ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin)
şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar
/ Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir
kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16
/ 09 / 2004
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu
kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam
aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim
duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için
istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil )
işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı
hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle
doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini
düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik
olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme)
dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda
durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu
belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa
iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde
bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere,
örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden
başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir
işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri
değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek
bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül
olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken
yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var,
yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı
beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da
bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale
gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
DİL VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden
Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan
veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme
çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd
düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten
kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki
yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.
Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan
Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl
boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan
Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün
Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı
ileri sürülebilir mi... Ama Osmanlı,
belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma
inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak
kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum
böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600
kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi
yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim
bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir,
tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve
kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı
için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle
bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır.
Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak,
gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa,
işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt
bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın
dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı
anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar.
Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III.
Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap
ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.
Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de
yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız
var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu
bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz.
***
ULUS FATİH 25.04.2005
cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi
bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz
gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha
duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu;
bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz,
ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’
olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte
Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama
sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda
olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte
böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden
yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası
bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete,
Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün
gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir
mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki
kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu
başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık
vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını
alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde
verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten
kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike
tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında
ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi.
Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt
edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar
genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl
olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek,
nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş,
bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente
dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp
çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık
bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı
öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir,
yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat
edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir
gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı
geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma
göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama
demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince
önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve
buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor
musunuz, ne zaman esse beni darmadağın
edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.
Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını
önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu
dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile
kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa
gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben
değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey
yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,
siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı,
fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları,
öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci
yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı
kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa
Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi
şeydir sevmek karanlığı!..' der. Bu
dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak
sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde
üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif
İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı
metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya
başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine
devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin
yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde
yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir
evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel
yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi
bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz
apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı
bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam
diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el
değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir
ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar
ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm
kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin
öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine
hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir
tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en
derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en
belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek
kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın,
salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek
dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya
görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil,
dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli,
tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış
malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış
çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın
yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak
dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı
pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel
anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki,
zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...)
Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim:
Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı
vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le
birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle
üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte
bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin" İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü
çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu
korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün
sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü,
yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur
Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta
yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi
ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım
biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz
yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin
tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra,
Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri
anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların
öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle
dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler
taşıyor. Sarp kayalıkların yüksek
girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü
kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl.
Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir
çelişki yaratmakta...'
Geometri derslerinde
çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde
toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve
öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan,
doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya
kadar!.. Bir mezar taşından yayılan
kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir
selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze /
hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin /
çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. /
Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik
yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı
düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik
/ -Mutlak gelen gündedir yurdumun
göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz
hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o
ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona,
haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh
Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu
söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına
gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün
altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar
önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce
yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı
Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82
Sahife
30-5-2002
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde,
anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz,
denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi
oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü
“gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman
bir sevince yolaçarak anlağımıza çarpar
durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu
sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek
şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani”
(Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker
öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız
anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim
bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona
gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün
ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
1-Ulus Fatih kim, bize
kendinizi anlatır mısınız?...
Doğumdan başlamak üzere,
1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de
diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından
küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu
çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya
giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden,
sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir
şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan
ovası uzanırdı, ovada sanki cennet
bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler,
kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at
arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan
ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk
çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta
bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar
yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler
omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri
Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal
Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama
doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che
Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat
aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını
söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk
dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut
ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. /
Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok
çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir
sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
/ Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...”
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde
bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir
yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle
oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk
kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki
izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de
bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek
Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım,
İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim.
Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha
belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında
Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini
gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri
(Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm
zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem
gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.
2-Detay dergisinden söz eder
misiniz?
Bütün bunlar bir hevesin uçtaki
yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir.
Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir
görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse
Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir
işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde
anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık.
1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı
evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve
o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin
hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak
ister.
3-Çocuklarınız Ömer Cem ve
İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?
Cem Sultan şair ve bahtsız
şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu
acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu
adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle
uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç
dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen
anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir
akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o
şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider,
geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok
garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç
şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp
hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde
tekrar toparlanıyor ve evde şu an
geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada
onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap
sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve
bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki
zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına
benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.
4- Kimlerden etkilendiğinizi
soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?
Okuma alışkanlığı zor sağlanan
bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor.
Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları
okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir
adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller,
evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar,
Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4
gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da
ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere
duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis,
Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını
sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi
okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma
alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak
gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz
yetmez. Yalnız bu düşünce, bunu okumama
gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister.
Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı
sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden
öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap. Bir de sinema var, kitap denli etkili,
gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada
Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.
5-Günümüz Türk edebiyatını ve
bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatımız ve şiirimiz
eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler
yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu
kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin
de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil
ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da
inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin,
sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi
kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama
onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle
edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı,
edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği
göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri
güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların
kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair
gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi
dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino
gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar...
Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının
yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde
‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle
ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.
6-Bundan sonra neler yapmayı
düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?
Deneme amacıyla başladığım
eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir
üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir
yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı
sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri,
günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen
üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da
Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını
düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve
oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.
7- Söylemek istediğiniz son bir
şey var mı?
Edebiyatın yaşamın diğer
alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık
olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir
noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin
karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında,
insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel
metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler
diliyorum...&
SON
Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan
düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden
aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu
ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu
tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona
dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar
tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki
kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.
‘Arıyorum dudaklarının taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde
giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde
koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu
bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos,
basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından
sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini
Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye
haykırıyor Perseus.
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve
ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç
içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl
gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu
şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin
ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.
Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde
Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun
kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul
edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen
sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli
gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik
çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış
ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir.
Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen
Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu
araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside
ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın
gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini
yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya
başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler
Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış
havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort
yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve
çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? /
Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme
/ Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen
de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı
toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip
gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin)
şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar
/ Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir
kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16
/ 09 / 2004
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu
kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam
aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim
duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için
istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil )
işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı
hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle
doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini
düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik
olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme)
dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda
durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu
belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa
iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde
bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere,
örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden
başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir
işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri
değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek
bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül
olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken
yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var,
yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı
beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da
bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale
gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
DİL VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden
Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan
veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme
çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd
düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten
kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki
yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.
Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan
Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl
boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan
Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün
Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı
ileri sürülebilir mi... Ama Osmanlı,
belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma
inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak
kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum
böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600
kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi
yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim
bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir,
tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve
kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı
için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle
bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır.
Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak,
gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa,
işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt
bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın
dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı
anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar.
Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III.
Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap
ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.
Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de
yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız
var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu
bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz.
***
ULUS FATİH 25.04.2005
cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi
bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz
gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha
duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu;
bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz,
ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’
olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte
Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama
sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda
olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte
böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden
yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası
bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete,
Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün
gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir
mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki
kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu
başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık
vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını
alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde
verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten
kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike
tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında
ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi.
Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt
edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar
genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl
olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek,
nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş,
bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente
dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp
çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık
bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı
öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir,
yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat
edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir
gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı
geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma
göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama
demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince
önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve
buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor
musunuz, ne zaman esse beni darmadağın
edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.
Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını
önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu
dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile
kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa
gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben
değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey
yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,
siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı,
fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları,
öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci
yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı
kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa
Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi
şeydir sevmek karanlığı!..' der. Bu
dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak
sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde
üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif
İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı
metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya
başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine
devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin
yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde
yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir
evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel
yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi
bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz
apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı
bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam
diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el
değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir
ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar
ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm
kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin
öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine
hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir
tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en
derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en
belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek
kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın,
salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek
dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya
görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil,
dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli,
tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış
malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış
çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın
yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak
dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı
pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel
anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki,
zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...)
Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim:
Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı
vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le
birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle
üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte
bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin" İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü
çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu
korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün
sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü,
yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur
Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta
yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi
ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım
biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz
yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin
tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra,
Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri
anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların
öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle
dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler
taşıyor. Sarp kayalıkların yüksek
girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü
kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl.
Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir
çelişki yaratmakta...'
Geometri derslerinde
çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde
toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve
öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan,
doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya
kadar!.. Bir mezar taşından yayılan
kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir
selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze /
hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin /
çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. /
Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik
yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı
düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik
/ -Mutlak gelen gündedir yurdumun
göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz
hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o
ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona,
haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh
Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu
söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına
gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün
altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar
önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce
yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı
Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82
Sahife
30-5-2002
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde,
anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz,
denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi
oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü
“gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman
bir sevince yolaçarak anlağımıza çarpar
durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu
sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek
şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani”
(Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker
öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız
anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim
bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona
gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün
ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
1-Ulus Fatih kim, bize
kendinizi anlatır mısınız?...
Doğumdan başlamak üzere,
1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de
diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından
küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu
çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya
giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden,
sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir
şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan
ovası uzanırdı, ovada sanki cennet
bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler,
kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at
arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan
ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk
çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta
bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar
yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler
omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri
Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal
Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama
doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che
Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat
aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını
söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk
dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut
ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. /
Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok
çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir
sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
/ Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...”
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde
bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir
yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle
oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk
kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki
izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de
bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek
Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım,
İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim.
Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha
belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında
Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini
gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri
(Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm
zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem
gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.
2-Detay dergisinden söz eder
misiniz?
Bütün bunlar bir hevesin uçtaki
yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir.
Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir
görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse
Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir
işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde
anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık.
1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı
evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve
o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin
hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak
ister.
3-Çocuklarınız Ömer Cem ve
İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?
Cem Sultan şair ve bahtsız
şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu
acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu
adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle
uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç
dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen
anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir
akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o
şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider,
geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok
garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç
şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp
hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde
tekrar toparlanıyor ve evde şu an
geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada
onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap
sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve
bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki
zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına
benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.
4- Kimlerden etkilendiğinizi
soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?
Okuma alışkanlığı zor sağlanan
bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor.
Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları
okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir
adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller,
evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar,
Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4
gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da
ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere
duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis,
Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını
sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi
okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma
alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak
gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz
yetmez. Yalnız bu düşünce, bunu okumama
gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister.
Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı
sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden
öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap. Bir de sinema var, kitap denli etkili,
gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada
Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.
5-Günümüz Türk edebiyatını ve
bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatımız ve şiirimiz
eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler
yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu
kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin
de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil
ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da
inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin,
sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi
kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama
onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle
edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı,
edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği
göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri
güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların
kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair
gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi
dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino
gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar...
Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının
yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde
‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle
ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.
6-Bundan sonra neler yapmayı
düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?
Deneme amacıyla başladığım
eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir
üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir
yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı
sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri,
günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen
üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da
Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını
düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve
oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.
7- Söylemek istediğiniz son bir
şey var mı?
Edebiyatın yaşamın diğer
alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık
olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir
noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin
karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında,
insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel
metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler
diliyorum...&
SON
Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan
düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden
aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu
ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu
tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona
dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar
tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki
kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.
‘Arıyorum dudaklarının taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde
giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde
koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu
bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos,
basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından
sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini
Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye
haykırıyor Perseus.
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve
ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç
içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl
gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu
şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin
ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.
Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde
Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun
kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul
edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen
sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli
gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik
çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış
ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir.
Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen
Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu
araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside
ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın
gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini
yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya
başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler
Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış
havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort
yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve
çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? /
Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme
/ Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen
de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı
toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip
gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin)
şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar
/ Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir
kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16
/ 09 / 2004
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu
kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam
aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim
duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için
istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil )
işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı
hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle
doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini
düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik
olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme)
dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda
durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu
belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa
iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde
bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere,
örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden
başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir
işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri
değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek
bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül
olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken
yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var,
yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı
beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da
bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale
gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
DİL VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden
Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan
veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme
çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd
düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten
kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki
yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.
Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan
Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl
boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan
Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün
Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı
ileri sürülebilir mi... Ama Osmanlı,
belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma
inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak
kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum
böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600
kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi
yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim
bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir,
tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve
kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı
için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle
bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır.
Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak,
gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa,
işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt
bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın
dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı
anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar.
Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III.
Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap
ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.
Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de
yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız
var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu
bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz.
***
ULUS FATİH 25.04.2005
cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi
bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz
gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha
duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın
sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu;
bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz,
ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’
olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte
Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama
sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda
olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte
böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden
yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası
bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete,
Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün
gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir
mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki
kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu
başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık
vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını
alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde
verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten
kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike
tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında
ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi.
Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt
edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar
genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl
olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek,
nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş,
bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente
dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp
çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık
bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı
öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir,
yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat
edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir
gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı
geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma
göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama
demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince
önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve
buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor
musunuz, ne zaman esse beni darmadağın
edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.
Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını
önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu
dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile
kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa
gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben
değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey
yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,
siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı,
fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal
varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları,
öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve
kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci
yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı
kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa
Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi
şeydir sevmek karanlığı!..' der. Bu
dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak
sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde
üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif
İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı
metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya
başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine
devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin
yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde
yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir
evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel
yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi
bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz
apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı
bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam
diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el
değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir
ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar
ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm
kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin
öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine
hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir
tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en
derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en
belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek
kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın,
salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek
dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya
görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil,
dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli,
tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış
malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış
çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın
yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak
dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı
pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel
anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki,
zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...)
Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim:
Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı
vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le
birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle
üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte
bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin" İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü
çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu
korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün
sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü,
yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur
Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta
yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi
ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım
biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz
yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin
tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra,
Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri
anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların
öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle
dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler
taşıyor. Sarp kayalıkların yüksek
girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü
kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl.
Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir
çelişki yaratmakta...'
Geometri derslerinde
çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde
toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve
öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan,
doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya
kadar!.. Bir mezar taşından yayılan
kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir
selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze /
hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin /
çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. /
Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik
yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı
düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik
/ -Mutlak gelen gündedir yurdumun
göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz
hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o
ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona,
haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh
Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu
söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına
gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün
altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar
önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce
yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı
Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82
Sahife
30-5-2002
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde,
anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz,
denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi
oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü
“gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman
bir sevince yolaçarak anlağımıza çarpar
durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu
sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek
şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani”
(Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker
öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız
anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim
bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona
gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün
ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
1-Ulus Fatih kim, bize
kendinizi anlatır mısınız?...
Doğumdan başlamak üzere,
1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de
diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından
küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu
çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya
giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden,
sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir
şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan
ovası uzanırdı, ovada sanki cennet
bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler,
kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at
arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan
ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk
çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta
bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar
yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler
omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri
Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal
Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama
doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che
Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat
aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını
söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk
dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut
ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. /
Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok
çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir
sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar
/ Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...”
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde
bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir
yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle
oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk
kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki
izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de
bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek
Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım,
İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim.
Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha
belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında
Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini
gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri
(Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm
zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem
gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.
2-Detay dergisinden söz eder
misiniz?
Bütün bunlar bir hevesin uçtaki
yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir.
Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir
görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse
Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir
işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde
anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık.
1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı
evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve
o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin
hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak
ister.
3-Çocuklarınız Ömer Cem ve
İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?
Cem Sultan şair ve bahtsız
şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu
acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu
adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle
uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç
dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen
anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir
akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o
şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider,
geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok
garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç
şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp
hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde
tekrar toparlanıyor ve evde şu an
geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada
onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap
sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve
bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki
zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına
benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.
4- Kimlerden etkilendiğinizi
soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?
Okuma alışkanlığı zor sağlanan
bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor.
Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları
okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir
adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller,
evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar,
Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4
gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da
ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere
duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis,
Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını
sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi
okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma
alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak
gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz
yetmez. Yalnız bu düşünce, bunu okumama
gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister.
Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı
sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden
öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap. Bir de sinema var, kitap denli etkili,
gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada
Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.
5-Günümüz Türk edebiyatını ve
bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?
Edebiyatımız ve şiirimiz
eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler
yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu
kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin
de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil
ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da
inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin,
sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi
kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama
onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle
edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı,
edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği
göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri
güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların
kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair
gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi
dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino
gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar...
Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının
yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde
‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle
ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.
6-Bundan sonra neler yapmayı
düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?
Deneme amacıyla başladığım
eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir
üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir
yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı
sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri,
günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen
üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da
Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını
düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve
oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.
7- Söylemek istediğiniz son bir
şey var mı?
Edebiyatın yaşamın diğer
alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık
olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir
noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin
karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında,
insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel
metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler
diliyorum...&
SON
Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan
düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu. Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden
aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu
ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu
tümce...
Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona
dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar
tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki
kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.
‘Arıyorum dudaklarının taşını’ boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde
giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde
koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu
bulutlardan nötrinolu yılgınlık.
Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos,
basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından
sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini
Menkalinen...
Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı
doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine. Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...
‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye
haykırıyor Perseus.
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve
ölüyoruz işte...
‘Aşk artık burada oturmuyor.’ Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç
içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl
gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu
şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin
ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...
Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.
Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde
Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın
Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.
Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz
Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.
Uyanırdık
Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu
ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar,
çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün
asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca
oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir
kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da
(Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı)
sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa
yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var
demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS
FATİH
15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok,
içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı
var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor,
görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca
dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama
sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım
teker teker öldüler, yaşam (savaş)
çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş
gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş
veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin
unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz
ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi.
Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor,
öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler,
incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık
vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp
gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde
yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al
beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona
ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç
içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün
ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS
FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç
gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını
bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin
oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve
Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri
Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar
Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in
İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın
betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün
buna benzer bir şeyler yazabilmenin
düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu
duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu
düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana
dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle
avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir
Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici
etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’
demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında,
sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında
kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale
olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir,
yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı
şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire
ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip,
bükerek, tozanlarına ayırabilir! Öykü
yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça
nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden
uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir
şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok
edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek,
bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz
bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu
savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü
kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul
edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen
yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak
ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız,
üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene
de Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup,
‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı
döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir
markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını
bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben
kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında
izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben,
benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. /
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve
başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben.
/ Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan,
Haydn’la Vivaldi ’yi
inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan
tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini
de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek
korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat
Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
BİLİTİS'İN
ŞARKILARI
"Yayından
fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. /
Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı
kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: /
medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar
/ kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı
kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil
artık ırak değil..."
Nazım'ın
şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim
yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın
içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve
bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca
akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen
erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa
dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle
kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek
bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir
sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir
algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin
dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü
parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde
karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya
uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son
kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi
vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve
esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil
tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli
olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve
"Gelecek
için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte,
herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her
yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez
daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde
olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden
sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi
bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir
baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî)
bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a
ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye,
şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular
nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler
değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı.
Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için;
yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir
dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda,
kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili
denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim
o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın
yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin
Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu
gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle
bir şiir yazılabilir mi...
Bilitis,
Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir
genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine
ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda
karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını
aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu
kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil
vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere
bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların
komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine
benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere
birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar
bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük
diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer
batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da
bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini
görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları
anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan
devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta
güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz.
Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek
ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve
allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz,
içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri
yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece
Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı
zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan
açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. /
Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı
aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. /
Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru
çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül
kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular
beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in
Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler
beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki
bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde,
çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda
altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık
duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir
tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme
lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın
uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi
dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun
etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın
yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları
göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel
defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle
imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet
çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya
çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o
sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle,
yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince,
imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim,
gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri,
Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya
dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler
içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve
gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in
Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin
olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller
üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. /
Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul
usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı
gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; /
tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı
"Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç
kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu
dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator
Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de
Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...
Bilitis'in
Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri:
H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini
atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve
eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan
zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın
1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09 / 2004
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda
yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini
duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı
Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son
perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü
geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı
sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen,
onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman
bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl
sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak
gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve
gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği
de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka
diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale,
Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu
canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel
ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan
sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya
kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir
çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise;
“ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda
deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı
unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir
miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından
Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir
kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak,
Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’
nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu
Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...
Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı
yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu
batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern
şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı
olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan
şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu
konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır.
Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik
Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880
de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol
gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla
suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş
bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna
ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri
yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla,
resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kaligramlar adındaki
kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi
ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir
yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle
bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu
nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını,
bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de
kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren
lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de
Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı.
Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya
da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan
uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü
ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören
örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için
açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama
düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas
alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla
süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı
için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir
tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde
ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü
seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük
Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den
ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün
bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde /
Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp
geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine
boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların
bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun
yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru
gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine
etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu
açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli
olabilir!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Kaligramlar,
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet
Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları
************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU
KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı
-adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler
yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı
küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek,
anlağımı eskisi gibi gün ışığında
çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi
çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun
sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun
haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de
güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun
adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek
sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler
çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir
miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau
Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri:
Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki
optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim,
üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu
batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern
şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı
olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını
sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya
(imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde
başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir
ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan
yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan
birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan
şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu
konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır.
Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik
Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880
de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol
gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla
suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş
bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna
ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri
yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla,
resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı
II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi
ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir
yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle
bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu
nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını,
bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de
kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren
lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de
Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı.
Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya
da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için
açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama
düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas
alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla
süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı
için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir
tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde
ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü
seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil)
‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım /
Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa
veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar
yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç
balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna /
Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere
doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun
yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru
gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine
etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu
açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet
Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet
Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce
gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda
onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse
desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde
ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel
sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir,
yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen
hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin
filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir,
genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve
gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde,
ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us,
çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir
bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri,
kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her
defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’
savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve
kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir
hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, /
merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09 /
2004
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge /
düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün
sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu
aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden
/ Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar
sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: /
Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot
kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git
de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri
seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma
yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi
arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış,
ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz
kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani
biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle
kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun
bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi
serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya
çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o
ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını
balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir
ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl
kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..”
ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku
şairi ise ancak; Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye
ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme
yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu
şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni
vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir
eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının,
sanatın biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’
kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi
olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle
dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım
ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk
göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız
parladı o an ama çocuk bilemedi. Ve
tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya
geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana
tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği
eliyle uzaklaştırdı çocuk. Ve gözyaşlarıyla
yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı”
gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder