29 Eylül 2018 Cumartesi

5


ANDROİTLER                 karşı pencere

BELLEK                           amenofis yazı bellek kaybı öyküsü

TANPINAR                     Adem ile havva öyküsü  pierre menard harmanlıyarak


AT (MUKADDES’İN ATI)                      **********   yazıldı

NİTOKRİS                                               **********  yazıldı

KISSA                                                      **********  yazıldı

EJDER                                                      **********  yazıldı

ANASTASIA                                            **********  yazıldı




***********************************************************************************************









ULUS FATİH
*
AT


                                                                                                                                                            ‘ tüm ölülere...’                                                                
   
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor, Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor, baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini deşiyordu...  Vaspurakan kralı I.Gagik yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...

At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik agaci / her bahar çiçek açmayi unutma’ diye haykırmayı başardı.  Ve ‘zamanın beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’ 
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri, çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir uzantısıdır...

Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu. Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen; bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk, çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık tavukları; ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken, geyiklerde üzüntü verecek kadar yakınından geçiyordu...

Ve işte uzakta Rus Amerika’si görünüyordu! Gezegenin buzdan mantosu agliyor, isi degiştirgeci ve nötron akilari yani başinda yüzerken, genç bir kiz; ‘aşklarda yaşam gibi sanal olmasin!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalir / ikonsu Derebey çaglari / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydasi.  / Soylu ruh / birlik yaratan yansi o’ diye garip şarkilar söylüyordu bir trubadur...

Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek...  Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri dönen adam gülüyordu.  Kuyruklu yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı, çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos” ‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.

Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini çağırıyor,  ‘Kelt diliyle yatan sonsuz cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu Gavri’yle birlikte;  “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı sinirli yapıyordu...

Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler,  kaya korukları ve kadın parmağı biçemli üzümler kırıtıyor;  Korece, ‘Nanın tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve  diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak tarlaları  ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle;  ‘penisinin tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’  buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...

( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler,  korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!..  Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar, Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş kabileleri,  Nusiybin Akademisi ve Yunan glikonikleriyle konuşur,  Ezra kantoları, ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki Magdelena,  kuyruklu Meryem, tiranlar ve tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler ilgimizi çeker,  panter avı limanından kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir, kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten diye ölümserdi at...)

Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz  bir yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...  Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi belirip yükseliyordu tepede...

At başini salladi. Başina geçirilmiş saman torbasinin içinde, tanri tanecigi arpalar görürüm umariyla, torbasini havaya savuruyor, düşler görüyordu... Agzina gerçekten altinsi, sari güneş parçacigi, eliptik biçemde, minicil yumurtalar doldu. Iri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin arasinda, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkirin ortasinda yalnizdi. Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanri parçacigi oldugunu gördü, uçlara dogru incelen, egri bügrü, altin sarisi, güneşten güneş; galaktik bir arpa tanecigi... Aman tanrim! Bir tanri miydi yoksa at!.. Işte tanrimsi olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip bitirdigini biliyordu artik...

Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşi gibi açilmiş yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karincalar gibi kaynaşan ve birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa tarlalariyla dolu, her şeyin birbirini tükettigi; düşsel bir ova... At bunca zamandan sonra kendisini algilayabildigini düşünüyordu artik...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken, küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,  yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu gördü!..  Ve atın ölüsüne dokunur dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş, bomboştu.
 ...
“Hiç kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir zaman görmez  / kendi bildiği Tanrı’yı, / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &

(1) Fernando Pessoa








************************************************************************************************************







ÜÇLÜKLER

Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları

Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor

Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu

Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayir kuşu

Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni

Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşli yokuşu

Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar

Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu

Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar

Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar



ÜÇLÜKLER

Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş

Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere

Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş

Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları

Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik

Düşerken alacalar
Mor yeşil salkimlara
Çınlar arı kuşları

Yaşli kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya

Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası

Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böcegi

Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı





ÜÇLÜKLER

Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı

Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri

Her ikindi üzeri
Karşilaşiriz onunla
Her zamanki yokuşta

Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla

Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol

Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşegi

Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dallari

‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha

Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda

Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı




**********************************************************************************************************************************************************************************************


  


2

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada                                 

Kılıçların, mızrakların, sadakların
                                  sönüp gittiği yerde.
Bir zamanlar ben de gençtim
                    yaşam ipliğim solmayacak sanırdım
Solmayacak sanırdım ayın gölgesi
                                           yürek üstünde.

Tam büyülenmiş gibi sürdürecekken sözü
                             Gordion gibi dağıldı iplik
                                   -tinin akısı durdu-
‘Bir büyük boşlukta bozuldu büyü’





























3

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Leventlerin, çerilerin, sipahilerin, 
                        açlıktan kırılıp-döküldüğü yerde

Söğütlerin gölgesinde bekler dururum
                        bekler dururum kavakların ilerisinde

Süleyman’ın atlısı gelmezden önce,
                        kemikte akrep olmazdan önce.

Mecusi’nin bin yıllık ateşi söndü
Kisra’nın sarayında ondört sütun düştü

Kurudu Save gölü
                        bitti mi açlık, bitti mi yoksulluk
Söğütlerin gölgesinde bekler dururum

Taş kitabeyim
içimde boğumlu kurt
ağzında kuru yaprak


























4

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Saul kızı Mikal’in; ölümünü gördüğü yerde
Meholalı Barzillay oğluna
                             beş çocuk verdiği

Davut’un, başbuğu Şafak’a  kıydığı...

Suriyeli dört bin atlı
Kırkbin cenkçi yaya öldürdüm
İskender’im, Sezar’ım, Hülagü’yüm, Yezid’im

Beş kulaçlık zambak çiçeğiyim.
Ölümde karamavi, gecede çılgın şafağım
Leoparda, benekli, pembe damağım.

Ne büyük bir zalimdim
Aden bahçesinde boğdum çocuğu
Çocuk, bendim!
































5

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Necran rahibiyim, iyiliği betiklerden öğrendim
Suların bastığı, karların yürüdüğü, güneşin gezindiği yerdeyim.
Harise’ydim, Bedir savaşında, bilisiz okla vuruldum
O cennetteyse sabredeyim, değilse, harap olayım dedim.

Kardeşlerim, cennet onlara belayı
                     ve mavi vaadi nasıl unutturuyor
Vücudumu yok eden yokluk ben miyim
Adem ölünce gövdesi kalmaz
Masumluğun ölçüsü zalimi silmez
Kadın mıyım, nebi miyim, er kişi miyim.

El Kindi’yim!
Kin-di!..
Benim.

































6

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Taşın parçalandığı; -taşılda boğumlu kurt-
                                ağzında sarı yaprak olduğu yerde
Taş küredir, küre dünya, dünya yaşam
                                      yaşam döngüdür.

Nefertiti’yim, kaldı tacım, Nemrut’um, kaldı tahtım
Rüzgarım; çölün kumu, ormanım; kaldı toprağım
                                                            
Tozun, tozan olduğu, döngüyüm, dönüşüm
Gidiyorum devinerek, evrilerek
Bir düş ki, kim ölür, kim yaşar,
                                         kim kalır
Aramadayım...                                        































7

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada

Kendimi sana, seni başkasına,
                               başkasını tüm nenlere yazıyorum
Saydığım yerde, olduğum yerde,
                                         durduğum yerde

Niceliği, niteliği, düşleri, düşlemeyi

Tinim ben, taşın ruhu, döngüde acunum

Mevlana’da hû diyen, ben de o, onda  ben.

Evrenim; evren ötelerinden gelen.





























8

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Perseus’un, Oregon’un, Capella’nın olduğu yerde
Canismajör yurdunda.

Bin ışık yılı gittim
Döndüm doğumuma
Gördüm kendimi
Tozanlardan tanrıları
Tanrılardan yılkı olanları

Vardım evrenin ucuna
Baktım öteye, son uzluğa
Yıldız mezarlığına

Bir köy vardı orda görünmeyen
Sonsuzluğun katları
Mayasıydı yokluğun

Varlık ‘anlam’ demek        
Anlam ‘varlık’ öte,            
Evren; duyu kadar               

Anlamadığımız ki;
Yoklar, yokluklar...























9

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Sevinin, ’Atlas’ kupadan içildiği yerde
Gözlerin pırıltılı akrep olduğu...

O,  uzaklardaki ben
‘Büyük İncir’ altında bekleyen zendi.

‘Bir derin kara kuyu’da doğdum
                                    öldüm binlerce
İşte birlikteyiz Araf’da!..


Sina’da ‘bülbüller gene öttü                          
                    yıldızlar yollarını yinelediler’

Yerusalem zambağı kırk yıl bekledim
                                 Gehenna’nın ağzında
Kırk yıl daha beklerdim; o Sion yıldızını                                        
Gomorra çukurunda.

Çölde serap,
                   inançta Ferhat,
                                          yürekte haraptı sevgi

Ey süremde aldanışı sevenler
Sevda bir özgürlüktür
Ceylanlar söyler...























10

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Tanrının, tan olduğu
                           yeşilin Pan
                boşluğun yankı olduğu yerde

Rüzgarın bir iç çekişle
                      can verdiği.

Adem’sin sen, boyun bir ağaç
Adın kızıl topraktır gökadamızda
Hem yılansın, hem de sincap              
Bu kaburga kemiğinde, Havva var
Havva’dan çıkan
Havasın sen
Hem çıyan hem de çıban

Ölüm ki senin adın
Öncesiz ve sonrasızsın
Adı ve ağzı toprakla dolan
Zaman’sız adamsın!..

Göğül bir yeryüzü sen!



























11

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada

Tanrının ‘ol’ dediği yerde 
             öncenin ve sonranın kunnadığı 

Anka kuşuyum ey; senden doğdum
Sana geleceğim...

Sonsuz küçükten; büyük sonsuza    
Doğumdan ölüme, ölümden doğuma      
O’nunla döneceğim.

Kül ve kün
           kün ve kan
                      kan ve can. 
Can ve
Elma!..

Ey sonsuz bili
Sevdadır tanrıda!..




























12

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
İlk insansın; elin-kolun olduğu yerde

Başın yıldızlardır, yaprak yaprak dökülen
Gövden var direnen, ayakların var
                                  ilk an’a uzanır
                                              düşünen.

Ağaçsın sen içimde, seninle varım
Sana bakarım, anlamak için kozmosu
Sen ki yol gösteren, iyi bak ona
Düşün, o sana benzer, usun kıvrımları
İlk an’ın son kırıntıları

Herkes ve her şey onda
Canlıdır ağaç, candır, barındırır
Biçemli tanrı, durgun denizler gibi
Çoğalır; acılı-yalnız havada.

Sevenler
Gönül indirirler ki
Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...
























13

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Gül bahçelerinin, sümbüllerin
               kasımpatların olduğu yerde

Nar çiçeklerinin...

Ey seviler güneşi, neredesin..                  .
Parsambaların, bad-ı sabahların
              süsenlerin olduğu yerde misin.

Gün battı
Lale soldu.

Pürenlerin açtığı,                                                     
          mersinlerin dalgalandığı
                  durgun sularda akşam oldu.

Diyecekler ki, o bir sevda ile yaşlandı
Yazık, bir umudu vardı; gelecekler...

Ah!
‘Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler’




















14

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ateş yakan, kötücül danslar yapan
Kızılderililerin olduğu yerde!

Milenyum sınırında
İsa’nın  2000. doğumunda

Evim yok, barkım yok, çocuğum yok
Annem yok, babam yok, kardeşim yok
Ben yokum!

Ama neden yaşıyorum!..

Ateş yakan, kötücül danslar yapan
Kızılderililerin olduğu...

Milenyum sınırında
O’nun  2000. yılında
Muhammet ve Musa toprağında

Bir ben mi yokum
Herkes,  her şey,  hiç bir...

Kim var orada,                            
Orada kimse var mı  
Kimse...
var mı orada

var!
bir Leviathan
bir de
-İyi Zamanlar Tanrısı-
olan...






  






15

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Ceviz kokularının, yaban güllerinin
                                         olduğu yerde
(Rosebud!)

Çaylar akar;                                                                                       
                 kuşlar öter,
                 söğüt sarkardı.

Bir gönül vardı!
      karagözlerin, kuşdillerinin
                          arasından bakardı

Ey sevgili,
     çok çabuk geçti o yıllar,
                                       anılar
     ve her şey ve her şey
                               geride kaldı

Ey gönüller aylası neredesin!
                          duru şafakların
                                  beyaz atların                                                   
                                            üzgün yüreği

Neredesin gökyüzü başağı
                gecenin ışıyan yüzü                                      
                            sevinin çağlayan özü

Neredesin ırmaklar ecesi...
...

(Ah,  bu gecede ay battı, ay battı surlardan aşağı, bir gün daha döndü yedi tepeli şehirde.  Gözlerinde bir damla yaş belirdi adamın ve gök gürültüsü gibi düştü yere. Bir yüzyılı bir     ana sığdırırcasına ağladı ağladı, en üzünçlü anında, gözlerini dikti uzak göklere ve orada,  göklerin en tepesinde, burçların ötesinde, -sakin ve sessiz gecede- kimselerin görmediği                      bir yıldız kaydı.)            











16

(...son olarak Assos’taki o güzel evde görüşmüştük. Yüreğimizden esmiş, habersizce       onlara uğramaya karar vermiştik Dilek evde kitap okuyordu. O yurt dışından gelen konuklarını yemeğe götürmüştü. Yaşamımdaki en güzel yıldız kaymalarından birisini,            o gece o evin terasında görmüştüm. Bir saat sonra geldi. Bir zamanlar Kasımpaşa Un Fabrikası’nın bulunduğu mekanı gösteri merkezine dönüştürmekten söz ediyordu.         Sözünü ettiği bu mekanın bir kaç ay sonra onun yaşama veda edeceği yer olacağı,          onarım işlerinin peşinden koşarken, çatıdan düşüp öleceği, bin yıl düşünsem aklıma gelmezdi.)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Can güzeli dostlarım                                      
bekliyorum Assos’ta...

‘Ne doğan güne hükmüm geçer,
ne halden anlayan bulunur.’

Tiyatro, koreografi, mimesis
Gözler yaşlı dostlarım, gözler yaşlı
kimsesiz!

Kimse siz? Dostlarım kimse siz?

Tarihim Alman, matematik İngiliz
coğrafyam İtalyan, literatür Fransız’dır
dostlarım!

Bir un fabrikası bizimdir
Bir un fabrikası.
Çatısını onarırsam
Gösteri Sanatları Festivali
olacak...                                                                        

Mansur öldü, Abdal öldü, Fuat öldü
Behçet öldü, Metin öldü. Asım öldü

Nedim ile Hüseyin’e de                                                                                                     damdan düşmek düştü dostlarım,  
damdan düşmek düştü!..

‘Düşmanlar kına yaksın dostlar girsin saflara
Sen gözyaşı göstermeden ağlayacaksın’

Sevinçle parlıyorken,
Düşü-yiten yıldızlara...








17

(Stalker)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Uzun, yeşil otların olduğu yerde
Gezegenin bu soluk köşesinde.                    

Siyah şeyler suyun içinde parıldıyor                                                                    
Boş uzayda,  kuduz köpek sesi                                                                        

Orada,  kül esimli yeşillikte              
Konuşuyorlar uzak uzağa                
Hiçlik içinde gri, yeşilsi otlar           

Dönüyor her şey kendi hiçliğinde           
Soğuk, kirpimsi, soluk gezegen                      
Islak tüylerini yalıyor...

Stalker nerede,
neden, nedir?..
Uzun yeşil otlar
koyu, gri bir sis içinde  
Yoluyor kirpiksi deriyi...                 

Andrey,
çürük,
irkiltici uzay
kavranası yerin
kendisidir!..                        

Geriye dönüp-
duraksıyorum...















18

(Solaris)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
                             bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa
tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                        
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın
Tanrının mı oyun; 
Tanrı mı?..              

Görkül sevinin egemeni                                   
yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus.                           






19

(Bir Aşk Yetmez)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada

Buğday harman, yeşil ağaç, Peter
ve kırbaç.
Losey’miydi, beni düşlere saran
Lean’miydi sisli gecede,
güçlü çoban, -yar-
koyunlar

Julie, sırmalı kırmızı apolete
tutsak.

Görkü ve para
sevinin göze geldiği
sundurma.

Kızlığı göle düşmüş
gizil ayna, gökkuşağı
prizma...

Ey yeryüzü
ey sığırtmaç türküleri.
Sevenlerin
yıldırım saçları
Antium yamaçları,
dolambaçları...                                                                

Sürüleri otlatan
çobanı sev Julie!

Esrik kokardı,
‘Ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmış           
ayak parmakları...’








20

(La Casa)

(Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...)

Bomboş gök
Yalnız yol,
katır tırnakları,
güneş

Eğrelti otlarının yanık kokusu
eğri, saklı ay                                                                                      
Kıraç toprak.                                           

Uzakta,
yıkık değirmenlerin orda
giderek küçülüyor
köylüyle eşeği.

Uçurumdaki yuvalarında  kanat yayan                                            
iricil kuşlar, dağ kırlangıçları, arılar.                                                                             
                                                                                                    
Yorgun-bungun havada
dönüp duruyor iki akbaba.
Yamaçta serçeler, aşağıda,
tozlu yolda, başı yukarıda
kertenkeleler, çöreklenmiş yılan,
tek-tük karınca...                                                                  

Uyuşuk,
yankı dolu havada  
tiz bir avcı sesi,
(yel esintisi...)
dili sarkık tazılar
kaçışan köstebek-                                                                                                           
tavşan ciğiltisi

Ve öğle güneşinin ıssız
kertiğinde dinmeyen bir;

si si si si si si si si si si si si si si si si si ...

Bereket aylası yaratan
Esirgeyen ve bağışlayanın
Sonsuzlayan
sesi...
   







23

(Anne)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Sessiz avluların içinde
Küplerin, testilerin,
güğümlerin olduğu ...

Bir kasımpatı gibiydin
Binlerce açan
Bir yediveren gibi
Dokuz doğuran.

Biri doğumda-yaşamış
Sekiz çocuk yetiştirdi
Dal gibi.

Şimdi ölülerin güneşi
Yaprakların insanıdır.

O onların yaratan ve yaratmış olanıdır

Kara demir kapıdan girilen
Servili incecik yoldadır şimdi
Kuşların aldatıcı sevinciyle
Ölüm şarkılarının dinlendiği.

Gökyüzü kara, sonsuz
Mezar taşları sessiz
bitmiyor.

Yolcu yolunda gerek!
Anne!
Anne geliyorum diyor...


















24

(Baba)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Demirci körüğünün olduğu yerde
Örslerin, çekiçlerin, kıvılcımların

Erdemli Ömer neredesin
Şefika’nın aşığı
Yaşlılığın yaşında
Yaşamın en solgun yerinde misin 
Bir baba dünyaya bakar
Bir dünya bir babaya...
                                                      
Sonsuzluğu özlüyorsun
Samatya’da
Babalarda kutsaldır anneler kadar
Baba, babacığım

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada



























HABERCİ

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kraldan ayrılmak üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci koridorlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci sur dışında.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kırlarda.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci kente girmek üzere.

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar.                                  

Kralın haberini bekliyoruz
Haberci geldi diyorlar.

Kralın  haberini  bekliyoruz...

















GÜLENAY VIII                                                        

1
Ovalar
Bağlar                                                                  
Meşhur...

Göğsümde arı büyür.
Payam çiçekler açar
Dağlardan Brahms geçerdi.

Yaylada Dvorak şarkı söylüyor
Esrik Süleyman tepede.
Kızışkın Kezban yunup
Gümüş Cevdet’le Arpazlı gözlüyor.

Tekeyle keçi birbirine!
Kuşlarla atlar kavuz eliyor.

Ateş, akrep
Akrep, duman
Köstebek, soğan
Aşağı bağ, Acıpayam
Afyon tarlası, malikan!

Sümbüllü dere
Elemtere keyfe

Harımların yanında, çam gövdesinde
Zaloğlu Rüstem sırtın dayayan



















2
Halit, imama arpa veriyor!
Güvey feneri elinde
saksağan ötüşlü
bağ gülü kokuşlu                       
keten, kendir bulaşığı
pırasayla, dut
fesleğenle, nar
böğürtlenle, pırnal arasından:                            
Deli Civar geliyor.

Nasıl da feveran ediyor
Hüsam’sa fart furt.
Ve işte Fetret Ali’de geliyor, farfaracı, fayrap
Elinde sol anahtarı fagot çalıyor, yaşa Fetret Ali
flandra balığı usu, kaburga kemiği omzu.


3
Ebegümeci, yemlik, Frenk inciri. Eli fiyortlu figan beydir, topal Sabri’nin beygiri.
İşte Aynur’un firketesi düştü, civar dönerken, gedik arıyor, kırnata sesi kısıldı.
Gardenya gibi açtı ortalık, fırtına eşikte! delikte, bombacı Bekir füg çalıyor.
Şimdi tüm fıtratıyla usu gereltidir.

Asma bağ üzümü gözüne, felek falan oldu şimdi.
Frezenin başında figür yapan, friz delisi oğlan.
Boğayı boğan, fırdolayı kediye saran, trampacı Osman.
Köpeği kepili feracesi uçtu, familyası iyi mi, feryat figan bağıran,
Firdevs diye kızı var...



4
Balyalar, ballıbabalar, batkın kuşlar, bayırlar. Öksürük otu, cin darısı, tüysülü payam.
Bayır turpu, bağdadi bıyık, va la bağıran. Vikont göğün sünük yıldızı. Sülüklü balçık.
Su içen peyke-kırlangıç gökte. Venüs çarığı giyen Gülsüm, bakalorya A’şa, Eşe Bekir.
Geleğen ve gideğen hacı Karamat.

İmam Ali’nin gelini nasıl da hamarat. Uydu ve uyuntu keçi, pısırık, pusarık koyun. 
Ak katırın yamacında durun, karaağaç gövertisinde oturun, Öklit soğanı dikin.
Çovaşda uyuyun, bol yiyin, bol için, avluyu seçin, darıyı saçın.

Eşiklerin başında çağırın gayrı
Sekilerin dibinde bağırın gayrı
Çinko çanak aya mı gidecekler
Ayı battal mı edecekler gayrı 

























5
Renkseyen civcivler bülüç oluyor, arkalacı topla. Eprimiş fanila,.
Hıdırilyas, Çökelez’de yolda. Üvezler koyun ağılında, köteksiz sığırın ağzına dişindirik.
Zar kanatlı böceğin gözünde, yansıyor dere. Cırcır böceği ötüyor, sıçrayan çekirge.
Başa yağlık bağlayıp Emir Cafer, gidiyor çifte. 

Gümüşler aşağıda çocuk yıkıyor, radon dişleriyle gülüyor çocuk, su çulluğu uçuyor,
dervişin pınarına, yerde pıtrak topluyor, drosera gibi uzun Emin, yanında uyuntu köpek,
göz yutarı çökmüş Ahmet, keder keyfe, geliyor cüce balaban türküsüyle.



6
Çanak yapraklı hıra ağaç, dibinde ağaç sansarı, bakıyor tilki, diştacı kırık
bostan korkuluğuna, Pakize yalıyor bulamaç, sarı çiçek dökmüş bostana ağlıyor Hürü,
bastona dayanmış İmam Alibi, gülüyor buna, cesedi yıkanan Telat bakıp, sırıtıyor alayına.

Ağaçsı otların arasında nadaslı tarla. Hacer’le deli İbrahim tümseğin ardında.
Uzandı aldangıç buzağı, çığlıklı sesle, cin gülünü kokluyor, oğlak dilinde, yaprak çağlıyor. Avurtları çivili demirci Hüseyin, dut dibinde oynar prafa, çuvaldız kendine, nişadır başkasına.
Çağanoz kaşlı Cakcak Süleyman, yunup Menderes ırmağında, yiribik sesine öykünür damda. Çoban püskülü sarkar atından, atın sekisi küfran diyarından. Adım atınca cırnaklar kedi.
Ağlar suda kınalı saç, sıpa yer çağanoz otu, çayır teresi. Üvey üveyik çıtlık dalının delisi.
Var mı Mete’nin kız gibisi, sevdası pıtrak, kalçası kasnak         

























Ahh ah, örende öterdi ispendik kuşu, avazat kuşu vardı, kümeste ispenç tavuğu öter, İsfendiyar dağlarda keklik bakardı. Gallipoliden gelenler olup, karyokinez bakışlı Dudu susada karşılardı. Bindallı kuşanıp, karga üzümü yerdi Gülizar, pıtırt diye kaçırırdı, pıtırt, pıtırt, pıtırtı, gürültü, patırtı arasında, ipekten, isfendan giysilerle, iskalarya gibi durur, kurum kurum kurunurdu. Kuşantısı demir, kantar kuşamlarla, Cem bakışlı oğlanlar, yukarılardan gelir, şimdicik mısır kundaklarını açar, baysungur gibi, önce ulubaşlar görünürdü. Baytarın sözü, sığır gözü otuydu, meleyen kuzuya bakar, beç tavuğu kaçar, tırmık Şükrü peşine düşerken, kınnapla domaç döndüren Zelil güler, hani balığını kurutmuş trampacı Halil, elinde gezdirirken, küçük çocuk ürkerdi.
Görkül şeylerde vardı, Çamurcu Hüseyin, Metelerin kızına gönül vermiş, onu hergün Kırpınar önünde beklermiş, kızda Hüseyin’e nazar etmiş. Hüseyin kızı Karayab’a götürüp kirletmiş, sonra kızın yüzüne bakmamış, kız ortada kalmış. Akrabadan Mükremin, Esmaba deresinde talim yaptırmış, çıtlıklara çaput asıp, fişek yaktırmış, kız Çamurcu Hüseyin’i zahire pazarında kıstırmış, son bir soru sormuş; alacakmısın... Hüseyin unuttum demiş, kızda ağzından vurmuş, onbeş yıl hapis yatmış, pişmanmış, ardından Hüseyin ölmüş, kız evlenip iki çocuğu olmuş, olanlar zamanla unutulmuş. 



  


























7
Ahh ah, ötüyor örende ispendik kuşu, karyokinez bakışlı Dudu,
harımda bindallı kuşanır, karga üzümü yer, pıtırt diye kaçırır, pıtırt, pıtırt, pıtırtı,
gürültü patırtı. Kabaç’tan gelen kurumlu durur, kuşantısı dünür, isfendan yürür,
kantar topuzlu, Cem gülüşlüdür. Mısır kundağı, baysungur, baytarın sözü, sığır gözü otu,
meler kuzu, beç tavuğu kaçıyor, tırmık Şükrü peşinde, kınnapla domaç döndüren Zelil,
hani balığını kurutmuş trampacı Halil -elinde gezdiriyor- küçük çocuk ürküyor. 

Hünnapla kağşayan Ümmü ağzını yüyor, kamaştı dişi, erik yediği.
Kurganın altında atlar duruyor, birevcikli otları yiyorlar habire, pürçüklü otlar.
Boğumlu akrep nalın altında, börkenek yudum atlarda, boğanotları, inek, semizlik.
Kavut yiyen çocuklar, kavuz yiyen kuzular, küspe yiyen sığır.
Ivır zıvır deve, ovadan eve, derken -berkli budunlar- buzağı oldu düve.

Kovcu Meryem, bozulumunu anlatıyor ekşi şıranın, kendi beslek kuşlar ötüyor tepede, buğdaygiller ve burçak gözlü kuşcuklar kucak kucağa. Buğday güveleri, arpa pireleri,
yeşili buğulu tarlada. Bukran, bulak ve Sekendiz kızlar, tırmanır güneş -mırıldanır arılar-
haseki küpeli Nahide, Bulgari klarnetle, baygın gecede. Erendizler tepede, kirkit gözlü baykuş bacada.






8
Yunani tamburlar soluk veriyor, kuş kelebeği dinliyor, kozalaklar söylüyor. Burunsalık taktık taya, sası, kötü küspeler. Bürgülü Leyla, kaytankara bıyıklı, büzük Osman’ı sıkıştırıyor, büyüksü kalçası çarpınca Osman yerlerde, Osman saykallanıyor.

Büküntüden çıkan Beyhan, üzgün-büzgün gözlerde deli saçıntı ağlıyor, büyütken otu gibi, börtü-böcek, çeltik-çırpı, çörkü-çörtü, kaçıyor gözüne. Ağlıyor ha bire, enek ve erkeç keçiler bakıyor hale.

Öter murabut kuşu, pırlantalı büyücüler, eğiriyor iplik. Epriyen kepiyle, erkekçil darı püskül saçıyor, eşeysiz soğan göz kamaştırıyor. Hürü, obrukları dolduruyor, oyulgamakta, oyulguyor.

Kafkas sülünü komşudur köye, kükremekte aslanı köyün, kümültünün arkasında,
künklerin üzerinde. Köhünlerde neferne, İdris ağacı horanta saçıyor, incir kuşları uçuyor, morula safhasında solucan, büzgülü marulu yemekte, ovogon neylemekse, çöküyor maltız keçisine.

Anız kuşu kıpırdıyor, keten kumrusuyla, tahıl güvercini guğuldamakta, şamata çalıyor
kanca dilinde. Kuzgun kılıcı otu ve parankima dokusu sülük avında, dedik ya, kerkenez ayında. Yaban asması beni çeker mi, selentereyle, tirişinden kaçıyorum, uçuyorum zigot evinden. Sıçırgan korku içinde silkiniyorum. Sonurgu anın sölpük tutkusu, baykuşa sumak ekiyorum.

Sulu sepken kar, sulfata yutuyorum, sülfamit içiyorum, kükürt tozu döküyorum yaraya.
Süslü püslü süzek, taç yapraklı, tangur tungur tarantılı, tumturaklı, kuruntulu, taylak tepede, tıngır mıngır, ay tutulumu oluyor. Toyrak sürüsü havada, İzmir çiçeği kovada, tıpırtılar yerde. A! yeniay, yatağanım yanımda, yaprak arıları, karınca. Yont kuşu ve yanşak konuşmalar.
Sel köprü yıktı, ineği yuttu, gün indi, güneş söndü, inek geri döndü!

Ne yapacaksın...























9
(Ve sonra Tanrı köyün ortasına Firdevs uçmağından bir öküz indirdi. Öküzün sayısız boynuzu ve ayağı vardı. Ve sonra köye ‘Kün’ dedi. Ve köy oldu. Kör Gülistan tenteneyi ördü, yağmur kuşu tilkiyi gördü. Babil ki bülbül demek, köye bin fersenk uzaktaydı, bir karanlık ayda yıkanmak nişanıydı ve Yakup bostan çalarken ‘ben sonradan gelenim’ dedi ve merdivenli bir düş gördü. Güneş kanadını dürerken, bir ağırşak Serendip dağına inerken, Adem, Süleyman’ın tahtı gibi ışıklı traktöre biner, misk, amber ve kafur kokusu, ut ve sandal ağacı kutusu elinde, kıkır kıkır gülerdi. İshak’ta gülerdi, İshak! İshak!..diye
Fars bahadırı gelir, Ufsus ve Tarsus çığlıkları arasında, Palestin Sebu ovasında, Kenan ilinin ortasında biterdi gün. Gece yürüyücü İsrael, bir Malta haçlı maltız keçisi gibi parlar,
Hintlinin, kendini kaplan önüne atması, kör öküz boynuzundan fışkıran suyun gözleri açması gibi, köy kutsanırdı. İshak güleç demekti. Hiç bir canlı boşuna yorulmaz, ağlamazdı baba...)

Sıktı-Sıtkı-Bitti.
Köy, yeşildi!..

(Tanrısal Aşık Ömer’ın, yeryüzüne İsabey halkı ve çevre ahalinin şanını duyurabilmek için işaret ettiği günlük işleri, kutlu öğle ile soluk ikindide tanık olduğu şeyleri gösteren belgenin bir kopyası yukarıdadır. Asıl belge İsabey de, Derepınar’ın  iki sütunu arasındaki  mermer levhanın üzerine kazınmıştır.)
      















































22

(Soyut)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada
Gümüşün ortasında
Kül renkli kuşun olduğu yerde               

Ortancaların kurşun döktüğü
Kasımpatların metal koktuğu..

Üçgenlerin içinde ne var
Ne var prizmanın iyi kenarında
Süs yoluna çıkan piramitlerin

Cüneyt! -elinde kurtlu âsa-
Ben varsam sende varsın 
O yol kenarında 

O yol kenarı 
Lizbon’da bir boa mı Cüneyt! 
Lizbon’da bir boa!..












21

(Satyricon)

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada

Erythrai’nin tin aynası olduğu              
Bellek yıkayan sikkenin 
defne gölgesinde solduğu...                      

Tolunoğlunun,
                       güneşte kirlettiği        
Janus’le, Anubis’in,
                       bir düşte beklettiği...
                                                                                              
                                                                                                      
‘Vene vidi vici!’
Geldim, gördüm, gidiyorum!
Öldürüp, öldürüp de!...

Öldürmeyeceksin!
On emir bu, Paul bu, bu sahabe...

‘İnna ağtayna kel kevser’
Kuyruk sokumundan saça
Tepeden tırnağa
Bir varidat, bir usul deyiş,
bir sonsuz ikon
Satyricon!..


















                             




































YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      






  








                                                            



                            



































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                           

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife



  


































































































































GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        07 / 10 / 2003





ÜÇLÜKLER

Yaşlı solgun bedenin
Elindeki mandolin
Ağlıyor çocukluğa

Erikler çiçek açtı
Nasıl koku yayıldı
Okuduğu romana

Ova kucak açınca
Gözyaşlarını tutamıyor
Yağmur bulutu

Diana bir hışımla
Gölgesini sürüklüyor
Avdan dönenin

Mavi sudan iskelete
Kara inciler döküyor
İki yaşlı balıkçı

Bir dilek tutuyor kız
Derelerin sümbülü
Gözlerinde yansırken

Yokuşun ardındaki ses
Öyle derin bir ah ki
Eğip büktü ovayı

Güneş doğar doğmaz
Ortalığı yıktı geçti
Çılgın serçe kümesi

Köşedeki köreltide
Örümcek ağları
Arı sinek vızıltıları

Baştan beri duran ova
Ot biçen kadınlar
Uçuşan kuşlar koyunlar









ÜÇLÜKLER

Gün çiçeği
Çevirdikçe boynunu
Güneş ordan oraya

Bir sığırcık kuşu
Küskün havalanırken
Ağlıyor sessiz kuyu

Ay ışığı gecede
Bir haiku düşürür
Aşk kırığı yüreğe

Güneşin ipiltisinde
Yaprakların üzerinde
Düşlerin kelebeği

Son iç çekiş köyü
Kapkara sümbüller
Dökülen sular güller

Yine / Gene gelmedi
Yapayalnız iki kule
Karanlıkta gözleri

Rüzgarın ağlayışı
Kurdun iniltisini
Bastırıyor mu

Irmağın kolları
Ovanın göğsüne
Bengi su mu taşıyor

Ölümsüzlük dediğin
Her  bir kelebeğin
Yıldız olduğu mudur

Ne kokluyorsunuz efendim
Çiçekler çiçekler
Çiçekler









YANITLAR: Ulus Fatih

1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl  korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’ deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.   
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem, çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde, hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.

3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir, günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu kamu anlamalıdır.

4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.

6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar  sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.          

8-  Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.

ULUS FATİH    08.01.2005































GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004



























********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN
(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 
Faik Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı bile kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının bedeninden değil, kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını kısa süre sonra anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan görünen, tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana kadar.


       ...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, böcek-börtü çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl yazabilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak saatlerini ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın gönüllüleri sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başı dumanlı dağlar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var / Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine / Aptalız savaşırken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de tanrısal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın yaşamda kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu bilinçli olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamın sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...

ULUS FATİH
**********************************************************************************













































ADI MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’

Che Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden ‘ekinsel açlığın’ ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma, sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’ diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum sürecinin başladığını anladım!..
Söz konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında ‘Ben Mehmed Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür (resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş, kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları aydınlatan  karanlığında başına bir şey gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de  görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde, ezoterik-fantastik duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin karaltısında ortaya çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim etmeye hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’ gerçekte tamda serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve sandalyesine oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi olduğunu anlıyorsunuz.
‘Güvenilir bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde sanatın yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun yurdunu savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor, yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun, bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı  Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!), Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’ Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz, çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu söylenegelmektedir.

Gene de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den  sonra yaşadığını (minyatürlerde şamanist, budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin Fatih’le ancak çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum.
Çünkü Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu (farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı. 
Sergide büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre Müzesi’ndeki Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne ki; resim sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi belki de gizlenmiş bir kural vardır.  
Siyah Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan, ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir) devletlerinin doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği, kervanların (ticaret mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki serapta, devlerin, cinlerin icat edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği,  herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara geçirmiş.
Toplumcu sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin anlayacağı  bir dille göstermek olduğunda ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...   
“Şamanın büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız, size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği, Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş. Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız. Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır. Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza, Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; /  Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde bekliyor.
                                                       
                                                                                                                   24.09.2004
                                                                                                                 ULUS FATİH









ÜÇLÜKLER

Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları

Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor

Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu

Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu

Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni

Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu

Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar

Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu

Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar

Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar














ÜÇLÜKLER

Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş

Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere

Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş

Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları

Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik

Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları

Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya

Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası

Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği

Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı


















ÜÇLÜKLER

Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı

                                        
  
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri

Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta

Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla

Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol

Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği

Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları

‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha

Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda

Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı

















































ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                       
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife

















                             İSMET TARIK
                                        *
                              SOĞUK ŞİİR



                                    aslan
                           ormanın   kralı mı
                      bazı  insanlar   dünyanın  en
                   güçlü            hayvanı diyorlar ama
                                         değil fil karınca orangutan
                                               yenebilir aslan ormanın
                                               kralı değildir işte ormanın
                                            kralı fil karınca orangutandır
                                         aralarında en güçlüsü karıncadır
                                          niçin diye sorarsanız çünkü
                                       karınca küçük olduğu için
                                    görünmeden hayvanın
                              bacağından girip kulağına
                         dek huzursuzluk verebilir
                    ama karıncayı alt edende
                    vardır kertenkele
                  kurbağa  gibi
                 filse ağırdır
                karşısındaki
                her kimse
               olağanüstü
               gücüyle
               yenebilir
                tekme
                vurup
                  çok
                  
                 
                  fena
                  üzer
                  ama
                 



















ÖMER CEM
*
ÜÇLÜKLER

Karanlık odayı
Aydınlattı işte
Ateş böceği
*
Karlı havada
İçimi ısıtıyor
Dalgaların sesi
*
Kavurucu sıcakta
Kum altında yüzüyor
Sarı çöl yılanı
*
Kelebek mi uçuyor
Sessiz vadinin
Derinlerinde
*
Tan vakti
Fizik ötesi parlar
Güneş ışınları







































































  


YALAN
(Belirsizlik İlkesi)

Doğmadım. Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir, Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman,  Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna, nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü, Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.

Tarlaları ve cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha olmak gerekir!
Bunu bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur. Bürokratik silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde karşılaşım olmaktan çıkar...  Madonna yarıçıplak şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak bir İsa vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında buluşan kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir, sarnıçlar neden zehirlidir.
Behlül, Harun Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..

Ey aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları, nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre, damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi, Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa, genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olduğum, ölüm bu idi...

O ki, gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın incirlikleri...   O ki, Midyan’a kaçan Musa, kör deve, gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından şunu dedi:

‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben. (*)

Nas.












(*) J.L.Borges. Çeviri;C.Çapan


























                                                               BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
            xxxxxxxx































ŞİİR SANATI*

Şiir sanatı ağlayan bir gözdür
Ağlayan bir omuzdur
Omuzun ağlayan gözüdür
Ağlayan bir eldir
Elin ağlayan gözüdür
Ağlayan bir ruhtur
Topukların ağlayan gözüdür,
Ah, siz dostlarım,
Şiir sanatı gözyaşı değildir
Ağlayışın ta kendisidir
Keşfedilmemiş gözün ağlayışı
Güzel olması gereken birinin
Mutlu olması gereken birinin
Gözünün yaşı.

Nichita Stanescu  ( 1933-1983)


Dipnot

* Şairin 1969 yılında yayınlanan “Necuvintele”/ “Söylenmemişler” adlı kitabından alınmıştır..Kitap aynı yıl Romen Yazarlar Akedemisi Büyük ödülünü kazanmıştır.






BAŞKA BİR MATEMATİK

Biliyoruz bir kere bir bir eder
Ya tekboynuz* kere armut
Ne eder bilmiyoruz.
Biliyoruz beş eksi dört bir eder
Ya bulut eksi yelkenli
Ne eder bilmiyoruz.
Biliyoruz ki sekiz
Sekizle bölünürse birdir,
Ya bir dağ bir keçiye bölünürse
Nedir bilmiyoruz.
Biliyoruz bir artı bir ikidir,
Ya sen ve ben, ah,
Neyiz bilmiyoruz.

Ah, fakat yorgan
Tavşanla çarpılınca
Kızıl saçlı biridir şüphesiz,
Bir lahana bir bayrağa bölünürse
Bir domuzdur,
Bir attan bir tramvay çıkarılırsa
Bir melektir,
Karnıbahar yumurtayla toplanırsa
Şifalı Çin bitkisidir.**

Yalnızca sen ve ben
Çarpılıp bölünsekte
Toplanıp çıkartılsakta
Değişmiyoruz...

Düşüncelerimden çık!
Kalbime geri dön!

Nichita Stenescu***   



Dipnotlar:

  1. (***) 1933-1983 yılları arasında yaşamış Romanya’nın 20.yüzyılda yetiştirdiği en  önemli şairlerden biridir. Şair 1980 yılında İsveç Bilim Akademisi tarafından Elitis, Firisch, Senghor ve J.L.Borges ile birlikte Nobel Edebiyat ödülüne aday gösterilmiş, fakat aynı yıl ödülü Yunan şair Odysseas Elitis kazanmıştır.

  1. Şiir şairin 1972 yılında yayınlanan “Maretia frigului” / “Sonsuz Üşüme” adlı kitabından alınmıştır.
  2. (*)Tekboynuz: tek boynuzlu mitolojik at.
  3. (**)Şifalı Çin bitkisi : “astragal (Romence)/ astragalus(Latince): Çin’ de yetişen ve tıpta bazı hastalıkları iyileştirmek için kullanılan bir bitki.



Romenceden çeviren: Erkut Tokman.































ÇATALKUYRUK

Bozkırda kurumaya yüz tutmuş çayın kenarında yaşlı incir ağacının altında oturan kavruk yüzlü çocuk incir ağacının yemişlerine bakıyor neden çürük olduklarına us yormaya çalışıyordu. Yaşlı babası incir suyu sevmez dibinden su geçerse yemişleri kurtlu veya içinde evin olmaz demişti. Kolaylıkla incirlere ulaşıyor ama hepsi ya çürük ya evinsiz çıkıyordu. Sonunda çaresiz ağacın dibine oturup yaslanarak ovaya bakmaya başladı. Harmanlar kalkmış tınazlar savrulmuş kuyuların serenleri yüzyıllarca gizli kalmış bir dinin müritlerini cezalandırıldığı çarmıhlar gibi ürküntü veren kara birer hayalete dönüşmüşlerdi  Doğudaki dağ silsilesinin tam ortayından tek bir kuş süzülerek tam üzerine doğru uçup geliyordu Kağnılar, manışlarla örtülü at arabaları kulakları düşmüş eşeklerle yanlarından geçen bir köy kafilesi incirin dibinde hareketsiz duran bu çocuğu neredeyse görmeden geçip gitti, o kirpiklerini kırpıştırıp gözlerini aralayarak gelip geçene dek onları süzdü, kadınlar sanki bin yaşındaydı, aynı yorgun alışkanlık, aynı kavrukluk, aynı çatlak eller, açığa vurulmayan köreltilmiş dehşetin  baskısında aynı derin bakışlar  ellerdeki soluk kınalar, sıska bedenleri heyulaya çeviren  alaca şalvarlar, kimden çıktığı belli olmayan ağlama sesleri ve ölene kadar suskun erkekleriyle çekip gitmişlerdi. Çocuk az sonra uyuklamaya başladı ve hafif yelin yüzünü yalamasının ardından dalıp gitti. Düşünde tam ortadaki kıstaktan süzülüp gelen kuşun küçücük olduğunu görüp tam tepesindeki incire konmuştu  Kuş daldan dala geziniyor kır sarmaşığının kapladığı dallarda görünmez oluyor sonra ortaya çıkıp baş hizasına kadar iniyor yine çıkıyor oynuyor oynuyordu.
Şimdi kuş sarmaşığın. Çitlembiğin, incirle yaban armudunun sarıştığı bu çay kenarındaki küçük vahada incecik dalların arasında küçük cennetinde oynuyor oynuyordu. Kuş minicikti köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, kuyruğu uzun iki bağımsız telekten oluşmuştu, kuş kuyruğunu diğer hiçbir yanını hareket ettirmeden oynamayı çok severdi duruşunu bozmadan ileri geri aşağı yukarı sağa sola oynatabilirdi başı küçücük siyah beyaz görünürdü serçegillerdendi kuru yaprak renginde kızılımsı kuzgunilikte bir göğsü vardı tutunca taşlık oradaydı işte yediği herşeyi taşlıkta yuvalardı kanatları zarif yağmur bulutu renginde yumuşak tüylüydü kanat altları lekeli beyazdı ayakları üç parmaklı prenses bileği gibi zarif ve ince minicik dirsekliydi.
Kuş daldan dala geziyordu yapraklara sürtünüyor inci dallarda gagasını sürterek ağzını temizliyor kıvrılarak aşağıya yukarıya bakıyor birden hopluyor bir gözüyle yukarıları incelerken çitlembikleri aşağı düşürerek bir türlü yemeyi başaramıyor sonra dinleniyor gözündeki saydam perdeyi indirerek dalıyor birden tıkırtıya uyanıp çevresini gözetliyor  oyunu baştan alıp yeniden başlıyordu Uykusunda rüya görüyordu, bir gergedan ksilofon çalıyordu, biri ona koş gülsüm burada diye çağırıyordu. Suyun kenarında incecik uçarlar yüzüyordu  saltık karanlığa doğru uçan gökadalar geçiyordu gözlerinin önünden, birden tanrı görünüp Ölüm hiç bir suçun karşılığı değil Eyyüp diye bağırdı, (rüya sürsün) O çocuklar o yaşam o adam bir düşün bitişi gibi soldu yok oldu gitti. Buğulu gözlerle baştan beri (başlangıçtan beri) bekleyen ıssız ovaya baktı, onu öyle severdi ki, rüyalarında gördüğü rüyada bile (o vardı) onu görürdü Ama her şey gibi bir gün geldi bu aşkta bitti. Ölüm onu sessizce kanatları altına aldı- almıştı ve acımasız hayat tek başına yaşamını sürdürdü. Osmanlıda piyaleyken bile Copland’ı dinlerdi, Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Dayı’nın divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı, uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile Sonsuzluk anlaşılmayanın giyitlenmesi, felsefe düzlem, cisim algı biçemi, soyut emek, yaşamak, Cengaver, kuş ve kuşku dedi. Her şey gibi buda bitmeyecekti...               

DEVAMET





































İletilenler


1  - Haikum dergisine cemden 11 haiku

      Ulus fatihden 5 haiku iletildi ocak kış sayızı için abone olundu
2   - edebiyat koopa yazgı-kuş öykü iletildi
3   - kitaplıka yazgı kelame köpek iletildi, iki eleştiri iletilmişti marcel aıme ve?
4   - Edebiyat eleştiriye kalema ku ş yazgı sanıyorum iletildi
5   - varlık a yazgı asteroit vb vb iletildi
6   - kul öykü kalema iletildi
7   - kul eleştiri b günel eleştiri iletildi
8   - mor taka yazgı iletildi
9   - ada bir eleştiri var kısa öykü var?
10 - patika-bireylikler, kıssa ve faik baysal var ama non dergi
11- kul öyküye yazgı koru kelame düş asteroit iletildi
12  pitoresk yazgı ve nasıl koku yayıldı okuduğu romana haiku 10  adet iletildi
13 yky yazgı kelame köpek iletildi.



















ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                             
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife



DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca  umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                         01.09.2003

Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri oldugunu  kabullenip, satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken, inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                            
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.





 Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH


*******************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN

(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 

Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;

“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&

ULUS FATİH
**********************************************************************************


















































**************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NASILSINIZ

Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...

***********************************************************************































*************************************************************************************************************************


JORGE LUİS BORGES
*
SÜRGÜN
  (1977)

İthaka'nın patikalarında hep birinin izlerini ararım
ve onun unutulmuş kralını, yıllar önce Troya'nın
kurnazlıktan ötelenmiş kimsesizini;
umarsızca bastığı toprakları düşünürüm,
sabanlarla gölgelenmiş ve yitip gitmiş evlâtlarını,
yazık ki başlıca övüncemdir bu benim.
Yeryüzü yaşamının elvermeyişine karşın, ben, Odysseus'um,
köklerimin derinliği Hades'in karanlıkları arasında
Tiresius'un Thebes'in gölgelerini gösterir
boğuntuyla dolu sevdanın kıvrımlarını açarak
Hercules'ün silüetini karşıma çıkaran
düzlüklerde aslan hayaletleriyle boğuşan
ve Olympus'un doruklarında tanrılarla çatışan.
Bugün -Şili, Bolivar- caddelerinde sürtüp duruyorum
belki üzünçler içindeyim, belki mutluyum
Artık 'Hiçkimse' olmak istiyorum. &

Türkçesi; Ulus Fatih

********************************************************************************************************************************************************************
















 
********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                       
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)




 Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************

































KRİPTO

Yüz yıl sonra insanlar solumayacak!..  Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu  elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada  uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..

Yazacağı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam... Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.

Güneş+ İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.

Kimilerine göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin, sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları, kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.

Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı yaşamdı  ve bir yarış içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta  bir tür yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.


Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir miyiz.

Varlık, yokluğun bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil.  Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder.  Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.

Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.

Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir soruyum.

Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi,  yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.

Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak, adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna.  Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz.  O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız.  Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem, yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı. 

Son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur yokluk.  Biz, varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı...

Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi. ‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...  Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...

Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun, kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...
Taler, 900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu.  Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu yada alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini haykıracaklardı.   Vega yılının Septus (Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam 4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsuların...  Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..

Dişufo, titansı karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.


Raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki verilerse şunlar:  Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in (Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik  yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom,  diye mırıldanıyordu.

Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini sürdürdüler.  İkiyüzellibin yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.
































MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN

Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler  yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür.    O düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği  (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin erinci)  ‘katlanılması güç’ kara duygulu sevinçler yaşatıp duruyor inanın...         
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında  ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’. 
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!  Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu  tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum.  Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin  kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu...  Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.



Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.

Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur.  Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki... 
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de  Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!  “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım”  Portre Maillot’dan çıkıpda bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
Ben kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’  Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor olabiliriz...  

“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
                                                                                                                     ULUS FATİH
                                                                                                                ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık



‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır. 
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca  bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u. 
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’   Diğeri  alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu  donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.


Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan.  Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra.  Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun:  “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki...  Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya  aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,  çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...” 
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
                                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                                                   
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud                                                              



























      BAHAR
Bahar gelince çiçekler açar
O güzel kokusu için
Herkes sokağa dökülür
Baharda bir nefes almak için
            xxxxxxxx





ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hâlâ düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  



 Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hâlâ şiirlerle anılıyor olması belki kırık bir yürek için, garip bir teselli olabilir...
Dileriz ki artık, sonsuz bir sessizliğin örttüğü son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************




















































NİTOKRİS

Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği Surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara benziyorduk...

Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’

Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı içine sinen korkunun verdiği  cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış, çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..

Sonunda babam; en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.

(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler,  Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan  kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar içinde sürdüğünü anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)

Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün  ki  Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...

Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın” diyene hak veresi geliyor insanın!..

(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere  dilim dilim  yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu vahşet nasıl  kabul görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’  Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)

Babam geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken geceleri, özellikle dağ başlarında,  orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun,  gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.

Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi...  Büyük bir ürküyle, kara yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak, sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.

Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu kederlerin katmerlendirdiği,  hançersi iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak, yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip, gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim, katırlar, erzaklar  ve  toz fırtınasından sakınan askerlerle beni bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...

Onlar bana ne gördün,  Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&

































BELLEK

Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun öyküsü olacak...

Psambetik, morfinman  Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz. Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir yeryüzünde... Unutsak  ya da algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün, minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet,  bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden  ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı, Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde  Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları  denize su birikintisi manyetik fırtına propan gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki  Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya içti





Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı) incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru eğilmişti.  O zaman vücudu her zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş  ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında, büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş uçuyor,  gidiyor, geliyorlardı. Fakat o bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü. Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen, avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı. Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz, hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı; kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını, pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu. Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim, senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler. Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular. Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi. Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü. Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer, ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu; kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni, diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş, eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti. Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını  seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler. Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan, yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri, ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını, yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti, belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti. Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu. Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun. Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler, Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı, henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne, çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu. Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar. Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.

















































ULUS FATİH
*
ŞAFAK ÇAGRISI

İşte orda bekliyorum seni
       köpüklü dalgaların yılan sürüleri gibi gelip
                                                bıçak gibi kesildiği yerde
                       kumsalın
                                    yarlarla bitiştigi

Hani,
       başimizin üstünde göklere degin bir kaya vardi
                                                               ta uçlarındaysa
                                                                    kısa, yalnız, gür bir maki

İşte orda bekliyorum Aleko
                                            seni
        Akdenizli bir korsan gemisinin ay ışığını parçalayıp
                                                                  su perilerinin ürperdiği
                                                                                                        o yerde.

Bilirsin;
            o acaip kayanın başındakini taça benzetip
                                          iyi yüreklilerin Artemis diye çağrıştığı
                                               ve düşlerimiz de Venüs diye haykirdigimiz
                                                                                                              o yerde! ..

Bense, seni tanımazdan önce
              tolgasıyla bir Isparta askerine benzetirdim        
                                                                                    o kayayı
                                        ya da Truvalı bir ata!

Ah! bildiğim kadarıyla
                      denizler ötesini dişleyen
                                     masal hayvanı bir komutan gibi dikilirdi ayakta

İşte orda bekliyorum seni
                                    o yarların ayakları dibinde
                                     ve her günün ardında kayaların oyulduğu
                                      ve her dağlı dalganın çarpınıp çevrildiği
                                       fatihlerimizin ardındaki ordulara nispet
                                                              tekrar tekrar yüklenip yenildiği

O ordular ki şahinlerle uçurulan zafer mektuplari
     ve tarih kitaplarının galip sayılır bu yolda mağluplarıydı! ..

Ve karanlıkta denizin uzak
                                             yaslı senfonilerle ağlayıp
                                                                                       eridiği

Ve işte o
               giderek suskunlaşip, issizlaştigimiz yerde
                                                                                    -gece içinde-
Seni bekliyorum Aleko

Bekliyorum!
                    ne yapalım ki biz
                                                Artemis için
                                                                    bambaşka kavgalarin
                                                                                                        eşigindeyiz!

Ve kayaların sorgucundan aşağılara uçan
                                              kimbilir daha nice bereket ölüleri
                                                                              ve aşiklar görecegiz.

Güzel günlere inanıyoruz Aleko
                                           o yalçın kaya
                                            o ürkünç kule
                                                                 bereketin Artemis'i
                                                                 sevginin Venüs'üdür.

Öyle olacak
                    ve belki de bir ak güvercin
                                              ta uçtaki gür makiye
                                               bir yuva yapmakla meşguldür şimdi

Ve ben seni
                    şu gündüzlü gecede
                     o sevecen kayanın dibinde bekliyorum

Denizin
             sarı başaklı ovalar gibi salınıp gerildiği

Dalgaların
                 çocuk başli insanlar gibi okşanip, kesildigi

O güzelim kayanın dibinde
                                            -balıklarla elele-
                                                                       seni bekliyorum

Artemis'in bereketi
                                 Venüs'ün sevgisi için
                                  verimli güzel gerçekler için
Erliğin kılıcıyız Aleko
                                  seni bekliyoruz!

Gelmelisin Aleko
                             Gelmelisin!
                                                Tek Bir Vücut Olmalıyız...&

********************************************
***********************************************
PRİAMOSOĞLU HECTOR’UN ÖLÜMÜ

Ayağı tez Akhilleus, mızrağını yüreğime sapladığında
-bir sevda öldürümü-
Rüzgâr, hafifçe esiyordu
ve Manet rengi kırmızı bir kan yayıldıydı göğsümde,
sıcak.

Zakkumların oraya doğru koştum,
-anımsıyorum-
kumsala
gölgeler vardı orda
ve kırmızı zehir gibi çiçekler
ağaçlarda...

Uzandım güneşli gökyüzüne doğru
iyileşecektim
saatlerce gözümü ayırmadım
bakıp durdum
yukarıda
solgun Kırlangıç Yıldızlarına! ..

Tüm atlıların sesini duyabilirdim o an:
Akhalardan yaklaşan
tüm atlıları!
ve bu öğle vakti
sağda ova
bir Ağustos böceği sessizliği...
-ne garip-
öyle bir sessizlik vardı işte

Üzünçlü gibi geldi bana herşey o an
geniş, mavi, bulutsuz bir gök
yalnız gibiydi
Re teline dokunduğum bir mandolinin
pencerede sesini dinler
bir kız gibiydi
içli, beklentili...

Kızoğlankızlığı havanın
arı ve sıcak oluşu işte böyle
-pamuk gibi-
yüreğimin gözyaşlarını unutturdu bana

Mutlanlıydım doğrusu
ağaçların dibinde
usun kökleriyle yıkanmak
yalnız başına
ve göğsümde saplı bir mızrak yorgunluğu
ve senin sonsuzluğun o an ki...

Erinçsiz ölebilirdim artık,
-şaşilasi şeydi-
dağ bayır dolaşmadan
yaşamak varken
hiç bir şeye kavuşamadan yani
kapanan gözlerimle

Neden böyle düşündügümü
çok iyi anladım sonra
-özenle koruduğum-
Sırf seni düşünmek;
kavuşmanin en gelişmiş biçimiydi
aslında
Ve göğün bunaltısında
ak güvercinlerin kanat sesi
ve bir sevda şarkisiyla artik
-ölü-
yükseliyordum...
********************

NARAYAMA TÜRKÜSÜ

Dağ tanrıları koşullandırır geleceğimizi
yüksek ağaçlar altında yaşar gideriz.
Ala kargalar yer
oyuklara terkedilen göğül cesetlerimizi

Ve bir 'Narayama Türküsü' yükselir ardından
'Acı çekmeyeceksin anne
şanslisin
kar yağıyor.

Ölü gelinin seni bekliyor anne
kovukta uyuklayan yellerin götürdüğü ölü gelinin! ..'

Dağ tanrısı!
insaf et bir kere
söyle bize yarınımızı
kozalaklarında saklıdır alın yazımız

Ne olur
ala kargalara yem etme bizi
ürünümüz bol olsun yamaçlarında
karlı tepelerinde...

Ah anne anne!
-bir boğazdan daha kurtulduk şimdi-
bu kez şanslisin
kar yağıyor! ..

Ölü gelinin seni bekliyor anne
yellerin götürdüğü ölü gelinin

öteki yerde...
**************************************************

KUTSAMA
*
Nergis çiçeği hiç olmazsa duygularımızı kabartırdı
Azalıp giden ömrümüzün nesi kaldı şurada
Zakkumların ayların manolyaların altında
Ağlasın mı gözlerimiz sevişelim mi bilemedik bir türlü
Neden olan kararsızlıkları yaşamak değil yenmektir onca

Madem ki yaşayacagiz Sorrento'da ah o körfezde degil burada
Eğilirsin köpüren dalgalar aşar yüreğini aşar yaşamları
Lâlelerde eğilir ama hep vardır mekânlar yolcudur biliyorsun
Azalıp giden ömrümüzde değil lâleler mekânlar yolcusudur zamanın
Lâl olsun dillerin sözlerimi unutma unutma sözlerini ve ölme henüz vakit var

Tükenir ömrün tam uçurumun dibinde yıkanamazsın o coşkun ırmakta
Üzünçle dolarsın arınamazsın artık gül kokularıyla hazır ol kalbim
Razıyım yaşamaya sevişmelerli olmalı yalnız defne dolu odalarda
Kan rengi olsun sevinçlerin özlemler kan rengi ve dokundukça ulaşilmaz olsun
Malum olsun yaşayip yaşamadigimiz bir kendimize ama yaşamak bizim olsun
Eğilince köpüren dalgaları aşacak bir gün örtecek yüreğini o vefasız yosmanın
Neden olan boğuntuları at yalnızlıkları yen ve seviş karanlıkta ışıkla dolsun yüreğin hiç olmazsa

********************************
***************************
HERAKLES’İN AĞLAYIŞI
*
Arian'da gelmedi
aşagida sümbüllerin oldugu yerde özlence yatar
buz gibi eserdi rüzgâr bayırda.
Renkli geyikler tırmanırdı göğe çatal boynuzlarıyla
ak bulutlar arayıp dururdu, düşler ülkesini...

Zehirli çiçeklerle doludur dünya
altın rengindeydi sular ama
-çığlıklarla geçerdi aralarından Ferhat
soluksuz ve nar çiçeği göğsüyle
uzak bir doğuda-
kahredip gitti Marat! ..

Uzun güneşler batardi orda,
-durmaksızın-
aldatan ve batan uzun güneşler
ve solup giderdi büyük arayış.

Saydam sunaklardaymış barışın senfonisi
öte gezegenlerdeymiş şol cennet dünya

Ama, gene de düşerdi tozlu yollara
sevinin dağlıları
süsenli Nereidler
-yılgınlık yoktu-
Düşerdi tek başina 'asasiz Odysseus'
büyük sabrıyla
ak alnında kara yazısı
uzakta Lesbos adası parıldasa da! ..

Tenyalar, tirişinler dolardi inanina en güzelimizin
her biri Yunus'tu ki,
ufuklarında çıyan
ağular Abydos'ta
bıkmadan Lethe'yi aradılar.

Ve eridi giderek Pan'ın flüt sesinde çağıldayan sesleri
öldü sevileri,
tenleri,
yürekleri,
yitip gitti İkarus'lar
sağır uçurumlarda
kül olup gitti hep, Zümrüd-ü Anka...

Ülküsüzdü şafak kuşlari orda
kanat çırpmazlardı
asmalarda yalan çiçeği
sümüşürdü salyali salyangozlar

Bir yurtluk ki;
kırmızı tavuslar öterdi durmadan
kırmızı sesler, kırmızı horozlar
tümü çok uzaklarda...

Ve artık,
çıkagelirdi ormanlar içinden bir zalim çocuk
radyo getirirdi kucağında
sorardı peltek diliyle amansız:
Nerede düşler ülkesi anne?
Hani nerede?

Metal aynaysa:
-Maçetaları çalardı! -
çalardı gök bir ayışığında
kara bir Gabriel Garcia Marquez'i.
Kan sızardı durmadan '..tiago Nasar'lardan
yürekleri apaksa da
'Kuzeydi Amerika! '
'Çanteist kiliseler genositli sayrıdır-

Ve konçitalar, diz kırarak sorardı yeni urbalılara
Hani 'Yürüyen ayı' nerede?
Nerede Mohikanlar?
Nereye gitti onlar?
Hani nerdeler şimdi? ..

...Baybars askeri mi çiğnedi
Hani Kanula şehri? ..

Ve derdi ki:
Meme versek bir öküze,
dirilir mi artık güneşin çocukları
dirilir mi Amon-Ra
dokununca toz olurdu mermer kolları...

Yüzyılın çocukları:
kül oldu Guernica!
-Heinkeller görünmez-
Tepelerin demir kuşu
o görkül cadı
köy üstünde bir karış yerden uçardı! ..

Eyy erenler, erendizler, ermişler
Götürün!
kartalların tünediği kayalara gömün beni
-ışık görsün gömütüm! -
uzaktaymış güneş ülkesi
uzaktaymış ütopyalar
Campanella! ..

Götürün!
'iri gözlerimde keder kılıcımda hüzün'
Nedensiz cesetimle yatarım orda,
Kaplansız
Novasız
Sevisiz! ..
Uyur kartallı kulede
Uyur yılanlı burçta
kendini,
uyur.
Uyur sonsuzluğunu...

Arian'da gelmedi!
seviyi öldürmüşler
öldürmüşler seviyi diyordu.

Ve bir zamanlar İda'da yaşayan,
Mavi atlaslı Herakles:
Şimdi Bergama'da bir lâhitin içine sigmiş
-ruhu uçmuş-
Hades'e iniyor,
delik deşik tahnitli ölüye işik sizmiş
sessizce
ağlıyordu...&
***********************************
***********************

KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkta biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkta biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkta biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Yukarıdan geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Diplerdeki dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yaldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
Gidiyorum artık duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &


*******************************************************************************************************************************************************************************************


AĞIT
*
1

Yer yarıldı kurbanlar içine düştü
Azrail Cebrail başin üşüştü
Uykular içinde sanki bir düştü

Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım aldın

Gitti kurbanlar bizlerden ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Bir leylim vardı evin direği
Kim ister şimdi atin eyeri
Neyleyim artık sırım eleği

Vay deprem sen benim yiğitim aldın
Hay deprem sen benim erkeğim aldın
***
Onbeşligin ardindan tazi yetişmez
Ansız ölmeğilen kefen pekişmez
Osman'la yavuklusu gayrı gülüşmez

Vay deprem sen benim oğlanım aldın
Hay deprem sen benim Osman'ım aldın

O benden uzak ben ondan ayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Saçları gökmavi bir kızım vardı
Seher yellerinde sümbül kokardı
Yer gürledi canımı elimden aldı

Vay deprem sen benim canı mı aldın
Hay deprem sen benim ceylanım aldın

Sümbülüm tırmanmaz artık bayırı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Gelinim köy güzeli Nazlı'ydı adı
Saçlarında fesleğeni öyle yatardı
Kahbe felek böyle devranı vardı

Vay deprem sen benim gelinim aldın
Hay deprem sen benim Nazlı'mı aldın

Doyamadı dünyaya yasın tutmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı


2

Bir ineğim vardı sütü kovaylan
Taşimakla bitmezdi ardi siraylan
Kara gün geçer mi bu ağlamaylan

Vay deprem sen benden sütveren aldın
Hay deprem sen benden yediveren aldın

Bağıra bağıra tükendik gittik
Bu ömür geçer mi anneler gayrı

Dövüne dövüne eridik gittik
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Köyümüzde kırk dam var biri kiremit
Piresiyle bitiyle hep beraberik
Ne kirazlar görmüşüz ne de bir erik

Karalar bağlayıp için çekmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Düğün vardı pazara davul dernekli
Karşi köye kizlar gider eli senekli
Yavrular yer yer kara benekli

Uzaklardan her bir şey vaat etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Dağlar taşlar toprağımız var gibi
Ekiyoruz biçtiğimiz var mı ki
Kuyulara bakmakla görünmez dibi

Yalvar yakar olup eller açmakla
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Karşi köyden burasi hayli uzakta
Kimlerin parmağı var böyle tuzakta
Buranın karlarında kaymaz kızakta

Oyalayıp büyük sözler etmekle
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Kızlar ağlaşır gözler havada
Bir yumurta kızarsa isli tavada
Yiyecek var mı ki sanki burada

Yüzler de güler mi böyle mezatta
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yakacak yok içerde dışarda kar var
Yoksulun cömerdi hayretle yapar
Üşümesin bebe diye yorgani yakar

Bebeler olmadan ölümcül sayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Ayları periler yıldız yapmakta
Kar eridi saçaktan sular akmakta
Bir ekmekcik kaç öksüze yetmekte

Gayrı demeylen olmuyor gayrı
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Yağmurda yüzleri çamur belenmiş
Karagün dostluğunda kimler elenmiş
Kimler insanmışta kimler değilmiş

Haldan bilmez adama avuç açmakla
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Gecede tavuklar kanat çırpmakta
Ay ışığı dere tepe yakmakta
Boran tepti damın altı akmakta

Mallara bir şey olmaz deyivermekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Hesabı yok çoluk çocuk olupta
Sofradan kalkar mıyık acep doyupta
Ölenle ölünmüyor kara soğukta

Davul sesi uzaktan pek hoş gelirde
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Baykuşlar ötüştü şafak vaktinde
Çiçek boyun büktü ölüm ilinde
Allah mı suçlu kulun dilinde

Suçlu kim suçsuz kim sual etmekle
Karakış geçer mi kardeşler gayrı
***
Setremde belki var kırk parça yama
Soğuk setreden de geçer mi ama
Rüzgar sapı kemik bir keskin kama

Ne yapsak ne etsek bilinmez gayrı
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı
***
Vay bu deprem binlercesi can almış
Her bir aygıt dünyaya haberin salmış
Gelen yardım yarı yollarda kalmış

Şoför kardeş gelemedin yagmur mu kar mi
Elin titrer bu soğukta yorganın var mı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Yaban elden gelen tuhaf kazakla
Karakış geçer mi a dostlar gayrı
***
Zamanıdır çit başında kurtlar uluyor
Toprak beşik yavrucaklar uyuyor
Gelen yardım hangi elleri buluyor

Haklı kim haksız kim neler oluyor
Bahara çıkar mıyık kardeşler gayrı

Taş duvarlar içinde ölürükte biz
Yeldirme çadırlarda n'oluruk gayrı

Bağrı yanık sayrılara yer yok demekle
Karakış geçer mi a dostlar gayrı

Merkezlere betonarme dikmekle
Lal olup şehirlere göçüp gitmekle
Derman bulunur mu anneler gayrı
***
Vay deprem sen benim canlarım aldın
Hay deprem sen benim kanlarım
Vay deprem sen benim
Hay deprem sen
Vay deprem
Hay

Bu devran geçer mi kardeşler gayri...&


***********************************************************************************************************************************************************



DÜŞLEM
*

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum


Kimbilir ilk önce
hangi şair
hangi tarihte:

Pencerem
önünde kedi

Dışarda, müjdeli
bembeyaz bir kar yağıyor

ve ben seni seviyorum
dedi...&
****************************



ULUS FATİH
*
KAPTAN
*
Dün gece bu limandan kalktıydıkda biz
Ak mendil sallayan var mıydı kaptan
Bordadan yarayı aldıydıkda biz
Fenersiz gecede battıydık kaptan
*
Denizler içinde yüzer giderdik
Gözlerim denizi görmezdi kaptan
Derya ortasında kaldıydıkda biz
Cankurtaran var mıydı yok muydu kaptan
*
Gözlerim denize hasretdi benim
Gözlerim denizi severdi benim
Gözlerim denize doymazdı ama
Gözlerim denizde sönmüştü kaptan
*
Üstümüzden geçti köpüklü yollar
Çırpınmaz oldu beyaz martılar
Deniz siyah gök siyah kara bahtlılar
Gözlerim denizi görmedi kaptan
*
Kulaktan kesildi şen şipirtilar
Deryada yok oldu can kıpırtılar
Denizin sesini duymadım kaptan
Dipten gelen dalgayı görmedim kaptan
*
Ayrılıp kenetlenip bizler çaresiz
Kuşlar da yok artik yürekte sessiz
Denizde sustu güverte ıssız
Deryada deryasız kaldık mı kaptan
*
Dillerim dilimizi söylemez artık
Gönülden gönülü çalamaz artık
Apansız aklıma gelemez artık
Denizler içinde öldük mü kaptan
*
Gördüğüm deryalar umutdu belki
Karanlık denizde gitmesek kaptan
Karanlık denizin gidiş bedeli
Yandık mı deryada anide kaptan
*
Denizde küstü bakmıyor bize
Denize esiriz üzülme kaptan
Vefasız olana olsun diyetin
Ağlama gecede görünmez kaptan
*
Tayfalar delice gönüller deli
Gördüğün deryalar bir umut seli
Ağlama gecede görünmez kaptan
Ne hal var içinde bilinmez kaptan
*
Geride bıraktım ekmek teknemi
Denizler ölene olsun kefeni
Yaşamak mutlak birlik emeli
Bu gemi denizde batsa da kaptan
*
Şu batip giden bizim gemi mi
Göğsüme çarpan deniz yeli mi
Yıldızlı balığı deryaya saldım
Kim mahpus dünyada kim özgür kaptan
*
İşte gidiyorum duyun sesimi
Kardeşlik bitmesin dünyada emi
Paylaşip ortakça unu ekmegi
İnsanlar ölmesin hoşcakal kaptan &





























































































































 

              

               VAN KULU

              

               Şiir benim kanımdır.

               Gece düştü gözlerime

               Uyku ok gibi dizildi

Ölüm düştü sözlerime

Serviler çoktan gözüktü”

 

Bu dörtlük 1729 Vankulu Lügatı’nda vardır. Kim bilir belki de Çelebi’nin Cihannüma’ sındadır. Belki de üç damla kan öldürülmüş bir kediden, bir kanaryadan, ve belki de yetim malı gibi  bir kumrunun boğazından gelmektedir. Uzaklarda denizin içine doğru dağ büyüklüğünde gri (kurşun rengi) bir kurt dalmaktadır. Metal bir meyveyi kemiren minotaur Macar üzümünün kolları arasında uykudadır. Rus ceketi giyen bir kadın şövalye, ona aşkını haykırmaktadır.  Actium savaşında karşı karşıya gelen Octavianus ve Avgustus, Jül Sezar’a Velletri Tefecisi der di? Avgustus barbarlara karşı yufka yürekliydi belki, ama bir Romalının doğal olan para hırsının ateşten çemberiyle sarılıydı, kara (siyah) fulya koklardı, bir leopar gibi, kemerlerin altında kızıl aşka, acımasızlığa ve avını parçalamanın ateşli zevkine, taze geyik kokusuyla yüklü yele özlem duyduğunu bilmezdi. Zaman onu ve İsa’yı gören son gözlerinde kapandığı günü tanıdı. Oklar Thermoplai’de güneşin ışığını nasıl kesmişse, yıldız gemileri, zamanı yenmek ve İsa’yı yıldızların gecesine-karanlığına götürmek için kutsal kompütürle çatışma içindeydi, ekrandaki, eski bir Romalı yada Hintli bir ermiş gibi duruyordu.

Boşluk sıkıştı ve madde oluştu, bir madde olan yeryüzü halkım için kutsaldır, parıldayan çam iğnesi, her kumlu kıyı, karanlık ormanın sesi, her ağaçsız bozkır, vızıldayan böcek, halkımın düşüncesinde ve deneyiminde kutsaldır. Ağacın içinde yükselen özsu, bizlerin anılarını içinde taşır. Toprağın parçasıyız, oda bizim parçamız, koku saçan çiçekler, geyikler, at ve kartal kardeşlerimizdir. Yüksek kayalıklar, yumuşak çayırlar, vadi ve insanın vücudu hep aynı aileye ait. Manitu, bir gölün üstünde rüzgarın şarkısını  sever, yağmur ile yıkanan o rüzgarın kokusunu da,  çamların salınışı, durgun hava çok değerlidir, onu soluyor hayvan, ağaç, insan, her şey. Atlas bizi korur mu?

Ama Vidinli Hüseyin Tevfik Paşa’nın Linear Algebra’sında, Apollonius’un konik kesitleri üzerine yazdığı kitabını tamamlayan El Haitam ve El Cebr’i yazan Ömer Hayyam’a, sıvı demir, gürz ve üşüyen Karya kuşu, Meşhed’e giden hacıların, Nişabur’a Hayyam’ın mezarına tükürmek için uğradıklarını söyledi, Hayyam mezarım Belh’temi diye sordu. Hayyam’ın rübaileri sillogizmler halinde düzenliydi ve bundan yararlanarak mantık dersi veriyordu, garip ev denizlerin nautilusu gibi ilginç bir mimariye sahipti eni ve boyu arasındaki oran 1618 yani altın orandı. Bakın Pisalı Fibonacci sayıları saçıntısı şu: LSLLSLSLLSLL Bu bitkilerin yaprak yapısında, çiçeklerin yaprak adetlerinde görülür. Arı ve tavşanların yavrulama sayısı üremelerinde de görülür. Güneş ve Ayla elektron uykusuna yattı. Ant verdiler ki, tutamadı ve yüzünün revnakı kaçtı, uçtaki güneşin koronasıydı, kızma dedi, insan bilmediği şeyi bildiği gibi yapardı. Viyana Tonkünstler Orkestrası çalıyordu, 9 Senfoniyi, sonra Marx geldi ve “Corruptio optimi pessima” “Aldatıcı iyimserlik gerçek kötümserliktir.” dedi. Ben karanlıkların atası kaosum dedi Uçak pistte sorun çıkarmadan uzun süre taksi yaptı. Güney cephesindeki rift kuşağına sokuldu.  Somya ve Vikingler İstanbul’a Miklagard derdi. Viscount St. Albans Francis Bacon ve Novum Organum (Yeni Alet) Öykü anlatış biçimi berbattır, olağanüstü şeyleri birbiri ardı sıra sayıp dizmesi, kuru ve can sıkıcıdır. Bulutları görünce karaya yaklaştığımızı anladık. Hanbalık, Pekin’di. Meholalı Barzillayoğlu Adriel’e beş çocuk veren Saul kızı Mikal gibi, aygır, kısrak. Taşıl, Velpecule-Tilkicik yıldızları. Kendisinden eşit uzaklıkta duran, gerek nitelik, gerek nicelik bakımından birbirine eşit iki ot yığını arasında kalmış bir eşek hangisini yiyeceğine karar veremediği için açlıktan ölecektir. İstenç özgürse. Bu Buridan’ın eşeğidir. Safevi  Hatayi ki İsmail’dir, Tahtacıda, Demirci veya değil, Taht ve taç, yani tahtın tacıdır. Taht tacıdır. Yakup’un düşünü gördümdü. Yaşlandım ve Pluton karesine girdim, zor durumdaydım ve neredeyse intiharı düşünüyordum. Bunun üzerine bir orakl sorusu düzenledi. Kinzalı adamına, Kadeş krallığı                                                                                                                                            

geldiniz. Babam tanrı olunca (ölünce) tahta kardeşim Arnuvanda geçti. Pekiştirmek için

inanır, inandığımız için yanılırız. Bebeklerdeki Moro refleksi gibi, herşeyi iten ve dış

dünyanın gerçekliğini kanıtlayacağım diye her önüne gelene elini kolunu gösteren George

Moore’un ölümü kendi elinden olmuştur. Doğal nedenlerden ölen feylesof neredeyse

yoktur. 1919 yazı çok sıcaktı. Hele sabahın erken saatlerinde yapacak hiç bir işimiz

olmuyordu. Böylece güneş doğar doğmaz, çoğu zaman papaz okulunun damına çıkıyor,

güneşte ısınmak için boylu boyunca uzanıyor, ya da Ludwigstrasse’de yaşamın uyanışını

gözlemek için damın kenarına oturuyordum. Bir gün, dama çıkarken yanıma Platon’un bir

kitabını almayı düşündüm. Okul kitaplarındaki parçalardan başka şeylere kayma isteği, az

buçuk Yunancama karşın, Timaios’u okumaya zorladı beni. Yunan atom felsefesini asıl

kaynağından öğrenme fırsatını buldum ilk kez. Yunan filozoflarının, maddenin sonsuz

küçüklükte ve bölünmez parçacıklarını niçin düşündüklerini, hiç değilse biraz olsun,

anladığımı sanıyordum. Platon’un Timaios’da savunduğu görüş, yani atomların gerçek

cisimler olduğu görüşü, doğrusunu isterseniz, bana pek açık gelmedi. Atomları gösteren o

ünlü gravürü yapan ressam, bunu yapmadan önce Platon’u okusaydı çok iyi olurdu dedim

kendi kendime. Aynı tarihte yani 1919’da ise başı dertte olan Türklerin önderi Samsun’a

çıkarak Kurtuluş’u arıyordu, bir savaşı, zamanın göreceliliğine en iyi örneklerden

biridir bu. Sonra tanrım dedim oldu mu? Keops piramidini yaparken Giza platosunu

seçmişti. Sultan Öyüğü Tekfuru gibi.

İkindi güneşi gibi yaşamı kısa, ışığı ince ama gölgesi uzundu. Sözcüklere taşçıklarım derdi

ama prosodisi çok iyiydi onun. Kar leoparı gibi izi belirsiz yaban armudunun kovuğunda

uyuyacak kadar da sakin ve dingindi.

Çoban yıldızı

Seslenir koyunlara

İçiniz

Beni gölden

Size yansıdığım

Dağlarca’dan bir şiir.    

Çok gezerdi, Küba’nın yemyeşil latifundiyalarından, zarif dansçılarıyla tanışmaya, 

Ancor’un gizemli tapınaklarından, Sakkara’daki aşınmış mastabanın kumlu katmanlarına

kadar heryeri gezdi dolaştı. Capricornus, Auriga, Triangulum, Camelopardus,  Merkür

Geçişi, Venüs sümbülü, Uranus Keçisi gibi, Gezi yazınının ilk örnekleri arasında Batı Hun

imparatoru Attila’ya gönderilen elçi Priskos ve Klikyalı Zemarkos’un Göktürkler’e elçi

olarak gönderildiğinde yazdıkları sayılabilir. Hoca Gıyasüddin   Nakkaş’ın Acaibül Letaif

adlı yapıtı Türk gezi türünün en eski örneklerinden biridir. Silezya sürahisi, kozalak,1632

Lutzen savaşında ölen Kralımız Gustav ve Sadalmelek gibi Paris yakınlarında,

Arlington’da  bir mezar taşı;

Burada

İki ninenin yanında iki kız torunu

İki kocanın yanında iki karısı

İki babanın yanında iki kızı

İki ananın yanında iki oğlu

İki bakirenin yanında iki anası

İki kız kardeş yanında iki erkek kardeş

Yatıyor ama topu topu altı kişi gömülü

Hepsi de meşru doğmuş, hiçbiri fücur işlememiş.

Bilin bakalım bu nasıl olur.   

Hatem Tai bilir dedi. Tereza adında bir Lehlidir. Bir kaç kuşağı boğabilecek kadar derin

gölcükler vardır. Düşünde nalın giymiş arapların, semiz kara atların, helezon

adamların, saltık karanlıkların ve çocuk İsa’ların hafakanları bastı. Bilim tarihçileri Pisa

deneylerine büyük bir önem verirler, Galilei’nin Aristotelesçiliğe karşı olduğunu açıkca dile

getirdiği, skolastiğe halk önündeki saldırısını başlattığı andır bu. Capricornus, iye kemiği,

Libra, Camelopardus, Lepus, Oğul Davut, Cancer, Corvus, Grus, Carina, metal taytlar,

antlar, Taurus, Auriga, Cetus, Hydra, Triangulum, Volans, Pisces, Serpens Caput ve

Gemini dedi.Dimetoka’da kumpanyadan dönen Shakespeare yanan Reischtag’a

bakıyor gibi. Kın gibi tohumlarınız birbirine düşman olacak, onun soyu senin başını ezecek,

sende onun topuğuna saldıracaksın. Klossowski’nin (Baphomet) romanı Nietzsche’nin

sonsuz dönüş kuramından yola çıkarak, bedenlerinden ayrılan ruhların soluk halinde

varoluşlarını sürdürmelerini ve bu solukların içine girecekleri bedenleri arayışlarını anlatır.

Karıncanın adı Latincede ‘formica’ olduğundan karıncadan elde edilen asite ‘Formik asit’

denilir. Benzer şekilde Latince adı Acetum olan sirkeden elde edilen asite Asetik asit denir,

birde Pelagonik asit vardırki buda herhalde Devonyen devir asiti olmalıdır. Ama yaşlı

kadının yüzü kalp şeklinde ve kemikliydi. Kambur Rigoletto, Mantua Dükü’nden

kızkardeşini kurtarabilir mi, Bir Çek köyünde Nazilerle işbirliği yapan ‘oportünist Sekal’ın

ölümü hak edip etmediği, Hector Berlioz ve Dvorak parçaları gibi, Soğdça, Beluci ve

Avesta dilini iyi bilirdi, deniz ifritleri gibi, ‘Araba Camı Yıkayıcılarının Baladı’ olur mu

Koçi Bey’in Risale’sinde  R.Paşa’nın mal varlığıdır, Anemas zindanına doldursan sığmaz,

Binyediyüz köle, ikibindokuzyüz savaş atı, binyüzaltı deve, yediyüzbin sikke-i

hasene, beşbin dikilmiş kaftan ve elbise (urba), binyüz adet üsküf, altıyüz gümüş eyer,

beşyüz altın eyer, binbeşyüz gümüş at başlığı ve yüzotuz çift altın üzengi, ayrıca kalıp

altın, nakit altın ve gümüşle karışık altın, gümüş eşya ve mücevherat ve ziynet. İyide ben

bir hırsızım:

Hırsızlık (*)

Ben bir hırsızım ve bu da yaptıklarım,

Toledo’daki bu antika kitapların odasında

ölü profesörlerin yapıtlarını karıştırıyorum,

onların kutularını inceliyorum.

İş şuna geliyor; sağlam bir kutu;

içinde de son dekanın küllüğü, kisvesi,

mührü, piposu,

golf kupası ve sigara keseceği.

Amin.                       

(Ken Smith-İngiltere, ABD)

Bağdatlı Cüneyt Sana Çölü’nde gezerken kocaman bir köpek gördü. Vaktiyle av peşinde

yelden hızlı koşan köpeğin dişleri dökülmüş, tüyleri kırçıllaşmış, bedeni miskinleşmişti;

eskiden bıldırcınları sektirmeyen, tavşanları yakalayan, tilkilere soluk aldırmayan av

köpeği, yerinden kımıldayamıyordu, Cüneyt hayvana bir lokma ekmek verdikten sonra

dediki: Köpek! Yarına hangimiz çıkar bilinmez ama sen benden iyisin. Hayvanda dile gelip

sordu, Neden? Cüneyt dedi ki; Bugünden yarına imanımın ayağı kayarda tökezlersem

doğru cehenneme gideceğim, oysa senin başında böyle bir bela yok. Köpekler cehenneme

gitmezler, dedi. Ve bir kadının ‘Ben en güzelim’ demesi gerçeği ne kadar yansıtırsa , bir

belitsel sistemin ‘Ben tutarlıyım’ demesi de gerçeği o kadar yansıtır. Söz konusu kadının en

güzel olduğuna kendisi değil, başkası karar vermelidir. Ama o başkası, evrensel estetik

değerlere sahip olmayabilir. Dolayısıyla onun kararının doğruluğuna gene bir başkası karar

vermelidir. O bir başkasının kararının doğruluğuna, gene bir başkası karar vermelidir. Bu

durum sonsuza dek yineleneceğinden, söz konusu kadının en güzel

olduğuna karar verilemez. Göğüs uçları sertleşmiş, minyatür bir et kulesine dönmüştü,

fallik bıçak girip çıkıyor, vajinal ve klitoral orgazmı ilk kez duyumsuyor, gözyaşlarını

tutamıyordu, durup gökyüzünün ötesine baktı, ki oradada görebildiği kadarıyla yalnızca

gökyüzü vardı, mırıldanarak ‘carpe diem’dedi. 1300’de Karakurum’dan  yola çıkan, Moğol

ve Tatarlar, Çuçi Han komutasında Rusya yani Kıpçak steplerine giderken, bir kol

kuzeyden Alaska’ya, oradanda Amerika’ya geçip, Siyu ve Apaçi kızılderililerine dönüşen

kabileleri oluşturmuş, Son Mohikan Katerina II ise sıcak denizlere açılmak için Boğazlar’ı

ve Ege Denizi’ni ele geçirmek zorundaymış.                                                                                                                                                                                                    

Çeşme’de yaşanan kanlı savaş, Kont Orlov’un isteği üzerine Rus bir ressam tarafından

resmedildi. Ressamın gravürü daha gerçekçi yapabilmesi için Kont Orlov, St Petersburg

kıyılarında Rus kalyonlarına özel olarak savaş gösterisinde bulundu.

‘Ey, siyah yüzlü

Öyle güçlüsün ki

Uykuyu öldürür

Kösnüyü kesersin’

Çirişli elleriyle ürkütücü bir görünümü vardı. Offili’nin  fil gaitası üzerine yerleştirdiği

‘Kara Meryem’ tablosunun kopardığı gürültü gibi. Puhu, kuduzumsu, kavranası ve kireç

ocağında kımılayan cenin, hep birlikte Moğolistan kırlarına baktı. Bir ara bir çığlık ve

yüksek bir suya çarpma sesi duydu, ileride bir yerlerde bulunan göle bir kuş konmuştu,

kapının önünden geçip dükkanın vitrinine bakmak için iki blok öteye yürürken

parktaki ördeklerden biri onu acımasızca yuhaladı. Vitrinin camında Mart kırağısının

buzdan çiçekleri açmaya başlamıştı. Tüm sorunlara tepeden bakan kolonadlı tapınaklarını

tavaf ediyorlar. Mağara ve mağazaya aynı anda giriyorlardı.

‘Yaşamak öldüğünü görmektir,

Yaşlanmak budur işte’

Juan Luis Panero-1942

Tansıyan su aynanın külsü rengi içinde. El Afrun’da terk edilmiş bir un fabrikası, ‘ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmış ayak parmakları’ yaşlı kemikli kollarında ölümle sevişiyordum, uyuşuk bir hava vardı. Turing dediki: Günün birinde hanımlar bilgisayarlarıyla birlikte yürüyüşe çıkarak birbirlerine o sabah bilgisayarlarının ne gülünç şeyler söylediğini anlatacaklar. Turing 7 Haziran 1954’de siyanüre batırılmış bir elma yiyerek yaşamına son verdi, 41 yaşındaydı. Bu gün geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi uyuyamadım.

Serçe yağmurları, kır çiçekleri ve kırların sessizliğinden uzakta...Atı (hayvan) yelesini sallayarak güneşe doğru yüksek sesle kişnedi. Organist orgu flajoler ve diğer hafif seslerle çalıyordu ve ilerdeki meşenin budak deliğinin yanında bir baykuş duruyordu. Su çölünün üzerinde yayılan geceye bakıyordu, demirle öpülmek yada demir bir öpücük gibi. Ay adayı doğudan aydınlatınca, orada, denizde boğulmuş bir kaç beyaz koyun iskeletiyle, oraya nasıl gittiği bir türlü anlaşılmayan bir at iskeleti de görülebilirmiş. Kuşun cam güzeli gibi bir göğsü vardı, bu kuşkonmazlar alakuşaklar gezegenini, bir Araf zili duymuşcasına, bir tamu kokusu almışcasına, biraz ötede ak ve uzun kafatasıyla at iskeletide yatıyor ve göz çukurları ay ışığında parlıyordu. Atın Araplarca beğenildiği gibi yüzünün etsiz olduğunu gördü. Yüzünde bir çift ateşli sarı göz bakıyordu, yamaç serçeleri eşiniyor, tozlu yoldan arabalar gelip geçiyordu, yandaki keçi yolunu sönük bir ay aydınlatıyordu. Kanopus gezegeninin bir ayı vardı ve ne yaparsanız yapın orada suyu kaynatamazdınız. Gufran ve mağfiret günleri geldi Züleyha hala Potifarlara mı mecbur dedi. Ukaz panayırında ‘yaklaşıyor, yaklaşmakta olan!..diyordu Kus b. Saide Sesi ıssız düzlükte yankır. İbriklerden su içer, hacıları getiren atların inlemeden, kişneyerek gelmelerine üzülür, Mavera’dan ses duyarlar ve Fussilet:34 ne söyler ne anlatır derlerdi. Ölüleri kör kuyulara atar üzerini örten biteylerle bir zamanın direyi birlikte toprak olurdu.

Ki zürefa bahsindedir: Bu hayvanın başı ile ayakları deveye benzer ve boynuzu öküze benzer, derisi kaplana benzer, kuyruğu geyiğe benzer. Bu hayvanın yapısının böyle çeşitli oluşunun nedeni; bir yaban öküzü bir Habeş devesi ile evlenir. Bu evlilikten bir hayvan doğar ve hayvanda geyikle evlenir ve bu evlilikten zürefa doğar. Geyik bahsindedir. Geyik hayvanlar içinde insandan en çok kaçanıdır. Bu geyik iki türlü olmaktadır, birisi doğru geyik, diğeri ise misk geyiğidir. Bu misk geyiği daha fazla Hindistan’da bulunur. Göbeğinde kan olur ve taşların üzerine akıp misk olurlar. Ama bir düve bile zulüm, zındıklık ve sapıklık bilmez. Ama insan bilir Solona, Cem’e yalandan sarılır, yalancı peygamber Gulam (Ahmet) Kadiyani vardır ve emr-i maruf ve nehy-i münker yapılır. Daniel, Kaldeli büyücüler sayesinde iyi bir rüya yorumcusuydu. Aristofanes’in pazularını o kadar övdüğü Mısırlı hamallar bile böyle miydi, Ne dedin ne dedin deyince ‘Tanto monta, monta tanto İsabel como Fernando’ dedi. Taht üzerinde eşit haklara sahip olmak gibi. O insanı yalnız öldürmekle kalmamış değerli suyunu akıtarak, kanallarını boşaltmış kurutmuşlardı. O ara Hz. Peygamberin Ravzasının yemyeşil kubbesi göründü. Bakara 246’da komutan Talut içinde Melik ifadesi kullanılmıştır. Palanga ve Arşimet vidası.

I.          Murat bir anlaşmaya avucunu mürekkebe bulayıp ‘pençesini’ vurarak onayladığı, tuğranında bundan alınan ilhamla geliştiği ileri sürülür. Temeşvar, Şerezöl, Aps ve Gulet’in hükümdarı Osmanlı. Medine, daha önceleri Yesrib’di. Tulonoğulları vardı. Kezzab çok yalancı demekti. Selanik dönmesi ve Kuba’ya yerleşen Ömer. ‘Sanat tıpkı bir ırmak gibi yada bir aşk gibi kapılıp gidilen ama daha en başında yolundaki nakısaların kuşkusunu gizli bir tohum gibi yüreğinde taşıyan bir ergenleşme büyüsüdür.’ Halid bin Velid’in Ecnadeyn’de bozguna uğrattığı Bizans ordusundan arta kalanlar Ürdün yakınlarında Fihl’de toplandılar. Müslümanlar başkumandanlıktan alınarak bir savaş birliğinin başına getirilen Halid bin Velid’in kumandasında bunları takip ederek Beysan geçidini aştılar ve Fihl’de Bizans ordusunu tekrar yenerek Dimaşk’a çekilmek zorunda bıraktılar. Aynı zamanda kuzeyde bulunan Hims üstünede başarılı bir baskın yapıldı. Halid ilerlemesine devam ederek Kinnesrin’i alarak karargah durumuna getirdi. Şurahbil Beysan ve Ürdün’ün fethini tamamladı. İran kumandanı Behmen, Nersi ve Calinus yenilgiye uğradı. Bu sırada Behmen yeni bir orduyla Fırat yakınında konakladı. Mer İran’a gidecek orduya Bad bin Ebi Vakkas’ı başkumandan olarak tayin etti. Sad ordu ile Kadisiye’ye geldi. Burada büyük bir meydan savaşı oldu. İran ordusu başkumandanı Rüstem öldürüldü. İranlıların yüzyıllar boyunca düşman eline geçmeyen bayrakları Derefsi Gavyan müslümanların eline geçti.. Küfe ve Basra kuruldu.ve sonra Halife Ömer’in emriyle Mısır’da Fustat şehrini kuran Amr ibn ül As yakınlarından Ukbe bin Nafi el Fahri’yi Kuzey Afrika’nın fethiyle görevlendirdi. Ve dedim ki:


‘Sonsuza dek yatabilen ölü değildir

Ve tuhaf uzak zamanlarda ölüm bile ölebilir.’

(Theodor Storm-Almanya)

Gökyüzü dölü yada göklerin döllediği, kirli köpüklerle yüzen şeytani kalyonlar gibi, kambur gökyüzü, uzak zamanların sisleri arasında zardan kanatlarla uçup uzaklara kaçan güneş gibi karanlıkta koyu elle tutulur gibiydi. İşteki gökyüzünde hafif bir tan belirtisi vardı ve Hz. Muhammet ifritten hiç hoşlanmazdı. Kara kedim, kanatlı bir Mısır tanrısı gibi yanımdan kayıp gitti. Yaşamını Çin dağlarının ölümsüz önderine borçluydu.Sönük ayda can çekişen sarı akrep gibi. Aynaya bakınca ölen insanlar ülkesinde yaşlı birini bulamazdınız, bir kirpik bile yaratmayan bu insana gönül Kabe si verilir miydi. Tağutlarla canciğer muhabbet içinde geçinip giden dindar müselmanlar vardı. ‘Men la^ yerham, la^ yürham’ Acımayana acınmaz.. Gök çiçeği, ten çiçeği vardır. Ay sarısı, sarıcıl. Cebrail’in 600 kanadı vardır, ikisini hiç açmamıştır. Onları ancak Kadir Gecesi’nde açar. Kadir gecesi geldiği zaman Allah (c.c) Cebrail’e emreder. Süvari meleklerle yeryüzüne inerler. Elinde yeşil bir bayrak vardır, onu Kabe’nin damına dikerler. Can alıcı güzelliğin monarklığı, is yapan telaş, hiçsellik ve ulumalar ve ‘Sağapo/ Yeti ise esa’  ‘Seni seviyorum/Çünkü sen sensin’ derdi. Derdi çünkü;

La ilahe illa Ente

Subhaneke İnni

Kuntû minez zalimin.

İslam donanması ve ordular kısa sürede, Hint’de İndüs kıyısında, Çin’de Kanton limanında ve Büyük Yunanistan’daki Napoli’de görüldü. Çünkü oruçlunun kuruyan dudakları, kıyamette iki gözünün arasında nur olacaktır. O, Kur’an’da yer alan çok soyut ve çok genel postülaları ile ilim gerçeklerine feyz veren İlm-i Ledün’dür. Ve günde 13 defa Rabbena A^tina duası okur. Hz. Peygamber İbn Revaha’yı zekat toplamak üzere Hayber’e gönderdi dedi. (Cassas, Ahkamu’l Kur’an, 1.507-508). Üzgü, kör yılan Tiber kırları, sönük ay, öğle sıcağında kısık sesiyle öten kuşlar. Çınlayan ova, Muhammedi^ bir neşe yayıyordu.

Muhammed’in Züheyr’in oğlu şair K^aab’a  verdiği hırka gibi, değerliydi. Yusuf’un gömleğinin kokusunu Mısır’dan duyan Yakup, Kenan kuyusundayken onu nasıl göremezdi. Dervişlerden biri öyle yoksulduki evi Medine’nin iki kara taşlığı arasındaydı. Yusuf sonra Mısır’a sultan olmuştu. Çöle kurularak deniz yolunu gözleyen sfenksin gücü, minotaur böğürtüsü, deşilen sol böğrü. Ebu Davut’un Sünen’inde, Beyhaki’nin Sünen-i Kebir’inde, Hakim’in Müstedrek’inde, Ümmi Varaka’nın ev halkından söz edilir. Örülü saçları ay ışığında kuş kanadı gibi parlar, sütunların devrilen gölgeleri arasında şahin başlı kanatlı adamlar, kara mermerden iri kediler bir görünür bir kaybolur sonra leylak büklümleri arasından kokular yayılırdı. Yaşamını iç içe yer alan sonsuz sayısız biçemde iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirinin içinde yer alan sonsuz sayıda dairenin, birbirine olan göreliği üzerine şaşırtıcı araştırmalar yapmaya adamıştı Sonsuz sayıda iç içe yer alan sonsuz sayıda dairenin birbirine  göre olan sonsuz göreceliliği üzerine birbirine olan sonsuz sayıdaki konumunun birbiriyle oluşturduğu sonsuz görecelilik üzerine şaşırtıcı bulgular elde etmeye adamıştı (Baskı hatası). Düğünler, toyraklar, monarklar, suda yankıyan öz, Ficar savaşı ve Muhammet, çiğle kaplanmış otlar gibiydi. Issız yolda yürüyordum, ova yalnız ve çırılçıplaktı, kuru bir ağacın, en uçtaki incecik dalında, tek bir kuş, kıpırdamaksızın, hiç bir yere bakınmadan, öylece duruyordu, öylesine etkılenmiştim ki Transilvanya Prensi Kazıklı Voyvoda-Kont Drakula gibi kalakaldım. Pakistan’da Hunzalar bölgesi insanları uzun yaşarmış, Jules Verne’in Keraban adlı öyküsünde Osmanlı zamanında Avrupa yakasından Üsküdar’a geçmeyen biri, devletin yüklü bir vergi istediğini görünce, inat bu ya bütün karadeniz kıyısını dolaşarak 3 yılda Üsküdar’a geçmiş, Bulgaristan, Romanya. Rusya, Kafkasya dolaşarak, işte buna Keraban taktiği denir. İrani bir adam karşıma çıktı, can çekişen köstebek ve tavşanları göstererek, iğdeler de ağlar, hayvanlarda öldürülür dedi. Öküz başlı minotaursa, Narcissus suda salınıp duran hayaline, su ise,  Narcissus’un gözlerinde salınıp duran suya  bakardı hayranlıkla dedi. Latince ‘Risus abundat in ore stultorum’ Gülmek aptalların ayrıcalığıdır. Matematekçi Apolloniusun Konika adlı kitabı, Amarna krallarından Ay arlı firavun der ki, sanki Uhuru (Klimanjora) zirvesine çıkmış gibi sevindi, Zişan Efendi çağırmış gibi koştu, ki insan zamandır dedi. Ve Obsessif  kompulsif krizler, karanlık bir hırs, Seram adasının Masohi kenti, Aceh eyaleti, Halmahera adası, O affeden, çok sevendir (Büruc14) . Din kardeşlerimiz Uhud harbinde şehit düşünce Allah-ü Teala onların ruhlarını yeşil kuşlar halinde yarattığı bir takım şekillere koydu. Şimdi onlar cennet ırmaklarına varıp sulanırlar, cennet meyvelerinden yerler. Arşın gölgesinde asılı altın kandillere konup rahat ederler.

Kaladan indirdiler

Kır ata bindirdiler

Üç günlük güvey iken

Yemen’e gönderdiler.

Diye ağladım  

Ebu Hureyre, Kedicik Babası, kedi dostu idi. Bir gün kedinin biri giysisinin üzerinde uyuyakaldığından, onu uyandırmamak için giysisini kestiği söylenir.. İsa ise çamurdan kuş yapıp uçurmuş, anadan kör doğanların gözlerini açmış, gökten sofra indirmiş, mezardan ölüleri diriltip kaldırmıştır. O ara uzayda parçacıkların tanrısı olan Higgs parçacığını bulduk, gökteki Kış Üçgeni’ne benziyordu. Aracımız 1.4 güneş kütlesi olan Chandrasekhar sınırı aşılınca patlayan kütleler gibi patlayıverdi. Kütle olmasaydı evren içinde parçacıkların ışık hızıyla sağa sola uçuştuğu delicesine çalkantılı bir denizi andırırdı. Piramitsi, üçgensi, prizmatik biçemler uzanıyordu önümüzde. Üçgensi yeşillik, piramitsi örüntüler, prizmatik, konik nesneler, şeyler devasaydı ayrıca. Çamların altında küçük bir kuş ürküp kaçmıştı. Alevler aç gözlülükle bedenini yalıyordu. Yeni açan ceviz yapraklarına baktı, ne buruk ne esimli bir kokuydu yarabbim...

Ölümseyen bakışlarla, dizginlenemeyen, gem vurulamayan duygularda var mıdır dedi, kül sesli insanların yurduna gelmiştik. Resul-i Kibriya uzakta duruyordu. Talut’un yasak sudan içmeyen erleri vardı, tüfekyan ve silahşöranlarla savaşıyorduk, biri Emirdağ Lahikası’nın 42. Sayfasındaki gibi savaşın diye bağırdı, tepede bir kadın usdışı bir erotizm görüntüsüyle dansediyordu. Savaşanların geride kalan küçücük çocukları, anasız babasız ölüp, boşluğa

karışıyorlardı, yanımdaki cenkçi onlarboşlukta sönük yıldızların olduğu yerdedir biz göremeyiz, orada küçük kuşlar gibi kolları açık uçuyorlar ve sonsuz bir düş gibi uyuyorlar dedi. Ve sonsuza dek bizimle kalacak tek şeydir ölüm dedi. Bu sıra Annabalı bir yiğit öne çıkarak haykırdı bizde arkasından silsilelerle atladık.

Bir keçi damının içinde uyandım, başımda duran köylü bir dağ gezintisine var mısın dedi. Prizmatik, piramitsi örüntünün ardındaki yeşillikte, külümsü düzlükte , kül sesli adamla, bir plazmanın içinde, bir atın dizginleri elimde, üçgensi örüntü uzakta, konuşuyorduk gecenin içinde. Gravürdeki dişi domuz bir çocuk öldürmüştü ve 1386’da Falais’te asıldı. Bir adamı öldüren at 1389’da Dijon’da asıldı. Bir batında doğurduğu yedi yavruyu beslemekte olan başka bir domuzda Savingy’de bir çocuğu öldürdüğü için idama mahkum edilmiş, ama domuz yavruları suç ortaklıklarının kanıtı olmadığı gerekçesiyle suçsuz sayılmışlardı. İris çiçeği gibi, bir Çin atlısı geldi, Paul Celan’ın Ölüm Oluğu’ndan söz ettiler, müjdeleyen, muştulayan şeyler söylediler. Köye gelen kör hasırcılar gibi, deniz ifriti, yada araba camı yıkayıcılarının baladı gibi. Piramitsi dingin yeşilliklerin, kül sesli prizmatik örüntülerin bağ evi gibi.  Barış için sorguç ve öküz kuyruğu sallarlardı. İmparator ırmağı geçip batı yönüne gitti, Atlarını Hua dağının eteklerine bıraktı ve bir daha binmedi. İnekler şeftali ormanlarının boş sahalarına dağıldı, bir daha kullanılmadı. Arabalar ve zırhlı giysiler kana bulaşmıştı, yeraltı odalarında saklandı, bir daha kullanılmadı, kalkan ve mızraklar kaplan derisi ile sarıldı. Önderler derebeyi olarak atandılar. Silahlar kılıflarına kondu. Bundan sonra tüm yeryüzü Wu Wang’ın silah kullanmayacağını  ve asla savaşmayacağını öğrendi.  Ekinlere bit ve kırmızı örümcek kenesi dadandı. Taftazan’da dünyaya gelen Sa’d gibi.

Can çekişen, çiğli, çirişli otlar gibi. Galile, Taberiye gölü, Kızılağaç ormanlarında küçük çulluk ve domuz avlardık. İran- Turan, Kayrakan dağında, Gobi balığıyla, kör karidesin  ortak yaşarlığı gibi dosttular, yılan gözü gibi parlıyordu göl, güneşe bakabilen tek kuş kartaldı, Mecdelli meryem Maria Magdelana’ydı. Ağaç perileri vardı. Dudakların dişi bir keçi kanınnı akmış olduğu nazik ezik ezilmiş çiçeklerdir. Kaplanların sevdiği yatağına aldığı kadınlar, at irisi ve arı gövdeliydi. Orada tanrı sol topuğu üzerine oturmuş düşünüyordu. Dağ kekiğiyle kuşatılmış su köpüğüydü. Antep’ e Küçük Buhara derdi. Havrani kürkü, çuha ferace ve elvan boğası renklerinde. Denizaltı mağaraları Galile denizi Lut gölü Gor çukuru gözleri balık gözü gibi bakıyordu ‘Yengeç dönencesinin birazcık kuzeyindeki kutsal Medine kentinde o gece ay görünmedi. Sydney gribi gibi,  Uzayın hiçselliğinde havölayan köpekler ağlayan kediler. Hz İsa’nın şakirtleri bir köpek ölüsünün yanından geçiyorlardı şakirtin biri şöyle dedi: Köpek nekadar kötü kokuyor. İsa şu cevabı verdi: Ne kadar beyaz dişleri var. Muhammed köpek için halis siyahını, iki noktalısını öldürmeye bakın çünkü o şeytandır dedi. Boşnak tüfekçilerle Fas çayı kaynatıp içerdik Kötü zamanda fasık ve dinsiz olanlar saygılık görürdü, gıybet ve bühtan çoğalmıştı. Güneş batıdan doğuyordu, Mehdi zuhur etmişti, Dabbetü’l arz adında bir hayvan yeryüzüne gelmişti, Ye’cüc Me’cüc çıkmıştı, doğu batı ve Arabistan’da üç bölge yere batmıştı. Kabe yıkıldı. İnsanlar kafir olup Kur’an, mushafların sayfasından ve insanların kalplerinden silindi. Songün geldi. Ashab-ı Kehf mağara arkadaşları demektir. Kehf suresinde anlatılır Bir takım gençler devrin inkarcı kralı Dikyanus’un zulmünden bir mağaraya sığınacak Kıtmir adlı köpekleriyle orada 309 yıl kalacaktır. Yalancı peygamberlerin yalancılıkları onları daha zor duruma düşürür Müseyleme’nin tek gözlü birinin gözü açılsın diye gösterdiği gayret sonucu adamın iki gözününde kör olması gibi. Kina^ne kabilesinin Arap’ı gibi. Ben Ğı far’dan bir kişiyim dedi. İlk Hicret Bi’set’in (peygamberliğin 5. Yılında bir ağaç kovuğunda canı alınan Zekeriya gibi. Muhammedin Mute savaşı. Suraka geldiği yerden geri döndü. Zehirleniriz diye Acve hurması yedik Asyut’ta (Mısır) doğdu. Nahle vadisine geldik. Tanrının sol topuğunu kaldırırsın, göreceksin ki taş kırıktır. Kumrular adamıştık. Kalp rikkati kalmamıştı ve aramızda dünya sözleri geçti. Cabir (R.A) anlatıyor             

Za^tu’r-Rika^  savaşı olduğu gün Rasulullah (s.a) ile birlikte idik. Gölgeli bir ağacın yanına geldiğimizde onu Rasulullah’a  (s.a) bırakırdık.(Burada da öyle yaptık) Derken müşriklerden bir adam çıkageldi. Rasulullah’ın (s.a) kılıcı ağaçta asılı idi.. (Hemen Hz. Peygamber’in (s.a) kılıcını alarak) kınından çekti ve Rasulullah’a (s.a) ‘Benden korkuyor musun? Dedi Rasulullah (s.a) -Hayır cevabını verdi Müşrik :Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Efendimiz ‘Allah’ buyurdu Ebu^ Bekr el İsmail’in Sahih’inde rivayet ettiği hadiste Müşrik :Seni benden kim koruyabilir demiş Peygamberimiz (s.a) Allah demiş. Ravi diyorki: Bunun üzerine hemen elinden kılıç düştü Bunun üzerine Rasülullah kılıcı aldı ve Şimdi seni benden kim koruyabilir dedi Müşrik’de’ Yakalayanın hayırlısı ol dedi. Tan yerlerinin sülbü ve sası çiçekler gibi.  Öyle bir rüya görmüştüki gökyüzünün nur serepen aydın ayı süzülüp kendi üzerine inmiş ve onu ışık ışık parıldatmıştı. Rüyasını zevcine anlatınca Sekra^n şöyle demişti _Ya sevde! Şayet rüyan sadık ise. Ben yakında öleceğim sen de benim vefatımdan sonra evlenecekin İşte o an Sevde’nin gönlü acılaryla dolmuş, gözlerinden şebnem damlası yaşlar akmıştı Kısa bir zaman sonra Sekran öldü. Ve gündüzler ve geceler sonra Allahın Sevgilisi  ol zaman ve mekanın ve bütün mahlukatın peygamberi ona talip oldu Sevde Hazretleri, gökten ayın kendi üzerine inmesinin manasını şimdi daha iyi anlamış oldu. Işığın altında tatlı bir ömür sürdü . Takva^ ve vera^ sahibi  idi ömür ırmağını kevserleştirip Cennet gölüne akıtmasını bildi. Mekke kumları üzerinde Habbab’a işkence görevi Siba İbn-i Abdilüzza ve kabilesine düşmüştü.  Su vermez ve çıplak gövdesine demir zırhlar giydirirlerdi.  Başını kızgın demirle dağlamaya başladı Dağlamanın verdiği acılardan baş ağrılarını unutmuş oluyordu. Habeşistan ve Urbanistan’a gitti. Matese gezegenini gezdi. Atalarımız ökaryotlarla, kuzenlerimiz bitki hayvan ve mantarlarla dolaştı  Seni atının kuyruğuna bağlayacağım, güneş Sulieyka tepelerinin, arkasından kayboluncaya kadar seninle ormanlarda dörtnala dolaşacağım, Kanatlı at, Maya tekerleği, kesilmiş su, göçer kent ve dört köşeli üçgengibi. Tepeyi aşınca çölde bir tavus çıktı karşılarına. Tavus konuşuyordu çölde bir tavus, o an anlaşıldıki konuşmak insana özgü bir şey değildi. Selefkoslara doğru yürüdüğümde paramızda Erbil’deki profilim vardı. Otrar’dan Curcan’a kadar gittik, sonra Urfa yakınlarındaki Edessa’ya geldik, Zengilerin egemen olduğu yerdi burası, Hipparion’un ansızın ata dönüşmesi gibi garipti herşey, Hintli Kahraman, gökte Herkül gibi süper kümeler görünüyordu. Hyksosların hükümdarlığı zamanında  başkent Avaris’ti.. Sıfır çarpı bin, sıfır ama bin çarpı sıfır , bin sıfır ederdi. Bir zamanlar Bizans’ta bile eşkiyalar türemiş. Kozmonot Mars’ta öldü mezarı ordadır. Önümüzde. Arkamızda , üstümüzde ve altımızda olan şeyin en yakın hali üstümüzdeki, sonra önümüzde sonra  altımızda sonra aradımızdaki dir dedi. Umru dalları. Somali’de kızlara İstanbul adı verilirdi, İstanbul’da bir incir ağacınada Yavuz Sultan Selim adı verilmişti. Fırat vadisindeki Bandola ovası yakınlarında tutsak düşer önce Moskova’ya sonra kuzeydeki Vetluga kasabasına götürürler Kim’dir adı. İslam, kız çocuğunu hurma ağacına asıp ok talimi yapan vahşi Arap’ı insanileştirdi. Valsler, polkalar, galoplar, kadriller besteledi Strauss, Tunus gülü koklardı yel gibi giden iki Fas kısrağının üzerinde. Bir Yehova  oğlu gibi kavgada  ‘Samson seçimine’ geldi dayandı iş, yani eğer beni öldürürsen sende öleceksin ve cehenneme birlikte gideriz oyunu. Bu üç ülke arasında (Benelüx gibi) geçmişteki Delos Birliği öyküsünde olduğu gibi para ortak birikimler bir para küpünde toplanıyor giderler oradan karşılanıyordu. Plevne’nin sonu ise şöyle oldu: 1879’da bir Bristol gazetesinde şu haber çıktı: ’30 ton insan kemiği Plevne’den Bristol Limanı’na getirilmiştir.’ Ufacık bir Balkan kasabasını ele geçirmek için hayatlarını verenler, İngiliz topraklarını gübrelemekte kullanılıyordu. Maveraünnehirden gelen Kapisa Kiyonitleri  Bamyan’a göçettiler. Heftalitlerin geçişinden sonra Baktriyadan, Pencab’a kadar barış geldi ki, yılan gibi kıvrılan yol Taganroglu Anton Pavloviç’in ölümünü duyuruyordu. Ve öyle iştahla silip süpürüyorduki adam önündeki eti bir an köpek görüyorum sandım. Bütün bunlar geçip giden anın sölpük tutkusu. Kenan ilinin keçi çobanları veya Roma’da geceleri uykusuz köleler arayan Agrippina gibi gözümü uyku tutmuyordu.

‘Şimdi yokuş çıkıyorum

Ama bunu herkes söyler.’

 

Sezar tam bir katışıksız tam bir kreoldu dedi yalan dedim bütün insan saf yada melezdir yanı, geceleri uykusuz köleler arayan Messelina yada Agrippina gibi, Kenan ilinin keçi çobanları gibi yani

 

 

Pinar ağacının gölgesinde dedi, berkliydi, ipekten, isfandan, iskalarya, ispenç ve isfendiyari, ebabil kanadından hızlıdır Ebrehe ruhlu biri. Gallipoli sesleri. Bulamaç yer, Öklit sarmısağı dikerdi.Var mı  bu dünyada avazat kuşu, yok mu bu kuşu. Sıktı, Sıtkı, bitti. Köy yeşildi dedi. Son bir soluk verdi.Zambak özlemli çocuktu, tepişir gibi sevişirdi. Sümbüllü derelerde. Evdemonist türküler. Telgraf çiçeği ve Merkep köprüsü teoremini bilir. Trake solunumu kurbağa, bu denizde bir zamanlar Bakha’ların dansettiğine inanılır, uzayın derinliklerinde çatırdayan kalkanlar, sığırların gözyaşlarını içen böcekler, kedi pençesi, gündüzleri Hz. İbrahim’in çadırnıdna sızan hafif ışık, şafakta bilmediği bir şeyi arayarak yürüyen biri, kuşun alev süslü tüyleri süzülür aşağı diyen Stevens, Eflatun’un cini,

‘Yirmi karlı dağın arasında

Kıpırdanan tek şey

gözüydü karakuşun.’

Ve...

‘Rüzgar kanatlarını unuttu

yaz yılanlarını sakladı

tıkandım tüm sonuçlanacak

tınılara

yine yankılanır gölgen ormanlarda

eylül yorgun kavim

her iz seste

aralanıyor yıld ızlarda’

filizlen filizlen ey ilkel yürek apşap yol güneş

Soğuktan kaskatı kesilmek üzereyken  eve ulaşıp, yatan bedenlerle tıklım tıklım dolu olan odada, iki kişi arasındaki  hendeğe çırılçıplak uzanır.  Evin sahibi lambayı söndürünce, karşı duvardaki rafta ,  Beyaz Leydisi’nin imgesini görür..Bir titreyip bir yanarak uyumaya çalışır. Tam o anda,

uzaktan küçücük görünen Beyaz Gül raftan inmeye başlar ve yanına yaklaştıkça canlanır. Siyah Adam öldüğünü sezer. Utanç içinde yattığı yerde çivilenmişken Bakirenin adını seslenerek yanına diz çöküşünü izler. Bakire onun

BeyazAdamı öldürdüğü elini tutup öper. Çocuğuna kıyılmasına dayanamayarak ağlaya ağlaya mermere, balmumuna, tahtaya, fildişine dönüşen Bakirenin öç almak için, onu öldürmesine yardım ettiğini öğrenir. Bakire Tristan’ı  ödüllendirmek ister ve yanına uzanır; kendi üstündeki giysileri çıkarması konusunda adamı zorlar.’ Bizans’a Azep askerleriyle Fener tarafından saldırdık. San Romano kapısından Urban ateşiyle içeri daldık, onlarda Grejuva ateşiyle karşılık veriyorlardı. Adada aslanlar, kara tüylü tavuklar yün giyiyorlar, balıkların kanatları, kuşların pulları var, taşlar yüzüyor, tahta batıyor, kelebekler geceleri büyüleyici bir güzelliğe bürünüyor, sular içildiğinde başdöndürüyor, bir keklikle bir keçi alt alta üst üste oynaşıyor.

Curcan’da, tuzlu Ceiba ve Hülagü oğlu İlhan bir şiir söyledi, İlhanlı imparatoru ve tüm bunlar sütleğene övgü dedi.
Bir balık gördüm gök içinde/İzliyor/Bir soprano çınlatıyor cehennemi/Balığın ağzı açılıp kapanıyor/Balık ışık yılı/Balık beyaz/ Gümüşlü.      İlhan’ın şiir değişkesi gibi. Çekirgeler, ateş üfleyen bir ejderha, berbat bir hava, fırtına ve rüzgar, iri , ceviz büyüklüğünde dolu, pusatlı insanlar, kurt sürüleri ve işte deprem... Her gün bir tabak yumuşak mamut eti ve uzun azı dişli kaplan ciğeri, az miktarda fok yağı, bizon beyni ve kemik iliği, kucak dolusu lifli yabanıl sebze, türlü yemiş ve buruk tatda meyve, ama ekmek ve tahıl yok.
‘Sticklgruber’ -Hitler’in asıl adı. Çarmıha gerilmişcesine uçan ilk yarasaların dışında kimseyi görmedim, bir keçi tutuyordu boynuzundan. Ölüyordum, deniz gökyüzü, dağ, adalar yanaştı ve iyice abandılar üzerine, sonra güçlü bir kasılmayla uzayın en uzak sınırlarına çekildiler. Boğaziçi’nin en dar yeri olan Asomaton (Bebek) köyünde Rumeli Hisarını yaptırmıştı   13. Yüzyılın Selçuklu Konya’sı, Renaissance’ınbeşiği olarak karşımıza çıkmıştır. Varoluşçuluk’un Herakleitos’dan sonraki ilk ve gerçek temsilcisi 1200’lerin ortalarındaki Anadolu’nun Mevlana’sıdır. Yüzyılın başında Gabriel Marcel’in ‘sen, ben’in

kanrşısında oturan ben’dir’  şeklindeki motto’yu ortaya koymasından sekizyüzyıl kadar önce, Mevlana, ‘benimle senin arannda ne ben ne de sen vardır’ demiştir.. Sufi kimdir, Fatih şarap içer miydi, Hançer-i Dahhak nedir, Başta at nalı taşıyan rakip midir, çengel çiçeği, baba ve oğul arasında iki mektup mudur, çılgın aşıklar ve serhatler , Galata, sultanlara kafa tutan şairler, at ayağına serilen kumaşlar, kağıt sunanlar, başta ateş yakanlar, bayram ve bayram ertesi, hat geldi!.., Kanuni’nin emriyle idam edilen oğlu Şehzade Beyazıt. Kuran Mekke’de inmiş, Kahire”de okunmuş, İstanbul’da yazılmıştır. Zarttır zurttur. Şimdi Dulkadiroğulları  denilen Türkmenlerde kadınların erkekler kadar yiğit savaştığını, böyle 30.000 kadın savaşcı olduğunu söylüyorlar. Dulkadiroğlu demek  anası savaşta ölmüş yetim Kadir demektir. Tir tir.. Bertrandon , Halep civarında sekiz atlı Türkmenle karşılaşıyor, bunlardan biri kadın ve bir kalkan taşıyor. Bizantik. Tekfur sarayı ve Artukoğulları. Grieg’in Solveig’in Şarkısı’nı söylemeye başladı.    Dil ve iletişim dört bileşenden oluşur, bu dört bileşen şunlardır:  Sözcük Bilgisi, Gramer, Prozodi ve Kinesis. Anadoluda keçi güdenler ve deniz kozalağı.  Beyaz giysiler içindeki bir piskopos, harabeye dönmüş antik kentin içinden geçerek üzerinde haç olan bir tepeye vardı. Haçın önünde diz çöktü. Bu sırada askerler, oklarıyla ve ateşli silahlarıyla piskoposu öldürdü. Arap keçi gözü gibi deli incirlerin  sırıttığı yoldan , kente giridik ve insanölümsüzlüğü değil bir zamanlar ölümü aradı ve onu  buldu. Yaşamdaki en büyük tansık ölümdür.  Allahım, kalbime bir nur ver., önüme, arkama, sağıma ve soluma bir nur ver. Üstüme ve altıma, sağıma ve soluma bir nur ver. Kulağıma, gözüme, etime ve derime bir nur ver. Kanıma ve kemiklerime bir nur koy.  Madde bir  bulutun  bulutunun  bulutunun  bulutunun bulutunun  bulutu gibi bir şey dedi.

Bing bang dan önce ne oldu, Stephen bu soruyu, Kuzey kutbunun kuzeyinde ne vardır sorusuna benzetiyor. Tuhaf bir İnka kuşu gibi.

Hermon dağından geçerken yılan kuşları sardı çevremizi , renkcil, çağırtı, böğürmeler, çanak yapraklar., yüz milyon yıl önceki Gondwana kıtası ve Protestanların  I960’da Protestan Oranga tarikatı lideri olan William’ın Katolik kral II James’in ondularını yendiği Boyne savaşının yıldönümünde, kum zambağı, orada kral Antiochos’un tanrıyla el sıkıştığı anın işareti aslanlı horoskobu  dahi görmüştük. Başkırtca, Kırgızca, Yakutca, Kazanca ve Altayca gibi Özbekce diller Gün ağarırken., Firavun öyküleriyle, dağlarda yaşayan cüceleri anlattı.  Gökleri ateşe veriyor, insanları toprakta yetiştiriyorduk.. Sütleğene övgü, hiç ve eros dedi.  Babil ırmağı kıyısında Sion’u anıp ağladık Katagülli, kadrajlı dom!. Kızıl ağaç ormanı

Nostromo... Tukan yıldızı, Rigel yıldızı, yeşil saçıntı,  Boğadaki El Natlı yıldızı  Avazat kuşu, ispenç ve isfendiyari, özlemi zambak, Gallipoli sesleri, trake solunumu kurbağa, toygar sürüsü havada, karyokinez bakışlı Dudu, ipekten, isfendan, iskalarya, kınnapla kağşayan Ümmü, telgraf çiçeği, buğday güveleri, arpa pireleri, üvezler koyun ağılında, horanta çalıyor kınnap dilinde, çoban püskülü sarkar atından, atın satın yeri küfran diyarından, figan hanım oldu şimdi, hünnap sadmeler, Evdemonist türküler... Sığır keneleri, yeleleri rüzgarda dalgalanan Korsika atları. İris çiçeği. Denizler firavunu, nemrutu

“Zifiri karanlıkta

Kurbağanın ağzından

Çıkıyor ay”

 

Atina’da Altis korusunda yapılan olimpiyatlar, tanrının hızıyla koşan Rodoslu Leonidas gibi. İris ki ölülerin çiçeğiydi.

Judea dağının karları gibi beyaz bir yüzü vardı   Robotlar balıkı , balık maymunu maymun seni sen robotu yarattın efendi benim artık her yaratılan yaratanın efendisi ol muyor mu sen hayvansın güç erk bende artık. Bundan sonrası mı bende o’nu tanrıya yaratacaım ve o hepimizin efendisi olacak Osmanlıda piyaleyken piyadeyken bile Copland’ı dinlerdi Grieg’in Ağıtsal Melodisi ve Bartok Efendinin divertimentosunu dinlerdi ama gariptir Zenofobisi vardı uysal Leandro, savaşcı gezgin Odysseus ile sonsuzluk antlaşmasının giyitlenmesi felsefe düzlem cisim algı biçemi  soyut emek yaşamak 2x2= 22 hayır 0 falan dedi ve bir takım zırvalar söyledi derinlerdeki boş mavilikten bir uçan daire onu gelip aldığında otantik düşün bunda katkısının ne çok olduğunu düşündü yekpare plakalar ve Solaris gibi.....

Öyle ki Hipokrat’ın mezarının üzerinde arılar yuva yapmıştı ve ürettikleri balda çocuklardaki pamukçuk hastalığına iyi geliyordu Karanlıkta 400 parça gemileriyle limana yaklaşıyorlar, limandaki dühnya ölüm uykusunda, nöbetçiler hayal gördüklerine sanıyorlar ve liman ateşe veriliyor..Ukaz panayırı. Mısır koçanı, kundağı, kapçığı  . Omurgalılarda C değeri olarak bilinen genom boyutu, Foto galvaniz parabolik oluklu santral, yakıt peteği, ay ağırlığında kondritlerden oluşan ek kaplamalar, kantonlar, Kelt destanlarında ve büyük Frederik’in  saklandığı mağarada Muhammed’inki gibi örümceğin ağ ördüğü yazılıdır, Muhammed görünmeyen bir tepeden iner gibi garip ve önemli bir yürüyüşü vardı, bir uzak doğu pagodasında tapınırdık, Netanya’da , Ürdün gölü kenarında  otururduk. Sıkıcı bir öğle üzerinde ne tür bir ölüm hangi renkte gözyaşıdöküyordu acaba Sevit (hobi) leri var mıydı. , incir ağaçlarının dibinde cinler, kara dutun dibinde eşek arıları yaşardı, Pribilof adaları vardı, kilise kulelerinin haçlarına konmuş kuşlar  Villon’un Asılmışların Baladı’nı oku..

 

                   ‘Körbilim boş toprakları sürer

                   Çılgın inanç kendi tapınağının düşünde yaşar  

                   yeni bir tanrı yalnızca bir sözcüktür.

                   İnanma da, arama da; herşey saklıdır’        (Alvaro de Campos)

 

Janist rahip diyor ki:

                                       ‘Bu vücutların içinde ne işimiz var

                                        Belki de içlerinde yolculuk ediyoruz’

 

 

Kendine özgü Kantemir notası yarattı. Ben Marco Polo,  Alamut yani Akbaba yuvası denilen yeri gözlerimle gördüm.

Piranhalar takımı gelincede savaşı kazandık.. Asaf Cemil’in Düş Tutanaklar’ımı yazarken mistik bir süreç içinden geçtiği söylenebilir mi? Bu soruyu onu daha iyi tanımamın yanı sıra, roman ile profan aydınlanması,- daha açık bir deyişle hidayete erme arasındaki ilişkiyi irdeleyebilmek için soruyorum.

Anemas zindanı nerede, uzayda uçan kuşların varlığgı  Dünyadaki tekçil-monist düşünce yapısı, Antartika’daki Vostok gölü Omega, Erboğa, Küresel Yıldız Kümesi  Balık kemiğinden korsesini çıkaran koyunlar harabelerden geçerek aşağıya indiler koyun harabelerden geçerek sürüye karıştı.. Kraliçe Puduheba. Tanrıça Kibele tüccar karısı Lamassi, Karya kraliçesi Ada .  ilk kadın tarihçi Anna Komnena Karya ve kalinikhta Eski Mısır’da İbis tanrıların habercisi Hermes’i simgeleyen kutsal kuş Golgatam, kafa kemiğimi, solsuz solfej mi Medine’deki meçhul mezar, mezarsız yalvaç, çarmıh kanadını açmış kuş İbis,? 13. Yüzşyılda Artukoğulları sarayında Cezari adlı bir mühendisin yaptığı otomat insanlara ibrikle su, havlu ve tarak sunarlardı., Dekabrist ruhum söylüyor bunları, sifilis hastası (frengili ruhum. Karadelik güneş sisteminin içinden geçse bile tüm gezegenlerin yörüngesini değiştiriyor, böyle bir durumda dünyamız ya elips bir yörüngeye çekilerek şiddetli iklim değişikliklerine  neden olabilir, yada güneş sisteminden kovularak uzayın dondurucu boşluğunda yitip gider, yani dünyamız ölür.. Et yerken bazen kendimi köpek gibi hissediyorum dedim , arkadaşım şüphesiz yüzü insana benzeyen biricik hayvan köpektir, ve yalnızca onların yüzlerinde keder sevinç ve sıkıntının pırıltılarını iz ve esinlerini görebilrsiniz, bu başka hiç bir hayvanda yoktur dedi. Sirte körfezi, hologram, doğurgan olmayan dölevi akıntısı, Kız kulesinin antik çağdaki adı Damialis yani Dana yavrusu demekmiş ve Mercidabık.

Salamİs harabeleri, Riminili katır tüccarları, ahiret argonot, üç köstek taşı nedir bsilen var mı, Angloma nedirki

‘Kasırgalar iblisin salladığı orak’ gibi,  Gut hastalığı yani Nikris yani damla hastalığından öldü, ölümün e doğru  Hubyar Kadınla görüştü, Samur ve Amber devriydi. Hidiv bir Hidivlik? Verdiler.. Wilson’un  Yalnızlık Çağı dediği, , Parnassos dağında dedi. İçinde triptofan bulunan yiyecekler yer ve kendini hep iyi hissedirdi. Zagros dağları adını verdiği

 

Öyle sevilen bir politikacı halkın özlemlerine yanıt verebilen biriydiki cenazesinde  kalabalık arasında biri hiç unutmam

‘İnsan!.. güle güle...’ diye haykırmıştı.  ‘Akan suda ikinci kez yıkanabilmişti Eflatun’ Dağlarca dedi. Garip bir bilim adamıydı, atom bombası atılırsa, atmosferin tutuşabileceğini  söylüyordu.

Örümceğimsilerden migallerde trake bulunmaz. Merİh’lilerin ağaç yazıları gibi Tiberius Capri adasınada öyle çok köleyi uçurumdan aşağılara attırıp ölümüne yol açmışki, kemikler yığılarak siyah bir kayalığın oluşmasına neden olmuşlar ve Curzio Malaparte o kara kayalıkların üzerine sayfiye evi yaptırasıymış, yani kölelerin kemikleri uzerinde oturuyormuş Malaparte..

Anghİarİ Savaşı adlı duvar resmi yarım kalan da Vinci gibi, kitap bastırmak zordur, bir keresinde yayıncıya Tevratın fotokopisini götürdüm, ilk 150 sayfa fena dğil, tuttum ama adını Kızıl Deniz Haydutları olarak değiştirirsen basım için 3 yıl sonraya gün verebilirim dedi Eco söyledi bunu.Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgalinde mermiler boşa harcanmasın diye ülkelerinin işgaline karşı direnen Mısırlıların ensesine basarak Nil Irmağında boğuşları. İngilizceye en yakın Hollanda ve Almanya kıyılarında konuşulan üç Frizye dili içinde tehlike çanları çalıyor Nietzche Sifilis hastasıyker genç bir eros kapısını çalar elinde iris çiçekmeleri, Sahaf’ın keçisi yanındadır, venüs çiçeği gibi  Perseus, kötü niyetli kral Polydectes tarafından Gorgonlardan biri olan yılan saçlı Medusa’nın bsaşını kesmekle görevlendirilir. Bu içte kolay bir iş değildir Medusa’nnı görünüşü o kadar korkunçtur ki ona bakanlar anında taşa dönüşür Bunu bilin Perseus tanrılardan yardım ister Athena ona görünmez olmasını sağlayan bir kask verir ve onu Medusa’nın yalnızca gölgesine bakması için uyarır Haberci Merkür’de ona kantlı ayakkabılarını ve sihirli kılıcını verir Perseus, Medusa’yı uykusunda yakalar ve kılıcıyla başını koparır Görevi bitip geri dönenn Perseus, prenses Andromeda(nın çığlıklarını duyar Deniz canavarı prensesi bağlamıştır ve yemeye hazırlanmaktadır Prenses çantasından Medusa’nın başını çıkarır ona bakan deniz canavarı anında taşa dönüşür Perseus prensesi kurtarır Perseus ve Andromeda birbirine aşık olurlar Kahraman Perseus’un başını kestiği Medusa hala gökyüzünden bize göz kırpar,...

Davut, Fırat yakınındaki Hamat’ta Tsoba kralı Hadarezar’ı yenilgiye uğrattığında 1000 cenk arabası ve 700 atlıyı tutsak etmişti ve yürümesinler diye ayaklarnı kırdırmıştı. Harun Reşit oğlunun düğününde yağmur gibi inciler serpmiş tüm davetlilere birer misk topu dağıtmıştı ki armağanlar ayrıdır.

Doğada eriyen plastik üretecek bitkiler vardı, maymunlar düşünmeyi düşünebilselerdi değişebilirlerdi, parçacıklara kütle kazandırdığı söylenen Higgs Bozonu’nun peşindeydi, en çok dikkatimi çeken şey kapının önüne tüneyen kuğu olmuştu.

‘Quo vadıs, domine?’  Nereye gidiyorsunuz, efendimiz?..

Keçi memesini andıran bir tepenin üzerindeki, ufak bir mavilikten bir yıldız çıkar. Osmanlı Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sanır. Ahılkelek kalesini alınca savaşı kazandığını sananlar gibi

Hangi kral Akitonyalı Eleanor’la evlenmiştir? Henry II, Arabistan çiçeği, Horgörü Bedevilerin ‘Çöl gemisi’ dediği develerimizin üzerinde, Hacı Kalfa Katip Çelebi gibi, diril, gece indi ve gölgeleri örtündüler, avunç büyüleyici kırlarda, yorgun çiçekler bürümüş. Diğer mimari ilginçlikte alınlıkta yer alan üç küçük kapının ilahi bir olay için kullanılmış olması. Bu kapılar yılda bir kez kutlanan İsiteria Bayramı’nda “Epiphanie” olarak adlandırılan ve “tanrının kendini göstermesi, varlığını kanıtlaması” olarak yorumlanan  olayın sembolik olarak yinelenmesi amacıyla kullanılıyordu. Magnesia Artemis’ gece tanrıçasıydı. Ay bazı dolunaylarda Artemis Tapınağı’nın tam karşısına, alınlık, orta kapı ve Artemis heykeli ile bir doğru oluşturacak şekilde ve belli bir açıyla geliyordu. Bu dolunaylarda altın kaplama heykel, ay ışığı ile aniden aydınlanarak, kendisini tapınağın dışında bekleyenlere gösteriyor, bu olayda izleyenler açısından gerçek bir ‘epiphanie’ olarak algılanıyordu.

Bekir’in babası Ebu Kuhafe, annesi Ümmü’l Hayr Selma binti Sahr’dır. Dölleyerek çiçek açımlarını uçuyordu arılar, Saturnus çağındaki yaşlılar gibiydik. Uranus’un oğlu gibi görkemliydi,. Yaşam ve ölüm sağrağını sundu ona, ay İris yayı gibi yükseldi başlarımızın üzerinde, İris’in sessiz yayı (gökkuşağıydı)

Anahtar deliğinden giren bir Arap atı,  Suları  vadileri doyuran Türk ırmağı, Borges kana kılıç suyu derdi. 16. Louis Varennes yakınlarında ele geçtiğinde üzerindeki paranın resiminden kendisini tanımış ve yakayı ele vermişti, kendisi için bastırılan paradaki resimden tanıyıp yakalamışlarıd. Gorgonlar diye kayıp bir öyküdan söz ediyordu. 8. Yüzyılda Tang Hanedanı döneminde cırcır böceği olarak yaşamış bir Japondan söz ediyor ve 17. Yuzyılda Çin’de yaşayıp ruhu 30 ayrı isme bölünen Şitao’dan sözediyordu., Şitao’nun  Portekiz’deki reenkarnasyonuda Pessoa’ydı.

Talut ve iman edenler ırmağı geçti ama Calut askerlerine karşı koyacak güçleri kalmadı.. Trianglum yıldızı  Güneş kızdönümüne girdi. İnsan, Kant’ın yaklaşımı uyarınca, öz istencinin  nedenselliğini  sadece özgürlük idesinde aramalıdır, çünkü özgürlük duyular dünyasının belli nedenselliklerinden bağımsızlıktır. Bu yüzden özgürlük idesi ile özerklik kavramı ayrılmaz bir biçimde birbirine bağlıdır. Özerklik kavramı ise akıllı varlıkların eylemlerinin  temelini oluşturan ahlaksallığın genel ilkesi ile bağlantılıdır. Kant , ulamsal bir buyrum nasıl olanaklıdır? Sorusu bağlamında özerklik (otonomi) ve bağımlılık (heteronomi) kavramlarını açımlar ve şu saptamaları yapar. Akıllı varlık, kavrayış dünyasına girer, onun kavrayış dünyasına girmesini sağlayah nedenler bütünü,  ya da nedensellik ‘istenç’ dir.   Etiyopya ile Hindistan’ı hep birbirine karıştırdık. Xeroderma Pigmentosum sayrılığından  muzdarip yani güneş ışığına çıkınca deride derin yaralar oluşuyor
































































LEDA

Değirmenleri geçip ırmak kıyısına vardığımızda, esen rüzgârla papatyalar yatışıyordu, birden kuşlar havalandı, sonra yukarıya doğru tırmanmaya başladık. Çalılıkların arasından keçi yolunu izleyerek öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah ki (ölü) kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Çayırda ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş battığında hâlâ uyuklar gibiydik, sonra çamlara yaslanıp karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklarda ay yükseldi ve gölgeler insansı, tuhaf hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, karanlığın içlerine doğru süzüldü ve gönül yarası gibi yitip gitti. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor ve gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek, sazlıklardan ovaya doğru yayılıyordu. Az sonra suların içinden bir nympha yükseldi  ve  pırıltılı geceyi aydınlatınca, tanrılar birbirine ‘Bakın, bakın ırmak perisi!’ diye bağrıştılar. İao! Oai! İao! Oai!
...
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda bir küçük yıldız parlıyordu. Yıldızın içinden başka yıldızcıklar fırlıyor, havalarda dolaşarak, saçlara, gözlere, dudaklara çarpıp sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı, bir Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektral saçıntıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün duyarlı dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve kuru bir öylecilik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü; tarih, şiirse; tarihte bir kahramandır çıkışı ve suyu kurbağalar içer diyen frengistan yakısı, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp canına kıyışı... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte gerçekten iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçesi, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak olmalıydı diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı elan hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani diline meraklanır Allahabat’a giderdik ki her dil dilimiz, her belagat rehberimizdi...
...
Tan alacasında bir başka ırmak perisinin çayırlardan doğru sudan yükseldiğini görüverdik. Aman tanrım bu ne güzellik, Venüs işte bu!.. saçları, filizlenen ışıltıda siyahiden sarıya, elâdan mora dönüşürken, kirpiklerden süzülen damlalar gözlerinin akında ince çizgilerle akan pırıltılara dönüşüyor ve sanki  gözler inanılmaz  hızlarda kırpışarak büyülü, rengistani harelere yol açıyordu, saçları beline kadar uzanıyor, zümrüt yosunların, kuru yaprakların ve altın sarısı kumların sarıştığı aylalarla sonsuzca bir güzellik yaşatıyordu ki işte düşler kadar güzeldi ve işte o kadar güzeldi ki Helios diye bağırınca ışık yukarıda durdu ve onu geri çağırdı ve o geri döndü ve işte sevgisi öylesine güçlüydü...

  
Sağrıları ay gibiydi, karanlıkta ayın suya vurmuş sureti gibiydi, göğüsleri ayın ışığa boğduğu tepelerdi, beli incecikti ve kışkırtılmış duvağın uzak deniz kalyonlarını içinde taşıyordu, gözleri karanlıkta masmavi yanıyor, havaya minicik yalazlar, kıvılcımlar fışkırtarak ortalığı aydınlatıyordu.
...
Demir çağlarındaki arabalar geçiyor, atlar metalik kişneyişlerle dörtnala, uçurumlardan atlayarak gözden ırak oluyorlardı. Mekke Şerifi, Babil Amirali, Cezayir Dayısı hepsi oradaydı ve yukarıda Eltanin yeni güneşimiz gibi parlıyordu... Su perisi yanımıza yaklaşıyor, yaklaştıkça görkül dev adımlarla yürüyen bir tanrıçaya dönüşerek onun gölgesine sığınan meczuplara dönüyor ve saçları arasında, vulvasının orasında burasında, koltuk altlarında yaşayan bambaşka acunlar ve canlılar dünyasının olduğunu şaşarak görüyorduk, hatta omzunun üzerinde nedensizce kaçışan yüzlerce öğlena ve kamçılı minik yaratık uçurumdan düşer gibi, birer birer aşağıya düştü de biz çayırların içinde, kökçüklerin arasında bir şeycikler göremedik. 

................................................. 






























                                      
















































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...