29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 6




ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






























GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004



































****************************************************************************************************
ULUS FATİH

ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.

Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme) dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.  

ULUS FATİH      21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***

DİL VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden  Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).

Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.

Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).

Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).

Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de unutmamıştır.

Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.

Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH       25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************







































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************

























(ULUS FATİH - Eleştiri)

1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı)  türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı  yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;  bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...  Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..                                  
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum. 

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)




Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.  (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.”  Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.”  “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...”   “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”  “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”   “Kavşağı geçiyoruz.”  “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...”  “Kuzeye.”  “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.”  “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.”  “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın  demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni  darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.  Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim;  şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,  siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş. 

Yazın dediğimiz şey  hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden  daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &





                                                                                                                                          ULUS FATİH  *  06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını


Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 
Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002


















































ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife


















































































****************************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH


1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi anlatır mısınız?...

Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden, sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan ovası uzanırdı, ovada  sanki cennet bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. / Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar / Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...” 
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım, İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri (Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.

2-Detay dergisinden söz eder misiniz?

Bütün bunlar bir hevesin uçtaki yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir. Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık. 1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak ister. 

3-Çocuklarınız Ömer Cem ve İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?

Cem Sultan şair ve bahtsız şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider, geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde tekrar toparlanıyor ve  evde şu an geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.

4- Kimlerden etkilendiğinizi soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?

Okuma alışkanlığı zor sağlanan bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor. Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller, evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar, Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4 gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis, Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez. Yalnız  bu düşünce, bunu okumama gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister. Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap.  Bir de sinema var, kitap denli etkili, gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.

5-Günümüz Türk edebiyatını ve bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?

Edebiyatımız ve şiirimiz eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin, sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı, edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.

6-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?

Deneme amacıyla başladığım eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri, günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.

7- Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Edebiyatın yaşamın diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler diliyorum...&

 SON

Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu.  Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu tümce...

Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.

‘Arıyorum dudaklarının taşını’  boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.

Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini Menkalinen...

Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine.  Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...

‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor Perseus. 
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... 

‘Aşk artık burada oturmuyor.’  Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...

Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde

Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın

Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz

Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık


Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...

















 uğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                 
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife















































ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






























GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004



































****************************************************************************************************
ULUS FATİH

ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.

Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme) dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.  

ULUS FATİH      21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***

DİL VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden  Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).

Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.

Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).

Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).

Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de unutmamıştır.

Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.

Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH       25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************







































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************

























(ULUS FATİH - Eleştiri)

1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı)  türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı  yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;  bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...  Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..                                  
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum. 

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)




Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.  (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.”  Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.”  “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...”   “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”  “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”   “Kavşağı geçiyoruz.”  “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...”  “Kuzeye.”  “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.”  “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.”  “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın  demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni  darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.  Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim;  şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,  siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş. 

Yazın dediğimiz şey  hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden  daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &





                                                                                                                                          ULUS FATİH  *  06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını


Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 
Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002


















































ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife


















































































****************************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH


1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi anlatır mısınız?...

Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden, sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan ovası uzanırdı, ovada  sanki cennet bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. / Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar / Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...” 
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım, İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri (Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.

2-Detay dergisinden söz eder misiniz?

Bütün bunlar bir hevesin uçtaki yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir. Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık. 1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak ister. 

3-Çocuklarınız Ömer Cem ve İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?

Cem Sultan şair ve bahtsız şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider, geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde tekrar toparlanıyor ve  evde şu an geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.

4- Kimlerden etkilendiğinizi soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?

Okuma alışkanlığı zor sağlanan bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor. Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller, evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar, Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4 gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis, Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez. Yalnız  bu düşünce, bunu okumama gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister. Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap.  Bir de sinema var, kitap denli etkili, gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.

5-Günümüz Türk edebiyatını ve bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?

Edebiyatımız ve şiirimiz eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin, sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı, edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.

6-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?

Deneme amacıyla başladığım eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri, günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.

7- Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Edebiyatın yaşamın diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler diliyorum...&

 SON

Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu.  Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu tümce...

Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.

‘Arıyorum dudaklarının taşını’  boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.

Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini Menkalinen...

Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine.  Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...

‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor Perseus. 
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... 

‘Aşk artık burada oturmuyor.’  Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...

Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde

Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın

Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz

Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık


Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...



































 uğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                 
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife















































ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






























GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004



































****************************************************************************************************
ULUS FATİH

ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların “ecinnisiyle” yoğrulmuş yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.

Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme (öğrenme) dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine (uygulayım ve eylemine) katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, (kişinin salt araç konumuna indirgenmesinden başka) artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekir sanıyorum. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’un da değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.  

ULUS FATİH      21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***

DİL VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden  Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri... Kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda olağan çünkü ideolojilerin –karadüşüngü’nün- o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin egosu -ben’iyle- uzlaşıyı sağlıyor).

Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebaası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz. 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma eşdeğer paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir.

Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebaası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay (üst yapıdan gelen) olmadığı ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).

Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kim bilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle ‘zorunlukla’ gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).

Şimdi bir başka can alıcı özüne (orijin) gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de unutmamıştır.

Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hak edilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.

Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Salt bu bakımdan bile Türkçe’mizi, eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH       25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************







































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************

























(ULUS FATİH - Eleştiri)

1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı)  türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı  yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;  bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...  Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..                                  
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum. 

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)




Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.  (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.”  Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.”  “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...”   “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”  “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”   “Kavşağı geçiyoruz.”  “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...”  “Kuzeye.”  “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.”  “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.”  “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın  demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni  darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.  Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim;  şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,  siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş. 

Yazın dediğimiz şey  hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden  daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &





                                                                                                                                          ULUS FATİH  *  06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını


Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 
Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002


















































ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife


















































































****************************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH


1-Ulus Fatih kim, bize kendinizi anlatır mısınız?...

Doğumdan başlamak üzere, 1955 yılı, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey kasabası doğumluyum. İsabey köyü de diyebiliriz. İsa Eboli’de durduysa benim yüreğimde İsabey’de kaldı. Ortasından küçük bir çayın geçtiği köy ikiye ayrılırdı, bir Derepınar vardı, orada günboyu çamaşır yıkanır, akşamları da köyün en güzel kızları, çocukları su doldurmaya giderdi. Bazen çay sele dönüşür ve ineği yutmuş dediklerinde biz tepelerden, sonsuz bir yılan gibi akan sele, bizi de götürebilecek Azrail kadar güçlü bir şey gibi bakardık... Köy Çökilyas dağının eteklerinde kuruluydu, önünde Baklan ovası uzanırdı, ovada  sanki cennet bağları ve sonsuz buğday tarlaları vardı. Serenli kuyular, karşı köyler, kıyıdan geçen susa yolu, küçük tepeler, badem ağaçları, mezarlıklar, at arabaları, yukarıdaki ay ve gecenin yıldızlarıyla, dünyanın tümünün bundan ibaret olduğunu sandığım, zamanın içinde Pandora kutusu gibi gizlenmiş çocukluk çağları... Yaşamımın en güzel yılları... Üzüm sergileri için ayrılan toprakta bahar gelince papatya korusu oluşurdu, ağaçlar kırmızı, pembe açar, arılar yaşamın yeniden başladığını müjdelercesine, oradan oraya uçar, kelebekler omzumuza konardı. Köyün gençleri, Ankara’da, İstanbul’da okuyanlar geceleri Dibektaşı’nda toplanır, ay ışığında, Sartre’ı, Tanrı’yı tartışırlardı. Topal Halit, Demirci Ömer, Kerim Necip gibi köyün yaşlı ama aydın insanları akşama doğru Denizli’den gelen gazeteleri kahve önlerinde çocuklara okutur, Che Guevara’dan, İnönü’ye dek herkes her şey tartışılırdı. Deyim yerindeyse sanat aşkı o zamanlardan kalma bir şey, Yaşar Kemal gibi roman yazacağını söyleyenler, Almanya’ya gideceğim diyenler, İstanbul’dan gelenler bizim çocuk dünyamızda kuyruklu yıldız gibi yanıp sönen imgelere yol açmışlardı.
“O köyde her avlu girişinde dut ağaçlarımız / Her dut dibinde ömrünü süren, ötüren koyunlarımız vardı. / Ovalara her sabah kırağı yağar / Kadınlar avlu içlerinde kirman sarardı. / Çok çabuk geçti o yıllar, o gölgeler, o ağaçlar / Erkeklerimiz günbegün bir sıkıntı, bir bukağıya kardı! / Bağ gümeleri, papatyalar, payam açıkları, arılar / Eşikte el vurup ağlama anne, “Kalindra Şehri” geride kaldı...” 
Burada ‘Kalindra Şehri’ yerinde bir imge gibi gözükmeyebilir ama bizim İsabey’de, nice şehirden daha şehir bir yaşam sürdüğümüzü sonraları çok iyi anladığım için, o imgeyi ancak böyle oluşturabildim diyebilirim.
İlerleyen zamanda köy çok çabuk kimlik değiştirdi, köyü terk edenler çoğaldı, bağcılık bitti ve geçmişteki izler ölümlerle unutuldu gitti... Bu arada ortaokul ve liseyi Denizli’de bitirdim ve yine geçmişten gelen dürtüyle Siyasal Bilgiler Basın Yayın Yüksek Okulunu ilk tercihle kazandım ama sağlık sorunlarından okulu bıraktım, İstanbul’a gelip çalışmaya başladım ve o sıralar Hukuk Fakültesini bitirdim. Hukuk Fakültesi yaşamım açısından ikinci Rönesans dönemi gibidir, artık daha belirgin çalışmalar yapıyor, şiirler yazmaya çabalıyordum, derken 1989 yılında Priamosoğlu Hector’un Ölümü başlığıyla şiirlerimi kitaplaştırma cesaretini gösterdim, 1991’de Leandro, 1993’te Sonsuz Küs Aias’a, 1997’de Doğa Söylenleri (Zümrüdanka) ve 2002’de Yaban Koku adlı kitaplar ilkini izledi. Şimdi tüm zamanımı yazına ayırdığım için kitapların ‘gerçek basımı’ için çaba göstermem gerekiyor. Bunun yanında yazın sevdası hala sürüp gidiyor diyebilirim.

2-Detay dergisinden söz eder misiniz?

Bütün bunlar bir hevesin uçtaki yansımaları, Nazım hevesle sürmez der ama, başlangıç için heves gerekir. Sanatın, edebiyatın coşkusu içimizde sürünce insan yapabileceği her şeyi bir görmek istiyor, bunun için sıradan bir çalışma yaşamı içinde, deyim yerindeyse Kavafis gibi irsaliyeler keserken ki masa başında belgeler düzenleyip hafif bir işti çalışma yaşamımız, işte böyle çalışırken sizi anlayan ve sizinde anladığınız bir iki arkadaşla Kadıköy’de Detay dergisini çıkarmaya başladık. 1993’den 1997’ye sanırım 17 sayı sürdü, derginin hiçbir kayda değer yanı olmadı evet ama ilk sayı çıktığında coşkuyla, kendimi artık çocukluğumda ki o dünya ve o insanlara borcunu ödemiş bir ölümlü gibi hissettiği mi kim bilebilir... İşin hoş görülecek yanı o çocukça aşk hala içimde sürer ve zaman zaman dışarı çıkmak ister. 

3-Çocuklarınız Ömer Cem ve İsmet Tarık’da şiirle ilgililer, birazda bundan söz eder misiniz?

Cem Sultan şair ve bahtsız şehzade, Tarık bin Ziyad’da gemileri yakan adam, bir şeyin peşinde koşup onu acı biçimde yitiren ve yitip giden insanlar benim ilgimi çekiyor, diyeceğim bu adları bilerek ve sevdiğim için belirlemiştim. Evde sürekli benzer şeylerle uğraşmak, edebiyat, spor ve günlük yaşamın gelgitleri, çocuklarında iç dünyasını bir ölçüde belirliyor, evde benim hükmüm yoktur herkes bazen anarşizanlığa varan bağımsızlık sergiler ve şiire ilgi duymaları da doğal bir akış içinde olmuştur, bir şeylere bağlıyız diye, bir şeylere karşı olmak, o şeyin karşısındaki şeye bağlanmayı getiriyor; sonuçta bağlılıklar sürüp gider, geriye ne yapıldığı kalır. Ama Ömer Cem yaşça büyük olarak okul öncesi çok garip şeyler üretiyor, onları not alıyordum, arkaik çağ insanı gibi ilginç şeyler ortaya çıkıyordu, ne zaman okula gitti, düzgün tümcelerle basmakalıp hepimizin bildiği şeyleri yazmaya başladı ve büyüsü bitti, ancak şimdilerde tekrar toparlanıyor ve  evde şu an geçerli akım olan haikumsu kabul edilebilir şeyler yaratmaya başladı. Bu arada onun yazdıklarını Cem Ayinleri adıyla kitaplaştırmayı başardık 8 yaşında kitap sahibi oldu ama yazılanlar 4-7 yaş arası dizelerdir. İsmet Tarık daha kapalı ve bizden uzak, zaman zaman yazıyor, yazdığını yayınlıyorum ara sıra ne var ki zorlamaksızın. Ama onunda ‘Soğuk Şiir’ dediğimiz denenmemiş, otomatik yazına benzer bir yönü var. Bu bizim için doğal bir iletişimdir, bir yöneltim değil.

4- Kimlerden etkilendiğinizi soralım isterseniz, neler söyleyebilirsiniz?

Okuma alışkanlığı zor sağlanan bir şey, sistematik okumayı zorunluluk veya işi dışında yapabilmek güç istiyor. Çocuklukta, 8 kardeşin en küçüğü olarak büyüklerden kalan kitapları okuyordum,Vatansız Adam Filip Nolan’dan çok etkilenmiştim, oda yitik bir adamdı, 30 sahifelik kitabı bitirince ağladığımı biliyorum. Sonraları Sefiller, evdeki Türk Dili, Varlık, Akbaba gibi dergiler, İnce Memed, Kaplumbağalar, Drina Köprüsü gibi birbiriyle bağlantısız karma şeyler okudum, yalnız eve 4 gazete alındığı dönemlerde oldu, o zamanki gazeteler kitap gibiydi. İstanbul’da ise okuma alışkanlığını yavaş yavaş edinerek ki bu alışkanlık okuduğum şeylere duyduğum hayranlıktan kaynaklanıyordu büyük ölçüde, öncelikle Ritsos, Kavafis, Nazım, Borges, Lucretius, Paz, Stanislav Lem, Homeros, Yaşar Kemal ve adını sayamadığım pek çok yazarı hala okurum. Tuhaf gelmesin, iyi bir okur neyi okumaması gerektiğini (neyi okuyacağını) bilen okurdur. Çünkü okuma alışkanlığınız varsa zamanınız son derece değerlidir, onu boş yere kullanmamak gerekir. Düşünün ki okumakla okunması gereken kitapları bitirmeye ömrümüz yetmez. Yalnız  bu düşünce, bunu okumama gerek yok alışkanlığına dönüşmemeli... Sırat köprüsünden geçmekte beceri ister. Ayrıca bilimsel yayınlara da ilgi duyar, aralıklarla da olsa felsefe okumayı sürdürürüm. Örneğin Habermas’ın Bilgi ve İnsansal İlgiler kitabı , felsefeden öte Türkçe’nin olanakları açısından da önemli bir kitap.  Bir de sinema var, kitap denli etkili, gerçekte sanatın her alanından yararlanmak son derece gereklidir ama, sinemada Fellini, Tarkovski, Saura (Av filmi) gibi kimi yönetmenler okul gibidir.

5-Günümüz Türk edebiyatını ve bu bağlamda Türk şiirini nasıl buluyorsunuz?

Edebiyatımız ve şiirimiz eşsizdir desem kim inanır, çevirmenlerimiz bile öyle ustaca çeviriler yapıyorlar ki kendimi alamayıp bir çevirmen şairimize bu şiir aslında da bu kadar güzel olabilir mi dediğimde gülümsemekle yetinmişti. Borges çevirilerinin de aslından güzel olabileceğine ilişkin şüphelerim var. Bu da Türkçe’nin ehil ellerde olağanüstü bir dil olduğunun göstergesi, ama isteyen inanır ya da inanmaz gerisini bilemem. Türk edebiyatı ortada, Oğuz Atay, Latife Tekin, sonsuz sayıda genç öykücüler, şairler, şiirler buraya isim almakla neyi kanıtlayabiliriz. Sezai Karakoç’un düşünsel yapısını beğenmeyebilirsiniz ama onun evrensel düzeyde bir şiir tutturduğunu anlayabiliyor muyuz... Öncelikle edebiyat haz ve estetiğe dayalı bir şey, okumadan, düşünmeden, edebiyatı, edebiyat dışı öğeler ve önellemelere dayanarak yargılamayı sürdürerek gerçeği göremeyiz. Edebiyatımızın büyük ödüller alamamasını, Türkçe’nin çeviri güçlüklerine, dışa açılma zorluklarına bağlayanlar, Nobel almış yazarların kaçının Yaşar Kemal düzeyinde olduğuna baksınlar, Nazım gibi dünyadan kaç şair gelip geçmiş bir düşünsünler, edebiyatın üvey çocuğu gülmecenin Aziz Nesin gibi dünyada bir örneği var mı araştırsınlar, başkaca, Turhan Selçuk, Abidin Dino gibi sanatçılara sahip olabilmiş ne kadar ülke var saymaya çalışsınlar... Elbette her şeyin göreceli bir yanı var ama göreceli olmayan bir şey var, altının yer ve zamana göre niteliğinin değişmeyeceği gibi ‘iyi’ bir yazar her yerde ‘iyi’ bir yazardır. Yaklaşımın övgü olduğu düşünülebilir, ama gerçeğin övgüyle ya da yergiyle örtülemeyeceğini biliyor olmamız gerekir.

6-Bundan sonra neler yapmayı düşünüyorsunuz, bilgi verebilir misiniz?

Deneme amacıyla başladığım eleştiri yaklaşımlı yazıları sürdürüyorum, edebiyatın en zor dalı olan şiir üzerine düşünüyorum; daha sağlam yapılı, özgün kimliğe ulaşılmadığında şiir yazmış olmuyorsunuz. Öyküler yazdım, zaman zaman onları yayınlamayı ve yazmayı sürdürmeyi istiyorum, önceki kitapların yeniden yayımı dışında, öykü, eleştiri, günce, şiir, anlatı ve karmametinler üzerine sabırla yayımlanmayı bekleyen üretiler var ama hepsinden önemlisi çabalarımı sürdürmek istiyorum, bu arada da Vlademir Burkony adlı bir roman yazmayı düşlüyorum, nedeni ve yazılmasını düşündüğüm anlam ve açımları anlıyorum ama zamanın ne göstereceği ve oluşumların sürükleyeceği durum ne olur bilemiyorum.

7- Söylemek istediğiniz son bir şey var mı?

Edebiyatın yaşamın diğer alanlarından çok farklı olmadığını düşünüyorum, sonuçta kendimizle barışık olmak gibi yarar ve varoluş duygusuyla toplumsal iletişimin kesiştiği bir noktadayız. Her şeyde olduğu gibi üretmek ve verimlilik sağlamak, yapılan işin karşılığının olması açısından sağlıklı bir durum oluşturacaktır. Bunun dışında, insanın iyilikler dilemekten başka elinden ne gelebilir. Son yazdığım şiirsel metinle birlikte teşekkür ediyor, herkes ve her şey adına iyilikler diliyorum...&

 SON

Dağın doruğunda uyuyordum, yeşil suların içinde yılan düşüyle...
Aşil topukları tinin çığlığına vuruyordu.  Stoacı bilge ‘harf düşünüyor’
diye bağırıyor, Diyojen, bir avuç drahmi için kimden aldıysan ona ver
buyuruyordu. Cinsiyet değiştiriyordu iki yüz, gizençle doyunuyordu ece.
Tunç başlıklı kör bir galeride kargışlanıp duruyordu tümce...

Başkalaşım içinde kuzey bir nötron, artı yüklü protona dönüşüyor,
köpeksi durur demir çayırda çini akasya. Tin çiçeğine bakar tün çocuğu,
şeytani ışık kül renk gözünde, Megaralı sinik ‘gökteki kartalın devindiği
bu işte ilk tözden beri’ diye haykırıyordu.

‘Arıyorum dudaklarının taşını’  boşalıyor yalnızlık şarkısıyla lepralı adam,
granit kayalardan ölüs mavi suyu içiyordu. Sessizlik içinde giyiniyordu Selene...
Corot, cinssiz eceyi soluyor, Sisifus metan denizlerinde koşuyor, Diana,
kuzey yelinin gözyaşlarında hıçkırıyordu... Akıyordu bulutlardan nötrinolu yılgınlık.

Çağdaşlık papirus dolu çığlık; demiri çiğniyor Hephaistos, basamaklı ada kıvranıyor.
Koş Penelope koş diye bağırıyor Hekate, örümceğin dudağından sarkıyor evren.
Kunt mavilerle, sarı sara tüller içinde, savuruyor tüylerini Menkalinen...

Abd Yeğuş el Harşi at üstünde ölürken, Pers aşığı doğuşuyor Kerela’da.
Samanyolu, ada evren, saltık tanrı sarışıyor birbirine.  Akrisios Danae’yi tunçla
kapatıyor. Zeus altın yağmurlarıyla kızı gebe bırakıyor...

‘Makine bizi aşağılık işlerden kurtaracak tanrı’ diye haykırıyor Perseus. 
Şiir tanrısızdır diye çığırıyor Mars. Propan gazı soluyor ve ölüyoruz işte... 

‘Aşk artık burada oturmuyor.’  Kuşaklar boyu, döl suyu, kara dua ve hınç içinde,
kesiyoruz Demokles’in kılıcını, atarcalar arıyoruz karancıl gökte.
Yitimsiz zamanlarda gürzler, kalkanlar, helikonlu şarkılarla...
Gün doğusunda, güçsüz et, soluk yel, sıvı sızı; gölgelerin ağzında solurken uykuları.
Yaşıyoruz işte kutuplardan kutup Dor korularında artık...

Orada fotonlar rüzgarıydık
Tesla’nın tinine tütsüler yakılırdı
Değirmenin terazisi elektron yontusu
Buz dağları plankton geçidinde.

Bulutların hızı düşündürüyor
Kasırga kırmızıydı pazar yerinde

Göz yaşları süt olurdu Roksalan’ın

Bizanslı atlı saçlarını onarırdı.

Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz

Karanlığın peçesi dağıtırdı beyaz eti.

Uyanırdık


Arakne
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı...





























ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA

William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki, her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor, hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?.. Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavannisini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                          
                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                          15.08.2003  

Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife




DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003 yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir, yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!..


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır... Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi; yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca  umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem / Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarım kalmışsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH

                                                                                                         01.09.2003

 

Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını / Öykü /

Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife


















MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN

Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler  yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür.    O düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği  (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin erinci)  ‘katlanılması güç’ kara duygulu sevinçler yaşatıp duruyor inanın...         
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında  ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’. 
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!  Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu  tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum.  Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin  kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu...  Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.



Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.

Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur.  Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki... 
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de  Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!  “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım”  Portre Maillot’dan çıkıpda bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
Ben kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’  Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor olabiliriz...  

“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
                                                                                                                     ULUS FATİH
                                                                                                                ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık



‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır. 
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca  bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u. 
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’   Diğeri  alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu  donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.


Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan.  Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra.  Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun:  “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki...  Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya  aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,  çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...” 
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
                                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                                                   
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud                                                              






























*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları





































GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004


























ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.





********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************













ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************




































ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE KALİGRAMLAR

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama şu sıra, Guillaume Apollinaire’in Artshop Yayınlarından Kaligramlar -desen şiirler- (Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kaligramlar adındaki kitabının sayfalarını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, belki de garip bir teselli olabilir!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Kaligramlar,

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Artshop Yayınları



************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.   
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir belki de!..
Dileriz ki artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

************************************************************************************************************************************************************







 
























GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        16 / 09 / 2004


























ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; ya(dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.








********************************************************************************************************************************************************************************************************



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...