‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et
verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük
dizisi aramaya gerek kalmıyor sanırım.
Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan
Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı
bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz
vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü
belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce
oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı
olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini
yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı
centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir
görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir
üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin
eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf
bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte
anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır
kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın
tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır
kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi
içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken,
Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir
simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve
bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine
bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu
Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın,
letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en
şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan
kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir
şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa
vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta
adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal
ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok
uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz
her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü
sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın
dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına
yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir
hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her
gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda
kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin
dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır,
öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında
bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir
hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya
çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu
denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı
için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair
sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış
veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun
oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine
dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi,
biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu
anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik,
didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça
kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt
sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar
içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini
gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak
bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri
alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan
yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor /
kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla /
gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara
gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten
geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların
sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye
upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik
kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par
avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından
imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap
konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken /
tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu
gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi /
açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık /
çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla
/ karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs
balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle
/ dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha
kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini
sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka
cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen,
Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
NİTOKRİS
Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı
ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz
griliği surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam
Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’
adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla,
Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte
yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde
surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu
yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru
açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan
hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela
surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra
salgılayan sırtlanlara benziyorduk...
Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama
izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir
duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla,
burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında
ezildiğimi, görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı
biliyorum. Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de
göreceğiz...’
Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk
pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya
geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek
gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve
surlara karşı içine sinen korkunun verdiği
cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı
Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü
tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı
ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış,
çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya
çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi.
Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm
askerler sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden,
kölelere dek herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin
sefil semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün
ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin
yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice
tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular
sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra
kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..
Sonunda babam;
en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek
surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri
almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp
gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar.
Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok
yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler, Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış
ama erzaklar tükenip açlıktan kalkanların
kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar
içinde sürdüğünü anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş
ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda
açlık baş göstermişti.)
Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu
acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam
belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz
yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli
öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı
gün ki
Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci
günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon
Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve
inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz
bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey
kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir
kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile
şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip...
“Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın!” diyene hak veresi geliyor
insanın!..
(Savaşın
sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da
gönüllülere dilim dilim yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu
vahşet nasıl kabul görür ey Kambyses
diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı
aşktan değil, güçten yanadır!..’
Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp
şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla
Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam geri döndüğünde bütün bunları bir
bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek
aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken
geceleri, özellikle dağ başlarında,
orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun, gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp
yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama
sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden
sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs
kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana
yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti.
Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar
koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece
taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler
yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak
çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum
ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar
fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.
Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak
için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım
gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O
dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi
burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık,
ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki
kuleydi... Büyük bir ürküyle, kara
yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve
dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine
varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni
anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle
yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak,
sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde
harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki
uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda;
çöle doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu,
koyu kederlerin katmerlendirdiği,
hançersi iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl
dehlizlerin ağzından bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi
pırıltılı çöle açılarak, yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden,
mozarap motifi gibi karışık tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant
ellerinden, cennet öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar
ülkesinden geçip, gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu
aştığımda, birden onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!..
Maiyetim, katırlar, erzaklar ve toz fırtınasından sakınan askerlerle beni
bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’
bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de
gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar bana ne gördün, Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne
alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey,
kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı
sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda
bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&
BELLEK
Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun
öyküsü olacak...
Psambetik, morfinman
Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz.
Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği
yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir
yeryüzünde... Unutsak ya da
algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde
de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün,
minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta
ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete
dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı
dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini
belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini
göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla
dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve
Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi,
adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de
işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı,
sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu
çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve
meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan
olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya
gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden
ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu
yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak
denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı,
Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak
yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani
diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk
müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları denize su birikintisi manyetik fırtına propan
gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın
kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin
terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı
belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya
içti
Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende
aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim
bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli
duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı)
incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi
sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat
bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz
bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru
eğilmişti. O zaman vücudu her
zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı
dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç
görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş
uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o
bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk
defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen, avucunun
içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden ziyade kendi
elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın üzerine
şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin
üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık
aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne
baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı.
Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız
değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada
bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz,
hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka kendisini
çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule hazır, fakat
ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni bir alem
kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek
çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap
gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının
dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden
uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi
hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne
kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun
kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı;
kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını,
pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir
uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe
çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü
mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu.
Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi
birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü
ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında
kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim,
senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu.
Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının
ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler.
Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları
seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular.
Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey
değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi.
Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu,
yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son
gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü.
Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar
yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya
öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin
yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden
kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük
elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi
vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer,
ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle
uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve
ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk
merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay
ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu;
kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk
kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki
ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan
melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak
kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher
libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru
zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir
hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva
bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin
geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini
olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu
yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada
serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine çöreklenmişti.
O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski
yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini
duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en
üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu
belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın
vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni,
diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha
fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu
hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en
kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden
ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa
bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına yapmıyorlardı.
Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye
ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini
düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş,
eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok
derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden
atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki
oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem
utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla
geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle
güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez
Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini
teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti.
Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu
yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine
kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu
siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek
ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir
şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden
bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik
sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde
durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire
sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür
taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki
iç ve dış gözleri beraberce sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir
abanoz sathı gibi parladı; orada ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları
zamanki halleriyle gördüler. Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük,
her şeyin ilk kaynağı ve aynı ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı
çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar
gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan,
yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri,
ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını,
yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı
havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her
türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda
ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden
başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık
sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve
sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların
sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç
gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını
gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda
beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti,
belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları
içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare
ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip
etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri
uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti.
Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini
sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan
bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu.
Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu
öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in
kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında
suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve
toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın
ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz
insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı
bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün
efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun.
Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri
Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun
başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar
boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi
etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde
Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler,
Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve
Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu
böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı,
henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe
başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç
derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna
sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına
gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de
mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden
ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne,
çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu.
Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını
özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye
alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde
kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem
Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem
Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar.
Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde
bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp
kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk
yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini
kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem
yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan
sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın,
George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde
şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’
yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına
iterek, anlağımı eskisi gibi gün
ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği
gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise,
onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve
bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama,
Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm /
Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet-
Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya
dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür
emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası
olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar
da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde)
geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin
kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin
bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor.
Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan
biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını
arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar
beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi
izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak
her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna
başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz
olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol
açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın
Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta
ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını
açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst
boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon,
radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu
şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü)
onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü
(savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da
olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in
küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik
böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını
terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar /
Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan
titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru
köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik
yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu
anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına
almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan
kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler
Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında
bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden
gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi
mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu
nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü
dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini
sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor,
doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı
mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara
döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması
gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu
kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken
şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir
şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da
popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın
bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak
biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus veya havariun İskariot’u bile gölgede
bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle
veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında
Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte
insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze
almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi,
emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek,
içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü,
bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı,
yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki
düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler.
Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine
elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle,
ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir,
ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir
daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve
kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine
genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne
kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir
tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı
yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde
olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden,
hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam
ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin
karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın
öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın
yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız,
alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu
sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona
katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı
sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin
içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin
geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu
istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin
çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı
biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi
içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi
düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin
dökümüdür bilinmez ‘Anıdır Şimdi’
başlıklı şiir:
“Bulutlar
usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından
aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki
küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa
kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara
yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan
öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün
olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez,
sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep
iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk
duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir
yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler,
Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın
elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir
üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak
anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer
gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi
güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk
içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu,
bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü
de bu olsa gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek
isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak
demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde
yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir
bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş
bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi
özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir
görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam
öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık
yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana
bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım
yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en
minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru
koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre
yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer
unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp,
hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak
düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse
günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu
anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska
adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden
değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar
olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa
yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa
öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış
aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların
zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can
attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi
dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda
birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili
mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris , bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik
yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris , tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena ’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından
birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta
kralı Menelaos’un karısı Helena ’yı kaçıran Paris , Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı
Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için,
topuğundan okla
vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa
çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı
destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş
oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki
bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü,
aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun
derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’
gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde,
ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek,
yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı
noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans
pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını
adlı öyküden bir bölümde şöyle:
“Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının
hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi
anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini
tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya
çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha
gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp
bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim.
Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan
çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük
paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en
karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak
‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir
ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında
şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir
şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti
artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına /
Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca
sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım
tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı
yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları /
İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere /
Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki /
ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere
serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana
gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye
götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /
Burhan Günel / Etikus Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi
atlayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan
geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını
Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı
var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna
inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana
Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı
olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki
sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete
yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını
biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin
bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış
ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı,
zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi
aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir
kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu
düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı
hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların
estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara
ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken
olan unsurlardan biri olduğunu
kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür
duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım
dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha
bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde
alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin
alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün
gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür
ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak
insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla
baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini
günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç)
hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç)
hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar
hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola
ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin
son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara
dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir
suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile
getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir
incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın
kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor
sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse
kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz
Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden
yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar;
(Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan
/ dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma
çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan
çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol
keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla
döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil /
kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş /
barış çiçekleri benimdir /
bir
yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın
ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir
yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde
yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının
kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu
kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği
‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki
duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne
ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları
çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru
sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne...
benim annem kim?.. /
Küçüğüm,
tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! /
Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize
ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun
düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı
zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin
hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı
yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu
gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne
gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz
bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey
göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun
kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El
Yayınevi / 72 Sahife
MEŞHUR
‘Kirke, bak! Parnas’ın yamacından o güzel çocuk iniyor!..’
I
Avlu taşlarına
mavi suyun yağdığı ev bizimki, defnelerin sarmaladığı, ışığı mavi evde
Zeus’unkiydi. Güneş bir kurs gibi doğar,
koyunlarla, tarlalara, bağlara iner ve akşam batarken, boyun büken gün çiçeği
gibi, evlerimize, ocaklarımıza dönerdik.
Temmuz ayının
ortasında alaca düşerdi bağlara, keseklerin arasında, çokakların altında
alacayı arardık. Sevgilere irem olan yüce tanrının üç rengi vardı: Yeşil, mavi,
kırmızı. Yeşil salkımlar, Havva yurdundan çıkarak, Gehenna aleviyle sekileri
tırmanıp, evreni soluyarak, göğsü kızıl düğmeliye garkolduğu zaman arardık
alacayı. Biraz sonra Meşhur, gediklerin üzerinden görkemle, bereketin
Artemis’ini sallayarak, kızıl tansığın ilk sahibinin kendisi olduğunu
haykırırdı. Akşama dek onu göğsüne bastırır, gümrah Dionizos çelengini,
oturduğunda bile kasık aralarında saklardı, sonra ceviz ağaçlarının dibinde
akşamı bekler, yukarıda dalların en yücesinde, etekleri uçuşup cevizleri
koklarken; kimi zamanda dalların arasından, çılgın bir Kirke gibi işerdi. Biz
de aşağıda delişmen Apollon’un, avare Orpheus’un çocukları olarak, kollarımızı,
yüreğimizi, ağzımızı açardık. Aah ah, Meşhur’un o zamanlar öyle güzel gözleri
vardı ki, tam üç renk vardı içlerinde; yeşil, mavi, kırmızı. O gözlerin ortayı
yeşil, kıyıları mavi, derinliğine bakınca da, kırmızı alevlerin yüzdüğü elmas
benekli bir küre, bir gülen nurdu. Bağların arasında pıtrakları, şeytan
çanaklarını, semiz otlarını toplar, deli incirlerden, küstüm otlarından
kolyeler yapardık. Meşhur, hiç yoktan akşam alacasında çatalını gösterir, biz
de gölde sureti parlayan Narkis gibi, sanki hipnoz olup, şaşırır, yel yepelek
kalırdık.
Çocukluğum
Meşhur’a olan sevda ile yanıp kavrulmuştu. O, gümüş endamlı, kadife bedenli
nymphalarla kız kızan olurken, ben de
Herkül bakışlı, Pan sekişli satyrlerle yarenlik etmişimdir. Nice
yortularda Meşhur ve öteki perilerle eğlenmiş,
bodur boylu Suriye okçuları gibi dizilip, Sultan Selim’i bile kıskandıran kiraz
küpeleriyle, nice meyveler yemişizdir. Erythrai’den gelen yabancılara, su
gelini türküsünü söyleyip yıllar ve yıllar geçirmişizdir ki: Eyvah!..
II
Yürekten duymak isteyenlere tanrı
anlatır. Her melek, sevenlere en candan sözcükleri fısıldar. Bir gün Meşhur’la
yaylalarda sığır güdüyorduk. Benekli sığırlar akşama dek çayırlarda yayılır,
arada başlarını yıldızlara çevirir ve gene birden çayırlara dönerek, öylece
kalırlardı. İncecikten yağmur yağmaya başlamıştı, böğürtlenlerin kırmızı,
minicik incilerine düşen damlalar, kızıl tomurcukları yakuttan alevlere
dönüştürürken, ağaçlardaki hakuranlar, seke seke tüneklerine eğilip, sokularak,
bir süre sonra görünmez oluyorlardı. Arada parlayan kırmızı güneş, uzakta
dağların arasında, yıldırımlardan demetle çakarken, giderek kararan havada,
çalı çırpıları ve minik hayvancıkları sürükleyerek vahşileşen, yağmurun seli,
yaylalardan ovaya doğru köpürerek akıyordu.
O gün nasılsa yamaçta
gevşeyen bir tümülüsün dereye uçmasıyla, Meşhur’un sığırlarından biri sele
kapıldı. Zümrüt gözlerinde çakan şimşeği şimdi bile anımsıyorum, görkünç
umarsızlığıda yüzünün utkulu güzelliğini gittikçe arttırıyordu. İşte bir killi
toprak yüzünden, aşk için kendini kanıtlayacak Mecnun’a ilk fırsat o gün doğdu.
Çığırışlar arasında, köy altlarında güzün cılızlaştırdığı bağlara dek koşarak,
selde batıp çıkan sığırı izledim. Selin iki yanının iğde ağaçlarıyla daraldığı
Kezbanbağı kesiminde, çengelli üvendiremi sığırın boynuzuna geçirerek hayvanı
iğdelerin arasına çektim ve çelmeyi yiyerek bir kere ayağı yere basan sığır,
iri gövdesiyle ağaçlara sürtünüp can havliyle yola çıktı ve olduğu yere çöktü
kaldı. Bir kaç gün sonra kendini toplayan sığır, yine yaylalara çıktığında,
Meşhur, irem dolu gözlerindeki su durusu sevinin, en gönülçelen betimiyle
yanıma gelip, boynuma sarıldı... Tansıkla yıkanmış ve onun aşkıyla bağışlanıp
kargışlanmıştım. O bunu biliyordu, ama ona sarılmak ve çevre köylerde bile
ünlenmiş erotik kokusunu içime çekebilmek için tanrının belirlediği gün, işte o
eylül sonuydu.
Şunu tüm dünya
bilmelidir ki, sevenler için, ela kirpiklerden süzülen yaşların tenle sarıştığı
biricik döngü, sonbahardır.
III
Kış gelmişti.
Hepimiz evlerin içinde yaşıyorduk. Zeus’un köyünde karanlık çökünce, ortalık
suratsız aya ve keçi ayaklılara kalıyordu. Arada bir kandillerin kırpıştığı
yollarda, tek tük seslerin söyleştiği, tıpırtıların gülüşmelerle eğleştiği
yolcular görülse de, güneş batınca haneylerin dip köşelerine çekilir, günler ve
gecelerce Meşhur’umu görebilmek için asma kilitli kapıların açılmasını bekler,
rengarenk fistanıyla yağan karda, koyunlara, sığırlara yem vermek, köpeklerini
sevmek için avludan kıvrılarak terslikteki kulübeye doğru gidişini gözlerdim.
Oradaki çıplak nar ağacının dibinden eve doğru yürümeye başlayan Meşhur’u
görünce merdivenin taş basamaklarında durur, kutsal bir yuğdaymışçasına
kımıldamaz, çarpan yüreğimle dünyalar güzelinin geçişini izler, onun gizemli
bakışının gölgesi, bir an gözlerimde dalgalanınca, tanrıma yakarır gibi olur,
bu mutluluğu bana yaşattığı için mezmurlar söyler, dualar eylerdim.
Karlı bir gün, tüm
haneyleri dolaşan buğday sürtme işinde, sıranın bize geldiği söylenince, köyün
bütün genç kızları evde toplandı, işte Meşhur’da gelmişti ama, aramızdaki gizli
sevinin dışavurumu olanaksızdı. Ben öbür odada, dalıp gitmiş, ateşin oyunlarına
bakarken, Zübeyde’nin sesiyle uyandım, yorulduklarını ve benimde sürtme taşını
döndürmek için, el atıp yardımcı olmamı istiyorlardı. Kutsal bir şey
buyurulmuşcasına el değirmeninin kulpunu tutup döndürmeye başladım, hemen
ötekilerde yapışıp, giderek hızlanırken, yarı karanlıkta elimin üzerine yapışan
bir elle ürperdim, kim olabilirdi ki bu, kendimi çabuk toparladım, taşın hızla
dönüşünde, benim elimin üstündeki sonsuz sıcaklığın sahibi, ayaları ak, sevigen
bileği seçemezdim, ta ki yorulup taşı yavaşça durdurana dek. Kollar tek tek
ayrılıyordu, en son kolun çekildiğini gördüğümde, büyücül gözlü kızın, gülen
yüzünde, aşk çılgını çizgileri yakaladım.
Dışarıda kar,
kelebeksi titreyişlerle yağıyor,
saçaklardan sarkarak, çam oyması olukları, ağızlarına dek dolduruyordu. Tanrım
bu mutluluğu; dışarıda yağan kara, göz kırpıp, benekleyerek eşlik eden kandil
ışığında sunmuştu bana...
Ne mutlu sevda çekenlere
Ne mutlu sevip sevilenlere...
IV
Bahar ağaçları
filizlendirirken, sık sık evden dışarı çıkan Meşhur’u görüyor, onun dokunuşunun
özlemiyle yanıyor, birlikte bağlara, kırlara doğru gidişimizin düşleriyle
avunuyordum. Günlerden bir gün, üzüm gözlü eşeğimize binip, bağ çapalayanlara
aş götürme işini bize bırakmışlardı, ben eşeğin semeri üzerinde, o ise arkamda
sağrısındaydı. Yemeği torbalara koyup kaşa asmış, bakraç sesleri arasında, köy
ortayından bağlara doğru gidiyorduk. Heyecandan pek konuşamıyor, yalnızca
sorduğu sorulara, yürek atışlarıyla dolu yanıtlar veriyordum. Bahar gelmişti,
kelebekler, minicik mavi çiçeklere konuyor, bağlarda, iri birer salkım olacak
tozlu çitlimlerin buruk kokusuyla, cevizlerin dibine, eşsiz kokuların yurduna
varmak istiyorduk.
Söz sevgiden
açılmıştı, Aynur İrfan’ı seviyor, Fatih,
Naime’yi derken: Sen kimi seviyorsun dedi bana... Hiç sesimi çıkarmadım,
sonra aniden, şimdi bile şaşırdığım bir cesaretle: İnsan sevdiğini söylemez,
sevilen onu bilir dedim. Bir sessizlik oldu, az sonra iki elin yavaşça belime
dolandığını duyumsadım. Hiç konuşmuyorduk, bağlara gelinceye dek soluk bile
almadım. Onu öyle seviyordum ki, elleri belimden ayrıldığında bir süre kendime
gelemedim. Bir çağrıyla irkildiğimde, uslu bir kelebeğin, rüzgarla, önce Meşhur’un
saçlarına, sonrada benim omzuma zarif dokunuşlarla konup, can alıcı renkleriyle
havalarda dönerek, çırpınışına tanık oldum. Gümenin kıyısında sümbüller
açmıştı, bademler pembe tomurcuklarıyla, arıları, kuşları çağırırken, kedi
tırnaklarının içinden, yaprak yeşili gözleriyle, Meşhur’un beni izlediğini
görünce, yüreğimin derin bir özlemle yandığını duyumsadım ve yaşamı bir kez
daha epopeler söyleyip, şarkılar çağrıyarak kutsadım.
V
Yaz, Bakılan
dağlarının arasından bereket tanrısının yüzünü gösteriyordu. Buğday başakları
iri taneleriyle doluyor, ova giderek sararıyor, tek tük ağaçların gölgelediği
büyük düzlük, çocuk çığlıklarıyla dolup taşarken, sesler öteki kuyudan, beriki
kuyuya çınılayıp duruyordu. Gürbüz başakların içinde özgürce geziniyor, oradan
afyon tarlalarında kozalak çizicilerinin arasında, sütleğen kokularının içinde
dolaşırken, ahlat ağacında ötüşen iki dikencik kuşunun prelüdüne kulak
veriyordum. Telgraf direklerindeki fincanlara, bilinmeyen dünyalardan duyum
almak ister gibi, sanki aydınlığı sever gibi bakarken, tellerde çok uzaklardan
gelen arabaların sesini işiterek, susa yoluna çıkıyor, köpeğimiz Lortop
renginde bir jip, ardında buğular bırakıp, uzaydan gelen tuhaf bir alet, demir
bir böcek gibi yaklaşırken, tam geçeceği anda el sallayarak, önde Amenofis gibi
duran yolcuyu uğurluyor, onlarda çalan klaksonun ani sesinde bizi selamlayıp,
ufukta yitip gidiyorlardı.
Buğday
tarlalarında, bıldırcın yuvalarıyla karşılaşmak Meşhur’u şaşırtıyor,
tümseklerde açan sursalların içindeki parlak renkli böcekleri incelerken, bir
mutlandan, bir başka mutlana koşuyor, dişil buğdaylar, dirim dolu halleri,
gümrah salınışlarıyla bizi büyülerken, esen yelle, yanık ovanın içinde, tozan
olup gidiyor, erenlere karışıyorduk.
Yine bir gün, yeni
uçar bir bıldırcın yavrusunun peşine düşmüştük, kuş üç dört kulaç uçuyor, yine
konuyor, yine uçuyor derken, Meşhur, buğdayların içine yüzükoyun
kapaklanıverdi. Neden sonra eğilip onu kucaklarken, yüzünü bana döndüğünde,
dudağının kenarında bir kan sızıntısı olduğunu söyledim, eliyle aradı ama
bulamayınca, gören gözlerim kör olup: Tanrının yardımıyla onu öperek,
dudaklarına bulaşan kanı görmesini sağladım. Sonra garip bir şey oldu; birden
bana sarıldı Meşhur. Ve Artemis’in bereketiyle göğermiş biçime hazır buğday
tarlalarının içinde, canhıraş bir sessizlikte ova alevlerle yanarken; öğleden
sonra, bir güneş günü, -doğa ananın beşiğinde, melekler eşliğinde-
tapınırcasına birbirimizin olduk...
Tanrı bizleri
bağışlasın.
.
OKEANOS
Melek balığı
okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde.
Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon
suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı,
işte mercanların,
atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül
hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor
yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç
güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengarenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların
içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine;
tavanına
vuruyorum. Buraya
çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları
anlatacağım onlara,
bir ay var
diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim.
Sonra güneş
tanrıdan söz
edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül
yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan... O da
ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her
yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor,
güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru
gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var.
Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.
Denizin
çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...
Güneş doğuyor,
zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin,
tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler,
salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi
bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki
akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek
balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar
arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva,
sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini,
tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların
üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak
uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı,
arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını
çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev
cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.
Okeanos duruldu...
Ortalık tam
teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor
keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik
larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip
yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli
timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var,
ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan
bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam
ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir
fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya
çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya
yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl
da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar
balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok
tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel
günler bitiyor.
II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi
dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı
biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli,
benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü
kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı,
arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek
gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak
zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara.
İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar,
dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı
olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım,
kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik,
sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u
kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir
salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var
ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda...
Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden
bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli
kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer
dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey
vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o
küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O
buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir
kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız
doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü,
avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş,
ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum.
Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde,
kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar,
ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova...
Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin
içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki
ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun
Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebama şunları söylemeliyim: “İster
karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister
düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister
doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda
hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım.
Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini
biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka
ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir.
Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde
yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı
ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne
olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...
III
Melek balığı
okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor.
Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça,
kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar,
astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri
beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya yada Navarinleşmeyeceğini kim
bilebilir... İçinde tüm dünyanın
gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü
böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart,
kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den
bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış...
Varlık soruya
açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı?
Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengarenk, masal bahçesi gibi
görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış
balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi
geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos,
uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana,
uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener,
ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz,
inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi,
mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve
folya balığı; geçiyor, geçiyor, geçiyor,
geçiyor, geçiyor, geçiyor...
Ama:
“Sırılsıklam
ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte
durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur
altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir
yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun
oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
örneğin;
yol eğri bayanlar,
uçurumun kenarındasınız. Onlar,
doğal olarak,
soğukça gülüp,
cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
Teşekkür
ederiz size de
Gerçekten de bir
kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
kendi kendime
yoksa tüm insan
soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek
amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü
kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların
kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir
uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini
duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
sesleniyorum
Kafasında yaş
gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu
sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim
olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı
Salomon: durmadan hapşıran kadın
Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli
adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan
yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor,
bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde
şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın
sonudur,
artık daha fazla
yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü
söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını
yada kimin saymadığını ve
uçurumun ne
genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl
battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları
sesleniyorum: Nasıl yavaş yavaş battığınızı
görüyorum.
Yanıt yok.
Uzaktaki müzik gemilerinde, donuk ve cesur
orkestralar
çalıyor. Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
gitmiyor,
öyle hepsinin
ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim,
ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
ağlıyorum
“hangi yılda
olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar
nerede kaldı? Ya bu ıpıslak bavullar,
binlerce ve
binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine
nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye
ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim
altında, her şey yolunda, insanlar eğri
yağan yağmurun
altında
boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
için,
o da iyi,
belirsiz,
söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”
Suyun suya
damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor...
ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de yolum
düşecekti ama çocukluğum Dervişpınar’ın kıyısında geçti. Dervişpınar öyle garip
bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile, alnında eski yazıyla yazılmış,
küçük, kemerli mermer levhada Kur’an dilindeki
Arabi yazının şimdi bile ne
anlama geldiğini merak ederim. Belki, çeşmeyi yaptıranın adı sanı vardır.
Pınar, yanlardan sütun gibi çıkan, iki yükseltinin arasındaki yekpare taş
bloktan, teneke bir olukla, deyim yerindeyse söğüt dalı gibi incecik akar
akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada birikir, yükselince de
Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne azalır ne çoğalırdı, yaz
kış aynı sızıntı, incecik bir duman gibi
durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye akan, sonsuza dek bitmeyecek bir derviş çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen
çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme
yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı
ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde
kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye
kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o
denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu
masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan, ertesi günü
beklemeyip, ivediyle inmeye kalkınca, akşam alacasında cevizin ulu dallarının
birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden
inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim diye söyleyinceye dek. Cevizin
hakkını teslim edip, söyler söylemezde, ruhcağızı uçuvermiş, bir yatalağın
çekeceği ıstıraplardan böylece kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi
işte. Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen
yamacına yaptırarak hem öleni, hem
kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip geçen, her susuzluk çeken yolcunun da hayır duasını
almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir
insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta
saklandığı, sonunda canavarın onu yediği söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle
kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla oradan geçen IV. Murat’ın kollarını kavuşturabildiği söylenir.
İşte o Dervişpınar’da geçmişti
çocukluğum. Dervişpınar’ın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar
cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır,
ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant,
dehşetli simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, testere dişli mürenler ve
yosun yiyen dinozorlar etime diş geçirir korkusuyla, asla o ahıra girmezdim.
Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim.
Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi
yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir
çocuğun çırpınışını ya da bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin
kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey
olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin,
meleksi, aldatıcı görünümlü bir cinin
sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür ya da milyonlarca yıldır
saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede
cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup
dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden, gene
de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih öncesi
hayvanların yavrularına benzer minik kuyrukluların, larvamsı canlıların
diplerde süzülüp durduklarını görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak,
sakin, açık ve tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl
neden, Dervişpınar’ın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür
dökülmezde kapkara oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür
dökülmezde tuz tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu,
yılan, çıyan, insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir
aklığı vardı. Ama o aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor,
barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir
yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu
hayvanın sırtına vurdukça, yüzlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek,
yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki, göz görümünden küçük, binlerce böcekçiğinde
kabuk üzerinde kıpırdaştığını korkuyla
görmüşümdür. O garip yaratığı ne ertesi gün,
nede başka zaman bir daha göremedim. Onlar kendilerini ara sıra bana
gösteriyorlardı belki de, kanımca onları anlayabildiğim için bana güveniyor ve
çekinmiyorlardı, ötesini bilemem.
Kızkardeşim çeşmenin cinli perili
olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve
kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum
kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, fokları, aygırları kuş
aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti
biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini
kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının
cehennemine dalıp gidecek, komodo
ejderlerinin arasına karışacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı
hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna
cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden
habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı durdu.
Çeşmenin arkasında suyun gümlediği
kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların
kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta
oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu
kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, orda, uzakta,
-Anka rengindeki- arı kuşlarının kurig! kurig! diye çınlamalarına, çıtlıklarda
öten sinekkapanlara ve tepedeki mezarlıkta otların içinde uyuklayan minik
kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini, kokusunu
ömrümce unutmadım. Hemen aşağıda ahırın
uzantısı küçük oluklu gölette, ki türlü hayvanlar, at, eşek, inek, öküz, keçi,
koyun, aklınıza ne gelirse su içerdi oradan; onlara eskil canlılar zarar
vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden
daha mitik, antikite bir hayvan yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu
bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın
ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel
kokarlardı ki... Çiçekler köyü, ovayı, tanrının kızılca bir simgesi, sevda
yanığı, kokulu bir pars gözü gibi süzer durur, narlar gözümüzün önünde tomurcuk
olur, büyür, irileşir sonunda da dünyaya, bu gezegenin kutsanmışlığına daha
fazla dayanamayıp, Cemşid’in alevli şarabı, kıyıcı sfenks görkemindeki Vezüv
gibi ‘bang’ diye patlar, baharı müjdeleyen kızılgerdan ötücüğü gibi köyü
sevince boğardı.
Ama patlarda ne olurdu diyeceksiniz,
söylemek isterim, ahır hayaletleri, usdışı hydralar bile sezinledi bunu, elbet
söyleyeceğim, buyurun dinleyin: Yaşayanlar ki! hiç birimiz, hiç bir şey
bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey düşünemiyor! hiç bir şey
konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri,
rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak yadellere, gurbete gittim, nereye mi
Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya değil, işçi olarak bir fabrikanın
şantiyesinde çalışmaya....
II
Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu
üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir
kırkayak gibi ilerlerken, hiç yer değiştirmeyen bir gölge eşliğinde,
sisli-puslu pencerenin önünde, aylarca gölgeli serinlikleri özleyen “Buzdan dudakları
ezgiler mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi
takırdayıp, nakaratlarla yinelerken, ardımdan sallanan son mendili gözden
yitirinceye dek, geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı
geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek
için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara
renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki,
dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın
bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım
ve öyleyse; varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.”
der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye
başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki
usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı
kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.
Cuma adında bir tepeyi gezdim ertesi
gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir
kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53
yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından
geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü
parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada
mola vereceksiniz dedi, iki gün. Akşama
doğru güneş batarken, cenin gibi küçülüp, kıvrıldı ve kendi içine doğru
gömülerek yitip gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor,
tren tanrısal bir değer kazanıyor,
gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye-
uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi
biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi
seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu
anladım. Çocuk elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir
bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve
gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak
düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun
olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak
2 dinarı zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona
yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı
varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II.
Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el
sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç
günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” uzak,
“dilin en uç noktasındaki varlık” olarak, çölün saman beyazlığında akıp
gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki
gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler,
usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen, ağaçlar arasında Modigliani sarısı
evlerle dolu bir yere geldik. Tren inanın korkunç hırıltılar arasında güç bela
durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz
içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki bir hayvanı dürter gibi trene
parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler
bu olmasa, siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean’a
benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla biner
kısrağına!' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde
öldüğümü gördüm" düşümde ve kim bilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme,
ağlayıp durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan
bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa ancak mezarda
ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede
sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün
insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı bilge Kant'ı
düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü
karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket
ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin,
Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla
buluşacak, Salacak’taki içki evinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine
tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek,
Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de
Parmenidesci gözlemle tartarak, zamanın geçmesiyle nesnelerin hızı arasındaki
bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden
kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden
tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir
daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir görkü yarattı bende, dahası Üsküdar’daki
arkadaşımın birden öldüğü sanısına
kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli
olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün, ayrı
ayrı pek çok anlamları olduğunu anladım.
Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!)
gördüğüm ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile
seçemediğim silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için
belki de trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun
olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük
ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse
hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna
kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi
düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden
başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık
gökyüzünde titreşiyordu, göz yaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.
“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde gezinen, kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı
bu sessizliğin?”
(1)
ey ölüm!..
“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,
ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın yanıbaşında
Sfenks’in donmuş cesedini.”
(2)
Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak esinti dolu
dizelerden sonra, kesenkes başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki huzurunuz
bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp kendinizi, hiç
konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.
İlk
gecelediğimiz istasyonda bir Arap Türk’üyle tanıştım,
Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında
sakalını oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda
ilahi kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda peçeli doğan, altında at,
ardında seyis, düşüncelerinde çıyan,
geleceğe hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla
vezirlik satın almış, sırasıyla sarayda
kapıcı başı, sonra voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka
ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı,
tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi
adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan
o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden
ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın
dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum,
belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık
hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi
asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini
hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa (her
insan bir dünyaydı onun için) ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını
umuyor ve böylece evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü
düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın
Gülistan’daki hayali gibi solup, yok olmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin
paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen topraklarda
ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar, kuş palazı
çocuklar kim bilir nasıldır diye kederli, düşleyerek ilerlerken, Bizantik
surlarla kaplı, Hint sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota
toprakları gibi uzanan çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir
diyara gelmiş olmakla ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet
olan arkadaşının acısına dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘Bilim aynı
zamanda hem çeşitlilik ve karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe
doğru kesintisiz bir süreç izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için
şaşırmayı bıraktık, şehirde, beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun
ve eğreltiler ve sürekli açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar
vardı. İnsanların sesi cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri
işitebiliyorlardı., hani bir masalda Eschberg köyünden akan, Emmer deresinin
yatağındaki Petri kayasında yaşanan, olağanüstü olaylar ve nice tansıklar
gibi... Yollarda gezinen tül balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Altın
bir çıra gibi, güneş hemen tepemizde
tatlı bir ısı yayıyordu ve cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi
ılık bir koku geliyordu gümüşi aydan.
Kadınların kirpikleri gönülleri delip
geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum
yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle
yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi
‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde
uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir
ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek uçtu dediler, daha doğrusu
başka bir simetriye geçmiş, sanırım ‘ölüm’ için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında
‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler amacıyla,
Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir. Droctulft,
ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı, bildiği tek
yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu
ufukta yavaş yavaş beliren Ravenna’nın
duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeylere bakarken
düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir
araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve
süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır.
Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan
ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur,
kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu
gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda, kırılacak bir kristal gibi
nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan her şeye. Her şey o kadar
şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor,
etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından biri
birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve
seviyesizce başka şeyler bulmalıyız ve yeni bir şey oluşturmalıyız dedi. Uzun
uzun güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin
gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel
istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga
görmedim, yüksek ses ya da bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe
indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin
için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki
hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir
parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor,
eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı
görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünde, ağır kanat
çırpışlarıyla, boydan boya süzülerek geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime
bakarak “Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz
ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp,
konuşturabildiklerine de tanık olduk. Demokritos’un dediği gibi, nokta hareket
ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış
mıydı. Ve ‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!”
‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz biz!” Öyle değil miydi...
Elest aleminden beri sınanan insanoğlu
gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları
altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, sıcacık, buzağı dili gibi
kıvrımlı, damaksı bir pembelik, eşsiz, minyatüri bir manzarası vardı. Sanki
bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı yaşadığı
cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist Baudrillard’ın
paradoksal düşünleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın saçmalığı ve
gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi sorunsalının
canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu hiçlikler
evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin
zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü
yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası
karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle, gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk.
Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu,
gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlplerle dolu (yürek
burkan) bir manzara karşısındaydık. Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi
yalancı peygamberler için üzüldük.
Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt
sayılıp, göz kirpiği makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve
Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş
bomboştu. Öyleyse bütün bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan
biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”
diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz
hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez konuşarak,
“Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner,
kafeste kuş besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur,
kül içinden Anka olur.
Bilir misin dünyayı sevenler ayakta
tutar, bütün özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin
kalbinden bir sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi,
hep sevdi dedi. Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni
etkiledi. Yani pek ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler
püskürüp, nice kıssalardan, masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum. Ama
uyumadan anımsıyorum, bir şey daha söyledi bak Keje, 2x2=1 eder, birbirinin
aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve
toplanmazdırlar dedi.
“Elf leyle vü leyle” (devam eden
masallar demekmiş) sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi, Sümer, Elam,
Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve
R.Burton gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne ot, ne
balık, ne tırtıl, karada geri geri yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere
bakabilen, at başlı, bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın
yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle
ölümsüzlüğü; ve doğuran safhasına gelince doğanın yerini alıp, sonsuz gençliği
yakalamış olduğunu anladığımız canlılarla karşılaştık, tek hücreli gibi
bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ilk yavruya
dönüşüyorlardı. Bu tuhaf yaratıklar, gerçekten ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği
elde etmiş gibi görünüyordu. Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor, süngersi
kauçuk bir madde gibi kopuyor, eriyor ama eksilmiyor, yavrulamanın dışında
parçalanmıyordu. Hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyordu da, akıyor, kayıyor,
uçuyor sanki... Görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan Bininci
yüzyılın ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında
titreyen prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar
silahları. Kefenler, terazilenmiş postlar ve kanatlı zamanla, boşluktan kelamın
kurban olduğu yerlere gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik.
Trende birden karşımıza çıkan, orta
yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kur’an’daki gibi ancak sezilebilen şeyler
nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik
tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca
buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi
sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup,
uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır.
Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay
balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble
semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve
ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek
kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde, Hâke, Yele,
Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar. Zeval’den önce
Hind dairesinde, mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde
mihverin kuzey ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza
ve Seretan’ın yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan
yönünden kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca
Delv, Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın
taksim şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden
sökerek gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den
Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki
ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle
kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu
sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş.
Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki
Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada
Matliklil olarak tanınan bu kişilerin o
yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl-ı Tair ve Matl-sımak,
Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır,
hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe,
elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su
verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar
eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder.
Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş gazalı gibi) süs olmaktan kurtarıp,
her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme
atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp
inmektedir.
Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin
böyle bir işe yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu
görünce usları şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler.
Kutsal bildikleri hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı
köledir. Köylüler bu yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan
sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek, köyün
girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu dikerler. Bir zamanlar eşeklerin efendi
olduğu bir köydür orası. Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin
boynundadır orada.
Gene, Mizantrop (insansevmez biri
anlattı bunları) birini dinledik uzun uzun; Isfahan sokakları niçin her gün
lale sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime
sattı. Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda
sallanan bir kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir
adama şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken,
resimdeki testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl
nakışlar... Kim bilir...
V
Trende konuşan adamın yanına biri daha
geldi oda ondan aşağı kalmadı, bir o bir öbürü sabahı ettik nerdeyse, Cezeri
ibriği gibi, aynı hareket aynı su bitmek bilmiyor. Şunu anladım, bıraksan
ölünceye dek aynı konunun çevresinde dolanıp duracaklar, tükenmek bilmeyen
konular; kubbeler, çiniler üzerindeki hatlar gibi!.. Anlamdan uzaklaşırsan,
sonsuza dek konuşur, anagram gibi, sağdan sola okursan ölene dek okur ama
manitunun ruhuna aykırı hep aynı kitap, hep aynı insan olursun, hatta şirk
koşar zamanı da durdurursun!.. Çaresiz arada bende lafa karıştım, bölük pörçük,
anlam dışına kayan şeyler kalmış anılarda... Ama hepimizi tanrı yarattığına göre, dünyada, tanrı kelamı
olmayan söz olamazmış gibi geliyor bana,
lafı uzatmayalım da, sözü söze bırakalım
artık: Şahlanmış bir ata binen ve elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini
karnında taşıyan hamile kadın, Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si
muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli
arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule” “bir güneş, İsa’dan önce” “Üzerinde bir
kuğunun ışıldadığı göl” “gölün ötesindeki bahçede, güneşin yumurtalarına benzer
bal kabakları”, ölünün ağzına konulan ve Akheron’da kayıkçının aldığı demir
para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi
Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında, Phaiakların adası. Sais ile
Eski Atina arasında silah arkadaşlığı yapar mıydı Babil; Allah kapısı demekmiş
ki, Mekke ve Medine yolu üzerinde kurulmuş Erbil. Cenk arabaları ve telepatik
tanrıları varmış Babil’in. Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya, veya... Tunç çağı
denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip yarımadaya
yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları, metalurjinin
beşiğinin, Etiyopya’da oldukları, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve soğuk ve
uzak bilindiği ve hız limitinin de saatte elli km ve Kafkas atlarıyla
gidildiği, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol alındığı, Oberon ve Umbriel
adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya yayıldığı ve Nereid ilinin yüzeyinin
buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden bir yıldızla buluştuğu, komet
soyundan oldukları düşünülen bedevilerin, bir kuyruklu yıldız ailesi olan
Sentor’larla akrabalığı. İnsanların
sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde bir koya bakan
prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin ve sonsuz bir
utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve güneşin batmasına
yakın kraliçenin prizmanın içinden gene çıktığı, alacakaranlıkta ormanı
gözetleyen tanrının, iki yüzlü Janus’un,
kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan tutsaklığından kurtardığı ve
kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek sonsuzluğa kavuştuğu, tozlu
bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek bu durumu şehre yaydığı, zındık bir
ölünün buna inanmadığı, kralın prizmanın içinden zındığın ikinci kez
öldürülmesi için buyruğunu verdiği, zındığın bir kez bunu yaparsa sonsuza dek
yapmak zorunda kalacağını söylediği, çünkü zaten ölü olduğu, ayrıca insafı varsa
bunu yapmaması, bir kurdun bile sıkıştırıldığında kaçmadan önce durup, bir daha
göremeyeceği düşmanına son kez baktığı, ölü bile olsa yaşamın ne kadar tatlı
olduğu...
Suya damlayan su gibi saf
maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki
ayna, Capet kravatı da giyotin olmuştu artık...
VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz
ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanı başında... Mısırlar
bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda pullu yılanlar, kanatlı balıklar ile
yüzgeçli kartallar bulunur. Falcılar rüyasında kelaynakları okur. Samiri’nin
yaptığı buzağı heykellerine tapan inançsızlar gibi bu kadınlarda, her şeyden
ürker ve balıklara taparlar. Beşbin yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen
bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir
dille konuşurdu, soyunduğunda kuyruk
sokumunda uzun tüyler olup, sırtında kanat, böğründe de pençe izleri vardı,
bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı” sularda
geceleyin görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li kadınlarmış, onun için taparlarmış balığa,
kocaları gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların
soyundan gelmeymiş. O kadınlar, o uçan balıklar için şöyle yas tutarlarmış,
ağıt yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.
“Kadın bedeninde kadersin sen
Ve ben bu kadere boyun eğmiş
Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi
Ve ben senin çığlığınım ey efendim
Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”
(3)
Otuz yıldır daha bir canla
ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos
bakımından, gerçekten otuz yıllıktır, Kairos’ta ise, zaman kavramı süresi için
değil, içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılırmış. Bu
bakımdan otuz yıllık bir şey Kairos bakımından zamansız, bomboş bir şey
sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil
midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey söylemiş ardından; “Vanitos Omni Vanitatem” “Her
şeyin boşluğudur boşluk.”
Öyleyse dolu nedir ki,
Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası,
delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi
kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu,
Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu,
Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü,
Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça), Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban
eşeği), Triangulum kandili, Hititler, ThySSen ya da Hitler mi, Metshta (Rüya
mı), Capricornus mu...
İskender’i de, Byron’u da,
Dante’yi de anofel ısırığı öldürmüştü. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına
gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca
piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı
sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok
artık. Holografta üç boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında.
Gerçeği ara sıra, bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. Yüzyirmibin
kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise
aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.
VII
Pelios mızrağını kuşanan
demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı.
Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında, kuzularla dolaşıp durdular.
Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frig delikanlısı ve
yanındaki kız, kırlarda kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules aslanı, kızı
istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü
alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir
nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan
Byblis’in, Ceres’in (akboğa) ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi.
Zephyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi
gerektiğini bildirdi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus
esen yelde dinlenirken, Procris arıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla
öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı
idi bunları dillendiren.
Anlatan “korkunç bir işe kalkışan
kişi, bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye
döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini, kendine kabul ettirmeli.
İnsanın, öteki insanların yaşamlarının belli anlarında, onların düşmanı
olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların,
günbatımlarının düşmanı olamayacağını bilmeli” dedi. Başka biri; kafirlere daha çok güvenirim,
müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki... Biz ise uçurumda
vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca
bulunmasını sağlayabilirdi. Hadar’da ki mağaralarda işte böyle birbirimizi
yitirmeden dolaşırken, Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt ekolünün
sapkın figürü Benjamin’le av arkadaşı olduk. Çisentili poyrazda uyuz bir keçi
vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın boynuna
keçinin yularını taksın.
Et değil labada ezmesi
yeseydiniz, ciğer püryanı, horoz ibiği otu kaynatsaydınız. Suffe’de (medrese)
bunu öğretseydiniz. Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip
çakal yağmuru yağsa da, buz erintilerinin üstünde, Konstanz gölünden atla
geçerken, ikiz leoparlarla, tilki yavrularını izleyerek yüzünüzü dağlara dönün.
Av avlamayın.
2x2=22 olabilir mi, şu
uzakta ki son iç çekiş köyüdür Romülüs... Kör melekler ve kamçılar sergilenir
orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında kapitole iner. Ve yıldızdan gelenler,
gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını söylerler. O zaman son
iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben yaşamıyorum,
ama bunun ayrıksı bir şey olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben ayrıksı biriyim,
öyleyse ayrıksı olanında, bir ayrıksı yanı olmalıdır; bu durumda yaşamın
olmadığını ileri sürebiliyorsak, bir yerlerde yaşamın var olduğunu kabul
etmemiz gerekir dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Agrippina gibi
gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.
VIII
Trenimiz ahret melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden
bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri
arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde,
peygamber sanduka örtüsü içinde kahırlı iskelet gibi yatarken, kabirlerde
çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri,
kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler yürüyor, gözlerimin önünden geçip
gidiyordu. Küveynat neresidir diye sormak gafletinde bulundum. Buhara
katırlarıyla, Isfahan atları gölgede duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin
dediler. İçimi çekerek yağışlarla besili Menderes ülkesinden dedim. İskorpitli
çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır
dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır.
Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları avucunda yıldız tozu gezdirir,
Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara, fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin,
Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı
tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek, yalvarmanın ne menem boş bir
şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi.
Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek
için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş
Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağıydı dedim.
Halife alayı geçti yan
sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. ‘Erbaa vaburat li Dicele tu vel
Fırat’ diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin
keseli, kirli bir urban, Beyrut’ta
Bassul oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz
edenlerin arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken
yığınına sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına
gömülmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te çobanlar
yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında, Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin
Sofar’lı biri gece boyunca çığlıkları dinlemiş. Kont Kavur kılıklı biri
Lübnan’a kar yağarsa, Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da, nisan İstanbul’daki
gibidir. Şam, bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz ve bir vodvil
esprisiyle, insan varoldukça Mekke kahrolmaz, Kabe yıkılmaz demiş... Ama Piedra
ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim.
IX
Medine’de bulunan
Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin
Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe
mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir
düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun
çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine
aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden
daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık
kalır dedi Tirmizi. Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi
diliyle katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve yoksulu sev ve
cennete git. Allah düşmanı Samiri ve Kuba’dan bir Cuma günü, Ranuna vadisini
geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı
da gördü. Aya şahadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu, yarısı
Safa tepesi, diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde durdu. Allah-ü Teala
Vetekaddes Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden
bir kavmi yok etti. Beyt’i korudu gözetti. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum
taşıyla -ayak ve gagalarındaki- helak etti. Y gibi bir adam belirdi, kum
zambağı elinde, Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan
bir çocuk öbür elinde, çocuğun bedeninde bir güneş parlıyordur. Ruhlar ruhundan
bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar gelip geçiyordur. Her
şey taş kesilmiştir. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor,
bilge şair Basho koltuğu ve kulübesiyle beraber yaşıyordur ne ki ‘Posa et
pensa’ oturup düşünüyordur.
X
Badiyelerde oturan
aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul
bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu
Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki
sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası
orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir
türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl
ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü
bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın
dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale
bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol
yıldızından başka, birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman
sesten başka her şeyi verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitaht
Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya egemen tepelerde, Mahdes
taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde
bu hep böyledir.
Türk topuna sarılmış olarak
parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3.Günü Medayin’de, o vadide tuzağa
düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini
nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri... Yanarım ki çöl ölü bir şeydir.
Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı
görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (yoksul bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih
badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil,
arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop doludur.
Kantara, Ferdan, İsmailiye,
Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar asılı, Kuseyme’de bir su
için demir boru şebekesi olup, Çığtave ve Emden’de ki askerler son derece
tasalıydılar. Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor
çukurunu kazdılar. Bu Yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii
Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar,
ağaç ve ateş parçaları, senelerden beri ılık mezarlarının içindeki ölülerin
kemikleri, bizlere kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank
cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve bakır tarlası, şeyhi, köpeği, tüm takım
taklavatı, sırtlan sesini taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde
çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbte, Kerbela’da, Balat Yahudileri de
vardı. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder, ama 3x0=000 eder dediler. Sanki yararı
vardı. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde; yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlarmış.
Ceylan gözü, çölün gözü gibiymiş. Çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve batıyor,
çöl insanının yalnız gözleri, derin bakışlarla parlıyormuş. İnsan kum üstünde
ölü bırakmaya dayanamıyor.
Çünkü ne mezarı ne de izi
kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli yitip gidebilir. Çin flütü, yada
firavun güvercini (akbaba) gibi, Afrika’da tamarind ağacının altına bile
gömülenler vardı. Diyesim, son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım.
Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle
gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini
tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, öldüğüm incir ağacına yaslanıp,
doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor,
Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru
çişini yapıyor, ağzımı açıyordum. Gerisi yalanmış.
Akrabam belalım olmuş,
kendisini yerden yere atmış ve çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi
çok güzel bir uykuya dalmış. Uykuda Allah ona bir güzel dua etmiş. Öldüğüne çok
ağlamışlar. Ve tam tamına ölmüş. O zaman herkes üzülmeye başlamış. Kalemşörü,
habibim, el İsmet el Tarık’mış. Kadir gecesi, sevgili peygamberimiz
aleyhisselamın ve Ashab-ı kiram’ın yemek konusundaki uygulamalarına
baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görmüşüz. Ebu Said el-Hudri
şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam
yemeğini yediği zaman sabah yemezdi. İslamın binasını teşkil eden temel
esaslarından ve en büyük erkanından birisi de onikinci ay orucudur. Hakkcelle
ve ala hazretleri ayet-i kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz
kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı. Ta ki korunasınız buyuruyor. Bakara
183, oruç niyet ederek, tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya
kadar yemek içmek, et ile etten öte şeylerden uzak durmak demektir, bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur,
bitti dedim...
...
Adam bunun için mi
iki saattir geveliyorsun diyerek, tam Eyüp’te ‘Pierre Loti’yi birbirine
katacakken, arabulucular işe karıştı ve kargaşada sendeleyip düşürdüler. Türk
gibi başla, İngiliz gibi bitir demişler, oysa öyküye iyi başlamıştım, daha
yarıya varmadan bulanık biçeme sığınmak zorunda kalıp, altında ezildim ve
görüyorsunuz nasıl berbatlaştı, absürd bile değil artık, yinede duam
okuyanların üzerine olsun, ne yapacaksın, bazen avcı kendi cesedinin önünde
durur.
(1,2) Vicente Aleixandre
(3) Nizar Kabbani
**********************************************************************************************************************************************************************************
LEDA
Az ilerde su kuşları havalandı ve yukarıya
doğru tırmanmaya başladık, çalıların arasından, keçi yolunu izleyip öğle üzeri
düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah gördüğü ölü kumrular
yüzünden hala ağlıyor mudur... Ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş batarken
çayırların içinde uyukluyorduk, daha sonra çamlara yaslanarak karanlığın
çökmesini bekledik. Uzaklardan ay yükseldi ve gölgeler insansı hayaletlere
dönüşünce, Leda yumurta biçemli
yuvasından çıkarak, gecenin karanlığına karıştı. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor,
gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek sazların arasından ovaya
yayılıyordu. Az sonra ırmağın içlerinde biri uykuya daldı ve gecenin
karanlığında tanrılar birbirlerine ırmak perisi uyudu diye bağrıştılar!..
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak
izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi,
kırlangıç kaşlı, cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda küçük bir
yıldız (asteriks) parlıyordu. Ne ki yıldızın içlerinden minik yıldızcıklar fırlıyor aralarda dolaşıp,
dudaklara, saçlara, gözlere çarpıp kıvılcımlar saçarak sülüs harelerle yitip
gidiyorlardı.
Cadı Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir
tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektron
saçıntısıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir
aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün elektrikli dokungaçları,
inancılığın (fideizm) yönlendirmesini
hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik
çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup
giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları
vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve
estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve
aleladelik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası
(ortaya çıkışı), mitik geometri, uzak
çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki
eleştirinin yaygınlaşmasıdır, ozansı kibir,
atomik soykırım, öykü tarih, şiirse tarihin içindeki bir kahramandır ve suyu
kurbağalar içer diyen frank atasözü, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun
gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır
saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı, sınıflı toplumların kaderi ölmemek için
öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp
intihar edişi... gibi laflar geveliyordu.
Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı
kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması ve iyi bir şey düşünmekte bir iyilik
midir... Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir
kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...
Babür bahçeleri, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve
megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap
okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak oluyor ki diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara
Tevratı’nı içip hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani dilini merak
ederek Allahabat’a giderdik ki her dünya dili dilimiz, her güzel söz ve belagat
rehberimiz değil miydi...
Tan alacasında bir ırmak perisi çayırlara
doğru sudan
çıktı, aman tanrım bu ne güzellikti, (güzelliğini anlat bir kadın venüs gibi
kalçalar saçlar parlayan gözlen ayışığı yıldızlar methiye ve kutsallıkla anlat
kadın güzelliğini)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine
ait olduğu -kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun
başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde
bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak
üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi.
Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan
vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel
bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan
hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de
ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar
ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan
azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri,
modern bir boş inanç olan bilim
**********************************************************************************************************************************************************************************************
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANASTASİA
Osmanlı’nın Bizans
soyundan gelen son ecesiydim, adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi.
Hıristiyan olmama karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol
açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim,
annemin adı Katia idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar
çoğaldı ve bir Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım.
O zamana dek önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın
en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.
Bir şey anlatmak
istiyorum... Güzelliginiz rakipsiz olmalidir Osmanlida, cariyeler arasinda,
ince hastalik ve kara sevdaya (melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle,
safligin aldatici güzelligine bel baglayip, sarayin haremine süt havuzu
yapilmasini, gülümser bir kindarlikla, ilk önerenlerden olmuştum. Sayi olarak
(şehzadelerle birlikte) iki padişah gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sari’ lâkapli
olan ve sari nergisi çok severdi, işte
ki o süt dolu havuzu yaptirmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahti açik
her cariye sabahlari bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandirdigi
kaymaksi, pürüzsüz piriltiyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kirmizi
çiçekler ve süngü biçimli otlar, yabanil, kösnül taşkinlikla, yasak duygu
patlamasini ve delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir
olmuştu ki ordan burdan, Trakya sigirlariyla, Isfendiyar Beyligi’nin ahirindaki
tüm malın masatın bu iş için beslenir oldugu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi
zamanla Istranca daglarindan, ceylan safrasi, balaban kursagi, sülün
otuyla, -gariptir- tavus sütü
getirdigini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!.. Havuz sefasi için kuşluk vakti siraya durup,
kuyruga girerdik, Isfahanli haspalar, Boşnak ve Frenk kirmasi yosmalar, Hint
dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandali olup kadem almiş birkaç yürük
kiziyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalniz güzellik degil,
erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sihri hisim ve kan bagişikligi olmasi da havuza girme
hakkini kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasinda, defne kokulari arasinda,
yaldizli taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanirdi bu ayricalik...
...
Dimetokalı ustaya
yaptırılan bir ‘Altın Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı
ile Sarayburnu arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip,
geçide girer ve buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan
takımına (derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve
onlarda kapışırlarken birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın
Yol sarayın altından, her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla
bölünmüş, kilidinin yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek,
daracık bir dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has
adımlarla ayrılmış, mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev
kadanası, elmaslarla bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen,
pırıltılı sorgucuyla rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami
kapılarından fırlar gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar
gibi atılıp, çöllerin Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler
arasında, sanki de göklere doğru fışkırıp, yükselirdi. Azameti ağzı açık
izleyen abdal ve meczuplarda, şallak mallak olup huşuyla eğilir, sadakat
yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip; Hanpadişahı en derunundan
selamlarlardı. O ise altın paraları,
sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek;
geldiği gibi has bahçeler beldesi, gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler,
yakutlar peykesi sarayına doğru yitip giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz
eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi doru, görkünç naralarla kişneyerek
şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi parlayarak yürek yakarken, gösteri
alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla, masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen
tebaanın mest olmasına yol açar ve iki cihana hükmeden hükümdarın kulları
arasında ezilenlerde; gösteriye asla halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi,
sihirlerle dolu hadisatın bir parçası gibi sergilenirdi...
Ah ki birde hamam
gayyası vardı, sultanlar sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak,
Sırp, Urus ve Frenk güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna
incecik endam, türlü türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden
ayaklığa basılarak, açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan,
lağım dolu bir gayyaya sürüklenip, kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri
göğü inletirdi de koca sarayda
kimsecikler ne görür ne de duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına
vurur, gözleri belerip ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk,
Gülbeşeker ya da Eftalia olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açmaz, bir
çift laf bile edemezdik...
...
Sözümü bitireyim...
Gelelim sırlarla dolu ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam
anlattığım gibi, hiç beklemezdim,
nergissever, ketum ‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta
cellatlardan geri kalmayan veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma
tutkusu telef olmamın asıl nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası
çocuklarını yer derler ya, bu işte tam böyle oldu. Temeşvar'a sefer düşüncesi
başarısızlıkla sonuçlanınca, ne hikmetse Boşnak güzellere karşı bir
sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık başladı sarayda, hakan o denli belli
etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu
arama, adam satma furyası başladı, bir dedikodu, laf getirip götürmede cabası,
fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda
eğlenirken, alp hükümdar içinde gelecek dediler, saçları buğday sarısı Boşnak
güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir
ehli keyfe kurban gitmemesi içinde dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba
oda aynı duayı benim için mi yapıyordu-
Sultanşah mavi gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil
gözlüydüm ama bir ikilemin ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından
daha tehlikeli bir durum arz ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla
basmak için ayağını uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş,
kapağın yerini kimse bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana,
rüzgarın Boşnakların aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor,
gerçekten sevdiğim bu ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana
olmaya çalışıyordum, oda gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını
üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma
girerek bir şeyler fısıldamak ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış
kapısına doğru gelip, oralarda bir köşeye sokuldu, buğudan göz gözü görmüyordu ama hiç
şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra gene
kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını kırmayıp
ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla kolunu
çekerek, birden ötelere kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine can
havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!
Dehlizde uçarcasına
kaydığımı ve karanlıklar beldesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun
için değil, ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum.
Acı su, bir uğru laneti, günahkarları sağır eden Neptün'ün sesi gibi, gümbürtüler ve
uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu buzlanmaya
geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve
az sonrada; kirpiğimin altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak
güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler
olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye
üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana
kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor,
hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden,
sizlerden ayrılmayacağım.
Yıllardan sonra, bir
gün ölüler denizinde ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum;
Boşnak güzelde yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta,
salt bu günü bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan,
bir sır vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da
bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar
içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden
meftun ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor
oluşumuzmuş ölüm nedeni!.. Ağa o an,
perdelerin ardından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla belenmiş
gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde, iğdiş ve
iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor, yerime geçerek kendisi ölmüş gibi de bir oyun
oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen
öyle bulaşicidir ki can düşmaniniza bile kizamaz ve belki de onu affedersiniz.
Her şey o büyük günde belli olacaktir.
Tanri; yazgilarina boyun egenlerle, emellerine kavuşanlari bir tutmayacaktir...
&
**********************************************************************************************************************************************************************************************
ANDROİTLER
Evimizin ilerisinde
yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle
diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum
kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi
sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler
dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf
görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten
geçmemiştir diye hayıflanmıştık. Geçen
gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene
kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler
oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir
ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde
koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü
daha doğrusu bir adam -androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek -ödüm
koptu-
Bana ne bakıyorsun
dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün
uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana
odaklanarak bana bağırmış aman allahım
DİKKAT insan dün ne yaptığını anımsayamaz
...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne
hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür
belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını
anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her
hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya
geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir
dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir
asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı
dikkatten!.. aşırı dikkat ve anımsama
gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi
sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge
kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş
demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz
dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar
SEVDAÇEKEN tüm aşklar masaya yatiyor
suçlaniyor.
ÇÖKELEZ (Kar kuyusu, ceset, av
filmi havası. vb)
**********************************************************************************************************************************************************************************************
BAYEZİT (TUTSAK) Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşi, Harzemşahlar ve Curcan a Gürcan a siginir Kerayitlere hücum eder .. ve
ölürken şunlari söyler benden sonra gelenler altin taşiyacaklar, en iyi eti
yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadinlari kollarina
alacaklar ve bütün bunlari kime borçlu olduklarini unutacaklar, Temuçin Keskin
Kiliç
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder