29 Eylül 2018 Cumartesi

4


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN UÇARI PRENSİ
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının, sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH



















































NİTOKRİS

Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta yükselen Sur Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği surları karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in soytarısı, sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını verdiği bu yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin karakuşisi, hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir Gılgameşler ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne var diye ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran atlarına binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece çılgınca yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi. Gecenin son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik. Giz çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara benziyorduk...

Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin verdi, surun runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir duvarı vardı, korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’

Ay ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı içine sinen korkunun verdiği  cesaretle, büyük bir sefer düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve bitkindi artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış, çocukluktan kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya çalışmışlar ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..

Sonunda babam; en güvendiği kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.

(Lejyonlar orduda diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’ askerler,  Pers gönüllülerden daima daha iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan  kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca, savaşın ne zorluklar içinde sürdüğünü anlamışlar. Oysa sırf surlar için Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)

Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası biçimde anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün  ki  Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...

Hazarlar ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna bilerek katlandığı, kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun kırılsın!” diyene hak veresi geliyor insanın!..

(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere  dilim dilim  yedirmişti babam... Ama tanrı katında bu vahşet nasıl  kabul görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’  Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler. Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi de yazık ki bir işe yaramamıştı.)

Babam geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve geri dönerken geceleri, özellikle dağ başlarında,  orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin bir kız çocuğunun,  gölge gibi kendisini izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp, tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle, ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki göklere doğru el açarak çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin duymadığını anladım.

Kendimi tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında, uçurumlardan dört nala giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp, umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları arasında veda ettim. Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir ülkede, yapayalnız iki kuleydi...  Büyük bir ürküyle, kara yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği korkusuna kapıldım. Ve dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan geçerek surların dibine varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum yavrucağın başına geleni anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş basamaklardan, helezoniyle yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve mazgallardan atlayarak, sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.

Şehirde kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu, sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca ulaştığımda, orada Surlar’ın olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle doğru akıp gittiğini gördüm. Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu kederlerin katmerlendirdiği,  hançersi iniltilerle dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından bilinmez dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak, yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip, gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim, katırlar, erzaklar  ve  toz fırtınasından sakınan askerlerle beni bekliyordu.
...
Şimdi anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan kurtulamayacağımızı anlamıştım...

Onlar bana ne gördün,  Nitokris nerede, savaş sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka hiçbir şey!..” diye kekelemişim...
...
Uyandığımda; babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da görkemli giysilerle avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&

































BELLEK

Yazıyı belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun öyküsü olacak...

Psambetik, morfinman  Akhaneton, Buhtunnasır, ya da Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz. Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı ya da uyuttuğu için; insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir yeryüzünde... Unutsak  ya da algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde de görülen; uyku, unutuş ve uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün, minik bir devenin sırtında, cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta ahmaksı diyebileceğimiz bir adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete dek çözüm bulundu!.. Nedir dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği, eğri büğrü işaretlerle dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek, en az kendisi denli tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu sensin dedi! hepimiz eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin tepesinde firavunu simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet,  bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte, timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak dedi...
Amon tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve meczubun öldürülmesini buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan olacağız, çünkü hepimiz işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya gerek duymuyoruz. Usumuzu yitireceğimizden  ve hayvanlaşacağımızdan korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu yolu seçmiş olabilir...
İyi ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak denli yıldızsı lale var diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı, Harzemşahlar, Caber Kalesi, başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak yapıp geçtim seni ya Süleyman dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani diz kayması, c vitamini askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk müslüman Karahanlılar, Sırpsındığı gibi bir yerde  Venüs çarığı giyerdi sonbahar artıkları  denize su birikintisi manyetik fırtına propan gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç, sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem ile Havva
Tan aydınlanırken uzakta sanki  Diyojen fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış, herkes bu tan pınarından doya doya içti





Servantesin donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende aşağıdaki öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim bakalım şimdiki etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli duran okaliptüslerin, akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı) incirlerin, ağır akışlı berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi sanmak istiyordu. (çağların ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat bir çok şey değişmişti. (Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz bir hülya dolaşıyordu.) Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru eğilmişti.  O zaman vücudu her zamankinden başka türlü kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş  ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında, büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç görmedikleri bir şey gibi ona bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş uçuyor,  gidiyor, geliyorlardı. Fakat o bunların farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk defa bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü. Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen, avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin üstüne böyle kapanışı onu şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık aydınlığın malı olan rüyasının üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne baktı.
Hayır bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı. Onların köpüğüyle yıkanmış onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız değildi. Hiçbir yıldıza, hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada bütün yakınlıklar Rabba giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz, hiçbir şey ondan gayrısına bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka kendisini çok yakın buluyordu. İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule hazır, fakat ondan uzak, bu küçük ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim Nizam’dan kopmuştu.
Kendi kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek çaktı. Büyük billur menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap gelmedi. O zaman etrafına baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının dibinde otlayan, koynunda çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden uzaklaştıklarını gördü.
Ne olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi hatırladı; Rab üstüne eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne kapanmıştı. Sonra yanıbaşında bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun kirpikleriyle düşünen mahluku bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı; kollarını, göğsünü, küçük bir güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını, pembe topuklarını uzun uzun seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir uykudan uyanıyor, kat kat perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe çevirdi, Tekrar aydınlığın kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü mücevher tasta kımıldandı. Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu. Her tarafta görünmez avizeler yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi birbirine sarılmıştılar. Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü ve erkeğin elleri onun kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim, senden bir parçayım dedi. Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının ucunda bir yığın kanat hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler. Bunlar meleklerdi. Her türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları seyrediyorlardı. Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular. Adem onlara sordu: Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey değişmemiş gibi onlara: Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi. Şimdiden sonra bizden ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelene hasetle güldüler. O zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü. Onu kollarının arasına aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar yorgunluktan sonra ilk rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya öyle doyamadan bakıyordu. Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi. Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden kısık gözleriyle, utanan nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük elleri vücudunu yokluyor, onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi vücudunu başka türlü tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer, ayrı ayrı haz ve ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle uğulduyordu. Kısık ve yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve ezeli Tavusun içinde yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk merhalesini göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay ve yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu; kimi oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk kademesi, ezeli nurun ilk damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki ötekiler, hayret ve ilahi hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan melekler, onu görüyorlardı. Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak kadar yaklaşınca bir kül parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher libaslarını giyiyor, tekrar ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru zorlayan ilk damlasıydı.
Adem onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi, gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini olduğundan büsbütün başka duydu. Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu yumuşak ve kokulu yastıkta her azap dinebilirdi. Her acı burada serinleyebilirdi.
Fakat içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine çöreklenmişti. O, kendi vücudundan yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski yüzüyle göremem diyordu. Ve belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini duyuyor, acayip bir sıtma içinde üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu belki de seyrediyor, ona acıyor, yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın vücuduna doğru gittikçe daha fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni, diyordu. Ve istiyordu ki başı ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha fazla gömülsün. Ve Havva ona kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu hediye ediyor, gizlenmek için kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en kuytu gecesinde avutmaya çalışıyordu.
Bir uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları lezzetlerin hatırasıyla etrafa bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir şeyi yalnız başlarına yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap buluyordu.
Gökyüzünde siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini düşünüyorlardı. Etraflarında melekler telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş, eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin yüzünde bir uykudan uyanmış, çok derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu siyah dumana bakıyorlardı. Adem utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu nedir? Birisi yanlarından hızla geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan uyandı. Bir başkası hasetle güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin devriniz başlıyor. Değişmez Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa sinmiş. Ebediyetin neşesini teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi Remizler ferlerini kaybetmişti. Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli çiçekler ışıklarını kısmış, bu yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek için, kendi üstlerine kapanıyorlardı.
Yalnız Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu siyah çığı, gittikçe büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek ayrı ve bilinmez varlığı, onun döne döne yaklaşışını  seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir şeydi. O, manasını henüz bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden bahçelerinin çok uzağında, büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O, Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik sırrı ve masalı idi.
Nihayet büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde durdu. İkisi birden korka korka ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire sararmış otları üstünde diz çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür taraftan korumak istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce sönmüştü. Sonra siyah yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada ilk önce kendilerini, demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler. Sonra yeryüzünü gördüler. Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı ebediyet remizlerinden, mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız ağaçlarından başka remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar gördüler.
Ve otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan, yavrularını emziren hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri, ağır başlı büyük nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını, yeşil ovaları, sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı havalarında büyük dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her türlü hayal oyununa elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda ilerleyip gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden başlayıp şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler. Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda beyaz güvercinler uçuyordu. Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti, belinde yıldızlarla süslü siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları içinde gevşemişti. Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare ihtiyarlık ve daha sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip etti. Hepsi önlerinde kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri uzattılar. Böylece her şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti. Onlar geçtikçe Adem’in alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini sarıyordu. Fakat Havva’nın içi gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan bir güneş gibi parlıyordu. Adem bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu. Oluşlar aleminin düğümünü, bu güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu öptükçe kaderin aynasına daha emniyetle baktı.
Sonra ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in kalbinde büyük bir çınar gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında suçiçeği gibi parıldadı. Rab onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve toprağa bizden rahmet ve selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın ve ıstırabın, aşkın ve ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz insanoğluna olsun. Ve ses devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı bahşettim... Ayı ve Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün efendisi yaptım. Rahmet ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun. Ve Rab onların içinde böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri Adem’le Havva’nın etrafından ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun başı üstünden fırtınanın birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar boşlukta hayretten titreşip kaldılar.
İkincisinde siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi etraflarını aldı. Onlar kendilerini Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde Rabdan sonra melekler hep birden çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler, Rabbın rahmeti ve selameti toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve Melekuta rahmet, dediler. Ve hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu böyle uğurladı. Ve böylece siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı, henüz yolunu arayan yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe başladı. Büyük rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç derinliklerden atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna sığınıyordu. Nergis gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına gömülüyordu. Rabbın takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de mesuttu. Sonra birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden ayrılmanın hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne, çizgisiz alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu. Havva onun kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını özledi. Bu yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye alışmadıkları yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde kendilerini yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendip’te bir dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı nerede bulacağını düşünüyordu.
O zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar. Yıldızlara doğru iki feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde bu hiç duymadıkları sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp kaçıyor, yırtıcı hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk yaradılış çağlarının tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini kaybettiklerinden küskün, ölmek için kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem yürüyor, Adem sesleniyor, Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine susamış toprak bu sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu.

































ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************


























ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi atlayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri olduğunu  kabullenip, satımı içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken, inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca, şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /


o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /      
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                                                 
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  

Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /

El Yayınevi /  72 Sahife

































MEŞHUR
                                                        ‘Kirke, bak! Parnas’ın yamacından o güzel çocuk iniyor!..’
I                                                              
Avlu taşlarına mavi suyun yağdığı ev bizimki, defnelerin sarmaladığı, ışığı mavi evde Zeus’unkiydi.  Güneş bir kurs gibi doğar, koyunlarla, tarlalara, bağlara iner ve akşam batarken, boyun büken gün çiçeği gibi, evlerimize, ocaklarımıza dönerdik.
Temmuz ayının ortasında alaca düşerdi bağlara, keseklerin arasında, çokakların altında alacayı arardık. Sevgilere irem olan yüce tanrının üç rengi vardı: Yeşil, mavi, kırmızı. Yeşil salkımlar, Havva yurdundan çıkarak, Gehenna aleviyle sekileri tırmanıp, evreni soluyarak, göğsü kızıl düğmeliye garkolduğu zaman arardık alacayı. Biraz sonra Meşhur, gediklerin üzerinden görkemle, bereketin Artemis’ini sallayarak, kızıl tansığın ilk sahibinin kendisi olduğunu haykırırdı. Akşama dek onu göğsüne bastırır, gümrah Dionizos çelengini, oturduğunda bile kasık aralarında saklardı, sonra ceviz ağaçlarının dibinde akşamı bekler, yukarıda dalların en yücesinde, etekleri uçuşup cevizleri koklarken; kimi zamanda dalların arasından, çılgın bir Kirke gibi işerdi. Biz de aşağıda delişmen Apollon’un, avare Orpheus’un çocukları olarak, kollarımızı, yüreğimizi, ağzımızı açardık. Aah ah, Meşhur’un o zamanlar öyle güzel gözleri vardı ki, tam üç renk vardı içlerinde; yeşil, mavi, kırmızı. O gözlerin ortayı yeşil, kıyıları mavi, derinliğine bakınca da, kırmızı alevlerin yüzdüğü elmas benekli bir küre, bir gülen nurdu. Bağların arasında pıtrakları, şeytan çanaklarını, semiz otlarını toplar, deli incirlerden, küstüm otlarından kolyeler yapardık. Meşhur, hiç yoktan akşam alacasında çatalını gösterir, biz de gölde sureti parlayan Narkis gibi, sanki hipnoz olup, şaşırır, yel yepelek kalırdık.
Çocukluğum Meşhur’a olan sevda ile yanıp kavrulmuştu. O, gümüş endamlı, kadife bedenli nymphalarla kız kızan olurken, ben de  Herkül bakışlı, Pan sekişli satyrlerle yarenlik etmişimdir. Nice yortularda Meşhur ve öteki  perilerle eğlenmiş, bodur boylu Suriye okçuları gibi dizilip, Sultan Selim’i bile kıskandıran kiraz küpeleriyle, nice meyveler yemişizdir. Erythrai’den gelen yabancılara, su gelini türküsünü söyleyip yıllar ve yıllar geçirmişizdir ki: Eyvah!..  

II
Yürekten duymak isteyenlere tanrı anlatır. Her melek, sevenlere en candan sözcükleri fısıldar. Bir gün Meşhur’la yaylalarda sığır güdüyorduk. Benekli sığırlar akşama dek çayırlarda yayılır, arada başlarını yıldızlara çevirir ve gene birden çayırlara dönerek, öylece kalırlardı. İncecikten yağmur yağmaya başlamıştı, böğürtlenlerin kırmızı, minicik incilerine düşen damlalar, kızıl tomurcukları yakuttan alevlere dönüştürürken, ağaçlardaki hakuranlar, seke seke tüneklerine eğilip, sokularak, bir süre sonra görünmez oluyorlardı. Arada parlayan kırmızı güneş, uzakta dağların arasında, yıldırımlardan demetle çakarken, giderek kararan havada, çalı çırpıları ve minik hayvancıkları sürükleyerek vahşileşen, yağmurun seli, yaylalardan ovaya doğru köpürerek akıyordu.

O gün nasılsa yamaçta gevşeyen bir tümülüsün dereye uçmasıyla, Meşhur’un sığırlarından biri sele kapıldı. Zümrüt gözlerinde çakan şimşeği şimdi bile anımsıyorum, görkünç umarsızlığıda yüzünün utkulu güzelliğini gittikçe arttırıyordu. İşte bir killi toprak yüzünden, aşk için kendini kanıtlayacak Mecnun’a ilk fırsat o gün doğdu. Çığırışlar arasında, köy altlarında güzün cılızlaştırdığı bağlara dek koşarak, selde batıp çıkan sığırı izledim. Selin iki yanının iğde ağaçlarıyla daraldığı Kezbanbağı kesiminde, çengelli üvendiremi sığırın boynuzuna geçirerek hayvanı iğdelerin arasına çektim ve çelmeyi yiyerek bir kere ayağı yere basan sığır, iri gövdesiyle ağaçlara sürtünüp can havliyle yola çıktı ve olduğu yere çöktü kaldı. Bir kaç gün sonra kendini toplayan sığır, yine yaylalara çıktığında, Meşhur, irem dolu gözlerindeki su durusu sevinin, en gönülçelen betimiyle yanıma gelip, boynuma sarıldı... Tansıkla yıkanmış ve onun aşkıyla bağışlanıp kargışlanmıştım. O bunu biliyordu, ama ona sarılmak ve çevre köylerde bile ünlenmiş erotik kokusunu içime çekebilmek için tanrının belirlediği gün, işte o eylül sonuydu.
Şunu tüm dünya bilmelidir ki, sevenler için, ela kirpiklerden süzülen yaşların tenle sarıştığı biricik döngü, sonbahardır.

III
Kış gelmişti. Hepimiz evlerin içinde yaşıyorduk. Zeus’un köyünde karanlık çökünce, ortalık suratsız aya ve keçi ayaklılara kalıyordu. Arada bir kandillerin kırpıştığı yollarda, tek tük seslerin söyleştiği, tıpırtıların gülüşmelerle eğleştiği yolcular görülse de, güneş batınca haneylerin dip köşelerine çekilir, günler ve gecelerce Meşhur’umu görebilmek için asma kilitli kapıların açılmasını bekler, rengarenk fistanıyla yağan karda, koyunlara, sığırlara yem vermek, köpeklerini sevmek için avludan kıvrılarak terslikteki kulübeye doğru gidişini gözlerdim. Oradaki çıplak nar ağacının dibinden eve doğru yürümeye başlayan Meşhur’u görünce merdivenin taş basamaklarında durur, kutsal bir yuğdaymışçasına kımıldamaz, çarpan yüreğimle dünyalar güzelinin geçişini izler, onun gizemli bakışının gölgesi, bir an gözlerimde dalgalanınca, tanrıma yakarır gibi olur, bu mutluluğu bana yaşattığı için mezmurlar söyler, dualar eylerdim.

Karlı bir gün, tüm haneyleri dolaşan buğday sürtme işinde, sıranın bize geldiği söylenince, köyün bütün genç kızları evde toplandı, işte Meşhur’da gelmişti ama, aramızdaki gizli sevinin dışavurumu olanaksızdı. Ben öbür odada, dalıp gitmiş, ateşin oyunlarına bakarken, Zübeyde’nin sesiyle uyandım, yorulduklarını ve benimde sürtme taşını döndürmek için, el atıp yardımcı olmamı istiyorlardı. Kutsal bir şey buyurulmuşcasına el değirmeninin kulpunu tutup döndürmeye başladım, hemen ötekilerde yapışıp, giderek hızlanırken, yarı karanlıkta elimin üzerine yapışan bir elle ürperdim, kim olabilirdi ki bu, kendimi çabuk toparladım, taşın hızla dönüşünde, benim elimin üstündeki sonsuz sıcaklığın sahibi, ayaları ak, sevigen bileği seçemezdim, ta ki yorulup taşı yavaşça durdurana dek. Kollar tek tek ayrılıyordu, en son kolun çekildiğini gördüğümde, büyücül gözlü kızın, gülen yüzünde, aşk çılgını çizgileri yakaladım.
Dışarıda kar, kelebeksi  titreyişlerle yağıyor, saçaklardan sarkarak, çam oyması olukları, ağızlarına dek dolduruyordu. Tanrım bu mutluluğu; dışarıda yağan kara, göz kırpıp, benekleyerek eşlik eden kandil ışığında sunmuştu bana...
Ne mutlu sevda çekenlere
Ne mutlu sevip sevilenlere...

IV
Bahar ağaçları filizlendirirken, sık sık evden dışarı çıkan Meşhur’u görüyor, onun dokunuşunun özlemiyle yanıyor, birlikte bağlara, kırlara doğru gidişimizin düşleriyle avunuyordum. Günlerden bir gün, üzüm gözlü eşeğimize binip, bağ çapalayanlara aş götürme işini bize bırakmışlardı, ben eşeğin semeri üzerinde, o ise arkamda sağrısındaydı. Yemeği torbalara koyup kaşa asmış, bakraç sesleri arasında, köy ortayından bağlara doğru gidiyorduk. Heyecandan pek konuşamıyor, yalnızca sorduğu sorulara, yürek atışlarıyla dolu yanıtlar veriyordum. Bahar gelmişti, kelebekler, minicik mavi çiçeklere konuyor, bağlarda, iri birer salkım olacak tozlu çitlimlerin buruk kokusuyla, cevizlerin dibine, eşsiz kokuların yurduna varmak istiyorduk.
Söz sevgiden açılmıştı, Aynur İrfan’ı seviyor, Fatih,  Naime’yi derken: Sen kimi seviyorsun dedi bana... Hiç sesimi çıkarmadım, sonra aniden, şimdi bile şaşırdığım bir cesaretle: İnsan sevdiğini söylemez, sevilen onu bilir dedim. Bir sessizlik oldu, az sonra iki elin yavaşça belime dolandığını duyumsadım. Hiç konuşmuyorduk, bağlara gelinceye dek soluk bile almadım. Onu öyle seviyordum ki, elleri belimden ayrıldığında bir süre kendime gelemedim. Bir çağrıyla irkildiğimde, uslu bir kelebeğin, rüzgarla, önce Meşhur’un saçlarına, sonrada benim omzuma zarif dokunuşlarla konup, can alıcı renkleriyle havalarda dönerek, çırpınışına tanık oldum. Gümenin kıyısında sümbüller açmıştı, bademler pembe tomurcuklarıyla, arıları, kuşları çağırırken, kedi tırnaklarının içinden, yaprak yeşili gözleriyle, Meşhur’un beni izlediğini görünce, yüreğimin derin bir özlemle yandığını duyumsadım ve yaşamı bir kez daha epopeler söyleyip, şarkılar çağrıyarak kutsadım.   

V
Yaz, Bakılan dağlarının arasından bereket tanrısının yüzünü gösteriyordu. Buğday başakları iri taneleriyle doluyor, ova giderek sararıyor, tek tük ağaçların gölgelediği büyük düzlük, çocuk çığlıklarıyla dolup taşarken, sesler öteki kuyudan, beriki kuyuya çınılayıp duruyordu. Gürbüz başakların içinde özgürce geziniyor, oradan afyon tarlalarında kozalak çizicilerinin arasında, sütleğen kokularının içinde dolaşırken, ahlat ağacında ötüşen iki dikencik kuşunun prelüdüne kulak veriyordum. Telgraf direklerindeki fincanlara, bilinmeyen dünyalardan duyum almak ister gibi, sanki aydınlığı sever gibi bakarken, tellerde çok uzaklardan gelen arabaların sesini işiterek, susa yoluna çıkıyor, köpeğimiz Lortop renginde bir jip, ardında buğular bırakıp, uzaydan gelen tuhaf bir alet, demir bir böcek gibi yaklaşırken, tam geçeceği anda el sallayarak, önde Amenofis gibi duran yolcuyu uğurluyor, onlarda çalan klaksonun ani sesinde bizi selamlayıp, ufukta yitip gidiyorlardı.
Buğday tarlalarında, bıldırcın yuvalarıyla karşılaşmak Meşhur’u şaşırtıyor, tümseklerde açan sursalların içindeki parlak renkli böcekleri incelerken, bir mutlandan, bir başka mutlana koşuyor, dişil buğdaylar, dirim dolu halleri, gümrah salınışlarıyla bizi büyülerken, esen yelle, yanık ovanın içinde, tozan olup gidiyor, erenlere karışıyorduk.

Yine bir gün, yeni uçar bir bıldırcın yavrusunun peşine düşmüştük, kuş üç dört kulaç uçuyor, yine konuyor, yine uçuyor derken, Meşhur, buğdayların içine yüzükoyun kapaklanıverdi. Neden sonra eğilip onu kucaklarken, yüzünü bana döndüğünde, dudağının kenarında bir kan sızıntısı olduğunu söyledim, eliyle aradı ama bulamayınca, gören gözlerim kör olup: Tanrının yardımıyla onu öperek, dudaklarına bulaşan kanı görmesini sağladım. Sonra garip bir şey oldu; birden bana sarıldı Meşhur. Ve Artemis’in bereketiyle göğermiş biçime hazır buğday tarlalarının içinde, canhıraş bir sessizlikte ova alevlerle yanarken; öğleden sonra, bir güneş günü, -doğa ananın beşiğinde, melekler eşliğinde- tapınırcasına birbirimizin olduk...

Tanrı bizleri bağışlasın. 

.

OKEANOS

Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor... Gezegenin suları içinde, planetin gölcüklerinde. Kaplan tüyü gibi dalgalanıyor okeanos. Mavi göklerin renginde bir Poseidon suyu, perilerin yurtluğu. Binbir gecenin Arabistan’ı,
işte mercanların, atollerin içindeyim, irem dolu renkler biçimindeyim, salınarak dans eden gönül hırsızı ahtapotlarla. Ve işte ah, dünya ne güzel!.. Bir flandra balığı geçiyor yanımdan, yüzgeci uzun, ipliksi, nasıl da yüzüyor kelebek gibi, ne ilginç güzelliği var. İşte fiyortlara dalıyorum, rengarenk süngerlerin, ışıklı, mavi yosunların içinde dolanıyorum. Arada denizin göklerine çıkıyorum, yurtluğumuzun yücesine; tavanına
vuruyorum. Buraya çıkabilen elçi balıklardanım ben. Sonra aşağılara inip, gökte olanları anlatacağım onlara,
bir ay var diyeceğim tepede, belki onunda denizleri, belki onunda balıkları var diyeceğim. Sonra güneş
tanrıdan söz edeceğim, yaşamı bağışlayan taçlı Helios’tan ve bulutlardan, onun göğül yağmurlarıyla okeanosun oluştuğundan, bulutların annemiz olduğundan...  O da  ne, yüzeyde, kayalıkların bittiği yerde, bana doğru geliyor biri, her yanı kıllarla kaplı bir vahşi, budaklı bir ağaç dalını suya vurup duruyor, güçlü kolları inip çıkıyor. Elinde bir üzgün balığı, kayaların arasına doğru gidiyor sonra. Yurtluğun dışında, demek ki gizil, korkunç düşmanlarımız var. Aşağıda bu canavardan onlara da söz edeceğim.

Denizin çalkantıları arasında, mavi suların içindeyim...

Güneş doğuyor, zaman geçiyor, bir mavilik içinde yüzüyor melek balığı... İskorpitlerin, tilapiaların, kiklaların, lapinlerin arasında. Beyaz gelinlikten yüzgeçler, salına salına gidiyor, gılyanuslar, remoralar, gularyalar, horozbinalar. Şimdi bir vatoz yaklaşıyor, ürkünç güzelliğin dehası, gök balığı kuşların okeanostaki akrabası, görkemli bir dengeyle, frak giymiş bir soylu, süzülerek geçiyor, melek balığı gülüyor. Okeanosun üzerinde bir sandal görüyor melek balığı. Cıvıltılar arasında, peri güzelliğinde, fiyonklar, kurdeleler eşliğinde bir Havva, sarıbaşları okşuyor, boncukburunlara onu gösteriyor, onun güzelliğini, tatlılığını... Çocuklar ellerini uzatıp dokunmak istiyorlar ona, ama o suların üzerinde gezinen, büyük, tuhaf biçimlerden korkmayı öğrenmiş ve diplere dalarak uzaklaşıp gidiyor. İşte bir cerrah balığı geliyor, yanında cennet balığı, arkalarında benekli pisi. Ve denizler tanrısı balina. Çok uzaklardan kornasını çalarak, suları yara yara, kuyruğunu vura vura, küçücük gözlerinin dev cüssesine verdiği görkül edayla süzülüp gidiyor.

Okeanos duruldu...

Ortalık tam teleskop balığına göre; sevişen balıkları gözlüyor o, denizin tüm gizlerini aralıyor keskin gözleriyle! Çiftleşen utangaç yengeçleri, küskün barakudaları, minicik larvaları ve deniz dibini karman çorman edip eşeleyen, birbirini yiyip yutarcasına sevişen ahtapotları gözlüyor. Teleskop balığının yanından melankoli timsali bir üzgün balığı geçip gidiyor, çünkü bütün balıkların bir sevdiği var, ama onun yok. Küskünlüğü ve üzgünlüğü bundan... Nuh, gemisine bütün balıklardan bir çift alacakmış, üzgün balığının eşi yok diye almamış ve oda tufanın tam ortasında kalakalmış. İşte bir folya balığı geliyor. Ben ki melek balığı ve bir fener balığı geçiyor yanımdan, ışıklarla yıkayıp denizi! Yine yukarıya çıkıyorum, güneşli, güzel bir hava, suların üzerinde oynuyorum, kıyıya yaklaşıyorum, kumsalda gezip dolaşıyorum. Ama ah! koskoca bir at balığı nasıl da çırpınıyor, daha önce gördüğüm kara adamlar çoğalmış, nasıl da çekiyorlar balığı, gözlerimin önünde paramparça ediyorlar ve bitiyor çırpınması. Yüzey çok tehlikeli, bunun öğretilmesi gerek, aşağıda herkese anlatıyorum, eski güzel günler bitiyor.

II
Bir levrek geçiyor yanımdan, kendi dünyasında ne mutlu bir balık. Kırmızı tüylü uzun kuyruklar, sığır başı biçeminde uçuklar, ölüs gözlü, boynuzlu, tepecikli, çıkıklı, sarı çiyli, benekli, binbir renkli, yapraksı, akcıl, karacıl, mor gerdanlı, saydam, tüysü kayarcaların arasında doyasıya geziyorum. Eriha surlarından eskil bakışlı, arboletsi balıklar, gastropodlar, çavdar mahmuzu gibi keskin, zehirli çiçek gibi küskün, ürkücül canlılar, gül ve kılıcın tarihe karıştığı bu uzak zamanlarda nasıl da yaşıyorlar. ‘Carpe diem’ -günü yaşayın- diyorum onlara. İşte türlü inak ve inançlar; insan küçüğü güneşler, sini gibi dünyalar, dölevsiz dağlar, kız sünnetleri, Hint elinde kadın ateşleri. Melek balığı olarak ne yapabilirim!.. Güneşin ağırlığını ölçerim, gündüzün gücünü tartarım, kumdan koni yaparım. Kilden şato, su kabarcığından perde, ipekten beşik, sedeften ağ, mumdan saray ama, Vaterleo’yu önleyemem, Pearl Harbour’u kurtaramam, Hitlersi paranoyaya karşı duramam. İşte kadırga gövdesinde bir salyangoz, kalyon küpeştesinde deniz minaresi, hangi kötülükten haberleri var ki... Başak burcuyla dolu ovalar var, şemsiyeyle risinlenen Markov’larda... Kaffa kuşatmasında, mancınıkla fırlatılan vebalılar, Golgota’da ‘Beni neden bıraktın tanrım’ diyen marangozu ve Amidli  kimsecik ozan Öngören’i unutmasam da; Prokaryat ve ökaryotlu karbonifer dönemlerini ben de yaşıyor ve ben de ağlıyorum. Batı şakirt, doğu batıl, kuzey vandal, güney sofu. Ne yapabilirim ki... Ölümün birbirine bitiştirdiği o küçücük ayaklara üzülüyorum. O minik çehrelerin bahtı hiç bir zaman gülmüyor. O buğulu, mercan gözler durmaksızın ağlıyor. Kanat ne canlı şeydir. Ölü bir kuştan daha üzücü ne olabilir ki... Yüzgeçler hüner dolu, haz dolu, hız doludur, ya ölü bir balık...
Gene de en kötüsü, avdan sonra, sularda, ormanlarda, sazlıklarda, hendek ve çukurlarda, başıboş, ağlamaklı ve sonsuza dek karşılıksız kalan çınlayışlardır diye düşünüyorum. Ağaçların eteğinde, ırmakların ötesinde, sığınakların, barınakların içinde, kimselerin duymadığı sonsuz çığlıklar. Ve sonsuz uykular. Denizler, ormanlar, ırmaklar, ovalar... Uyuyan deniz, uyuyan orman, uyuyan ırmak, uyuyan ova... Lagünler, meşeler, mercanlar arasına sıkışmış ölüm tuzakları. Hendeklerin içine, ekin demetlerine gizlenmiş, çelik elli, ateşten oklar, adanın ortasındaki ağaç kümesinde umarsızca yankıyan kuş sürüleri!.. İşte okeanos!.. Firavun Akhenator gibi, elimde defne çileğiyle tebama şunları söylemeliyim: “İster karada olsun, ister denizde, ister balık olsun, ister kertenkele, ister düşünsün, ister düşünmesin, ister ırmakta dolaşsın, ister doruklarda, ister doğuda doğsun, ister batıda, ister derinlerde yaşasın, ister kumsallarda hepimiz biriz. Çünkü barış, önce barış!..” Bu belki benim en güzel şarkım. Güneşin tutulacağını söylüyorum. Athena’nın flüt eşliğinde güzelleştiğini biliyorum. Ölümümüz bir ses, bedenimizde küçük bir cırcır böceği olacak, başka ne istiyorsunuz diyorum. ‘İnsanlara acı veren dertler, tanrılara da acı verir. Derinlerde ne oluyorsa yükseklerde de o oluyor.’ Islak kum tepeciği üzerinde yürürken amacım, fırtınanın kıyıya fırlattığı deniz kuşlarını ve ayı balığı ölülerini toplamaktı. İçimdeki kertenkeleye en acılı soruyu sormaktı. Daha ne olsun, daha ne olsun, daha ne olsun...

III
Melek balığı okeanosun içinde yüzüyor, ırmaktan yukarıya somonlar tuhaf bir şarkı söylüyor. Çok uzaklardan, bulutların ötesinden, garip bir cisim, kanatlarını aça aça, kuyruğunu saça saça, döne dolaşa okeanosa iniyor ve içinden acayip adamlar, astromanlar, kozmodamlar çıkıyor. Yakalarında dülger balığı profili ve giysileri beyaz dolphinden. Az sonra bu görüntünün Puvatya yada Navarinleşmeyeceğini kim bilebilir...  İçinde tüm dünyanın gizlendiği bir çarşı varmış, insan değil en iyi deve bakarmış. Geçmişten; ölü böcek, gerekçeli hayvan, saf hidrojen, kötülerden kötü bir dost, kart, Dekart, kantar, Kant, Neptün ve altın atlarıyla Poseidon kalmış. Neptün’den bakıldığında güneş yalnızca ışık saçan bir nokta kadarmış...
Varlık soruya açılır, soru zamana, zamanda yokluğa diyorum. Semender, çipura ve üzgün balığı? Kolkola girmiş bana doğru geliyorlar, bu denizin, rengarenk, masal bahçesi gibi görüntüsü içinde, bu olağanüstü betim karşısında, dilim tutuluyor. Bir kayış balığı geçiyor yanımdan, sazanlar, mersinler, güneş balığı, kum balığı hepsi geçiyor. Kaya balığı, deniz akrebi, deniz kedisi, berber balığı, orkinos, uskumru, palamut, yelken balığı, kılıç, atlantik, kalkan, ay balığı, zargana, uçan balık, deniz atı, deniz iğnesi, baltık pisisi, kırlangıç, marina, fener, ördek, tirsi, yılan, mığrı, murana, dil, som, piranha, turna, kedi, kızılgöz, inci, mumya, tekir, ringa, çekiç balığı, sarıgöz, kaşıkçı, deniz kedisi, mahmuzlu camgöz, testere, iğneli keler, latimerya, beluga, anaspis, kaşıkçı ve folya balığı;  geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor, geçiyor...

Ama:

“Sırılsıklam ıslanmış, ıslak bavullardan kişiler seçiyordum.
Eğri bir düzlükte durduklarını görüyorum, rüzgara yaslanmış,
eğri yağmur altında, belirsiz uçurumun kenarında.
Hayır, ikinci bir yüz değil. Havanın suçu
böyle solgun oluşları. Uyarıyorum onları sesleniyorum
                                                                          örneğin;
yol eğri bayanlar, uçurumun kenarındasınız. Onlar,
                                                                    doğal olarak,
soğukça gülüp, cesurca karşı bağırışa geçiyorlar:
                                              Teşekkür ederiz size de
Gerçekten de bir kaç düzine olup olmadıklarını soruyorum
                                                                       kendi kendime
yoksa tüm insan soyu muydu orada asılı duran,
tıpkı belirsiz bir müzik gemisindeki gibi, hurda
ve yalnız bir tek amaca yönelik, yani batışa?
Bilmiyorum. Gözümü kapatıp dinliyorum. Zor söylemesi,
bu insanların kimler olduğunu, her biri bir bavula,
açık sarı bir uğura, bir dinozora, bir defne çelengine sarılmış
Güldüklerini duyuyor ve onlara anlaşılmaz sözler
                                                                 sesleniyorum





Kafasında yaş gazeteler olan, tanınmayan kişinin
K. olduğunu sanıyorum, yolcunun işi peksimetcilik;
şu sakallının kim olduğundan haberim yok, boyalı bastonlu
adamın adı Salomon: durmadan hapşıran kadın
                                                 Marilyn Monroe olmalı
beyaz elbiseli adamsa, şu elinde siyah yağlı kağıda sarılı
notlar olan, mutlaka Dante’dir.
Bu kişiler umut dolu, ürkütücü bir erk dolu!
Bardaktan boşanan yağmurun altında dinozorların ipinden
çekiyor, bavullarını açıp sonra gene kapatıyorlar,
ve koro halinde şarkı söylüyorlar; “I3 Mayıs dünyanın  
                                                                            sonudur,
artık daha fazla yaşayamayız,, yaşayamayız daha fazla.”
Kimin güldüğünü söylemek güç, bu çamaşırhanede kimin
beni saydığını yada kimin saymadığını ve
uçurumun ne genişlikte ve ne derinlikte olduğunu söylemek.
Yavaşça nasıl battığını görüyorum kişilerin ve onlara
şunları sesleniyorum: Nasıl yavaş yavaş battığınızı
                                                             görüyorum.
Yanıt yok. Uzaktaki müzik gemilerinde, donuk ve cesur
orkestralar çalıyor. Çok üzülüyorum, hiç de hoşuma
                                                                        gitmiyor,
öyle hepsinin ölmesi, ıpıslak, bu çiseleyen havada, yazık,
ağlayabilirim, ağlıyorum: “Ama kimse bilemedi”, diye
                                                                       ağlıyorum
“hangi yılda olduğunu ne hoş.”
Ya dinozorlar nerede kaldı? Ya bu ıpıslak bavullar,
binlerce ve binlerce, bomboş ve sahipsiz,
suyun üzerine nereden sürükleniyor? Yüzüyor ve ağlıyorum.
Her şey, diye ağlıyorum, istendiği gibi, her şey yalpalıyor,
her şey denetim altında, her şey yolunda, insanlar eğri
                                                                          yağan yağmurun
altında boğuluyordur herhalde, yazık, neyse, ağlamak
                                                                     için, o da iyi,
belirsiz, söylemesi güç, neden, hem ağlıyor hem yüzüyorum.”

Suyun suya damlaması gibi, melek balığı göz yaşlarımı görmüyor, geçip gidiyor...  











ARABİSTAN
Sonradan Arabistan çöllerine de yolum düşecekti ama çocukluğum Dervişpınar’ın kıyısında geçti. Dervişpınar öyle garip bir çeşmeydi ki aradan geçen 40 yıl sonra bile, alnında eski yazıyla yazılmış, küçük, kemerli mermer levhada Kur’an dilindeki  Arabi yazının  şimdi bile ne anlama geldiğini merak ederim. Belki, çeşmeyi yaptıranın adı sanı vardır. Pınar, yanlardan sütun gibi çıkan, iki yükseltinin arasındaki yekpare taş bloktan, teneke bir olukla, deyim yerindeyse söğüt dalı gibi incecik akar akardı. Su mermer yapının hemen arkasından gümler, orada birikir, yükselince de Derviş’in teneke çubuğundan şiir gibi akar dururdu. Ne azalır ne çoğalırdı, yaz kış aynı sızıntı, incecik bir duman  gibi durmaksızın, şiir! şiir! şiir! diye akan, sonsuza dek bitmeyecek  bir derviş çeşmesi.
Yan tarafta Yahyalar’ın bağı ve hemen çeşmeye komşu görkemli bir ceviz ağacı vardı. Ceviz ağacı, işte adına çeşme yaptırılan Derviş atanın düşerek öldüğü o ulu ağaçtı. O denli yüksek bir ağaçtı ki dibinden tepesine doğru baktığınızda, en tepedeki dallar bulutların içinde kalırdı. Ona tırmanarak çıkmayı göze alan, akşama doğru tepesine varır, inmeye kalkışanın ayağı da ertesi gün toprağa değerdi. Cevizlerin  toplanma zamanı tüm cevizler bittiği halde o denli büyük bir ağaçtı ki gözler her zaman yeni bir ceviz bulabilirdi. İşte bu masalsı ağaçla inatlaşan Derviş ata, sabah çıktığı ağaçtan, ertesi günü beklemeyip, ivediyle inmeye kalkınca, akşam alacasında cevizin ulu dallarının birinden düşerek ölüvermişti, ölmemiş, aylarca yatalak kalmıştı, ta ki cevizden inmeye kalkışmamalı, sabahı beklemeliydim diye söyleyinceye dek. Cevizin hakkını teslim edip, söyler söylemezde, ruhcağızı uçuvermiş, bir yatalağın çekeceği ıstıraplardan böylece kurtulabilmişti. Ceviz öyle bir ulu cevizdi işte. Öldükten sonra oğulları onun adına bu çeşmeyi yaptırmışlar, cevizin hemen yamacına  yaptırarak hem öleni, hem kalanı kutsamışlar, bu kırlardan gelip geçen, her  susuzluk çeken yolcunun da hayır duasını almışlardı.
Bu ağaçta geceleri boğa başlı bir insanın kaldığı, ona yuvalık yaptığı, kadın düşmanı bir caninin de ağaçta saklandığı, sonunda canavarın onu yediği söylenirdi. Ayrıca gövdesi öyle kalındı ki yüzlerce yılda, yalnızca ordularıyla oradan geçen  IV. Murat’ın kollarını kavuşturabildiği söylenir.
İşte o Dervişpınar’da geçmişti çocukluğum. Dervişpınar’ın küçük ahırında büyümüştüm ben, kimi çocuklar cesaretle bu ahırın içinde yüzüp yıkanırken, ben kurbağalar bedenime yapışır, ahırında gizlenip, kendini göstermeyen nice tarih öncesi hayvan, koelakant, dehşetli simasıyla dülger balığı, nice su ejderi, testere dişli mürenler ve yosun yiyen dinozorlar etime diş geçirir korkusuyla, asla o ahıra girmezdim. Giren çocuklara imrenir, onların başına bir iş gelmemesi içinde dua ederdim. Her an onların çığlıklarla bir koelakantın minik bedenlerine, vantuz gibi yapışmış köye doğru haykırarak kaçışlarını veya bir dinozorun ağzında bir çocuğun çırpınışını ya da bir mürenin parçaladığı ayaklarıyla, baygın annesinin kucağında yatışını hayal ederdim. Duacıyım ki hiç bir zaman böyle bir şey olmadı ama ben yinede bir gün böyle bir şey olacağını, burgaçlı bir şeyin, meleksi, aldatıcı  görünümlü bir cinin sabrettiğini, bu işin zamanı gelmediğini düşünmüşümdür ya da milyonlarca yıldır saklanan bu canlıların ortaya çıkarsa yer yerinden oynayacak, tüm köyün çeşmede cinler periler varmış diye başına toplanacak ve belki de çeşmeyi bozup dağıtacakları için, onların bile bile ortaya çıkmadıklarını düşündüğümden, gene de önlem almayı elden bırakmazdım. Suyun içine bakınca, orada, o tarih öncesi hayvanların yavrularına benzer minik kuyrukluların, larvamsı canlıların diplerde süzülüp durduklarını görür gibi olur, dehşetle başımı kaldırarak, sakin, açık ve tehlikelerden uzak dünyama geri dönerdim. Böyle düşünmeme asıl neden, Dervişpınar’ın suyunun avuçlarımda apak, küçük taş ahıra dökülür dökülmezde kapkara oluşuydu. Bu şu demekti, su ağızda tatlı, aşağıya dökülür dökülmezde tuz tadında ve acı oluyordu, bu nedenle her tür hayvan barınıyordu, yılan, çıyan, insan, ejderha. Su karaydı. Avucumuzda yalancı aldatıcı bir aklığı vardı. Ama o aslında her canlıya yarıyor, bugünün ve geçmişin bütün   yaratıklarının su gereksinimini sağlıyor, barınmalarına yarıyordu. Bir keresinde el büyüklüğünde yan yan yürüyen bir yaratığın, aşağıda kıpırdamaksızın durduğunu, tepede parlayan güneşin, bu hayvanın sırtına vurdukça, yüzlerce dikenli pulcuğun renkten renge girerek, yanıp söndüğüne tanık olmuştum ki, göz görümünden küçük, binlerce böcekçiğinde kabuk üzerinde kıpırdaştığını  korkuyla görmüşümdür. O garip yaratığı ne ertesi gün,  nede başka zaman bir daha göremedim. Onlar kendilerini ara sıra bana gösteriyorlardı belki de, kanımca onları anlayabildiğim için bana güveniyor ve çekinmiyorlardı, ötesini bilemem.




Kızkardeşim çeşmenin cinli perili olduğuna inanıyor ve orada cinlerin perilerin kendisini paylaşamadığını ve kendileriyle oynaması için ona yalvardıklarını söylüyordu. Gülüyordum kardeşime, kızcağız, dinozorları, deniz fillerini, fokları, aygırları kuş aklıyla cine periye benzetiyordu sanırım, bir gün başına iş gelecekti biliyorum, ahırda akşama kadar kıyısında oturup oynuyor, bir gün elini kaptırıp, ahırın küçük deliğinden yeraltı okyanuslarına, su canlılarının cehennemine  dalıp gidecek, komodo ejderlerinin arasına karışacak diye korkuyordum. Onu böyle bir tehlikeye karşı hep tetikte beklemişimdir, bu halimi sezen koelakantların akıllılıkla buna cesaret etmediğini biliyorum. Ama kızkardeşim bilisizce benim bu bekçiliğimden habersiz çocukluğu boyunca cinlerle perilerle oynadı durdu.
Çeşmenin arkasında suyun gümlediği kabarık gümrah toprakta her bahar sümbüller açardı, ben ön tarafta suların kararıp, acayip canlıların yüzüp durduğu ahırdan korktuğum için arkada toprakta oyalanmayı sever, orada çocuk tini gibi açmış sümbüllerin, düşlerle dolu kokusunda, bağlara, ceviz ağaçlarında ötüşen kır serçeleriyle, orda, uzakta, -Anka rengindeki- arı kuşlarının kurig! kurig! diye çınlamalarına, çıtlıklarda öten sinekkapanlara ve tepedeki mezarlıkta otların içinde uyuklayan minik kaplumbağaların hayaline dalar giderdim. Oradaki sümbüllerin biçimini, kokusunu ömrümce unutmadım.  Hemen aşağıda ahırın uzantısı küçük oluklu gölette, ki türlü hayvanlar, at, eşek, inek, öküz, keçi, koyun, aklınıza ne gelirse su içerdi oradan; onlara eskil canlılar zarar vermezdi, bilirlerdi ki öküzden daha prehistorik hayvan yoktur, bir keçiden daha mitik, antikite bir hayvan yoktur, attan tuhaf bir at daha var mı ki, bunu bilen ejderhalar hiçbir zaman onlara zarar vermezlerdi zaten. İşte o ahırın ucunda öyle nar ağaçları vardı ki o kadar güzel açarlar, o kadar güzel kokarlardı ki... Çiçekler köyü, ovayı, tanrının kızılca bir simgesi, sevda yanığı, kokulu bir pars gözü gibi süzer durur, narlar gözümüzün önünde tomurcuk olur, büyür, irileşir sonunda da dünyaya, bu gezegenin kutsanmışlığına daha fazla dayanamayıp, Cemşid’in alevli şarabı, kıyıcı sfenks görkemindeki Vezüv gibi ‘bang’ diye patlar, baharı müjdeleyen kızılgerdan ötücüğü gibi köyü sevince boğardı.
Ama patlarda ne olurdu diyeceksiniz, söylemek isterim, ahır hayaletleri, usdışı hydralar bile sezinledi bunu, elbet söyleyeceğim, buyurun dinleyin: Yaşayanlar ki! hiç birimiz, hiç bir şey bilmiyoruz! hiç bir şey anlamıyoruz! hiçbir şey düşünemiyor! hiç bir şey konuşamıyoruz!.. Bu kadar.
Sonraları ne mi oldu, düşleri, rüyaları, çeşmeleri, narları ve cevizlerin kokulu yapraklarını bırakarak  yadellere, gurbete gittim, nereye mi Arabistan’a!.. İngilizlere karşı savaşmaya değil, işçi olarak bir fabrikanın şantiyesinde çalışmaya....

II
Bindiğim kara tren Hicaz demiryolu üzerinde makas değiştirip, bir yaprak kurdu, güneyin sessizliğinde süzülen bir kırkayak gibi ilerlerken, hiç yer değiştirmeyen bir gölge eşliğinde, sisli-puslu pencerenin önünde, aylarca gölgeli serinlikleri özleyen “Buzdan dudakları ezgiler mırıldanıyor alaycı bir bükülüşle” şarkısını buhurlu bir nihavent gibi takırdayıp, nakaratlarla yinelerken, ardımdan sallanan son mendili gözden yitirinceye dek, geriye dönüp baktım. Birbirinin aynı yüzlerce kasabayı geçtikten sonra bir dairenin içinde dolaşıyor sanısıyla, Şam ipeği yüklemek için yıkılmış develerin arasından Damascus’a girdik. Tozun, sarının ve kara renkli cariyenin Damascus’una... Hiçlik varlığın başlangıcıdır, kentteki, dipsiz kuyuya benzeyen yokluk, kül rengi yüzler-yüzsüzlük ve kederin insanın bağrını kemirdiği, sessiz hummaya bakakalarak ilk kez gerçekten yaşadığıma inandım ve öyleyse; varlık kavramaktır dedim. “Biber ağacı yaprağı, söğütün kuzenidir.” der gibi. Yalnızlığımın aruzla yazılmış bir şiir gibi olduğunu düşünmeye başlamıştım ve kendime öylesine sahiptim ki kendimi unutmuştum. Aruz sanki usumda çakan karanlığın şimşeği ve yaşantımın ve Damascus’un yıldırımsı kırmızısı, kızıl soydan ipeğiydi.
Cuma adında bir tepeyi gezdim ertesi gün ve buralarda 53 yaşında olduğunu söyleyen bir çocukla karşılaştım, bir kalabalığın tam ortasındaydı, illüzyondu belki de, gerçek bir illüzyon, 53 yaşında bir çocuk düşünün ve bu gerçek olsun!
Lut gölünün-Gor çukurunun kıyısından geçer mi bu tren diye sordum birine, bir Surlu idi, Lut mu ha bir yeryüzü parçasından söz ediyorsun, adı Lut gölü dedi, şaşkınlıkla baktım ona, orada mola vereceksiniz dedi, iki gün.  Akşama doğru güneş batarken, cenin gibi küçülüp, kıvrıldı ve kendi içine doğru gömülerek yitip gitti. Doğuda bu ellerde her şey tersineydi, zaman uzuyor, tren  tanrısal bir değer kazanıyor, gölgeler çaprazlamasına yön değiştirip, geziyor, kuşlar hep aynı yöne -güneye- uçuyor, güneş batarken küçülüp silikleşerek yitiyordu. Tepeyi inerken Z harfi biçiminde bir çember yuvarlıyordu bir çocuk, toprak rengindeki çemberi seçtiğimde Z’nin bu kırık çembere sarılarak tutturulmuş çubuklar olduğunu anladım. Çocuk elindeki kum zambağını birden elime tutuşturunca, nedendir bilmem 'Altın Venedik!' diye bağırmışım, sanırım şeylerden etkilendim ve gariptir çocukta beni Sakallı kuş! diye yanıtladı. Aşağılara doğru koşarak düzlüğe geldiğinde benden 5 dinar isteyince bütün bunların düzmece bir oyun olduğunu anladım, zaten bende topu topu 42 dinar vardı, bir kemer satın alarak 2 dinarı zorlukla verdim.
Şam’daki tuhaflık bitmedi. Barcelona yakınlarındaki Moya kentinde ‘derin ve karanlık’ bir derenin Baus diye bir adı varmış, işte o derenin coğrafik simetrisi Şam’daymış, bir gezgin, ben II. Baus’u burada arıyorum dedi. Baus’un ikizini arayan bu garip misyonere el sallayarak Damascus’tan ayrıldım, dilim kendi derinliğine gömüldüğü için kaç günlerdir konuşmadan gidiyordum, “varlığın en uç noktasındaki dile” uzak, “dilin en uç noktasındaki varlık” olarak, çölün saman beyazlığında akıp gidiyorduk.
“Yıldızlar, ayakkabılarım, Üsküdar’daki gözyaşları, lokomotifler, söğüt ağaçları, kadınlar, kapakları yırtık sözlükler, usumdan geçerken, Sırp köylerine benzeyen, ağaçlar arasında Modigliani sarısı evlerle dolu bir yere geldik. Tren inanın korkunç hırıltılar arasında güç bela durdu. Altı yedi yaşlarında, melek kadar güzel bir çocuk trene koşut bir iz içinde yürüyor, uzun ince bir üvendireyle sanki bir hayvanı dürter gibi trene parmağını sürtüyordu. Çocuğun omzunda bir kuzu derisi vardı ki sattığı şeyler bu olmasa, siz onu rönesans ressamlarının betimlediği, Aziz Jean’a benzetirdiniz ve 'Gecenin yarısında Drakula / Yarasa kanatlarıyla biner kısrağına!' diye haykırırdınız. “O gün hiç bir şeyde yaşayıp, her şeyde öldüğümü gördüm" düşümde ve kim bilir kaç yıllar sonra gelecek ölümüme, ağlayıp durdum.
Levhasının üzerinde mezar resmi bulunan bir otelde kaldık geceleyin, otelin adı Sonsuz Barış’tı. Sonsuz barışa  ancak mezarda  ulaşılabileceğini ima ediyormuş, ertesi gün ne çocuğu gördüm, nede sattığı şeyin başka bir yerde satıldığını, sanki düş görüyordum, erkin ve gücün insanın yetilerini ve barışı bozucu olduğunu söyleyen batılı bilge Kant'ı düşündüm o ara...
Bizi Hicaz’a götüren demir yılanın gücü karşısında ezildiğimi duyumsayarak alıştığım kompartımana bindik ve hareket ettik. Hareketle, geride kalan nesneleri ve şeyleri düşünerek Vikinglerin, Miklagard dediği Stanpoli’yi anımsadım, orada olsaydım o sevdiğim arkadaşımla buluşacak, Salacak’taki içki evinde zamanın ve eşyanın göreceliliği üzerine tartışacaktık. O geceye çok iyi bir biçimde hazırlanmış olarak gelecek, Newtoncu fizikle, Euclid geometrisini, Einstein mantığından uzak belki de Parmenidesci gözlemle tartarak, zamanın geçmesiyle nesnelerin hızı arasındaki bağıntıyı ve kısalan eşyaların tuhaf görüntülerinden söz edecektik. Birden kararan havayla garip bir ürküntüye kapıldım, karanlığın içinden geçip giden tren, anlağımı çarpıtan bir takıntıyla, sanki geldiğim ve geçtiğim yerlere bir daha hiç dönemeyecekmişim gibi bir görkü yarattı bende, dahası Üsküdar’daki arkadaşımın birden öldüğü  sanısına kapıldım. Yaşamımda onu bir daha göremedim, buda bende ölüm duygusunun göreceli olduğu saplantısına yol açtı. Buralarda bu uzak ellerde gerçekten ölümün, ayrı ayrı pek çok anlamları olduğunu anladım.
Geçtiğim kasabalarda (hızla geçerken!) gördüğüm ve bir daha asla göremeyeceğim ve üstelik yüzünü gözünü bile seçemediğim silüetler, gerçekte hep birer birer ölüyordu ve dahası onlar için belki de trenin içinde kimsecikler yoktu, ben yoktum.
Oysa yaşam tanrınındır, ama ölüm onun olamaz, hepimiz yaşıyorduk kısacası ve hiç bir zaman ölmeyecektik, ölümsüzdük ve tanrının olduğu yerde ölüm olamazdı, ölümün olduğu yerde de tanrı. Öyleyse hepimizin küçük birer tanrı olduğu bizler nasıl oluyor da ölüm duygusuna kapılıyorduk, bunu yaşamın bir tecellisi, daha doğrusu tatlı bir sürprizi gibi düşünmek gerektiğini algıladım, tren gidecek bende yaşayacaktım. Pencereden başımı çıkararak yukarılara yıldızlara baktım; Venüs’ün güzel ışığı karanlık gökyüzünde titreşiyordu, göz yaşlarıma engel olamayarak şu dizeleri söyledim.


“Ey kuğu, ne anlatmaya çalışıyorsun bükük boynunla
olmayacak düşlerin peşinde gezinen, kederli adımlarınla?
Çiçeklere karşı ilgisiz, sulara karşı zorba,
güzel ve beyaz olmandan mı bu sessizliğin?”
                                                                        (1)
ey ölüm!..

“Ah Montaigne! Nunez haçı gördü kalktı,
ve buldu saygıdeğer Vencedora’nın yanıbaşında
Sfenks’in donmuş cesedini.”                              
                                                                          (2)

Öyle bir dünya ki şöyle bir iki yumuşak esinti dolu dizelerden sonra, kesenkes başka bir dörtlük bir dize çıkmasın ki huzurunuz bozulmasın, tadınız kaçmasın. En iyisi düşüncenin tadına bırakıp kendinizi, hiç konuşmamak, hiç mırıldanmamak. Hiç bozmamak eşyanın duru tadını.
İlk gecelediğimiz istasyonda bir Arap Türk’üyle tanıştım, 
Köse Paşa babasıymış, yaşlılık çağında sakalını oğluna kaptırmış. Oğlu yeni tanıştığımız -Veli- zorbaymış, koynunda ilahi kelam, boynunda çıngıraklı yılan, kolunda peçeli doğan, altında at, ardında seyis, düşüncelerinde çıyan,  geleceğe hızlı ve hırslı bir derebeyi olarak hazırlanmış, parayla vezirlik satın almış, sırasıyla sarayda  kapıcı başı, sonra voyvoda, mütesellim olmuş, Sivas, Diyarbekir, Rakka ve Halep Valiliği yapmış.
Ama bir gün her şeyi ve her şeyi, tacı, tahtı ve veliahtı bırakarak çöle açılmış, adı sanı yok olmuş. Bir meczup gibi adsız kasabaların kitapsız ademi, esvap ve akıldan eşkalden ayrı, anadan üryan o istasyondan bu istasyona, o kasabadan bu kasabaya dolaşmış durmuş. O benden ben ondan ayrılırken değil el sallamak, bakmadı bile, çok uzaktan duvarın dibindeki birine, belki bir sonraki yolcuya yaklaştığını görür gibi oldum, belki de öyle yapacağını düşündüğümden, belki de istediğimden. Ama sanki ışık hızında yaşıyordu, çöl yavaşlığında sürüp giden geçmişin görkemini terk edişi asıl aldatıcı olan yanıydı. Çünkü her an yeni biriyle tanışıyor, bir öncekini hemen unutuyordu. Bu onun için şu demekti, bir anlaktan başka bir anlağa (her insan bir dünyaydı onun için) ne kadar çabuk geçerse o kadar çok yaşayacağını umuyor ve böylece evrenler tanıyacağını umuyor, belki de ölümsüzlüğü düşlüyordu. Tren hareket ettiğinde onun için çoktan ölmüştüm. Sadi’nın Gülistan’daki hayali gibi solup, yok olmuştum.
Tuhaf biçimde tacın tahtın devletin paranın, atanın olmadığı bir dünya düşleyerek, sömürgen ve sömürülen topraklarda ilerlemeyi sürdürdük, çölde şimdi Hemedan’daki çiftçiler, kırlar, kuş palazı çocuklar kim bilir nasıldır diye kederli, düşleyerek ilerlerken, Bizantik surlarla kaplı, Hint sümbülü kokulu, gizli bir cennete geldik, kıraç Dakota toprakları gibi uzanan çölden, meleksi Devon köylerine benzer yeşillikte bir diyara gelmiş olmakla ne kadar şaşırdığımı bilemezsiniz, çocukluğunda sünnet olan arkadaşının acısına dayanamadığını yazan H. Poincare gibi ‘Bilim aynı zamanda hem çeşitlilik ve karmaşıklığa (us dışılığa) hem bütünlük ve basitliğe doğru kesintisiz bir süreç izler’ Bu bakımdan, ipin ucunu kaçırmamak için şaşırmayı bıraktık, şehirde, beyaz kuğulu göller, yelpazelenip, salınan yosun ve eğreltiler ve sürekli açılıp kapanan, sonsuzca çiçekler, binbir renkte kuşlar vardı. İnsanların sesi cam gibiydi, sesleri görebiliyor, nesneleri işitebiliyorlardı., hani bir masalda Eschberg köyünden akan, Emmer deresinin yatağındaki Petri kayasında yaşanan, olağanüstü olaylar ve nice tansıklar gibi... Yollarda gezinen tül balıkları bile aralarında konuşuyorlardı. Altın bir çıra gibi,  güneş hemen tepemizde tatlı bir ısı yayıyordu ve cadı gözünün öldürdüğüne can veren İsa neferi gibi ılık bir koku geliyordu gümüşi aydan.
Kadınların kirpikleri gönülleri delip geçen oklar gibi uzundu, erkekler Mısraim'in Yusuf’u gibi güzeldi. Triangulum yıldızı gece gündüz aynı yerde parıldıyor, serpantin gibi değişik biçemlerle yanıp sönüyor, parıltısı azalıp çoğalıyordu. Aristo’nun kitabındaki gibi ‘gülmemek’ yasaktı. Ve gelmiş geçmiş tüm seslerin saklandığı  bir ‘Müzik Katedrali’ vardı. En gözde uğraşlardan biri org körükçüsü olmaktı burada, org  çok seviliyor hatta bizimde bulunduğumuz bir ayin sırasında, körükçünün biri balkondan düşerek uçtu dediler, daha doğrusu başka bir simetriye geçmiş, sanırım ‘ölüm’ için böyle diyorlar.
Hani Arjantinlinin Aleph adlı yapıtında ‘Savaşçı ve Tutsağın Öyküsü’nde bir gün kavmiyle, kuşatım ve fetihler amacıyla, Ravenna önlerine gelen Lombardialı barbar Droctulft’tan söz edilir. Droctulft, ülkesinin ormanlarından geliyordu, cesur, günahkâr ve acımasızdı, bildiği tek yerleşim birimi ormandaki kulübelerdi ve şimdi ilk kez bir kent görüyordu. Onu ufukta yavaş yavaş beliren  Ravenna’nın duvarlarını, kulelerini ve daha önce hiç görmediği başka şeylere bakarken düşleyebiliriz. Kentin servileri ve mermerleriyle, düzensizlik yaratmadan bir araya gelmiş pek çok öğenin bütünlüğüyle, tapınakları, bahçeleri, sütunları ve süslemeleriyle, düzenli ve açık alanlardan oluşmuş bir çoğullukla karşılaşır. Henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip Droctulft, kentin beklenmedik sürpriziyle vurulur, kavmini terkeder, Ravenna için çarpışır ve ölür. İşte bizde Droctulft gibi bu gizli cennetin sakinlerinden olduk kısa zamanda, kırılacak bir kristal gibi nazenin davranıyorduk, surların içinde görüp yaşanan her şeye. Her şey o kadar şaşırtıcı idi ki, yaşam bizim yaşama benzemiyor, ölüm bizdeki ölüme benzemiyor, etik bizdeki etiğe benzemiyordu.
Yanımdaki tren yolcularından biri birden bir şey keşfetmiş gibi oğul bizdeki etik olan ve etik dışı olanda adi ve seviyesizce başka şeyler bulmalıyız ve yeni bir şey oluşturmalıyız dedi. Uzun uzun güldüm, çünkü umutsuzdum. Belki sizde güler misiniz bilmem ama, örneğin gıdalar, evlere dağılan doğal gaz gibi dağılıyor, sayrıların doğal-bünyesel istekleri belirlenip ona göre bir beslenim uygulanıyordu. Ayrıca kavga görmedim, yüksek ses ya da bir patlama duymadım. Yaşam yalın bir matematığe indirgenmiş, karmaşık bir bütünlüğü andırıyordu. Ve insanlar bilim yada esin için çabalıyorlardı, bir çaba içindeydiler. Gene de büyük bir aylaklık ve sanki hiç çalışma yokmuş gibi bir görüntü vardı. Neden sonra aylaklığın görevin bir parçası hatta kendisi olduğunu fark ettim. Düşünmek çok uzun zaman alıyor, eylemse kısa bir anı kapsıyordu. Ve bilmiyorum demek, bilmek gibi saygı görüyordu.
Bir kuş bomboş gökyüzünde, ağır kanat çırpışlarıyla, boydan boya süzülerek geçti, (bankta) oturan bir adam gözlerime bakarak “Zaman içine kıvrılsaydı yalnızca geleceği anımsardık” dedi.
Burada bir hominidin torsosunu (kolsuz ayaksız, başsız gövde) sanki bütün uzuvları varmış gibi canlandırıp, konuşturabildiklerine de tanık olduk. Demokritos’un dediği gibi, nokta hareket ederek çizgi, çizgi hareket ederek yüzey, yüzey hareket ederek cisim olmamış mıydı. Ve ‘Si on soit riche ou sans un sou; sans amour on n’est rien du tout!” ‘Aşk yoksa hiç bir şey değiliz biz!” Öyle değil miydi...
Elest aleminden beri sınanan insanoğlu gibi, elle tutulup gözle görünen evren birden durmuştu. Günün son ışıkları altında kent neredeyse bir düş kadar soyuttu, sıcacık, buzağı dili gibi kıvrımlı, damaksı bir pembelik, eşsiz, minyatüri bir manzarası vardı. Sanki bütün bu olanları ‘Mısır’ın Ölüler Kitabı’ndan izleyip anlıyorduk.
Ayrıksı düşünceleriyle, insanlığı yaşadığı cinnet parametrelerinde sarsmaya çalışan kuramsal terörist Baudrillard’ın paradoksal düşünleri yada ‘Sisyphos Söyleni’ gibi yaşamın saçmalığı ve gülünçlüğü karşısında uyumsuzlaşan insanın en temel felsefi sorunsalının canakıyış olduğunu söyleyen sahte görünüşlerle donatılmış bu hiçlikler evrenini, bir cinayetin kusurlu görüntüsü olarak algılayıp, gerçekliğin zerresini bile barındırmayan bu yanılsamalı göstergeler dünyasında, yüzümüzü yapıştırdığımız soğuk cam bizi iletmiyordu artık.
Donuk, ölü bir zaman manzarası karşısında iç geçirip, sanallığın kefeniyle, gerçekliğin ölüsünü sarmalıyorduk. Yitik çığlığımızı aramak için geri dönerken, tüm yıldızlar bir bir sönüyordu, gökyüzünde karanlık bir rüzgar soluğumuzu çekip alırken, sürükleniyorduk
Üzüm, incir ve kâlplerle dolu (yürek burkan) bir manzara karşısındaydık. Yemameli Müseyleme’tül, Kezzab ve Ansi gibi yalancı peygamberler için  üzüldük. Mademki yalnızca duyu dalgaları ve kokuyla iletişim olacak, Mozart bir efekt sayılıp, göz kirpiği makinası ve pigme tıynetindeki kuvvet aşağılanacak ve Tiber ırmağı gereksiz bulunacaktı... Hasılı yapılanlar ve yapacaklarımız boş bomboştu. Öyleyse bütün bunlara ne gerek vardı.
Derken, kutsal kitaplarda “iki kızdan biri haya ile yürüyerek Musa’ya geldi.”  diye yazan gibi, bizde birden gizli cennetten ayrılıverdik, trenimiz hareket etmişti.
Kompartıman komşum ilk kez konuşarak, “Yanıp yıkılan hep sevendir kardeşim, sevilen sakince uyur, otolara biner, kafeste kuş besler, duymaz, görmez ve konuşmaz. Seven ise ateştir, kül olur, kül içinden Anka olur.
Bilir misin dünyayı sevenler ayakta tutar, bütün özveri onlardadır, sonsuz başlangıcın masalı gibi, güneyin kalbinden bir sardunya geldi, Fal-ı Reyhan-ı Sultan Cem gibi seven hep sevdi, hep sevdi dedi. Adam geçmişin panteist hurufiliğinden gelmiş biri gibi beni etkiledi. Yani pek ilgilenmediğimi anlayınca daha saatlerce özdeyişler püskürüp, nice kıssalardan, masallardan söz ettiyse de ben uyumuşum. Ama uyumadan anımsıyorum, bir şey daha söyledi bak Keje, 2x2=1 eder, birbirinin aynısı şeylerin tümü tek bir şeydir dedi. Onlar çoğalmaz, azalmaz, bölünmez ve toplanmazdırlar dedi.

“Elf leyle vü leyle” (devam eden masallar demekmiş) sanki İthaka’yı arar gibi, bir Haçlı gibi, Sümer, Elam, Akat, İbrani, Arami, Süryani, Nabat, Semut topraklarından gelip geçiyor ve R.Burton gibi gidiyor, gidiyorduk. Palmir ve Habeş’ide arayıp bulacaktık.
Durakladığımız ilk vahada, ne ot, ne balık, ne tırtıl, karada geri geri yüzen, suda yürüyen, gözleri ayrı yere bakabilen, at başlı, bukalemun vücutlu, cinsiyetsiz, doğuranın küçülüp, doğanın yerine geçtiği, doğanın ani gelişimle doğuranın yerini aldığı ve bu döngüyle ölümsüzlüğü; ve doğuran safhasına gelince doğanın yerini alıp, sonsuz gençliği yakalamış olduğunu anladığımız canlılarla karşılaştık, tek hücreli gibi bölünerek çoğalıyor ve her seferinde yeniden bölünerek sonunda ilk yavruya dönüşüyorlardı. Bu tuhaf yaratıklar, gerçekten ölümsüzlüğü ve sonsuz gençliği elde etmiş gibi görünüyordu. Üstelik ne yaparsanız yapın ölmüyor, süngersi kauçuk bir madde gibi kopuyor, eriyor ama eksilmiyor, yavrulamanın dışında parçalanmıyordu. Hayranlığımızı saklayamadık, tutulmuyordu da, akıyor, kayıyor, uçuyor sanki... Görmek gerek diye bitirelim. Hakepa platosundan Bininci yüzyılın ilk şafağını izleyen serüvencilerde oradaymış, adı “zaman yayında titreyen prens” anlamına gelen önderleri var, kanlı, ışıklı tırpan ve oraklar silahları. Kefenler, terazilenmiş postlar ve kanatlı zamanla, boşluktan kelamın kurban olduğu yerlere gittik diye bir sürü şeyler anlattılarsa da dinlemedik.
Trende birden karşımıza çıkan, orta yaşlı, nur sakallı biri, aynı Kur’an’daki gibi ancak sezilebilen şeyler nakletti saatler boyu “Çöl kenarına kurulmuş yalnızca tek bir omurgadan bileşik tuhaf bir şehir varmış bir zamanlar, o vücudumuzmuş, ruh vücut uyuyunca buharlaşır ve öte dünyadan gelen rüzgarın önünde başıboş bir yaprak gibi sürüklenip, kof bir kozaya dönüşürmüş. Gövde yani vücut, tüneğimiz olup, uykuda, ruh tüneğinden uzaklaşır, gövde ıssız, terk edilmiş bir hal alır. Yıldızın yavaşlama kavsi buhar tabakasının mihak gecesidir. Her Arabi ay balçıktan cenin doğurur. Ayna yüzlü, ay halesi biçeminde vücutlar, doğu kıble semtinden, gaybi hüviyet yüzünden, güneş efrenci yardımıyla tlût (balık) ve ferkadan sayesinde, Hamel burcunun seyyaresiyle doğar. Bu  Utarit ve sudur. Hımareyn’de göğün titrek kısımlarını sevenler şua açısından ahadiyet mertebesine erdiğinde, Hâke, Yele, Su ve Sevr, Sünbüle, Cedy ve Toprak olurlar. Zeval’den önce Hind dairesinde, mikyaslı çubuğun gölgesi dağa vururmuş. Matl-Silbar kertesinde mihverin kuzey ufuk işaretini araştıranlar Hamel burcu feleğe erdiğinde Cevza ve Seretan’ın yanına gitmişler. Kutb-i Süheyl’de, Esed’le beraber çölde, Mizan yönünden kervana katılmak üzere gelirmiş. Akrep, Kavs ve Cedy’i birlikte sokunca Delv, Hut’la onlara yardım etmiş. Kamerin yörüngesine gelince, develer fezanın taksim şekli ve bürûc dairesinin devrini tartışanlar, mikyaslı çubuğu yerinden sökerek gölgeye ve tartışmaya son vermişlerdir.
Mesteki’nin Misk ve Uduhindi’den Hithit’le anlaşmazlığına gelince Cümle-i Asğâr’ın Cavi ve Besteki adında iki ağacı varmış. Besbase ağacı, Kafur ve Sandolos ağacı ise yokmuş. Burlu Sünbüle kokan ağaçsa çene ve omur ağrılarına iyi gelirmiş. Rabia ki kızıdır, bu sayrılığa yakalanınca önce derman sonra cefamı diyerek salisen ağacı kesmiş. Mağyeb-i Tir’de duyulan bu olaya Misk ve Hithit gülünce bunu duyan Mesteki Matla-i naş ve Kutb-ı Cah’dan akan suların yönünü değiştirerek Matilyun yada Matliklil olarak  tanınan bu kişilerin o yörenin sularını kesmiş olmakla canlarına okumuş. Matl-ı Tair ve Matl-sımak, Mağyeb-i Tur’da bu duruma karşı çıkarak kavgaya son vermişlerdir.
Eşeğin efendi olduğu bir köy vardır, hizmetkar olan adam her gün tam üç öğün eşeğe büyük bir sepet içinde küspe, elma, bağ yaprağı, çavdar, yulaf ezmesi ve hasıl getirir, dereden kovayla su verir. Eşek, semender gibi, at gibi semirmiştir orada, gözleri anlamlı bakar eşeklerin, kulakları dimdik olup yuvalıdır. Eşekler yaşar insanlar hizmet eder. Her şey tersinedir. Bir gün eşeği (Süveyş gazalı gibi) süs olmaktan kurtarıp, her işe yaradığını gösterecek olan bir panayır sahibi gelir köye, eşek tekme atmakta, koşmakta, ağır yüklere bana mısın dememekte, dağa taşa çıkıp inmektedir.
Bezgin ve miskin olan köylüler eşeğin böyle bir işe yarayıp, kuş gibi beslenmediğini, üstelik semerde vurulduğunu görünce usları şaşalayıp, daha da kötüsü bedenen sayrı olup yatağa düşerler. Kutsal bildikleri hayvan zavallı bir şey olup çıkmıştır. Dahası gözü yaşlı köledir. Köylüler bu yeni duruma alışmaktansa kutsal hayvanlarını semadan sahraya düşmüş işaretçi bir yıldız gibi kargışlayıp kurban ederek, köyün girişine buzdan bir nöbetçi gibi putunu dikerler. Bir zamanlar eşeklerin efendi olduğu bir köydür orası. Yular insanların, altın gerdanlık eşeklerin boynundadır orada.
Gene, Mizantrop (insansevmez biri anlattı bunları) birini dinledik uzun uzun; Isfahan sokakları niçin her gün lale sularıyla yıkanır, Hafız yeryüzünün en güzel mücevherlerini sonunda kime sattı. Şiraz’da, Tebriz’de güneş niçin dağların tepesinden önce rüzgarda sallanan bir kamışa vurur. Rey’de bir nakkaş, şarap testisinin üstüne yaşlı bir adama şarap sunan ve elinde mavi gündüz safası tutan genç kadını çizerken, resimdeki testinin de üstüne ve iç içe aynı resimleri sonsuza kadar nasıl nakışlar... Kim bilir...

V
Trende konuşan adamın yanına biri daha geldi oda ondan aşağı kalmadı, bir o bir öbürü sabahı ettik nerdeyse, Cezeri ibriği gibi, aynı hareket aynı su bitmek bilmiyor. Şunu anladım, bıraksan ölünceye dek aynı konunun çevresinde dolanıp duracaklar, tükenmek bilmeyen konular; kubbeler, çiniler üzerindeki hatlar gibi!.. Anlamdan uzaklaşırsan, sonsuza dek konuşur, anagram gibi, sağdan sola okursan ölene dek okur ama manitunun ruhuna aykırı hep aynı kitap, hep aynı insan olursun, hatta şirk koşar zamanı da durdurursun!.. Çaresiz arada bende lafa karıştım, bölük pörçük, anlam dışına kayan şeyler kalmış anılarda... Ama hepimizi tanrı  yarattığına göre, dünyada, tanrı kelamı olmayan  söz olamazmış gibi geliyor bana, lafı  uzatmayalım da, sözü söze bırakalım artık: Şahlanmış bir ata binen ve elindeki kılıcı sallayan ceset ve ölü cenini karnında taşıyan hamile kadın, Seliak hastalığı olan insanlar, “Eppur si muove!” ‘Yine de dönüyor!’ diyen Galile, iki atın çektiği gümüş tekerlekli arabasıyla göklerde dolaşan tanrıça Selene, “Yalnızlığını kanıksamış kule”  “bir güneş, İsa’dan önce” “Üzerinde bir kuğunun ışıldadığı göl” “gölün ötesindeki bahçede, güneşin yumurtalarına benzer bal kabakları”, ölünün ağzına konulan ve Akheron’da kayıkçının aldığı demir para, cahil kimsenin yanında kitap gibi sessiz ol diyen Mevlana, efsanevi Krosios, Midas’ın yurdu ve Korinthos kıstağında, Phaiakların adası. Sais ile Eski Atina arasında silah arkadaşlığı yapar mıydı Babil; Allah kapısı demekmiş ki, Mekke ve Medine yolu üzerinde kurulmuş Erbil. Cenk arabaları ve telepatik tanrıları varmış Babil’in. Babil, Mekke, Smyrna, Roma, Maya, veya... Tunç çağı denizcilerinin güçlü kuzey rüzgarlarıyla Mısır’a kadar inip yarımadaya yerleştikleri ve Hicaz’da dünyanın ilk kolonisini kurdukları, metalurjinin beşiğinin, Etiyopya’da oldukları, o zaman güneşin kuzeyde göründüğü ve soğuk ve uzak bilindiği ve hız limitinin de saatte elli km ve Kafkas atlarıyla gidildiği, bir Miken teknesiyle Pamir dağında yol alındığı, Oberon ve Umbriel adlı kaşiflerin iki büyük uyduyla Basra’ya yayıldığı ve Nereid ilinin yüzeyinin buzdan oluştuğu, Kuiper kuşağı kökeninden bir yıldızla buluştuğu, komet soyundan oldukları düşünülen bedevilerin, bir kuyruklu yıldız ailesi olan Sentor’larla  akrabalığı. İnsanların sevgililerini sabah çiğinde aradığı, suları çöl renginde bir koya bakan prizmadan kraliçenin göründüğü, sesinde evren boyutunda bir kin ve sonsuz bir utku taşıyan kralın, her gün kraliçenin boynunu vurdurduğu ve güneşin batmasına yakın kraliçenin prizmanın içinden gene çıktığı, alacakaranlıkta ormanı gözetleyen tanrının, iki yüzlü Janus’un,  kraliçeyi kaçırarak prizmaya olan tutsaklığından kurtardığı ve kehribarda saklanır gibi kralın prizmaya girerek sonsuzluğa kavuştuğu, tozlu bahçelerde öten gece kuşlarının ötüşerek bu durumu şehre yaydığı, zındık bir ölünün buna inanmadığı, kralın prizmanın içinden zındığın ikinci kez öldürülmesi için buyruğunu verdiği, zındığın bir kez bunu yaparsa sonsuza dek yapmak zorunda kalacağını söylediği, çünkü zaten ölü olduğu, ayrıca insafı varsa bunu yapmaması, bir kurdun bile sıkıştırıldığında kaçmadan önce durup, bir daha göremeyeceği düşmanına son kez baktığı, ölü bile olsa yaşamın ne kadar tatlı olduğu...
Suya damlayan su gibi saf maddenin ürkütücülüğü doldurdu odayı bir an. Sonsuzluk, bakışımlı iki ayna, Capet kravatı da giyotin olmuştu artık...  



VI
Tulkarem’de kadınlar fanilaları öküz ödü ile yıkarlar, kundaklanmış Mısır tarlalarının yanı başında... Mısırlar bataklıkların kenarındadır ve bataklıklarda pullu yılanlar, kanatlı balıklar ile yüzgeçli kartallar bulunur. Falcılar rüyasında kelaynakları okur. Samiri’nin yaptığı buzağı heykellerine tapan inançsızlar gibi bu kadınlarda, her şeyden ürker ve balıklara taparlar. Beşbin yıl önce Mısır’da Atlantis yıkımından gelen bir terzi yaşamaktaydı, yüzbin yıllık bilinç diyalektiğinin oluşturduğu bir dille konuşurdu, soyunduğunda  kuyruk sokumunda uzun tüyler olup, sırtında kanat, böğründe de pençe izleri vardı, bıyığı da kedi bıyığı gibi sarkıyor ve tel teldi.
“Yeşil gözlü siyah bir parsı” sularda geceleyin görenler o terzinin soyundan gelen Tulkarem’li  kadınlarmış, onun için taparlarmış balığa, kocaları gibi sayarlarmış onu. Siyer, Sarf ve Tecvid’le, Damat Ferit’de onların soyundan gelmeymiş. O kadınlar, o uçan balıklar için şöyle yas tutarlarmış, ağıt yakarlarmış şöyle, aynı soydan geldikleri hasebiyle kutsarlarmış.
“Kadın bedeninde kadersin sen

Ve ben bu kadere boyun eğmiş

Şimdi seni uzaklaştırdılar ey efendim
Ağacından uzak yeşil yapraklar gibi
Ve ben senin çığlığınım ey efendim
Bir ah gibi uzayıp giden patikada...”
                                                            (3)

Otuz yıldır daha bir canla ve çığlıkla yakılırmış bu ağıt, ama otuz yıldır yapılan bir şey Kronos bakımından, gerçekten otuz yıllıktır, Kairos’ta ise, zaman kavramı süresi için değil, içeriğini, yani düşünsel değerini anlatmak için kullanılırmış. Bu bakımdan otuz yıllık bir şey Kairos bakımından zamansız, bomboş bir şey sayılabilir. Tiberli biri, Heratlı birine ama -boşlukta- göreceli bir şey değil midir demiş ve çok daha tuhaf bir şey söylemiş ardından; “Vanitos Omni Vanitatem“Her şeyin boşluğudur boşluk.”

Öyleyse dolu nedir ki, Mudanya ile Napoli arasında bir kara parçası mı, Sıffin savaşı mı, ortası, delikli halkaya benzer evren mi, Hubble sabiti, Fourier çözümlemesi gibi kozmolojik parametreler mi, kafirler ve zındıklar mı, feniks kuşu mu, Kafernahum’da cebinde polonyum elementiyle dolaşan çaşıtlar mı, müon nötrinosu, Çerenkov ışıması, akseleratörde yapılan deney mi, Nomad ve Chorus dedektörü, Van Allen kemeri, Zarya (gündoğumu Rusça), Mongolizm, Kuvaga (Afrika yaban eşeği), Triangulum kandili, Hititler, ThySSen ya da Hitler mi, Metshta (Rüya mı), Capricornus mu...
İskender’i de, Byron’u da, Dante’yi de anofel ısırığı öldürmüştü. Filden fare olacaktır. Lalende yıldızına gidip, Oort bulutuna sokulacaktır. Ama kendi gölgesi, kendi boyuna eşit olunca piramidin boyunu bulan Tales gibi, halk beni çok sevmiştir. Halk kamçılayanı sever, nükleer reaktörün kalbindeki büyülü mavi ışık gibi bayılır. Ama halk yok artık. Holografta üç boyutlu aktris evimde yaşıyor. Ay ışığının yanında. Gerçeği ara sıra, bu iletişim ve tanışma bantlarını denetliyor. Yüzyirmibin kişinin içinden beni seçti. Çünkü yazacağım aşk öyküsünde holograftaki aktrise aşık olan bir yazarın sanal ve trajik aşkını anlatacaktım.

VII
Pelios mızrağını kuşanan demirboğa Perseus, gönül verdiği Hint güzeli Andromeda’yı kırlara kaçırdı. Pompei’nin gölgelik yerleri ve Akra yamaçlarında, kuzularla dolaşıp durdular. Orman çakalları önlerine çıkıyor, posta tatarı olan bir Frig delikanlısı ve yanındaki kız, kırlarda kırıtarak yanlarından geçiyordu.
Hercules aslanı, kızı istedi, kanıt için kırlangıcın göğsündeki kan beneğini gösterdi. Korken ödülünü alan bir Romalı da önlerine çıkarak Baküs’ün boynuzlarından daha kutlu bir nesnenin olamayacağını, kendini Thalia’nın arabasıyla kaçarak ağaca asan Byblis’in, Ceres’in (akboğa) ekinlerine çürümüş toprak olduğunu söyledi. Zephyrus’a aşık Cephalus ortaya çıkarak ipin ucunun kaçtığını ve başa dönmesi gerektiğini bildirdi. Oysa karısı Procris onu ormanlarda arıyordu. Cephalus esen yelde dinlenirken, Procris arıyor ama Cephalus bir yırtıcı sanıp, onu okla öldürüyordu. Ammo’nun boynuzlu bilicisi ile Aurora’daki Phoebus’un üç ayaklısı idi bunları dillendiren.

Anlatan “korkunç bir işe kalkışan kişi, bunu çoktan tamamlayıp bitirmiş olduğunu düşlemeli, geçmiş kadar geriye döndürelemeyecek bir gelecek olduğu düşüncesini, kendine kabul ettirmeli. İnsanın, öteki insanların yaşamlarının belli anlarında, onların düşmanı olabileceğini, ateş böceklerinin, sözcüklerin, bahçelerin, akarsuların, günbatımlarının düşmanı olamayacağını bilmeli” dedi.  Başka biri; kafirlere daha çok güvenirim, müminlerin içtenliğinin kanıtı nasıl belli olabilir ki... Biz ise uçurumda vaklayan ördekle dolaştık, yankı yapmayan ördek sesi yerimizin kolayca bulunmasını sağlayabilirdi. Hadar’da ki mağaralarda işte böyle birbirimizi yitirmeden dolaşırken, Mesyanik bir Marksizm teması içinden, Frankfurt ekolünün sapkın figürü Benjamin’le av arkadaşı olduk. Çisentili poyrazda uyuz bir keçi vurduk, Cenab-ı hak onu vuranın, onu kılavuz edinenin, ona bağlananın boynuna keçinin yularını taksın.

Et değil labada ezmesi yeseydiniz, ciğer püryanı, horoz ibiği otu kaynatsaydınız. Suffe’de (medrese) bunu öğretseydiniz. Gadirihum’da vasi ve halife atananı sevin. Bulut kükreyip çakal yağmuru yağsa da, buz erintilerinin üstünde, Konstanz gölünden atla geçerken, ikiz leoparlarla, tilki yavrularını izleyerek yüzünüzü dağlara dönün. Av avlamayın.
2x2=22 olabilir mi, şu uzakta ki son iç çekiş köyüdür Romülüs... Kör melekler ve kamçılar sergilenir orada. Pegasi yıldızı Aralık’ın ortasında kapitole iner. Ve yıldızdan gelenler, gözlerimizin içine bakarak, dünyada yaşamın olmadığını söylerler. O zaman son iç çekiş köyünün en yaşlı sakini der ki; Öyleyse yaşam yok ve ben yaşamıyorum, ama bunun ayrıksı bir şey olduğunu düşünelim ve diyelim ki ben ayrıksı biriyim, öyleyse ayrıksı olanında, bir ayrıksı yanı olmalıdır; bu durumda yaşamın olmadığını ileri sürebiliyorsak, bir yerlerde yaşamın var olduğunu kabul etmemiz gerekir dedi. Son iç çekiş köyü halkı bu paradoksla Agrippina gibi gözlerini yumdu ve uyudu. Var ve yok, yok ve var.

VIII
Trenimiz ahret melekleri gibi içimde kımıldayıp giderken Medine peygamber ölüsü ile tüccarlık eden bayağı ve ahlaksız simsar yuvalarından biriydi. Hafir’de serap ve kum bahçeleri arasında kabile bayrakları dalgalanıyordu. Ravza’nın yeşil kubbesinde, peygamber sanduka örtüsü içinde kahırlı iskelet gibi yatarken, kabirlerde çürüyen atlas örtüler, maden çanaklar, kandil yakmalar, Hama ve Humus develeri, kasabalar, iskemle, hasır, porsuk eti, kerpiç ve kafesler yürüyor, gözlerimin önünden geçip gidiyordu. Küveynat neresidir diye sormak gafletinde bulundum. Buhara katırlarıyla, Isfahan atları gölgede duruyordu. Nerelisin hangi şehirdensin dediler. İçimi çekerek yağışlarla besili Menderes ülkesinden dedim. İskorpitli çocuklar, çürük diş, Türk yavruları ve çekirge turfuğu yiyen insanlar vardır dedim. Tanrıları otomobile biner, Arap kursağı (kısrağı mı!) orada da vardır. Hicaz hurması satarlar, Kamame papazları avucunda yıldız tozu gezdirir, Kudüs’ün hançerli putu, pancurlara, fesleğen saksısı ve Balfur’un söylevinin, Davut’un mezmurundan daha etkili olduğu bir yerdir dedim
Soyguncu Urban’ı tanımazlar, ağlama duvarının aşınmadığını görerek, yalvarmanın ne menem boş bir şey olduğunu düşünmezler dedim. Güldüler. Biri bende Pozantı’dan geldim dedi. Devenin üstüne merdivenle tırmanmaya çalışan Avusturyalı subay, kanalı geçmek için Taberiye gölünde tulum idmanı yapan Sivaslı nefer ve boğularak öldürülmüş Arap kadınlar çevremi sardı. İsa, Nasıra’da marangoz çırağıydı dedim.
Halife alayı geçti yan sokaktan, Arap gırtlağı mahalleyi çınlattı. ‘Erbaa vaburat li Dicele tu vel Fırat’ diye bağırdı biri. Hurma korusundan bir kız çıktı. Yüzleri yırtık, meşin keseli, kirli bir  urban, Beyrut’ta Bassul oteline vardı. “Zehiy tasavvur-u batıl, zehiy hayal-i muhal” diye söz edenlerin arasında koştum durdum. Meğer Rayak’ta bir tren kazası olmuş. Diken yığınına sarı boynunu uzatan deve gibi ölmüşler. Şam’ın, Barada ırmağı kıyısına gömülmüşler. Zahle’nin dağ yollarında ağlama sesleri bir türlü kesilmemiş.
Sukulgarp’te çobanlar yaraları sarmışlar. Havran’da gün batımında, Arap sazı inim inim inlemiş. Ayin Sofar’lı biri gece boyunca çığlıkları dinlemiş. Kont Kavur kılıklı biri Lübnan’a kar yağarsa, Beyrut’ta bahar vardır. Sofar’da, nisan İstanbul’daki gibidir. Şam, bahar gülüdür derler, Kudüs’lü kışı tanımaz ve bir vodvil esprisiyle, insan varoldukça Mekke kahrolmaz, Kabe yıkılmaz demiş... Ama Piedra ırmağının kıyısına oturup ağladı oda dedim.

IX
Medine’de bulunan Hazreç kabilesinden Es’ad bin Zürare, Rafi bin Malik, Avf bin Haris, Kutbe bin Amir, Ukbe bin Amir, Cafer bin Abdullah adlı altı kişilik bir grupla Akabe mevkiinde karşılaştı. Ubeyy bin Halef, Bedir’de öldürülen kardeşi nedeniyle bir düşmandı. Allah-ü Teala’nın en çok buğzettiği kimseler, Katade bin Numan onun çevresinde çarpışırken gözünden okla vuruldu ve gözbebeği yanağının üzerine aktı ve o gözbebeğini eline alıp yerine koydu ve Katade’nın bu gözü diğerinden daha dayanıklı daha güzel oldu. Güneş batıdan doğuncaya kadar tövbe için açık kalır dedi Tirmizi. Sığırı kesip bir uzvu ile ölüye vurunca dirildi ve kendi diliyle katilini söyledi. Camius-sağir’in sözüne göre miskini ve yoksulu sev ve cennete git. Allah düşmanı Samiri ve Kuba’dan bir Cuma günü, Ranuna vadisini geçerek Vedd, Suva, Yegüs, Nesr adlı putlar Medine’ye gelmiştik. Medyen halkı da gördü. Aya şahadetle işaret etti ay derhal ikiye ayrıldı, şak oldu, yarısı Safa tepesi, diğer yarısı karşıda Kaykaan tepesi üzerinde durdu. Allah-ü Teala Vetekaddes Hazretlerinin fail-i mutlak olması gibi. Fil hadisesi, tuğyan eden bir kavmi yok etti. Beyt’i korudu gözetti. Ebabiller, Ebrehe’nin ordusunu kum taşıyla -ayak ve gagalarındaki- helak etti. Y gibi bir adam belirdi, kum zambağı elinde, Cuma adında bir tepeye gelmiş ve 53 yaşında panteri dağa bakan bir çocuk öbür elinde, çocuğun bedeninde bir güneş parlıyordur. Ruhlar ruhundan bir gölge hiç yerini değiştirmiyordur. Sakallı kadınlar gelip geçiyordur. Her şey taş kesilmiştir. Garip bir üçgen havada asılı kalarak sağa sola kayıyor, bilge şair Basho koltuğu ve kulübesiyle beraber yaşıyordur ne ki ‘Posa et pensa’ oturup düşünüyordur.

X
Badiyelerde oturan aşiretlerin şeyhleri kurnazdırlar. Ne kadar güven verirseniz veriniz, baba oğul bir arada gelmezler. Casuslar dilenci kılığındadır. Nur-u Şalan gelirse oğlu Nevvaf çölde kalır. Lübnan’da Nevvaf’ı konuk etmiştik. Şam ve Bağdat arasındaki sonsuz çölün büyük bir parçası Ruvale aşiretinin hükmündedir. Nevvaf ve babası orada hükümdardırlar. Suvareke kabilesinin kabzalı bıçaklı ve devesine bir türlü binemeyen Hintlisi gibi Hilaliahmer’e bir gün Bağdat’a karadan ve çöl ortasından nasıl gidileceğini sordum. Size bir yıldız göstereyim birde mühürlü bir kağıt vereyim, hecine binip on gün on gecede gidebilirsiniz dedi. Nevvaf’ın dediği doğruydu, ama mühürlü kağıdı başka aşiretin adamları görürse bu Ruvale bedevisi için ölüm fermanıdır. Aşiretlerin çölünde Nevvaf’ın göstereceği yol yıldızından başka, birde Aman yıldızı vardır: Altın! Altın kuma atıldığı zaman sesten başka her şeyi verir. Salta’da, Amman’da, Yukarı Necid’de, payitaht Hail’dir. Medayin’de, Sebi’de, Cedide’de, Katya’ya egemen tepelerde, Mahdes taraflarında sadık ve cesur ceylanına binenlerin elinde, Şeyh Utvan’ın yerinde bu hep böyledir.
Türk topuna sarılmış olarak parçalanan Osman 333 senesi Haziran’ının 3.Günü Medayin’de, o vadide tuzağa düşerek ölüp gitmiştir. Marn’dan sonra, kartal yuvası, Kap’ta, kılıçlı Medini nişanı, Ebuasab tepesi, Nebi Samoil siperleri... Yanarım ki çöl ölü bir şeydir. Çölde insanın ayak izlerinde bir cesedin çarpan kalbini ve dirilen bin canı görebilirsiniz. Tih sahrasında Urban (yoksul bedevi) vardı. Cefir badiyesi, Tih badiyesi, Sina badiyesi, Ariş’ten geçenler, Ümran destanı, Hafir ile Nahil, arpa yiyip, kemik kemirenler, yağmur çukurları, böcek ve mikrop doludur.
Kantara, Ferdan, İsmailiye, Şalof ve Tarsum taraflarından Asluç’ta süslü bayraklar asılı, Kuseyme’de bir su için demir boru şebekesi olup, Çığtave ve Emden’de ki askerler son derece tasalıydılar. Ökçelerimle mezarın toprağını sıkıştırdım. Neccablar, Gor çukurunu kazdılar. Bu Yahudi topraklarını bizim kadar kimse sevemez. Vadii Sarar’dan, peygamber İsa’nın yıkandığı Şeria’ya girdik. Kaç defa türbe, mezar, ağaç ve ateş parçaları, senelerden beri ılık mezarlarının içindeki ölülerin kemikleri, bizlere kadar geldi. Taluşşeria’da dağ kümeleri vardı. Ölü tank cesedi ne acıklıdır. Demir küre ve bakır tarlası, şeyhi, köpeği, tüm takım taklavatı, sırtlan sesini taklit eden bir bedevi korkuttu. Katya muharebesinde çok kakule (sedye) kullandık. Rumani harbte, Kerbela’da, Balat Yahudileri de vardı. Magdaba Telürrefah’da 0x3=0 eder, ama 3x0=000 eder dediler. Sanki yararı vardı. Dağları kumları ve ufukları ölü doğan çölde; yaşayan şeyler iki kat yaşıyorlarmış. Ceylan gözü, çölün gözü gibiymiş. Çölde pek çok esrarlı göz doğuyor ve batıyor, çöl insanının yalnız gözleri, derin bakışlarla parlıyormuş. İnsan kum üstünde ölü bırakmaya dayanamıyor.
Çünkü ne mezarı ne de izi kalıyor. Bir denizde bile insan ancak bu denli yitip gidebilir. Çin flütü, yada firavun güvercini (akbaba) gibi, Afrika’da tamarind ağacının altına bile gömülenler vardı. Diyesim, son olarak Yukatan’da altına hücuma katılanlardanım. Yaşamımın son günlerinde, işitmek için duymaya, görmek için bakmaya kesinlikle gerek olmadığı ve güneş pleksüsünün, hiç farkına varılmaksızın bunların yerini tuttuğu izlenimine varan Desplein gibi, öldüğüm incir ağacına yaslanıp, doğrularak uyandım. Kutsal öğlede ılık bir rüzgar usul usul kirpiklerimi yalıyor, Reşide tam tepede dallardan ayırt edilemeyen yemyeşil gözleriyle üzerime doğru çişini yapıyor, ağzımı açıyordum. Gerisi yalanmış.
Akrabam belalım olmuş, kendisini yerden yere atmış ve çıldırmaya başlamış ve intihar etmiş. Kendisi çok güzel bir uykuya dalmış. Uykuda Allah ona bir güzel dua etmiş. Öldüğüne çok ağlamışlar. Ve tam tamına ölmüş. O zaman herkes üzülmeye başlamış. Kalemşörü, habibim, el İsmet el Tarık’mış. Kadir gecesi, sevgili peygamberimiz aleyhisselamın ve Ashab-ı kiram’ın yemek konusundaki uygulamalarına baktığımızda günde sadece bir defa yediklerini görmüşüz. Ebu Said el-Hudri şöyle anlatıyor. Resul-i Ekrem sabah yemeğini yediği zaman akşam yemez, akşam yemeğini yediği zaman sabah yemezdi. İslamın binasını teşkil eden temel esaslarından ve en büyük erkanından birisi de onikinci ay orucudur. Hakkcelle ve ala hazretleri ayet-i kerimesinde; ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi, oruç size de farz kılındı. Ta ki korunasınız buyuruyor. Bakara 183, oruç niyet ederek, tanyeri ağarmaya başladığı zamandan güneş batıncaya kadar yemek içmek, et ile etten öte şeylerden uzak durmak demektir, bu haberlerin vahiy olduğuna hiç şüphe yoktur, bitti dedim...
...
Adam bunun için mi iki saattir geveliyorsun diyerek, tam Eyüp’te ‘Pierre Loti’yi birbirine katacakken, arabulucular işe karıştı ve kargaşada sendeleyip düşürdüler. Türk gibi başla, İngiliz gibi bitir demişler, oysa öyküye iyi başlamıştım, daha yarıya varmadan bulanık biçeme sığınmak zorunda kalıp, altında ezildim ve görüyorsunuz nasıl berbatlaştı, absürd bile değil artık, yinede duam okuyanların üzerine olsun, ne yapacaksın, bazen avcı kendi cesedinin önünde durur.

(1,2) Vicente Aleixandre
(3)    Nizar Kabbani





















































































**********************************************************************************************************************************************************************************

LEDA
Az ilerde su kuşları havalandı ve yukarıya doğru tırmanmaya başladık, çalıların arasından, keçi yolunu izleyip öğle üzeri düzlüğe varabildik. İşte Taygetos tepesindeyiz! Leda sabah gördüğü ölü kumrular yüzünden hala ağlıyor mudur... Ne kadar oyalandık bilmiyorum, güneş batarken çayırların içinde uyukluyorduk, daha sonra çamlara yaslanarak karanlığın çökmesini bekledik. Uzaklardan ay yükseldi ve gölgeler insansı hayaletlere dönüşünce,  Leda yumurta biçemli yuvasından çıkarak, gecenin karanlığına karıştı. Ateş böcekleri eşliğinde fısıldaşıyor, gecenin çığlıkları garip iniltilere dönüşerek sazların arasından ovaya yayılıyordu. Az sonra ırmağın içlerinde biri uykuya daldı ve gecenin karanlığında tanrılar birbirlerine ırmak perisi uyudu diye bağrıştılar!..
Düşünde ince kumun üzerinde dertli ayak izleri ve kayanın içinde can çekişen balık türleri görüyordu, bıyıkları mavi, kırlangıç kaşlı, cadılar oynaşıyorlar ve aralarındaki satirin omzunda küçük bir yıldız (asteriks) parlıyordu. Ne ki yıldızın içlerinden minik  yıldızcıklar fırlıyor aralarda dolaşıp, dudaklara, saçlara, gözlere çarpıp kıvılcımlar saçarak sülüs harelerle yitip gidiyorlardı.

Cadı Attika sevicisiydi ve kabul edelim ki şiir tanrıdır ve bizleri yaratır diyordu. Kızıl tuğ, püskül ve elektron saçıntısıyla, amfibik hayvancıklar, biçem ve düşünce, ses ve sessizlik bir aradaydı. Kurnaz demagoglar silsilesi, dinsel görünün elektrikli dokungaçları, inancılığın (fideizm)  yönlendirmesini hor görme, kurgul us, pedantry (bilgiçlik), resim ve  müzik, modern bir inanç olan bilim, estetik çilecilik, yaşam parmaklarımızın arasındaki kuma, saatlerde usumuzdan uçup giden dumana dönüşürler deyisi, jonglörler, madrigal ve epik şiir parçaları vardı. Karanlıkta derin bir müzik kulaktan kulağa yayılıyordu.
 
Arkadaşlarımızdan Hypparkos, güzellik ve estetikle, şiir düşüncesini evrenden aldığınızda geriye başıboşluk ve aleladelik kalır dedi ve gelenek dediğimiz evrensel kalıntının epifanyası (ortaya çıkışı), mitik geometri,  uzak çağların gizil güneşi kutup yıldızı, kozmik eğretileme, modernlik ki eleştirinin yaygınlaşmasıdır,  ozansı kibir, atomik soykırım, öykü tarih, şiirse tarihin içindeki bir kahramandır ve suyu kurbağalar içer diyen frank atasözü, İran denizi, tayfın diğer ucu, her duyumun gerçekleşeceği bir zaman, her zamanın gerçekleşeceği bir duyum vardır saçmalığı, yeşil gözlü ağaçlar, Meryem’in yüklüyken dayandığı hurma dalı,  sınıflı toplumların kaderi ölmemek için öldürmektir lafolojisi, Perikles Yannopulos’un atını Salamis denizine sürüp intihar edişi... gibi laflar geveliyordu.

Peki dedim, radiyal-lahu anhüma mıydı kötülük yapmak isteyip de vazgeçene tam bir sevap yazılması  ve iyi bir şey düşünmekte bir iyilik midir...  Basra valisi, Minerva’nın baykuşu, şiir kendinden vazgeçmekle başlar deyişi...  Babür bahçeleri, Meymüne ki annemiz, bir gün tefsir, bir gün siyer ve megazi, bir gün güzyazın, bir başka gün Arapların meşhur savaşları Eyyamül-arap okuyuşumuzda mı bizlere bu kadar uzak oluyor ki diye sürdürdüm ...
Ve Ladino diliyle mezmur söyler, Ferrara Tevratı’nı içip hatmeder, Marranolar ülkesine geçer, Hindustani dilini merak ederek Allahabat’a giderdik ki her dünya dili dilimiz, her güzel söz ve belagat rehberimiz değil miydi...

Tan alacasında bir ırmak perisi çayırlara doğru sudan çıktı, aman tanrım bu ne güzellikti, (güzelliğini anlat bir kadın venüs gibi kalçalar saçlar parlayan gözlen ayışığı yıldızlar methiye ve kutsallıkla anlat kadın güzelliğini)

**********************************************************************************************************************************************************************************************





GARİP BİR ÖYKÜ
Bütün devinimlerin ve rollerin kendisine ait olduğu -kadın erkek- eşya herşey-) bir adam! Kendisini oyunun budurumun başladığı noktada bulur ve başlangıca dönerek (silahla= intihar eder.
Gazeteye göz attı, ABD’nin Ohio eyaletinde bir şirket, iki çalışanının vücuduna kimlik tanımlamaları için kullanılmak üzere
Slikondan yapılmış birer çip yerleştirdi. Böylelikle ilk kez elektronik kimlik tespiti teknolojisi çerçevesinde insan vücuduna çip yerleştirilmesi yaşama geçmiş oldu. City Watcher.com isimli özel bir video kamera görüntüleme şirketi, uygulamanın hükümet birimleri... İnsan hakları örgütleri... vücudumuz baştan sona çip (virüsü) kaynayacak belki de ilerde
Tunus Beyi, Cezayir Dayısı gibi laflar ediyor sanırım tarihten konuşuyorlardı.
Zenta savaşı   sayılabilen çoğunluk değil, sayılamayan azınlığın okuduğu şiir
Resim ve roman gibi tüketici ürünleri, modern bir boş inanç olan bilim


**********************************************************************************************************************************************************************************************












**********************************************************************************************************************************************************************************************








ANASTASİA

Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son ecesiydim, adım Anastasia ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan olmama karşın ilk anda inancın insanlar üzerinde bir ayrıma yol açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim, annemin adı Katia idi. Gün gelip Süleyman Cihangir ölünce, sarayda entrikalar çoğaldı ve bir Bizanslı için, durumun tehlike oluşturmaya başladığını anladım. O zamana dek önemsiz görünen, üstünkörü şeylerin ortam değiştiğinde, nasılda  hınç ve kine yol açtığını görünce, yaşamımın en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür.

Bir şey anlatmak istiyorum... Güzelliginiz rakipsiz olmalidir Osmanlida, cariyeler arasinda, ince hastalik ve kara sevdaya (melankoli) yol açan bu rekabet nedeniyle, safligin aldatici güzelligine bel baglayip, sarayin haremine süt havuzu yapilmasini, gülümser bir kindarlikla, ilk önerenlerden olmuştum. Sayi olarak (şehzadelerle birlikte) iki padişah gördüm ve bunlardan Selim ki ‘Sari’ lâkapli olan ve  sari nergisi çok severdi, işte ki o süt dolu havuzu yaptirmak cerbezesinde bulundu. Çirkin, güzel, bahti açik her cariye sabahlari bu havuzda esriyip, oyalanarak sütün cilde kazandirdigi kaymaksi, pürüzsüz piriltiyla avunup giderdik... Havuzun çevresindeki kirmizi çiçekler ve süngü biçimli otlar, yabanil, kösnül taşkinlikla, yasak duygu patlamasini ve delimsi zevkleri temsil eder gibiydi. Ve öyle çok süt gelir olmuştu ki ordan burdan, Trakya sigirlariyla, Isfendiyar Beyligi’nin ahirindaki tüm malın masatın bu iş için beslenir oldugu söylenmiştir. Bu yetmezmiş gibi zamanla Istranca daglarindan, ceylan safrasi, balaban kursagi, sülün otuyla,         -gariptir- tavus sütü getirdigini söyleyen leventler, sipahiler bile türemişti!..  Havuz sefasi için kuşluk vakti siraya durup, kuyruga girerdik, Isfahanli haspalar, Boşnak ve Frenk kirmasi yosmalar, Hint dilberleri, Belh’ten gelenler ve Arykandali olup kadem almiş birkaç yürük kiziyla, süt banyosunu hak eden birkaç deka cariyeydik. Yalniz güzellik degil, erkin gücüne belenmekle, evvelemirde sihri hisim ve kan bagişikligi olmasi da havuza girme hakkini kazanmaya neden olurdu ki kafes arkasinda, defne kokulari arasinda, yaldizli taçlar ve envai çeşit mücevheratlarla kutlanirdi bu ayricalik...
...
Dimetokalı ustaya yaptırılan bir ‘Altın Yol’ vardı sarayda, yeraltından geçip, öbür ucu Ahırkapı ile Sarayburnu arasında bir alana çıkardı. Sultan her cuma selamlıktan gelip, geçide girer ve buruna çıkar çıkmaz, ahaliye, fakir fukara, gariban ve taklavan takımına (derviş, berduş, tebernuş-izmaritçi, ayakçı, otçu) altın serper ve onlarda kapışırlarken birbirini ezip, yatağanlarıyla delik deşik ederdi. Altın Yol sarayın altından, her elli adımda bir (suikast tehlikesi) mazgallarla bölünmüş, kilidinin yalnızca marangozunda bulunduğu, eni boyu atla geçilebilecek, daracık bir dehlizdi. Tüm cümbüşüyle, sırmalar içindeki padişah, bu has adımlarla ayrılmış, mazgalların ardısıra açılıp kapandığı yolun sonunda; dev kadanası, elmaslarla bezeli kaftan, eleğim sağmalardan tuğ ve yanıp sönen, pırıltılı sorgucuyla rabbimin lütfu gibi çıkar, açıl susam açıl namlı harami kapılarından fırlar gibide, şaşkın şavaloz bakışlarla peyda olur, bahadırlar gibi atılıp, çöllerin Hızır’ı gibi; yeraltından püskürür ve besmeleler arasında, sanki de göklere doğru fışkırıp, yükselirdi. Azameti ağzı açık izleyen abdal ve meczuplarda, şallak mallak olup huşuyla eğilir, sadakat yemininden yini düşmüş kullar gibi ezilip; Hanpadişahı en derunundan selamlarlardı. O ise altın  paraları, sikkeleri, mecidiye ve akçaları bu uğruya kesmiş kalabalığa saçıp, serperek; geldiği gibi has bahçeler beldesi, gümüş kanatlı kuşlar ülkesi, zümrütler, yakutlar peykesi sarayına doğru yitip giderdi. At dehlizden çıkar çıkmaz eşinir, kalabalığa doğru dörtnala koşar gibi doru, görkünç naralarla kişneyerek şahlanır, kayış ve koşumları yıldızlar gibi parlayarak yürek yakarken, gösteri alabildiğine coşkulu bir hayranlıkla, masallaşıp, destanlaşarak, düşlerde gezen tebaanın mest olmasına yol açar ve iki cihana hükmeden hükümdarın kulları arasında ezilenlerde; gösteriye asla halel getirmez, sanki temaşanın yekparesi, sihirlerle dolu hadisatın bir parçası gibi sergilenirdi...

Ah ki birde hamam gayyası vardı, sultanlar sevmediği, entrikaya karıştığını düşündüğü Boşnak, Sırp, Urus ve Frenk güzellerinden bazılarını hamamın sözü edilen boşluğuna incecik endam, türlü türlü işveler ve göz alıcı nazlarla getirir ve birden ayaklığa basılarak, açılan kapakçıktan, yosma önce bir logara, oradan akışkan, lağım dolu bir gayyaya sürüklenip, kayar gider ve nur yüzlünün çığlıkları yeri göğü inletirdi de koca sarayda  kimsecikler ne görür ne de duyardı. Ölüsü salayla Altınboynuz açıklarına vurur, gözleri belerip ağarmış, ecinnilere karışmış cesedin Turnaşenk, Gülbeşeker ya da Eftalia olduğunu bilir ama bir dirhem bile ağzımızı açmaz, bir çift laf bile edemezdik...
...
Sözümü bitireyim... Gelelim sırlarla dolu ölümüme!.. Yazık ki ölümümde işte böyle oldu, tam anlattığım gibi, hiç beklemezdim,  nergissever, ketum ‘Sarı’yla aram gayet iyiydi ama gaddarlıkta cellatlardan geri kalmayan veziriazamın saraya, dahası tebaaya hükümran olma tutkusu telef olmamın asıl nedenidir. Taraf tutsakta tutmasak da, taht kavgası çocuklarını yer derler ya, bu işte tam böyle oldu. Temeşvar'a sefer düşüncesi başarısızlıkla sonuçlanınca, ne hikmetse Boşnak güzellere karşı bir sevgisizlik, hınç dolu bir gammazlık başladı sarayda, hakan o denli belli etmiyorsa da, kazaskerden, defterdara dek herkeste bir ikiyüzlülük, suçlu arama, adam satma furyası başladı, bir dedikodu, laf getirip götürmede cabası, fitne fücur almış başını gidiyordu.
...
Gece hamamda eğlenirken, alp hükümdar içinde gelecek dediler, saçları buğday sarısı Boşnak güzelle dolaşıyorduk, akıbetinin nisa takımını kahretmemesi, bu hayhuyda bir ehli keyfe kurban gitmemesi içinde dua eder idim, şimdi düşünüyorum da -acaba oda aynı duayı benim için mi yapıyordu-  Sultanşah mavi gözlüleri sevmezdi, ‘sadaret’ ela gözlüleri; ben yeşil gözlüydüm ama bir ikilemin ortasında kalmak, nasıl kimi zaman işin aslından daha tehlikeli bir durum arz ederse, işte tamda öyle oldu. Harem ağası pertavla basmak için ayağını uzattığında Boşnak güzel boşluğun tamda üzerindeymiş, kapağın yerini kimse bilmese de sezmeye çalışıyorduk, mavi, yeşil bir yana, rüzgarın Boşnakların aleyhine estiğini bildiğim için, gözümü ondan ayırmıyor, gerçekten sevdiğim bu ak sekilinin, başına bir iş gelmesin diye hep yan yana olmaya çalışıyordum, oda gülümsüyor, bu candanlık karşısında sıcak bakışlarını üzerimde gezdiriyor, kimi zamanda canı gönülden sarılıyordu. Bir ara koluma girerek bir şeyler fısıldamak ister gibi, buharın içinde, neredeyse çıkış kapısına doğru gelip, oralarda bir köşeye sokuldu,  buğudan göz gözü görmüyordu ama hiç şüphelenmedim, kapıya yakın olduğu içinde bir kötülük düşünmedim, sonra gene kol kola bu uygunsuz yere bağdaş kurup, oturur gibi yaptı, hatırını kırmayıp ona uyayım derken, tam arkasına baktı ve düşünemeyeceğim bir hızla kolunu çekerek, birden ötelere kaydı, ilineğin sesini duyduğum anda sekisine can havliyle atılıp, sarıldığımı biliyorum... Nafile!

Dehlizde uçarcasına kaydığımı ve karanlıklar beldesine kavuştuğumu anlar anlamaz, dualarımı onun için değil, ölmekten gayrı bir şey düşünemediğimden kendim için yapar oldum. Acı su, bir uğru laneti, günahkarları sağır eden Neptün'ün sesi gibi, gümbürtüler ve uğultularla ciğerlerime dolduğunda, tatlı esrimeden, birden kutupsu buzlanmaya geçen bedenim, umarsızlık içinde sanrılar alemine süzüldü, kollarım açıldı ve az sonrada; kirpiğimin altındaki mücevher, sonsuz bir beyazlığa dönüştü. Boşnak güzel yüzünden neden ölüme sürüklenmiş olduğumu, o gün hangi nifaklarla, neler olup bittiğini hala anlamış değilim... Şimdi mezarın bile çok görüldüğü, maviye üryan kemiklerimle, Mesih’in geri gelip bizi kurtaracağı günü bekliyor, ana kucağından ayrılmış ve aynı akıbete uğramış güzellerle, ağlayıp sızlıyor, hayalsi iniltilerle, gözyaşı döküp duruyorum. Ne ki bir şey daha söylemeden, sizlerden ayrılmayacağım.

Yıllardan sonra, bir gün ölüler denizinde ruhlarımızı gezdiriyorduk ki, bir cuma günüydü sanıyorum; Boşnak güzelde yanımıza geldi!.. hikmetini tanrım bilir ama; bir şey olmamışta, salt bu günü bekliyormuş gibi, fütursuzca koluma girip küskünlüğüme aldırmadan, bir sır vereceğim dedi. Ne denli şaşırdımsa da  bir müslime gibi ‘hayırdır!’ diyebildim. Göz gözü görmez karanlıklar içinde fısıldadı ki; harem ağasının kendisine çılgınca aşık oluşu ve bu yüzden meftun ve mecnun olmasının yanı sıra; meğer ikizi kadar birbirimize benziyor oluşumuzmuş ölüm nedeni!..  Ağa o an, perdelerin ardından, yanımdan açılması için, kara zebani boyu, kızıla belenmiş gözleriyle palasını sallıyor, ikircikten kıvranan Boşnak güzelde, iğdiş ve iğrenç adamın töhmetiyle, kurtulacağını sezip anlıyor,  yerime geçerek kendisi ölmüş gibi de bir oyun oynanacağını biliyormuş!..
...
Ne denir... günah bazen öyle bulaşicidir ki can düşmaniniza bile kizamaz ve belki de onu affedersiniz. Her şey o büyük günde  belli olacaktir. Tanri; yazgilarina boyun egenlerle, emellerine kavuşanlari bir tutmayacaktir... &



**********************************************************************************************************************************************************************************************




ANDROİTLER

Evimizin ilerisinde yükselen engebeli arazide sayısız apartman var. Biz oraya karşı mahalle diyoruz. Onları bizden ayıran yalnızca ortadan geçen yol. Bazı geceler  solgun ışıklar altında oraya bakarken bulurum kendimi ıyorumarım. En uzakta tepede diğer apartmanlardan ayrılan gökdelen gibi sivrilmiş, sarı tuhaf bir apartman var. Pencerelerinde solgun gölgeler dolaşıyor ve tek tük ışıkların yandığı daireler var Oranın, giderek tuhaf görünümde olduğunu anlayıp kendimize hak verdiğimizde sanırım iş işten geçmemiştir diye  hayıflanmıştık. Geçen gün bu haklılığımız belgelendi. Epeyce geç yatmış ve uyku tutmadığı için gene kalmış pencereden o apartmanı izliyordum bir hareketlilik gözledim, neler oluyor diye büyük babadan kalma dürbünle gözetlemeye başladım gecede bir ıssızlık, durgun bir hava vardı ve tuhaf androite benzer insanlar bina içinde koşuşturup duruyordu ama bir an gözlerime inanamadım ve dürbündeki bir görüntü daha doğrusu bir adam -androitin görüntüsü- acayip biçimde büyüyerek -ödüm koptu-
Bana ne bakıyorsun dedi! O günden sonra boşluğun gölgeleri... meğer gözleri kartal gözü bir dürbün uzağa odaklanabiliyormuş ve uzaktan benim kendisini izlediğimi görüp bana odaklanarak bana bağırmış aman allahım

















DİKKAT  insan dün ne yaptığını anımsayamaz ...kahramanımız bir gün ne yaptığını kılı kılına anımsamak için ertesi güne hazırlanır ve sabah sokağa çıkar her hareketini anımsamak için düşünür belleğine kaydeder ve öyle hareket eder aşırı bir dikkatle her yaptığını anımsayacak biçimde usuna kazımaktadır bilincine kazıyordu aşırı dikkat ve her hareketini anımsayabilmek için yaşadığı ikilem nedeniyle karşıdan karşıya geçerken onun içe dönük ve % 100 kendisine yönelik bu davranışı tam bir dikkatsizliğe yol açmaktadır aslında aşırı dikkat tam bir dikkatsizliktir asılanda kısacası ve kaza sonucu dikkatsizlikten ölür ya da aşırı dikkatten!..  aşırı dikkat ve anımsama gücüyle yaptığı hareket öldürücü bir dikkatsizliğe yol açmıştır dikkatimizi sonsuzca çoğaltır çoğalan dikkatimiz başkalarının dikkatine yer vermez ve denge kurmadığı zaman korkunç bir dikkatsizlik oluşmuş demektir. Tek başına dikkat hiçbir şeydir ve denge unsuru yoksa anlam taşımaz dikkat başkasının dikkatine yer verip saygı göstermekle yarara sağlar

SEVDAÇEKEN               tüm aşklar masaya yatiyor suçlaniyor.

ÇÖKELEZ                       (Kar kuyusu, ceset, av filmi havası. vb)

**********************************************************************************************************************************************************************************************


BAYEZİT (TUTSAK)      Yıldırım Beyazıt in kaderi
Zenta savaşi, Harzemşahlar ve Curcan a  Gürcan a siginir Kerayitlere hücum eder .. ve ölürken şunlari söyler benden sonra gelenler altin taşiyacaklar, en iyi eti yiyecekler, en güzel atlara binecekler ve en güzel kadinlari kollarina alacaklar ve bütün bunlari kime borçlu olduklarini unutacaklar, Temuçin Keskin Kiliç



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...