ANDROİTLER karşı pencere
BELLEK
amenofis yazı
bellek kaybı öyküsü
TANPINAR Adem ile havva öyküsü pierre
menard harmanlıyarak
AT (MUKADDES’İN ATI) ********** yazıldı
NİTOKRİS **********
yazıldı
KISSA
********** yazıldı
EJDER
********** yazıldı
ANASTASIA
********** yazıldı
***********************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AT
‘ tüm
ölülere...’
At bozkırın ortasında
duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu
içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu.
Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir
benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor,
güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan
doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı
fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor,
demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor,
demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve
öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir
çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince
ben / ey evime komşu erik agaci / her bahar çiçek açmayi unutma’ diye
haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri
andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk
taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi
artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki;
ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki
hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm
bunların yalınkat, sıradan bir uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp;
mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu.
Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin
içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve
Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve
koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar,
Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist
evrende yüzen bataklık tavukları; ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken,
geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus
Amerika’si görünüyordu! Gezegenin buzdan mantosu agliyor, isi degiştirgeci ve
nötron akilari yani başinda yüzerken, genç bir kiz; ‘aşklarda yaşam gibi sanal olmasin!’ diye hıçkırıyordu. Ordular,
gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip
giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman
geçer aşk kalir / ikonsu Derebey çaglari / gizençli güzellikler / düşler
ötesinde / bir yürek süveydasi. / Soylu
ruh / birlik yaratan yansi o’ diye garip şarkilar söylüyordu bir
trubadur...
Pervasız bir homurtuydu
gizemli bellek... Acayip tayflar, üç
gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu.
Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu. Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı
nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı
kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken,
karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı
koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak
isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli
turbane circulos meos” ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan
çığlığından ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür
yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at
gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları
(sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir
ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce
kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor,
‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı
pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi,
kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte; “evrende
yalnız olduğumuz düşüncesi” atı sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar
ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı
gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya
korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni
seviyorum) diyen ve diyakronik bir
boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları ve ‘şiir
dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik
Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim...
Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek
ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar
ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi
korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla
konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki
çekenler, kuş kabileleri, Nusiybin
Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur,
Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler,
selülöz tadındaki Magdelena, kuyruklu
Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara
geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle
görülemeyen nesneler ilgimizi çeker,
panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan
yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye
övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve
tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan
ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi...
Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş
açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar,
pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü... Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki,
uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu
seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik
bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve
sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede...
At başini salladi.
Başina geçirilmiş saman torbasinin içinde, tanri tanecigi arpalar görürüm
umariyla, torbasini havaya savuruyor, düşler görüyordu... Agzina gerçekten
altinsi, sari güneş parçacigi, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. Iri,
beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasinda, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at...
Bozkirin ortasinda yalnizdi. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun
bir tanri parçacigi oldugunu gördü, uçlara dogru incelen, egri bügrü, altin
sarisi, güneşten güneş; galaktik bir arpa tanecigi... Aman tanrim! Bir tanri
miydi yoksa at!.. Işte tanrimsi olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu
ve her şeyin kendisini yiyip bitirdigini biliyordu artik...
Görkünç bir heybetle,
gözleri fal taşi gibi açilmiş yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu,
karincalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip
tepişen, sonsuz arpa tarlalariyla dolu, her şeyin birbirini tükettigi; düşsel
bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algilayabildigini düşünüyordu
artik...
...
At ve atası, uzakta,
kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa
tek bir at oluyorlardı. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna
bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip
tükenerek, yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk
paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik
yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için
sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir
çocuk değil bir adam olduğunu gördü!..
Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını
duyunca, ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup,
kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge
dışında, ova boş, bomboştu.
...
“Hiç
kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir
zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne
varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &
(1) Fernando
Pessoa
************************************************************************************************************
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayir kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşli yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkimlara
Çınlar arı kuşları
Yaşli kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böcegi
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşilaşiriz onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşegi
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dallari
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
**********************************************************************************************************************************************************************************************
2
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Kılıçların, mızrakların, sadakların
sönüp gittiği
yerde.
Bir zamanlar ben de gençtim
yaşam ipliğim solmayacak
sanırdım
Solmayacak sanırdım ayın gölgesi
yürek üstünde.
Tam büyülenmiş gibi sürdürecekken sözü
Gordion gibi
dağıldı iplik
-tinin akısı
durdu-
‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü’
3
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Leventlerin, çerilerin, sipahilerin,
açlıktan
kırılıp-döküldüğü yerde
Söğütlerin gölgesinde bekler dururum
bekler dururum kavakların
ilerisinde
Süleyman’ın atlısı gelmezden önce,
kemikte akrep olmazdan
önce.
Mecusi’nin bin yıllık ateşi söndü
Kisra’nın sarayında ondört sütun düştü
Kurudu Save gölü
bitti mi açlık, bitti
mi yoksulluk
Söğütlerin gölgesinde bekler dururum
Taş kitabeyim
içimde boğumlu kurt
ağzında kuru yaprak
4
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Saul kızı Mikal’in; ölümünü gördüğü yerde
Meholalı Barzillay oğluna
beş çocuk verdiği
Davut’un, başbuğu Şafak’a kıydığı...
Suriyeli dört bin atlı
Kırkbin cenkçi yaya öldürdüm
İskender’im, Sezar’ım, Hülagü’yüm, Yezid’im
Beş kulaçlık zambak çiçeğiyim.
Ölümde karamavi, gecede çılgın şafağım
Leoparda, benekli, pembe damağım.
Ne büyük bir zalimdim
Çocuk, bendim!
5
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Necran rahibiyim, iyiliği betiklerden
öğrendim
Suların bastığı, karların yürüdüğü, güneşin
gezindiği yerdeyim.
Harise’ydim, Bedir savaşında, bilisiz okla vuruldum
O cennetteyse sabredeyim, değilse, harap
olayım dedim.
Kardeşlerim, cennet onlara belayı
ve mavi vaadi nasıl
unutturuyor
Vücudumu yok eden yokluk ben miyim
Adem ölünce gövdesi kalmaz
Masumluğun ölçüsü zalimi silmez
Kadın mıyım, nebi miyim, er kişi miyim.
El Kindi’yim!
Kin-di!..
Benim.
6
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Taşın parçalandığı; -taşılda boğumlu kurt-
ağzında sarı
yaprak olduğu yerde
Taş küredir, küre dünya, dünya yaşam
yaşam
döngüdür.
Nefertiti’yim, kaldı tacım, Nemrut’um,
kaldı tahtım
Rüzgarım; çölün kumu, ormanım; kaldı
toprağım
Tozun, tozan olduğu, döngüyüm, dönüşüm
Gidiyorum devinerek, evrilerek
Bir düş ki, kim ölür, kim yaşar,
kim
kalır
Aramadayım...
7
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Kendimi sana , seni başkasına,
başkasını tüm
nenlere yazıyorum
Saydığım yerde, olduğum yerde,
durduğum yerde
Niceliği, niteliği, düşleri, düşlemeyi
Tinim ben, taşın ruhu, döngüde acunum
Mevlana’da hû diyen, ben de o, onda ben.
Evrenim; evren ötelerinden gelen.
8
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Perseus’un, Oregon’un, Capella’nın olduğu
yerde
Canismajör yurdunda.
Bin ışık yılı gittim
Döndüm doğumuma
Gördüm kendimi
Tozanlardan tanrıları
Tanrılardan yılkı olanları
Vardım evrenin ucuna
Baktım öteye, son uzluğa
Yıldız mezarlığına
Bir köy vardı orda görünmeyen
Sonsuzluğun katları
Mayasıydı yokluğun
Varlık ‘anlam’ demek
Anlam ‘varlık’ öte,
Evren; duyu kadar
Anlamadığımız ki;
Yoklar, yokluklar...
9
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Sevinin, ’Atlas’ kupadan içildiği yerde
Gözlerin pırıltılı akrep olduğu...
O,
uzaklardaki ben
‘Büyük İncir’ altında bekleyen zendi.
‘Bir derin kara kuyu’da doğdum
öldüm
binlerce
İşte birlikteyiz Araf’da!..
Sina’da ‘bülbüller gene öttü
yıldızlar yollarını
yinelediler’
Yerusalem zambağı kırk yıl bekledim
Gehenna’nın
ağzında
Kırk yıl daha beklerdim; o Sion
yıldızını
Gomorra çukurunda.
Çölde serap,
inançta Ferhat,
yürekte haraptı sevgi
Ey süremde aldanışı sevenler
Sevda bir özgürlüktür
Ceylanlar söyler...
10
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Tanrının, tan olduğu
yeşilin Pan
boşluğun yankı olduğu yerde
Rüzgarın bir iç çekişle
can verdiği.
Adem’sin sen, boyun bir ağaç
Adın kızıl topraktır gökadamızda
Hem yılansın, hem de sincap
Bu kaburga kemiğinde, Havva var
Havva’dan çıkan
Havasın sen
Hem çıyan hem de çıban
Ölüm ki senin adın
Öncesiz ve sonrasızsın
Adı ve ağzı toprakla dolan
Zaman’sız adamsın!..
Göğül bir yeryüzü sen!
11
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Tanrının ‘ol’ dediği yerde
öncenin ve sonranın kunnadığı
Anka kuşuyum ey; senden doğdum
Sonsuz küçükten; büyük sonsuza
Doğumdan ölüme, ölümden doğuma
O’nunla döneceğim.
Kül ve kün
kün ve kan
Can ve
Elma!..
Ey sonsuz bili
Sevdadır tanrıda!..
12
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
İlk insansın; elin-kolun olduğu yerde
Başın yıldızlardır, yaprak yaprak dökülen
Gövden var direnen, ayakların var
ilk an’a
uzanır
düşünen.
Ağaçsın sen içimde, seninle varım
Sen ki yol gösteren, iyi bak ona
Düşün, o sana benzer, usun kıvrımları
İlk an’ın son kırıntıları
Herkes ve her şey onda
Canlıdır ağaç, candır, barındırır
Biçemli tanrı, durgun denizler gibi
Çoğalır; acılı-yalnız havada.
Sevenler
Gönül indirirler ki
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...
13
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Gül bahçelerinin, sümbüllerin
kasımpatların olduğu yerde
Nar çiçeklerinin...
Ey seviler güneşi, neredesin.. .
Parsambaların, bad-ı sabahların
süsenlerin olduğu yerde misin.
Gün battı
Lale soldu.
Pürenlerin açtığı,
mersinlerin dalgalandığı
durgun sularda akşam oldu.
Diyecekler ki, o bir sevda ile yaşlandı
Yazık, bir umudu vardı; gelecekler...
Ah!
‘Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler’
14
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ateş yakan, kötücül danslar yapan
Kızılderililerin olduğu yerde!
Milenyum sınırında
İsa’nın
2000. doğumunda
Evim yok, barkım yok, çocuğum yok
Annem yok, babam yok, kardeşim yok
Ben yokum!
Ama neden yaşıyorum!..
Ateş yakan, kötücül danslar yapan
Kızılderililerin olduğu...
Milenyum sınırında
O’nun
2000. yılında
Muhammet ve Musa toprağında
Bir ben mi yokum
Herkes,
her şey, hiç bir...
Kim var orada,
Orada kimse var mı
Kimse...
var mı orada
var!
bir Leviathan
bir de
-İyi Zamanlar Tanrısı-
olan...
15
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ceviz kokularının, yaban güllerinin
olduğu
yerde
(Rosebud!)
Çaylar akar;
kuşlar öter,
söğüt sarkardı.
Bir gönül vardı!
karagözlerin, kuşdillerinin
arasından bakardı
Ey sevgili,
çok çabuk geçti o yıllar,
anılar
ve her şey ve her şey
geride kaldı
Ey gönüller aylası neredesin!
duru şafakların
beyaz
atların
üzgün yüreği
Neredesin gökyüzü başağı
gecenin ışıyan yüzü
sevinin çağlayan
özü
Neredesin ırmaklar ecesi...
...
(Ah,
bu gecede ay battı, ay battı surlardan aşağı, bir gün daha döndü yedi
tepeli şehirde. Gözlerinde bir damla yaş
belirdi adamın ve gök gürültüsü gibi düştü yere. Bir yüzyılı bir ana sığdırırcasına ağladı ağladı, en
üzünçlü anında, gözlerini dikti uzak göklere ve orada, göklerin en tepesinde, burçların ötesinde,
-sakin ve sessiz gecede- kimselerin görmediği bir yıldız kaydı.)
16
(...son olarak Assos’taki o güzel evde
görüşmüştük. Yüreğimizden esmiş, habersizce onlara uğramaya karar vermiştik Dilek
evde kitap okuyordu. O yurt dışından gelen konuklarını yemeğe götürmüştü.
Yaşamımdaki en güzel yıldız kaymalarından birisini, o gece o evin terasında görmüştüm.
Bir saat sonra geldi. Bir zamanlar Kasımpaşa Un Fabrikası’nın bulunduğu mekanı
gösteri merkezine dönüştürmekten söz ediyordu. Sözünü ettiği bu mekanın bir kaç ay
sonra onun yaşama veda edeceği yer olacağı, onarım işlerinin peşinden koşarken,
çatıdan düşüp öleceği, bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi.)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Can güzeli dostlarım
bekliyorum Assos’ta...
‘Ne doğan güne hükmüm geçer,
ne halden anlayan bulunur.’
Tiyatro, koreografi, mimesis
Gözler yaşlı dostlarım, gözler yaşlı
kimsesiz!
Kimse siz? Dostlarım kimse siz?
Tarihim Alman, matematik İngiliz
coğrafyam İtalyan, literatür Fransız’dır
dostlarım!
Bir un fabrikası bizimdir
Bir un fabrikası.
Çatısını onarırsam
Gösteri Sanatları Festivali
olacak...
Mansur öldü, Abdal öldü, Fuat öldü
Behçet öldü, Metin öldü. Asım öldü
Nedim ile Hüseyin’e de
damdan düşmek düştü dostlarım,
damdan düşmek düştü!..
‘Düşmanlar kına yaksın dostlar girsin
saflara
Sen gözyaşı göstermeden ağlayacaksın’
Sevinçle parlıyorken,
Düşü-yiten yıldızlara...
17
(Stalker)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Uzun, yeşil otların olduğu yerde
Gezegenin bu soluk köşesinde.
Siyah şeyler suyun içinde parıldıyor
Boş uzayda,
kuduz köpek sesi
Orada,
kül esimli yeşillikte
Konuşuyorlar uzak uzağa
Hiçlik içinde gri, yeşilsi otlar
Dönüyor her şey kendi hiçliğinde
Soğuk, kirpimsi, soluk gezegen
Islak tüylerini yalıyor...
Stalker nerede,
neden, nedir?..
Uzun yeşil otlar
koyu, gri bir sis içinde
Yoluyor kirpiksi deriyi...
Andrey,
çürük,
irkiltici uzay
kavranası yerin
kendisidir!..
Geriye dönüp-
duraksıyorum...
18
(Solaris)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında Larisa
tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini durmaksızın
Tanrının mı oyun;
Tanrı mı?..
Görkül sevinin egemeni
yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus.
19
(Bir Aşk Yetmez)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Buğday harman, yeşil ağaç, Peter
ve kırbaç.
Losey’miydi, beni düşlere saran
Lean’miydi sisli gecede,
güçlü çoban, -yar-
koyunlar
Julie, sırmalı kırmızı apolete
tutsak.
Görkü ve para
sevinin göze geldiği
sundurma.
Kızlığı göle düşmüş
gizil ayna, gökkuşağı
prizma...
Ey yeryüzü
ey sığırtmaç türküleri.
Sevenlerin
yıldırım saçları
Antium yamaçları,
dolambaçları...
Sürüleri otlatan
çobanı sev Julie!
Esrik kokardı,
‘Ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmış
ayak parmakları...’
20
(La
Casa )
(Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...)
Bomboş gök
Yalnız yol,
katır tırnakları,
güneş
Eğrelti otlarının yanık kokusu
eğri, saklı ay
Kıraç toprak.
Uzakta,
yıkık değirmenlerin orda
giderek küçülüyor
köylüyle eşeği.
Uçurumdaki yuvalarında kanat yayan
iricil kuşlar, dağ kırlangıçları,
arılar.
Yorgun-bungun havada
dönüp duruyor iki akbaba.
Yamaçta serçeler, aşağıda,
tozlu yolda, başı yukarıda
kertenkeleler, çöreklenmiş yılan,
tek-tük karınca...
Uyuşuk,
yankı dolu havada
tiz bir avcı sesi,
(yel esintisi...)
dili sarkık tazılar
kaçışan köstebek-
tavşan ciğiltisi
Ve öğle güneşinin ıssız
kertiğinde dinmeyen bir;
si si si si si si si si si si si si si si
si si si ...
Bereket aylası yaratan
Esirgeyen ve bağışlayanın
Sonsuzlayan
sesi...
23
(Anne)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Sessiz avluların içinde
Küplerin, testilerin,
güğümlerin olduğu ...
Bir kasımpatı gibiydin
Binlerce açan
Bir yediveren gibi
Dokuz doğuran.
Biri doğumda-yaşamış
Sekiz çocuk yetiştirdi
Dal gibi.
Şimdi ölülerin güneşi
Yaprakların insanıdır.
O onların yaratan ve yaratmış olanıdır
Kara demir kapıdan girilen
Servili incecik yoldadır şimdi
Kuşların aldatıcı sevinciyle
Ölüm şarkılarının dinlendiği.
Gökyüzü kara, sonsuz
Mezar taşları sessiz
bitmiyor.
Yolcu yolunda gerek!
Anne!
Anne geliyorum diyor...
24
(Baba)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Demirci körüğünün olduğu yerde
Örslerin, çekiçlerin, kıvılcımların
Erdemli Ömer neredesin
Şefika’nın aşığı
Yaşlılığın yaşında
Yaşamın en solgun yerinde misin
Bir baba dünyaya bakar
Bir dünya bir babaya...
Sonsuzluğu özlüyorsun
Samatya’da
Babalarda kutsaldır anneler kadar
Baba, babacığım
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
HABERCİ
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar.
Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar.
Kralın
haberini bekliyoruz...
GÜLENAY VIII
1
Ovalar
Bağlar
Meşhur...
Göğsümde arı büyür.
Payam çiçekler açar
Dağlardan Brahms geçerdi.
Yaylada Dvorak şarkı söylüyor
Esrik Süleyman tepede.
Kızışkın Kezban yunup
Gümüş Cevdet’le Arpazlı gözlüyor.
Tekeyle keçi birbirine!
Kuşlarla atlar kavuz eliyor.
Ateş, akrep
Akrep, duman
Köstebek, soğan
Aşağı bağ, Acıpayam
Afyon tarlası, malikan!
Sümbüllü dere
Elemtere keyfe
Harımların yanında, çam gövdesinde
Zaloğlu Rüstem sırtın dayayan
2
Halit, imama arpa veriyor!
Güvey feneri elinde
saksağan ötüşlü
bağ gülü kokuşlu
keten, kendir bulaşığı
pırasayla, dut
fesleğenle, nar
böğürtlenle, pırnal arasından:
Deli Civar geliyor.
Nasıl da feveran ediyor
Hüsam’sa fart furt.
Ve işte Fetret Ali’de geliyor, farfaracı,
fayrap
Elinde sol anahtarı fagot çalıyor, yaşa
Fetret Ali
flandra balığı usu, kaburga kemiği omzu.
3
Ebegümeci, yemlik, Frenk inciri. Eli
fiyortlu figan beydir, topal Sabri’nin beygiri.
İşte Aynur’un firketesi düştü, civar
dönerken, gedik arıyor, kırnata sesi kısıldı.
Gardenya gibi açtı ortalık, fırtına eşikte!
delikte, bombacı Bekir füg çalıyor.
Şimdi tüm fıtratıyla usu gereltidir.
Asma bağ üzümü gözüne, felek falan oldu
şimdi.
Frezenin başında figür yapan, friz delisi
oğlan.
Boğayı boğan, fırdolayı kediye saran, trampacı
Osman.
Köpeği kepili feracesi uçtu, familyası iyi
mi, feryat figan bağıran,
Firdevs diye kızı var...
4
Balyalar, ballıbabalar, batkın kuşlar,
bayırlar. Öksürük otu, cin darısı, tüysülü payam.
Bayır turpu, bağdadi bıyık, va la bağıran.
Vikont göğün sünük yıldızı. Sülüklü balçık.
Su içen peyke-kırlangıç gökte. Venüs çarığı
giyen Gülsüm, bakalorya A’şa, Eşe Bekir.
Geleğen ve gideğen hacı Karamat.
İmam Ali’nin gelini nasıl da hamarat. Uydu
ve uyuntu keçi, pısırık, pusarık koyun.
Ak katırın yamacında durun, karaağaç
gövertisinde oturun, Öklit soğanı dikin.
Çovaşda uyuyun, bol yiyin, bol için, avluyu
seçin, darıyı saçın.
Eşiklerin başında çağırın gayrı
Sekilerin dibinde bağırın gayrı
Çinko çanak aya mı gidecekler
Ayı battal mı edecekler gayrı
5
Renkseyen civcivler bülüç oluyor, arkalacı
topla. Eprimiş fanila,.
Hıdırilyas, Çökelez’de yolda. Üvezler koyun
ağılında, köteksiz sığırın ağzına dişindirik.
Zar kanatlı böceğin gözünde, yansıyor dere.
Cırcır böceği ötüyor, sıçrayan çekirge.
Başa yağlık bağlayıp Emir Cafer, gidiyor
çifte.
Gümüşler aşağıda çocuk yıkıyor, radon
dişleriyle gülüyor çocuk, su çulluğu uçuyor,
dervişin pınarına, yerde pıtrak topluyor,
drosera gibi uzun Emin, yanında uyuntu köpek,
göz yutarı çökmüş Ahmet, keder keyfe,
geliyor cüce balaban türküsüyle.
6
Çanak yapraklı hıra ağaç, dibinde ağaç
sansarı, bakıyor tilki, diştacı kırık
bostan korkuluğuna, Pakize yalıyor bulamaç,
sarı çiçek dökmüş bostana ağlıyor Hürü,
bastona dayanmış İmam Alibi, gülüyor buna,
cesedi yıkanan Telat bakıp, sırıtıyor alayına.
Ağaçsı otların arasında nadaslı tarla.
Hacer’le deli İbrahim tümseğin ardında.
Uzandı aldangıç buzağı, çığlıklı sesle, cin
gülünü kokluyor, oğlak dilinde, yaprak çağlıyor. Avurtları çivili demirci Hüseyin,
dut dibinde oynar prafa, çuvaldız kendine, nişadır başkasına.
Çağanoz kaşlı Cakcak Süleyman, yunup
Menderes ırmağında, yiribik sesine öykünür damda. Çoban püskülü sarkar atından,
atın sekisi küfran diyarından. Adım atınca cırnaklar kedi.
Ağlar suda kınalı saç, sıpa yer çağanoz
otu, çayır teresi. Üvey üveyik çıtlık dalının delisi.
Var mı Mete’nin kız gibisi, sevdası pıtrak,
kalçası kasnak
Ahh ah, örende öterdi ispendik kuşu, avazat
kuşu vardı, kümeste ispenç tavuğu öter, İsfendiyar dağlarda keklik bakardı.
Gallipoliden gelenler olup, karyokinez bakışlı Dudu susada karşılardı. Bindallı
kuşanıp, karga üzümü yerdi Gülizar, pıtırt diye kaçırırdı, pıtırt, pıtırt,
pıtırtı, gürültü, patırtı arasında, ipekten, isfendan giysilerle, iskalarya
gibi durur, kurum kurum kurunurdu. Kuşantısı demir, kantar kuşamlarla, Cem
bakışlı oğlanlar, yukarılardan gelir, şimdicik mısır kundaklarını açar,
baysungur gibi, önce ulubaşlar görünürdü. Baytarın sözü, sığır gözü otuydu,
meleyen kuzuya bakar, beç tavuğu kaçar, tırmık Şükrü peşine düşerken, kınnapla
domaç döndüren Zelil güler, hani balığını kurutmuş trampacı Halil, elinde
gezdirirken, küçük çocuk ürkerdi.
Görkül şeylerde vardı, Çamurcu Hüseyin,
Metelerin kızına gönül vermiş, onu hergün Kırpınar önünde beklermiş, kızda
Hüseyin’e nazar etmiş. Hüseyin kızı Karayab’a götürüp kirletmiş, sonra kızın
yüzüne bakmamış, kız ortada kalmış. Akrabadan Mükremin, Esmaba deresinde talim
yaptırmış, çıtlıklara çaput asıp, fişek yaktırmış, kız Çamurcu Hüseyin’i zahire
pazarında kıstırmış, son bir soru sormuş; alacakmısın... Hüseyin unuttum demiş,
kızda ağzından vurmuş, onbeş yıl hapis yatmış, pişmanmış, ardından Hüseyin
ölmüş, kız evlenip iki çocuğu olmuş, olanlar zamanla unutulmuş.
7
Ahh ah, ötüyor örende ispendik kuşu,
karyokinez bakışlı Dudu,
harımda bindallı kuşanır, karga üzümü yer,
pıtırt diye kaçırır, pıtırt, pıtırt, pıtırtı,
gürültü patırtı. Kabaç’tan gelen kurumlu
durur, kuşantısı dünür, isfendan yürür,
kantar topuzlu, Cem gülüşlüdür. Mısır
kundağı, baysungur, baytarın sözü, sığır gözü otu,
meler kuzu, beç tavuğu kaçıyor, tırmık
Şükrü peşinde, kınnapla domaç döndüren Zelil,
hani balığını kurutmuş trampacı Halil
-elinde gezdiriyor- küçük çocuk ürküyor.
Hünnapla kağşayan Ümmü ağzını yüyor,
kamaştı dişi, erik yediği.
Kurganın altında atlar duruyor, birevcikli
otları yiyorlar habire, pürçüklü otlar.
Boğumlu akrep nalın altında, börkenek yudum
atlarda, boğanotları, inek, semizlik.
Kavut yiyen çocuklar, kavuz yiyen kuzular,
küspe yiyen sığır.
Ivır zıvır deve, ovadan eve, derken -berkli
budunlar- buzağı oldu düve.
Kovcu Meryem, bozulumunu anlatıyor ekşi
şıranın, kendi beslek kuşlar ötüyor tepede, buğdaygiller ve burçak gözlü
kuşcuklar kucak kucağa. Buğday güveleri, arpa pireleri,
yeşili buğulu tarlada. Bukran, bulak ve
Sekendiz kızlar, tırmanır güneş -mırıldanır arılar-
haseki küpeli Nahide, Bulgari klarnetle,
baygın gecede. Erendizler tepede, kirkit gözlü baykuş bacada.
8
Yunani tamburlar soluk veriyor, kuş
kelebeği dinliyor, kozalaklar söylüyor. Burunsalık taktık taya, sası, kötü
küspeler. Bürgülü Leyla, kaytankara bıyıklı, büzük Osman’ı sıkıştırıyor,
büyüksü kalçası çarpınca Osman yerlerde, Osman saykallanıyor.
Büküntüden çıkan Beyhan, üzgün-büzgün gözlerde
deli saçıntı ağlıyor, büyütken otu gibi, börtü-böcek, çeltik-çırpı,
çörkü-çörtü, kaçıyor gözüne. Ağlıyor ha bire, enek ve erkeç keçiler bakıyor
hale.
Öter murabut kuşu, pırlantalı büyücüler,
eğiriyor iplik. Epriyen kepiyle, erkekçil darı püskül saçıyor, eşeysiz soğan
göz kamaştırıyor. Hürü, obrukları dolduruyor, oyulgamakta, oyulguyor.
Kafkas sülünü komşudur köye, kükremekte
aslanı köyün, kümültünün arkasında,
künklerin üzerinde. Köhünlerde neferne,
İdris ağacı horanta saçıyor, incir kuşları uçuyor, morula safhasında solucan,
büzgülü marulu yemekte, ovogon neylemekse, çöküyor maltız keçisine.
Anız kuşu kıpırdıyor, keten kumrusuyla,
tahıl güvercini guğuldamakta, şamata çalıyor
kanca dilinde. Kuzgun kılıcı otu ve
parankima dokusu sülük avında, dedik ya, kerkenez ayında. Yaban asması beni
çeker mi, selentereyle, tirişinden kaçıyorum, uçuyorum zigot evinden. Sıçırgan
korku içinde silkiniyorum. Sonurgu anın sölpük tutkusu, baykuşa sumak ekiyorum.
Sulu sepken kar, sulfata yutuyorum,
sülfamit içiyorum, kükürt tozu döküyorum yaraya.
Süslü püslü süzek, taç yapraklı, tangur
tungur tarantılı, tumturaklı, kuruntulu, taylak tepede, tıngır mıngır, ay
tutulumu oluyor. Toyrak sürüsü havada, İzmir çiçeği kovada, tıpırtılar yerde.
A! yeniay, yatağanım yanımda, yaprak arıları, karınca. Yont kuşu ve yanşak
konuşmalar.
Sel köprü yıktı, ineği yuttu, gün indi,
güneş söndü, inek geri döndü!
Ne yapacaksın...
9
(Ve sonra Tanrı köyün ortasına Firdevs
uçmağından bir öküz indirdi. Öküzün sayısız boynuzu ve ayağı vardı. Ve sonra
köye ‘Kün’ dedi. Ve köy oldu. Kör Gülistan tenteneyi ördü, yağmur kuşu tilkiyi
gördü. Babil ki bülbül demek, köye bin fersenk uzaktaydı, bir karanlık ayda
yıkanmak nişanıydı ve Yakup bostan çalarken ‘ben sonradan gelenim’ dedi ve
merdivenli bir düş gördü. Güneş kanadını dürerken, bir ağırşak Serendip dağına
inerken, Adem, Süleyman’ın tahtı gibi ışıklı traktöre biner, misk, amber ve
kafur kokusu, ut ve sandal ağacı kutusu elinde, kıkır kıkır gülerdi. İshak’ta
gülerdi, İshak! İshak!..diye
Fars bahadırı gelir, Ufsus ve Tarsus çığlıkları
arasında, Palestin Sebu ovasında, Kenan ilinin ortasında biterdi gün. Gece
yürüyücü İsrael, bir Malta
haçlı maltız keçisi gibi parlar,
Hintlinin, kendini kaplan önüne atması, kör
öküz boynuzundan fışkıran suyun gözleri açması gibi, köy kutsanırdı. İshak
güleç demekti. Hiç bir canlı boşuna yorulmaz, ağlamazdı baba...)
Sıktı-Sıtkı-Bitti.
Köy, yeşildi!..
(Tanrısal Aşık Ömer’ın, yeryüzüne İsabey
halkı ve çevre ahalinin şanını duyurabilmek için işaret ettiği günlük işleri,
kutlu öğle ile soluk ikindide tanık olduğu şeyleri gösteren belgenin bir
kopyası yukarıdadır. Asıl belge İsabey de, Derepınar’ın iki sütunu arasındaki mermer levhanın üzerine kazınmıştır.)
22
(Soyut)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Gümüşün ortasında
Kül renkli kuşun olduğu yerde
Ortancaların kurşun döktüğü
Kasımpatların metal koktuğu..
Üçgenlerin içinde ne var
Ne var prizmanın iyi kenarında
Süs yoluna çıkan piramitlerin
Cüneyt! -elinde kurtlu âsa-
Ben varsam sende varsın
O yol kenarında
O yol kenarı
Lizbon’da bir boa mı Cüneyt!
Lizbon’da bir boa!..
21
(Satyricon)
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Erythrai’nin tin aynası olduğu
Bellek yıkayan sikkenin
defne gölgesinde solduğu...
Tolunoğlunun,
güneşte kirlettiği
Janus’le, Anubis’in,
bir düşte beklettiği...
‘Vene vidi vici!’
Geldim, gördüm, gidiyorum!
Öldürüp, öldürüp de!...
Öldürmeyeceksin!
On emir bu, Paul bu, bu sahabe...
‘İnna ağtayna kel kevser’
Kuyruk sokumundan saça
Tepeden tırnağa
Bir varidat, bir usul deyiş,
bir sonsuz ikon
Satyricon!..
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes
seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün
millet coşuyor,
Küçük
ağaçlar, dallarında süsleniyor.
Bütün
hayvanlar yuvasında seviniyor.
Bütün
dağlar, karla kaplanıyor.
Küçük
balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar, seviniyor.
İsmet
Tarık Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli
kuşlar
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel
yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu
tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli
doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında
yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa
Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın
dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir
Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş.
Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama
güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz
olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi
yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar
Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün
diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür
ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu
parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden
geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin
başladığından söz ediyor, Papa alanlara
çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya
belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer
kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve
aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına
girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet
etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek
sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir
kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir
yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal
metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak
bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye
bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya
oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster
kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar
yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya
Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına
hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi
olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks
tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle
sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye
göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal
ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile
evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine
yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in
tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem
Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya
kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi
ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton
Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta
ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları
ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın
duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel
birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim
2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha
bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat
anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları
sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer
Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide
yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin,
çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek
yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve
genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata
bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe
olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak
için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P.
Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını
/ Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep
hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi /
Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha)
kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde,
haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli
olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz
sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS
FATİH
07 / 10 / 2003
ÜÇLÜKLER
Yaşlı solgun bedenin
Elindeki
mandolin
Ağlıyor
çocukluğa
Erikler çiçek
açtı
Nasıl koku
yayıldı
Okuduğu romana
Ova kucak açınca
Gözyaşlarını
tutamıyor
Yağmur bulutu
Diana bir
hışımla
Gölgesini
sürüklüyor
Avdan dönenin
Mavi sudan iskelete
Kara inciler
döküyor
İki yaşlı
balıkçı
Bir dilek
tutuyor kız
Derelerin
sümbülü
Gözlerinde
yansırken
Yokuşun
ardındaki ses
Öyle derin bir
ah ki
Eğip büktü ovayı
Güneş doğar
doğmaz
Ortalığı yıktı
geçti
Çılgın serçe
kümesi
Köşedeki
köreltide
Örümcek ağları
Arı sinek
vızıltıları
Baştan beri
duran ova
Ot biçen
kadınlar
Uçuşan kuşlar
koyunlar
ÜÇLÜKLER
Gün çiçeği
Çevirdikçe
boynunu
Güneş ordan
oraya
Bir sığırcık
kuşu
Küskün
havalanırken
Ağlıyor sessiz
kuyu
Ay ışığı gecede
Bir haiku
düşürür
Aşk kırığı
yüreğe
Güneşin ipiltisinde
Yaprakların
üzerinde
Düşlerin
kelebeği
Son iç çekiş
köyü
Kapkara
sümbüller
Dökülen sular
güller
Yine / Gene
gelmedi
Yapayalnız iki
kule
Karanlıkta
gözleri
Rüzgarın
ağlayışı
Kurdun
iniltisini
Bastırıyor mu
Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu
taşıyor
Ölümsüzlük
dediğin
Her bir kelebeğin
Yıldız olduğu
mudur
Ne kokluyorsunuz
efendim
Çiçekler
çiçekler
Çiçekler
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk
günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik
sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl korkunç bir zaman dilimi sayılabilir.
Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın
baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman
yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha
önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile
yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan
Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var,
Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna
dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük
yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir
sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir
görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan
hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve
borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa
vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona
bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu
bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler
çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini
görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul
nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri
İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka
bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un
kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel
etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince
katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım
oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya
çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var,
bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle
uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü
sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması
gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına
geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve
olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu
bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.)
insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul
Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel
sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne
denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz.
Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen
oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği
ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli
fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve
‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak
müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi
çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama
çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o
denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla
uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz,
bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz,
şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için
(tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır
ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer,
bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir
karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun
dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına
girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir
yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin
tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir
yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir.
Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan
bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek
olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz
onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek
kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa
Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve
anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan)
şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası
gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya
bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya
kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da
sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de
konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş
gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra
diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun
dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin
dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak
toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde
dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır,
bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu
Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz
bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8-
Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya
çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda
bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında
yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp
giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep
birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş.
Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi
ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için
teşekkür ederim.
ULUS FATİH 08.01.2005
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş,
özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren
genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal
varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu
açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma
aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları
sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek
klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer
alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı
çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak
gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında
şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’
(B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS
FATİH
16 / 09 / 2004
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden
ya da kurumdan bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı
bile kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir
ulu insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık
ki...
Kendisiyle birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında
hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden,
her an her yerde görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının
bedeninden değil, kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını
kısa süre sonra anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan
görünen, tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana
kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını
noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda
yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin
belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini
bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan
bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir
barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını
daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir
şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı
(şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam
yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal
bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden
kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt
yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen
yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan
geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir
biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm
ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç
yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi.
/ Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan
yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir
önemi vardır.
Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi
gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama
sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan
ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana
da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin,
dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen
katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt.
Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı,
törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin
Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse
Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin
‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum.
Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan,
yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki
hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?..
unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin
yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp,
tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup
gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek,
yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı
kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına
alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını
bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt
yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için
çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir
roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan
uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir
mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende
yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük
ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve
yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır
hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara
kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek
ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı
çıtırtısı, böcek-börtü çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın,
taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık
tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye
hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir
insan nasıl yazabilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine
işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya
koyabilene aşk olsun!
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını
Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek
uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında
Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak
saatlerini ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın
gönüllüleri sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın
konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir
artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek,
geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı
ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve
gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez
yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi,
tinsel anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın
dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum
değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu
balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı
kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder,
çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak
istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para
kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş,
adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele
geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız
bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek,
arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin
demiş!..
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı,
Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun
pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini
okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda,
buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan /
N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak
uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda
çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek
uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, /
Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri
kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık,
yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur,
sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, /
Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor
alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop
şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başı dumanlı dağlar / Şimdi
benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün
döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan /
Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş
vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha
kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni /
Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş
/ Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi
güneş cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim
sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her
çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de
tanrısal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın
yaşamda kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu
bilinçli olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının
meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamın sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın
ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...
ULUS FATİH
**********************************************************************************
ADI MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’
Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık
Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı
geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı
zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa
bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde
Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani
sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar
çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden
‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki;
Galatasaray’ı geçer geçmez Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde,
Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar
bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel
açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında
‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir
minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline
gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah
Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz
ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi
söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı
ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında
ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları
aydınlatan karanlığında başına bir şey
gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde,
ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin
karaltısında ortaya çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim
etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’
gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve
sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi
olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek
istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin
anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti
bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler
(digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan
koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı
bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde
sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini
asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal
bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı
Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max
van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de
hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun
yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı
yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi
Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha
gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir
sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi,
egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam
felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri
(mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma,
toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla
birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve
değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus
Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in
tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük
Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta
müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman
göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz,
çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu
söylenegelmektedir.
Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın
sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah
Kalem’den sonra yaşadığını
(minyatürlerde şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı
dönemin Fatih’le ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç
duydum.
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler
gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in
özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel
veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı.
Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem
olmalıydı.
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek
boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa
bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü
Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf
kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin
yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara
özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde
sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı
diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği,
site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan
geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği,
bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, cinlerin icat
edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin,
toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin
eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve
tanrının kılıcının yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son
derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir
anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak
ve onu herkesin anlayacağı bir dille
göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi
bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir
bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü
toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu
nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir
aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı
sanırım...
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen
kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana
vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle
kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni,
tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan,
kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve
atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda
yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar
ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin
ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını.
Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya
da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca.
Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini
hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün
tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin
kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul
ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar
Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği,
çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı
karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan
şiirden çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin
tanrılarıyla dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle
uğurlarken, sayalım ki onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir
ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde
borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına
doğru / Kenan yurdu Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını-
oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet
yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron
yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu
bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak /
boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor
karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde
bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf;
Son değil! / Orada; / Tavus tüylü,
kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent
Sanat Galerisi’nde bekliyor.
24.09.2004
ULUS
FATİH
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla
buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz
uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu /
Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve
insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında
bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden
gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi
mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu
nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü
dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini
sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor,
doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı
mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara
döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması
gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu
kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması
gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da
popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da
popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın
bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak
biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus veya havariun İskariot’u bile gölgede
bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle
veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında
Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte
insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze
almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi,
emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek,
içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü,
bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı,
yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki
düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler.
Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine
elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle,
ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir,
ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir
daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve
kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine
genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne
kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir
tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız’. Eğer
bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir
yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden,
hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam
ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin
karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın
öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın
yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız,
alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu
sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona
katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı
sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin
içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin
geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu
istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin
çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı
biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi
içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep
gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak,
kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin
dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’
başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez,
sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep
iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk
duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir
yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler,
Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın
elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir
üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak
anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer
gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk
içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu,
bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü
de bu olsa gerektir.&
ULUS FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek
isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak
demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık
geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan
bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan
konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce,
herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün
başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki,
‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış
bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana
bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım
yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en
minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru
koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre
yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer
unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp,
hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse
veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü
bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür
kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş
ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler
üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan,
insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak
düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse
günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu
anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska
adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden
değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar
olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa
yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa
öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış
aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların
zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can
attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su
akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda
şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir
geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri
gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek,
hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle
yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü
yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir
yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam
sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama,
kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli,
lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın
arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi
dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda
birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili
mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından
Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek
üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un
oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat
eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un
karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur,
yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta
kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi
Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar
Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin
(İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi
gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez
surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen
Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen
diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter:
‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç
Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık,
varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede
vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa
çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı
destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş
oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki
bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü,
aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun
derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’
gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle:
“Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının
hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi
anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini
tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya
çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha
gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp
bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim.
Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan
çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük
paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en
karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında
şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir
şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür
beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları / 240 Sahife
İSMET TARIK
*
SOĞUK ŞİİR
aslan
ormanın kralı mı
bazı insanlar dünyanın
en
güçlü hayvanı diyorlar
ama
değil
fil karınca orangutan
yenebilir aslan ormanın
kralı değildir işte ormanın
kralı fil karınca orangutandır
aralarında
en güçlüsü karıncadır
niçin
diye sorarsanız çünkü
karınca
küçük olduğu için
görünmeden
hayvanın
bacağından girip
kulağına
dek huzursuzluk
verebilir
ama karıncayı alt edende
vardır kertenkele
kurbağa gibi
filse ağırdır
karşısındaki
her kimse
olağanüstü
gücüyle
yenebilir
tekme
vurup
çok
fena
üzer
ama
ÖMER CEM
*
ÜÇLÜKLER
Karanlık odayı
Aydınlattı işte
Ateş böceği
*
Karlı havada
İçimi ısıtıyor
Dalgaların sesi
*
Kavurucu sıcakta
Kum altında yüzüyor
Sarı çöl yılanı
*
Kelebek mi uçuyor
Sessiz vadinin
Derinlerinde
*
Tan vakti
Fizik ötesi parlar
Güneş ışınları
YALAN
(Belirsizlik
İlkesi)
Doğmadım.
Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir
yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi
su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir
felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım
üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir,
Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki
fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman, Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna,
nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü,
Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.
Tarlaları ve
cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen
kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer
mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo
volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı
yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha
olmak gerekir!
Bunu
bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında olmasından ötürü,
diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur. Bürokratik silindirler, Proustyen
gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş kurmayı sürdürürüz...
Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken ve çiftleşirken
hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde karşılaşım olmaktan
çıkar... Madonna yarıçıplak şarkılar
söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak bir İsa vardır.
Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında buluşan kim, saf
liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir, sarnıçlar neden
zehirlidir.
Behlül, Harun
Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri
diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan
hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..
Ey aşkımın
tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları,
nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler
rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler
cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre,
damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün
piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen
sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi,
Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey
karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa,
genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül
savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece
efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl
yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın
tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların
tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları
esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi
ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki
bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus
yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve
öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona
bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur
hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olduğum, ölüm bu idi...
O ki,
gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni
Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın
incirlikleri... O ki, Midyan’a kaçan
Musa, kör deve, gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın
cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından
şunu dedi:
‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı
şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden /
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama
karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının
labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç
çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben. (*)
Nas.
(*) J.L.Borges. Çeviri;C.Çapan
BAHAR
Bahar gelince
çiçekler açar
O güzel kokusu
için
Herkes sokağa
dökülür
Baharda bir
nefes almak için
xxxxxxxx
ŞİİR SANATI*
Şiir sanatı ağlayan bir gözdür
Ağlayan bir omuzdur
Omuzun ağlayan gözüdür
Ağlayan bir eldir
Elin ağlayan gözüdür
Ağlayan bir ruhtur
Topukların ağlayan gözüdür,
Ah, siz dostlarım,
Şiir sanatı gözyaşı değildir
Ağlayışın ta kendisidir
Keşfedilmemiş gözün ağlayışı
Güzel olması gereken birinin
Mutlu olması gereken birinin
Gözünün yaşı.
Nichita Stanescu ( 1933-1983)
Dipnot
* Şairin 1969 yılında yayınlanan
“Necuvintele”/ “Söylenmemişler” adlı kitabından alınmıştır..Kitap aynı yıl
Romen Yazarlar Akedemisi Büyük ödülünü kazanmıştır.
BAŞKA BİR MATEMATİK
Biliyoruz bir kere bir bir eder
Ya tekboynuz* kere armut
Ne eder bilmiyoruz.
Biliyoruz beş eksi dört bir eder
Ya bulut eksi yelkenli
Ne eder bilmiyoruz.
Biliyoruz ki sekiz
Sekizle bölünürse birdir,
Ya bir dağ bir keçiye bölünürse
Nedir bilmiyoruz.
Biliyoruz bir artı bir ikidir,
Ya sen ve ben, ah,
Neyiz bilmiyoruz.
Ah, fakat yorgan
Tavşanla çarpılınca
Kızıl saçlı biridir şüphesiz,
Bir lahana bir bayrağa bölünürse
Bir domuzdur,
Bir attan bir tramvay çıkarılırsa
Bir melektir,
Karnıbahar yumurtayla toplanırsa
Şifalı Çin bitkisidir.**
Yalnızca sen ve ben
Çarpılıp bölünsekte
Toplanıp çıkartılsakta
Değişmiyoruz...
Düşüncelerimden çık!
Kalbime geri dön!
Nichita Stenescu***
Dipnotlar:
- (***) 1933-1983 yılları
arasında yaşamış Romanya’nın 20.yüzyılda yetiştirdiği en önemli şairlerden biridir. Şair 1980
yılında İsveç Bilim Akademisi tarafından Elitis, Firisch, Senghor ve
J.L.Borges ile birlikte Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş, fakat
aynı yıl ödülü Yunan şair Odysseas Elitis kazanmıştır.
- Şiir şairin 1972 yılında
yayınlanan “Maretia frigului” / “Sonsuz Üşüme” adlı kitabından alınmıştır.
- (*)Tekboynuz: tek boynuzlu
mitolojik at.
- (**)Şifalı Çin bitkisi :
“astragal (Romence)/ astragalus(Latince): Çin’ de yetişen ve tıpta bazı
hastalıkları iyileştirmek için kullanılan bir bitki.
Romenceden çeviren: Erkut Tokman.
ÇATALKUYRUK
Bozkırda
kurumaya yüz tutmuş çayın kenarında yaşlı incir ağacının altında oturan kavruk
yüzlü çocuk incir ağacının yemişlerine bakıyor neden çürük olduklarına us
yormaya çalışıyordu. Yaşlı babası incir suyu sevmez dibinden su geçerse
yemişleri kurtlu veya içinde evin olmaz demişti. Kolaylıkla incirlere ulaşıyor
ama hepsi ya çürük ya evinsiz çıkıyordu. Sonunda çaresiz ağacın dibine oturup
yaslanarak ovaya bakmaya başladı. Harmanlar kalkmış tınazlar savrulmuş
kuyuların serenleri yüzyıllarca gizli kalmış bir dinin müritlerini
cezalandırıldığı çarmıhlar gibi ürküntü veren kara birer hayalete
dönüşmüşlerdi Doğudaki dağ silsilesinin
tam ortayından tek bir kuş süzülerek tam üzerine doğru uçup geliyordu Kağnılar,
manışlarla örtülü at arabaları kulakları düşmüş eşeklerle yanlarından geçen bir
köy kafilesi incirin dibinde hareketsiz duran bu çocuğu neredeyse görmeden
geçip gitti, o kirpiklerini kırpıştırıp gözlerini aralayarak gelip geçene dek
onları süzdü, kadınlar sanki bin yaşındaydı, aynı yorgun alışkanlık, aynı
kavrukluk, aynı çatlak eller, açığa vurulmayan köreltilmiş dehşetin baskısında aynı derin bakışlar ellerdeki soluk kınalar, sıska bedenleri
heyulaya çeviren alaca şalvarlar, kimden
çıktığı belli olmayan ağlama sesleri ve ölene kadar suskun erkekleriyle çekip
gitmişlerdi. Çocuk az sonra uyuklamaya başladı ve hafif yelin yüzünü
yalamasının ardından dalıp gitti. Düşünde tam ortadaki kıstaktan süzülüp gelen
kuşun küçücük olduğunu görüp tam tepesindeki incire konmuştu Kuş daldan dala geziniyor kır sarmaşığının
kapladığı dallarda görünmez oluyor sonra ortaya çıkıp baş hizasına kadar iniyor
yine çıkıyor oynuyor oynuyordu.
Şimdi
kuş sarmaşığın. Çitlembiğin, incirle yaban armudunun sarıştığı bu çay
kenarındaki küçük vahada incecik dalların arasında küçük cennetinde oynuyor
oynuyordu. Kuş minicikti köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, kuyruğu uzun iki
bağımsız telekten oluşmuştu, kuş kuyruğunu diğer hiçbir yanını hareket
ettirmeden oynamayı çok severdi duruşunu bozmadan ileri geri aşağı yukarı sağa
sola oynatabilirdi başı küçücük siyah beyaz görünürdü serçegillerdendi kuru
yaprak renginde kızılımsı kuzgunilikte bir göğsü vardı tutunca taşlık oradaydı
işte yediği herşeyi taşlıkta yuvalardı kanatları zarif yağmur bulutu renginde
yumuşak tüylüydü kanat altları lekeli beyazdı ayakları üç parmaklı prenses
bileği gibi zarif ve ince minicik dirsekliydi.
Kuş
daldan dala geziyordu yapraklara sürtünüyor inci dallarda gagasını sürterek
ağzını temizliyor kıvrılarak aşağıya yukarıya bakıyor birden hopluyor bir
gözüyle yukarıları incelerken çitlembikleri aşağı düşürerek bir türlü yemeyi
başaramıyor sonra dinleniyor gözündeki saydam perdeyi indirerek dalıyor birden
tıkırtıya uyanıp çevresini gözetliyor
oyunu baştan alıp yeniden başlıyordu Uykusunda rüya görüyordu, bir
gergedan ksilofon çalıyordu, biri ona koş gülsüm burada diye çağırıyordu. Suyun
kenarında incecik uçarlar yüzüyordu
saltık karanlığa doğru uçan gökadalar geçiyordu gözlerinin önünden,
birden tanrı görünüp Ölüm hiç bir suçun karşılığı değil Eyyüp diye bağırdı,
(rüya sürsün) O çocuklar o yaşam o adam bir düşün bitişi gibi soldu yok oldu
gitti. Buğulu gözlerle baştan beri (başlangıçtan beri) bekleyen ıssız ovaya
baktı, onu öyle severdi ki, rüyalarında gördüğü rüyada bile (o vardı) onu
görürdü Ama her şey gibi bir gün geldi bu aşkta bitti. Ölüm onu sessizce
kanatları altına aldı- almıştı ve acımasız hayat tek başına yaşamını sürdürdü.
Osmanlıda piyaleyken bile Copland’ı dinlerdi, Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve
Bartok Dayı’nın divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal
Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile Sonsuzluk anlaşılmayanın giyitlenmesi,
felsefe düzlem, cisim algı biçemi, soyut emek, yaşamak, Cengaver, kuş ve kuşku
dedi. Her şey gibi buda bitmeyecekti...
DEVAMET
İletilenler
1 - Haikum dergisine cemden 11 haiku
Ulus fatihden 5 haiku iletildi ocak kış
sayızı için abone olundu
2 - edebiyat koopa yazgı-kuş öykü iletildi
3 - kitaplıka yazgı kelame köpek iletildi, iki
eleştiri iletilmişti marcel aıme ve?
4 - Edebiyat eleştiriye kalema ku ş yazgı
sanıyorum iletildi
5 - varlık a yazgı asteroit vb vb iletildi
6 - kul öykü kalema iletildi
7 - kul eleştiri b günel eleştiri iletildi
8 - mor taka yazgı iletildi
9 - ada bir eleştiri var kısa öykü var?
10 -
patika-bireylikler, kıssa ve faik baysal var ama non dergi
11- kul öyküye
yazgı koru kelame düş asteroit iletildi
12 pitoresk yazgı ve nasıl koku yayıldı okuduğu
romana haiku 10 adet iletildi
13 yky yazgı
kelame köpek iletildi.
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, /
Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının
sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz
vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik
binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla
buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz
uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu /
Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve
insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari
şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen,
Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani
şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor,
büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor,
tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara
dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor
ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken,
tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak,
yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister
avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim
kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz
nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik
birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla,
geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek
kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini
tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve
uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl
sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal
sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca
oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir
kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına
alındığı, iki yüzlü Janus veya
havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde,
anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz,
denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi
oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi
bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik...
Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde,
yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir
an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan
bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay,
sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler
içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik
arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini
dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve
döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç
atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi)
bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle
olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa
öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik
şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa
yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var
demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu
duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor,
zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir
Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek
anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya
çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir
nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz,
onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve
renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu
kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte
kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’
bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini
okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise,
düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın
kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra
okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari
/ yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı /
çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe
dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir
rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları
/
Yolcu yolunda sözünün eşi /
mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran
meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan
sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep;
dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve
arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce
yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an
her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince
yolaçarak anlağımıza çarpar durur ve
yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan
hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin
geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize
bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi
/ Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol,
gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin
Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki
Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde
gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar,
robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui
generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte
gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde
çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp,
yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir
başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da
gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak,
çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in
sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi
varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı,
kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu
ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza
dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye
çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin
degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir
imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir
çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun
ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son
derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan
ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar
gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk
deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir
yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı
okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma,
yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde
bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı
içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum
artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların
fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz,
görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim
ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip
gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden
bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı
var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu
neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor,
yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla
gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris,
Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna
daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve
ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür.
Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan
tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi,
kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir.
Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen
cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör
ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in
bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros
olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’
olacagim; öleceğim’. Burada,
İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir
tümcede vurgulanabiliyor.
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz
başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki
şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz
Pandora’nin kutusundan yalnizca umudun
çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane,
yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini
agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken
ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir
bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde.
Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın
dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla
kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik
onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu,
hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye
kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle,
denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi?
Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler,
hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten?
Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır
gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe
duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe
çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı
yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz
üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada
tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık.
Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum.
Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum
ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim
bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi,
anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu.
Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden
bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’
diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu
salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün...
İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme Günleri’
adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz
ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine
akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne
mutlu bize.
‘Bitti artık ey sevgili, ne
yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün
kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu
taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır /
Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen
eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı
/ izlerim bu yolları / bu taşlari / gene
varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü
koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik
kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey
sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? /
Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa
zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları
/ 240 Sahife
ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi
gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan
Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi
Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir
uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde
düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu
konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat
performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi
başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar
yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe
başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü
olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini
geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin
saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
oldugunu kabullenip, satimi içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal
formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez
mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken,
inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü
bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü,
parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla
vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta
insan şüphelerin yaratigi, dilenirki
birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da
Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile
başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye
dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir
bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa,
baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç,
insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu
hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara
taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek
ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72
sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın
vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama
ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan
ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri
piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından /
kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş
başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan
kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin
/ ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen
toprağın / çözülen buzun / çatlayan
kayanın /
o insan ki / gezegenlerde
insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom
atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı
elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız
salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka
umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar
kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak
/ görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu /
boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne
haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım /
kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark
/ yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi
uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri
benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası
kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki /
kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların
çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı ormanların
uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden
dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur
tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya
benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha
vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler,
Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın
arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde,
üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük
annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller
yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim
sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde!
/ öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz
ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve
kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük
ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel
maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş
şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi,
çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu
aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara
yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin
sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS
FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler /
Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et
verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük
dizisi aramaya gerek kalmıyor sanırım.
Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan
Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı
bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz
vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü
belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce
oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı
olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini
yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı
centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir
görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir
üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin
eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf
bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte
anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir
kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin
tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir
kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi
içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken,
Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir
simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve
bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine
baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu
Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin,
letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en
şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan
kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir
şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa
vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta
adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal
ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok
uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz
her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü
sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin
dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına
yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir
hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her
gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda
kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin
dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır,
öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında
bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir
hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı
hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış
veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun
oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine
dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi,
biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu
anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik,
didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça
kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt
sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar
içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini
gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir
sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak
ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan
yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor /
kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla /
gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara
gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten
geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların
sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye
upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına
/ ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı
mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek /
pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına
İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık
istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin
zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz
pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu
küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla /
karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları
acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların
spermleri uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha
kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini
sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka
cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen,
Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden
ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi
bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir
ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik
ki...
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda
hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden,
her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin
bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini
kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan
görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana
kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını
noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda
yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin
belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini
bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan
bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir
barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını
daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir
şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı
(şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam
yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal
bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden
kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt
yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen
yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan
geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir
biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm
ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç
yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi.
/ Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya
Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine
canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi
gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama
sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan
ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana
da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin,
dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen
katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt.
Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek
işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin
Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse
Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin
‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum.
Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan,
yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki
hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?..
unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin
yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp,
tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup
gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek,
yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı
kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına
alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını
bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt
yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için
çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir
roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan
uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir
mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende
yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük
ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve
yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır
hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara
kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek
ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı
çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın,
taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık
tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye
hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir
insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine
işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya
koyabilene aşk olsun!
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını
Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek
uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında
Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak
saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin
gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın
konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir
artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek,
geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı
ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve
gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez
yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi,
tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın
dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum
değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu
balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı
kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder,
çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak
istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para
kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş,
adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele
geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık
yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı
boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da
sevişirsin demiş!..
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı,
Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun
pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini
okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül
uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor
Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak
uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların
yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek
doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza
sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın
asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, /
Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı
suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş
uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile
geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop
şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar / Şimdi
benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün
döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan /
Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş
vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha
kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni /
Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş
/ Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş
cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana
/ Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine /
Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de
tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin
yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu
bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin
meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın
ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&
ULUS FATİH
**********************************************************************************
**************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NASILSINIZ
Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi
oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken,
oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun
dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması
gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle
keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle
söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı
olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan
sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır
dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...
Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş
aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda
yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına
bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır
bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip
görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu
düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.
Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir
ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda
hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla,
geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun
süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle
karşılaştığında (ya
da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp,
saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi
durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu
benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir
kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir
deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük
olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut
olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi
çıkışı olmayan; ansınır
deyimle kazasız belasız geçirilecek bir
günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak
söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...
***********************************************************************
*************************************************************************************************************************
JORGE LUİS BORGES
*
SÜRGÜN
(1977)
İthaka'nın patikalarında hep
birinin izlerini ararım
ve onun unutulmuş kralını,
yıllar önce Troya'nın
kurnazlıktan ötelenmiş
kimsesizini;
umarsızca bastığı toprakları
düşünürüm,
sabanlarla gölgelenmiş ve
yitip gitmiş evlâtlarını,
yazık ki başlıca övüncemdir
bu benim.
Yeryüzü yaşamının
elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um,
köklerimin derinliği
Hades'in karanlıkları arasında
Tiresius'un Thebes'in gölgelerini
gösterir
boğuntuyla dolu sevdanın
kıvrımlarını açarak
Hercules'ün silüetini
karşıma çıkaran
düzlüklerde aslan
hayaletleriyle boğuşan
ve Olympus'un doruklarında
tanrılarla çatışan.
Bugün -Şili, Bolivar-
caddelerinde sürtüp duruyorum
belki üzünçler içindeyim,
belki mutluyum
Artık 'Hiçkimse' olmak istiyorum. &
Türkçesi; Ulus Fatih
********************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
"Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."
"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam
oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının
küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü,
yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor,
görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla
geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor
aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin
var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa
giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız
hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor
yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep
sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti,
salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç
insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının
ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın,
Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü
taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak,
yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç
cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan
gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de,
kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı, insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa
basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez
cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela,
Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları,
Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam,
Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve
hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!..
İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye
yaslanan bir tarihle avunuyor...
Öyle günahkâr ve öyle
karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm
cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara
savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren,
günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...
İşte H.Cibran'ın herşeyin
yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden
anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne
kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben
olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı,
üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir
başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi
olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz,
Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı
nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı
geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına
ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli
mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak
istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz
bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen
olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir
müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile
muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını
artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı
Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa
da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş
yalanlarla kurulu dostlarım.
Ve Borges'in bir şiirinde
yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan
ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. /
Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek /
Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm
çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne
karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle
avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'
Barış nedir, insanlık
katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar
tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı
zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği
mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca
barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir
diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi
olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için
lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın,
utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan
raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü
körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu
ya da süjesinin gölgesine sığınmış bir
ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla,
dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi
sonla buluşacak...
Ne ki tanrılarımız bile;
"Öyle
günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de
kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun
arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine
de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından
ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale
gelmişiz.
...
Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her
zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin
Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla
hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın
dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık
sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu
olmayan bir anlatı, bir romans...
Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin
arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme
barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla
dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles,
Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını
titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan
sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama
pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı,
yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam
aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya
ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil
içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme
ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım
duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in
dediği gibi; Olabilecek
dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal
adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman
yitirmeyiz.
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve
bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir
roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli
kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin
kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok
farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur,
değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına
katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç
düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin
içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım:
"Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk
tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca
yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa,
Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere
karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle
yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa,
Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen
yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu
benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni
hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim
beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi
saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen
benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir
insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim,
ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin
dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan
koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız
çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana
göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim
evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar
verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda
rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu
hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek
kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha
nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var...
Sonuçta söz bitiyor, ne
diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne
söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan
benim kapıları birer birer. / Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. / Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir
kızım, büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül
oluverdim, külüm havaya savruldu. /
Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum
kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler. &
...
Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184
Sahife
********************************************************************************************************************************************************************
KRİPTO
Yüz
yıl sonra insanlar solumayacak!..
Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo,
yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki
bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı
yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya
çalışırken, kutu elinden fırlayıp
taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış.
Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım
seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa
soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine
ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu
mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör
bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak
olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’
diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz
çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de
acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış
karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük
kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve
sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini.
Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım
diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine
çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen
dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi
davranmak gerekir demiş!..
Yazacağı
uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda
hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı
büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi
ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye
düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda
sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer
formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların
helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin
oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer
güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri
tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir
reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde
yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam...
Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun
eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir
yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve
ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.
Güneş+
İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu
için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu
bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya
ikiz olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi
olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz,
maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki
olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu
yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir
başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.
Kimilerine
göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin,
sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer
bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz
bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey
kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve
elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları,
kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine
dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu
görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı
yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu.
Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara
dönüşüyordu yaşam.
Hep
varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk
tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki
yüzü de; karşı yaşamdı ve bir yarış
içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok
oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı
kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu
anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta bir tür
yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey
gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu
bizim.
Neden
varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru
neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi
dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları
sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk,
yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde
gerçekleşiyor, körlük ya da görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı
var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor,
göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör
olduğunu söyleyebilir miyiz.
Varlık,
yokluğun bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için
yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür
varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden
var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde
algılayamazdık.
Yokluğun
biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir
tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği
herhangi bir insandan hiçte aşağı değil.
Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür
dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu
olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda
olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak
zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre,
onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret
eder. Gerçel soru: Dönüşüm neden...
Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç
bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir
‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum
patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç:
Yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız,
yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.
Şu
ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en
görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir
alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye
düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan
varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya
uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık
bileşeniyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm
soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir
yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum
ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve
soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende
toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın
gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş
kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben
yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim
ama, ben bir soruyum.
Evrenin
çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış.
Tanrısal töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin
varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu
yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin,
oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi, yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin
ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten
uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse
nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin
Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama
sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan
varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama
savlar güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise
birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir
varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok
olacak, adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama
ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak
boşuna. Çünkü bir biçimi
geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük
bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi
parlıyorsunuz. O denli sıradan ve değer
bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık
yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız. Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne
yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir
cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı
var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem,
yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı.
Son
bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın
soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur,
kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt
güzellik, sonsuzluktur yokluk. Biz,
varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına
yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş
soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut
bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı
bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf.
Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de
var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık
var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her
şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı
olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun
kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı
terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini
açıkladı...
Erkufo,
bizim düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun
için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye
takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi.
‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın
penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan
kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti
mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan
evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler,
ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir
plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı... Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla
yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle
komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi.
Yinede yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir
döngüden başka bir şey barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın
sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk,
atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin,
kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş
gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva
yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve
çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva
halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4.
halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de
masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli
neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine
benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl
geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun, kıvranan
solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık-yokluk
ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...
Taler,
900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar
yapıyordu. Sonunda yerküreye dönecekler
ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı
olduğunu yada alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini
haykıracaklardı. Vega yılının Septus
(Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay
10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka,
kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam
4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk,
uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça
hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat
içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber
bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm
şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü
masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan,
devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve
körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz
güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran
kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsuların... Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız
kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun
anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo,
titansı karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten
toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir
muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı
yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene
diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada
asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri
aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin
üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.
Raporda
şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka
uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla
karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar
uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki
verilerse şunlar: Sesli biçimler var,
düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel
olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter
gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele
geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld
Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda
yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld
Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama
kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri
melankolik bir imde olabilir.
Görev
bitti.
...
Taler,
Poler’in (Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü
okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak
oyalanıyorlardı...
Az
sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü
yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum
tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı
olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom, diye mırıldanıyordu.
Onlar,
bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma
görevlerini sürdürdüler. İkiyüzellibin
yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi
başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları
karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.
MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek
olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı
olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç gazete birden girmeye
başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Bu
gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım
neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan
(Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet
ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce
Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed
II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle
harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer
bir şeyler yazabilmenin düşünü ve dile
getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde,
verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında
mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O
düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki
güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği
(geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna
yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin erinci)
‘katlanılması güç’ kara duygulu sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o
denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu
kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını
düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı
olabilecek, yazının ve sanatın yazarında
ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması /
korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen.
/ Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç
değilse bir süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in
Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında,
Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın
yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz
de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler
yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü
kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak bu sahnede yerini almış
bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek
şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik
yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı
tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına
ayırabilir! Öykü yaşama daha bağlı ve
daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek,
uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir
karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü
yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan
Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt
korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern
sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye
ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek
usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun
büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de
günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü
yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda
ne tür melek olduğu tartışması yapan
kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor,
değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde
sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak,
anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik
düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün
dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir
dille sunabilmek ise modernitenin
kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür
dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten
yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul
edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen
yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo
Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme
bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz
belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist
gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir
merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı
duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap
olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun
bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine
sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe
giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor,
acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen adlı öyküde bütün bu
anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup,
birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak
gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip
alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın
yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar
olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un
bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye
çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla,
Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan
bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da
büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik,
ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki...
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu
muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının,
sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam
zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk
taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri
neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer
alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti
de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki,
tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş,
pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün
parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı
kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var,
bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti
zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar
yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi
işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa
katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere
Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti
verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola
çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!
“Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda bisikletine
atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş
bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu
vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da
gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın,
tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir
türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım,
unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu
yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi ’yi inleyerek
dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da zeytin ağaçları altında,
Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi
var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı
kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel
Yayıncılık
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne
satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek
kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim
bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen
Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların
(...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey
yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan
şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner),
uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı
gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi
için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün
işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince
alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da
yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili
oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği
gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir
ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve
Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç
kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını
elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını,
onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca
bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk
duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama,
bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar
vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından
oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla
dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı
dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle
de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir
çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi
altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi
aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda,
tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52
Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un
Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış,
Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem
ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren
renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama
son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta
okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir
beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama
daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım;
‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük
Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya
karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak
kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli
yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne.
Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri
gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki
kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem
genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir
yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük
Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu
Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı,
Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor.
Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna
sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar
ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler
yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde.
Karanlık bir kütle eni konu...’
Diğeri alıntı ise; ‘Türk tarihi,
Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin
(son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta,
yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba
Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı
olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı
yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun
bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği
Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da
analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin
zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin.
Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını,
saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü
dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un
Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli
sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir
hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra
öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da
tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni
çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı
Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin
yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir.
Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa
esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere
dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu
mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten
düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı
Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije
Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da
vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını
anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz
bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve
kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı
geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle
yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış
olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu
sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini
durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz
içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili,
anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı
bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer,
değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı
gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u
ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için
bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün
gelişmeleri oriental dünyaya aktararak
Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı,
üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek
bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını
merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim.
Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk akan suları durdurur, gönül
sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende,
senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle
kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin
gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki /
dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan
duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye
kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni
kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur.
Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini
Bitirmek İçin / Antonin Artaud
BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
xxxxxxxx
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın,
George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde
şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’
yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına
iterek, anlağımı eskisi gibi gün
ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği
gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise,
onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve
bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume
Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller,
Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude
Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek
olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok
iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde
olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hâlâ düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü
Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde
okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa
da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli
sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her
yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz
at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını
(her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe
endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için
bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin
kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen
dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin
aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar
daha beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında
doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş.
1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve
şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara
taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve
sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler /
Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde
kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı
dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta
yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları
önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun
31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük
otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece /
Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını
terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar /
Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan
titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru
köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve
gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan
savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir
ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide
sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu
dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle
birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde,
mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır.
Aradan yıllar geçmesine karşın onun hâlâ şiirlerle anılıyor olması belki kırık
bir yürek için, garip bir teselli olabilir...
Dileriz ki artık, sonsuz bir sessizliğin örttüğü son iç
çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
NİTOKRİS
Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı
ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz
griliği Surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam
Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’
adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla,
Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte
yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde
surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu
yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru
açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan
hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela
surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra
salgılayan sırtlanlara benziyorduk...
Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama
izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir
duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla,
burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi,
görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum.
Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’
Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk
pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya
geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek
gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve
surlara karşı içine sinen korkunun verdiği
cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı
Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü
tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı
ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış,
çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya
çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi.
Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler
sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek
herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil
semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün
ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin
yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice
tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular
sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra
kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..
Sonunda babam;
en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek
surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri
almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp
gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar.
Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok
yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler, Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış
ama erzaklar tükenip açlıktan
kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca,
savaşın ne zorluklar içinde sürdüğünü anlamışlar. Oysa sırf surlar için
Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani
eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)
Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu
acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam
belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz
yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli
öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı
gün ki
Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci
günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon
Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve
inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz
bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey
kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir
kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile
şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip...
“Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor
insanın!..
(Savaşın
sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da
gönüllülere dilim dilim yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu
vahşet nasıl kabul görür ey Kambyses
diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı
aşktan değil, güçten yanadır!..’
Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp
şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla
Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam geri döndüğünde bütün bunları bir
bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek
aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken
geceleri, özellikle dağ başlarında,
orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun, gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını,
arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola
düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu
çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs
kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana
yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti.
Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar
koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece
taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler
yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak
çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum
ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar
fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.
Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak
için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım
gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O
dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi
burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık,
ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki
kuleydi... Büyük bir ürküyle, kara
yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve
dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine
varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni
anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle
yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak,
sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde
harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki
uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda;
çöle doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu,
koyu kederlerin katmerlendirdiği,
hançersi iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl
dehlizlerin ağzından bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi
pırıltılı çöle açılarak, yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden,
mozarap motifi gibi karışık tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden,
Garymant ellerinden, cennet öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren
canlılar ülkesinden geçip, gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir
koruluğu aştığımda, birden onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu
Surdu!.. Maiyetim, katırlar, erzaklar
ve toz fırtınasından sakınan
askerlerle beni bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’
bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de
gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar bana ne gördün, Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne
alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey,
kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers
hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle
avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı
ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği,
eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek,
en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu
sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin
tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek,
evet, bu benim dedi, adam; bir çok şeyle
birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle
betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek
unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık
yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi,
yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre
menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra
yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru
eğilmişti. O zaman vücudu her
zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı
dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş
uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o
bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk
defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka
kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule
hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni
bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden
uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi
birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü
ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında
kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim,
senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu.
Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının
ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler.
Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları
seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular.
Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey
değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi.
Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu,
yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelene
hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü. Onu
kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar
yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya
öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin
yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden
kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük
elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi
vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer,
ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle
uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve ezeli
Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu;
kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher
libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru
zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine
çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına
yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce
sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada
ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler.
Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı
ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız
ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden
başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık
sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve
sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü,
arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük
ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını
gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini
sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan
bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu.
Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu
öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in
kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında
suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve
toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın
ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar
boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve
Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu
böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı,
henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu.
Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını
özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye
alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde
kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem
Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem
Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini
kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan
sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.
ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAGRISI
İşte orda bekliyorum seni
köpüklü dalgaların yılan
sürüleri gibi gelip
bıçak gibi kesildiği
yerde
kumsalın
yarlarla bitiştigi
Hani,
başimizin üstünde göklere
degin bir kaya vardi
ta uçlarındaysa
kısa, yalnız, gür bir maki
İşte orda bekliyorum Aleko
seni
Akdenizli bir korsan
gemisinin ay ışığını parçalayıp
su perilerinin ürperdiği
o yerde.
Bilirsin;
o acaip kayanın
başındakini taça benzetip
iyi
yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
ve düşlerimiz de Venüs diye haykirdigimiz
o
yerde! ..
Bense, seni tanımazdan önce
tolgasıyla bir
Isparta askerine benzetirdim
o kayayı
ya da Truvalı bir
ata!
Ah! bildiğim kadarıyla
denizler
ötesini dişleyen
masal hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta
İşte orda bekliyorum seni
o yarların ayakları dibinde
ve her günün ardında kayaların oyulduğu
ve her dağlı dalganın çarpınıp çevrildiği
fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
tekrar tekrar yüklenip yenildiği
O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektuplari
ve tarih kitaplarının galip
sayılır bu yolda mağluplarıydı! ..
Ve karanlıkta denizin uzak
yaslı senfonilerle ağlayıp
eridiği
Ve işte o
giderek
suskunlaşip, issizlaştigimiz yerde
-gece
içinde-
Seni bekliyorum Aleko
Bekliyorum!
ne yapalım ki
biz
Artemis için
bambaşka
kavgalarin
eşigindeyiz!
Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
kimbilir daha nice bereket
ölüleri
ve aşiklar görecegiz.
Güzel günlere inanıyoruz Aleko
o
yalçın kaya
o ürkünç kule
bereketin Artemis'i
sevginin Venüs'üdür.
Öyle olacak
ve belki de
bir ak güvercin
ta uçtaki gür makiye
bir yuva yapmakla meşguldür şimdi
Ve ben seni
şu gündüzlü
gecede
o sevecen
kayanın dibinde bekliyorum
Denizin
sarı başaklı ovalar
gibi salınıp gerildiği
Dalgaların
çocuk başli
insanlar gibi okşanip, kesildigi
O güzelim kayanın dibinde
-balıklarla elele-
seni bekliyorum
Artemis'in bereketi
Venüs'ün sevgisi için
verimli güzel gerçekler için
Erliğin kılıcıyız Aleko
seni bekliyoruz!
Gelmelisin Aleko
Gelmelisin!
Tek Bir Vücut Olmalıyız...&
********************************************
***********************************************
PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ
Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan
yayıldıydı göğsümde,
sıcak.
Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...
Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..
Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte
Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...
Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana
Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...
Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle
Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...
********************
NARAYAMA TÜRKÜSÜ
Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi
Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.
Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'
Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız
Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...
Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..
Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin
öteki yerde...
**************************************************
KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca
Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve ölme henüz
vakit var
Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne dolu odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve dokundukça ulaşilmaz
olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek yüreğini o vefasız
yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş karanlıkta ışıkla
dolsun yüreğin hiç olmazsa
********************************
***************************
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşagida sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...
Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..
Uzun güneşler batardi orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.
Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya
Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasiz Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..
Tenyalar, tirişinler dolardi inanina en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.
Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...
Ülküsüzdü şafak kuşlari orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyali salyangozlar
Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...
Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?
Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-
Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..
...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..
Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...
Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..
Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..
Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...
Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.
Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sigmiş
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye işik sizmiş
sessizce
ağlıyordu...&
***********************************
***********************
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkta biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkta biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkta biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &
*******************************************************************************************************************************************************************************************
AĞIT
*
1
Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın
Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği
Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez
Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın
O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı
Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın
Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğeni öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı
Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın
Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
2
Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan
Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın
Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı
Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik
Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli
Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi
Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta
Oyalayıp büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada
Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar
Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte
Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş
Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta
Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta
Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde
Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama
Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış
Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mi
Elin titrer bu soğukta yorganın var mı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor
Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı
Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay
Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&
***********************************************************************************************************************************************************
DÜŞLEM
*
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum
Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:
Pencerem
önünde kedi
Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor
ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************
ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &
VAN KULU
Şiir benim kanımdır.
Gece düştü gözlerime
Uyku ok gibi dizildi
Ölüm
düştü sözlerime
Serviler çoktan
gözüktü”
Bu
dörtlük 1729 Vankulu Lügatı’nda vardır. Kim bilir belki de Çelebi’nin
Cihannüma’ sındadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden, bir
kanaryadan, ve belki de yetim malı gibi
bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ
büyüklüğünde gri (kurşun rengi) bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren
minotaur Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen bir kadın
şövalye, ona aşkını haykırmaktadır.
Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Avgustus, Jül Sezar’a
Velletri Tefecisi der di? Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama
bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, kara
(siyah) fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka,
acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü
yele özlem duyduğunu bilmezdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde
kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse,
yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine-karanlığına
götürmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki, eski bir Romalı
yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.
Boşluk
sıkıştı ve madde oluştu, bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır,
parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız
bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır.
Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır. Toprağın
parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve kartal
kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın vücudu
hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu
da, çamların salınışı, durgun hava çok
değerlidir, onu soluyor hayvan, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu?
Ama
Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sında, Apollonius’un konik
kesitleri üzerine yazdığı kitabını tamamlayan El Haitam ve El Cebr’i yazan Ömer
Hayyam’a, sıvı demir, gürz ve üşüyen Karya kuşu, Meşhed’e giden hacıların,
Nişabur’a Hayyam’ın mezarına tükürmek için uğradıklarını söyledi, Hayyam
mezarım Belh’temi diye sordu. Hayyam’ın rübaileri sillogizmler halinde
düzenliydi ve bundan yararlanarak mantık dersi veriyordu, garip ev denizlerin
nautilusu gibi ilginç bir mimariye sahipti eni ve boyu arasındaki oran 1618
yani altın orandı. Bakın Pisalı Fibonacci sayıları saçıntısı şu: LSLLSLSLLSLL
Bu bitkilerin yaprak yapısında, çiçeklerin yaprak adetlerinde görülür. Arı ve
tavşanların yavrulama sayısı üremelerinde de görülür. Güneş ve Ayla elektron
uykusuna yattı. Ant verdiler ki, tutamadı ve yüzünün revnakı kaçtı, uçtaki
güneşin koronasıydı, kızma dedi, insan bilmediği şeyi bildiği gibi yapardı.
Viyana Tonkünstler Orkestrası çalıyordu, 9 Senfoniyi, sonra Marx geldi ve
“Corruptio optimi pessima” “Aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserliktir.” dedi. Ben
karanlıkların atası kaosum dedi Uçak pistte sorun çıkarmadan uzun süre taksi
yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuldu. Somya ve Vikingler İstanbul’a Miklagard
derdi. Viscount St. Albans Francis Bacon ve Novum Organum (Yeni Alet) Öykü
anlatış biçimi berbattır, olağanüstü şeyleri birbiri ardı sıra sayıp dizmesi,
kuru ve can sıkıcıdır. Bulutları görünce karaya yaklaştığımızı anladık.
Hanbalık, Pekin’di. Meholalı Barzillayoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı
Mikal gibi, aygır, kısrak. Taşıl, Velpecule-Tilkicik yıldızları. Kendisinden
eşit uzaklıkta duran, gerek nitelik, gerek nicelik bakımından birbirine eşit
iki ot yığını arasında kalmış bir eşek hangisini yiyeceğine karar veremediği
için açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Bu Buridan’ın eşeğidir. Safevi Hatayi ki İsmail’dir, Tahtacıda, Demirci veya
değil, Taht ve taç, yani tahtın tacıdır. Taht tacıdır. Yakup’un düşünü
gördümdü. Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, zor durumdaydım ve neredeyse
intiharı düşünüyordum. Bunun üzerine bir orakl sorusu düzenledi. Kinzalı
adamına, Kadeş krallığı
geldiniz.
Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için
inanır,
inandığımız için yanılırız. Bebeklerdeki Moro refleksi gibi, herşeyi iten ve
dış
dünyanın
gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George
Moore’un
ölümü kendi elinden olmuştur. Doğal nedenlerden ölen feylesof neredeyse
yoktur.
1919 yazı çok sıcaktı. Hele sabahın erken saatlerinde yapacak hiç bir işimiz
olmuyordu.
Böylece güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun damına çıkıyor,
güneşte
ısınmak için boylu boyunca uzanıyor, ya da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını
gözlemek
için damın kenarına oturuyordum. Bir gün, dama çıkarken yanıma Platon’un bir
kitabını
almayı düşündüm. Okul kitaplarındaki parçalardan başka şeylere kayma isteği, az
buçuk
Yunancama karşın, Timaios’u okumaya zorladı beni. Yunan atom felsefesini asıl
kaynağından
öğrenme fırsatını buldum ilk kez. Yunan filozoflarının, maddenin sonsuz
küçüklükte
ve bölünmez parçacıklarını niçin düşündüklerini, hiç değilse biraz olsun,
anladığımı
sanıyordum. Platon’un Timaios’da savunduğu görüş, yani atomların gerçek
cisimler
olduğu görüşü, doğrusunu isterseniz, bana pek açık gelmedi. Atomları gösteren o
ünlü
gravürü yapan ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim
kendi
kendime. Aynı tarihte yani 1919’da ise başı dertte olan Türklerin önderi
Samsun’a
çıkarak
Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı, zamanın göreceliliğine en iyi örneklerden
biridir
bu. Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini yaparken Giza platosunu
seçmişti.
Sultan Öyüğü Tekfuru gibi.
İkindi
güneşi gibi yaşamı kısa, ışığı ince ama gölgesi uzundu. Sözcüklere taşçıklarım
derdi
ama
prosodisi çok iyiydi onun. Kar leoparı gibi izi belirsiz yaban armudunun
kovuğunda
uyuyacak
kadar da sakin ve dingindi.
Çoban
yıldızı
Seslenir
koyunlara
İçiniz
Beni
gölden
Size
yansıdığım
Dağlarca’dan
bir şiir.
Çok
gezerdi, Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından, zarif dansçılarıyla
tanışmaya,
Ancor’un
gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına
kadar
heryeri gezdi dolaştı. Capricornus, Auriga, Triangulum, Camelopardus, Merkür
Geçişi,
Venüs sümbülü, Uranus Keçisi gibi, Gezi yazınının ilk örnekleri arasında Batı
Hun
imparatoru
Attila’ya gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi
olarak
gönderildiğinde yazdıkları sayılabilir. Hoca Gıyasüddin Nakkaş’ın Acaibül Letaif
adlı
yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerinden biridir. Silezya sürahisi,
kozalak,1632
Lutzen
savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi Paris yakınlarında,
Arlington’da bir mezar taşı;
Burada
İki
ninenin yanında iki kız torunu
İki
kocanın yanında iki karısı
İki
babanın yanında iki kızı
İki
ananın yanında iki oğlu
İki
bakirenin yanında iki anası
İki
kız kardeş yanında iki erkek kardeş
Yatıyor
ama topu topu altı kişi gömülü
Hepsi
de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş.
Bilin
bakalım bu nasıl olur.
Hatem
Tai bilir dedi. Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç kuşağı boğabilecek kadar
derin
gölcükler
vardır. Düşünde nalın giymiş arapların, semiz kara atların, helezon
adamların,
saltık karanlıkların ve çocuk İsa’ların hafakanları bastı. Bilim tarihçileri
Pisa
deneylerine
büyük bir önem verirler, Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı olduğunu açıkca
dile
getirdiği,
skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı andır bu. Capricornus, iye
kemiği,
Libra,
Camelopardus, Lepus, Oğul Davut, Cancer, Corvus, Grus, Carina, metal taytlar,
antlar,
Taurus, Auriga, Cetus, Hydra, Triangulum, Volans, Pisces, Serpens Caput ve
Gemini
dedi.Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare yanan Reischtag’a
bakıyor
gibi. Kın gibi tohumlarınız birbirine düşman olacak, onun soyu senin başını
ezecek,
sende
onun topuğuna saldıracaksın. Klossowski’nin (Baphomet) romanı Nietzsche’nin
sonsuz
dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların soluk halinde
varoluşlarını
sürdürmelerini ve bu solukların içine girecekleri bedenleri arayışlarını
anlatır.
Karıncanın
adı Latincede ‘formica’ olduğundan karıncadan elde edilen asite ‘Formik asit’
denilir.
Benzer şekilde Latince adı Acetum olan sirkeden elde edilen asite Asetik asit
denir,
birde
Pelagonik asit vardırki buda herhalde Devonyen devir asiti olmalıdır. Ama yaşlı
kadının
yüzü kalp şeklinde ve kemikliydi. Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden
kızkardeşini
kurtarabilir mi, Bir Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan ‘oportünist Sekal’ın
ölümü
hak edip etmediği, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları gibi, Soğdça, Beluci ve
Avesta
dilini iyi bilirdi, deniz ifritleri gibi, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’
olur mu
Koçi
Bey’in Risale’sinde R.Paşa’nın mal
varlığıdır, Anemas zindanına doldursan sığmaz,
Binyediyüz
köle, ikibindokuzyüz savaş atı, binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i
hasene,
beşbin dikilmiş kaftan ve elbise (urba), binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer,
beşyüz
altın eyer, binbeşyüz gümüş at başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca
kalıp
altın,
nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet. İyide
ben
bir
hırsızım:
Hırsızlık
(*)
Ben
bir hırsızım ve bu da yaptıklarım,
Toledo’daki
bu antika kitapların odasında
ölü
profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,
onların
kutularını inceliyorum.
İş
şuna geliyor; sağlam bir kutu;
içinde
de son dekanın küllüğü, kisvesi,
mührü,
piposu,
golf
kupası ve sigara keseceği.
Amin.
(Ken
Smith-İngiltere, ABD)
Bağdatlı
Cüneyt Sana Çölü’nde gezerken kocaman bir köpek gördü. Vaktiyle av peşinde
yelden
hızlı koşan köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni
miskinleşmişti;
eskiden
bıldırcınları sektirmeyen, tavşanları yakalayan, tilkilere soluk aldırmayan av
köpeği,
yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra
dediki:
Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile
gelip
sordu,
Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda tökezlersem
doğru
cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok. Köpekler cehenneme
gitmezler,
dedi. Ve bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi gerçeği ne kadar yansıtırsa , bir
belitsel
sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu
kadının en
güzel
olduğuna kendisi değil, başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel
estetik
değerlere
sahip olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası
karar
vermelidir.
O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar vermelidir. Bu
durum
sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel
olduğuna
karar verilemez. Göğüs uçları sertleşmiş, minyatür bir et kulesine dönmüştü,
fallik
bıçak girip çıkıyor, vajinal ve klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor,
gözyaşlarını
tutamıyordu,
durup gökyüzünün ötesine baktı, ki oradada görebildiği kadarıyla yalnızca
gökyüzü
vardı, mırıldanarak ‘carpe diem’dedi. 1300’de Karakurum’dan yola çıkan, Moğol
ve
Tatarlar, Çuçi Han komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol
kuzeyden
Alaska’ya, oradanda Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen
kabileleri
oluşturmuş, Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı
ve
Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış.
Çeşme’de
yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından
resmedildi.
Ressamın gravürü daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg
kıyılarında
Rus kalyonlarına özel olarak savaş gösterisinde bulundu.
‘Ey,
siyah yüzlü
Öyle
güçlüsün ki
Uykuyu
öldürür
Kösnüyü
kesersin’
Çirişli
elleriyle ürkütücü bir görünümü vardı. Offili’nin fil gaitası üzerine yerleştirdiği
‘Kara
Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu, kavranası ve kireç
ocağında
kımılayan cenin, hep birlikte Moğolistan kırlarına baktı. Bir ara bir çığlık ve
yüksek
bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu,
kapının
önünden geçip dükkanın vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken
parktaki
ördeklerden biri onu acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının
buzdan
çiçekleri açmaya başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı
tapınaklarını
tavaf
ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.
‘Yaşamak
öldüğünü görmektir,
Yaşlanmak
budur işte’
Juan
Luis Panero-1942
Tansıyan
su aynanın külsü rengi içinde. El Afrun’da terk edilmiş bir un fabrikası, ‘ezik
çiçeklerin kırmızısına bulanmış ayak parmakları’ yaşlı kemikli kollarında
ölümle sevişiyordum, uyuşuk bir hava vardı. Turing dediki: Günün birinde
hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah bilgisayarlarının
ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar. Turing 7 Haziran 1954’de siyanüre
batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı. Bu gün geceleri
uykusuz köleler arayan Agrippina gibi uyuyamadım.
Serçe
yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden uzakta...Atı (hayvan)
yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle kişnedi. Organist orgu flajoler
ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki meşenin budak deliğinin yanında
bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde yayılan geceye bakıyordu, demirle
öpülmek yada demir bir öpücük gibi. Ay adayı doğudan aydınlatınca, orada,
denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle, oraya nasıl gittiği bir türlü
anlaşılmayan bir at iskeleti de görülebilirmiş. Kuşun cam güzeli gibi bir göğsü
vardı, bu kuşkonmazlar alakuşaklar gezegenini, bir Araf zili duymuşcasına, bir
tamu kokusu almışcasına, biraz ötede ak ve uzun kafatasıyla at iskeletide
yatıyor ve göz çukurları ay ışığında parlıyordu. Atın Araplarca beğenildiği
gibi yüzünün etsiz olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz bakıyordu,
yamaç serçeleri eşiniyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi
yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin bir ayı vardı ve ne
yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazdınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi
Züleyha hala Potifarlara mı mecbur dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor,
yaklaşmakta olan!..diyordu Kus b. Saide Sesi ıssız düzlükte yankır. İbriklerden
su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzülür, Mavera’dan
ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi. Ölüleri kör kuyulara
atar üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi birlikte toprak olurdu.
Ki
zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye benzer ve boynuzu
öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer. Bu hayvanın
yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş devesi ile
evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir ve bu
evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde insandan en
çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik, diğeri ise
misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur. Göbeğinde kan
olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile zulüm, zındıklık
ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir Solona, Cem’e yalandan sarılır, yalancı
peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker
yapılır. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir rüya yorumcusuydu.
Aristofanes’in pazularını o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, Ne
dedin ne dedin deyince ‘Tanto monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi.
Taht üzerinde eşit haklara sahip olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle
kalmamış değerli suyunu akıtarak, kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara
Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan
Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştır. Palanga ve Arşimet vidası.
I. Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe
bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranında bundan alınan ilhamla
geliştiği ileri sürülür. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı.
Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzab çok yalancı
demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşen Ömer. ‘Sanat tıpkı bir ırmak gibi
yada bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki nakısaların
kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’
Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan arta
kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslümanlar başkumandanlıktan
alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in kumandasında
bunları takip ederek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans ordusunu tekrar
yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda kuzeyde bulunan Hims
üstünede başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesine devam ederek
Kinnesrin’i alarak karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün
fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu
sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a gidecek
orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile
Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu
başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline
geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan müslümanların eline geçti.. Küfe ve Basra
kuruldu.ve sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn
ül As yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle
görevlendirdi. Ve dedim ki:
‘Sonsuza
dek yatabilen ölü değildir
Ve
tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’
(Theodor
Storm-Almanya)
Gökyüzü
dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen şeytani kalyonlar gibi,
kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan kanatlarla uçup
uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi. İşteki
gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç
hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti.
Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu.Sönük ayda can çekişen sarı
akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız,
bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe si verilir miydi. Tağutlarla
canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men la^
yerham, la^ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay
sarısı, sarıcıl. Cebrail’in 600 kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır. Onları
ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c) Cebrail’e
emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak vardır,
onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan telaş,
hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo/ Yeti ise esa’
‘Seni seviyorum/Çünkü sen sensin’ derdi. Derdi çünkü;
La
ilahe illa Ente
Subhaneke
İnni
Kuntû
minez zalimin.
İslam
donanması ve ordular kısa sürede, Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton
limanında ve Büyük Yunanistan’daki Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan
dudakları, kıyamette iki gözünün arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan
çok soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i
Ledün’dür. Ve günde 13 defa Rabbena A^tina duası okur. Hz. Peygamber İbn
Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l
Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında
kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan ova, Muhammedi^ bir neşe yayıyordu.
Muhammed’in
Züheyr’in oğlu şair K^aab’a verdiği
hırka gibi, değerliydi. Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup,
Kenan kuyusundayken onu nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksulduki evi
Medine’nin iki kara taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu.
Çöle kurularak deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen
sol böğrü. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in
Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay
ışığında kuş kanadı gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı
kanatlı adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra
leylak büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz
sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer
alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliği üzerine şaşırtıcı
araştırmalar yapmaya adamıştı Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda
dairenin birbirine göre olan sonsuz
göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle
oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı
(Baskı hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı
ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Issız yolda yürüyordum, ova yalnız
ve çırılçıplaktı, kuru bir ağacın, en uçtaki incecik dalında, tek bir kuş,
kıpırdamaksızın, hiç bir yere bakınmadan, öylece duruyordu, öylesine
etkılenmiştim ki Transilvanya Prensi Kazıklı Voyvoda-Kont Drakula gibi
kalakaldım. Pakistan’da Hunzalar bölgesi insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in
Keraban adlı öyküsünde Osmanlı zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen
biri, devletin yüklü bir vergi istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz
kıyısını dolaşarak 3 yılda Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya,
Kafkasya dolaşarak, işte buna Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma
çıktı, can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar,
hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı minotaursa, Narcissus suda salınıp duran
hayaline, su ise, Narcissus’un
gözlerinde salınıp duran suya bakardı
hayranlıkla dedi. Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların
ayrıcalığıdır. Matematekçi Apolloniusun Konika adlı kitabı, Amarna krallarından
Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevindi,
Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve Obsessif kompulsif krizler, karanlık bir hırs, Seram
adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, çok sevendir
(Büruc14) . Din kardeşlerimiz Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların
ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar
cennet ırmaklarına varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın
gölgesinde asılı altın kandillere konup rahat ederler.
Kaladan
indirdiler
Kır
ata bindirdiler
Üç
günlük güvey iken
Yemen’e
gönderdiler.
Diye
ağladım
Ebu
Hureyre, Kedicik Babası, kedi dostu idi. Bir gün kedinin biri giysisinin
üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği söylenir..
İsa ise çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini açmış,
gökten sofra indirmiş, mezardan ölüleri diriltip kaldırmıştır. O ara uzayda
parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne
benziyordu. Aracımız 1.4 güneş kütlesi olan Chandrasekhar sınırı aşılınca
patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı evren içinde parçacıkların
ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine çalkantılı bir denizi andırırdı.
Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik,
piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler, şeyler devasaydı ayrıca.
Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini
yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu
yarabbim...
Ölümseyen
bakışlarla, dizginlenemeyen, gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül
sesli insanların yurduna gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un
yasak sudan içmeyen erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk,
biri Emirdağ Lahikası’nın 42. Sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede
bir kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dansediyordu. Savaşanların geride
kalan küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa
karışıyorlardı,
yanımdaki cenkçi onlarboşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz,
orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düş gibi uyuyorlar
dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir
yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.
Bir
keçi damının içinde uyandım, başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın
dedi. Prizmatik, piramitsi örüntünün ardındaki yeşillikte, külümsü düzlükte ,
kül sesli adamla, bir plazmanın içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi
örüntü uzakta, konuşuyorduk gecenin içinde. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk
öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir adamı öldüren at 1389’da Dijon’da
asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan başka bir domuzda
Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş, ama domuz yavruları
suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris
çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler,
müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler. Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz
ifriti, yada araba camı yıkayıcılarının baladı gibi. Piramitsi dingin
yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi. Barış için sorguç ve öküz kuyruğu
sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının
eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler şeftali ormanlarının boş
sahalarına dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana
bulaşmıştı, yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve
mızraklar kaplan derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar.
Silahlar kılıflarına kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah
kullanmayacağını ve asla savaşmayacağını
öğrendi. Ekinlere bit ve kırmızı örümcek
kenesi dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi.
Can
çekişen, çiğli, çirişli otlar gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç
ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık. İran- Turan, Kayrakan dağında,
Gobi balığıyla, kör karidesin ortak
yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek
kuş kartaldı, Mecdelli meryem Maria Magdelana’ydı. Ağaç perileri vardı.
Dudakların dişi bir keçi kanınnı akmış olduğu nazik ezik ezilmiş çiçeklerdir.
Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada
tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su
köpüğüydü. Antep’ e Küçük Buhara derdi. Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan
boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları Galile denizi Lut gölü Gor çukuru
gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç dönencesinin birazcık kuzeyindeki
kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi. Sydney gribi gibi, Uzayın hiçselliğinde havölayan köpekler
ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün yanından geçiyorlardı
şakirtin biri şöyle dedi: Köpek nekadar kötü kokuyor. İsa şu cevabı verdi: Ne
kadar beyaz dişleri var. Muhammed köpek için halis siyahını, iki noktalısını
öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp
içerdik Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan
çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında
bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve
Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an,
mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi.
Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır Bir takım
gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak
Kıtmir adlı köpekleriyle orada 309 yıl kalacaktır. Yalancı peygamberlerin
yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür Müseyleme’nin tek gözlü birinin
gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözününde kör olması
gibi. Kina^ne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Ğı far’dan bir kişiyim dedi. İlk
Hicret Bi’set’in (peygamberliğin 5. Yılında bir ağaç kovuğunda canı alınan
Zekeriya gibi. Muhammedin Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri döndü.
Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle vadisine
geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır. Kumrular
adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti. Cabir (R.A)
anlatıyor
Za^tu’r-Rika^ savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile
birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde onu Rasulullah’a (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık)
Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı
idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve
Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? Dedi Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını
verdi Müşrik :Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Efendimiz ‘Allah’ buyurdu
Ebu^ Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden
kim koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun
üzerine hemen elinden kılıç düştü Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve Şimdi
seni benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de’ Yakalayanın hayırlısı ol dedi. Tan
yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.
Öyle bir rüya görmüştüki gökyüzünün nur serepen aydın ayı süzülüp kendi
üzerine inmiş ve onu ışık ışık parıldatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca
Sekra^n şöyle demişti _Ya sevde! Şayet rüyan sadık ise. Ben yakında öleceğim
sen de benim vefatımdan sonra evlenecekin İşte o an Sevde’nin gönlü acılaryla
dolmuş, gözlerinden şebnem damlası yaşlar akmıştı Kısa bir zaman sonra Sekran
öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra Allahın Sevgilisi ol zaman ve mekanın ve bütün mahlukatın
peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi üzerine inmesinin
manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında tatlı bir ömür sürdü .
Takva^ ve vera^ sahibi idi ömür ırmağını
kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke kumları üzerinde Habbab’a
işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine düşmüştü. Su vermez ve çıplak gövdesine demir zırhlar
giydirirlerdi. Başını kızgın demirle
dağlamaya başladı Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu.
Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız
ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki hayvan ve mantarlarla dolaştı Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş
Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala
dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli
üçgengibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu
çölde bir tavus, o an anlaşıldıki konuşmak insana özgü bir şey değildi.
Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan
Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengilerin egemen
olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti herşey,
Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların
hükümdarlığı zamanında başkent
Avaris’ti.. Sıfır çarpı bin, sıfır ama bin çarpı sıfır , bin sıfır ederdi. Bir
zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü mezarı
ordadır. Önümüzde. Arkamızda , üstümüzde ve altımızda olan şeyin en yakın hali
üstümüzdeki, sonra önümüzde sonra
altımızda sonra aradımızdaki dir dedi. Umru dalları. Somali’de kızlara
İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacınada Yavuz Sultan Selim adı
verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası yakınlarında tutsak düşer önce
Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam,
kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi.
Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi Strauss, Tunus gülü koklardı
yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir Yehova oğlu gibi kavgada ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer
beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke
arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi para
ortak birikimler bir para küpünde toplanıyor giderler oradan karşılanıyordu.
Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı:
’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir
Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını
gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden
sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol
Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip
süpürüyorduki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar
geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da
geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi gözümü uyku tutmuyordu.
‘Şimdi
yokuş çıkıyorum
Ama
bunu herkes söyler.’
Sezar
tam bir katışıksız tam bir kreoldu dedi yalan dedim bütün insan saf yada
melezdir yanı, geceleri uykusuz köleler arayan Messelina yada Agrippina gibi,
Kenan ilinin keçi çobanları gibi yani
Pinar
ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ipekten, isfandan, iskalarya, ispenç ve
isfendiyari, ebabil kanadından hızlıdır Ebrehe ruhlu biri. Gallipoli sesleri.
Bulamaç yer, Öklit sarmısağı dikerdi.Var mı
bu dünyada avazat kuşu, yok mu bu kuşu. Sıktı, Sıtkı, bitti. Köy yeşildi
dedi. Son bir soluk verdi.Zambak özlemli çocuktu, tepişir gibi sevişirdi.
Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler. Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü
teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir zamanlar Bakha’ların
dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan kalkanlar, sığırların
gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi, gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırnıdna
sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev
süslü tüyleri süzülür aşağı diyen Stevens, Eflatun’un cini,
‘Yirmi
karlı dağın arasında
Kıpırdanan
tek şey
gözüydü
karakuşun.’
Ve...
‘Rüzgar
kanatlarını unuttu
yaz
yılanlarını sakladı
tıkandım
tüm sonuçlanacak
tınılara
yine
yankılanır gölgen ormanlarda
eylül
yorgun kavim
her
iz seste
aralanıyor
yıld ızlarda’
filizlen
filizlen ey ilkel yürek apşap yol güneş
Soğuktan
kaskatı kesilmek üzereyken eve ulaşıp,
yatan bedenlerle tıklım tıklım dolu olan odada, iki kişi arasındaki hendeğe çırılçıplak uzanır. Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı
duvardaki rafta , Beyaz Leydisi’nin
imgesini görür..Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır. Tam o anda,
uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül
raftan inmeye başlar ve yanına yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer.
Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz
çöküşünü izler. Bakire onun
BeyazAdamı
öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlaya ağlaya
mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu
öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi
üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azep
askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle
içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar,
kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var,
taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe
bürünüyor, sular içildiğinde başdöndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst
üste oynaşıyor.
Curcan’da, tuzlu
Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar
sütleğene övgü dedi.
Bir balık gördüm
gök içinde/İzliyor/Bir soprano çınlatıyor cehennemi/Balığın ağzı açılıp
kapanıyor/Balık ışık yılı/Balık beyaz/ Gümüşlü. İlhan’ın şiir değişkesi gibi. Çekirgeler,
ateş üfleyen bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri , ceviz
büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün
bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı,
bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve
buruk tatda meyve, ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’
-Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişcesine uçan ilk yarasaların dışında
kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü,
dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla
uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton
(Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı
13. Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ınbeşiği olarak karşımıza
çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi
1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel
Marcel’in ‘sen, ben’in
kanrşısında
oturan ben’dir’ şeklindeki motto’yu
ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin arannda ne
ben ne de sen vardır’ demiştir.. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i
Dahhak nedir, Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul
arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatler , Galata, sultanlara
kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş
yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.., Kanuni’nin emriyle idam edilen
oğlu Şehzade Beyazıt. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire”de okunmuş, İstanbul’da
yazılmıştır. Zarttır zurttur. Şimdi Dulkadiroğulları denilen Türkmenlerde kadınların erkekler
kadar yiğit savaştığını, böyle 30.000 kadın savaşcı olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu
demek anası savaşta ölmüş yetim Kadir
demektir. Tir tir.. Bertrandon , Halep civarında sekiz atlı Türkmenle
karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik. Tekfur
sarayı ve Artukoğulları. Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı. Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu
dört bileşen şunlardır: Sözcük Bilgisi,
Gramer, Prozodi ve Kinesis. Anadoluda keçi güdenler ve deniz kozalağı. Beyaz giysiler içindeki bir piskopos,
harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye
vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli
silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin sırıttığı yoldan , kente giridik ve
insanölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu buldu. Yaşamdaki en büyük tansık ölümdür. Allahım, kalbime bir nur ver., önüme, arkama,
sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, sağıma ve soluma bir nur ver.
Kulağıma, gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur
koy. Madde bir bulutun
bulutunun bulutunun bulutunun bulutunun bulutu gibi bir şey dedi.
Bing
bang dan önce ne oldu, Stephen bu soruyu, Kuzey kutbunun kuzeyinde ne vardır
sorusuna benzetiyor. Tuhaf bir İnka kuşu gibi.
Hermon
dağından geçerken yılan kuşları sardı çevremizi , renkcil, çağırtı, böğürmeler,
çanak yapraklar., yüz milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan
William’ın Katolik kral II James’in ondularını yendiği Boyne savaşının
yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın
işareti aslanlı horoskobu dahi
görmüştük. Başkırtca, Kırgızca, Yakutca, Kazanca ve Altayca gibi Özbekce diller
Gün ağarırken., Firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı. Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta
yetiştiriyorduk.. Sütleğene övgü, hiç ve eros dedi. Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık
Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı
Nostromo...
Tukan yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı,
Boğadaki El Natlı yıldızı Avazat
kuşu, ispenç ve isfendiyari, özlemi zambak, Gallipoli sesleri, trake solunumu
kurbağa, toygar sürüsü havada, karyokinez bakışlı Dudu, ipekten, isfendan,
iskalarya, kınnapla kağşayan Ümmü, telgraf çiçeği, buğday güveleri, arpa
pireleri, üvezler koyun ağılında, horanta çalıyor kınnap dilinde, çoban püskülü
sarkar atından, atın satın yeri küfran diyarından, figan hanım oldu şimdi,
hünnap sadmeler, Evdemonist türküler... Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda
dalgalanan Korsika atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu
“Zifiri
karanlıkta
Kurbağanın
ağzından
Çıkıyor
ay”
Atina’da
Altis korusunda yapılan olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas
gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi.
Judea
dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı
Robotlar balıkı , balık maymunu maymun seni sen robotu yarattın efendi
benim artık her yaratılan yaratanın efendisi ol muyor mu sen hayvansın güç erk
bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıya yaratacaım ve o hepimizin
efendisi olacak Osmanlıda piyaleyken piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi
Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu dinlerdi ama
gariptir Zenofobisi vardı uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile sonsuzluk
antlaşmasının giyitlenmesi felsefe düzlem cisim algı biçemi soyut emek yaşamak 2x2= 22 hayır 0 falan dedi
ve bir takım zırvalar söyledi derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu
gelip aldığında otantik düşün bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare
plakalar ve Solaris gibi.....
Öyle
ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda
çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu Karanlıkta 400 parça
gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki dühnya ölüm uykusunda, nöbetçiler
hayal gördüklerine sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor..Ukaz panayırı. Mısır
koçanı, kundağı, kapçığı . Omurgalılarda
C değeri olarak bilinen genom boyutu, Foto galvaniz parabolik oluklu santral,
yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar,
Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in
saklandığı mağarada Muhammed’inki gibi örümceğin ağ ördüğü yazılıdır,
Muhammed görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı,
bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da , Ürdün gölü kenarında otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür
bir ölüm hangi renkte gözyaşıdöküyordu acaba Sevit (hobi) leri var mıydı. ,
incir ağaçlarının dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı,
Pribilof adaları vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar Villon’un Asılmışların Baladı’nı oku..
‘Körbilim boş toprakları
sürer
Çılgın inanç kendi
tapınağının düşünde yaşar
yeni bir tanrı yalnızca bir
sözcüktür.
İnanma da, arama da; herşey
saklıdır’ (Alvaro de Campos)
Janist
rahip diyor ki:
‘Bu vücutların
içinde ne işimiz var
Belki
de içlerinde yolculuk ediyoruz’
Kendine
özgü Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,
Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm.
Piranhalar
takımı gelincede savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ımı yazarken
mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi
tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanması,- daha açık bir deyişle
hidayete erme arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum.
Anemas
zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığgı
Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü
Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi
Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya
indiler koyun harabelerden geçerek sürüye karıştı.. Kraliçe Puduheba. Tanrıça
Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada . ilk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve
kalinikhta Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal
kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej mi Medine’deki meçhul mezar,
mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis,? 13. Yüzşyılda Artukoğulları
sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat insanlara ibrikle su, havlu
ve tarak sunarlardı., Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası
(frengili ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin
yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye
çekilerek şiddetli iklim değişikliklerine
neden olabilir, yada güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu
boşluğunda yitip gider, yani dünyamız ölür.. Et yerken bazen kendimi köpek gibi
hissediyorum dedim , arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan
köpektir, ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının
pırıltılarını iz ve esinlerini görebilrsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur
dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin
antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.
Salamİs
harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahiret argonot, üç köstek taşı nedir
bsilen var mı, Angloma nedirki
‘Kasırgalar
iblisin salladığı orak’ gibi, Gut
hastalığı yani Nikris yani damla hastalığından öldü, ölümün e doğru Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber
devriydi. Hidiv bir Hidivlik? Verdiler.. Wilson’un Yalnızlık Çağı dediği, , Parnassos dağında
dedi. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissedirdi.
Zagros dağları adını verdiği
Öyle
sevilen bir politikacı halkın özlemlerine yanıt verebilen biriydiki
cenazesinde kalabalık arasında biri hiç
unutmam
‘İnsan!..
güle güle...’ diye haykırmıştı. ‘Akan
suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’ Dağlarca dedi. Garip bir bilim
adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini söylüyordu.
Örümceğimsilerden
migallerde trake bulunmaz. Merİh’lilerin ağaç yazıları gibi Tiberius Capri
adasınada öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne yol açmışki,
kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar ve Curzio
Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani kölelerin
kemikleri uzerinde oturuyormuş Malaparte..
Anghİarİ
Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir
keresinde yayıncıya Tevratın fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena dğil,
tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl
sonraya gün verebilirim dedi Eco söyledi bunu.Napolyon’un 1798’de Mısır’ı
işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen
Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın
Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları
çalıyor Nietzche Sifilis hastasıyker genç bir eros kapısını çalar elinde iris
çiçekmeleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, venüs çiçeği gibi Perseus, kötü niyetli kral Polydectes
tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın bsaşını kesmekle
görevlendirilir. Bu içte kolay bir iş değildir Medusa’nnı görünüşü o kadar
korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür Bunu bilin Perseus tanrılardan
yardım ister Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir ve onu
Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır Haberci Merkür’de ona kantlı
ayakkabılarını ve sihirli kılıcını verir Perseus, Medusa’yı uykusunda yakalar
ve kılıcıyla başını koparır Görevi bitip geri dönenn Perseus, prenses
Andromeda(nın çığlıklarını duyar Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye
hazırlanmaktadır Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz
canavarı anında taşa dönüşür Perseus prensesi kurtarır Perseus ve Andromeda
birbirine aşık olurlar Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala
gökyüzünden bize göz kırpar,...
Davut,
Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında 1000
cenk arabası ve 700 atlıyı tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarnı
kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm
davetlilere birer misk topu dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.
Doğada
eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi
değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı söylenen Higgs Bozonu’nun
peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu.
‘Quo
vadıs, domine?’ Nereye gidiyorsunuz,
efendimiz?..
Keçi
memesini andıran bir tepenin üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar.
Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini
alınca savaşı kazandığını sananlar gibi
Hangi
kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II, Arabistan çiçeği, Horgörü
Bedevilerin ‘Çöl gemisi’ dediği develerimizin üzerinde, Hacı Kalfa Katip Çelebi
gibi, diril, gece indi ve gölgeleri örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda,
yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük
kapının ilahi bir olay için kullanılmış olması. Bu kapılar yılda bir kez
kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının
kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması” olarak yorumlanan olayın sembolik olarak yinelenmesi amacıyla
kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı. Ay bazı dolunaylarda
Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile
bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu dolunaylarda
altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini tapınağın
dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek bir
‘epiphanie’ olarak algılanıyordu.
Bekir’in
babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek
açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un
oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi
yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı)
Anahtar
deliğinden giren bir Arap atı,
Suları vadileri doyuran Türk
ırmağı, Borges kana kılıç suyu derdi. 16. Louis Varennes yakınlarında ele
geçtiğinde üzerindeki paranın resiminden kendisini tanımış ve yakayı ele
vermişti, kendisi için bastırılan paradaki resimden tanıyıp yakalamışlarıd.
Gorgonlar diye kayıp bir öyküdan söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı
döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda
Çin’de yaşayıp ruhu 30 ayrı isme bölünen Şitao’dan sözediyordu., Şitao’nun Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.
Talut
ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güçleri
kalmadı.. Trianglum yıldızı Güneş
kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin nedenselliğini sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü
özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden
özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır.
Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi
ile bağlantılıdır. Kant , ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu
bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar
ve şu saptamaları yapar. Akıllı varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış
dünyasına girmesini sağlayah nedenler bütünü,
ya da nedensellik ‘istenç’ dir.
Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma
Pigmentosum sayrılığından muzdarip yani
güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor
LEDA
Değirmenleri geçip ırmak kıyısına
vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı,
sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu
izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah
ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık
bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp
karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf
hayaletlere dönüşünce, Leda yumurta
biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası
gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları
garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra
suların içinden bir nympha yükseldi
ve pırıltılı geceyi aydınlatınca,
tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai!
İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak
izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi,
kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük
yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda
dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul
edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve
elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik
bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları,
inancılığın (fideizm) yönlendirmesini
hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik
çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup
giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları
vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik
ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru
bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası
(ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak
çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki
eleştirinin yaygınlaşmasıdır, ozansı
kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve
suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu,
her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum
vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma
dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek
için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine
sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı
kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik
midir... Basra valisi, Minerva’nın
baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi... Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün
tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların
meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı
diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler,
Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline
meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak
perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne
güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya,
elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince
çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki
gözler inanılmaz hızlarda
kırpışarak büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar
uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların
sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar
güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve
onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...
Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın
suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli
incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu,
gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar
fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor,
atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak
oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve
yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza
yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek
onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının
orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar
dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce
kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer
birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir
şeycikler göremedik.
.................................................
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder