********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda
kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan
içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak
yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın
da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney
kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri
var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal
edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha
duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz
gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata
gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir
belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir
olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği
(tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin
olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da
plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin
salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki
eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların
nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz.
Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi...
Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek
dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya
aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını
vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir
miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından
Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir
kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak,
Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’
nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu
batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern
şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı
olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan
şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu
konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır.
Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik
Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880
de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol
gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla
suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş
bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna
ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri
yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla,
resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki
kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi
ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir
yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle
bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu
nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını,
bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de
kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren
lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de
Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı.
Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya
da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için
açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama
düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas
alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla
süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı
için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir
tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde
ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü
seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük
Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den
ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün
bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde /
Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp
geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine
boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların
bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun
yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru
gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine
etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu
açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli
olabilir!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet
Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU
KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek
veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden
kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler
çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir
miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau
Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri:
Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki
optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim,
üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu
batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern
şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı
olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır.
Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik
Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880
de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol
gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla
suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş
bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna
ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri
yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla,
resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı
II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi
ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir
yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının
kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin
ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve
öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim
teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve
onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle
kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun
bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının
‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik
ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’
adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir,
resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da
Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için
açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama
düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas
alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla
süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı
için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir
tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü
gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve
Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914
Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun
yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru
gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine
etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu
açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet
Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı,
koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda
yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip
bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza
damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu sıra,
Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen şiirler-
(Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü
edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la
ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu
mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor
musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i
anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin
‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok
iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde
olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü
Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde
okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa
da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli
sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her
yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz
at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at
arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde
her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği
bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi
çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir,
ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş
yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli)
noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında
doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş.
1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca
Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını açalım ve
şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara
taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve
sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler /
Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun
düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte
sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde
kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı
dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta
yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları
önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun
31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük
otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece /
Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını
terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar /
Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan
titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru
köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve
gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan
savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir
ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide
sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli
olabilir!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları
************************************************************************************************************************************************************
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NİTOKRİS
Persepolis’ten elimizi siper ederek güneye baktık mı ufukta yükselen Sur
Ülkesi’ni görebilirdik. Uzayıp giden çöl ve ufkun bitimsiz griliği Surları
karanlık bir duvar gibi algılamamıza yol açar ve babam Kambyses’in soytarısı,
sihirci ve çılgın hokkabaz El Dürri, ‘Karanlığın Duvarı’ adını verdiği bu
yükseltiye mistik öğeler yükleyerek, dağlı Humbaba’yla, Enlil’lerin karakuşisi,
hatta kuyruklu tanrıların, Enkidularla birlikte yaşadığı dev bir Gılgameşler
ülkesiymiş gibi anlatırdı. Bundan olacak bizde surların ardında ne var diye
ölesiye merak ederdik. Mehtaplı bir gece işte bu yüzden, siyah İran atlarına
binerek kırk kişilik maiyetimizle, güneye doğru açıldık. Bütün gece çılgınca
yol almamıza karşın surlar yaklaştıkça uzaklaşan hayaletler gibiydi. Gecenin
son yıldızı da çekilmek üzereyken, güç bela surların dibine varabildik. Giz
çözülecekti, ürküden ödü kopmuş, sarı safra salgılayan sırtlanlara
benziyorduk...
Surlara önce babam dokundu, ardından benimde okşamama izin verdi, surun
runik harflerle süslü, dokununca içeri çöken, ılık, garip bir duvarı vardı,
korkuyla geri çekildiğimi anımsıyorum. Us uçuran kıvrımlarla, burgaçlanıp
gökyüzünün katlarına doğru yitip gidiyordu. Gücü karşısında ezildiğimi, görkü
ve dehşetten başım dönerek sendeleyip muhafızlara sarıldığımı biliyorum. Babam
o an kulağıma şunu fısıldadı; ‘Bir gün bu surların içini de göreceğiz...’
Ay
ışığı tan atımıyla cılız ve soluk pırıltılara dönüşürken, dağ yollarından ve
sarp geçitlerden gizlice saraya geldik, kimse o gece bizim El Dürri’nin
masallarındaki karanlık duvara dek gidip geldiğimizi anlayamamıştı... Aradan
geçen yıllarda babam sözünü tuttu ve surlara karşı içine sinen korkunun
verdiği cesaretle, büyük bir sefer
düzenledi, amacı sihirdar ve matrakçı Dürri’nin yarattığı heyulayı yenerek
surları ele geçirmek ve bana verdiği sözü tutup sağ salim geri dönebilmekti.
...
Yıllar sonra sarayın avlusuna girdiğinde, neredeyse yaşlı ve bitkindi
artık. Sefer on bir yıl sürmüş, bende gençliğime adım atmış, çocukluktan
kurtulmuştum. Zorluklarla geçmişti sefer, uzun süre surları aşmaya çalışmışlar
ve efsanevi kraliçenin ordularını bir türlü dize getirememişlerdi. Bunun
hikmeti şuymuş, ordu da, halkı gibi tümüyle kraliçeye aşıkmış, tüm askerler
sevgilisiymiş, bir tapınak olan sarayında sandaletli rahiplerden, kölelere dek
herkes onun aşkına mazhar olabiliyormuş, öyle ki geceleri, şehrin sefil
semtlerinden atlı arabalarla ecelerine kavuşmak için saraya geliyor, gün
ağarırken de sırasını savuşturan eros çılgınlarının ardından, kraliçenin
yasemin kokulu gövdesine yüz sürüyor ve büyücül kalderasına, vahşice
tohumlarını bırakarak karanlığa karışıyorlarmış... Bu nedenle bütün Surlular
sevdalıymış kraliçelerine; onun Venüs kokulu saçlarına kavuşup, kobra
kıvraklığındaki bedeninde yitip gitmek uğruna!..
Sonunda babam; en güvendiği
kumandanlardan Diskairon’un burnunu ve kulaklarını keserek surların önüne
mahvolmuş bir meczup gibi fırlattığında, Surlular onu içeri almak gibi insani
bir incelik göstermekte beis görmemişler. Savaş sürüp gidiyormuş. Zaman
tarihlerin ve isimlerin yanıltıcılığına yataklık yapar. Kambyses’in ‘ebedi
askerleri’ ilk kez başarısız oluyorlarmış.
(Lejyonlar orduda
diğerlerinden her zaman daha çok yararlıklar gösterir, Kıpti ‘Ehramlar Ülkesi’
askerler, Pers gönüllülerden daima daha
iyi savaşırmış ama erzaklar tükenip açlıktan
kalkanların kayışlarını ve kemerlerini kaynatan askerler çoğalınca,
savaşın ne zorluklar içinde sürüp gittiğini anlamışlar. Oysa sırf surlar için
Hindistan seferi ertelenmiş ve özellikle Pers satraplarının avladığı yabani
eşeklerde tükenince orduda açlık baş göstermişti.)
Diskairon babamın despot, dizginsiz bir tiran olduğunu acınası biçimde
anlattığında, bu görkünç hain savaşı yönetmeye, yol yordam belirlemeye
başlamış. İlk gün iki yüz, ikinci gün dört yüz, üçüncü gün sekiz yüz, dördüncü
gün bin altı yüz derken beşinci gün üç bini geçkin Persli öldüğünde, onlarda
Diskairon’a sonsuz güven duymaya başlamışlar, altıncı gün ki
Talmud’da buyurulduğu üzere yeryüzü altı günde yaratılmış ve yedinci
günde bu görkemli yapıt seyredilerek geçirilmişti. İşte altıncı gün Diskairon
Surların güneye bakan kapısının açılmasını emretmiş. Cüzamlı’ya sonsuz güven ve
inan içinde olan Surlular; bundan da hiç kuşku duymamışlar ne yazık ki...
Hazarlar
ve Fergana’dan toplanan iki yüz bin Persli içeri dalıp ‘kenti’ ele
geçirdiklerinde yapacak bir şey kalmamış.Çünkü olanların tümünün düzmece, burnu
ve kulakları kesilen güvenilir kumandanında oyuna bilerek katlandığı,
kötülükler tanrısı Ehrimen’i bile şaşırtacak şeymiş gibide canı gönülden bu işe
atıldığı anlaşılmış!.. Garip... “Yaptıklarıma bak da ey kudretli, umudun
kırılsın” diyene hak veresi geliyor insanın!..
(Savaşın sonunda Anakraliçe’yi bir kazanda pişirip
uterusunu kendisi, kalanı da gönüllülere
dilim dilim yedirmişti babam...
Ama tanrı katında bu vahşet nasıl kabul
görür ey Kambyses diyen orakllara verdiği düş kırıcı yanıtta kulaktan kulağa
yayılmıştı: ‘Tanrı aşktan değil, güçten yanadır!..’ Anakraliçe ve sevdalıları yenildiler.
Cemşid’in kulaklarını çınlatıp şarap eşliğinde yuğlar düzenleyerek etini
yediler ve Surluların; son bir umutla Babilonya’dan getirdikleri grejuva ateşi
de yazık ki bir işe yaramamıştı.)
Babam
geri döndüğünde bütün bunları bir bir anlattı ve en çokta kraliçenin küçük kızı
Nitokris’i Sana’ya dek aramalarına karşın bulamadıklarına üzüldüğünü söyledi ve
geri dönerken geceleri, özellikle dağ başlarında, orman içlerinde, incecik çığlıklar atan narin
bir kız çocuğunun, gölge gibi kendisini
izleyip, yalvarıp yakardığını, arkasına baktığında her seferinde bir şey
göremediğini, ama sakinlikle yola düzüldüklerinde yine birinin eteklerine
yapıştığını ve o günden sonrada bu çığlığın hiç peşini bırakmadığını söyledi.
...
Babam
saçlarına ak düşmeden göğüs kafesinden dara düştü ve tacını tahtını bırakıp,
tüm dünya dertlerini de bana yükleyerek, bir gece sabaha karşı; inlemelerle,
ulumalar arasında çekip gitti. Ölümü Kafkasya’dan Basra’ya dek yeryüzünü
titretti. Ne ki mozolesine koyar koymaz bir türlü peşini bırakmayan çığlığı
bende duyar oldum. Yine bir gece taraçalardan ovaya bakıyordum ki güney yanda
Büyük Duvar’dan ateşler yükseldiğini gördüm ve meleksi, saf bir kızın sanki
göklere doğru el açarak çığlıklar attığını, orduların canhıraş naralar ve
şakırtılarla birbirine hücum ettiğini, kalkanları siper edip, mancınıklarla
birbirlerine tutsaklar fırlatırken, hengamede masum kızın çığlığını kimselerin
duymadığını anladım.
Kendimi
tutamayıp, olan bitene tanık olmak için gece yarısı yola çıktım. Ama kahrolası
aksilikler peşimi bırakmadı, atım gece karanlığında, uçurumlardan dört nala
giderken tökezleyip canından oldu. O dinmeyen uğultu kulaklarımı çınlatıp,
umarsız atımın inlemeleri yüreğimi burkarken gözyaşları arasında veda ettim.
Öyle ki; hayvanın iri, karanlık, ölüme yakın gözleri; uzak, yağmur yağan bir
ülkede, yapayalnız iki kuleydi... Büyük
bir ürküyle, kara yazgılarımın peşinden sürüklenerek kendimin de öleceği
korkusuna kapıldım. Ve dağlardan, Herakles Sütunları gibi heybetli boğazlardan
geçerek surların dibine varabildim. Muhafızlarıma beni beklemelerini ve masum
yavrucağın başına geleni anladıktan sonra geri döneceğimi söyledim. Taş
basamaklardan, helezoniyle yükselen nice kıvrımları geçerek, kuleleri aştım ve
mazgallardan atlayarak, sonsuz bir ürkü ve merakla içeri girdim.
Şehirde
kimseler yoktu, ölüm sessizliğinde harap bir düzlük, ancak seçilebiliyordu,
sağı solu kolaçan ederek, hızla öteki uca ulaştığımda, orada Surlar’ın
olmadığını ve ürpertici düzlüğün uzaklarda; çöle doğru akıp gittiğini gördüm.
Minik kızcağızın çığlığı peşimi bırakmıyordu, koyu kederlerin
katmerlendirdiği, hançersi iniltilerle
dolu tiz ses beni çöle çağırıyor, karancıl dehlizlerin ağzından bilinmez
dünyalara sürükleniyordum. Bir düşteymiş gibi pırıltılı çöle açılarak,
yeşilimsi yağmurların çamurlaştırdığı derelerden, mozarap motifi gibi karışık
tepelerden, hiçbir yere açılmayan yerlerden, Garymant ellerinden, cennet
öpüşlü, Kril biçemlerle süslü, tatlı tatlı böğüren canlılar ülkesinden geçip,
gün ağarırken çelenksi, renkçil demetlerle süslü bir koruluğu aştığımda, birden
onunla, ‘Karanlığın Duvarı’yla; gene karşılaştım. Bu Surdu!.. Maiyetim,
katırlar, erzaklar ve toz fırtınasından sakınan askerlerle beni
bekliyordu.
...
Şimdi
anlıyorum ki ‘Karanlığın Duvarı’ bizim içimizdeydi!.. Ne yaparsak yapalım, yüz
yıllar ve yüz yıllar geçse de gene Surlar’la karşılaşacağımızı, Surlar’dan
kurtulamayacağımızı anlamıştım...
Onlar
bana ne gördün, Nitokris nerede, savaş
sürüyor mu, şehir ne alemde gibi sorular soruyorlardı.
“Hiç
bir şey göremedim; hiçbir şey, kendimizden başka hiçbir şey!..” diye
kekelemişim...
...
Uyandığımda;
babamın öldüğünü ve Pers hükümdarı sıfatıyla huzura alınırken, tören alayını da
görkemli giysilerle avluda bekleşirken bulduğumu belirtmeliyim...&
************************************************************************************************************************************************************
BELLEK
Yazıyı
belleğimizi kaybederiz diye yasaklayan firavununun öyküsü olacak...
Psambetik,
morfinman Akhaneton, Buhtunnasır, ya da
Altın Maskeli Tutankhamon’du firavunumuz. Şimdi Tutmosis ya da Pepi’de
olabilirmiş gibime geliyor. Zamanın belleği yanılttığı ya da uyuttuğu için;
insanoğluna, kesin bir şey olamazmış gibi gelir yeryüzünde... Unutsak ya da algılayamasak, yaşam nedir ki...
Ulusumuz
için, eşyanın tembelliği diyebileceğimiz ama bizde de görülen; uyku, unutuş ve
uyuşukluk gibi sorunlara çözüm aranırken bir gün, minik bir devenin sırtında,
cücemsi, gaga burunlu, avurtları çökük, azıcıkta ahmaksı diyebileceğimiz bir
adam geldi hanedanlar sarayına ve dedi ki: Kıyamete dek çözüm bulundu!.. Nedir
dediğimizde, adam torbasından garip, adına yazı dediği, eğri büğrü işaretlerle
dolu bir avuç papirüs çıkardı ve gözlerini belerterek, en az kendisi denli
tuhaf olan firavuna; işaretlerden birini göstererek, bu sensin dedi! hepimiz
eğilerek baktığımızda, kol ve bacaklarla dolu işaretlerin tepesinde firavunu
simgeleyen bir kobra başı gördük ve Amenofis gülerek, evet, bu benim dedi, adam; bir çok şeyle birlikte,
timsah, su, tarçın ve Adem elması gibi şeyleri de işaretlerle betimledikten
sonra, unutmak gibi sorun bitti, söz veren yandı, sonsuza dek unutmayacağız ve
bir dilsizin bile açım diyebilmesi için şunu çizmesi artık yeterli olacak
dedi...
Amon
tam üç ay sonra bu işaretleri kullanmayı yasakladı ve meczubun öldürülmesini
buyurdu. Gerekçesi şuydu; böyle giderse tümüyle unutkan olacağız, çünkü hepimiz
işaretlerle anlaşıyor, yeti ve anlağımızı kullanmaya gerek duymuyoruz. Usumuzu
yitireceğimizden ve hayvanlaşacağımızdan
korkan Ramses tanrıları kızdırmamak içinde bu yolu seçmiş olabilir...
İyi
ama aradan çok zaman geçti ve gökyüzünde sayılamayacak denli yıldızsı lale var
diyen biri bana bu konuda başka bir öykü anlattı.
Öyküsü
şu...Martel yani çekiç lakaplı bir kral vardı, Harzemşahlar, Caber Kalesi,
başkent Vaduz ve Asuncion, parafin, bir tapınak yapıp geçtim seni ya Süleyman
dedi, Taif ve Yesrip, Hicaz, patella çıkığı yani diz kayması, c vitamini
askorbik asit, Orleans Bakiresi Jeanne Darc ilk müslüman Karahanlılar,
Sırpsındığı gibi bir yerde Venüs çarığı
giyerdi sonbahar artıkları denize su
birikintisi manyetik fırtına propan gazı yaprak yerine tüy çıkaran bir ağaç,
sen kelebeğin içindeki sarı sıvısın kar prensesi, basit bir gerçekliğin tersi
yanlış olurmuş derin bir gerçekliğin terside derin bir gerçeklik olurmuş
Adem
ile Havva
Tan
aydınlanırken uzakta sanki Diyojen
fıçısı figürü biçiminde bir karaltı belirdi, yaklaştık, meğer bu bir pınarmış,
herkes bu tan pınarından doya doya içti
Servantesin
donkişotunun aynısını yazamak isteyen pierre menard gibi bende aşağıdaki
öykünün aynısını aradan 50 yılm geçtikten sonra yazmak istedim bakalım şimdiki
etkisi nasıl olacak.
HAVVA
Büyük
hurma yapraklarının, acayip bambuların, tepesi nemli duran okaliptüslerin,
akşam güneşi meyvalı (ateş rengi) narların, (sarı) incirlerin, ağır akışlı
berrak suların arasında kendisini hala eskisi gibi sanmak istiyordu. (çağların
ötesinden gelmiş bir hayvan gibi duruyordu.) Fakat bir çok şey değişmişti.
(Sersemlemiş gibi bakıyor, gözlerinde tuhaf anlaşılmaz bir hülya dolaşıyordu.)
Uykusunda Rabbı görmüştü. Rab üstüne doğru eğilmişti. O zaman vücudu her zamankinden başka türlü
kımıldamış, meleklerin kendisine öğrettiklerinden gayrı dualar
mırıldanmışlardı. O zaman rab ona gülmüş. O zaman Rab ona gülmüş ve geniş, yaratıcı eli sol böğrüne kapanmıştı
ve o henüz kıvamını bulmamış muhayyilesinin etrafındaki şeylere bulanık bir
ayna olan yarı uykusu içinde birdenbire bir tarafının boşaldığını, sonra
yanıbaşında küçük, beyaz bir şeyin kımıldadığını, kendisine üşür gibi, korkar
gibi sokulduğunu duymuş ve bu duygu ile kendisini tekrar uzandığı su başında,
büyük geniş yapraklı otlar üstünde bulmuştu.
Etrafında
bir yığın hayvan vardı. Hepsi uzaktan hiç görmedikleri bir şey gibi ona
bakıyorlardı. Başının üstünde bir sürü kuş uçuyor, gidiyor, geliyorlardı. Fakat o bunların
farkında değildi. Arkasına yapışan yumuşak varlığı düşünüyordu. İlk defa
bakmaktan, görmekten korkuyordu. İlk defa içinde bir telaş vardı. Önce
gözlerini yummuş, kendi kendine ‘Acaba nedir?’ diye düşünmüştü. Sonra
dayanamadı, döndü ve kendi böğründen çıkan bu sıcak yumuşak varlığı, benliğine
doğru bir düşünce, bir vehim, bir azap, bir haz gibi sokulan varlığı gördü.
Bilmeden onu kendisine doğru çekti. Ve bir eli, az evvel eşyanın tembelliğinden
başka bir şey olmayan uykusu içinde böğrüne kapanan Rabbın eli gibi, onun beyaz
vücudu üzerine kapandı. Sıcak, yumuşak bir şey avucunun şeklini aldı. Fakat o
bu sıcaklığı, yumuşaklığı düşünmüyordu bile. Kendi içinden yanıbaşına geçen,
avucunun içinde hapsolan parmaklarının arasında ezilen bu aydınlık tenden
ziyade kendi elini izliyordu. Sert, toprak renkli eli bu yumuşak aydınlığın
üzerine şaşırtıcı bir kudretle kapanmıştı.
Adem
kendi eline bakıyordu. Avucunun açılışı her şeyin üstüne böyle kapanışı onu
şaşırtmıştı. Sonra yerinden doğruldu. Artık aydınlığın malı olan rüyasının
üstüne eğildi. Saçlarının arasına gömülü yüzüne baktı.
Hayır
bu bir melek değildi. Yıldızlardan biri de olamazdı. Onların köpüğüyle yıkanmış
onların parıltılarını almıştı. Fakat kendisi yıldız değildi. Hiçbir yıldıza,
hiçbir meleğe bu kadar yakınlık duymamıştı. Burada bütün yakınlıklar Rabba
giderdi. Ondan gayrısına kimse kendini yakın bulmaz, hiçbir şey ondan gayrısına
bağlanmazdı. Halbuki şimdi bu küçük mahluka kendisini çok yakın buluyordu.
İçinde Rabdan ayrı, onun iradelerini kabule hazır, fakat ondan uzak, bu küçük
ve canlı aydınlık parçasının etrafında yeni bir alem kurulmuştu. Sanki Kâdim
Nizam’dan kopmuştu.
Kendi
kendine acaba nedir diye gökyüzüne baktı. Bir şimşek çaktı. Büyük billur
menşurlar bir saniye için tutuştu. Fakat hiçbir cevap gelmedi. O zaman etrafına
baktı. Her zaman yanı başında dolaşan ayaklarının dibinde otlayan, koynunda
çöreklenip uyuyan hayvanların kendisinden uzaklaştıklarını gördü.
Ne
olabilir diye tekrar sordu. Ve rüyasını olduğu gibi hatırladı; Rab üstüne
eğilmiş ona gülüyordu. Büyük yaratıcı eli böğrüne kapanmıştı. Sonra yanıbaşında
bu küçük, kımıldanan, saçlarıyla örtünen, uzun kirpikleriyle düşünen mahluku
bulmuştu. Eliyle saçlarını ayırdı, yüzüne baktı; kollarını, göğsünü, küçük bir
güneş kursuna benzeyen karnını, kalçalarını, pembe topuklarını uzun uzun
seyretti. O seyrettikçe kadın sanki çok derin bir uykudan uyanıyor, kat kat
perdelerden sıyrılıyordu. Tekrar gözlerini göğe çevirdi, Tekrar aydınlığın
kaynağına sordu. Tekrar Büyük Tavus, içinde yüzdüğü mücevher tasta kımıldandı.
Tekrar büyük ağaçların tepeleri dehşetle tutuştu. Her tarafta görünmez avizeler
yandı. Yine bir cevap gelmedi.
Fakat
bu sefer aydınlığın bu dehşet tecellisinde ikisi birbirine sarılmıştılar.
Kadının beyaz gül yaprağı yüzü erkeğin göğsüne gömüldü ve erkeğin elleri onun
kalçasına kapandı. Adem tekrar eline ve elinin altında kımıldayan, ürperen bu
şeye baktı. O zaman ona sordu: Kimsin? dedi. Benim, senden bir parçayım dedi.
Evet, ama nesin? Kadın cevap vermeden ona sokuldu. Fazla bilmek için büyük bir
iştihası yoktu. Ondan bir parça idi. Başlarının ucunda bir yığın kanat
hışırtısı, aydınlığı üstlerine eleyen uçuş gördüler. Bunlar meleklerdi. Her
türlü mücevher parıltısı içinde her an değişerek onları seyrediyorlardı.
Hayretten hepsi Rabbı tesbih ve tahmid etmeği unutmuştular. Adem onlara sordu:
Yalnızlığının aynası, dediler. Adem, içinde hiçbir şey değişmemiş gibi onlara:
Ben yalnız değilim ki. Sizlerle beraberim, dedi. Şimdiden sonra bizden
ayrısın... Yalnızsın, diye cevap verdiler. Ve bu, yalnızlığının aynasıdır. Ve
hepsi, Rabbın bir tasavvuru olmaktan çıkan bu son gelene hasetle güldüler. O
zaman Adem yalnızlığının aynasına yeni baştan döndü. Onu kollarının arasına
aldı. Uzun uzun baktı. Daha sonra, Serendip’te o kadar yorgunluktan sonra ilk
rastgeldiği kaynaktan nasıl içmişse şimdi de Havva’ya öyle doyamadan bakıyordu.
Ne kadar güzel, ne kadar sıcak, ne kadar her şeyin yerine geçebilecek gibiydi.
Yarı göğsüne gömülmüş yüzüyle, kendisini seyreden kısık gözleriyle, utanan
nefsiyle kendine her şeyin üstünde göründü. Küçük elleri vücudunu yokluyor,
onlar vücudunda acemi ve ürkek gezindikçe Adem kendi vücudunu başka türlü
tanıyordu. Sanki vücudu bu küçük dokunmalarla yer yer, ayrı ayrı haz ve
ıstıraplara ayrılıyor, büyük bir söz gibi ayrı seslerle uğulduyordu. Kısık ve
yeşil gözlerinde sonsuzluk yıkanıyordu. Yüzü, büyük ve ezeli Tavusun içinde
yıkandığı mücevher tas kadar güzeldi
Bu
düşünce kafasından geçer geçmez, bir daha Arşın bu ilk merhalesini
göremeyeceğini anladı. Başını kaldırdı. Gökyüzünde sadece güneş, ay ve
yıldızlar vardı. Kimi renkli mahrenklerinde nur saçarak gidip geliyordu; kimi
oldukları yerde Havva’nın gözü gibi menevişli ışıklarla parlıyordu. Adem
onların halka halka etrafa genişleyen parıltılarını görüyordu..
Fakat
ezeli Tavusun içinde yüzdüğü mücevher tas, arşın ilk kademesi, ezeli nurun ilk
damlası, ilk tasavvur yoktu. Onu göremiyordu. Halbuki ötekiler, hayret ve ilahi
hazları içinde Rabbi tesbih ve tahmid ederek uçan melekler, onu görüyorlardı.
Hep ona doğru hızlanıyorlar, kanatları tutuşacak kadar yaklaşınca bir kül
parçası gibi renksiz dönüyorlar, tekrar mücevher libaslarını giyiyor, tekrar
ona uçuyorlardı. Çünkü o, nurun ilk aksı, tasavvuru zorlayan ilk damlasıydı.
Adem
onu bir daha göremeyecekti. O zaman içini büyük bir hüzün kapladı. Başını eğdi,
gözyaşlarını meleklere göstermek istiyordu. Havva bu hüznü sezdi. Onun başını
kendi göğsüne çekti. Ve Adem, Aden bahçelerinin geniş otları, büyük erguvan
çiçekleri, mor gülleri arasında kendisini olduğundan büsbütün başka duydu.
Havva’nın göğsünde her şey unutuluyordu. Bu yumuşak ve kokulu yastıkta her azap
dinebilirdi. Her acı burada serinleyebilirdi.
Fakat
içinde korku vardı. Bilinmezin korkusu içine çöreklenmişti. O, kendi vücudundan
yeni doğan bu yastıkta uyuyordu..
Dişleri
birbirine vura vura: Belki de Rabbı artık eski yüzüyle göremem diyordu. Ve
belkemiğine doğru sert bir rüzgarın estiğini duyuyor, acayip bir sıtma içinde
üşüyordu. Ayıbı çok büyüktü, meleklerin en üstünü şimdi onu kaybetmişti. Onlar
bunu biliyor, bulundukları yükseklikten onu belki de seyrediyor, ona acıyor,
yahut çamurun çocuğu diye küçümsüyorlardı.
Ve
Adem bunu görmemek bunu düşünmemek için Havva’nın vücuduna doğru gittikçe daha
fazla gömülüyordu. Ona: Sakla beni!.. Sakla beni, diyordu. Ve istiyordu ki başı
ve bütün vücudu Havva’nın gecesine her ana daha fazla gömülsün. Ve Havva ona
kaybettiklerinin karşılığı olarak bütün vücudunu hediye ediyor, gizlenmek için
kendi vücudunda üst üste geceler buluyor, onu en kuytu gecesinde avutmaya
çalışıyordu.
Bir
uğultu ikisini birden uyardı. Başları birbirinden ayrıldı. Dudaklarında hiç tanımadıkları
lezzetlerin hatırasıyla etrafa bakındılar. Artık tek başına değildiler; hiçbir
şeyi yalnız başlarına yapmıyorlardı. Her hareketleri birbirinde cevap
buluyordu.
Gökyüzünde
siyah bir nokta vardı ve genişleye genişleye ilerliyordu. Adem’le Havva, gözleri
bu siyah çemberde, bunun ne olabileceğini düşünüyorlardı. Etraflarında melekler
telaşla kaçışıyorlardı; tüyleri solmuş, eski parlaklığını kaybetmişti. Hepsinin
yüzünde bir uykudan uyanmış, çok derinlerden gelmiş olmanın hali vardı. Hepsi
kainatlarını yadırgıyor, eşiğinden atlayamayacaklarını bildikleri bir haddin
ötesinde duruyor gibiydiler. Sanki oradan bu gittikçe yaklaşan yuvarlağa, bu
siyah dumana bakıyorlardı. Adem utanmasını unutarak onlara sordu: Ne oldu, bu
nedir? Birisi yanlarından hızla geçerken hırsla ona bağırdı: Kader uykusundan
uyandı. Bir başkası hasetle güldü: Toprağın çocukları mesut olun! Artık sizin
devriniz başlıyor. Değişmez Şevkler bahçesinin bütün hayvanları bir tarafa
sinmiş. Ebediyetin neşesini teganni eden kuşlar susmuş. Adların tecellisi
Remizler ferlerini kaybetmişti. Büyük ağaçlar boyunlarını bükmüşler, renkli
çiçekler ışıklarını kısmış, bu yuvarlana yuvarlana yaklaşan kalabalığı görmemek
için, kendi üstlerine kapanıyorlardı.
Yalnız
Havva ile Adem ona büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Bu siyah çığı, gittikçe
büyüyen karanlığı, nerede ise çarparak her şeyi kül edecek ayrı ve bilinmez
varlığı, onun döne döne yaklaşışını
seyrediyorlardı. O, kendileriyle başlayan bir şeydi. O, manasını henüz
bilmedikleri, fakat adını tanıdıkları kaderdi. Aden bahçelerinin çok uzağında,
büyük karanlıklarda mahpus imkânlar silsilesi idi.
O,
Rabbin tasavvuru olan bu ebedi şevkler diyarının biricik sırrı ve masalı idi.
Nihayet
büyük yuvarlak geldi ve Adem’le Havva’nın önünde durdu. İkisi birden korka korka
ona baktılar. Adem, Aden bahçesinin birdenbire sararmış otları üstünde diz
çökmüş, korkudan büyümüş gözlerle ona bakıyor, öbür taraftan korumak
istermişçesine Havva’yı kollarıyla tutuyordu.
Önce
bir şey görmediler. Sanki iç ve dış gözleri beraberce sönmüştü. Sonra siyah
yuvarlak, cilalanmış bir abanoz sathı gibi parladı; orada ilk önce kendilerini,
demin beraber oldukları zamanki halleriyle gördüler. Sonra yeryüzünü gördüler.
Aden bahçesinin, büyük, her şeyin ilk kaynağı ve aynı ebediyet remizlerinden,
mücevher parıltılı çiçeklerinden, acayip ve rüzgarsız ağaçlarından başka
remizler, başka türlü çiçekler, başka türlü ağaçlar gördüler.
Ve
otların arasından kıvranan, atılan, bükülen avlanan, yavrularını emziren
hayvanları ve cins cins kuşları gördüler. Coşkun dereleri, ağır başlı büyük
nehirleri, köpüre köpüre akan selleri, dumanlı dağ başlarını, yeşil ovaları,
sararmış tarlaları gördüler. Sonra denizi gördüler, fırtınalı havalarında büyük
dalgaların göğe doğru kalkışını, küçük çırpıntıların her türlü hayal oyununa
elverişli köpüklerini, dalgaların sedef rengi kumsallarda ilerleyip
gerileyişini, denizi ve onun değişik yüzlerini gördüler. Kulübeden başlayıp
şehirlere doğru genişleyen mahşer yığınını, büyük ve aydınlık sarayların
yoksulluğunu ve can sıkıntısını, fakir evlerinin kanaatlı sabrını ve sükununu
tattılar. Akşamın altın tozları arasında sürülerin dönüşünü, arslanların sabah
saatlerinde derelerden su içişlerini, boğa yılanlarının büyük ağaç gövdelerine
sarılmış halkalarını, arıların kaya ovuklarında bal yapmalarını gördüler.
Çeşitli meyvaları seyrettiler.
Sonra
Gece ile Gündüz önlerine geldi. Birinin başı ucunda beyaz güvercinler uçuyordu.
Öbürünün gözlerinde bilmedikleri kuşlar tünemişti, belinde yıldızlarla süslü
siyah bir atlas vardı ve vücudu dinlenmenin hazları içinde gevşemişti.
Arkasından dinç ve kaygısız gençlikle, muzdarip ve biçare ihtiyarlık ve daha
sonra siyah ölüm geldi. Onları mevsimlerin geçidi takip etti. Hepsi önlerinde
kuşaklarını çözdüler ve onlara sepetlerindeki hediyeleri uzattılar. Böylece her
şey, bütün hayat teker teker gözlerinin önünden geçti. Onlar geçtikçe Adem’in
alnı üzüntüden kırışıyor, acayip bir korku içini sarıyordu. Fakat Havva’nın içi
gururla dolu idi. Karnı sevinçten ve gururdan bir güneş gibi parlıyordu. Adem
bunu görünce üzüntülerini ve korkusunu unuttu. Oluşlar aleminin düğümünü, bu
güneş parıltılı imkanlar peteğini öptü ve onu öptükçe kaderin aynasına daha
emniyetle baktı.
Sonra
ikisi birden Rabbin sesini duydular. Bu ses Adem’in kalbinde büyük bir çınar
gibi yeşerdi ve Havva’nın yüzünde gül, karnında suçiçeği gibi parıldadı. Rab
onlara: Yolunuz açık olsun diyordu. İnsanoğluna ve toprağa bizden rahmet ve
selamet... Ve ses devam etti: Hayrın ve şerrin, hazzın ve ıstırabın, aşkın ve
ölümün bahçeleri sizindir. Rahmet ve selametimiz insanoğluna olsun. Ve ses
devam etti: Sizi kendi suretimce yarattım. Size Arzı bahşettim... Ayı ve
Yıldızları ve Güneşi bahşettim. Sizi Hayatın ve Ölümün efendisi yaptım. Rahmet
ve selametimiz toprağın ve insanoğlunun üzerine olsun. Ve Rab onların içinde
böyle üç defa bağırdı. Birincisinde Aden bahçeleri Adem’le Havva’nın etrafından
ve başları üstünden, yorgun uyuyan çöl yolcusunun başı üstünden fırtınanın
birdenbire aldığı bir çadır gibi kalktı. Ve onlar boşlukta hayretten titreşip
kaldılar.
İkincisinde
siyah, yuvarlak, çok kalın bulutlar gibi etraflarını aldı. Onlar kendilerini
Kaderin mahpusu bildiler. Üçüncüsünde Rabdan sonra melekler hep birden
çığrıştılar: Arza ve Melekuta rahmet, dediler, Rabbın rahmeti ve selameti
toprağın ve insanoğlunun üzerindedir. Arza ve Melekuta rahmet, dediler. Ve
hepsi birden secde ettiler. Ve Melekut insanoğlunu böyle uğurladı. Ve böylece
siyah, yuvarlak bir gemi gibi yerinden kımıldadı, henüz yolunu arayan
yıldızların yer yer parçaladığı karanlıklar içinden inmeğe başladı. Büyük
rüzgarların, yıldız kasırgalarının arasından geçtiler. Korkunç derinliklerden
atladılar. Adem bu karanlığın içinde Havva’nın vücuduna sığınıyordu. Nergis
gibi bir aydınlık görüyor, Havva onun kolları arasına gömülüyordu. Rabbın
takdis ettiği aşklarını toprağa götürdükleri için ikisi de mesuttu. Sonra
birbirlerini görmemeğe başladılar. Adem’le Havva’ya birbirinden ayrılmanın
hüznü çöktü. Adem Havva’nın inci dişlerine, gül yaprağı yüzüne, çizgisiz
alnının bilmecesine, sıcak nefesine, beyaz kollarına hasret duydu. Havva onun
kollarının kuvvetini, kendisine hüviyet veren korku ve azaplarını özledi. Bu
yakıcı azabı içlerinde duyar duymaz, o kadar uzaktan görmeye alışmadıkları
yıldız parıltılarının kimsesizliği arttırdığı bir gece saatinde kendilerini
yeryüzünde buldular. Havva Yemen’de bir kuyu başında idi. Adem Serendip’te bir
dağ tepesinde idi. Havva Adem’i nasıl arayacağını, Adem Havva’yı nerede
bulacağını düşünüyordu.
O
zaman ikisi birden birbirlerini çağırmağa başladılar. Yıldızlara doğru iki
feryat birbirini karşılıyordu: Havva Havva... Adem Adem...
Ve
yeryüzünü dolduran çeşit çeşit hayvanlar oldukları yerde bu hiç duymadıkları
sesi işittikçe ürküyor, büyük kartallar avlarını bırakıp kaçıyor, yırtıcı
hayvanlar otlar arasına başlarını sokup saklanıyor, ilk yaradılış çağlarının
tecrübesi canavarlar toprağın efendiliğini kaybettiklerinden küskün, ölmek için
kendilerine köşe arıyorlardı.
Ve
karşılıklı çığlık devam ediyor, Havva çağırıyor, Adem yürüyor, Adem sesleniyor,
Havva kuyusunun başında onu bekliyordu. Ve insan sesine susamış toprak bu
sesleri dinledikçe ısınıyor, değişiyordu. &
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek
veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden
kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler
çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume
Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller,
Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude
Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek
olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar
Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım.
‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok
iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa
Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair
sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde
olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki
şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa
modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve
içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız
değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora,
metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı
olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene
örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının
kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez
ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş
görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım.
Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık
gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü
Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde
okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa
da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli
sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her
yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz
at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at
arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde
her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği
bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi
çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir,
ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş
yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli)
noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında
doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş.
1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi
bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan
asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O
dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve
rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın
görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun
dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar
yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama
işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler
nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve
erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite
geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve
şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara
taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve
sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi
barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan,
önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek
duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap
adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı
gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların
tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi
olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’
adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı
bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad
kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki
ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı
kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler /
Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine
bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım
el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler /
Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler /
Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler /
Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için
yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları
/ Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne
varsa’
Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde
kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl
başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda,
örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa
şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle
gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve
algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu
anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı
dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta
yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları
önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun
31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük
otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece /
Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını
terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar /
Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan
titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru
köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve
gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan
savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir
ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide
sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç
gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını
bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin
oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve
Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri
Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar
Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in
İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın
betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün
buna benzer bir şeyler yazabilmenin
düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna
kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere
yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden
az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici
etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’
demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında,
sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında
kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale
olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir,
yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı
şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire
ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip,
bükerek, tozanlarına ayırabilir! Öykü
yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça
nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden
uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir
şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok
edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek,
bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz
bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu
savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü
kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine
sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe
giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor,
acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor,
insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi
kadar olağanüstü bir şey yoktur.
Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma,
olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar
susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle
doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden
bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı
döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir
markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını
bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben
kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında
izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben,
benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. /
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve
başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben.
/ Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan,
Haydn’la Vivaldi ’yi
inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak
istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından.
İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz
içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak
olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir
varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de,
tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne
bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara,
metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk
duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız
bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde
belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki
seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir
grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç
önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu
farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın
böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi
filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme-
duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir
kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir
tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile
gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09 / 2004
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek
olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama
ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda
yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. Yıllar önce evimize birkaç
gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını
bilemezdim. Sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce
Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed
II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle
harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer
bir şeyler yazabilmenin düşünü ve dile
getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatroda güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği (-tuhaf bir deja vu duygusu yaşamanın
erinci!) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu
duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu
düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden
az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan)
Sanatın
o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç
değilse bir süre’ demiş, ama yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği”
karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi
karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale
olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir,
yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı
şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire
ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip,
bükerek, tozanlarına ayırabilir! Öykü
yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça
nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır,
şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir
öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin
karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok,
yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir
yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak,
geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu
tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak
ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar
susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle
doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden
bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini
belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı,
öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını bile
duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben
kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında
izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben,
benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. /
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve
başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben.
/ Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan,
Haydn’la Vivaldi ’yi
inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...&
ULUS
FATİH
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini,
topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de
denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler,
şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan
(yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe
geçmesinin yanısıra. Maria’nın eski
sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından
canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu
mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi
nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya
hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak
istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından.
İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz
içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak
olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir
varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de,
tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek
camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen
bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül (sırlarını) sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian
Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...&
ULUS FATİH
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat
Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud / Sel
Yayıncılık
Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR
Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne çok
etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph Hearst
inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin doruklarına
garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü gerçek
mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla
çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar: "Rosebud!.." Bu sözcük başlangıçta izleyici için bir şey
ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına kadar, ama işte orada alevlerin
içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya belirir, çocukluğun karlı
günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara karıştığı, yokuştan aşağı
Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o her zaman yarı bildik
yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir çığlık, hoş bir ninni
gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde, Randolph neşeyle
kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön yüzünde:
"Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman kazanmaya
alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi olanaklarından
yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin o dizginsiz
anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına, lanetlenmiş
yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey olmadığını
haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş dostlarına, sonsuz
mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine götürecek o giz
dolu formülü fısıldamıştır.
Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek öyle az şey
var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri Rio'dan
Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer duyguların
değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı durmayıp,
yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici egemenliğinde bir
gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla bitecek ve öbür
dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu, o saf
çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır: Rosebud
yani Goncagül!..
Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi güneşinin
yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların ötüşleri,
ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar, kadifemsi,
gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp duran kardeş
türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki, kederli
dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu
Leyla / Ben eteklikli
Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. '
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine çekip
okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını, Kızıl
Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman, Filip
Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk suçlamasıyla
yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan, gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü
geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce
ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez
üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.
O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan düşünce şu, her şey
yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize geçen her şeyi
okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den, Ana'ya, Gizli
Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de görüşen. Yaşamda;
herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden ovaya, dağlardan
anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu durumun sonucu
olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en uç örneğini Cağaloğlu'nda
elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam yazarı Yusuf Algazi'ydi ve
kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli sayfadan oluşuyordu. Bilmem
yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü Yusuf Algazi'yi hala
severim...
...
Bu
kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın zamanı geldi, şu an okuduğum
kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık). Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda
sıkıntısızca sözünü edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum
alışkanlığına değinen, övgüleyen ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip
püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca
dile getirişine ve büyücül bir yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine.
Bizde böyle bir kitap yalnızca aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise
dünyada onca önemli konu varken böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için
dışlanmaktan tutunda, gizli çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp,
sunulur, bunlar yeterli görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir.
Oysa başkasını aşağılayan insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir
biçimde kendisini aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz,
yazar; ne yazdığının farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu
bilinir! Ve bir Arap atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç sınırlarından
örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında yayımlanan bu
diziyi bir
'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi üzerine,
maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında esinlenmiş
görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden kantat ve
mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da
altmış yaşında bir kadın, en sevdiği kedisi olan dişi Siyam'ın önünde
mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin ayakucuna kıvrılmış kedinin
kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir aldırmazlık hissi veriyor. Kadını
heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına neden olan da bu ifade zaten.
Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit atan, una bulanmış bir karides
gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen figürse
şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan yirmi
bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını anlatıyor.
Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini kaldırıyor ve
itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve
mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum altında birleşebileceği umarına
yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise aşağıda: "Mukden'de tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının
üstünde oturmuş, Wang Wei'nin zarif bir şiirini incelerken
mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak tüm yaşamı boyunca şiirin ve
mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında birleştirmeye çalışmış.
Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı yüce birleşime belki de
nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de Harry
Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin
doğusunda, Erzurum'un dışındaki bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde,
yardım beklerken mastürbasyon yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on
ikisinde olduğu gibi, ne zaman olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran
bir metro treni, sahne değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının
olağan akışını bölse, mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını anımsatır bir
evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet gerçellikte
-gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir
yerlerde, yer minderine yatmış, başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona
dikmiş, yirmi yaşında genç bir adam var. Önündeki ekran, ne olduğu
anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü televizyondan izleyerek mastürbasyon
yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan
yatmış bir adamı televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir
adamı gösteriyor."
Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu: "Mtabe'deki delik deşik uçuş
pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde ama azimle
mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli bir yaşındaki
muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak geçen otuz yıl
boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı, artık neredeyse
otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka dünyaların açılımıyla ilgili
bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu durumu daha da ileri götürmüş!
"Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir
örgüt, mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor
üyelerinden. Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla
MASMEM. İngiltere şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az
üç dinleyiciye Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk
olarak Durham'da, elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor,
"Baldırı ballı arı" dizesinde boşalıyor adam."
MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk
iki yaşındaki bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon
yapmaya karar veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor
planı, kadın kendi bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne
kadar suçsuz olduğunu söylese de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da
kadın çobanla evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder insanoğlu;
"Bir antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir
kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin dalgalarına doğru hiç utanmaksızın
mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu
yaptığı şeyin adını soruyor. "Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına
tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış, çünkü o
varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir
Faustofeles!..
Eşsiz Hazlar
ULUS FATİH
Harry Mathews
20-5-2002
64 Sahife
Sel Yayıncılık
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiltim
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşalım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı
ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip
olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise, okuyarak kitabı kendine
metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık
kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi
kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rind’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi’de bunun gibi
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokça yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında yitip gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktaralım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anekdota dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yok olur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, garip bir mutluluğa büründüm, çünkü
Karakuş’un bulunduğu semtte yaşamımın bir bölümü geçti; orada içmiş,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de uzun yıllar bulunmuş, yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaşmış, aynı berduşların ağlatan
yazgısına tanıklık etmiş ve anısal-tinsel imgeleminde kendinin de bir ‘Elif’i
olmuştu... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam
sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş,
benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten
Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç
unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu
İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya
dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa
çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu
Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek,
yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli
palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan bir
çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca
sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon)
gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin
hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak)
manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç
olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları
kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi
‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış
ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını
benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anekdot
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Her
şey; size..”
‘Yaralı
Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım,
beni (okumayı!) unutma...
Yaralı
Kalmak / İbrahim Yıldırım / YKYayıncılık
ULUS FATİH
BU YAZININ DOĞRUSU
BU DUR, KÖYLÜ ADLI DİĞER KOPYA YANLIŞ
VE HATALIDIR.
ULUS
FATİH
*
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1960’lı yıllarda evimize
birkaç gazete birden girmeye başlayınca
bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Sözünü ettiğim Rönesansın nirengi
noktası, Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti.
Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini
alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi; o kadar büyüleyiciydi
ki, bir gün buna benzer bir şeyler
yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri
içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür! O düşünceler hala,
güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve güzel bir kitabı çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ karaduygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu
duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu
düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden
az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici
etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’
demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında,
sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında
kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da böylesine bir risale olarak, bu sahnede
yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama
(gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve
ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı,
alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına
ayırabilir! Öykü yaşama daha bağlı ve daha
bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar
almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi
kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama
örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek,
bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz
bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu
savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü
kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi!
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında komitrajik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak
ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar
susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle
doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden
bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı
döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir
markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını
bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım,
ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak değilim”
diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıp
da bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna, elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi...
“Öldük ölümden bir şeyler umarak / Bir büyük boşlukta
bozuldu büyü / Nasıl hatırlamazsın o türküyü / Alıştığımız bir şeydi yaşamak.”
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayanlar, sabahları omuzuna mavi Venüs
damlayanlar, Haydn’la Vivaldi ’yi
çığlıklarla dinleyenler, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyenler, yıllar önce
Maraton’da haykırarak ölenler, insanı hayvanların şahı gösterenler, kozmik bir
avuntuyla içlerini çekenler, diktatörik bir alışkanlıkla gülenler, klerikalizmi
baş yöntem seçenler ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı
diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş
bir odada oturuyor olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a
getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu.
Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev
heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem
olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu,
atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri
simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir
sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir
şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek
korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak
olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir
varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de,
tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
BAHAR
Bahar
gelince çiçekler açar
O
güzel kokusu için
Herkes
sokağa dökülür
Baharda
bir nefes almak için
xxxxxxxx
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu
düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca
kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden
kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için
bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri
ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize
girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek
günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya
gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen,
bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın,
tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın
Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı
arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire
Nimet:
“Herkes
şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan
umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da
otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar
/ Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek /
Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap
okuyunuz...” &
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan
içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen,
nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en
iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar
diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu
kimilerince yazınsal bile sayılamayacak
kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil.
Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor,
yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi
yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz
hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin,
hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı
sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz
(böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu
yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını
sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak
karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu
yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam,
bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum?
Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için
susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım
bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse
niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak? Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl
başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama
nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama
başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç
değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa
başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki
yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu.
Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde
de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla,
kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah
uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık
yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir
böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki
gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek
şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri
mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir
başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim;
Duvar...
Biliyorum
bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi
örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma
bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar.
Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar.
Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir
gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak.
Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve
sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim
olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen
yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları
Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler
olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve
yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara
bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki
kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben,
yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri
olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama
bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş
kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet,
kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı
aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben,
yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu,
yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı
ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp
giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün,
yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler
çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum),
ne zaman Galatasaray’dan geçsem, ya da
orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde,
kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu
Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol
açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da
kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’
erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş
kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında
Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük
yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı
içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan
yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük
yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki
hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve
kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir
esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini
çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve
taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son
perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar,
bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı
olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili
olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı
anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm
kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor
olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor,
Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye
gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin,
kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en
çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan,
muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir
Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler
var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün
bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya
çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım,
toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice
Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım
şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk
yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan
insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu
dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan
yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her
aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin
iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya
tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her
koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur,
bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya
çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o
zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu
olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu
olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve
diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları,
masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde
kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye
sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü
filozoflarından La Mettrie ’nin
Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle
karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La
Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin
bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan,
kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin
kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan
bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda
alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek,
esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve
anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp,
Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı
geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik
Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde
mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler
Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri
dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz
çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu
Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek,
yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli
palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de
var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa
dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon)
gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların
soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı
sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına
bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük
tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz
kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu
olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş
kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün
bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye
başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu;
Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş,
hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı
Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım,
beni (okumayı!) unutma...
Yaralı
Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş
bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden
kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu,
yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir
kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar
arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte
yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ
yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle
tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı
vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü,
çok daha gençti.
Bir
ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp,
beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve
doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru
geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim
bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla,
sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun
sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç
kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde
birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan
televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv
izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel
geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın
ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir
kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte
imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu
annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun,
Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil
baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. /
Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku
dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz
olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske
girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele
dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir
gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. /
Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. /
Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana
/ Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun
koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi
zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı
balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar
uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da
saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız /
köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu
kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık
hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS
FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir
Gölge Avı’
PUSUDAKİ
TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya
gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor,
sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor.
Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür
kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat
yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür,
usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar
klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu
yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki
insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en
büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz,
var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına
‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza
adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara
dizeler fısıldar mıydı... Modernite
adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için
vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni
pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun
olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere
tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’
diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan
için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne
seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı
açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı
olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar;
nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla
karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla
tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka
deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene
‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan
anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya
kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu
sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir
erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir
altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir
Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam,
vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu
takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası
sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik
duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle
bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada
çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı
dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir
sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik
miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha
çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir
sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca
cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır
ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle
dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.”
Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz
kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor
Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız
sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek
için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir
fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki
işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü
cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar
görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı
gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın
göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun
teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya
mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından
çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç
kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla
da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın
göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya
dönüşmüştür bu aşamada.’
Son
olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la
ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek
teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok
büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada
yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu.
Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi
fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha
da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih,
Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen
cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın
cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir
gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son
bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan
testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka
/ Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı
haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin
Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı,
göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı /
Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us
dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu
sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları
yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı
Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un
yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir
arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona
bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum
geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün
değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir
klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı
ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona
göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe
kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren
kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını
oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu
topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un
hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı
dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için
gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip
senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine
izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat
çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında
şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların
gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da.
Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış
olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde
parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım
gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış
olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu
durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur.
Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret
etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin
olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket
ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara
sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç
öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir
heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret,
bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi
türündekiler gibi meraklı ve utanmaz,
insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun.
Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı
yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir
kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün
içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler
boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi
görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna
kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt
etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse
için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin
içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi (
yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel
pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi
bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını,
esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle,
-masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir
fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği
gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’
ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama
insanda eti bilgisayara bağladı’
türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan
umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada /
Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS
FATİH
Açı
Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın
altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler,
gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan
gene aşağı / izlerim bu yolları / bu
taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları /
bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir
mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun
saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık
beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım
kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi atlayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir
uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde
düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu
konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat
performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı
başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar
yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe
başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü
olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını
geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin
sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
olduğunu kabullenip, satımı içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal
formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez
mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken,
inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü
bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca,
şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için
varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum.
/
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller
yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim
sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara
yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin
sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık
gerçek şu ki; 29 Ekim 2005’de Cumhuriyetimiz tam 82. yaşını kutluyor, daha düne
kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek
‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım
anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış,
cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda
zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte
yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri
ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde
bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim’den 14 Aralık’a dek
İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu
duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat
anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın,
ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet)
diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu
güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden
daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü
düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür
düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,
sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu
gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in
Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı
düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu
kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 54
sanatçının yapıtları sergilenecek, Renk Martin’den, Ender Güzey’e, Gürhan
Sodan’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü
isimleri sergide yer alacaktır.
Bir
Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu
sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki
kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal
esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan
sanatla olasıdır.
Sanat
yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir,
yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve
çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan
Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli
bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin
buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden
sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik
istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir
-yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın
vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç
kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç
rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten,
tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları
öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, /
müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde
koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla,
imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız,
yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı
toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde
çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde
savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim
bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. /
Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim /
Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer /
Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir
de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun
yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin
ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. /
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.
Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
*****************************************
Galeri X
Galip Dede caddesi. No:
41 Tünel / Beyoğlu
Tel: 249 37 39
******************************************************************************************************************************************************************
GUNNAR THORGİLSSON ÜZERİNE
Şiirin
orijinaline saf uygunlukla değil, onu Türkçe'ye uyarlayan bir yapıda
çevirebilmeyi düşünürüm, siirselliği yaratabilmek orijinale tam bağlı kalarak zorlayıcılığı aşıyor bazen, örneğin birinci dize için size olasılık sunayım:
1- Zamanin belleği
2- Geçmişin anıları
3- Zamanlar boyu - nca
4- Çağlar boyunca
5- Çağlar içre
Tam karşılık olmasa da giriş için tümü uygun bu dizelerin, hatta sürezler-dönemler boyunca gibi örnekleri daha da uzatabilirim. Ama 'çağlarin belleği' gibi Borges'in ustası olduğu, denenmemiş sözcükleri yanyana getirmeye çalışmak doğrusu olur sanırım. Ayrıca kılıçlar diyor, ben 'kızıl kılıçlar' diye bilerek kuvvetlendirmeye çalıştım dizeyi, (o, kılıç boynunu kesti demez, bıçak boğazının tadına baktı, der) Türkçe'de nasıl duyarlık kazanacaksa o dizeye uyarlamaya çabalıyorum. Bir de hece sayısının şiirde gizli bir uyuma yolaçmasi sorunu olduğu için, açıkca ek ya da çıkarma yaptığım oluyor, Borges dememiş olsa bile, kızıl kılıç örneğinde olduğu gibi; ayrıca kişi pek belirtmese de yaptığı işte varlığını duyumsatmak ister, böyle etkileşimlerde var. Şiire ben Türkçesi diyorum, çeviri demiyorum, uyarlama çabası diyelim. Bazı çevirmenler yeniden yazma diyor zaten şiir için. Şiirsellik olasıdır ama çeviriye bağlılık belki zayıf olabilir, bu tarz Borges'e uygundur, çünkü Borges sıkı biçimci olduğu kadar sınırsız bir hayalcidir de... Doğrudan çeviride yapılabilir ama birinin düşlerine giriyorsanız artık o iki kişinin düşleri olmuş demektir. Bu konudaki anlayışım bu, bir çevirmen değilim, yalnızca Pandora kitabevinde orijinalini gördüğüm Borges'in şiirlerini rekor ücretle alıp, çok beğendiğim bu yazarı çevirmek gibi bir tutkuya kapıldığımı sanıyorum. Onun 'sırlarına' ermek ve bunu başkalarıyla paylaşmak gibi ... Son sözüm şu, şiir nasıl eksilterek, öze inişse, öyle yazılması gerekiyorsa, çeviride öyle olmalıydı ama artırarak (çoğaltarak) çevirebildim. Yazık ki her şey zamanla öğreniliyor.
1- Zamanin belleği
2- Geçmişin anıları
3- Zamanlar boyu - nca
4- Çağlar boyunca
5- Çağlar içre
Tam karşılık olmasa da giriş için tümü uygun bu dizelerin, hatta sürezler-dönemler boyunca gibi örnekleri daha da uzatabilirim. Ama 'çağlarin belleği' gibi Borges'in ustası olduğu, denenmemiş sözcükleri yanyana getirmeye çalışmak doğrusu olur sanırım. Ayrıca kılıçlar diyor, ben 'kızıl kılıçlar' diye bilerek kuvvetlendirmeye çalıştım dizeyi, (o, kılıç boynunu kesti demez, bıçak boğazının tadına baktı, der) Türkçe'de nasıl duyarlık kazanacaksa o dizeye uyarlamaya çabalıyorum. Bir de hece sayısının şiirde gizli bir uyuma yolaçmasi sorunu olduğu için, açıkca ek ya da çıkarma yaptığım oluyor, Borges dememiş olsa bile, kızıl kılıç örneğinde olduğu gibi; ayrıca kişi pek belirtmese de yaptığı işte varlığını duyumsatmak ister, böyle etkileşimlerde var. Şiire ben Türkçesi diyorum, çeviri demiyorum, uyarlama çabası diyelim. Bazı çevirmenler yeniden yazma diyor zaten şiir için. Şiirsellik olasıdır ama çeviriye bağlılık belki zayıf olabilir, bu tarz Borges'e uygundur, çünkü Borges sıkı biçimci olduğu kadar sınırsız bir hayalcidir de... Doğrudan çeviride yapılabilir ama birinin düşlerine giriyorsanız artık o iki kişinin düşleri olmuş demektir. Bu konudaki anlayışım bu, bir çevirmen değilim, yalnızca Pandora kitabevinde orijinalini gördüğüm Borges'in şiirlerini rekor ücretle alıp, çok beğendiğim bu yazarı çevirmek gibi bir tutkuya kapıldığımı sanıyorum. Onun 'sırlarına' ermek ve bunu başkalarıyla paylaşmak gibi ... Son sözüm şu, şiir nasıl eksilterek, öze inişse, öyle yazılması gerekiyorsa, çeviride öyle olmalıydı ama artırarak (çoğaltarak) çevirebildim. Yazık ki her şey zamanla öğreniliyor.
***********************************************************************************************
HADES KAPISINDA TANRI ÜZERİNE AÇIKLAMA
Bu aforistik metni, sürekli okuduğum Borges'in bir öyküsünden esinlendim diyebilirim. (Labirentinde Ölen Kral İbni Hakan El-Buhâri, onun Alef adlı kitabındadır.) Orada kral, yaşamını anlatırken, "Benim yapmakta olduğum işi hiç bir insanoğlu
yargılayamaz. Öyle günahlar işledim ki, Tanrı'nın adını yüzlerce, yüzlerce yıl
boyu tekrarlasam da çekeceğim azapların bir tekinden bile kurtulamam; öyle
günahlar işledim ki, seni şu ellerimle boğup öldürsem Peder Allaby, Yüce
Yargı'nın benim için uygun gördüğü işkenceleri bir nebze olsun artırmaz
bu.(...) " diyor. Pek çok öyküsü gibi etkileyici bulduğum bu
öykü ve sözlerden esinle, başka bir düşsellik içinde, bu durumu tanrı
kavramına atfedip, biraz felsefi, biraz da yakıcı veya kışkırtıcı bir imgeleme bürünür mü
amacıyla kısa bir şiirselliğe dönüştürmek
istedim. Ama kaynağı ve çıkış frekansları ortaya çıkan her şey gibi basit bir
yaklaşıma dönüşebilir artık.
***********************************************************************************************
***********************************************************************************************
NOS RİİŞ ÜZERİNE
Letrizm diye bir akım var yalnız harflerden şiir
yazılıyor, herşeye ilgi duymak, her şeyi denemek gerekir yazında, Nos Riiş (Son Şiir), yani insanlık için umutsuz olan
birinin, kaosa sürüklendiğini ve hiç bir anlama ulaşmayan hani protest
(tepkisel) bir şiir yazdığını kendini ve insanı bu biçimde sorgulamaya
kalktığını düşünelim, şiir günümüzde sözle yazılmıyor, anlamlı ve güzel olması
da zorunlu değil, bir açılımı bir işareti barındırması yeterli, ama bu her
şeyin şiir olacağı anlamına gelmiyor, bu konuda insanın ayırt yetisine
güveneceğiz, güzeli herkesin anlayıp bulduğuna tanıktır insan, her insan
bilinçaltının derinliklerinde güzeli ayırabiliyor, değerliyi, anlamlıyı
diyelim, öyleyse esteti ve sanata uygun olanı da ayırmayı bilecektir. Bu bir
deneme, şiir açıklan(a)maz diye bir söz var, biz toplum olarak sanatı hemen yüz
yıl geriden izliyoruz, toplumcu şiir sunumuyla, öylesi dizelerle şiir
yazılıyor, toplumcu şiir yazalım ama artık şiirin ulaştığı moderniteden
seslenelim ve de açılımlara (yeni çılgınlıklara), hazır olalım, her yeni sanat
başlangıçta saçma ve us dışı bulunmuştur. Nos Riiş te yüz yıl önce batının
ortaya koyduğu letrizm akımına yaslanan bir parodi, ne yapalım ki bizim için
ilginç ve yeni olan (!) başkaları için yalnızca bir geçmiş...
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey
biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte,
kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi,
yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun gibi;
temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici; ama
onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş örnekler
pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba salgınının
olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın
alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum bir
alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda resim
yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde yükselen
yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince; Kâbe'deki
putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda,
tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları
kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve
konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda
inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve
heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir
mi...
Bu o
dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir tavırken günümüzde benzer
konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun derin, çözümleyici
görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam içerebilir mi...
Çağın
gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi peygamberin görü ve
tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak
belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte
bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine
peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü
bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak
için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile
yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa
dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve
olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün
ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer gelişimler çağımızda da
(değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.
Sonuçta bir
takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların üzerinde
yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun
kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki herşeyin
güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum
gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice
şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı
varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de
ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone (sonnet),
Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir
şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu olduğu sanılan
sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca
tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve Marot
tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa
yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine
karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve katı kalıplara
meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme,
Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını
değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız
yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin,
T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F.
Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet
tarafından denenmiş ve sone türünde
yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış
İngiltere'de Shakespeare, Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve
Goethe'de bu yolda denemeler yapmış, esim
çağırmışlardır.
Günümüzde sone
türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin
ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku,
tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun
şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu yolda
yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu
sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre
ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin
niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz.
Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir
dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke
edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz
gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam
yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki
kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir sada
yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin
ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla
başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi
kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına
ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından
devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan
edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık
edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü
İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir
çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı
kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken, onun
diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden uzak
kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine
çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin
istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına
getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir
adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, /
Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında
bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın
arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha
bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta
aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın
yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de uç veren sesi /
Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka ağıt
diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin
terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen
yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci sonenin
adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik
düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok olup
gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına
sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün bir
aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız
harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk bakışta
kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden önce
bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir
labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş
firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente
girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu
yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir
sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez
hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden
sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında
bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni
burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden
çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç
şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu
bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara sürüklerken,
anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok
gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan
bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen
aralığından bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli,
tahta bir bisiklet vardı... Sarı
yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve
kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder
nerede dedi... İşte tam orada; ama
söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla
baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey
değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve
anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda etmeden
önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım: "Bu
bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece / parıldamakta
devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben geldikten
sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı sadece /
Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve merhaba
kainat" (***)
Gerçekte her
insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
( * J.L.Borges,
**
U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet
/ 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde
yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe
de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak
üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan
olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer
Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu
öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de
okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır.
Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir
okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda
'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama
amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti,
ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma
(nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde
öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı,
-nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar
herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi
korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği
gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda
Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir
süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden
başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar,
sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde
ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında
kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir
enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi
ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor
musunuz?
Duygu ve düşünceleri
kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek
sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil
zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle
-gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya
çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile
çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen
bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma
dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede
istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir
önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da
gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten
yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama
bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir
ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi
dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de
istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan
yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve
her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir
şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde
adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda
yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da
herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır
derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi
sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur
doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir
atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki
bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve
yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden
geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür
uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi
olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme
metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK YAYIN Dergisinin
soruşturmasına yanıtlar...
öykü, tür olarak sevilse de
yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda
ne düşünüyorsunuz?
Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik
göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya
başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı
özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi
diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık
öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof'
bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr)
ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının
getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu yayıncıların
ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra) edebiyata tutkuyla
bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu
yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez
tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme,
yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp
giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik, tutunamayanlar,
ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında gizençli bir süs
olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke grubu kendi
yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım, uğraşınızı
sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz, bu durumda
kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve hiç bir
şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...
>öykünün edebiyattaki yeri
ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve
öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister
istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları
titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz
daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya
diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir
oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı
prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor,
şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi
sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla,
bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil,
biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı
ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu
durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya edebiyatı açısından da önemli ve
vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,
deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için
en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek
bir edebi yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır diyebilirim...
>kendinizle ilgili bilgi
verir misiniz?
>
ULUS
FATİH
***
TÜRK
DİLİ VE ŞİİR
Her
zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanlari da kendi ülkesi ve
degerlerini -özellikle gençlik çaglari boyunca- küçümser mi?.. Kanimca bunun
asil nedeni, pek çok düşünsel yöntemin diş kaynakli oluşudur. Örnegin marksizm,
totalitarizme kaynaklik eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardindaki
kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri, kültürün
yurdu olmamalidir ama, bilinçlenme çaginda (adi üstünde deli kanli) neredeyse
içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkin olan insanoglu, ister
istemez bu konumun tuzagina düşmekten kurtulamiyor (buda olagan çünkü
karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarini azaltiyor, bir
tür katalizör göreviyle kişinin
‘ben’iyle uzlaşiyi sagliyor).
Buradan
şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin geriledigini, artik iyi şiir
yazilmadigini savlayan görüşlerin bu yaklaşimla bir ölçüde ilişigi var. Çünkü
biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum degiliz,
oluşma aşamasindayiz, düşünün ki Osmanli’nin tebasi olmaktan, cumhuriyet
yurttaşi olmaya dogru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yillik Cumhuriyet dönemi, 622
yil süren Osmanlilik yaninda Fetret devrini ancak karşilayabiliyor, -ama
Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakin oldugu kanisindayim. Bugünün şiirinin
degeri konusunda ise, bu yaklaşima karşit paralellikte, günümüz şiirini tam
anlamiyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasinda sakli,
bir kez söze dayali, sözel toplum oldugumuz hepimizin ortak görüşleri arasinda,
romanin yazilmaya başlamasiyla yazili topluma geçiş süreci başladi
diyebilecegimize göre, bunun başlangici Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi
sayilabilir. Osmanli çok uluslu yapisi geregi en büyük tebasi olan Türklerle
arasina, belki bu yapisindan ötürü dil engelini koyunca, 600 yil boyunca
Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldi, yapay bir dil olan
Osmanlica, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-Islam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sinirindan Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan cografyada bugün
Osmanlica konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadigi ileri sürülebilir
mi... Ama Osmanli, belki teknodemokratik
bir yapiya sahip olabilse ve basim aygitini (topluma inişi göz önünde
tutulunca) 300 yil geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdik ve belki
şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca
altiyüzyillik Osmanli’dan yazinsal diye niteleyebilecegimiz 600 kitap kalmadi
(Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adim Kirmizi’ gibi yüzlerce roman
yazilabilir!).
Sonuç
olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü
tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik
sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar,
şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir.
Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz,
sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil
zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir
sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili
halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir
kültürel dönüşüme yol açmadığı için;
(bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü
olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim
yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,
böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir.
Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik
açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve
heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı
bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı
ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi
bir başka can alici özün’e (orijin) gelecek olursak bakişimiz geregi, dil
devriminin ülkemizde anlaşilmayan yanini, yani dil devriminin yapilmamiş
oldugunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşi Osmanli’nin organik yapisi
nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çagin ve dönemin yapisi geregi
oluşmuş ulus devlet, olagan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle
karşi devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşi yapilmiş haksiz ve uygunsuz
karşi çikmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin
tutumu burada kimilerinin sandigi gibi bir başlangici degil tam aksine bir sonu
belirler ve sanildigi ve savunuldugu gibi bizi geçmişimizden koparmamiş, tam
aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle baglarimizi yeniden kurup
güçlendirmiştir ve de yeniden ayaga kalkmaya çalişan bir ulusa, çagin geregi ve
modern dünyaya yakişan abece’sini armagan etmeyi de unutmamiştir.
Günün
birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanirsak, gene bir Osmanlica’yla
karşilaşabiliriz, düşlenimin ironik yani bir tarafa, işte dil devrimine karşi
çikanlar işin bu yanini görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle,
hamasi geçmişin, köhne algilarini hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya
çalişiyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide,
sosyalitede, teknikte güçlü olmayi kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâgidi
kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayiş, basimevi, gözlemevi olmayan,
güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanli’nin; dilinden uzaklaşmayi
gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzaga, çagdişi anlayişa kendileri düşüp,
körükleyerek akli degil ‘nakli’ olmayi sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda
beliren celladina ‘parçami bitireyim’ diyen III. Selim anlayişi degil, inaga
boyun egen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp
boynuna takan III. Ahmet anlayişidir. Konu toplumumuz açisindan ne denli
giriftse de yanilsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştugumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçilarimiz
var. Unutulmamalidir ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu
bakimdan Türkçe’mizi eleştirel bakiş açisiyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz. &
***
ULUS
FATİH
***
Nobeli almayı isteyecek binlerce insan var ülkemizde, pek
kabullenemeyeceğimiz bir yazar aldı, Avrupa nın her konuda tutumu birbirine
benzer, bu konuda hepimizin ortak yargısı bir yazara asla nobel verilmeyeceğini
anlamış olduk. Aslında Pamuk u tebrik etmek gerekir, oyunu kuralına göre
oynadığı halde alamayabilirdi, ama başarmış oldu, sevinmek hakkı, bizlere
gelince, dünyada hiç bir başarıya herkesin sevindiği görülmemiştir, Pamuk
bırakın nobeli, iyi romancılığı bile tartışılan biri ama Azerbaycan da Türk
dünyası adına nobel tartışılıyorsa eleştirilecek herşeyin olumlu bir yanıda var
demektir, yapılacak şey çoklu bakış açısıyla hareket etmek, ödülü düşmanınız
bile verse onu olumlu bir biçimde kullanabilmek, eğer ödül aleyhte siyasi
görüşe verilmişse bu görüşü göğüsleyecek gücünüz olmalı, sevemediğiniz bir
edebiyata verilmişse, iyi edebiyatın onun önüne geçebilmesi için üstün bir çaba
göstermelisiniz, bu ödül her şeye karşın Türkiye nin karşısındaki Türkiye ye
verildi, çok normal, her ödül bir amaç güder ve sonuçta en çok alanı
sevindirir, diğer kamptaki edebiyatçılarımızın yenilgi duygusunu anlamak
gerekir, bu onlara ders olsun, her zafer içinde çeşitli biçimlerde yenilgiler
barındırır, o ödünler olmazsa zaferde olmaz ve bu konuda içtenlik arayanlar
şunu bilmeli ki, Tanrısal adalet ancak Tanrı ya mahsustur, onu yeryüzünde
arayanlar, bütün zaferlerin lekeli olabileceğini unutuyorlar. Bu konuda ne
kendilerine ne Orhan Pamuk a kızmasınlar her şey kendi kural ve konumunu dayatarak
varlığını sürdürür, Ödülü alan kadar vereninde beklentilerinin olabileceğini ve
ne gibi yararlar amaçlayabileceğini bilmek gerekir, Orhan Pamuk un edebiyatının
gücünden ziyade, karşı tarafın beklentilerine uyan bir edebiyatın ödül
alabileceğinide kabul etmek gerekir, nobel ödülünün iç mantığına uyan edebiyat
ödül alır, dünyalıların hoşuna giden salt iyi edebiyat değil ama bu konuda
kesişmenin olduğu her nokta ödülle buluşacaktır doğal olarak ama bunun her
zaman salt iyi edebiyattan beklenmesi veya bizim beklentilerimizi karşılaması
düşünülemez, aslolan ödülü verenlerin beklentileri ve kriterleridir, bu sizin
beklentilerinize ne kadar uyuyorsa o kadar sevinmeliyiz, sonuçta 'Türkçe'
ödül aldı, türkçeyi yetersiz , kısır
bulan nice edebiyat ehlinden biri alsaydı benim için belki daha üzücü olacaktı,
bu konuda en ufak bir düşüncesini okuyup görmediğim bir yazar almışsa
sevinmeliyim, ama onunda siyasi takıntıları var, oyunun kurallarına uymak
zorunluluğundan mı bilinmez, sonuçta olayları bir potada değil ayrı ayrı
değerlendirip son bir yargıya varmak daha doğru olabilir, her şeyde ağlanacak
bir yan bulan toplumlar az gelişmiş ve güçsüz, her şeyde sevinilecek bir yan
bulan toplumlar çağın ötesinde ve güçlü olmak gerekir, ağlayıp yerinenden
ziyade, sevinip tadını çıkaran topluma doğru evrilmek kolay değil ve ayrıca
gerçekten güçlü olmayı gerektiriyor... Biz yeterince güçlü olsaydık bu ödüle
yalnızca sevinirdik, aslında Pamuk un sözlerinden dolayı biz korkuya
kapılıyoruz, zayıflar ve baskı altında olanlar sürekli suçluluk duygusu
içindedir, bundan ötürü bu ödül bizi sevindirmiyor, güçlü olsaydık eleştirinni
her türlüsüne açık olur ve sonuna kadar sevinmeyi de becerebilirdik...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder