün
zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne kendilerine ne Orhan
Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu dayatarak varlığını
sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin olabileceğini ve ne gibi
yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan Pamuk un edebiyatının
gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir edebiyatın ödül
alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç mantığına uyan edebiyat
ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat değil ama bu konuda
kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal olarak ama bunun her zaman
salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim beklentilerimizi karşılaması
düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri ve kriterleridir, bu sizin
beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe' ödül aldı, türkçeyi yetersiz , kısır bulan nice
edebiyat ehlinden biri alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı, bu konuda
en ufak bir düşüncesini okuyup görmediğim bir yazar almışsa sevinmeliyim, ama
onunda siyasi takıntıları var, oyunun kurallarına uymak zorunluluğundan mı bilinmez,
sonuçta olayları bir potada değil ayrı ayrı değerlendirip son bir yargıya
varmak daha doğru olabilir, her şeyde ağlanacak bir yan bulan toplumlar az
gelişmiş ve güçsüz, her şeyde sevinilecek bir yan bulan toplumlar çağın
ötesinde ve güçlü olmak gerekir, ağlayıp yerinenden ziyade, sevinip tadını
çıkaran topluma doğru evrilmek kolay değil ve ayrıca gerçekten güçlü olmayı
gerektiriyor... Biz yeterince güçlü olsaydık bu ödüle yalnızca sevinirdik,
aslında Pamuk un sözlerinden dolayı biz korkuya kapılıyoruz, zayıflar ve baskı
altında olanlar sürekli suçluluk duygusu içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi
sevindirmiyor, güçlü olsaydık eleştirinni her türlüsüne açık olur ve sonuna
kadar sevinmeyide becerebilirdik...
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath,
Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo,
Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti,
Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan
bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene
de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka
gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat...
Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın
(yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan
çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Bir Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim
ki sanat deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı
bile güzel olan tek şey herhalde aşktır
sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü
Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü
tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de
salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi
aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da
bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek
verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’
yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması
sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla
ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı
M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle
bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın
şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir
biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı
kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere
koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni
bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı
uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak
daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer
yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici
evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak
ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın otunu
(ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var...
Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak,
kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım
olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana
yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir
araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde
canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine
kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar
akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü
buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen
sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın
duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve
aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer
ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek
olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama
ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç
kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, /
hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa
yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim
gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve
yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek
dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan
geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar)
trajik bir şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş
Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk
Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
BİR BAHAR AYİNİ
( H e r m a f r
o d i t )
I
Defnelerin
taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak
buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken
buluyorum incecik bızırımı...
Bazen
aşağılardan mırıltılarla geçen yolculara bakıyorum, taş atıyorum onlara,
ürkütüyorum hayvanlarını ve en önde ak bir tay üzerinde duran önderleri diyor
ki; ‘Yukarılarda dağ keçisi olmalı, yoksa nereden sıçrar ki bu taş yağmurları.’
Sonra ağaçlara tırmanıyorum, alıçlar, böğürtlenler topluyorum, bademlerin
yosunlu ıslak dallarına uyluklarımı yaslayıp, daldan dala geçerek, bodur
ağaçlardan erik koparıyorum. Ormanın uğultusuna kapılıyorum. Yalnızım ve orman
cinsleriyle kucak kucağa hep böyle yalnız kalacağım. Su birikintilerinde
yusufçuklar boru çiçeklerine her konduğunda, mavi kanatlarını tutup
çekiştiriyorum onların, çayırların üzerinde çocuk kalbi gibi titreşiyor
böcekçik. Öğle üzeri örenleri dolaşarak, tepelerde yaban arılarının yuvalarına
çomak sokuyorum, ardıç dalı renginde, sarılı kırmızılı şeritlerle, ürkütücü,
incecik sokaçları dışarıda, uçuşuyor arılar. Yaprakların arasında kovalamaca
oynayıp kaçışıyoruz ve peteklerden değneğimle sıyırdığım ballarını yalıyorum
onların. Bal ağzımın kıyılarına dökülüp yayıldıkça; kelebekler, minicik
böcekler gelip konmak istiyor dudağıma. Sonra aşağılardaki boğaza iniyorum, gün
burçlardan süzülüp, yarıklardaki ejderhanın kucağına düşmeden sulardan
çıkmıyorum, ağaç kabuğundan sandallarla yüzüp dolaşıyorum. Kabarık, gümrah
toprakta dolaşan orman cinsleri, mutluluk ve şaşkınlıkla beni izliyorlar,
üzerlerine gidersem geri çekiliyor, karşıya geçersem de hemen toplaşıp, yine merakla bekleşiyorlar.
En çokta kuşlar ötüşüyor yıkanıp dökünürken, iskeçeler, sarı gagalar, çatal
kuyruklar, çulhalar. Kırmızı kanatlı çayır çekirgesinin bile çıtırtısını
duyuyorum çağıltılar arasında.
II
Yapraklara
yürüyen su, kutlu bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Aşağılarda köylüler,
tarladaki ürünlerini çapalayıp ter akıtırken, yorgunluk çökünce, komşularıyla
yarenlik yapmaya başlıyorlar. Akşam dönerken, binitleri yolun sapağında bir
görünüp bir yitiyor. Sesleri, orman cinlerinin, su perilerinin seslerine
karışıp, tuhaf aksanlara dönüşerek kulağıma dek geliyor. Tatlı, dertsiz
uğultularla söyleşiyorlar eyerlerinin tepesinde. Kimi zamanda hava dönüyor;
uzakta, ovalarda birden patlayan bir hareketlilik gözlüyorum. Fırtına, bastıran
yağmurla, her şeyi katıp katıştırarak, karman çorman ediyor, eşyayı ve
insanları hırçınlaştırıp bozup dağıtırken, kızışkın bir belirsizliğe yol
açıyor. Dallar hışımla eğilip doğruluyor, otlar saç saça baş başa kalıp, toprak
karışıyor ve buğday dolu düzlüklerde şimşekler çakarak, ova bir o yana, bir bu
yana savrulurken, sesler ürkücül bir heyulaya dönüşüp, tümsekleri aşarak,
uzakta kararan gölgeler ve burgaçların homurtusuyla, ıssız dağlara doğru
yükselip gidiyor. Ve birden ortalık umulmadık biçimde durularak, doruklarda çamların
dikenli taçlarının, pırnalların, kedi tırnaklarının arasında güneş açıyor, az
sonrada, yine hiç bir şey olmamışçasına, dağın karanlıkları arasından sızan
ışıklar, kovuklarda kıpırdaşan uyuşuklarla kol kola, sanki işitilmez sessizlik
dolu oynaşlar içindeymiş gibi, yavaş yavaş batıyor.
III
Serin mayıs
sabahında çiçekler açmış, parmaklarım çiçeklerin kırmızısına bulaşmış, lagünün
sisleri arasında, umarsızca çırpınan kuşlarla, düşte gezer gibi süzülen tazılar
görüyorum. Dağ köylerinin kurnaz bakışlı tazıları, ağaçların yere yakın
dallarında, uçamayan yavrular, kabarıp kösleşen toprakta kara tavuklar,
çamların kovuğunda çılgın renkli tavuslar, düşten güzel kuşlar varmış gibi, bir
kral edasıyla salınıp gidiyor. Ve mavi benekli tazının ağzındaki yabanıl kumru,
kanatlarını çırpa çırpa, sağa sola çarpa çarpa tükenerek, bu yaşam sarhoşu,
kıvıl kıvıl canlıların dünyasına veda ediyor.
Şafağın bitişini
muştuluyor keskin uluyuşlu yırtıcılar. Ve ürpertici sabah yelinin
şımarttığı çayırlarda, yaprak gözlü karacalar
suya inmekte ve alaca tüylü uzun kuyrukların tuhaf çığlıkları var sabahın
sesinde. Kırlarda Venüs
çiçeklerini
koklayarak dolaşıyorum, koruların baygın kokusu burnumda tüterken, ulu bir
ağacın dalları altında, birden gürültüyle bir sanduka düşüyor tepeden. Gümüş
kapaklı minicik bir kutu, içinde gönüllerin saklandığı, altın
simlerle döşeli,
kadife tenli dörtgen piramit. İçini açıyorum, küçük mü küçük haberci Merkür,
-Hermes kılığında!- sadağında oku, elinde yayıyla, anileyin sıçrayıp karşıma
geçiyor ve karanlık bastığında, her zamanki gibi, Atena’nın sevişme vaktinin
geldiğini söylüyor bana.
IV
Ormanın içlerine
doğru uçarcasına koşuyorum, pembecil bulutlarla örülü, mavi yıldızlarla süslü
kulübeden içeri giriyorum. Atena kuş tüylerinin havalarda uçuştuğu, diri
bedenlerin üzerine, iri basenlerin ötesine berisine üşüştüğü, yumuşak,
rengarenk yatağında beni bekliyor. Sarılıyorum ona, nilüferli göllerden süzülen
çiğ dolu damlalarla, siyah zülüflerinden sümbüller sarkan, yasemin kokulu
saçlarına elimi atıyorum. Teninin buğdaysı kokusunda, rüzgarda yapraklar gibi,
dilimi gezdirerek, avlaklarına, ağaçlık derelerine, ırmaklarının dar boğazına,
çayır tüylü, çiğdemlerle süslü kıstaklarına doğru hoyratça iniyor ve
doruklardan aşağı, elimi kolumu sallaya sallaya, Atlantis’de sözü edilen
Platon’un dev mağarasına giriyorum.
Kulak
oyuklarına, boyun uzantısıyla, omuz boşluklarına, yanak gözeleriyle, çene
çukurlarına, orman yemişlerinin tüm tatlarını, tüm kokularını, tüm gizlerini
fısıldayarak onu kışkırtıyorum. Ansızın dönerek altına alıyor beni, gözlerim
kararıp, kulağım uğuldarken, gizlerle dolu uçurumlarında, el değmeyen
yükseltilerinde, altın sunumlu renkler içinde, kayarcasına dolaşıyorum.
Görülmemiş, us dışı ışık oyunlarıyla süslü, güneş gözlü, mavil sislerin perdelediği,
renkli tüylerle bezenmiş, sincapların yaramazlıkla gezindiği ormanlarına
dalıyorum. Güzelim hayvanlarla, alabildiğine kıvrak taylarla, ak tüylü
akbabalar, vahşi filler ve benekli kaplanlarla oynayıp coşuyorum. Ve çene gülü
gibi bir tünelin ağzından; çift ağızlı bir tünelin ağzından, yıldırımlarla
girip çıkarak, koşarak, hızlanarak, düşe kalka, çarpa çurpa, bağıra çağıra,
ağlaya sızlaya, yalvara yakara güneşe varıyorum. Körelen bilincimin kösnül
aydınlığında, haykırışlarla eriyip, alev alev parçalanarak, bir güneş
oluyorum!..
V
Sabah olmak
üzereyken, aslan kükremeleri ve vahşi böğürmelerin tan atımında harmanimi
topluyorum. Düşlerin kulübesinden çıkarak ormana dalıyorum. Soğuk ve mavimsi
bir bahar göğünde, ayın soluk ışığının, öylesine erinç ve dinlence vaat eden
ormanın içlerinde gezinişiyle, eğrelti otları ve at kuyruklarına basarak,
-sırtımı kuzeye verip- bir sedir ağacına yaslanıyorum. Ormandaki kaynaklardan
dökülen suların çağıltısında omuzlarım ürperiyor, hayatın ve ölümün amansız
baskılarını benliğimde duyumsayıp, ağaçların arasında -kaplan gözü gibi-
parıldayan sabah yıldızına bakakalıyorum.
Karşıma çıkan
ilk çağlayanın kollarına bırakıyorum kendimi, funda yapraklarıyla kalçalarımı
ovuyor, incecik kaburgalarımı ve göğüs kafesimin minicik incirlerini hafif
hafif kırbaçlayarak, diri bedenimin özlemle yüklü kalmasını sağlıyorum. Sonra
geyiklerin dilini vurduğu derelerden
kabımı dolduruyor, gergedan kuşlarının sevişmesine tanık oluyor ve
Attika baharlarının temiz havasını içime çekip, batıya doğru yürüyerek, uzakta
Perillos’un heykelleriyle süslü, sığır kuyruğu biçeminde yayılmış, altınsı bir
göz gibi yalımlanan, boğalarıyla ünlü Phalaris kentinin (güneşli) görüntüsüyle
baş başa kalıyorum.
VI
Sarı taç
yapraklı, çiçeklerle dolu bir ırmağın kıyısında, söğüt ağaçlarına asılı kalmış
yarasalara bakıyorum. Yarasalardan biri; ‘Kendimize ilişkin, kendi
hayaletimizden, katıksız süresi türdeş uzama yansımış, renksiz bir gölgeden
başka hiçbir şey algılamaksızın mı yaşarız’ diye garip bir şey söylüyor. Şimdi yaşıyoruz
hepimiz gibi. Şimdi geleceğin en beri noktası, bir başlangıç, geçmişinde en öte
noktası bir sondur. Ölümsüz ve ‘Asıl dokunulamaz olan şimdidir.’ Geçmiş ölü,
gelecek doğmamıştır. Ölünce, -un ufak olup- bitimsiz bir geçmiş ve sonsuz bir
gelecek olur, zamanı sileriz diyor. Orman içlerinden çokça uzaklaşmam, bu garip
düşü görmeme yol açarken, kaçarcasına ormana dönüyorum. Yeraltından yükselen
bir patırtıyla kendime geliyorum, yıldız biçeminde büyük bir kütle çıkıyor
önüme ve bir zambak gibi açılarak, içinden tuhaf mı tuhaf yaratıklar çıkıyor:
Kerberoslar, pegasuslar, kentauroslar, gorgonlar, feniksler, meduzalar ve daha
niceleri beni aralarına alıp el çırparak oynatmaya çalışıyorlar. Kötücül
olmadıklarını düşünerek; birlikte oyuna çağırıyorum onları, dolunay çıkıncaya
dek dans ediyorum onlarla, sonra bir çemberin çevresindeymişçesine toplanıp
oturarak aya bakıyoruz. Sanki bizi izleyen birileri var orada, sanki
birbirimizle bakışıyoruz. Ve yaktığımız ateşin sisi ayın önünden dalgalanarak
geçiyor. Oradakilerin ateşi, gizemli bir yalaza dönüşüp, gözlerimizin içinden
bir hayal gibi akıp gidiyor.
VII
...Sabah çift
gövdeli bir palamudun çatalında uyurken buluyorum kendimi, tüm gördüklerimin
düş olduğuna karar verdim, ne denli acıktığımı düşünerek, mantar aramaya
başladım, içinden garip sesler gelen tatlı su midyelerinden topladım, sonra
onları gene ırmağa bırakıp, akşamdan kalan küllerin içinde bulduğum korları
üfleyip püfleyerek yeniden tutuşturdum. Ormanın tinine dualar okuduktan sonra,
sırım gibi dallardan edindiğim çubuklara mantarları dizerek, taşların arasında
közledim ve kendime hedonist ruhların bile kıskançlıkla gözleyeceği bir ziyafet
çektim. İlerde, dalların arasında peşinde bir geyikle dolaşan Artemis’in
gölgesi ateşe düşünce, hemen gizlenerek, onun gizemli gülüşü ve hayvanları
büyüleyişine tanık olmak için, soluğumu tutarak bekledim. Geyik, Artemis
hızlanınca hızlanıyor, yavaşlayınca da durup sanki onun adım atmasını
bekliyordu. Ormanın tüm hayvanları onu görünce ya soyluca bir duruşa geçiyor,
yada alabildiğine güzel bir ötüş yada meleyişle serzenişte bulunuyor, musalar
gibi şarkılar söylüyordu. Yakınlardan geçip gittiğinde, onun bu şarkılar
alayına benim içimden de katılmak geldiyse de, kendimi güçlükle dizginledim.
Taşların arasında iki yeşil yılan bile, uykularını bırakıp otların içinden,
onun ardı sıra süzülüp gidiyorlardı...
Sonsuzca yaşam
biçimi olsa da, ormanda yaşıyor olmaktan çılgınca bir sevinç duyuyorum. Göğsüm
mutlanla dolu, başımı yukarılara kaldırıyor, coşkulu bir koroyla uçup, Artemis’e
eşlik eden apak kuş sürülerine doğru dalıp gidiyorum.
...
Defnelerin
taçlandırdığı başım her döndüğünde, ıhlamurların altında uyumuş kalmış olarak
buluyorum kendimi ve esen yellerle uyandığımda, bir erkek tavşanı koklarken
buluyorum incecik bızırımı...
********************************************************
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin
karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara
dönüşüyordum.
Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te
olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir
dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini
görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını
bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde
giderek saydamlaştığını gözlüyordum. Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz
alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan
hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron
çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen
bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in
gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden
ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan
içerken, yurtsamayı topuklarında
hissediyor, kör bir
kızın okuduğu Taberi
tarihinin içinden vadileri
döne döne Melkitler yaklaşıyordu. Deniz danası
derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta
Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla,
yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı
kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura
savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük
dalgaların sesiyle düşler görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde
ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini
görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında
parıldayan mavi otların arasında yağmurlar yağıyor, insan başlı kuşlar
-Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah
adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev
gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya
çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya
kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından
alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa
dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü
kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban
mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü
Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve
dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz
geçip gidiyordu. Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban
güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu
vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik
pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üzerinden süzülerek üstümüze doğru
geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde
çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden
gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını
selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap,
ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan
yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz
naz
dare Mina
Mina kar dare
Mina
sereş fer dare
Mina”
sesleri arasında
uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan
kartalları ve seyrek görülür
kuşları kollamakla geçirmeye
karar verdim. Kanatlarıyla
aydınlık bir pencereye
dokunan bir gece
kuşu gibi,
bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici biralevle
tutuşturuyordu.
Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu
sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen
noktayı arıyorlardı. Ses dağların
uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız
dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması
gibi koştu sonra döndü ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta
edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır
yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin
yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni
anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek
görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen
seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto
yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir
şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
MÜLÖ
Neden, M.Ö 430-702 yazar?..
Hem, M.Ö, Mülö yani: Ölüm mü?.. Ah
Solon, ah Sokrates, ah Seneca... Çiçero, Sulla, Ogüst... Ah Antuvan,
Alkibiades, ah Zeus. Kitaplarda nasıl da pişman durursunuz. Gözleriniz kör,
kulaklarınız sağır, yüzler pişmanlığın onulmaz izleriyle dolu, nasıl da
bakarsınız, kartamış tarih sayfalarından, bu evrensel hay huya.
...Ah benim teyzem, 1913
doğumlu Zübeyde... Adını kimler verdi sana. Ah ötekiler, Cennet, Fatıma,
Zaliha, Esma. Anneciğim Şefika. Nasıl da hepimizin yaşadığı bir zaman diliminde
buluştuk, bilincinde bile olmadan...
Hepimiz öldük... Yaşadığımız
çağda, yaşam komşusu olduğumuzu bilmeden. Nasıl da anlayamadık birbirimizi;
sevip, sevilemeden. Ya diğerleri, diğer komşular, komşularımız... Nasıl da
ölüp, öldürüldüler!.. Nasıl da, iki dünya savaşının acılı tanıkları idiniz...
Düş içinde bir düş gibi; gelip geçtiniz.
Ah, ah... Sibirya’daki
çobanlar, Hindistan’daki organ satıcıları, Tibet’teki savaşçılar, Japon
tacirler, Taylandlı çocuklar, Maverickli siyahlar... Kanada geyikleri, Brezilya
ormanları. Uruguaylı umacılar, Paraguaylı paracılar, Panamalı hacılar. Afrika
kuşları, Güneyin kanguruları. Perulu periler, Pisarrolar, Diazlar, Cortesler...
Hünerli papağanlar, dikenli kaktüsler, tansıklı lotüsler, küsler.
...
Yalnız insanlar...
Düşler, düşüşler.
ASTEROİD
Siz bu satırları okuyalıdan
bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde
belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz.
İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi
anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer
bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm
yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetkisi her
zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve
bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu
için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma (olguya) indirgenmiş. Çipler
verilen komutlarla bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif
sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz
ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde
saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş,
gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın
geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük
bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman
baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı
bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın
çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle
oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın
neredeyse sıfır açıyla çarpışarak, teğet sürtünmeyle, kaynaşmasını sağladık.
Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal
görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için
-hızlandırılmış zamanda- tam
250 yıl boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroid ve
eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay
kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye
dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki
dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda
bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri,
kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip bir anlamda
tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip,
kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile,
yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp
istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere
dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş. Biliniyor
ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün
bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir
zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez
olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla
dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil
mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz
olan bir şey var, o da ‘gerçek’ olan, gerçeğin bir öz olan kendisi.
Büyük bir asteroidin
çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik
kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve
dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay
yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal
kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik
bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel
yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep
gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme
olanağı veren; gerçekler, gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz. Öyleyse gerçek
düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası,
en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve
erişilmez olanda gerçeğin salt kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun
kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi,
dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks
biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle
kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı
olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine
göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi
evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır -zamanı gölge kavram biçiminde
kullanıyorlar- çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe (yolculuk
yapıyorlar), ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro
uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel
bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden
ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri
yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak,
ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi
gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri,
insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor,
ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim
kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı
belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak
delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir
salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir
şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz,
yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer
yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler
yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi
geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş
ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor.
Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı
yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi,
ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen
yok.
Bir de ilkel gezegenler var,
dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar,
bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış, kör adam balıkları.
Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir
uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde
yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda
boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit
subayının tüfengiyle yaralanalı 3 ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri
bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları
da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla
konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de
indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş
değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan
giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının
utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde
aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören,
sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer
beyni, 310 yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı.
Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.
Size gerçeklerin
usdışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde
gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin - aramıza katılan müzisyenimiz
Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden
derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak
gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar
giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze
Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı
humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek
hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık.
Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla
(gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına
dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte
fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların
gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplanımız, binbir güçlükle, uzun
uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına
diyebilirim), sanki bulamaç dolu bir çanağın keskin kenarında kalakalmıştık.
Uçsuz bucaksız evrenin, sonsuz boşluğun dibine gelmiştik. Büyü bozulacaktı.
Önce sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa
doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu
sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar
eklemişlerdir.) Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların
belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan
kendini, aynanın içinden, aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek,
düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek
şimdi anlayacaksınız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç
gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar
bitti. ‘Gerçeklik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına
göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece
gerekirlik paradoxuda elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül,
ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla bir armağanmış gibi
söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş
bulunuyorsunuz.’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık;
kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes
seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün
millet coşuyor,
Küçük
ağaçlar, dallarında süsleniyor.
Bütün
hayvanlar yuvasında seviniyor.
Bütün
dağlar, karla kaplanıyor.
Küçük
balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar, seviniyor.
İsmet
Tarık Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli
kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel
yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu
tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli
doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında
yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa
Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın
dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir
Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş.
Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama
güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu
bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış,
Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden,
Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli
karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim
içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten
atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur).
Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz
ediyor, Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı
hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir
düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat
denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının
da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız
geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın
despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan
uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir
resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle
yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli
umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu
serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek,
sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır.
Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı
ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal
metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak
bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye
bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler
vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer
büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç
bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya
oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster
kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine
çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine
olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan
uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin
gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla
İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır
kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir
manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı
zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i
Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton
Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış.
Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta
ibadetten sayılırmış!..&
ULUS
FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da
Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında
insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta
Babu'daysa Nazım: 'Kör olmak ne iyi
şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'
der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü
olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa
prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç
noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları' (Sel Yayıncılık) başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir
'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı:
Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir
izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir
aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden
7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar,
Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7
olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir
evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin
içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler,
gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş,
kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara
sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat
yaşatabilir.
Yıllar önce
ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne
yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir
yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum,
işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren,
o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve
fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda /
sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve
hükümran / parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan
Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta
denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı
içeriyor.
Mezar üzerinde
bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi
duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma
gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara
özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil
bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla
bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki
mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna
benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge
olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz
yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm,
ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha
ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet!
orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki
ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca
bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp
sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan
yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi!
ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan
dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe
sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi; bu kitaplardan Negatif İmge'nin
çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda
filozofik bir metni var: 'İstediğim
denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini...
Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla
kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı
saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı
yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla
kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün
uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden,
denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan
yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez
kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim,
sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik
görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla
kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış
anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların
etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku
ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir
anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme
alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya
çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi,
düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi
düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün,
kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte
sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım:
'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le
birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz
olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra
bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru
ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri
yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu
ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi
(...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim:
Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı
vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le
birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle
üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte
bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin" İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü
çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu
korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün
sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın
gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın
erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı,
ışığın boşlukta yayılışı gibi... Yüzü
gülüyor ama içi ağlıyor: 'Tek bir
resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak
tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin
- karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı
simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz
özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki
Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda
ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan
yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla
geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu
tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten
geleceğe dersler taşıyor. Sarp
kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün
yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor
sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve
parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'
Geometri
derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara
madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve
öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan,
doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!.. Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin
ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye
girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu
gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve
kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı /
Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. /
Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette
gelecektir derdik / -Mutlak gelen gündedir
yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara,
sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü
karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık
ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den
Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia
Stancu söylesin: 'Yüklemiş yıldızları
arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor
şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki,
Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer
ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge /
Gece Yarısı Kitapları / ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık
/ 82 Sahife
30-5-2002
BÜYÜK GALATASARAY ŞARKISI
Türkiyenin gururu taraftarın cimbomu
Türkiyenin gururu taraftarın cimbomu
xxx
Seni sevdik gönül
verdik şanlı galatasaray
Seni sevdik gönül
verdik şanlı cimbomum
xxx
Golleri attık şampiyon olduk
Durduramaz kimse en
büyük sensin yine
xxx
Cimbomum yarim sarı
kırmızım benim
Dün seninle yarışan
bugün herkes perişan
FARE İLE KEDİ
Evvel zaman
içinde bir fare varmış, bir gün çok acıkmış, dışarıya çıkmaya karar vermiş,
dışarıya çıkarken kedi ile karşı karşıya kalmış, kedi onu yemek istemiş, fare
yemesini istememiş ve kaçmış. Bir evin kapısının arkasına saklanmış.Kedi nereye saklandığını görememiş. Bütün evleri
aramış ve bir evin
kapısının arkasında takırtı
duymuş. Kapının arkasına bakmış. Farenin orda
saklandığını fare öldüğünü anladığı
için, lailaheillallah muhammeden
resulullah demiş.
HAYALET
Tommy, Cenk ve
Peter uzaya çıktık.Cenk geri
dönelim dedi.Tommy de
aynı kararı
paylaştı.Peter,
korkmayalım gidelim dedi.Yolumuza devam
ettik.Az sonra hayalet sesleri
geldi.Peter, nerdesin çık
ortaya dedi.Hayalet Cenk
ve Peter ‘i öldürdü. Ben ordan
kaçtım.
Biraz sonra şimşek
çaktı. Şimşeklerin
arasından ölen arkadaşlarımın ruhları
çıktı. Bana kaç
sesiyle bağırdılar.
Bende ordan kaçıp
dünyaya indim. Arkadaşlarımın öldüğüne
çok üzüldüm.
Kitapları
okuyarak hayalet’in adının
Oimpokus olduğunu öğrendim.O,
anıyı bir daha
unutamadım.
KOHUTEK
Bir Yabgu yalnızlığı içinde,
yıllar ve yıllar önceydi. Kenan ilinin çobanları gibi uyuyamadım. Fırtına
esiyordu!.. Serviler küçücük evin çatısını, tüylü bir hayvanın kuyruğu gibi
yalıyor, karanlıkta batıya doğru eğrilen solgun ayın ışığı, odalarda
geziniyordu. Bir gece midenizi çok sulamışsanız, gecenin yarısını geçtikten
sonra, kasıklarınızdaki tortulu sarı suyun presi sizi uyandıracak ve dutların
gölgesini geçince, fasulye sırıklarının ötesindeki mısırların içine, -onu özgür
bırakmak üzere- karanlıklar, ‘Mansuuur!’ diye çağıracaktır. Siz uykunun
tanrısal pesiniyle buna karşı koyarken, kasık Cebrail’iyle, Hipnos’un amansız
kavgasında, sarı suyun yengin olduğunu görürseniz, bir uyur gezer gibi dutların
gölgesini geçtiğinizi, fasulye sırıkları arasında yittiğinizi ve zorunluluğun
korkuyu sonsuza dek yenebileceğini anlarsınız. Hele sarı suyun gecenin ay
aydınlığında, sizi ağrılardan ve baskılardan kurtardığında bilirsiniz ki, korku
içinizdeki sarı suyun ta kendisiymiş.
İşte böyle bir gece,
fasulyelerin arasından geçip, haçlı tuğlarıyla mısır püsküllerinin içinden,
soğuk hışırtılarla merdivenin eşiğine geldiğimde, eski bir alışkanlıkla, tam
doğu batı doğrultusunda, yüzüm sıfır derece güneye dönük, dönüp gökyüzüne
baktım. Ve ömrümde hiç görmediğim ve bir daha hiç göremeyeceğim, masaldan da
öte bir tansıkla karşılaştım: Bir kuyruklu yıldız! Komet!..
Gökyüzünün katlarında,
masallara yakışır, süpürgemsi, kar sepisini andırır, uzun, aydınlık bir kuyruğu
vardı. Matematik bir söylemle göğün yarısını kapsıyordu. O an kurnazlıkla şunu
düşündüm, (Ahh Odysseus!) şu an bir kuyruklu yıldız görüyorsun ve bu herkesin
görüp görebileceği bir şey değildir!.. Ben de bu haylazlığa tam anlamıyla
inandırıp kendimi ve tam da kuyruklu yıldıza dönerek, mutlulamayla gülümsedim.
Yıldızdan bana doğru bir yalım aktı ve iki kaşımla, alnımın tam ortasında
çaktı, yeşil bir ışık... Bir andan da kısa, zamanla tanımlanamayacak biçimde,
bir esenlik elekti geçti içimden, zamansızlık duygusu verecek denli kısa süren,
garip bir iletişim, bir ürperim...
Gök boşlukta yalnız ve
yalnız o ve ben varmış gibi, son bir kez baktım ona, bana verdiği garip duyuyla
onu selamladım. Yatağıma girdiğimde,
yıllar sürecek bir
dinginlik ve esenlik armağan edilmiş gibi sırtüstü uzandım,
-düşündüm- ve Mısırlı
rahipler gibi uyudum kaldım. Ta ki, 1986’da erişilmez görkemde bir kometin,
gökyüzünü ikiye yarıp dünyamıza düşene ve korkunç bir istek duyduğum halde, onu
görememenin üzüncü, yüreğime taş gibi oturana dek!
Ne söylence değil mi!.. O
kometse Halley’di!.. 76 yılda bir dünyamıza geliyordu ve bir daha geldiğinde,
ben 107 yaşında olacaktım, ama yaşamayacaktım!.. Kehanetim ve onu bir daha
göremeyecek oluşum ve ben yaşarken, onun bu dünyadan geçmiş olması ve onu
görememem, bir türlü göremeyişim, anımsadıkça içimi karartan ve kahreden bir
olay olarak, ölene dek benliğimde yer edecekti... Ben Kohutek’i görmüştüm,
belki de Bentley’i.
Ve ama kanatsız bir kuş
gibi...
KARDİYA
İnsan
insanoğlu
insanlar
insancıklar
Ki hepsi de bir acı yudum.
Ana avrat
kız kızan
Merkür Venüs
ay yıldız
Bütünü benim uydum.
Niçin kendini düşündün ey
Neron
Puvatya
bil Vaterlo
ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
sonrada bahtsız
haçlı
Karın için ey adam
fistan
sütyen
sonra
don
KÖPEK
I
Yılını anımsamıyorum ama,
beni bir Ağustos günü bıraktılar bu adaya... Öğle üzeriydi, büyük bir sandalla
yaklaşmışlardı, deniz sandalın küpeştesine ılık ılık vuruyor ve dingin
görünüyordu. Aralarında ne konuştuklarını bile anlayamadım, kıyıya kadar
geldiler, iner gibi yapıp benim atladığımı görünce, önce yavaşça, sonra birden
hızlanarak uzaklaştılar. Bu olayın nedenini, beni neden bıraktıklarını hiç bir
zaman anlayamadım. Arkalarından huysuzlanarak, kısık sesle bir iki kere
havlamaktan başka bir şey yapmış değilim. O gün kesin olarak şunu anladım, ne
kadar derin bağlarınız olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte
ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacağım, adadaki
günlerimi anlatacağım, burası boş bir ada, tümüyle kayalık, beni bir öğle vakti
bırakıp gittiklerinde başıma neler geleceğini bilemezdim. Bayağı bir kuşkuya
düşünce, kıyılardaki pörsük dalgaların içlerine kadar girerek uzun uzun havladım
ama sonuçta bakakalmaktan başka bir şey yapamadım. Bir kez bile dönüp bakmadan,
sırtlarını dönmüş gidiyorlardı... Ben de ıssız adada yalnız kalmanın verdiği
özgürlükle ilk gün ay çıkana dek, delicesine koşup oynadım, özgürdüm,
kayalardan sekiyor, tepelere çıkıyor, rüzgara eşlik edip uluyarak sonsuz denize
soneler söylüyordum. Ay çıkınca ön ayaklarımı uzatıp, denizin karanlığına
dalarak uyumuş kalmışım. Sabah serinliğinde uyandım, güneş henüz doğmamıştı.
Yaşamımda ilk kez güneşin görkemle doğuşunu, yaşamı, yalnızlığı görkünç biçimde
izleyip algılayarak şaşırdım. Güneş çok uzaklarda denizin içinden, altın bir
post gibi yükselerek adayı öyle bir aydınlattı ki, gece kaplumbağaya benzeyen
ada, güneşle tüm girinti ve çıkıntılarını, eğriliğini büğrülüğünü, taşını
toprağını, otunu, etini ortaya koyup, bir değişti ki, sanki mavi suyun
ortasında, kutsal bir kabarcıkta yaşadığımı düşünmekten kendimi alamadım. Bu
göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatıcı ışık oyunlarının, aslında ne
korkunç bir gücün varlığında saklı olduğunu da böylece görüp algılamış oldum.
Sonra sabah gezintisine
çıktım, adanın arka kıyılarına, oradaki terk edilmiş bir sandala doğru yolculuk
yaptım, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarını düşündüm bir süre,
buraya bırakılmamın ne anlamı olabilir ki dedim. Öğleye doğru adanın ortasına
yürüdüm, doğal bir patikadan, adanın burcu sayılabilecek, tepedeki harabeye
geldim. Taş yığınlarından bir döküntü, duvarlarını ilginç betimlerin süslediği
bir yıkıktı, orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aşağıya inerken, küçük,
yeşil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaş buldum derken, kaçmasın mı,
ardından koştum, koşup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruğu kopuverdi,
bu yarısı mı kertenkele, öbür yarısı mı derken otların arasına karışıverdi.
Kuyruğu ise hala oynuyordu, uzun süre onunla oynadımsa da, sonra birden durdu,
bir iğde çöğürü gibi yol ortasında kalakaldı, üzülerek bırakmak zorunda kaldım.
Aşağılara indiğimde, dünden bu yana ilk kez acıktığımı duyumsadım, bu kayalık
adada yiyecek hiç bir şeyin olmamasına şaşarak, yukarıya ölü kuyruk parçasına
doğru yollandım. Tepeye yaklaşırken, garip bir gölgenin, sanki benden önce
kuyruğa ulaşıp onu yediğini ve o eskil taşların ardından, aşağıya doğru
süzülüverdiğini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeği andırır, garip şey acaba
ne olabilirdi, belki ben öyle düşünüyorumdur sanısıyla üstünde durmadımsa da,
kopuk kuyruğu yerinde bulamayınca ürkülerimi dağıtamadım ve aç bilaç aşağılara
doğru yürüdüm. Hava oldukça sıcaktı, deniz kıyısında ayaklarımı ıslatıp zaman
zaman göğsümü, sırtımı dalgalara vererek uyudum, uyandığımda gece olmuştu,
sessizlik ne çok uyuturmuş meğer. Açlık ve susuzlukla duramayacağımı bilerek
gene uyuklamaya çalıştım, yarı uykulu bir tür sarhoşlukla sabahı ettim,
susuzluğumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha
çok susadığımı anlayarak bir daha yanaşmadım. Su içeyim derken tuz yalıyordum
ki çok kötücül bir durumdu. Hırsla tepelere, köşe bucak her yere uğrayarak,
sararmış otların aralarına dek baktım ve sonunda yaprakların gizlediği bir
yağmur birikintisinden susuzluğumu gidermeyi başarabildim...
II
Kopuk kertenkele kuyruğunu
yiyen öbür köpeği göremeden ölecek miyim? Ben neden buradayım,
beni buraya kim bıraktı!
Adım olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algısıyla
çağrıldığımı anımsar gibiyim. İlk günlerin mutluluğundan sonra tepede birikmiş
yağmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruğunu günlerce aradım
bulamadım. O harabenin bir zamanlar yapılan taştan oyma bir odeon olduğunu
düşünüyorum.
Sıraları kırık, mermerleri
parçalanmış olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki
önünde ‘masalı adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci
bir kesim yaratmaya çabalamışlardır. Aşağıda küf ve alglerden oluşmuş
süngerimsi bir şeyi saatlerce ağzımda geveleyerek açlığımı gidermeye çalıştım,
karnımın doyduğu sanısıyla saatlerce kendi tükürüğümü yalayıp yuttuğum için bir
süre sonra dayanılmaz ağrılarla midem kazınmaya başladı ve korkunç karabasanlarla
kıvrandım durdum. Okyanustaki Mindanao yarığı gibi içimde görkünç bir yarık
açıldı, saydam, ışıksı balıklar, sülfürle beslenen bakterileri denizden getirip
önüme atsalar paramparça ederim diye haykıracağım! Öleceğimi anlıyor ve şunu
söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm
yaratılmışlarda artarda düşüp yok oluyorlar. Bu doğanın değişmez bir kuralı.
Neden tasalanmalı, şu dünyada erilen başka ne var.’ İyi de, neden böylesi bir
ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz
değil mi? Yüz kollu ırmak tanrısı, boynuzlarıyla yardım etse bana diyorum, ama
bir yaratılmışın serzenişi, zaman içinde ki bir zamanı, ne ölçüde
değiştirebilir ki...
‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatırım için, sözcüksüz
olsun.
Deli divaneyim sana
mektupsuzda,
Bak batıya, bak dağlara gör
Bak denizin maviliğine ioa
aoi.
Bir an birlikte mekan ve
zaman
Yalnızca kanatlardır, şaşkın
düşü tutuşturan
Ve -şimdi tut soluğunu- öyle
taşısınlar seni
Arasından dağların ioa
aoi...’ (*)
Bu bir haykırış ama, artık
yaşamak bulantıdan ibaret, baygınlık geçiriyorum, güneş, koca bir kervanı
aydınlatacak ışık çanı gibi doğuyor, içinde milyonlarca öğlena kaynaşan petek
kovanı, dalıp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayın yarı gölge konisinden
geçmesi, bir penumbral gibi titrek kıpırdaşıyorlar. Gözlerin görmeyip,
kulakların duymadığı, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadığı, sızılamayan,
derinliği olmadığı için, kaçış noktasına doğru uzanan bakışa bile olur
vermeyen, amansız bir sis çöküyor çevreye.
Hiç bir göze gözükmeyen,
söylencelerin gölgeli mırıltılarının dolaştığı düşsel zamanlardayım. Ne zaman
denildiğinde Kral Uzziah’ın öldüğü yıl denirdi. Takvim yoktu. Asur kralı
Asurbanibal öyle güçlü ve kendini beğenmişti ki adına dikilen taşa şöyle
yazdırmıştı: ‘Yaptıklarıma bir bak da ey kudretli umudun kırılsın.’ Uyuyan dev
bir hayvanın soluk alışına benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da
yazılar yazanlar, kızılderili avcılar ve dağlardaki Yunanlılar yada soyut bir
alanı öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeşil bir çizgiyi
geçen kırmızı bir çizgi gibi görüp değerlendirebilirim artık yaşamı. ‘Sonsuzluk
dediğimiz açık uçlu bir sınırlılık’‘Uzaysa, gerçekliğe sonsuz bir bölünme
fırsatı veren şey’ Bu sanrılı halimde sanki salt gerçeği anlıyor ve zaman
unuttuğumuzdur, unutulanı zaman doldurur diye belki de boş yere kederleniyorum.
Zamanda, zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boşuna, belki ölüm beni böyle
konuşturuyor diyorum. Fenilketonuri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrı sanan
bir ağaçla ilgili şiir gibi, Sarvamangalam, doğrusu açıkça amin diyorum, çünkü
yok dediğiniz şeyde, geri dönüşsüz bir yerdeyim. Beyaz, Çinliler için kedinin
ve yasın rengiymiş. Şimdi her şey sonsuzca beyaz ve yalnızca gidiyor,
gidiyorum...
III
Açlıktan ölecek gibiyim.
Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsızca açık kalmış ağzımda,
saldırır biçimde dişleri sırıtan, vahşi bir köpeğin kafatasını bulacaklar. Bir
törende ölmüşçesine, ayakları uysallıkla toprağa uzanmış, kuyruksuz, belki ilk
bakışta bir çocuğa benzeyen, yapayalnız bir iskeletle karşılaşacaklar.
Kaburgaların böyle dizi dizi olması, neyin düşünülerek gerçekleştiği bir evrim ki?.. Ölüyorum...
Güneş, denizden yavaş yavaş
doğuyor. Ben, pörsük, uyuşmuş, yarı kapalı gözlerle güneşe bakıyorum.
Yaklaşıyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarı, kızgın, çılgın ateş
okyanusları... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik,
ışık hızında bir akışla yuvarlanıyorum. Başka evrenler,
başka canlılar, başka
yurtluklar...
Bir noktaya varıyorum, yanıp
sönen, altın bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum, birden patlıyor,
yine sonsuz alevler, yine ateş yayılımları. Niçin?.. Eski güneşi içine alıp
yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluş. Nasıl bir gereklilik bu. Magma
denizleri içinde yüzüyorum. Ateşler içinde. Yanmadan. Bende bir ateşim Ateş incisi, denize atılan bir taş gibi dalga
dalga büyüyüp yayılıyor, helezonlar içinde genişleyip büzülüyor, böceksi
evrenler, göz biçiminde açılıp kapanan gökadalar, tırtıl biçiminde iç içe
geçmiş tünellerden oluşan varlık konileri, şeysi, yuvarımsı, küçücük, soğuk
yıldızların açılan karınlarından içeri girdiğimizde, bir başak, küremsi bir
yıldız, onun karnında bir başka, onun karnında bir başka, onun karnında bir
başka, sonsuz büyüğün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde
açılan, sonsuz büyükler, yalnız köpeklerin yaşadığı adalar, yalnız köpek
krallar, köpek kraliçeler, köpek halkları... Sayrı bir köpeğin sanısı ne
olabilirdi ki! Saltanat yarışları, erk kavgaları, buldog lobileri, kedi
savaşları, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler,
pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaşamla alay eden kangal birlikleri,
sayrı eniklerin rehabilitasyon merkezleri... Köpekler için daha uyumlu bir yaşam
biçimi tasarlanamaz mıydı diyorum. Hiç önemli değildi diyor; yaşıyor
olabilmemiz, algılıyor olabilmemizden korkunç, ondan öte ne bir şey olacak, ne de görülecek diyor.
Yaşamın üstünde bir şey yok, ölüm yaşamın algılanamaz, düşünsü bir türevi, her
şey yaşıyor, bütün bir evren yaşayan plazma, bütün evren düşünüyor, taşıllar,
boşluk, ölüm, düşüncenin yaşayan en çılgın biçimleri, ışık, varlığın en soyut
en görünür varyantı, her şeyin atası, ama onunda üstünde bir şey var ki ışığa
bile yurtluktur. Boşluk, yani hiçlik, varlığın anası, en görünmez biçimidir. O
olmasaydı, yani biz köpeklerin boşluk-yokluk dediği şey olmasaydı, hiç birimiz
olmayacaktık. Boşluk varlığın beşiği ve gerçekten olması gereken türel bir
biçimi, bir zorunluluğudur. Kavranılmaz, inanılmaz dememek gerekir. Düşünün ki, ‘Kuzey kutbunun
kuzeyinde ne var!’ Güneşin içinde, bir köpek adaya varıyorum, köpek biçiminde
bir ada, acıkıyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleşiyor, doğuruyor, sonunda
başka nesneler, başka adalara dönüşüyor.
Dünyada çektiği acılar,
umutsuzluklar, köpek olmanın verdiği işkenceler, insanların zulmü ve sonunda
öteki köpeği göremeden, güneşe bakarken ölüp gidiş. Duymayanlar!.. Sağırlar
yurtluğu, her şey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler!
Değirmendekiler... Onların gözleri yok; kulakları yok, ama her şeyi görüyor,
duyuyor ve anlıyorlar.
IV
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz. ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi’‘An kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için. Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard dela Nuit adlı yapıtı bestelemesine gece kendisine
saldıran bir köpek nedenmiş. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce çeşmesinden gelen
gürültü, yakınan köpeklermiş.
Adaya atılmış bir köpek olarak şunu düşünüyorum. Canlıların, beni buraya atan insanların, bir tanrısı yok, biz sıradanız, tanrı, sığınma duygusunun dışa vurumu. Tanrı kavramına ulaşmamız bir aşama belki, ama kimilerinin dediği gibi tanrı gereksiz. ‘Mercanın dallarını suya çarpışı gibi’‘An kendisini sarı bir uyumla gerçekleştiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüğünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kızı, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptırdığı Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiş; yalnız gerçek inananların tapınması için. Grieg’in, ‘Güz Sonatı’nda da köpek havlamalarından esinlenen bir bölüm varmış. Ravel’in, Gaspard de
Phaiaklar, masal aleminde
yaşar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi beklerler. Golf oyunu, bir köpeğin
bir soyluyu kovalarken, çocuğuna oyuncak diye verdiği bez topun düşmesiyle,
köpeğin soyluyu bırakıp, topa yönelmesi sonucu, (ve artık topa özel bir sempati
duymasından ötürü) keşfedilmiş. 1600’de bu tüylü top yerini tahta topa bıraktı.
1848’de plastik top kullanılmaya başladı. 1898’de Sumatra zamkı ile kaplı
Haskell topları piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanıldı.1903’te Balat’a
(plastik) sıvama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spaldik, oyuklu
topu golf dünyasına tanıttı. 1963’de sıkıştırılmış butadinden yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firması
dış yüzeyi surlyn katmanlı üç parçalı topu üretti.1989’da kancasız ve dilimsiz
Dolara topu kural dışı ilan edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine
bilgisayarla biçim verilmiş aerodinamiği kattı. Aynı yıl Spalding’in Magna topu
sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nın kullanıma
girmesiyle yeni bir vizyon kazandı... Bunların yazıldığı süre içinde bir köpek
acaba kaç kez havlayabilirdi. Havlayan bir köpek mutlu mu ki...
Köpek, doğan güneşi izlerken
artık ölmek üzereydi ve yaşamla mekan üzerine sanrılar görüyordu. Yatay
mekanında, dikey duran köpek yaşıyor ve zamanı simgeliyordu. Gözleri güneşin
içine süzülmüş, güneşte yitip gittiğini düşlüyordu. Bakışları zayıflamış ve
bozuk görüyle, güneş sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmişti. Güneşin
sarı kızıllığı içinde başı dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino,
sonsuz küçük bir algıya dönüştüğünü duyumsuyordu. Pek çok güneşler, bambaşka
dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu. Yüzlerce yıl sonra; bir köpeğin, engin,
dingin bir adada, altın bir hale içinde, kutsal bir güneşi izlediğini gördü. Bu
sakin, hayranlıkla güneşi izleyen, yalnız köpeğin, tam arkasında durdu.
Yakından bakınca, köpeğin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taş
kesilmiş, yarı ölü, yarı diri bir bunaltıda titreyen, kendisi olduğunu anladı.
Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaştı, tüyleri tiftikleşmiş, ölümcül
durumdaki köpek, bu anı duyumsayarak, bir an geriye dönüp, sağlıklı, diri ve
coşkulu biçimde kendisine yaklaşan öteki köpeğe bakmak istedi, ama o denli
halsizdi ki, uyuşmuş, can çekilmişlikten ötürü, bir türlü başını çevirip ona
bakamıyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleşip
tekilleşmesi gerçeğine olanak tanınmıyordu. Deniz bir canavar gibi vahşice
dalgalanıyor, güneş yavaşça, dev bir küre gibi yükseliyor, alev yüklü bulutlar
ona doğru yaklaşıyordu. Kuduruyordu artık, belki de güneş batıyordu, uyuduğunu
ve bir daha uyanamayacağını düşünüyordu. Güneş yeniden doğdu, sabah gene oldu,
değişik bir dünya, köpeklere özgü başka bir cennet düşleyebildi, bir sürü
çocukları olmuştu, tüm familya neşeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu
olabilme istenciyle düşlüyordu bunu, çoğalma arzusuyla... Resim çizen bir köpek
olamaz mıydı, kumsala bir doğru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu
oluşturacaktı, ön ayağıyla kumları hafifçe kazdı ve bir doğru çizerek kumlarda
oluşan hayaline baktı, çocuklarını özlediğini düşlüyordu. Köpeksi bir imge bu
benimki deyip güldü.
Bir Flaman göğünde, bir
çınar ormanının içinde, bir yaban kedisi bir av köpeğiyle karşılaşır.
Karanlığın yırtıcıları çığlıklarla eşlik ederken, vahşice boğuşurlar. Öyle ki
boğuşmanın şiddetinden uzak kasabalarda kutsal kitaplar yüksek raflardan yere
düşerler, aynalar kırılır, duvar saatlerinin yeri değişir, masalar devrilirken;
yaban kedisi yaşamı, av köpeği de efendisi için dövüştüğünden, kedi kazanır,
tazı kaybeder... Perikles’in kılıcının kabzasında, o dönemde cesaret sembolü
olan dağ kedisi dövmesi vardı.
‘Şimdi içine girdiğim bulut
kümesi kesinlikle fırtına (oraj) bulutu değildi. Peki ya şimdi, beni elektrik
yüklü bir pençeyle gırtlağımdan kavrayıp, gökyüzünün arka kapısından, hiçlik
okyanusunun karanlık sonsuzluğuna fırlatmak isteyen kim; ve ifrit geri düşüp
güldü. Ve ben ifritle birlikte gülemedim ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi
ve hep mezarın içinde yaşayan nekrofil hayvan oradan çıkıp, ifritin ayakları
dibine kıvrılarak uzandı ve ısrarla suratına baktı durdu.’
Bu ensestik öykü okuyanla
benim aramdaki trajik bir yolculuğu simülize etmektedir. Bu non alegorik
anlatım tarzı okuyan kişinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastırı
görüntüsüyle, Eski Mısırlıların kedi tanrılarına, köpek tanrısı Anubis’e ve
otobüs geldi binmek zorundayım çünkü bir konuda kesin bir fikrimizin olması
kadar saçma bir şey yoktur.
Küçüklüğümde Lortop diye bir
köpeğimiz vardı, küçüğün büyüğü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklı, kırmızı
gözlü, kısa kuyruklu, ayaklarını yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi
bekler, bağlara gider gelirdi. Onunla oynadığımı anımsayamıyorum. Geceleri ona
köy ekmeği verirdim, hırsla soluk alıp vererek, yiyişini düşünebiliyorum. Taş
basamakların bitiminde, kapının yanındaki tahta sedirde yatardı. Bir gün gene
ekmek verirken, onun şimdiye dek hiç duymadığım biçimde, hırıldadığını gördüm,
durumu evdekilere aktardım, hiç unutmam; ‘Kuduracak herhalde’ dediler.
Köpeğimizi ne sabah, ne de başka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi
üzmeyen, yalnız davetsizleri uyaran, uyumlu köpeğimiz ki, adı Lortop’du, elveda
bile demeden gitti. Duyduğuma göre bazı sadık köpekler, sayrılanınca,
utancından ötürü hane halkına görünmez olur, yitip giderlermiş. Bazen de ölüsü
bulunurmuş, uzak dağ dönemeçlerinde, bungun ovada bir çukurun içinde. Belki de
bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde... Köpeğimizi çok severdim. İnsanın
sevmeye nasılda gereksinimi vardır. Hoşcakal bile demeden yiten köpeğimizin
ardından, 40 yıl sonra şimdi, için için gözyaşı döküyorum. Onun ne ölüsünü
bulabildik, ne dirisini bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde başına
neler geldi, nelerle karşılaştı. Canım yavrum, nasıl bir alışkanlıktır ki,
yanımızda yaşayıp ölseydi bu özlemi belki de duymayacaktım. Ondan bir daha
haber alamayışımız mutsuz edendir bizi. Huzur içinde öldüğünü bilseydim bu
denli üzülmezdim. Ne ki artık, yanına bir gün bende gideceğim demekten başka,
elden bir şey gelmiyor.
V
Bazen başıma gelenleri
yeniden tasarlıyor ve abartısızca şöyle olduğunu düşünüyorum.
1. Gün
Buraya nasıl geldiğimi
anımsamıyorum. Kumsalda epeyce baygın kaldıktan sonra uyandığımda, güneş
doğuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altın tekeri, tunç bir tanrı başının,
savrulan yeleleri gibi yükseliyordu
güneş. Bu ıssız adadaki ilk günümde adayı keşfe çıktım. Gece sandalımız battığı
için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlıkta son bir
çabayla karaya çıktığımı anımsıyorum. Adada yalnızca kayalar var. Benden başka
canlı yok. Merakımı yendim. Meğer yapayalnız bir adaya düşmüşüm. Birden içimi
bir üzünç kapladı.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm,
acıktığımı ve susadığımı anladım birden, yeme, içme diye bir sorun var. Can
havliyle yemek arıyorum. Bir akrep yakaladım ama Hamza’yı öldüren ‘Vahşi’ kadar
olmadığım için taşların arasında kaybettim onu. Korkmaya başladım. Güneşin
doğuşu ve batışı ne kadar güzel, güneşi yaşamınızda hiç izlediniz mi?.. Güneşe
ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
Üç gündür bir şey yemiyorum. Ölüm, dirim salınımı. Açlığın her duyguyu yok edişi...
4.Gün
Bunaltılar, karabasanlar,
kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düşler, cennet, cehennem,
mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, şakadan ısırmalar, sıcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygınlık, ölüme gidip
gelmeler, sonsuz boşluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler,
kollarında soluk verişler, yıldızlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaşma, acı,
ağlama, inilti, duyarsızlık, üzünç, her şeyden geçme, ölüm özlemi ve güneş
doğarken ölüm... Son günü yaşayamadan ölmenin acısı.
8.Gün
Düşümde bir Kabe devesi
gözlerimde geziniyor, onu kovamıyorum, gözlerimin akını ısırıyor, yiyip
bitiriyor, güçlükle bakıyorum, meğer bir çeçe sineğiymiş. Kabe devesi başını
tam arkaya çevirebilen tek böcekmiş. Meleklerin salyası, şeytanın balgamı gibi
ağzım akıyor. Uzaktan karpit lambasıyla bir balıkçı yaklaşıyor, belki
merakından benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü
gibiyim, mavi salyangozlar bana doğru yaklaşıyor, kutup yıldızından, bir flüt
sesi geliyor, çocuklar tepelerde koşuyor, ıslık çalıp bağırıyorlar bana, geçmiş
zamanlardaki gibi, kuzey tacından bir rüzgar, haberci üç yıldız, üçgen, arp ve
lavtalarla, çılgın kalabalıklar oradan oraya müziği sızdırıyorlar. Sonra üçüncü
yıldızdan birinciye doğru kırmızı başlıklı bir kız koşuyor, işte o günlerde hepimiz
mutluyuz, buluttan ak bir yıldız ışığı düşüyor üzerimize, taşa ve tiz flüte...
Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karışık bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün
mutlaka geleceğim’ diye mırıldanıyorum. İşte bu benim ölüm şarkım... Artık,
anıt, tabut, transilvanya, titanik, galiçya, defitizm ve leğen kemiğiyim. Acem
zarifleri, ‘Eşter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demişlerdi zürafa
için. Karanlıkta, ovadaki tarlalarda koşan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini
tutayım dedim
Bir
dehlize girdi.’
Fiziksel dünyada iki eşya
aynı anda aynı yeri kapsayamaz... Kimi zaman esinti çıkıyor, yumuşak bir
hışırtı bütün bahçeyi dolaşıyor. Yaşlı bir Yunan çobanı mazurka çalıyor ve av
boruları Dante ve danteladan çığlıklarla, köşe bucak geziyor. Fundalıklar
arasına gizlenmiş bir orman cücesi, evrenin sonu yada sonsuzluğu düşüncesi,
usun soru sormaktaki becerisi... Uzaysıl doğanın, evrenin sonu, başlangıcı yada
sonsuzluk adı altında öyle tufeyli bir kaygısı yoktur. Sonsuzluk, 2X2= 4 gibi
bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açı, bir ölçüt ve bir tür
belirlenim ve kestirim olup dilenirse değiştirilebilir... Köyün saracı 3 gün
önce Zaccar dağında bir parsla boğuşmuş meğer. Onun için köpeklerden uzak
duruyor ve ikinci kez yaşadığı içinde, artık ölümden korkmuyor!.. Bütün bunlar
ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeğim, yani tüyleri ağarmış bir köpek olarak,
gücenmezseniz: Kaos diyecektim...
(*)
1942 Arseni Tarkovski
SONNOS
Vaspurakan kralıysam da, parmak ayı gösteriyor ama sen parmağa
bakıyorsun. Che. lavanta kokuyorsun, bil ki Muinüddin Pervane'sin. sarı eşek
görünce de gülüyorsun. batılı
hayalerinden gerçeklere üretir, doğulu gerçeklerden hayaller
üretir.düşlerini gerçeğe dönüştürür , doğulu gerçeklerden düşler yaşam
turnaların kanonudur, Hannover simsarı,
Velletri tefecisi, Einstein'ın babası kuştüyü yatak tüccarıydı. Solgun bir tanrı Adem boşluk demekti. İşte bir Arrabalı, ölü Judas'ın yanındaki
kokmuş eşek cesedi. Süleymanın ifriti. Tarkovski. nezaman öleceğimizi bilmemek
pratikte bizi ölümsüz kılar. varolmayan vardır. ölülerin kuyruk sokumundaki
hücreler çürümezmiş. cebrail vahy
getiren melek ve şu an işsiz. violet allığı. leylak kokusu. bir damla
gözyaşında dünyadaki tüm kitaplardan daha büyük deha vardır. üç kenarlı
kare. Bukowski mezar taşına denemeyin
dedi, dünyanın ilk günlerinden kalma bir güneşle gider gelirdiniz. bedenem
gerçektir, günah gerçek midir. tanrı gökyüzü demekmiş Eliot'un tek klasik
Vegilius'tur sözünden iyi bir Borges öyküsü çıkarılabilir. kurgul usun bir
düşünce kipi oluşturamadığı ve verili
uzayın sonsuzluğu sınırlıdır . imge varlığın gölgesidir zburada saklanır
bütün(sürgün) tanrılar, burada geçirirler yüzyılları çinliler arabayı görünce
altına bakıp, atları nereye sakladınız demiş. Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyete, antimaddeyi arayabilmek için gerekli olan enerji ancak anti maddenin
kendisinden sağlanabilirmiş, pengueni
şeytan sanan kadınlar, güneş bize mekan içinde Napoleon so zaman içinde
uzakmış, düştüğüm yerin yardımıyla ayağa kalktım ve güneş sürülerini gördüm,
Kordoba halifeleri vs ve Karakalla,
urlar, evrende yalnız olduğumuz duygusu bizi saldırgan-sinirli yapıyor/
elektronik tapınaklar geçiyor. Higgs bozonu ağlıyor. Ökaryot ve trilobitler.
Işık, ışık bakterileri yiyor. göz ve düz dünya. uzak yıldızlar ve
gezegenlerdeki hiçlik. ölüm. soyut ot. Trankella ucundan kuyruk yüzgecine,
Tanrı yokluktur. metal matris kompositlr. ışık tepisi ve kaya koruğu.
Theodosius limanı nerede. nerede mermer denizi, nanın tahşinin sarahannida, ay
ışığında kuru dalda cırcır böceği parlıyor, iri bir görüntüyle sanki dolunayın
ortasında duran bir devi andırıyordu. Ürperti veren bu duyguyla sarsılırken
böcek birden havalandı ve onun ayda ölmek için oraya doğru uçtuğu sanısına
kapıldım aniden.... köklerin ve kuyruklarının atalarını tanıyan sürüngenler,
yücelen toprakların mavi akıntısında, yanık burçak tarlalarının arasından
geçerek, kırmızımsı denizlerin içindeki su akreplerinin adını güneşin kutup
duvarlarına yazıyordular. diyakronik bir boyutta. imgenin Şamlı Yahya'dan
başlayarak kanıtlanmaya çalışılan çifte varlığı , liderlik sultası, penisinin
tepesi papatya gibi, zamanda bir sevi,
iknsu derebeyi, gizençli çağlar, düşler ötesi, yürek süveydası, soylu ruh,
birlik yaratan yansı o...
Ey Yesenya, melekler gül indirsin şu kadir gecesinde senin
gizil suretine,şol simetrik
aminoasitler seni kopyalasın ey rû yüzlüm, Prokaryot bakteriler, arkealarla
dolsun iye kemiklerin, güneşin olsun zaman ve metan ve propan ve manolya açsın
sarı dudaklarında, ey yitik yinimin Pantalassik okyanusu, ve göğün altın
çivileri yıldızlar... Atlantikli köleler ve Hidaspes savaşı Hint-İskender arası
Parslar, Persler ve parsekler. labirent yani çift başlı balta.
siyah dişi koyunlar ve Pascal'ın terörü, zaman körlüktü. Bienalde bir odadda
bir yapıt vardı, odayı açtık bomboş... şimdi hepimiz o anı ve o yapıtı
konuşuyoruz!.. Andre Chenier başı kesilirken içindekiler size gerekebilirdi
demiş. Nusiybin akademisi. Politica çok yüzlü demekmiş. Hint keneviri
neymiş.İtalya veya Almanya gözle görülebilir nesneler değildir. Panter avı
limanı. Gökte arı soğuk ışık, hayvansal kanı üzgündü onun. küçük bir ışığın
içinde izlediğim evren alefti, milyonlarca evren gördüm, birbirini örtmüyor ve
gölgelemiyorlardı. Aşkın birleştiriciliğini, ölümün değiştiriciliğini gördüm.
Ve gırtlağından güneş doğan insanlar vardı.
2b?n2b?=???
(Olmak ya da olmamak işte bütün sorun bu) demekmiş yukarıdaki
şifre (gizlek) .. Gargaumela. ve Darius ve Varaka, müjde sana ya Muhammed... dağın cenneti öpüşü,
İtalya kralı Emmanuele III bir resim sergisinde yamaçta (vadide) uzanan bir
köye bakıp bu köyün nüfusu kaç demiş. mastadontlar, hyperion, hafif bir rüzgar
eser , bir iki kiraz çiçeği süzülür yere, Ebu Leheb'in iki eli kurusun... dil
sihirbazlığı filan
Pırıltılı arkadaşlığı ayın, eşlik ediyor sana , dalıp giden gözlerinin toza dönüşmüş
bir bahçe ya da avluda onu son kez irdelediğin, zamanın derinliğinde yok olup
gitmiş o gece ya da günden bu yana... Son kez.. Biliyorum biri çıkıp şöyle
söyleyecek günün birinde sana ,
tamda gerçeği belirterek. Pırıltılı ayı bir daha göremeyeceksin sen, tükettin
yazgının sana bağışladığı mutlulk veren olanaklar demetini, Tüm pencerelerini
açsanda yeryüzüne boş. Geç artık onu göremeyeceksin bir daha Yaşam boyunca
bulur ve unuturuz gecenin pırıltısında göz kırpan ayı Biliriz hep göktedir ama
iyi bakmak gerekir ona belki sonuncusudur ve bir daha göremeyeceğizdir. Hepimiz
herşey bir gaz devidir. az öğle güneşi, biraz yaban arısı ve sis
dörtgeniyizdir. Karluklar ve kır eğlencelerinin rokokosu, titan, soğuk ve sıvı
metan. bir ışık yığını güneş. panta rei. Nosebo, Latince zarar vereceğim
demekmiş. Sistan, Şiraz ve Isfahan Merv Kirman-şah Herat ve Tus ve padişahın
atının dizgini Artosların kucağı, Yunandan kalma eskil kandil.fraktal
çağrışımın ışık kızı, Pomeranya, Danca,
Lorca'nın Tamarit Divanı, Dali'nin şiiri, latifunda topraklarını halka dağıtmak
üzere bir tarım reformu gerekliliği,, bahadır yavuzlar gazeli, keşmekeş beter
varlıklar, terziler sinagogu, Yenisey, Lena, İdil, ...
Ongin, Yenisey yazıtları, Yevgeni Onegin ve Puşkin kimlenrlie
yakın ve akrabayız..Karabalgasun, Analepsis, şimdiyi geçmişle karıştırma,
Metalepsis, geçmişi şimdiyle karıştırma demekmiş. Arpejli akorlar. Einstein
haçı. Enceladus yayı. Sonsuz, sonsuz
sayıda sonludur. Sana kapılarına dek aradım Nitokris'i... Tayvanlı bilimciler
derisi ve iç organları yeşil floresan gibi parlayan domuz üretmişler. Bovarizm, kendini kahramanın yerine
koymakmış. Zeus'un bir ylcusundan, taştan Pluton tanrılarından, yoğun kan
damlasının o eşsiz biçimlenişi, sarsak sevinç hıçkırıkları, üçgen alınlıkalar,
sularına altın balığını geri verdiğim Teselya'daki ırmak, diriltici sağanak,
Kolozsvar'da ölen atalarım, sessiz tansıma, Artakserkses'in aradığı ırmak,
güldeki metal duyarlık, Duino'daki şato, kuş başlı torso, halkın çürümüşlüğü,
İbran bir yoksul, ve hipogonadizm sayrısı vertigo bunlarda seks karakteri
gelişmez ve çocuk edinemezler vb...cinsellik hormonu estradiyoldür
dedi...Kobranın sırtına (ensesine) bastım ve onu kutsal yaptım...Saç kılından
dikiş attık , ayurveda'ya bakıp ardından
koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduk ölüyü, siyah maskeleri suratında gördük
sonra onların ve bir taşırım içindeydiler...
Senin bedenine aşığım Yahya, bedenin biçilmemiş zambak tarlası
kadar beyaz,, bedenin Judaca'nın vadilerine dökülen karlar gibi beyaz, Arap
kraliçesinin bahçesindeki gülleri nede onun baharatlar bahçesi, ne yaprakların
üstünde parlayan gün ışığının ayakları nede denizin gönlünde yatan ayın yüreği
ve dünyada senin bedenin kadar beyaz hiç bir şey yoktur. Bedenine dokunmama
izin ver.viyola, çello, korangle, fagot , korno, perküsyon. Sertavul geçidi.,
peristilli bir avlu, apsisli bir salon, körün pençesi, Frankfurt radyo
kulesinin bir ok oluşu, Mata Hari, Cava dilinde 'Şafağın Gözü' demekmiş.
Kutü'l-Amare'de gördüğünü, Mozart, Münih Elektörü'nün huzuruna çıkacak ama boş
kadro yok yanıtını alacaktır. Kadı Burhanettin'ki tuyuğ şairi, Berkuk,
Altınordu hanı Toktamış, Padişahlar şehzadelere mermer tokatlatırlar ve ileride
meşhur osmanlı tokadı ortaya çıkardı, Sagarmatha, çiçekler ölümlü ve güzel,
altın kalıcı ve sıkıcıdır, Hesse söyler. Yaşlanmış sperm erkekler, atomlar
hakkında düşünen atomdur fizikçiler, Kedicik Babası Ebu Hureyre, güneşin yüzü
için dibi cehennemdir arada altıbin kat fark vardır.Başkırtlar ve Mercador
Atlası, Tih çölü, tanrı bir metafordur, Yakzan'ın babası ve Avlonya, Hurgada
limanı, gizembaz, Saud dağı cehennemdeymiş, annemiz Meymune, Birgün tefsir,
birgün siyer ve megâzi, bir gün edebiyat, bir başka gün arapların meşhur
savaşları demek olan Eyyâmül-arap okuturdu, Basra valisiydi, kötülük yapmak
isteyipte vazgeçersen sevap işlemiş olursun. Ebü'l-Abbas Abdullah İbni Abbâs
İbni Abdülmuttalib radiyal-lahu anhümâdan nakledildiğine göre, Resûlullah
sallallahü aleyhi ve sellem Allah-ü Teâlâ' dan rivayet ettiği bir hadiste şöyle
buyurdu.. Şair Perikles Yannopulos, atnı Salamis denizine sürüp intihar etmiş,
sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir demiş., çelik korse, yeşil
gözlü ağaçlar, Serendipli üç şehzade ve Meryem'in hamileykn dayandığı hurma
dalı, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman var ki siz onu yakında
bileceksiniz, İran denizi, uzak
çağlardan gelen gizli güneşimiz kutup yıldızı, epifanya (ortaya çıkışı) , şiiri
sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlık okur.
modern bir boş inanç olan bilim, pedantry-bilgiçlik, dinsel
görüngünün elektrikli dokungaçları, inancılığın (fideizm) yönlendirmesini hor
görme, kurgul us, şiir ele avuca sığmaz bir heterodoksi olmuştur, imgeler
amfibik yaratıklardır, Zenta savaşı, Curcan'a sığınır, Kerayitlere hücum eder,
benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti yiyecekler, engüzel atlara
binecekler en güzel kadınları kollarına alaçkalarl, ve bütün bunları kime
borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin-Keskinkılıç. köpek içimi gebe bırakan kahredici
bir küre gibi yaklaşıyordu, Provence'de Cezanne gibi manzarayı algılayışımız,
taşın gebe kalışı, Timarchi, şana ve şerefe dayalı yönetim. Hindustanidiye bir
dil varmış, Ladino diliyle yazılan Ferrara Tevratı. Marranolar, Kutai krallığı, Güvalyar kalesi, Rume kuyusunun suyundan
içtik. Beyrut açıklarında kıyı koruması yapan Avnullah korveti, Eleşkirtli
eleştirmen, 'Nosce teipsum' Kendini tanı, Delphoi tapınağnın alınlığında
yazıyor. Selene kaplumbağa kabuğundan salıncağında uyuyordu. gökyüzü tüylendiriyor
ağaçları, ekmeğ yyeceksiniz, suyuda içeceksiniz, Sarmatlar alaca bir ata binmiş
koşardı önümden, Samson'un kör edilişi, Rembrandt'ın oğlu Titus, Roma
İmparatoruyud, Onu burkmasıyla yeni bir algılama biçimi verdi, barok bir
kompozisyon, sudan oluşmuş ağırlıksız deniz anaları, ölü dalgalar, su içi
pınarları, kendini taşların ağırlığıyla Ouse ırmağının sularına bırakan
Virginia Woolf, Roma da yapıtını okuyan yazarı dinlerken kalkıp gidemezsin
sıkılsan bile, Merkür, Venüs, Müküs
ölümü çiçeği ve tüberkülozu seviyordu, ,
dans ederken kızkardeşim yükseliyor küllerden, sonra Nebraska'da ahşap bir
kulübenin üzerine bir bizon düşüyor, Atinalı böcekler, Tanrıya yaslanan
Yakup'un merdiveni, kendi şiirlerini
yiyen Ugolin, efsun büyü sihir, Tantrik metinler, Kavya'nın erotik şiirleri,
Borges, Rafael Cansinos Assens adlı şairi denizle ilgili bir şiirinden dolayı
kutlayınca şu yanıtı almış; 'Ölmedn bir görebilsem şu denizi.' Çünkü şiir
dildir, biçimdir. Aragon gazelcidir. Laedrî , anonim dmekmiş. netuhaf gezegenim
ben Yakup'un gözü gibi parlayan, Güneyinbalığı Fomalhaut, , zerdeçal içerim,
pandanus ile ligrendi yaprağını vücuduma sürerim.Padişah falcıyı
çağırır, falcı çocuklarınız haşmetlimden önce yaşamdan kopacak kederler
göreceksiniz der, padişah kızar ve falcıyı ölüme yollar, başka bir falcı gelir,
uzun bir ömür sizi bekliyor çocuklar babalarından yana hiç bir acıya tanık
olmayacaklar der, padişah onu armağanlara boğar, oysa iki falcıda aynı imada
bulunmuş ama farklı bir deyişle dile getirmişlerdir. Güneşin çevresinde
ışıltılı tüyler var şimdi, yerde dalgalar halinde ilerleyen saçaklanmalara
bakarak ürperiyoruz, ve dünyanın yeknesak görünüşünede pek güvenilemeyeceğini
ve garip değişiklikler olabileceğini anlıyoruz. Hind al Hannud, peygamberin
savunduğu tek tanrı fikrine karşı çıkıp, Kadır Tanrı, Ölüm ve Hayatın Anası
kavramlarını yerleştirmeye çalışmış ve Bedir'de (624) peygambere karşı savaşmış
ama yenilmişti.. Kutuplarından ışınım jetleri püskürtüyor, patlamanın ardıl
ışığına odaklanmış karadeliklerden olayın gizemi çözülmeye çalışılıyordu.
Kubadabat sarayı, Rafael tablosu gibiydi yüzü, bugün 15.03.2006 Sezar
ölmediyse, işte bugün ölecek!.. Önündeki
kitaba bakarak başını yumruklayan bir öğrenci gören III. Philip, 'Bu genç deli
değilse Don Kişot okuyordur buyurmuş.' Aristo, Abderalılar gibi olmayın dermiş
davranmayın- çünkü Abderalılar, yazın sıkı giyinip, kışın karda çıplak
dolaşırlarmış. Bir zamanlar Oktay Rıfat en iyi şairlerimizden denildiğinde
toplantıdakilerden biri Nereden biliyorsun demiş, söyleyende bir yanıt
verememişti. Bu bana herşeyi yanıtlayan bilgisayara Ne var ne yok deyip arızaya
yol açan durumla ilgili anektodu anımsattı. Uygunsuz tarfların olduğu
tartışmada bazen bilen bilmeyen bilmeyen bilen konumuna geçer. Denilesi ki iyi
bir tartışma iki bilen gerektirir. Nilüfer çorbası içer mi bir Narkolepsi.
Süreyya'nın kederli yüzü, gen varyantları, Saksonya elektörü Ogüst, Kerala
eyaleti, Serhend şehrinde doğup Sühreverdiyye tarikatındandır. Ben ceddim
İbrahim'in duasıyım. Kardeşim İsa'nın müjdesiyim. Annemin ise rüyasıyım. O bana
hamile iken, Şam saraylarını aydınlatan bir nurun kendisinden çıktığını
görmüştü. Ben, Sa'd bin Bekr Oğulları yanında sütlenip büyütüldüm. Bir gün süt
kardeşimle kuzuları otlatıyorduk. O sırada yanıma beyaz giysili iki kişi geldi.
Birinin elinde içi karla dolu bir altın tas vardı. Beni tutup göğsümü yardılar,
kalbimi söküp siyah bir pıhtı çıkararak toprağa akıttılar damlattılar. Göğsümü
ve kalbimi o karla temizlediler. Kserkses, Atina'ya doğru giderken Melankoia
adı verlen dağlık bir yörede baştanbaşa siyah giyen insanlarla karşılaşır Melankoia siyah giyen
insanlan ülkesidir. Şeytan melekmiş kötülük meleği... Sibirya'daki Elgygytgyn
gölünün meteorit çarpması sonucu oluştuğu anlaşılmış. Endonezya'daki Tambora
volkanının altında küçük bir krallık bulunmuş, 1815 yılı. Lûtiler eşcinseller
demekmiş.. Medine'de Kubâ köyü varmış. Maldoror şiddetli ağrı demekmiş..
Novorossisk limanı, naturalist avangard, spin atmak-flâneur, kılgısal
momentler. Yunus , Horasan'dan geldi ve Arap-Fars kültürünün etkisiyle Yunus
oldu diyor. Cervantes, İnebahtı'da tutsak düştü, Osmanlı kültürüyle tanışmış
oldu yıllar içinde şöyle denilebilir mi, Cervantes Donkişot'u yıllarca içinde
kaldığı bulunduğu Osmanlı kültür ve geleneğine borçludur. Süvari çiçeği var mı
ki, bir yarı tanrı gibi, Krezüs, deve kokusundan dolayı Perslere karşı bozguna
uğrayan mızraklı süvarilerinin tek tek adını bilirmiş, Toledo sanatı simya ve
büyü Nemçe-Avusturya diyarı, Fay tanrıdır, leğen ve saksafon, Katapult
(mancınık) demekmiş, Bengal ateşi gümüşi sarı kıvrımlı saç, Sansepolcro'da Halk Sarayı'nın duvarına
fresko tekniğiyle yapılmış, kara çeneli bir Etrüsk heykeli, Ankostik resim (mum
boya ile) Camille Claudel'in Sakuntala'sı gibi, perçem, tuğyan (azgınlık),
Tuvâ'da (mukaddes vadi), Turab (toprak), Sündüs, Kaçut (kısa mızrak), Özi
valisi Melek Ahmet Paşa.. Hava karardı, küçük bir esinti çıktı, dünyanın mavi
sıvısı çöktü ve anılarına girip annesiyle birlikte kendilerine düşman ettiler..
Kurâ ahalisi, somut hayvan, , beyaz ibikli kagu Kaledonya' da mı yaşar, El
Nath, partikul savuran buz jetleri, Drosophila (sirke sineği), yeşil
cübbeleriyle Mervan'ın adamları, ilkel çağların kutup yıldızı Ejderha (dragon)
takımlıydızında bulunan 'Thuban' idi, Şimdiki kutup yıldızımız Polaris, yıldız
çağlarının kutup yıldızı ise Çalgı (Lyra) takım yıldızının kraliçesi Vega
olacak. Fallus Kontu Marquis de Sade, Mussolini , Musul'dan gelirmiş kök
olarak. nefrit taşından fincan, Asur ülkesinden Kassitlere kadar yürüyüp
kollektif güç tanrımıza sövgüler yağdırdık. Hilatoryum, memutun atası,
polijenik, heteromorf koglomera, soğuk kütle katılımı fazından sonra, ergimiş
bazalt okyanusları, güneşin öksürmesi, ayın donması, kumsalın esnek yayı,
Nawfara kahvesinde içtiğimiz mırra, ritmik ve aritmetik koşular koşumlar, ışıntı,
körışık, serpinti, dört beygir gücünde, kendi soluğunu tutarak ölümüne yol açan
adam gibi, yeşil tepelere değerek oynaşan öğle vakti, vadiden süzülen mor
gölgeler, yağan karın bir başka biçime sokuşu anıları, zincifre (kırmızı),
azurit (Mısır mavisi) ve malakit (yeşil), en yakın akrabamız su sineği., Etrüsk
faresi. Ejderhan-Astrahan,, Moğolca ,Nöker; komutan yardımcısı, Daruga;
g2animet paylaştırıcısı memurlar., Jandarma ile Mevlana arasındaki fark.
Viverris kedisi, Molosmolossol köpeği. kuyruğun dentimindeki bal peteği
biçimindeki iç yapıya hidrolik sıvısı sızdı, akustik test olumsuzdu, tanrının
yardımcısı fareler oldu.
Tamarit Divanı, Lorca'nın kitabı, latifunda topraklarını halka
dağıtmak üzere bir toprak reformu gerek, Borges, İstanbul'u, Burgaz'ı gördü ya
Burgos'u, Falanj ilk çağda İskender'in babası II.Filip'in sonra İspanyol
Franko'nun birliklerinin adıydı. Su orgu. karada at, denizde balık, havada kuş
ki Hippokampos'tur. erektil sorunlar, Tutamkhulu İsmail Afrika bir şair, annesi
Güney Afrikalı babası Türk, sıfır başvuru gerilim değeri ne demek, bobindeki
sarımların geometrisi, Vogul dilinde konuşuyorum, aralık, ocak, şubat beyaz
burunlu aylarmış, Yıldırım Beyazıt'ın kaderi esir düştüğü Stella tepesinde
değişti, az kaldı mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacak, Hatila vadisi, Gala
gölü, sıcak Jüpiter ve magnetarlar, gökada diski, Pers ölüsü, pars leşi,
hayalet evrenler, İrani bakışlı Ali şeriatıdır, pire ile peri, Tanrı yaratırsa,
zaman öldürür...Fertek (Niğde) İşlek kapıdır kalpleri, nötür acunun ilişkisizlik
uydusu, Kefre anneciğim, otsu kokulu bir çiçek, çocukluğum anneciğim, tanrının
rengini barındıran ışık saçan parmaklar, sanal örtü, gebe su, vetekaddes,
Hektor'un ruhu-gölgesi düşer defnelerin altına, romantik çağın görkünç su
aygırları, yıkıntılar arasında ilahi, Germiyan beyi II. Yakup, step ejderi,
madde sonsuzluğun saflığı üzerinde bir lekedir, varoluşundaki doluluk, ah işte
benim boşluğum, Kâbe adına suların gebe kaldığını düşün, meta fetişizmi, vals,
polka, kadril ve galop için müzik, yapraklar döküldü, ağaçlar anne ölüm
uykusunda, renkcil demetlerle süslü, tavus ötüşlü korulukta rüzgârların ve
kuşların getirdiği elementler burada hayat bulurdu..ölüm ve yaşam burada
oluşurdu. Bir şey söyleyeyim mi aynalar ve çiftleşme insanın sayısını artırdığı
için tiksinç bulurum."Ermere geçti yanımdan. Deniz yanımdan geçti. Ve
ardından onun tanrılar geçtiler. Ve köpükler taştı tanrıların geldiği yerden.
Ve burada doğmuştu tanrılar. Suda bulutlar gibi akıyorlardı. Ve geyik göründü
orada. Bulut oldu sonra geyik. Güney sularının kadınıyla. Sonra durup ne olacak
diye baktı tanrılar. Ve bir sarı püskül çıktı sonunda. Ve ulular gelip
yakınımıza. Salladılar sarı püskülü..." Bitti, yani ; Kavsi Kuzah yani
gökkuşağı, ah dünyada kötüler ve barbarlık olduğu sürece iyilik neye yarar,
geçmişin büyük Abbasi hümanizmi bile unutulmadı mı, bir tür mavi bahar rüyası
gibi ve insan hıçkırıklara boğulduğu zaman güçsüzlüğü tüm canlıları geride
bırakır, Şehzadebaşı'ndaki camlinin köşesindeki sütunun dünyanın merkezini
gösterdiği söylenir, şair Necati kimdir, eşek örümcek ve gergedanın arasına
tazı girerse ne olur, Goygoycular ve Saraçhane nerededir, Arkadyus Sütunu'nun
dibinde Avrat Pazarı olduğu doğru mudur...
Çiçeklerin bulanık ruhu üzerine baladlar söylemek... Tartus'ta okumaya
davet edilmek... Ve Kum Kaptanı köpek balıklarıyla yürüdük, örnel olan durumlar
söz konusu olduğunda ise kızlar o denli güzeldi ki "Cennet
ağaçlarının gölgesinde uzanma isteğini
tümüyle yok eden yeryüzü selvileri gibiydiler..." Sonra gelecek kapanırsa
zaman durur dedi Dante, inanmadık, insanal krallıklar uydurması kardeşim,
insanın gölgesinin peşinden koşmasına ilerleme denmiyor mu onun gibi, kayra
nedir peki... bilememki...
İberya kralları ve neden
iki gözlüyüz ve atla camiye giren Cengiz Han ve Türkçe yazan Hatayi Şah İsmail
ve Farsça yazan Yavuz Selim ve ölümüne yakın varlık ötesini özlüyorum dedi ve Agrippina uyluğunu kaşıdı ve
Barba Vassili paltosunu çekti uyudu, ve nergise uzanırken ansızın yarıldı yer
ve kapkara atların çektiği bir araba fırladı derin yarıktan... ve kör bir
kaplan gibi dünya içine kıvrılıp gözlerini yumdu.
Bir quartet, lilyum, gerbera, frezya, fulya... Bir öbür dünya varsa
onunda bir öbür dünyası vardır sanırım. 'Chaucer'in zamirleri pek kapalıdır
bize / Zamir bir sözcük, geçer bizim yerimize.' Maymunların serebral
korteksinden fırlayan sıçırgan mecidiye ve gümüş pullu akçaları, görsel algı
eşiğinden saçıp serpen kulunuzdu bu... Lilith efsanesi ne idi, Yunus Emre
değerinde bir Osmanlı aydını var mı ki, Raflezya dünyanın en büyük çiçeği,
olsun bizim kız, Kenize Murat gibi ya da Mezamorto Hüseyin Paşa, Koyunadaları
Deniz Muharebesi, Yera (Z.Burnu deniz savaşı) İbrani çığlıklar, Arapça ve Rabça
öğrenmeyi ve ilkel özgürlük çağları... Kırlarda dolaşan şair bir çobanla
karşılaşır, çoban şehirdeki gürültünün nedenini sorar, şair benim doğumgünümü
kutluyorlar der, çoban kendisinin becerilerinden sözeder ve neden kendisinin
değilde bir şairin doğumgününün kutlandığına şaştığını söyler, şair yarışalımmı
der ve yarışırlar, şair uzun gölgelerin arasından (akşam üzeri) yükselen ayı
görüyor musun der çobana, evet yanıtını alınca, gözlerimizi kapatalım der ve
sorar şimdi ayı görüyor musun, çoban
artık heryerin karanlık ve birşey göremediğini söyler. Şairse; ama ben
görüyorum der!.. Moskova kralı ve şiir prensesi, Darfur'daki yoksullar, geniş
sArkadya caddesi, Oidipus ailesi, Thebai'yi kuran Kadmos oğulları, Yuhanna'nın
vahyindeki tınıları çağrıştıran kıyamet havası içeren eşsiz şiirler. Tanrı
Haldi'nin büyüklüğüyle Argiştioğlu Sarduri derki terkedilmiş Uhime ülkesini ele
geçirdiğim zaman o seferin geri dönüşünde Magaltu şehrinide ele geçirdim, erkek
ve kadınları Bianili ülkesine sürgün ettim, Urartu kralı II. Sarduri'ydim.
Gondwana süperkıtası... Zamanla göreli olarak hareket ediyoruz ya da zamanın
kendisi hareket ediyor ya da zamanın bize göre hareketini algılayış biçimimizi
ele veriyoruz, olmadı değil mi... Kör dilencinin önünde Allah rızası için bir
sadaka yazmaktadır, şair dilenciye kazancının iyi olup olmadığını sorar,
dilenci karnımı ancak doyuruyorum der, şair yazıyı değiştirir bir kaç gün sonra
gene sorar, dilenci kazancının oldukça arttığını ve şairin ne yaptığını sorara,
şair eski yazıyı 'Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' diye değiştirmiştir...'
Aşağı Ürdün vadisindeki Gilgal köyüne geldik, Hititlerin Kumarbi destanını
bulduk, dinleyerek Hattuşaş a, Labrandos a kadar geldik, Dor stili sütunlar
vardı, Etrafı Mekke sümbülleri sarmıştı. Süleyman ını atları Şâme ve Tafil
şehrine giriyordu, Mecenne suyu içiyor, Ebubekir'den aldığımız Kesva'nın
üzerinde, Süheyl yıldızı tepemizde, Harzemşahlar ilerimizde kendimizden
geçiyorduk. Ancak Tanrının sözünü anlayamayız çünkü yalnızca onda tamah ve
heves, zulüm ve garez yoktur dediler. Gün geldi farenin gözü kediyi gördü. Çok
varsıldım ayrıca çok servet sahibi, ne yoksulluklar var dünyada görsün diye
sabiyi köye yolladım, döndüğünde (bıyık altından) gülümseyip neler gördün anlat
bakalım dedim, Sabi bizim b.ir köpeğimiz var, oysa köyün bütün köpekleri
onların dedi, bizim bir havuzumuz var, onların uçusuz bucaksız dereleri, bizim
altın sarısı avizelermiz var, onların sayısız yıldızları, biz karşı komşunun
duvarına bakıyoruz oysa onlar ufku dahi görebiliyorlar dedi, hemen köşkümdeki
gizli odama çekilip kaderime ağladığımı bir siz bilirsiniz....
Doğu ile batının ayrımı şu; doğu, doğanın verdiği yeteneklerle
bulgular peşinde koşuyor, batı ise; zekanın verdiği yeteneklerle, doğu kuşu
taklit ederek kanat takıyor, batı kanatsız nasıl uçabilirim diye düşlüyor, doğu
atı evcilleştiriyor, batı arabayla hızlanıyor... Belki yanılgıdır bu ama herkes
İskender doğuya uygarlık götürdü, barbar Atilla batıya felaket getirdi diyor.
İlkel özgürlük anlayışı bu dedi bana... Ticani biri geldi o ara ve Fuad
Sinyora... ve Emil Lahud geldi ve ilahiyatçı Juan de Sepulveda geldi sonra
çocuğumu köye gönderdim yoksulluğu tanısın diye sonra sordum baba bizim bir
köpeğimiz var onların bütün köün köpekleri onların bizim bir havuzumuz var onların uçsuz bucaksız dereleri biz mkarşı
komşunun duvarına bakıyoruz onlar ufka dek bakıyorlar bizim 3 avizemiz var
onların sayısız yıldızları dedi, sonra "nişanlım benden on yaş büyüktü /
askere gitti / şimdi ben ondan on yaş büyüğüm / çünkü / öleli yirmi yol
oluyor." dedim. Ve Fransada dikiş makinesi icat edildiğinde terziler 85
adet dikiş makinesini tahrip etmişler ayaklanarak bizde basım aygıtı gelmesin
diye hattatların isyanı gibi, kompleksim geçti vallahi, Montaigne bin kişi
yazar bir kişi yazar olur filan demiş, dilber dudağı ve kadın budu yemiş,
İngiliz romancısı Thackeray 'Yaşam Konstantinopol'e benzer, uzaktan romantik
görünür ama içine girince kasvet ve kaostan geçilmez demiş, Ogier Chiselin de
Busbecq burada (ülkemizde kaldığı hanlarda belki üzerinde Allah'ın adı
yazıyordur diye yerden kağıtları alıp duvar kovuklarına koyduklarını söylüyor,
Zarit kasabası,, El Manar ki Hizb Ullah'ın televizyonuydu,, Nahariye'de, Beyt
Şean'ı vuran füze, Akko'dan, Tiberya'dan, Kiryat Şimona'ya, Nuvar es Sahili ve
Muhammed Şükür. Haim Ramon ve Moşe Kaplinski, Dan Halutz ve Huseyin Nasrallah,
ve El Hikme ve Huseyn El Burci ve Muhammet Yazbik... Forumun harabelerinde
kediler dolaşıyor, altın tapınaklardan yabani otlar fışkırıyor, imparator
saraylarından akbabalar havalanıyor, saçaklarından buzlar sarkıyor... vs...
Baalbek'te denize girip saklananları gördüm dedi.
Platon, nedrede suç varsa orada adalet yoktur demiş. Rusya ve
Macarya'yı gezdim ve 'Tanrının ayağı buzda kayar mı dedim.' Salvador seçeneği
nedir, Ozanın acısı Tantalos'un acısı gibidir ve sunakta akan mor sıvı ve
Yavuz'un küpesi, Vladimir Çebeş Macarların kahramanı... bir karaltı yaklaştı
işte...en güçlü olan en barbardır filan gibi
Kaldıki korolar eski Yunan da halkı temsil ederdi oda kralın yada seçilmişin
bözünü yineleyen bir tebaa konumunda idi.
Grift keçi figürinleri, boynuzlu ve arı gövdeli insanlar, İranî
koltuklarda oturuyorlardı... bir Arap küheylan, polifenol, çift kör ve
randomize deneyler... Sessizliğe katkın olacaksa konuş dedi.... Isı değiştirgeci
ve uzaydaki köyler-köyleri ... ah sarmısak kötü kokulu gül, ve Aygır Kalesi, ve
o göğsü dar, cıdagosu alçak bir katır gibiydi... ve tükenmeyen mürekkep ve
çarpmayan elektrik ve yazıyı okuyan bilgisayar dedi... pasak ve cenin... ve
kontraltosu, alışkanlık köleleri tuz çağının... kalbin ve kabin ve zadeganlar
ve ticaniler
Epileptik ki, yetmişiki din adamından oluşan Vukuflar Meclisi
'Meclisi Hubrigan' gelecekteki önderini seçti: Ayetullah Muntazari... Ve
çarlığın Rasputin'i ve Nazizmin Hanusen'i. O da sevilirmiş önce, Rasputin gibi,
sonra Kara Ormanlar'da ölüsünü bulmuşlar, bu kara büyücünün...şiirin Mekke si
neresi... ve ama Üdolf, en çok Marika Rokk adlı sahne yıldızını severdi. Adolf
cinsi -asitlere-terminlere göre o, yalnızca üremeye yarayan güzel yaratıklardı.
Sıradan Faşizm'de (Mikael Romm) görebilirsiniz Marika'yı, yılan gibi kıvrılıyor
ve yaklaşmakta olan tehlikeye karşı olanca hızıyla oda ritm tutuyordu. Ne
yapabilirdi ki bir sahne yıldızı, Hitler'in gösterileri öyle geometrik ve o
denli görkemli ki, propaganda bakanın ki (Göbbels miydi- daha görkünç, çok daha
ürkütücü, gamalı haçlar, film değil -gerçek- binlerce meşale dolu insan.
Kitleler afyonlanmış ve karnı doyan her Töton! bu kuduz şölenine, bireysel bir
kuduru sendromunu eklemeyi hiç unutmamış. Belki perde arkasında gidişi sezen
kitleler vardı, ama neye yarar, o sürükleniş yeterli kitleyi almış götürüyor
Ren ufuklarının ötesine... Öyle olmasaydı Almanya iç savaşla yer bitirirdi
kendini deniyor (Sonuca başka yöntemle mi gitti) Hindenburg'un, Krup, Flick ya
da Thyssen'den, eski onbaşıyı şansölye ataması için aldığı çekte, bu işin
günlük yaşamı anıştıran tek belirgesi olarak hep anımsanacak artık. Krup,
Flick, Thyssen silah fabrikatörleriydi... ThySSen... Endülüs'teki Erak
Savaşı'ndan sonra köleler bir dirheme satılır olmuştu. Katilina Tertibi neyin
tertibiydi. Ben nefer Seyitoğluşıvgarda, çengelde, dipte yular tuttum.
Kumanova'da cephe bozulunca, tekmil batarya at binip topluca menzile kaçtık,,
Metroviçe Bolatin köyünde esir düştüm, Allahüekber'in Zivin mev kiinde şehit
düştüm. Ol bapta ve herhalde emir ve ferman Hazret-i Veliyyülemir, Velîihsan
Efendimizindir. Ve de Almanya ile ittifak âli-menfaatimizdir. Galiçya'daki
siperdaşım Ömeroğlu Bedir'dir. Oramar'dan Galiçya'ya gelmiş idi. Krakov'da, Rakoviçki Mezarlığında yatar.
Süveyş'ede gitmiştir. Medine marşı çağırıyoruz hep birlikte, inletiyoruz göğü
yeri, ölürüzde vermeyiz peygamberin kabrini. Sırtımızdan girdi Arap'ın eğri
boyunlu hançeri., Elbire Ramallah'ta sıtma oldum , kinin dahi yoktu. Bir-Üs
Sebi'de üstümüzde paralandı bir atım, bir eski çaputu üstüme sardım. Musul'da
da kaldım tifus kol gezer, Ahır dağı, Sincanlı ovasında bulundum, hasılı helal
ettim hakkımı sana sende helal et be memleketim... Öteki tanrıların arkasına
gizlenmiş yüzü belirsiz tanrıyı gördüm. Korsakov sıvılarının sönümlemesinide ve
Venezia'da Engizisyon sütununda kendimi sınadım, parmakucuçlarım yere değdi ,
günahkardım ve Son bakış köprüsünden ölümümün geleceği zindanlara yürüdüm bir
papaz eşliğinde ve töğbe ve istiğfar ettim son kez...
Ve öteki dünyaya böyle doğdum...
Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı olarak yurduna
dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi yıl boyunca
denizlerde İthaka'yı arar durur. Belki Malta yakınlarında, belki Kiklat
adalarında büyücü Kirke'nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine aşık
eden bu cadı, Odysseus'a İthaka'ya kavuşabileceğini ama bir koşulu olduğunu
söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul edeceğini
söylediğinde kendisine Hades 'Ölüler Ülkesi'nin yolu görünmüştür bile...
Odysseus, destana göre Herakles Sütunları'nı (Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas
Okyanusu'ndan Afrika kıyılarına döner dönmez Hades'e gelmiş ve Ölüler Ülkesi'ne
varmıştır artık. Sanki Okyanus'un altından Erebos'a, bu karanlıklar ülkesine
geldiğinde bütün ölüler Odysseus'a koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır
dünyadaki dostlarını, arkadaşlarını, anne, baba ve çocuklarının durumunu sorar
Odysseus'a... Odysseus sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese iyilik dolu haberler
iletir. Ne varki bütün bunlara karşın bir kişi kendisinden uzak duruyordur.
Issız ve sisli karanlığın içinden bütün çağırmalara, yakarmalara karşın
gururunu yenemeyip gelmeyen bu kişinin adı Aias'tır. Bütün çabalara karşın
gelmeyen ve bu olağanüstü fırsatı değerlendirmyen Aias'ın kararlılığını gören
Odysseus üzülerek Asfodel çayırlarından ayrılır ve gene yeryüzüne çıktığında
Kirke'nin verdiği sözün gerçekleşmesini bekler ve sonunda İthaka'ya kavuşur.
Aias'a diğer ölüler kızarak bu davranışının nedenini sorarlar; o ise insanı
kahreden o en yakıcı yanıtı verir; 'benim buraya düşmemin nedeni Odysseus'tur,
benim ölümüm onun yüzünden' der... Şarap, keçi, değirmen taşı ve kahin... Ve
Hermes ; Tanrılar ölümlü insanlardır, insanlar ölümsüz tanrılardır dedi. Kâfurun
yedi! Atım Zulcenah, kılıcım Zülfikâr'dır, ve bir Türk palası, saldırmayı
andıran koruk bıçağıyla gırtlağımı kesti ve yerlemde Kant ve kanıt vardır
dedi,, sonra perde ayaklıları bile parçalayıp, güneşi dahi-bile yakan ayetlerin
duvarlarında parçalandığı ağzını son kez açtı ve son soluğunu verdi!
anlağındaki bilgi akışı yavaşlayınca güldüm ve İsrailoğullarının Lübnan'a
girdiği gün 'Dünya Silahsızlanma Günü' olsun dedim. Salvador seçeneği gibi
mi... Anorthosis mi! ah sorma zamana
ağlıyorum dedi
Cinsiyet değiştirerek çiftleşen, çift cinsiyetli sırtlan...
Perçemli ve gidimli bir yaşam seninki amorf fazın ve derisi doldurulmuş insan
yüzleri, eksenel bir hatta yüzen deniz kargaları ve Rongbuk Manastırı, Hairhan
dağlarındaki bir zamanlar var olan okyanus çökelleri, tipik bir melanj ve
çörtler ve kırmızı deniz killeri, ve hendekleri, Nohgon'daki yığışımlar,
Kaligula tiyatroda, Caracalla sıçarken, Ceasar konuşurken, Otho ise bir et
kancasına takılıp Tiber ırmağına atılarak öldürüldü, buhar fazındaki moleküllerden
bazıları, su yüzeyine çarparak yapışıp sıvılaşmakta, yüzen geçit flash bellek
sistemleri de, eğilme gerinimi ve kırılma tokluğunda yüzmektedir, harmonik
salıngaçlar bir parçacığın patikasını izleyerek, monokromatik bir gezim
dalgasıyla, faz uzayında bazı dağılımlara karşı geliyor ve bakhur bitkisiyle,
onun yakıldığı buhurdanlar ve
Nusayrilerin Kilezi mezhebinden olmakla, yazın altınları ve ateşlerini
söndürüp, din amcalarıyla bir kadeh (nakfe) dem sır edilirdi, Meryem'in Arsuz
dağlarından çıkıp gelen suyla yıkandığı ve ermiş Elia'nın gökyüzüne çıktığı...
Dünya silahsızlanma günü, Abbasi despotizmi ve Huzistan'daki günlerim, annem
bir Sefarad Yahudi'siydi ve Ladino dili konuşurdu, babam bir Türk'tü ve Sünni
Müslümandı, mürebbiyem (eğitmenim) bir Fransız Katoliği'ydi, tarih öğretmenim
Şii'ydi ve Arapça konuşurdu, hahamım İbranice konuşurdu, müzik öğretmenim
Ermeni'ydi, İslam'ın farklı bir yorumuna inanan
bir de haremağam vardı ve hepsi bir çeşit Türkçe konuşurlardı...
Dil uzluğu, şiirselleştirilmiş günlük dil, içilen arpa suyu, etker
konumlar, Ayurveda'ya bakıp saç kılından dikiş attığımız kızlar ve ardından
koruyucu otlarla kanopos küpüne koyduğumuz ölü, sol elin büzülme ve yayılma
olanaklarını geliştiren etütler
(Ev düşünür, soba borusu ağlamaya başlar. Atalarının hayaletleri
eşiğe gelir, zili çalar ve diğer kediler açlıktan ölürken, yıllardır her sabah
evinizde beslediğiniz kedi için dünyadaki tüm diğer kedileri feda edişinizi
nasıl haklı çıkarabilirsiniz der. Hüve lâ hüve... O o değil... Teleoloji ve
arkitektonik varlığın ilk epifanisidir, yüzsüz bir tiranın yüzünü
kay(b)detmesine izin veren bir arkedir. Nötronun ilk yurtluğu nerede, hangi
planettedir. Bu soru değildir. Sessizlik bir sözcük olmayan sözcük, soluğumuz,
nesne olmayan bir nesnedir. Bataille demiştir. Eskatalojik vs. Çocuk filozoflar
için solipsizmin, rölativizmin, psikolojizmin, sessiz ufukta gidişi ise de söz
şiddetin ilk yenilgisidir, dil tarihsel bir kalıntı, ışık şiddetin bir
öğesidir. Dilin metali ve yerin sentaksı ile heterojen çiftleşme ve insan erken
çok erken gelmiş bir tanrıdır...
Fransız devriminin ilk yıllarında (William) Blake, başında kan
kırmızısı bir Frigya kepiyle Londra sokaklarında yürürdü... Bayan albay dedim,
analojinin son sözü kitap değil (Mallarme'nin dediği gibi) sessizliktir.
Castelrosso'da (Meis) izlediğin Krendil kimin oyunu, yok Napolyon
İmparatorluğu...Kastilya ve mestizo lehçesiyle konuşalım, kumru popolu yeşim
dedim, Transilvanyaca filan, Huidobro'nun büyük şiiri Altazor'u okurken,
yükseklere saldıran ve güneşin yakmasıyla gözden yiten şahini, modus operandi,
izlenen yöntem demekmiş, Borges'in ölüm ile ölenlere adanmış 'Fervor de Buenos
Aires' (Buenos Aires Tutkusu) adlı şiir kitabı
varmış. Koşuntu ve görgül dedim sana ya, tarih ilerleme midir,
tutarsızlık mıdır anne, modern çağ genelde neye bürünür,, naiflik midir örneli
yani dedim, geleceği sömürgeleştirmek asıl ve ağır görevimiz, yazgımız, İşta
tansıklar yıkımlara dönüşüyor, görkem dehşete,, su yok toprak un ufak, atomlar
patlamak üzere, açlık toksik zehirlenme ve gaz haline gelme fobileri var
içimde, akrep soksa güzel olur yani diyorum bu durumda, kehanet ne, değişim
kötü , korunum iyi , Kapitalizm beni makina yapptı, sanayi sonrası erk ise bize
birer gösterge gibi davranıyor, ölüyorum yaşarken, mukoza mı, selülözik bir
ibre mi, leş miyim ben diyorum... cennet geometrik olduğu içn mi sevilir, bir
uzay virüsü olsa ydı gene sevecek miyiz... Ah ki Cem söyler: "Kırmızı
Pluton gezegeninde / siyah saplarıyla / çılgın kiraz ağaçları / ürperiyor
bedemin / dünyalar içinde / başka dünyalar mı var..." Isfahan beygiri de
senin gibi dedim, repesaj mücadelesi verdim, resifteki köpek balığıyla,
hipokondriazis olduğum için yenildim, priapizm işe yaramadı, iri bir Roma
kandili gibi devrildim, bir Bengal Işığı (kaplan gözü) gibi eridim... yaşamda
tökezleyen yüzlerimiz, ayın sırtında hörgüçleri parıldayan develer ve kırmızı
allahların yürüdüğü ummanlar boyunca ağlayan melekler ve şeytanlarla kolkola
gezen metal bulamaçları... Semerkant'ın sarnıçlarında bir damla su kalmadıysa,
Afganların öldürdüğü kara öküzlere ne oldu, Hürmüz kenti nerede, üzerine Adonis
figürü işlenmiş Yunan mücevheri gibi ağlıyordu, Hadrianus'un Bitinyalı kölesi
yanımda duruyordu, Neocon dünyasında,
somon balıkları üçbin km öteden yumurtadan çıktıkları ırmaklara geri
dönebilirmiş, yazgısı Akhaneton'dan beter kardeşim, ağaçların arasından; bizi
sessizce gözetleyerek, bir tanrı başı gibi yükselen aya baktık, ayın ışığıyla
yaprakların hışırtısı şimdiye dek görülmemiş bir canlının gezinmekte olduğu
sanrısını uyandırıp, ürperiyorduk, keşiş korkudan güldü, sonra birden titremeye
başladı, yıllar sonra yüzü çizgilerle dolu geri döndüğünde, ay tanrıdır
deyince, yanımdaki sen çıldırmışsın veya zehirli ot yemişsin dedi... bu otlar
arasında ürkünç faunuslar yaşardı, ve işte bir faunus göründü, tomurcuk açmış
bir baldıran yiyordu, cadı o sıra bir cesedin eliyle karıştırdığı çorbadan
bizede verdi, ve billur aynada bize ölümü gösterdi, pişman olduk ölüm ürükütücü
ve sonsuz bir soğukluk taşıyordu etinde, teni,
uzakta sarı, kükürt gözlü , tüyleri çizgili bir kaplan gibi
dalgalanıyordu deniz ve pütürlü
kalın derisiyle yürümekte olan korkunç bir devin sırtına benziyordu
derisi, Anadolu Ülkesi ne girdik o sıra ve cadıya Tanrı yı da gösterebilir
misin dedim, İyi ama tanrı şu an avlanıyor dedi,, yüzü peçeli bir kız
çıkageldi, Nil mezarlarında yaşıyormuş, miğferinde kanatlı aslan yatan bir adam
göründü uzaktan ve cadı işte tanrılardan biri dedi... ve mavi irisler ve
napolyon laleri aldı giderken ve benden bitmeyen katedral şarkısını söylememi
istedi ve büyük karbonun sesini duydu ve Yosun İşleyen Eller adlı bir şiir
söyledi, belki de ölmüş M.Ş'nin, "Bir gün gelebilir / Yeryüzünü tamamen
sular kaplayabilir / O gün gökdelenler olmayacak / Binalar denizin derinliklerine
doğru inecekler / Ve insanlar en çok bulunan şeyi / Yosunu işlemeyi
öğrenecekler... " Amin diyemiyorum, ağlıyorum. Konvulzif tedavi görüyorum
(elektro şok), ne yapayım... ve Anzelha kendini ateşe attı, tanrının varlığı ve
yokluğunu konuşanları kederle dinlerim ben dedi ve gökkayalardan geçtik,
hışırdayan ay ipeklerinden... Ayrıca Adriyatik kıyılarında balıklara
kıyılmasını doğru bulmuyorum, Balasagun'a gitmiyorum, Büveyhileri, Luvileri
tanımıyorum... ve altın tozundan bir buğu yükseliyordu ve tüm kıtaların birleştiği
Pangea görünüyordu ve toprak rüzgarla konuşurken, insan aslında ölümsüz bir
tekrardan ibarettir dedi, Zilzal suresi gibi mi dedim, oda şu dört şeyden
konuşmayınız dedi, Ali, Osman , kader ve yıldızlar, eh imge dile düş
gördürürse, sende küçük bir tanrısın öyleyse dedim, sonoritesi kuş mudur dedi,
düşünceninde bir yüreği var mıdır, Homersi denklik peki, ve ağaçların bana
baktıklarını gördüm, faros , ışık, zağanos da bir tür doğansa normaldir dedi.
güldüm, ne yapayım... Tigris ırmağı nerede dedim, Dicle mi dedi, doğu Kanada'yı
sordum ağladı, Kelt İrlanda'sından bir kır serdarı geldi ve tek gözünü kapa be
Tepegöz dedi... kanatlı uygarlıklar var, insanlıktan ileri, İspanyol Yahudisi
büyük Maimonides'te Arapça yazıyordu... sonra abalon denilen deniz sümüklüböceklerinin
eşsiz sağlamlıktaki kabuklarını nasıl ürettiklerini düşündük...
'Bette / Bir zamanlar Atlantik'teki evimizde / Açıkta gezinen
balinaları görürdük!'
Ama Bette, insan insan için, balina dinlesin diye türkü söylenir
mi, kuş kuş için öter değil mi... aksi halde sesssizlik yeterdi her birine...
yaşarken ezik sümbüller gibiydi, ben
öldükten sonra ünlü bir ressam olduğunu duydum... Asurbanipal'a Yunanlılar,
Sardanapal dermiş... ezik sümbüller gibi, Vasarely şair mi, ressammış ama,
onunla herkes gibi arkadaştık, ona ara sıra ben herkes değil, Kserkses'im
derdim, aldırmaz gülerdi, sonra ödül misyoner romancılara gitti dedi
Alın size Başo dedim, 'Dağ yolundan iniyordum/ Ah! işte bu/ Bir
menekşe' sonra sürdürdüm 'Onu koparmak olmaz/ Ondan ayrılmak olmaz/ Ah...
menekşe' dedim.
Bak, doğada cinsiyet yoktur. Uzaya uzaya uzaya gitti, iki adet
sıfırı üstüste koyuyorsun sekiz oluyor bari bir olsaydı!.. Sonra Suriye ye
gitti, telefonda Şam piyon mu diye sordum...
Milankovitch salınımlarıyla ölüp diriliyorduk, tayfçekerler vardı,
putsever suretlerle dikilen surlar... aa! keçi balığı geldi. Öldü, mezar
taşında yalnızca tıkırdayan saate çözüm bulamadım yazıyordu ve yaşam öyle güzel
ki yalnız mevsimleri izleyerek sonsuza dek yaşayabilirim diyordu.
Titan arum olarak bilinen ceset çiçeğinin kokusu 1,9 kilometreden
duyulurmuş, Moorish Kalesi'ne gelince Orozco ve Rivera, Malevitch ve
Rodchenko'nunda orada olduğunu gördük, Vasarely uzakta duruyordu onu da
çağırdık. İnsan soyunu tutsak eden sentinel ordularını gördük. Borges diyor ki,
kaplan dediğimizde tanrıyı yinelemiş oluruz, bir kaplan çünkü, onu doğuran
kaplanı (onu peydahlayan kaplan) ve onu doyuran geyik ve kumruyu, onların
beslendiği çayırları ve çimeni, onlara analık eden toprağı, toprağın geldiği
ulaştığı yükseldiği gökleri, göklerin yaşam bulduğu güneşi ve onun bulunduğu
galaksiyi gökadayı ve gökadanın yeraldığı evreni ve evrenin sonsuz yaratıcısı
ve sahibi tanrıyı tanrıları ve onların araksına gizlenmiş olan yüzü belrsiz
tanrı ve tanrıları akla getirir. Öyleyse diyebiliriz ki kaplan bir tanrıdır ve
tanrıda bir kaplandır... Efrasiyab yani Karahanlılar' ı gördük, Türkistan'da
Talekân şehrinden geçtik, Karmat ayaklanmasına tanık olduk yeryüzünün bir
yerinde ve siyah cüceler ve uyuklayan hayvanlar vardı ki ve sen bir daha
uyanmadan öleceksin dedim ona... düşümde kanatlı böcekler kırmızı gecelerime
hücum ederken, tramvayda gidiyordum, Diana elini birden omuzuma koydu, tüy
sorgucu gibi ipeksi, yumuşacıktı, inci gibi yaşlar akıyordu gözümden, ayrıca
pirelerim size bulaştı siz artık pirelisiniz benim kanımı içine pire sizin
kanınıza benimkini bulaştırdı, yakında kırılacağız sıtmadan ambulanslar akın
akın hastanelere insan taşıyacak, salgın tüm dünyaya yayılacak ve insan soyu
bitecek, fakat evdeki hiperaktif çocuğu ufolar kurtaracak başka bir gezegende
yaşayacak, yeşim benimle kalacak, benim ısrarım sonucu ufoyla gelenler onu
benden almaktan ısrar sonucu vazgeçecek
yeşim istemiyorsa beni çağırmasın çünkü benimle kalacak eğer
şimdiden ayrı kalırsa ufo onu kurtaracak yoksa benimle kalıp cesetlerimiz
birbirinin içinde çürüyecek ve bu dünyada benim olmayan yeşim öbür dünyada
benim olacak, ben yeşimini hastasıyım yirmi yıldır bugünleri bekliyorum ondan
intikamımı alacağım ve o benim olacak benim gözlerim onun gözlerinin içine yuvalanacak,
kemiklerim onun kemikleriyle kuru ağaç dalları gibi kaynaşacak, kalbim onun
kalbini saracak ve içinde çürüyecek, kanım onun alyuvarlarını içip tüketerek
yeşim sapsarı olacak, kucakladığımda kuş ölüsü gibi kollarımdan sarkacak ve onu
bir gorgon gibi yiyeceğim, satürn canavarıyım ben yeşimin ayak tırnaklarını
deniz suyuyla karıştırıp yaralarıma süreceğim, onun kanını içeceğim, onun hasta
organlarını vücuduma sarıp yatacağım, o kollarımda son nefesini verecek ve
takyonlarını vucudumda dolaştırıp jüpiteri çılgına çeviren kahkahalar atacağım
ölülerin tanrısıyım ben yeşim ve ben yaşayan ölüleriz, onu yemeye geliyorum
kaçın! görme deliklerinden gene sular akıttı, tüy sorguçlarıyla gene sırıttı,
kuşların tüyü, sürüngen pulları, solungaçlar ve köpek dişleriyle güldü ve eğer
deniz kaynasaydı bir sürü pişmiş balık olacaktı dedi.
İngiliz köylülerinin 1381 ayaklanmalarında söyledikleri ünlü isyan
-başkaldırı şarkısı "Adem toprağı çapalar ve Havva yün eğirirken,
efendimiz kimdi..."
Sen Eski Mısır'daki Fayyum masklarındaki yüzlerden mi geliyorsun,
yalnızlık şeytanın at koşturduğu ıssızlıksa, kefren ve kefen ne oluyor, Thomas
Dağları mı dedin, kementin boynuna geçirildiği kral ağlıyordu artık,
gözyaşlarının prizmasında cellatlar kendilerini gördüler, belki o an herşey
-gariptir- üç bin yıl önce Nil'in mavi çamuru üzerine Mısırlı bir çocuğun evcil
geyiğinin basmasıyla oluşup güneşte kuruyan ayak izleri kadar ölümsüzdüler.
Sıcaktan eriyen meydanlar ve kadının saygısız Cadillac'ı benim bahçe yoluma
girdi, ışıklı gözlerini telaşla yumup açarak geri çekildi, yiten krallığından
kalma tüm gölgeler kandilin titrek ışığında oynaşıyorlardı, kandil gagalı bir
şeydi, Romalılarınki gibiydi,, dorukların en sarpı ve karlısı olan Glitterntin
Tepesi'nde havalar açıkken bakıldığında doğu yönünde uzuklarlad, Surprize
Körfezi'nin öte yanında bulanık bir gökkuşağı görülürdü, bunun Rusya olduğu
söylenirdi, kanıtlanmaz bir şeye inanmak kadar inanmamakta garip dedi, kalay
yaprakları üzerinde lahana böceği, çinko arılar ve tungsten kelebeği uçuyordu,
Anka çiçeği dibinde açmış ve ahlak uydurma bir kişiyi izleyen uydurma bir kişi
olarak ortada dolaşıyordu. Sonra Alba Kralı'yla Sabin'lerin Düğünü'nü izledik.
Milton der ki; Bir insanı öldüren, tanrının betimini, mantık
sahibi bir yaratığı öldürür, bir sanat yapıtını yokedense, mantığın kendisini,
yani tanrıyı öldürür demiş. Wılde eklemiş, ne zaman bana hak verseler, nerede
yanıldığımı düşünürüm! Ve ama bir Tatar gölünde yüzüyordum, ağzımda kırmızı
zambaklar vardı, altın vadide, ılık ülkenin yollarına doğru koşuyordum,
zıplayan ceylanlar soluğumu kesiyor, güneş oklarıyla gözümü kamaştırıyor,
yolumu buldukça kaybediyor ve yalnız ve yalnız bu coşumlu yaratığın sonsuza dek
koşmaya yargılı olduğumu anlıyordu.
İranlı tamburuna vurmaya başlayınca, birdenbire bir toz bulutunun
bağrından uzun kişneme sesleri duyuldu, ve göz açıp kapayıncaya dek, yeri
nallarıyla döven, burun deliklerinden ateş fışkıran, karyağız kanatlı bir at
belirdi ve hemen üzerine atlayıp kanat çırparak at uçmuş ve bulutlu dağın
doruklarına konmuştu. İsa'nın mesleği ne idi ve Azrail'in kanatları yüzüne
değdi...
Adım Kaan Romero dedi ve resimlerin içinde Barbari'den gerçek bir
'Vanitas' gördük
Deştikebir'de geceledik, Ardzırunî
kralı Seneker yanımızdaydı, eşdeğeri kral Sargon'da karanlıkta bir put
gibi atının üzerinde duruyor surlara yaklaştıkça, kuleler, burçların gölgeleri
tanrıların hayaleti gibi karanlıkta azametle uzanıyordu----surlara yaklaştıkça
kuleler karanlığın putları gibi uzanan gölgeleriyle yarışıyor, ürkü
veriyorlardı. Üç yıldır havada duran bir martıyla karşılaştık. Şiir insanın
doğaldinidir dedi, Novalis demiş onada, siyah bir aslana binmiş gidiyordu,
Dişayil adında bir şeyh vardı, sadaka yoksul gerektirir dedi. Tevrat altın
suyudur, güldük, haydutlar seni zebun düşürür dedim, yarı buçuk kerem denizine
girmeye niyetlendi, o sıra Kazvinli dinsizin öyküsünü dinledik...
**********************************************************************************************************************************************
Kâbe adına, suların gebe kaldığını düşün. Kobra çiçeği, koma
zehirisin. Hektor'un ruhu düşer defnelerin altına. Ah deyip ağlar ve geri
dönerim. Uyak ve cinasların renginliğine. Hey Anibal, Kartagena nerede derim.
Şiir ne işe yarar. Yıkıntılar arasında ilahi. Kör dilenciyi gören şair, allah
rızası için bir sadaka yazdığını görür ve nasıl sadaka iyimi diye sorar oda
karnımı zor doyuruyorum der. bunun üzerine şair yazıyı değiştirir ve bir kaç
gün sonra gene sorar dilenci sadakanın arttığını söyler şair şöyle yazmıştır
'bahar geliyor ama ben göremeyeceğim' işte şiir bu işe yarar.
Tamar!..
(Dost, bu kadar yeter. Daha ötesini okumak istiyorsan, /
Git, sen kendin yazı ol ve sen kendin öz ol.)
BİR ÖYKÜ
Bugün ne yaptığını kılıkılınoa anımsamak için dünden hazırlanmışıt,
sabah kalktı aşırı bir dikkatle, her yaptığını usunda anımsayacak biçimde
bilincine kazıyordu. Sokağa çıktı, akşam, aşırı dikkat ve yaptığını anımsamak
için yaşadığı ikilem nedeniyle trafitk kazasında öldü. Araba çarptı Aşırı
dikkat ve anımsama gücüyle yapılan şey öldürücü dikkatsizliğe yol
açar.dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkat edilme anı korkunç bir
dikkatsizlikle sonlanır.
YAVUZ SULTAN SELİM şirpançe den öldü öykü konusu..
Düzeltilen asıl metin bu
HERO
İLE LEANDER
mors alfabesiyle birbireni seni seviyorum diyen aşıkların son
geminin batışıyla bir sonraki gemye ışıklı mesaj iletisi (kıza sonsuza kadar
diye- oysa ölüm gerçekten sonsuza kadar ...) ama önceki gemide batış ve erkeğin
ölüüm.
Conkbayırı’nda
durmuş Hellespontos suyuna bakıyordum. Bunaltıcı bir sıcak vardı. O
dalgınlıkta yanımda hafiften bir gölge
belirdi. Yaşlıca biriydi ve küle benzeyen sesiyle; su bugün her zamankinden
daha durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına
evet, denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas
tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı,
hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi.
Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o
gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım.
Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı
geçidinde Kız kulesinin Hero ile Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede
demir atan bir denzcilige bağlı bir gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale
postanesine gelmiş ve orada görevli bir kızla tanışmış, asker her gelişinde
arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç
ayrılamaz olmuşlar ve gemi istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden
birine gelir el feneriyle mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni
seviyorum diye ışık yakarmış geceleri delikanlıda ondan öğrendiği biçimde oda ışıldakla seni seviyorum yazarmış ve
birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o sonara
geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan kız
gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin demiş ,
ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten sonsuza
kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne yazıkkı o
işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve denizin
sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili...
Dramatik
olduğu kadar ilginç bir öykü dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak
uzaklara baktı, oradan doğru belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende
sonsuza kadar diye mırıldanıyordum...
ANDROİTLER
******************************************************************************************************************************
GOTİK
Uçurumun ağzındaydık, ceset elimizle dokunabileceğimiz kadar
yakındaydı, kurtlar karnınıda gece karanlığında akıp giden saman yolu sirius
yolu gibi kaynaşıyordu. Ceset ten sular akıyordu, güvercin gurultuları duyuyor, hışırdayan eğdelti
otlarının içlerinde eşinen bir sülünün kızıl renkte yanan göğsünü
seçebiliyorduk. Başımız korkuyla kaldırdık, rüzgar yitik bir ruh gibi inledi,
başımıza sanki bir şey çarptı
ve geçti, bu dün penceremizi tıklatan yeşil
el miydi acaba, yaşlı
porsuk ağacının dallarına bir karakuş kondu, siyah bir pelerin gbi
kanatlarını çırparak çirkin sesiyle ötüp durdu. Cesetin üzerinde dalgalanan
otlarla uyuması, zamanı unutup, yaşamı bize bağışlaması, belki de ölümün güzel
olabileceğini duyumsattı bize, uzakta ki
göldede çırpınan sazanlar göz alıyordu, alaca karanlıkta baykuşlar ağlıyordu,
başlarında devekuşu tüylü sorguçlarıyla kara atlılar geçiyordu aşağılardan.
Kuru bir ağaç çiçek açmıştı,
persbiteryen ve Borgesyen gecede ağular yeniyordu şangırdayan
sofralarda, bir Pers satrabı ecesini kurban ediyordu geceye.
Ceset kıpırdadı, ağzından sarı bir su aktı, deniz simsiyahtı, kral
geçerken Tritonlar uzun yeşil
sakallarıyla kıvrık deniz kabuklarını öttürüyorlardı, deniz şatayıkları
kayalara tutunmuş, balinaların yüzgeçlerinden siviri buz saçakları sarkıyordu.,
geminin omurgasına sülükayaklı deniz canlıları yapışmıştı, denizatlarının
yeleleri dalgalanıyordu, çıldırmış yada
zehirli ot yemiştim sanırım, ormandan faunuslar geliyordu, caninin elinde
tomurcuk açmış bir baldıran vardı, ama bir androitti sanırım, havanda bir
kurbağayı dövüp çorba yapar, çorbayı bir cesedin eliyle karıştırırım dedi, ayı
yere indirir billur kürede sana ölümü gösteririm dedi., baldıran dalıyla
balıkçıya vurdu,, mavi renkli bir kuş çığılık atarak yuvasından havalandı ve
kum tepelerinin üstünde daireler çizdi, gece oraya git gürügen ağacının altında
dur ve siyah bir köpet sana doğru koşacak olursa, ona bir söğüt dalıyla vur,
baykuş konuşacak olursa kaç, ve kömür üzerinde bir mine çiçeği yak duman
kıvrımlarının arasından bana bakmaya çalış. Gece yarısı yarasalar geldiler ve
pöf diye bağırdılar yere inince,, koruya doğru girip ıslık çaldım o ara, gümüş
koşumlu küçük bir İspanyol atı
koşarak geldi ve adam eyerin üstüne sıçradı,
cadı erguvan ağacının çiçeği gibi sarardı, kumların üzerinde esmer
bacaklı bir Yunan hey keli gibi
durdu, Tritonlar borularını öttürdükçe, küçük Denizkızı onları karşılıyor ve
dudaklarından öpüyordu, yedinci gün
Tatarlar ülkesinde bir tepeye vardık, öğleyin ufuktan kırmızı bir toz bulutu yükseldi, Tatarlar bulutu görünce
renkli yaylarını gerdiler, küçük atlarının üstüne atlayıp dörtnala buluta doğru ilerlediler,
kadınlar çığlık çığlığa aırabalara kaçıp keçe perdelerin ardına saklandılar,,
bir mağaradan üç çakal çıktı burunların havaya dikip çevreyi kokladılar ve
geriye doğru kaçmaya başladılar, ay çıktı ateş
yaktık bir tüccar kafilesi ateşin etrafında oturuyordu, develeri
kazıklara bağlanmıştı arkada, , şafakla yola çıktık, kızıl tüylü bir deveye
bindim, eli mızraklı bir ulak önümüzde koşuyordu,, ayı lanetleyenlerin ülkesine
vardık, yarı kartal yarı4 aslan Grifonları, , pullu ejderleri gördük,
dağların tepesinden geçerken
üzerimize çığ düşmesin diye soluğumuzu tuttuk, gözümüze tül bağladık,, davul
sesleri arasında, ağaç kovuklarından ok atıyorlardı bize, , yılanlar kulesinde
pirinç kasede süt verdik yılanlara, , sallar üstünde ırmağı geçtik, su
aygırları şiddetle saldırdılar. develer titriyordu, , kaplandan doğduklarını
savlayan bedenleri Bizans renginde Laktroi'lerle, ölüleri ağaç tepelerine
bırakan Aurante'lerle, timsahlara yeşil camdan küpeler verip onlara tapan,
Krimni'lerle, köpek suratlı Kharon'lularla, ayakları at ayağı olan ve attan
hızlı koşan Siba'larla çarpıştık. Kafile ters dönüp beni çekiştirmeye başladı,
taşların altından boynuzlu bir yılan çıkardım beni ısrdı, bir şey olmayınca
korkup kaçmaya başladılar, dördüncü ay İllel kentine vardık, hava bunaltıcıydı,
çünkü ay Akrepten geçiyordu,, ağaçlardan hint cevizi koparıp yardık, coşkulu
sularından içitik,, nakışlı kilmlerimizde uyukuya daldık,, şafak söktü kent
kapısını çaldık, kapı kırmızı tunçtandı,, deniz ejderleri oyulmuştu
kanatlarına, , Nöbetçilere Suriye adasından geldiğimizi söyledik,, birkaçımızı
rehin alıp öğleyi bekleyin dediler. Öğleyin içeri girdik akın akın insanlar
bizi görmeye geliyordu, bir deniz minaresiyle haber şehre yayıldı, , zenciler
desenli kumaş balyalarını çözdü Tsor'dan
mor süngerler vardı,, Sidon'dan mavi duvar halıları, , kehribar kupalar, tuhaf
çanaklar vardı. Kadınlar evin çatısılarından bize bakıyordu birinin yüzünde
demir bir maske vardı,, rahipler, soylular, sanatkarlad ve köleler geldi
sırayla, . Sarı elbiseli rahipler yeşil ağaçların arasında süzülüyor, siyah
mermer döşemenin üzerinde tanrının yaşadığı gül penbesi ev duruyordu. boğa ve
tavuzskuşu kabartmaları vardı , beyaz güvercinler çuyordu İçi suyla dolu
havuzun önüne geldim, rahip arkamda duruyordu Tanrıyı görmek istediğimi
söyledim, tanrı avlanıyor dedi,, hangi ormanda onunla at koşturayım dedim,
eliyle yumuşak püsküllerini taradı, yeni boğazlanmış bir oğlanın kanıyla
süslenmiş birput gördüm, tanrı bu mu
dedim bu dedi kan dizlerime damlıyordu. Bana tanrıyı göster yoksa seni
öldürürüm dedim bağırıp eline dokundum, eli kuruyup büzüldü yalvardı eline
soluğumu verdim eli eski haline döndü, gene tanrıyı göstenr diye bağırdım,
gözlerine dokundum gözleri kör oldu, yalvardı gene soluğum yel gibi geçti
gözünden gözü açıldı
ve bir aynayı gösterdi bana tanrı bu dedi, ayna bakanı değil tüm
bir alemi gösteriyordu., yüzümü güneye çevirdim dokuz kapılı Teb'e vardık.
kapılarda bedeviler dağdan inince kişneyen tunnçtan bir at durur. Nöbetçilere
Mekke'ye üzerine gümüş harflerle melekler tarafından Kur'an'nın işlenmiş olduğu
yeşil bir peçenin bulunduğu kente
gittiğimi söyledim içeri aldılar., iri kelebekler oynaşıyordu sokaklarda,
leopar tırnakları,, zümrüt küpeler, yüzük satanlar, afyon içenler vardı., harem
ağalarının azman vucudu yürüken dalgalanıyordu, sarı göz kapaklarının
altındanbeni süzüyorlardı., genç imparator aslan postu sedirde oturuyordu,
bileğine bir akdoğan tünemişti,, arkasında sarıklı bir Nübyeli vardı, imparator
işaret verince Nübyeli palasıyla saldırdı, pala kılıma bil zarar vermeden
içimden geçti,, dişleri birbirine çarpmaya başladı, imparator bir mızrak
fırlattı silah dolabından, mızrağı iki parçaya ayırdım, ardından bir ok attı,
elimle oku havada tuttum, genç kral
Nübyeli köle bu utancı birine anlatır korkusuyla kölenin boğazını kesti., adam
ezilmiş yılan gibi kıvrandı, göğsünden kara bir pıhtı fışkırdı, genç kral sen
yalvaçmısın dedi, sustum elindeki küçük bir yüzük karşılığında olanları
unutacağımı söyledim, anlaştık., arpa ekmeğiyle, defne yapraklarından tütsüyle
bezeli ziyafete oturduk. Samaris'in binbir çeşit kuş ve rakkaseleri önümüze
geldi, göğsü mavi tavus kuşları sedirlere tünedi, gözleri sürmeli burunu
delikleri kınlangıç kanadına benzer sakiler gelip geçiyordu. Zevk vadisini
gezdirdiler, Açlığı ve vebayı gösterdiler. Siyah bir deniz peyda oldu,
Tritonların borusu ortalığı çınlattı,
Diyakozlar gelip kralın
tacını çıkardılar, denize doğru yürüdüm ormanın faunusları da ardımdan
geliyordu, yaprakların arasından batkan minik parlak minik gözlü yaratıklardı,
Çoğlıyorduk, tüm bir alem olduk cemimiz mutluluk ve hayranlık içinde siyah
denize doğru yürüyorduk ruhumun ölüm vaktinin geldiğini anladım, yinede
uyanmayı başarabildim bir mezarın içinde yapayalnız olduğumu gördüm, sağ
omuzumun üzerine döndüm, ve gene uyudum (Oscar Wilde, balıkçı ile ruhu adlı
öykü)
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George
Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin
tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya
aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama,
Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm /
Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet-
Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya
dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda
yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden
çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.)
Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü
(savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da
olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de...
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
HERO İLE LEANDER
Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos
suyuna bakıyordum. Sıcaktı. Dalgın bakınırken yanımda ağır ağır bir gölge
belirdi. Yaşlıca biriydi ve öylesine bir sesle; su bugün her zamankinden daha
durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına evet,
denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas
tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı,
hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi.
Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o
gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım.
Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile
Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir
gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli
bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış
sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi
istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle
mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık yakarmış
geceleri delikanlıda ondan öğrendiği
biçimde oda ışıldakla seni seviyorum
yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen gemiye ama o
sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü bilen kaptan
kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye işaret verin
demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve gerçekten
sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde ne
yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve
denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili...
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü
dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru
belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye
mırıldanıyordum...
LEDA
Değirmenleri geçip ırmak kıyısına
vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı,
sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu
izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah
ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık
bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp
karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf
hayaletlere dönüşünce, Leda yumurta
biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası
gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları
garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra
suların içinden bir nympha yükseldi
ve pırıltılı geceyi aydınlatınca,
tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai!
İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak
izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi,
kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük
yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda
dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul
edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve
elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik
bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları,
inancılığın (fideizm) yönlendirmesini
hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik
çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup
giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları
vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik
ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru
bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası
(ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak
çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki
eleştirinin yaygınlaşmasıdır, ozansı
kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve
suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu,
her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum
vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma
dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek
için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine
sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük
yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik
midir... Basra valisi, Minerva’nın
baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi... Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün
tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların
meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı
diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler,
Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline
meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak
perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne
güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya,
elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince
çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki
gözler inanılmaz hızlarda kırpışarak
büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt
yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla
sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar
güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o
geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...
Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın
suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli
incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu,
gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar
fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor,
atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak
oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve
yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza
yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek
onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının
orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar
dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce
kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer
birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir
şeycikler göremedik.
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin
kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun
budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio
eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için
kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip
yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi
çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City
Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın
hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip
(virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf
bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız
belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o
apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan
kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı
ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa
odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak
bana bağırmış aman allahım
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
LEDA
Değirmenleri geçip ırmak kıyısına
vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı,
sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu
izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah
ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık
bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp
karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf
hayaletlere dönüşünce, Leda yumurta
biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası
gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları
garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra
suların içinden bir nympha yükseldi
ve pırıltılı geceyi aydınlatınca,
tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai!
İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak
izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi,
kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük
yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda
dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir
tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla,
amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz
demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın
(fideizm) yönlendirmesini hor görme,
kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve
müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam
parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana
dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı.
Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik
ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru
bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası
(ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak çağların
gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin
yaygınlaşmasıdır, ozansı kibir, atomik
soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve suyu
kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu, her
duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır
saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için
öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp
canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı
kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik
midir... Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir
kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...
Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve
megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap
okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara
Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline
meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak
perisinin çayırlardan doğru sudan
yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları,
filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden
süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor
ve sanki gözler inanılmaz hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani
harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru
yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik
yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye
bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte
sevgisi öylesine güçlüydü...
Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın
suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli
incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu,
gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar
fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor,
atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak
oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve
yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza
yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek
onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının
orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar
dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce
kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer
birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir
şeycikler göremedik.
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin
kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun
budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio
eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için
kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip
yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi
çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City
Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın
hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip
(virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf
bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız
belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o
apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan
kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı
ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa
odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak
bana bağırmış aman allahım
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı
dikkatten!.. aşırı dikkat ve anımsama
gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi
sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge
kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat
hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine
yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına alacaklar
ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin Kılıç
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla
mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan
haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır
dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin
tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu
geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol
açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam,
şaşırtısı erguvani biçemlere bulaşmış,
usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu
önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice
şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle
köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz
içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...
Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli
üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız
kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını,
elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin
sen!..” ve
Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?..
/ Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos,
gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi
arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer
biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak
gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri
koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki
şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı /
iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve
yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve
niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak
kaderi, yaşadıkları dünyada var
olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken
–ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan ’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra
yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir
‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri
“ve bir sabah geçti diye şehrin
sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan
çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki
sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı
bile güzel olan tek şey herhalde aşktır
sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü
Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü
tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de
salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi
aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da
bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos
adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen
(Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da
Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia )
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü
yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı
oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben /
düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi
süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan
gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda
anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1. Khaldeon: Babil`de güç kazanmış eski semitik gruba
bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik dil.
2. Zeno: Stoic okulunun
kurucularından miladdan önce263- 335 de
yaşamış Yunanlı filizof.
3. Luis de Leon : 1527-1591 yılları
arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4. Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre
yazılmış şiir formu.
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve sıkıntısını
dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde oluşturduğu
küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana bir balık
geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun ağzını
kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara doğru
uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli karabasanında,
yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu sezisine
kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye,
hınçla bağırdığını duydu. Bu adam köyün,
us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün, saat,
dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka bir
ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü rüyalar,
kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken
uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin yemeye
çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı. Arapça ve
Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula giderek
öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup olmadığını
sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman olağanüstü
bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi,
yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir,
tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün
ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye ayrılmışlardı,
neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve şeytanlara
inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk kendilerinin
kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine katlanıyorlardı, neden
eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı, neden atardamarlarındaki
kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor, ayakları çalışıyordu,
beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu olup, yemek sosyal bir
kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir alem vardı, başka
ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden evrendeki tüm
bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir şeye dönüştüğü
ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı, öfkeli yada
ahmakçaydı, neden eşyanın tutsağı
olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan öteye gidemiyordu;
yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı,
ağzından kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız
uzaklaşırken, onun gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını
ıspanağa, kalçasını lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve
salınışını maydanoza benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir
muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın
kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın
ortasında seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa
yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu
deyince, Hykandros, o bir yana, üç P
yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü
olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir
deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve
oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler
mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı,
pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa
uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla
Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye
benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili
yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp
kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve
frapanlıkla ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara
yaklaşarak hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu,
biri bütün hay huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye
aldırmadan onarım yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini
söylüyor, patent patent diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az
ilerde onu tutuklarken, göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso
gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı
villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir
palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir
gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir
kadın boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor,
ağzından salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki
etlerle- herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto
oranlarını anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor,
bir jandarma güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği
mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım,
iskelede sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak,
otobanda hız yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu söylemişlerdi.
Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını, ağzına
Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir
hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar yaklaşabilecekti.
Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla bana
ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi. Yazın
heveslisi büyük bir oyuna geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir tansık
gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı, dokunduğu
anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye büyük yazarın
sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George
Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu
sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen
şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı.
Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide
Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole
(Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına
bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom
Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav
İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur,
çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu
bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin
İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge)
taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı
gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ
şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar
yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin
sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir
yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda
da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar
beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi
izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak
her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna
başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz
olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol
açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta
yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları
önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun
31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük
otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece /
Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını
terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar /
Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan
titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru
köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala
şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli
olabilir!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları
************************************************************************************************************************************************************
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NİTOKRİS
Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta
yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği
Surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in
soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını
verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin
karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir
Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne
var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran
atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece
çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi.
Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik.
Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara
benziyorduk...
Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin
verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir
duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp
gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü
ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam
o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’
Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara
dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o
gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi
anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı
içine sinen korkunun verdiği cesaretle,
büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı
heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri
dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve
bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış,
çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya
çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun
hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler
sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek
herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil
semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün
ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin
yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice
tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular
sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra
kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..
Sonunda babam; en güvendiği
kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne
mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani
bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman
tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi
askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar
orduda diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar
Ülkesi’ askerler, Pers gönüllülerden
daima daha iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan kalkanların kayışlarını ve kemerlerini
kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar içinde sürüp gittiğini
anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers
satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda açlık baş
göstermişti.)
Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası
biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye
başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü
gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda
Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün ki
Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci
günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon
Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve
inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri
dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların
tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna
bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide
canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey
kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor insanın!..
(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip
uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere
dilim dilim yedirmişti babam...
Ama tanrı katında bu vahşet nasıl kabul
görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa
yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’ Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler.
Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini
yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi
de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en
çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın
bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken geceleri, özellikle dağ
başlarında, orman içlerinde, incecik
çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun,
gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında
her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine
birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini
bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve
tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece
sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan
Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini
bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya
bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve
meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak çığlıklar attığını,
orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları
siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum
kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.
Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı
yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında,
uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu
kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları
arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri;
uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi... Büyük bir ürküyle, kara yazgılarımın
peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve dağlardan,
Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine
varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni
anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle
yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak,
sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir
düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca
ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle
doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu
kederlerin katmerlendirdiği, hançersi
iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından
bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak,
yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık
tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet
öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip,
gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden
onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim,
katırlar, erzaklar ve toz fırtınasından sakınan askerlerle beni bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!..
Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la
karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar bana ne gördün,
Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular
soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka
hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla
huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda bekleşirken
bulduğumu belirtmeliyim...&
************************************************************************************************************************************************************
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği
yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı
dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini
belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini
göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla
dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve
Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi,
adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de
işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı,
sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu
çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı
belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya
içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre
menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra
yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru
eğilmişti. O zaman vücudu her zamankinden
başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar
mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş
uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o
bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk
defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka
kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule
hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni
bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden
uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi
birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü
ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında
kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim,
senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu.
Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının
ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler.
Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları
seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular.
Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey
değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi.
Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu,
yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son
gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü.
Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar
yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya
öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin
yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden
kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük
elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi
vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer,
ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle
uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve
ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu; kimi
oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher libaslarını
giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru zorlayan
ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine
çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına
yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce
sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada
ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler.
Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı
ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız
ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden
başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık
sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve
sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü,
arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük
ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal
yapmalarını gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini
sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan
bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu.
Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu
öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in
kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında
suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve
toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın
ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar
boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve Melekuta
rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu böyle
uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı, henüz
yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu. Havva
onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını özledi.
Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye alışmadıkları
yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde kendilerini
yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendip’te bir
dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı nerede
bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini
kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine
susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu. &
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George
Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama,
Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm /
Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet-
Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya
dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar
beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi
izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak
her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna
başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz
olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol
açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında
doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş.
1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü
(savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da
olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın
duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel
birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim
2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha
bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat
anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları
sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer
Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide
yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin,
çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek
yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve
genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata
bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe
olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları
gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan,
tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan
sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün
peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla,
imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız,
yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı
toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde
çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı
çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak
gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında
şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha)
kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde,
haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli
olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz
sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07 / 10 / 2003
ÜÇLÜKLER
Yaşlı solgun
bedenin
Elindeki
mandolin
Ağlıyor
çocukluğa
Erikler çiçek
açtı (iletildi)
Nasıl koku
yayıldı
Okuduğu romana
Ova kucak açınca
Gözyaşlarını
tutamıyor
Yağmur bulutu
Diana bir
hışımla
Gölgesini
sürüklüyor
Avdan dönenin
Mavi sudan
iskelete
Kara inciler
döküyor
İki yaşlı
balıkçı
Bir dilek
tutuyor kız
Derelerin sümbülü
Gözlerinde
yansırken
Yokuşun
ardındaki ses
Öyle derin bir
ah ki
Eğip büktü ovayı
Güneş doğar
doğmaz
Ortalığı yıktı
geçti
Çılgın serçe
kümesi
Köşedeki
köreltide (iletildi)
Örümcek ağları
Arı sinek
vızıltıları
Baştan beri
duran ova (iletildi)
Ot biçen
kadınlar
Uçuşan kuşlar
koyunlar
ÜÇLÜKLER
Gün çiçeği
Çevirdikçe
boynunu
Güneş ordan
oraya
Bir sığırcık
kuşu
Küskün
havalanırken
Ağlıyor sessiz
kuyu
Ay ışığı
gecede (iletildi)
Bir haiku
düşürür
Aşk kırığı
yüreğe
Güneşin ipiltisinde
Yaprakların
üzerinde
Düşlerin
kelebeği
Son iç çekiş
köyü
Kapkara
sümbüller
Dökülen sular
güller
Gene
gelmedi (iletildi)
Yapayalnız iki
kule
Karanlıkta
gözleri
Rüzgarın
ağlayışı
Kurdun
iniltisini
Bastırıyor mu
Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu
taşıyor
Ölümsüzlük
dediğin
Her bir kelebeğin
Yıldız olduğu
mudur
Ne kokluyorsunuz
efendim
Çiçekler
çiçekler
Çiçekler
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk
günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik
sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl korkunç bir zaman dilimi sayılabilir.
Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın
baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman
yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha
önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile
yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan
Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var,
Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna
dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük
yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir
sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir
görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan
hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve
borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa
vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona
bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu
bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler
çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini
görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul
nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri
İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka
bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un
kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden
söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte,
özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak
üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme
üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri
gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım
bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü
sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması
gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına
geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve
olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu
bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.)
insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul
Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel
sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne
denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz.
Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen
oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği
ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın
bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende
yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda
ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan
kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok
boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o
denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla
uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz,
bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz,
şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için
(tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır
ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer,
bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir
karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun
dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına
girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir
yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin
tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir
yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir.
Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan
bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek
olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz
onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek
kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa
Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve
anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan)
şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası
gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya
bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya
kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da
sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de
konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş
gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra
diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun
dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin
dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır,
bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu
çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun
tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8-
Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya
çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda
bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında
yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp
giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep
birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş.
Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi
ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için
teşekkür ederim.
ULUS FATİH 08.01.2005
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...
Şeyler,
tozlu,
sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp
gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında
Larisa;
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri,
demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus;
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan-bütüncül,
et-eş yiyen!
Düşünceyi
dışsallığında bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini
durmaksızın
Tanrı'nın mı oyun!
Tanrı mı?..
Görkül sevinin
egemeni
Yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus!..
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI
"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften
bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./
Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince
uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca
yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin
kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak /
menzil artık ırak değil..."
Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun
şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner,
dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için
sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik
duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta
onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani
kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi,
bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz,
varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp,
eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın,
diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen
kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek
saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının
yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız
tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun
erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı'
böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede,
iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya
verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u
geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz
vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi,
anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede
olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere,
tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar
kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce
bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre
Louys'un
Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin
Hadikatül
Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle
etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden
karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar
için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril
çocuk nasıl Tahta
At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm
otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan
kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine
sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye
soracağız.
(Darius
karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı, dedi!... Karanlık gökte
Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş
içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava
vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere
basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların
hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza.
Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer
çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine
Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni
yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi
surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar
alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz
gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu.
Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış
bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris
Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu
Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O
an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin
Toprakları uzaklardan gözüktü!..
Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz
durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü
hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu...
İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir
yazılabilir mi...
Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına
yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı
ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri
dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini,
güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında
yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve
İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık,
bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde...
İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl
başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu
konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya
çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında
İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması,
Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin
Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler,
dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep
batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir.
Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini
çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş,
sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok,
biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını
yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde
onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1.
2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu
çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor
böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil
diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde
(28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini
bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda
dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül
alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan,
roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı,
onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez, Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli
bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!)
komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi
öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak...
Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom,
olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse
edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep
onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve
her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç
bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân
edilecek!..
Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in
anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve
tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!..
Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte
satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını'
anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi
odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi
süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız,
paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten
inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama;
Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren
kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve
tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak
ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan
yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen
alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden
güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz
biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel,
daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle
sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler.
Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin
gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme
kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin
serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. /
Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi
başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük
yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla
yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak
nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az
zaman sonra bir cuma günü, dalları göklerden geçen bir ağaca son kez bakarak
ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin
sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne
göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların
içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış.
Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi,
böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil
mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar
kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü
açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle
öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü,
düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her
kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı
kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok
etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan
kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında.
/ Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler,
meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos"
demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir
zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te
salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!)
diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda,
samanların arasında uyuyordur" diye
ağlaşır...
Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop
Yayınları
*******************************************************************************************************************************************************************
****************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya
almış dogmalara, bilgiden ve onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde,
tümel anlamda birer anokranizmaya dönüşmüştür.
Örneğin Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey
bilmediğimdir' deyisindeki çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında
insanın üstlenegeldiği hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama
gibi gelir, oysa tam tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve
politik insaniliğe başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve
yerleşik tüm yargılara olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir
dille; ve varolan bilgiyle oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı;
"Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş
ve gerçekte, kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü
sarsan bu deyi, yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi
oluşturmuştur.
Öyleki, gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni
'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates, baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle gerçekleştirmek gibi,
ezim açısından trajik (kast dolu), benlik
köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel
değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış, gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin
cismani değil, daha kalıcı olan ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı
oluntunun, bir anlamda bitimsiz ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik
anlamda atılımcı-ilerici; ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden
yaşamımızda, benzeş örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci
midir... Hz Ömer veba salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu
geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına
"kaçmıyorum bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir.
Burada kaderciliğe (fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü
yaklaşım olmasına karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce
gereksiz herşey ilahi kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok
gerisinde kalabilmiştir.
İslamda resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir
'doğrulamın' üzerinde yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla
islamın elçisince; Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler)
yokedilmesi buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden
çıkmış ve yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli
uyarılarına karşın resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp
yıkmışlardır. Bu durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel
sanatlara dönüşen resim ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın
islamiyetle ilgisi olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve
zorunlu bir tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi
ve onun derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir
anlam içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren,
kabilesinin önderi peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş,
ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren
söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla
yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını
sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan
kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi
düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu
anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve
dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır.
Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına
yol açan benzer gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda)
sürüp gitmektedir.
Sonuçta bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar
veya bir takım yanlışların üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden
yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı
oluşan estetik, denilesi ki herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının
tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri
doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte
artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı varki (adı yokluğunla
çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de ne olduğuna bir bakalım
ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi yanılsamalar olası bir görelim...
Sone (sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki
üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların
(halk ozanı) buluşu olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da
yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16.
yüzyılda Saint-Gelais ve Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17.
yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok
tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya
çıkarak "kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier,
Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış,
bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını değiştirmekten geri
kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız yazınının etkisinde
kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu
izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede
İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve
sone türünde yapıtlar verilmiştir. Sone;
aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare,
Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler
yapmış, esim çağırmışlardır.
Günümüzde sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet
Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden
olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat,
tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını
bir süre deneyip geliştirerek bu yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir
tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup
verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen
olmadığı şiir bir anlamda öncekine (klasik olana) bağlılık gibi gözüksede,
derinlere inildiğinde işin ne denli zor olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da
modern olan ya da klasik veya gelenekçi sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve
ayrımlarından öte, sonuçta şiirin niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden
ağır bastığını görmekteyiz. Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış
olabilir ama onu çağcıl bir dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl
yapısını içine sindiren şairimiz gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin
kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta
çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince (gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden
yoksun bulunsada, akademik yönden ve eleştirel incelemeyi hakeden biçimde
değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi bir altyapı içeren, üzerine çiçek
tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı kalıpların ortasında yer alan vede
kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz
modernde olsak klasikde olsak, bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine
uygun dizeler üretememişsek, dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir
ki, öyleyse görevini bir tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış,
gönülden gönüle bir yıldız gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın
olmakla, kızgın kozmosun kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne,
alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği, sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı
derin terennümlerinde arayan bu şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon
ve Endülüs güvercini Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki
Levh-i Mahfuz'u olan İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale)
topraklarından devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki
felsefenin, divan edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık
edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü
İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir
çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere
tecim evleri açarken, onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir
ülke bizi Latinceden uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm
yapıtları ana dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa
herkes Osmanlıca öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları
onun bunun ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla
uygar'lık taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının
dilinden esperanto oluşturan Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok
açık, Osmanlıda, Türkçe dahil pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o
dillerin hepsi bugün gene var ve mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene
yok...
Yokluğunla Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince
ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, /
Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini
süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum
cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük
adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın
sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla
çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın
bir duyarlığın ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak
herkesi."
Aşka ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin
ardından duyulan yakıcı kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile
kaotikleşen ve yaşamın sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran
duyguların-kaygıların, rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile
gelişi ve şairin terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup
gidişi, duymasını bilen yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı
duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm
düşselliklerin bedenle birlikte yok olup gitmekliğinin kederi ve onun
aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç
dolu bir sone:
"Dün bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun
dışında da var olmadığımı gördüm. / Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, /
'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk,
ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete
kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum: Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? /
Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? / Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca
şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve
tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır, şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu
yüzden şiiriyle gömülür."
İlk bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse
denememiz gerekir demeden önce bir mesel aktaralım: "Firavun,
Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir labirent yaptırdığından,
büyünün geometrisiyle çarpımlanmış
labirentin içinde, insanın bir daha güneşin yüzünü göremediğinden sözeder.
Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş firavun matematiğin sihriyle süslü,
dolambaçların cirit attığı labirente girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu
labirentin sapaklarında yolunu yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak
yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık
verdiğinde firavun bu kez hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş
açtığı nice söyleşilerden sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar,
çölün sonsuz beyazlığında bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli,
benim labirentim bu, seni burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup
geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok
daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum
bazen bizi uçurumlara sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde,
kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz
güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede
ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye
çıktık... Duvara yaslanmış merdiven, boş
boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!..
Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin
görebileceğin bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf
bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz
vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir
şiirde biz sunalım: "Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu
mehtaplı gece / parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben
gelmeden / ben geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın
sureti çıktı sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya
elveda / ve merhaba kainat" (***)
Gerçekte her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın
içindedir, çünkü güzelliklerin olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte mürekkep balıkları
ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık çok geç' demeden
önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek denli, bahtınız açık
olsun... &
( * J.L.Borges,
** U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet / 55 Sahife /
Artshop Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken
nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir
yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir,
hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak
okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi
Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok
sonraları Borges'i de okumam acaba böyle
öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda
birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne
denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa,
yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için
gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan
ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek
zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek,
başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir
şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim)
'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil,
yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı
öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı
köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik
biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa
borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte
yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim
bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz,
zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi
'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın
aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini
göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini
aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma
veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı
bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha
olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden
dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir
macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan
"ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?
3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu
yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken
genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini
veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir
çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken
yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki
de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile
getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu
sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor
diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak
görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar,
sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya
sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan
sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir
ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...
öykü, tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek
yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça,
herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu
giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı
sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu
durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz
şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor,
dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her
şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki
(bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına
neden olabilir, bu durumun (bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın
varlığına neden olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla
kalmayacak, yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi
göstereceksin, oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi
göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda
katlanılır kılan zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda
yitirenler panoramanın arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların
çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya
iyi bir yanıt verdi sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut
olmayabileceğini bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir
iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden
uçsuz bucaksız bir salınım içinde...
>öykünün edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en
ince dalı şiir, kırılgan ve öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan
bir şey... Şiir ister istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci
olanı bile, duyunçları titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar
sunuyor, yaşama biraz daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve
roman okuyarak veya diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm
dünyada tam tersi bir oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor,
oysa şiir beyaz atlı prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını
sürekli koruyabiliyor, şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı
olmamalı, nirengisi sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin
içinde çok fazla, bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor
ve o bizim değil, biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu
nedenle daha sağlıklı ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü
koruyabiliyoruz. Bu durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını
açısından da önemli ve vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı, deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran
ve edebiyata başlamak için en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize
en çok yardımcı olabilecek bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en
yararlısıdır diyebilirim...
>kendinizle ilgili bilgi verir misiniz?
>
**********************************************************************************************************************************************
BİR BİZDEN BİR ONLARDAN
NAZIM HİKMET
*
MASALLARIN MASALI
Su başında durmuşuz
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana.
çınarla ben.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınarla bana.
Su başında durmuşuz
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.
çınarla ben, bir de kedi.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarla benim, bir de kedinin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, bir de kediye.
Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
çınar, ben, kedi, bir de güneş.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, bir de güneşe.
Su başında durmuşuz
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz.
Suda suretimiz çıkıyor
çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün.
Suyun şavkı vuruyor bize
çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su başında durmuşuz.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
Sonra o da gidecek.
Önce kedi gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra ben gideceğim
kaybolacak suda suretim
Sonra çınar gidecek
kaybolacak suda sureti.
Sonra su gidecek
güneş kalacak,
Sonra o da gidecek.
Su başında durmuşuz
Su serin
Çınar ulu
Ben şiir yazıyorum
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak
Çok şükür yaşıyoruz
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
Su serin
Çınar ulu
Ben şiir yazıyorum
Kedi uyukluyor
Güneş sıcak
Çok şükür yaşıyoruz
Suyun şavkı vuruyor bize
Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze.
********************************************************************************************************************************************************************
NİKOS KAZANCAKİS (*)
*
TIRMANIŞ
*
TIRMANIŞ
Ne büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına
tırmanmak
tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında
bir defne dalı,
kanının topuklarından hızla dizlerine, beline
yükseldiğini,
oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını
ve aklının köklerini yıkamasını duymak!
"Sağa gideyim," "Sola
gideyim," demeyi düşünmeden
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden
estirmek,
ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu,
yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,
çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini
izlemek;
dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir
avcı gibi
dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa
bile
ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına
rastlamak havada.
Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi
dalgalanması
sabahın sisinde,
ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin,
başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer
muska
altın ve gümüşten, göğsünden sarkan!
Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun,
geride bırakmak
tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk
denen
o vefasız yosmayı;
veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan
sevdaya,
geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü
dünyayı
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere
incecik
derilerini.
Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi
solar,
kadife külahlarını sallar mal sahipleri
gözdağı
verircesine
ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey
ruh,
ama uçurumdan korkarlar,
oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik
yürürsün
yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde
yüzgörümlükleri.
Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere
karışmaz,
ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile
düşmez
bastığı yere,
sen ki her türlü ustalığı edindin, ey
insanların en
kurnazı,
artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri
döndürür
seni yolundan;
sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği
orman köşelerini,
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları
bilirsin;
bütün silahlar aklındadır senin, avlamak
elindedir dilediğini;
pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan
oklarla.
Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün
gün,
iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin
ışımış,
şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda
bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü
o vahşi kuşu
ürkütmek için.
Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar
kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi
geçti;
güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu
boyunduruğundan
ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde
alacakaranlık çöktü.
(*) Yunanistan
********************************************************************************************************************************************************************
Andromak / Ulus
Fatih
Öyküler
160 Sahife
Artshop Yayınları
2007 Eylül
*****************
Mitolojik
gezintiler
Av sahneleri
Yeraltından notlar
Sanrıya dönüşen
aşklar, serenatlar
Kozmos oyunları
ve
Hiçliklerin
savaşı...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder