GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin
kendisine ait olduğu –kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun
budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio
eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için
kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip
yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi
çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City
Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın
hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip
(virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde yükselen engebeli
arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden
ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler
solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En
uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf
bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların
yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize
hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız
belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o
apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan
kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı
ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an
gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam –androitin
görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek –ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra
boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa
odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak
bana bağırmış aman allahım
DİKKAT
insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını
kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her
hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı
bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine
kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem
nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik
bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir
dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da
aşırı dikkatten!.. aşırı dikkat ve
anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır
dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer
vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek
başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat
başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatıyor
suçlanıyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşı, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a sığınır Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunları söyler benden sonra gelenler altın taşıyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadınları kollarına
alacaklar ve bütün bunları kime borçlu olduklarını unutacaklar, Temuçin Keskin
Kılıç
ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı bellek
kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS
********** yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA ********** yazıldı
NİTOKRİS
Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı
ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz
griliği Surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam
Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’
adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla,
Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte
yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde
surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu
yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru
açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan
hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela
surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra
salgılayan sırtlanlara benziyorduk...
Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama
izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir
duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla,
burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında
ezildiğimi, görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı
biliyorum. Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de
göreceğiz...’
Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk
pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya
geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek
gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve
surlara karşı içine sinen korkunun verdiği
cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı
Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü
tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı
ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış,
çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya
çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi.
Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm
askerler sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden,
kölelere dek herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin
sefil semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün
ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin
yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice
tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular
sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra
kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..
Sonunda babam;
en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek
surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri
almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp
gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar.
Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok
yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler, Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış
ama erzaklar tükenip açlıktan
kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca,
savaşın ne zorluklar içinde sürdüğünü anlamışlar. Oysa sırf surlar için
Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani
eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)
Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu
acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam
belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz
yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli
öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün ki
Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci
günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon
Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve
inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz
bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey
kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir
kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile
şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip...
“Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor
insanın!..
(Savaşın
sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da
gönüllülere dilim dilim yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu
vahşet nasıl kabul görür ey Kambyses
diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı
aşktan değil, güçten yanadır!..’
Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp
şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla
Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam geri döndüğünde bütün bunları bir
bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek
aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken
geceleri, özellikle dağ başlarında,
orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun, gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp
yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama
sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden
sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs
kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana
yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti.
Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar
koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece
taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler
yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak
çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum
ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar
fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.
Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak
için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım
gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O
dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi
burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık,
ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki
kuleydi... Büyük bir ürküyle, kara
yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve
dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine
varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni
anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle
yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak,
sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde
harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki
uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle
doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu
kederlerin katmerlendirdiği, hançersi
iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından
bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak,
yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık
tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet
öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip,
gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden
onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim,
katırlar, erzaklar ve toz fırtınasından sakınan askerlerle beni
bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’
bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de
gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar bana ne gördün, Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne
alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey,
kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers
hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle
avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği
yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı
dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini
belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini
göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla
dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve
Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi,
adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de
işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı,
sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu
çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı
belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya
içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre
menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra
yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru eğilmişti. O zaman vücudu her zamankinden başka türlü
kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar
mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş
uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o
bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk
defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka
kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule
hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni
bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden
uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi
birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü
ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında
kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim,
senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu.
Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının
ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler.
Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları
seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular.
Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey
değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi.
Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu,
yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son
gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü.
Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar
yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya
öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin
yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden
kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük elleri
vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi
vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer,
ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle
uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve
ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu;
kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher
libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru
zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine
çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına
yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce
sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada
ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler.
Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı
ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız
ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden
başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların
yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu
tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah
saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine
sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler.
Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini
sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan
bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu.
Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu
öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in kalbinde
büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında suçiçeği gibi
parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve toprağa
bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın ve
ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar boşlukta
hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve
Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu
böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı,
henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu.
Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını
özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye
alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde
kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem
Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem
Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini
kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan
sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son
kraliçesiydim, Adım aspasya idi ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan
olmama karşın inancın insanlar üzerinde ilk bakışta hiçbir ayrıma yol
açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim.
Annemini adı eftalia’dır. Ama Cihangir Süleyman ölünce sarayda entrikalar arttı
ve benim Bizanslı oluşum bu hayhuy içinde tehlike oluşturmaya başladığını
farkettim. O zamana dek dikkat bile edilmeyen görülmeyer şey entrika ortamında
kin ve hınca yol açabiliyordu ki, sezdiğimde
ömrümün en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür her
zaman. Başınızı ağrıtmak istemem ölümüme
ilişkin şaşılacak bir iki şey anlatmadan geçemeyeceğim için konuşuyorum
yalnızca... Güzelliğiniz rakipsiz
olmalıdır Osmanlıda, bu bakımdan sarayın haremine süt dolu havuz yapılmasını
ilk ben önermiştim, 3 padişah gördüm ben ve bunlardan sarı olan Murat süt dolu
havuzu yaptırdı, trakyadaki sığırlar
keçi ve koyunlar bu süt dolu havuz için beslenir olmuştu hatta ıstranca
dağlarından tavus, sülün gibi kuşlardan süt getirdiğini söyleyen sipahilerde
türemişti zamanla... her sabah süt
banyosu yapardık tam 5 deka harem kadını kadem bu süt banyosunu hak eden
güzellerdi ama yalnız güzellik değil erkin gücüde süt dolu havuza girme hakkı
uzatabilir bazen insana hemde defnelerden örülmüş altın bir dalda... Bir altın
yol vardı saraydan saray burnuna ‘sözlükden eski adına bak) giden sultanşah her
Cuma selamlıktan çıkıp altın yoldan sarayburnuna çıkar ve orada toplanan ahali
fakir fukara gariban ve taklavan takımına(derviş berduş, köprücü, izmaritçi
otçu) altın serper ve onlarda paylaşmak için birbirini ezer hatta sıçaklardı.
Altın yol sarayın altından her 50 metrede mazgalla bölünmüş atla padişahın
geçebileceği yükseklikte bir dehlizdi, ihtişamlı padişah her 50 metrede açılıp
kilitlenen yoldan (suikast korkusu) sonunda yeraltından heyula gibi atıyla
süslü kadanasıyla kaftan ve incilerle süslü tuğu tuğrasıyla halkın önüne çıkar
rüyadan düşlerden fırlar gibi ve
herkesin şaşkın bakışları altından toprağın altından birden fırlayan bu binbir
gece güzeli karayağızlar yağızı padişahı ağzı açık izleyen şaşıkın ve allahın
hikmetiymiş agibi akıl erdiremeyen toplululuk şok edici bu görüntüyle helen
hepsi huşu içinde eğilir ve sultan şah alatın ve gümüş paraları mecidiye ve
sikkeleri kalabalığıea doğru serperek
gene geldiği yoldan rüyalar ülkesine topkapı sarayına doğru giderndi. At dehlizden çıkar çıkmaz şaha kalkıp eşinir
kalabalığa doru fırlar gibide zapt edilmez şaha kalkar sergileyerek bu gösteri
olağanüstüleşirdi huşu içinde eğilen halkdan herzaman ezilen bir iki kişi çıkar
ve bu bile bile gösterinin etkisini artırmak için sergilenen bir şeydi. Birde
hamam deliği vardı şahsultan sevmediği entrikaya karıştığını düşündüğü boşnak
sırp rus acem ve frenk güzellerinden bazıların hamammın delik olan üstüne işve
nazlarla getirtir ve birden ayaklığa basılarak o güzel bir dehlize bir lağım
yada kuyu deliğine düşer gibi kayar ve kadıncağızın çığlığı bile duyulmaz ama
ölüsü iki gün sonra sarayburnu sahillerine vurur bu şişkin ve tanınmaz kadın
cesedinin biz nurbanu şahturna yada roksalan veya despinaya ait olduğunu bilir
ama bir gram laf buile etmezdik olay hakkında ama benim ölümümde öyle oldu hiç
beklemezdim mkurat la aram gayet iyiydi ama sokullunun saraya dahası ülkeye
olan hegemonya tutkusu benim sonum oldu taraf olayım olmayayım iktidar kendi
çocuklarını yer derler ya bu iş benide buldu gece hamamda eğlenirken ben
yanımdakinin akıbetinin bölme olabileceğini düşünüyordum halada bir yanlışlık
olabileceğini asıl hedefin o olduğunu düşünüyorum murat mavi gözlüleri sevmezdi
sokullu yeşil gözlüleri ela gözlüleri ben yeşil gözlüydüm ama ikisinin
ortasında kalmak olaylaırn nasıl bazen en tehlekeli durumu arzederse belki
benimkide öyle oldu pertava basıldığını anladığımda inanamamıştım ama karanlık
bir dehlizin içinde uçarcasına aşağıya doğru kaydğığmğ ve deniz sevisenin epey
altında sularla kavuştuğumu alnladığımda dualar etmek bile aklıma gelmedi nasil
anlıayayyım ölüam görünüp geri dönülmez yola girdiğini hissetttiğinesde
direnmiyorsunuz berimkide öyle oldu suları bir uğultu ve uğru sesleri arasında
ciğerlerime çektim balıklar gibi süzüldüm elimi kolumu açtım ve az sonrada
uyudum yüzyıllar ve yüzyıllarca... Ta ki
bu satırlarda uyanıncaya dek. Şimdi
mezarsız denize menhir olmuş kemiklerimi mesihin geri geleceği ve isanın bizi
kurtaracağı günü bekliyoruz aynı akıbete uğrayan diğer ecnebi güzellerle
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘ tüm ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür
kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor,
Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller
ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni
ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman
ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına
değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor,
baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini
deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik
yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin
kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve
bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her
bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın
beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden
gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir
yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri,
çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut
ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir
uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk
saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen
balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu.
Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve
haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen;
bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk,
çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık
tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü
verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan
mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç
bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi sanal
olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir
eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey
çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası. / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’
diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek... Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları
tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri
dönen adam gülüyordu. Kuyruklu
yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı,
çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık
yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve
Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı
pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel
tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı
üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir
diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini
çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa
sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu
Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık
bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya korukları ve kadın parmağı biçemli
üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın
tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve
diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak
tarlaları ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz
manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan
sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla sevişirdi.
Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar,
Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş
kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları,
ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki
Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve
tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa
hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler
ilgimizi çeker, panter avı limanından
kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir,
kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler
boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten
diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında
kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir
yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve
uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar
vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...
Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki
atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış
kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı
gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi
belirip yükseliyordu tepede...
At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının
içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor,
düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik
biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin
arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı.
Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu
gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik
bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı
olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip
bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış
yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve
birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa
tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca
zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken,
küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman
sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların
arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,
yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına
doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne
benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir
arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu
gördü!.. Ve atın ölüsüne dokunur
dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye
kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok
olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş,
bomboştu.
...
“Hiç
kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir
zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne
varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &
(1) Fernando Pessoa
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş,
özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren
genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal
varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu
açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma
aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları
sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek
klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer
alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını
/ Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep
hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi /
Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’
(B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS
FATİH
16 / 09 / 2004
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin
tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu
geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol
açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam,
şaşırtısı erguvani biçemlere bulaşmış,
usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu
önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice
şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle
köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz
içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...
Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle
varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha
nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza
verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını,
elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin
sen!..” ve
Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?..
/ Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı /
iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve
yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri...
İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir
zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı
onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney
kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri
var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal
edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan
da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar
yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi
süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon
kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek
atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip
buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış çırılçıplak
ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda
anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1.
Khaldeon:
Babil`de güç
kazanmış eski semitik gruba bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik
dil.
2.
Zeno: Stoic okulunun kurucularından miladdan önce263- 335 de yaşamış Yunanlı filizof.
3.
Luis de Leon : 1527-1591 yılları arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4.
Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre yazılmış şiir formu.
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun
ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara
doğru uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye,
hınçla bağırdığını duydu. Bu adam köyün,
us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün,
saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka
bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü
rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına
saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin
yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı.
Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula
giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup
olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu
özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç,
tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara
dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı,
öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın
tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan
öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan
giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri
gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından
kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun
gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını
lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza
benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir
muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın
kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın
ortasında seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa
yol açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece
ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler
mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı,
pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa
uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla
Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye
benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili
yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon
muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar
atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla
ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak
hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay
huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım
yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent
diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken,
göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso
gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı
villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço,
yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci
nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın
boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından
salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle-
herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını
anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma
güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı
yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede
sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız
yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu
söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla
uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya
çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar
yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek,
asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi.
Yazın heveslisi büyük bir oyuna
geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir
tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı,
dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye
büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece
bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
HERO İLE LEANDER
Conkbayırı’nda durmuş Hellespontos
suyuna bakıyordum. Sıcaktı. Dalgın bakınırken yanımda ağır ağır bir gölge
belirdi. Yaşlıca biriydi ve öylesine bir sesle; su bugün her zamankinden daha
durgun dedi. Yalnız insanların konuşma isteklerindeki melodiye uyarcasına evet,
denizde mavi değil nerdeyse siyah dedim. Bugün özellikle siyah, hatta yas
tutuyor dedi. Gülümseyerek şaka mı yapıyorsunuz dedim, azıcık yüzü asıldı,
hayır gerçekten öyle her yıl bu ayın tam 21’inde deniz özellikle siyahtır dedi.
Sesimi yükselterek anlatmak istediğiniz bir şey var sizin dedim, bu kez o
gülümsedi evet ama dinlerseniz, estağfurullah, ne demek diye yanıtladım.
Ayaküstü en az kırk yıl öncesine ait şu öyküyü anlattı...
Buzağı geçidinde Kız kulesinin Hero ile
Leander’i varsa bizimki de bu, Çanakkalede demir atan bir denzcilige bağlı bir
gemimizden bahriyeli bir asker çanakkale postanesine gelmiş ve orada görevli
bir kızla tanışmış, asker her gelişinde arkadaşlıkarı ve sevgileri artmış
sonunda birbirlerini delice seven bu iki genç ayrılamaz olmuşlar ve gemi
istanbula doğru hareket ettiğinde kız bu tepelrden birine gelir el feneriyle
mors alfabesiyle bir uzun ubin kısa işaretlerle seni seviyorum diye ışık
yakarmış geceleri delikanlıda ondan
öğrendiği biçimde oda ışıldakla seni
seviyorum yazarmış ve birgün kız gene çosene çok seviyorum diye yazmış geçen
gemiye ama o sonara geçen bir gemiymiy ama gemici arkadaşlarının bu öyküsünü
bilen kaptan kız gemilerui şaşırmış siz genede ışıldakla sonsuza kadar diye
işaret verin demiş , ne olsa iyi meğer bir önceki geçen gemi zaten batmışmış ve
gerçekten sonsuza kadar sözü böylece doğrulanmamış mı, kız gerçeği öğrendiğinde
ne yazıkkı o işaretin verildiği tepeye gelerek kendini oradan deniz eatmış ve
denizin sonsuzluğunda ibrböylece birleşmiş iki sevgili...
Dramatik olduğu kadar ilginç bir öykü
dedim hüzünlü bir sesle, o gözlerini kaçırarak uzaklara baktı, oradan doğru
belli belirsiz bir gemi yaklaşıyor ve bende sonsuza kadar diye
mırıldanıyordum...
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin
tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu
geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol
açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam,
şaşırtısı erguvani biçemlere bulaşmış,
usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu
önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice
şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle
köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz
içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...
Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli
üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız
kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını,
elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin
sen!..” ve
Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?..
/ Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda
bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle
diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme
izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk
bilemedi. Ve tanrım bana bir tansık
göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun
bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun
diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla
anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı
yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok
edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun
bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa
bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı /
iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve
yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve
niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir
zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa
da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin
de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan
öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan
görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak
dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha
duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi
sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel
kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi /
hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi
süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan
gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir
belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir
olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda
anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1. Khaldeon: Babil`de güç kazanmış eski semitik gruba
bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik dil.
2. Zeno: Stoic okulunun
kurucularından miladdan önce263- 335 de
yaşamış Yunanlı filizof.
3. Luis de Leon : 1527-1591 yılları
arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4. Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre
yazılmış şiir formu.
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun
ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara
doğru uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç olduğu
sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye,
hınçla bağırdığını duydu. Bu adam köyün,
us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını
düşündü ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını
merak etmeye başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün,
saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka
bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü
rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına saplayacakken
uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin
yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı.
Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula
giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup
olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu
özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde olabilirdi,
yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç, tebeşir,
tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara dalarak köyün
ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı,
öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın
tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan
öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi,
fistan giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir
huri gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından
kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun
gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını
lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza
benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir
muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın
kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın
ortasında seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada buluşamıyorlardı.
Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile kalmayan bu
atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut tabutları,
solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri seviyor olmamız
belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve kucağı açıktır
ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol açmayacak
kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu
deyince, Hykandros, o bir yana, üç P
yoktu, üç P’den, Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü
olduğu sürece ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir
deyince, silgi adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve
oturduğu bankın üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu
kabul ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp
eni sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler
mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı,
pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa
uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla
Barbaros’ta kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye
benzer biri uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili
yorumlar yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman
televizyon muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp
kahkahalar atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla
ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak
hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay
huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım
yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent
diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken,
göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki
biçimde kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso
gösteriyor, fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni
-uçan sözü bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı
villasından el sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir
palyaço, yüzünü gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir
gazeteci nerede kopya edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın
boğazından asılmış sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından
salya akan biri de peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle-
herkesi yemeğe davet ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını
anlatıyor, postacıysa olay yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma
güruhu herkesi çembere alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı
yiyordu. Papaklı bir Rus ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede
sevişirim diyerek, çikolata ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız
yapmayı severim diye ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu
söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla uyandırıldığını,
ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya çalıştıklarını ve bir
hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar
yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek, asla
bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi.
Yazın heveslisi büyük bir oyuna
geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir
tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı,
dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye
büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece
bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman
yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde-
erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da,
Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş
gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi gibi gün ışığında çalışmaya
alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı,
koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda
yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu
sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen
şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı.
Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide
Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole
(Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına
bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom
Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav
İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini
çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde
olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda
yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden
çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.)
Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde
ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite
geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu.
Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler
ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk
anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci
bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap
hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist
ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek
için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak
yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur
değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle
kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak
biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını
yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan
Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan
arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü
(savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da
olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli
olabilir!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları
************************************************************************************************************************************************************
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NİTOKRİS
Persepolis’ten
elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni
görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği Surları karanlık bir
duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in soytarısı, sihirci ve
çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını verdiği bu yükseltiye
mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin karakuşisi, hatta
kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir Gılgameşler
ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne var diye
ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran atlarına
binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece çılgınca
yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi. Gecenin
son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik. Giz
çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara
benziyorduk...
Surlara
önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin verdi, surun runik harflerle
süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir duvarı vardı, korkuyla geri
çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp gökyüzünün
katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü ve dehşetten
başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam o an kulağıma
şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’
Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara
dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o
gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi
anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı
içine sinen korkunun verdiği cesaretle,
büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı
heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri
dönebilmekti.
...
Yıllar
sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve bitkindi artık. Sefer on
bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış, çocukluktan kurtulmuştum.
Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya çalışmışlar ve efsanevi
kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun hikmeti şuymuş,
ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler sevgilisiymiş, bir
tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek herkes onun aşkına
mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil semtlerinden atlı
arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün ağarırken de sırasını
savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin yasemin kokulu gövdesine yüz
sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice tohumlarını bırakarak karanlığa
karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular sevdalıymış kraliçelerine; onun
Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek
uğruna!..
Sonunda babam; en güvendiği
kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne
mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani
bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman
tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi
askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar
orduda diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar
Ülkesi’ askerler, Pers gönüllülerden daima
daha iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan kalkanların kayışlarını ve kemerlerini
kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar içinde sürüp gittiğini
anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers
satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda açlık baş
göstermişti.)
Diskairon
babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası biçimde anlattığında, bu
görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye başlamış. İlk gün iki
yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü gün bin altı yüz
derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz
güven duymaya başlamışlar, altıncı gün
ki Talmud’da buyurulduğu üzere
yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci günde bu görkemli yapıt seyredilerek
geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon Surların güneye bakan kapısının
açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve inan içinde olan Surlular;
bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri
dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların
tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna
bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide canı
gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey
kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor insanın!..
(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip
uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere
dilim dilim yedirmişti babam...
Ama tanrı katında bu vahşet nasıl kabul
görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa
yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’ Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler.
Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini
yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi
de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en
çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın
bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken geceleri, özellikle dağ
başlarında, orman içlerinde, incecik
çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun,
gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında
her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine
birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini
bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve
tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece
sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan
Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini
bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya
bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve
meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak çığlıklar attığını,
orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları
siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum
kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.
Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı
yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında,
uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu
kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları
arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri;
uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi... Büyük bir ürküyle, kara yazgılarımın
peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve dağlardan,
Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine
varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni
anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle
yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak,
sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir
düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca
ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle
doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu
kederlerin katmerlendirdiği, hançersi
iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından
bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak,
yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık
tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet
öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip,
gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden
onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim,
katırlar, erzaklar ve toz fırtınasından sakınan askerlerle beni
bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!..
Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la
karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar bana ne gördün,
Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular
soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka
hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla
huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda bekleşirken
bulduğumu belirtmeliyim...&
************************************************************************************************************************************************************
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği
yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı
dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini
belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini
göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla
dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve
Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi,
adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de
işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı,
sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu
çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı
belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya
içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre
menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra
yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru
eğilmişti. O zaman vücudu her
zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı
dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o bunların
farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk defa
bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka
kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule
hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni
bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden
uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu
dehşet tecellisinde ikisi birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı
yüzü erkeğin göğsüne gömüldü ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem
tekrar eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona
sordu: Kimsin? dedi. Benim, senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap
vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir
parça idi. Başlarının ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine
eleyen uçuş gördüler. Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde
her an değişerek onları seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid
etmeği unutmuştular. Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem,
içinde hiçbir şey değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle
beraberim, dedi. Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap
verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru
olmaktan çıkan bu son gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının
aynasına yeni baştan döndü. Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha
sonra, Serendip’te o kadar yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl
içmişse şimdi de Havva’ya öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar
sıcak, ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş
yüzüyle, kendisini seyreden kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin
üstünde göründü. Küçük elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek
gezindikçe Adem kendi vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük
dokunmalarla yer yer, ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz
gibi ayrı seslerle uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk
yıkanıyordu.
Yüzü, büyük ve ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas
kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu;
kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher
libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru
zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine
çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına
yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce
sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada
ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler.
Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı
ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız
ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden başlayıp
şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların
yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu
tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah
saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine
sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler.
Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini sarıyordu.
Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan bir güneş
gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu. Oluşlar
aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu öptükçe
kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in
kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında
suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve
toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın
ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar
boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve
Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu
böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı,
henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu.
Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını
özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye
alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde
kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem
Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı
nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini
kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan
sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu. &
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman
yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde-
erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da,
Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş
gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi gibi gün ışığında çalışmaya
alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı,
koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda
yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama,
Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm /
Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet-
Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya
dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını
sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya
(imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde
başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir
ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan
yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan
birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan
şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu
konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda
yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden
çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.)
Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü
Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde
kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü
(savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da
olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiltim
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşalım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise, okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rind’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi’de bunun gibi
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokça yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında yitip gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktaralım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anekdota dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yok olur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, garip bir mutluluğa büründüm, çünkü
Karakuş’un bulunduğu semtte yaşamımın bir bölümü geçti; orada içmiş,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de uzun yıllar bulunmuş, yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaşmış, aynı berduşların ağlatan
yazgısına tanıklık etmiş ve anısal-tinsel imgeleminde kendinin de bir ‘Elif’i
olmuştu... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam
sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş,
benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten
Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç
unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu
İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya
dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa
çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında
bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün en
popüler, önde gelen
şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi hareket
edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun
alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman
bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi
kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal
piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz
albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının
temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne
sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’
asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca
sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi)
söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha
başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük
tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz
kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu
olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi
içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize
de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye
başlayan kitapların dışında, bir anekdot dolaşır insanlar arasında, oda şu;
Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş,
hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde
var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş
geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış
bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Her şey; size..”
‘Yaralı
Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım,
beni (okumayı!) unutma...
Yaralı
Kalmak / İbrahim Yıldırım / YKYayıncılık
ULUS FATİH
BU YAZININ DOĞRUSU BU DUR,
KÖYLÜ ADLI DİĞER KOPYA
YANLIŞ VE HATALIDIR.
ULUS FATİH
*
MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek
olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı
olabileceğini de düşünelim. 1960’lı yıllarda evimize birkaç gazete birden
girmeye başlayınca bir Rönesans anının
başladığını bilemezdim. Sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası, Yaşar
Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in
İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın
betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi; o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün
buna benzer bir şeyler yazabilmenin
düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde,
verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında
mutluyum- dizesine dönüştüğüdür! O düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi
bir hülya ve güzel bir kitabı çocuklarla paylaşmanın verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu
duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ karaduygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o
denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu
kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını
düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı
olabilecek, yazının ve sanatın yazarında
ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması /
korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen.
/ Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in
Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında,
Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın
yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek
diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar
basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar
dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü
kitabı da böylesine bir risale olarak, bu sahnede yerini almış bulunmaktadır.
Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en
zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi
olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden
ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir! Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir,
onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya
başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi
kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama
örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan
Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt
korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern
sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye
ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek
usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun
büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de
günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü
yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol
omuzda ne tür melek olduğu tartışması
yapan kavimlere benzetiyor bizi!
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor,
değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde
sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak,
anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik
düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün
dünyasında komitrajik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir
dille sunabilmek ise modernitenin
kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür
dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten
yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul
edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen
yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo
Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme
bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz
belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist
gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir
merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı
duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap
olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun
bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine
sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe
giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor,
acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen adlı öyküde bütün bu
anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup,
birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak
gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip
alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın
yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar
olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un
bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını
tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla,
Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan
bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da
büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik,
ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki...
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu
muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının,
sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam
zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk
taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri
neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer
alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti
de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki,
tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş,
pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün
parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı
kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var,
bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti
zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar
yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi
işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa
katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere
Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti
verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola
çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!
“Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıp da bisikletine
atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş
bisikletinin gidonuna, elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu
vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi...
“Öldük ölümden bir şeyler umarak / Bir
büyük boşlukta bozuldu büyü / Nasıl hatırlamazsın o türküyü / Alıştığımız bir
şeydi yaşamak.”
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu
yuvasına koymayanlar, sabahları omuzuna mavi Venüs damlayanlar, Haydn’la Vivaldi ’yi çığlıklarla
dinleyenler, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyenler, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölenler, insanı hayvanların şahı gösterenler, kozmik bir avuntuyla
içlerini çekenler, diktatörik bir alışkanlıkla gülenler, klerikalizmi baş
yöntem seçenler ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da zeytin ağaçları altında,
Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi
var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı
kapatabiliriz...
ULUS FATİH
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel
Yayıncılık
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne
satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek
kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin
üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var
/ ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir
ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir
şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan
şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner),
uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı
gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi
için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün
işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince
alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da
yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili
oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği
gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir
ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve
Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını
elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını,
onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca
bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk
duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama,
bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar
vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından
oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla
dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı
dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle
de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir
çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi
altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi
aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda,
tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52
Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un
Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış,
Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem
ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren
renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama
son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta
okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir
beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama
daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım;
‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük
Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya
karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak
kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli
yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne.
Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri
gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki
kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem
genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir
yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük
Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu
Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı,
Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor.
Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna
sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar
ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler
yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde.
Karanlık bir kütle eni konu...’
Diğeri alıntı ise; ‘Türk tarihi,
Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik
sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o
sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba
Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu
donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa
terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık
olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği
Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da
analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin
zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin.
Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını,
saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü
dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un
Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli
sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir
hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra
öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da
tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni
çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı
Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin
yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir.
Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa
esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere
dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu
mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını
anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz
bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve
kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı
geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle
yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış
olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın,
bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini
durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz
içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili,
anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı
bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer,
değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı
gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u
ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için
bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün
gelişmeleri oriental dünyaya aktararak
Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı,
üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek
bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını
merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim.
Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk akan suları durdurur, gönül
sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende,
senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle
kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin
gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki /
dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan
duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye
kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni
kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52
Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini
Bitirmek İçin / Antonin Artaud
BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
xxxxxxxx
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında
bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden
gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi
mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu
nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü
dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini
sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor,
doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı
mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara
döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması
gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu
kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken
şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir
şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da
popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın
bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak
biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus veya havariun İskariot’u bile gölgede
bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle
veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında
Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte
insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze
almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi,
emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek,
içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü,
bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı,
yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki
düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler.
Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine
elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle,
ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir,
ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir
daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve
kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine
genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne
kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir
tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız’. Eğer
bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir
yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden,
hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam
ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin
karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın
öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın
yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız,
alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu
sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona
katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı
sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin
içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin
geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu
istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin
çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı
biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi
içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi
düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin
dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’
başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez,
sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep
iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk
duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir
yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler,
Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın
elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir
üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak
anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer
gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk
içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu,
bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü
de bu olsa gerektir.&
ULUS FATİH *
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek
isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak
demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde
yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir
bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş
bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi
özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir
görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam
öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor
bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana
bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım
yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en
minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru
koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre
yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer
unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp,
hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse
veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü
bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür
kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş
ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler
üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan,
insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak
düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse
günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu
anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak,
gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna
sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına
ilişkin Stanislav Lem, daha usa
yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa
öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış
aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların
zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can
attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su
akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda
şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir
geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri
gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek,
hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle
yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü
yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir
yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam
sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama,
kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli,
lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın
arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi
dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda
birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani
garip bir paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak
istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili
mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris , bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik
yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris , tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena ’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından
birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta
kralı Menelaos’un karısı Helena ’yı kaçıran Paris , Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı
Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için,
topuğundan okla
vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür.
Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan
tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi,
kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır.
Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen
cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör
ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in
bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros
olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’
olacağım; öleceğim’. Burada,
İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir
tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede
insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı
destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş
oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki
bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü,
aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun
derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’
gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler,
fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları,
kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle:
“Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının
hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi
anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini
tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya
çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha
gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp
bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim.
Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan
çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük
paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en
karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında
şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir
şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. ‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları / 240 Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder