DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda
resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp
gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya
yeniden başlamak? Niçin konuşmanın
gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca)
var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş
içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş -
pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız
ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit
Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim)
Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya
yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla
suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o
büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük
yapıtının son perdesini henüz
yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya
çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş
kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü
delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili
olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı
anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm
kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor
olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor,
Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen
bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir
ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir
ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre* ULUS
FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270
Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde
yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda
gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların,
sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren
bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in,
olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan
ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını
anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla
sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island,
Neuilly ve Barcelona’yı geçerek,
çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini
yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı
gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi
dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği,
Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir
yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne
yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne
geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu
pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’
var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!..
Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var.
Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa
dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler
var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından
oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için
yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’
der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!..
Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek,
onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En
iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya
yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’
savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe
Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan
başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız
yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı
ama insan içten içe bir yurtsama
duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir
özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman
çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından
geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku
tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire
çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni
kitabından söz etmek üzere katıldığını
anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı
hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu.
Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın
izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor,
uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
/ Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat
bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine
az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım
olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa
çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’
(J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak
kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden
/ Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı
bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde /
dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki
ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da
su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek
isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser /
aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir
Gölge Avı’
PUSUDAKİ
TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir
araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey
demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da
yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye
gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına
dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı
kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar,
babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların
olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap
ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların
en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz,
geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı,
kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı,
emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar,
sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı... Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya
kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler,
başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar
dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir,
Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’
diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği
dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre
yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor,
bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir
pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da
karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın
sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an
karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir
başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan
bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar
ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in
profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son
derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz
yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli,
ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel
organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve
gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha
büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun
yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda
fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin
kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi
onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki
karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal
olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını
gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok
daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir
sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca
cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır
ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine
yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak,
yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır
geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino,
yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik
miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için
harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye
dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle
penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ,
yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen
altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik,
güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.;
çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor
Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda;
zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve
gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek
tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek
mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece.
Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı
bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile
sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in
öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle
ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta
keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden
dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı
korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için
kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir.
Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek
tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var
ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena,
Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir
albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları
olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz
tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un
oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik
bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’
başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin
süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. /
eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna
gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe
gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları
yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı
Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un
yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız
çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da,
sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa
işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi
gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir
kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre
yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve
sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden
geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü
kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle
bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir
kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel
Yayıncılık / 85 Sahife
Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde
yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe
de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak
üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan
olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer
Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu
öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de
okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır.
Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir
okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de
yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için
gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan
ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek
zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım,
Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak
Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire)
yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka
bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir
anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar
herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi
korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği
gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda
Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir
süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile
yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor
musunuz?
Duygu ve düşünceleri
kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek
sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil
zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle
-gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki
seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir
grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda
yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi
bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya,
insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç
çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal
olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer
için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı
algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın,
daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı
yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu
olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar,
sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya
sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan
sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir
ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir
şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor
duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında
arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen,
işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü
tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün
türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek
olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep
delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar
olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi
yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi
geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim:
“Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki,
her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda
taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor,
hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin
anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun
büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?..
Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us
yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin
kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri
egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona
sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini
çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da
(Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani)
sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup
gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan
kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü
dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir
der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala
bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek,
geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini;
ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir
ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek”
yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar
delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir
pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan
/ öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı
uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca
kapandılar masaya / onları gören olmadı
/
cafede / akşamin
şiiri / yepyeni bir çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp
birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini
usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72
Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003
yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui
generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların
ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının;
anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta
biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu
sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek
şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir,
yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir
imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir
çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun
ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu
bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip
gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım,
umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir
dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım,
bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor
ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve
pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki
bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk
içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı
öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni
neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler,
yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada
kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi
kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan
öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa
karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde
sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin
kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir;
yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim;
öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk
duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne
henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca
umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz
efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun
başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir
köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag
horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu
bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının
gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından
geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye
ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış
bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla...
Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli
sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her
şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu,
her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren
Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden
bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk.
Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş
görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile,
kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi
tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir
daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini
sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine
gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama
anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir
küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın
en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda
değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o
küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına
bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona
gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta
yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla
sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir
geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup
atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir
burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık
bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları
köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu
taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari /
bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir
mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun
saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik
beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim
kalmişsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan
geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel
bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger
bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi
olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir
yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani
oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki
sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor,
Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama
sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu
yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve
kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri,
zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi
aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir
kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu
düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi
hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin
estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi
gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan
unsurlardan biri oldugunu kabullenip,
satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla
hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha
bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve
yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir
kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal
formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez
mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken,
inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü
bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir
bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca,
şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla
yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen
kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler /
kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık
acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan
kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız
kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek
çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum /
dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer /
benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim
eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de
gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş
benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil
/ ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan /
savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun /
güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan
emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların
devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı
bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup
çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire /
devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli
barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak
ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle
katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü
başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem,
babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size
satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo
de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin
uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler,
evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS
FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72
Sahife
‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir
dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem
vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama
bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996
yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil
insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta
kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve
bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen
veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin
anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük
kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip
giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil
bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir
metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve
bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine
baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta
şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece
öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu
Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist
akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş
olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi.
Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak
bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da
dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk
bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü
sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal
ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok
uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz
her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü
sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin
dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç
noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu
tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse
bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda
kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç
matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli
sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her
şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için
bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana
ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı
yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün
büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız
üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret
ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından
poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı
başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de,
kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama
göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet
Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel
bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge
Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede
kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı
anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın
acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik,
pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya
karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı
ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern
ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir.
Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin
ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği
kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken
Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’
kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken
Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece
sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin /
ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal
uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor
sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ
başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz
suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri
uyurlarken taraçalarında’
İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu,
şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka
şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor /
nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları
/ düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile
ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği /
resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli
göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok
yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın
bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini
/ şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç
çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle
cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin
görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların
olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını;
poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için
saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS FATİH
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı
ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve
yıldızlara karıştı!..)
Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi
bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde
bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak
geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik
ne yazik ki...
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma
dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş
gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi
yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan
kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin
kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani
Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen
yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca
oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu
bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının
da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik
yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu
yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu
paylaşmak istedim.
İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun
zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek
oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi
alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte
Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında
değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir
yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik
Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin
yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı
için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu
yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir
zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin
parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan
şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda
dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un
/ yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay
önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek
dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme
bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı
göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi
vardır.
Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir
ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama
sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan
ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana
da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada
yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla
işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir
ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek
işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin
Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse
Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin
‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum.
Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan,
yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki
hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?..
unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin
yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp,
tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup
gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek,
yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı
kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına
alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını
bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt
yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için
çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan
büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş
kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam
olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda,
tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük
ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız
bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır
hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara
kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek
ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı
çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın,
taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık
tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye
hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir
insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine
işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene
aşk olsun!
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve
kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba
pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında
Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona
bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak
yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş.
Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın
gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar
uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz.
Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir
ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat
sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift
varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey.
Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde
edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir
balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar
deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla
gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha
çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam
daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş,
balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur,
balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur;
artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince,
Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir,
karınla da sevişirsin demiş!..
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası,
Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden
yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye
‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca
yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın
öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, /
Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak,
turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak,
çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların
özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri
kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık,
yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur,
sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, /
Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor
alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun
bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli
daglar / Şimdi benim için yuva oldu /
Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve
çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere
katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün
acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena
yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim /
Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir
dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme
gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her
erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz
savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür
diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka
nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi
koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e,
elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin
burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’
bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&
ULUS FATİH
**********************************************************************************
*********************************************************************************
ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
"Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları /
İncil."
"Gürültülü kahvenin içerlek
bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde
bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa
harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor
artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona
gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu
nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını /
"Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca
istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay
ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca
hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını
kahvenin masasına..."
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep
sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti,
salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç
insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının
ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın,
Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı,
kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir
toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi
Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen
tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı
Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı, insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa
basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez
cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela,
Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları,
Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam,
Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve
hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!..
İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye
yaslanan bir tarihle avunuyor...
Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız
ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan',
İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre;
Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle
ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya
yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...
İşte H.Cibran'ın herşeyin
yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden
anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne
kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben
olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı,
üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir
başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi
olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz,
Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı
nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı
geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına
ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli
mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak
istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz
bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen
olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir
müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile
muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını
artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin
Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir
kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.
Ve Borges'in bir şiirinde
yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık
karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla
saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları
dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp /
yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve
tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun
ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına
savruluyorum.'
Barış nedir, insanlık
katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar
tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı
zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği
mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış
içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir
diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi
olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için
lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın,
utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan
raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü
körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu
ya da süjesinin gölgesine sığınmış bir
ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla,
dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık
aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...
Ne ki tanrılarımız bile;
"Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı
yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun
arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık
yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak,
yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...
Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı
kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen
Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir
tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın
dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık
sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu
olmayan bir anlatı, bir romans...
Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler,
yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı
tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı
ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız,
Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül
bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri
hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli
hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri
hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir
Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün
ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik
kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm
insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti
yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak,
Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve
bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu
hiç bir zaman yitirmeyiz.
Aynı Güneşin Çocukları, bu
düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden,
düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o
romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar
boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü
gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra
birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere
tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve
halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru
sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün,
yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa
gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların
homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk
şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem
olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü
bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar
bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar
için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa
cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa,
Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa,
Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla,
kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu,
oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim,
seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok
büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın,
suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim,
sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin
gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben
senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan
kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı
otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin
iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri
söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından
korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı
değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de
benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz
daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice
ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var...
Sonuçta söz bitiyor, ne
diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne
söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim
kapıları birer birer. / Gözünüze
görünemem göze görünmez ölüler. / Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir
kızım, büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül
oluverdim, külüm havaya savruldu. /
Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez
ki kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum
kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler. &
...
Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife
********************************************************************************************************************************************************************
MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın
yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966
yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans
anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için
Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk
demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet,
Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi
noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması
demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin
yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar
büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir
hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun
-ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor
ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk
doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da
bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç
bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı /
merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç
bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan)
Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp
‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın
düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi
ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice
Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan
bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç
dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür.
Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü
gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi
eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!
Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire
yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi
kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder,
daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla
eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan
kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini
öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz
bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama
‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını
düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka
yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler
olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye
sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen
dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri
kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna
yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir
şey olabilir mi bilemiyorum. Yakup
Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur,
ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron)
öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu
bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar,
bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli,
öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir
‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri
de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü
salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp,
labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip
gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi
tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan
yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak
için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem
oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek
alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet
yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi
anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi
çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler,
öyle olaylar var ki...
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler
insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu
anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve
Antimartinlerle doludur. Gene de Sonuncu
adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost
kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola
mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik
bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın
adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar
altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama
Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç
varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta
sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve
yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da
gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın,
tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir
türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. /
Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna
mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu
kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların
şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla
gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de
savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp
söndüğü boş bir odada oturuyor olabiliriz...
“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli
bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara
baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların
nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi /
ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu
akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen
Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların
(...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey
yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki
iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı
biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca
bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve
içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle
bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin
dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır.
Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran
kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu
değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler,
ayrıca bu özel şey, kendince bir
gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere
ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle
geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt
vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler
corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama
bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini
oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör
sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura
sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar,
sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan
Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının
devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan
tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü
tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve
düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize
çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık
sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler.
Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının
üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki
yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina,
Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini
yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da
dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro
bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki
kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at
koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan
kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma
kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık
öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen,
kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije
savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin
düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu
istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır,
Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder.
Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak
dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır)
geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa
geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına
dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her
tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı
oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük
yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer
alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın
böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise,
zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı
kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı.
Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi.
Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi.
Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından
mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza
dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı
kitabıdır ki... Chevrolet’lerin
Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’
dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk
yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek
eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner
yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki
kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,
çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden
kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle /
balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve
asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır,
başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın
sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer
Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta
Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon)
giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve
yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi gibi gün ışığında çalışmaya
alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına
yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde,
her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı
coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni
bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ
olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir
yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre
bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce
geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası
‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim
savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya
karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak
olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı
ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir miyiz
bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü
(III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet
Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik
kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik
Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu batı,
kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin
atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı
için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın,
M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil
şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini
hâlâ düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani
Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal
bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu
modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama
önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde
açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir
yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin,
sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu
gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var
ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir
sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik
sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler
üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor
diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at
olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel
anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi
birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi
izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880 de
İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden
genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı
için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair.
Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul
edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan
Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim
sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı II.
bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu
kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana,
fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının
kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin
ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve
öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim
teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve
onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle
kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir
kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının
‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik
ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’
adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir,
resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da
Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip
geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar /
Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları
tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları /
Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla
bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz
ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey
duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları /
Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne
varsa’
Yukarıda şair için açımlanan
yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki
şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri
okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı
düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen
seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine
kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır.
Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki
şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir,
bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli
özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta
buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var,
şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün
şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak
algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde
ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü
seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük
Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde /
Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile
/ Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler
yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi
beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu
birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık
konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının
dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor
olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi
altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa
vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir
şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’
diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın
bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü
bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hâlâ şiirlerle
anılıyor olması belki kırık bir yürek için, garip bir teselli olabilir...
Dileriz ki artık, sonsuz bir
sessizliğin örttüğü son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve
güller içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
******************************************************************************************************************************************************
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı
kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür
ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları...
Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı.
Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız
edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya
yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu
sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka
hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren
havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent
Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül,
türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası;
aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken
garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış,
ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru
geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla
doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale
ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde
kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar.
Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan
bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta
tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi
sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike
tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının
ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi,
şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi
tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını
açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift
yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba
hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın
gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek
yaştayım.” Kadının gülümsediği anda,
karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her
nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön
vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar
önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı
yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu...
bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.” “Belki
de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra
gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha
belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”
“Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”
“Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir
sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...” “Kuzeye.”
“Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı
durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli
sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı
öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir
odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların
altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda
yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup
etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar
güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler
kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık
büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim,
sen kimlere layıksın demiş. Kız,
prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe
gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor
musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar,
buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş,
yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi
rüzgara gidin. Ve rüzgara gelmişler
anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben
değilim; şu dağı görüyor musunuz, tüm
gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en
güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne
dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare
bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor
elimden, siz en iyisi fareye gidin, en
güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada
bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak
gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS FATİH * 06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor.
Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak.
İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim
söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine
alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı
açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor
olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu
nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen
herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle
doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş yazarına verilebileceğini
düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik
olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi
kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak
işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve
içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’
sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda
bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık o ödülün
entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine
benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine
uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu
nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek
gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip
sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık
verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa
Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789
önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin
görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde
deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan
insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda
olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor,
bir tür katalizör göreviyle kişinin
‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor,
-ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün
şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt paralellikte, günümüz
şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri
arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak
görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci
başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman
dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebası olan
Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl
boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan
Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba
Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen
kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar
(neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün
Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadığı ileri sürülebilir
mi... Ama Osmanlı, belki teknodemokratik
bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde
tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi
bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca
altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı
(Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman
yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir
daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka
şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm
ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan
şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez
gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene
bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil
devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak
Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa,
çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı
sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’
diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu;
tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır.
Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor.
Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar,
nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil
kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış
açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH
25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer
acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son
ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte
bilemediğimiz başka tanrılar mı var...
Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden
uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu
incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz.
Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların
sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim
Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük) dağın
burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak
sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var
tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim
ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki
yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu /
gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları
yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler,
gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek
günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya
gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen,
bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın,
tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64
Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç
olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak
sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya
yeniden başlamak? Niçin konuşmanın
gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca)
var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş
içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş -
pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız
ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit
Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim)
Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya
yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı
olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır.
Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük
yapıtının son perdesini henüz
yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya
çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş
kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü
delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili
olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı
anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm
kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor
olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor,
Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen
bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir
ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir
ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre* ULUS
FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270
Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde
yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda
gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların,
sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren
bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in,
olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan
ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını
anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla
sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island,
Neuilly ve Barcelona’yı geçerek,
çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini
yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı
gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi
dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği,
Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir
yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne
yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne
geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu
pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı
baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’
kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi
de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca
sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler
var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından
oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için
yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’
der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!..
Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek,
onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En
iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya
yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’
savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım,
bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz
birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe
Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden
kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu,
yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı
ama insan içten içe bir yurtsama
duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir
özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman
çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından
geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku
tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire
çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni
kitabından söz etmek üzere katıldığını
anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı
hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu.
Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın
izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv
izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
/ Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat
bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine
az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım
olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa
çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’
(J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak
kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden
/ Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı
bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde /
dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki
ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da
su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek
isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser /
aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir
Gölge Avı’
PUSUDAKİ
TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir
araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey
demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da
yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye
gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına
dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı
kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar,
babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların
olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap
ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların
en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz,
geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı,
kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı,
emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar,
sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı... Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya
kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler,
başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar
dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir,
Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’
diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği
dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre
yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor,
bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir
pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da
karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın
sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an
karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir
başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan
bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar
ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in
profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son
derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz
yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli,
ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel
organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve
gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha
büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun
yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda
fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin
kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi
onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki
karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal
olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını
gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok
daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili
bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb.
usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli
sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin
kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden
geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü,
öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.”
Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz
kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor
Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız
sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek
için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir
fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki
işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü
cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar
görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı
gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın
göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun
teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya
mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından
çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek
tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek
mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece.
Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı
bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile
sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in
öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle
ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta
keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden
dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı
korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için
kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih,
Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen
cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz
tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un
oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme
bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift
flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve
parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik
bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’
başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin
süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. /
eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna
gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe
gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları
yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı
Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un
yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız
çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da,
sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa
işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir
klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı
ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona
göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe
kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren
kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü
kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle
bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine
uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir
çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir
kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel
Yayıncılık / 85 Sahife
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes
seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün
millet coşuyor,
Küçük
ağaçlar, dallarında süsleniyor.
Bütün
hayvanlar yuvasında seviniyor.
Bütün
dağlar, karla kaplanıyor.
Küçük
balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar, seviniyor.
İsmet
Tarık Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli
kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel
yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu
tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli
doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında
yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa
Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın
dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir
Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar
önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler,
bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene
sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz
galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende
% 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını
anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda
oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin
bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek
istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından
kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden
değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak,
kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü
olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş.
Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan
kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e
kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli
karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim
içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten
atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur).
Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz
ediyor, Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı
hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir
düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer
kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın
despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek,
sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır.
Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı
ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan
bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi
kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan
ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan
doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin
bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım
kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS
FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor,
atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya
inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden
asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka
kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her
ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar
ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun
kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul
edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan
uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin
gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla
İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır
kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir
manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı
zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i
Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton
Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları
yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler,
gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek
günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya
gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen,
bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın,
tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64
Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı
vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık
yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata
ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler
edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim.
Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat
sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu
sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü
dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde
olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen
bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi
sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın
değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta
uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz,
polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin
olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel
ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu,
donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice
denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede
okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun
tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf
Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması
gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri
verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı.
Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda
resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp
gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise,
bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı
içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit
Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki
hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir
varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir
şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı
yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında
‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam
ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı
denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını,
kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik
şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de,
‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar
sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi,
‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum -
susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha
ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek
istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya
yeniden başlamak? Niçin konuşmanın
gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun
başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye
başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler...
bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde
sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı,
evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en
tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca)
var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş
içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle
yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy
ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan
biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar
için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları
var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’
adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da
kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya
çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim
- uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş -
pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde -
niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir
mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir
öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir
öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için
yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken
mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı
beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi
yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye
dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki.
Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması
(öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp
kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok
olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in,
Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi
o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız
ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların
ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı
anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi
Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O
kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi
işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit
Edgü
*Sel
Yayıncılık
52
Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?..
Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu
soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama
işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin
yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar
düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel
dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini
kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek,
kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın
karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken,
o sizin şimdiye dek duymadığınız, Walter
Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni
düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor
olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden
renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi
kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği
tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz
olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan
bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir
şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap
çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın
‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor,
daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal,
matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi
var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın
hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma
söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan
geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir
salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken
görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç
bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor,
ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış,
kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim)
Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya
yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı
kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl
büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş
kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla
suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o
büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini
yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük
yapıtının son perdesini henüz
yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya
çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş
kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü
delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde,
Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış,
büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma
gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan
çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme.
Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili
olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı
anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm
kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor
olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor,
Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin
zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı
sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı
olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız,
Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler
sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların
boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen
bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir
ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir
Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise,
nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz
yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş.
Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla
ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı,
bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede
beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti
içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten
kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var
oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına
içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama
gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde
pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki
ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde
özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin
Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ
sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer
tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık
deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları
izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç
adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede:
Babam ve büyükbabam:
Ölüme
takılmış kilitli birer pervane.
Bir
ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir
yanlış anlama zinciri için
tükenmez
hazırlık. Hava, her zaman
ucundan
bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi
kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun
yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa
geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.
Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile
uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk
eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu;
tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların
içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da
ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır
gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz
Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır
bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ
olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali
var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen
bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin
dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm
kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı; Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı,
Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil
çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı
sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı
dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük
bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre* ULUS
FATİH
Enis
Batur
*Sel
Yayıncılık
270
Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama
yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li
yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da
şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara
dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan
suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların
kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas
kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı,
bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim
kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek
arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve
sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını
anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı
yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde
yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda
gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma
merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de
Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’
gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir
hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi
sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum.
Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği,
duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir
sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan
başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve
Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal
gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce
hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez
Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve
Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da
Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan
şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de
deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş
olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa
uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların,
sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren
bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in,
olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan
ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı
sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir
romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna
getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice
ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya
çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının
akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın
içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’
sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının
-kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor
kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün
size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını
anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin
başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan
kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in
atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor.
Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk
örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den,
Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla
sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island,
Neuilly ve Barcelona’yı geçerek,
çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar
sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’
demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk
arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden
Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada
okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım,
inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda
kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada
Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine
inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye
haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in
en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse;
okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’
başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* / Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik
duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;
isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım;
Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar
yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na
sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı
kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin
karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza
gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için
çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı.
Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap
düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi
umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat;
varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu
için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu
kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir
yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı
İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in
İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio,
yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı,
Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o
kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı,
Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa, sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek,
hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün
birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte
Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye)
dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’
sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine
konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle
işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu
açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan
bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki
evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği,
yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,
konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm,
çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada
bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla
belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini
yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı
gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi
dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği,
Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir
yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne
yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir
çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme
olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı
çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse
kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur
lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir
yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den
bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden
yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her
çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası,
çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize,
şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı,
pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi
açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için
kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici
yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı
tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir
yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar
Kulübü’nün en popüler,
önde gelen şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi )
gibi hareket edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi
sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne
bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği
için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne
geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu
pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına
uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün
yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var,
ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan
bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’
var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!..
Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var.
Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa
dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya
çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi
amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka
anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki
evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi,
yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir
kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme
biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var;
okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu
kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman,
imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!..
Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon
3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler
var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı,
nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından
oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için
yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’
der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın
ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya
bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar
saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra
kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!..
Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek,
onları kararlıkla uygulayabilsek!.. En
iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya
yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’
savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye
kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile
avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize
geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu...
Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi
kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz
yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla
hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her
şey biçim değiştiriyor
Daha
kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama
onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her
şey bana bağlı
Herşey;
size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir
harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım /
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
ULUS FATİH
Pembe
Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin /
1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel
bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi.
Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun
çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel
dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda
emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa
besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara
karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız,
kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve
belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak
ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı
bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir
dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don
Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü
sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar
dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella
sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt
gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin ustalıkları karşısında acaba salt kendileri
bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim
bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek
bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların
rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle
bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum
ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset
ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el
atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve
Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak,
kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde
hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle
tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ
yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli
ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca
bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu
kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm.
Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan
başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız
yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in,
Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde
başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir
dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı
ama insan içten içe bir yurtsama
duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir
özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman
çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından
geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle
alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla
kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz
görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın
ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya
yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru,
olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap
üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’
dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en
iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku
tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire
çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni
kitabından söz etmek üzere katıldığını
anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı
hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu.
Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın
izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek
amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden
yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun
parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu
devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor,
kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün
bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt
gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan
süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp
yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim,
hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık
ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan,
Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne
anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var,
güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz,
nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor,
uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir
kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et,
Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı
gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken
düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron
geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara
kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye
kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer,
/ Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat
bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine
az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım
olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa
çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’
(J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle
katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler
içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi
yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da
geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha /
şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak
kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden
/ Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı
bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde /
dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki
ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da
su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek
isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser /
aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar
sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel
Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir
Gölge Avı’
PUSUDAKİ
TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl
oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı
aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim
90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney
savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört
bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir
araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey
demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da
yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye
gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına
dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı
kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar,
babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların
olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap
ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların
en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz,
geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı,
kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı,
emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar,
sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı... Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya
kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat
ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı,
yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki
bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini
ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve
yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını
engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler,
başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar
dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir,
Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’
diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği
dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm
başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan,
Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel
fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan
fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik,
nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu
saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe
karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık
tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir
aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma.
Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda
Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle
evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun
hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün
kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu
sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor,
padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz
tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre
yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele
alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor,
bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir
pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da
karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın
sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an
karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir
başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan
bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar
ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in
profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son
derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz
yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli,
ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel
organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve
gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha
büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun
yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda
fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin
kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi
onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki
karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal
olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını
gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok
daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir
sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca
cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır
ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine
yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak,
yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır
geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino,
yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik
miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için
harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye
dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle
penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ,
yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen
altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik,
güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.;
çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor
Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda;
zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve
gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek
tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek
mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece.
Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı
bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile
sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in
öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle
ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta
keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden
dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı
korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için
kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman
içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine
dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir.
Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek
tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var
ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena,
Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir
albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları
olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz
tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca, (Davut’un
oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik
bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi
ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç
belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine
düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’
başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin
süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. /
eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna
gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe
gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları
yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin kuramcısı
Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
şey kabulüm.’ Zeus’un
yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI
DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’
diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar
önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye
dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız
çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da,
sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa
işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca
birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux
ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı
okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap
okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi
olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan
ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri
tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu
bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız
vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz
dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim
bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir
homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin
başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf
bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı,
imgelemimde bilisizce postmodern bir
yazın eri olarak algıladığım Michaux
daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın
göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899)
doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun
şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın
olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi
gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir
kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre
yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve
sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden
geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş,
‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın
kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek
daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var,
üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe
dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda
unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna
zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan
sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler
arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim
için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu
diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına
sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı
aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler,
ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.
‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce
orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine
yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin
olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce,
biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün... önce onların işe yaramaz düşüncelerinden,
daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı
bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz
bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya
koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de
Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü
kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle
bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın
köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı
bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra
gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın,
beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye
ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır.
Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız,
küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa
saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri
Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş
sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun
çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız
edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki
bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan
edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir
ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması
koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile
kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin
vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm
dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir
kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte
duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’
her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de
kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki;
‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma
Hatçem’. (N. Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç,
bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde
yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına
elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru
çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar
yaptı ama insanda eti bilgisayara
bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz
orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi
yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’ da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek
arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’
diye sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel
Yayıncılık / 85 Sahife
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes
seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün
millet coşuyor,
Küçük
ağaçlar, dallarında süsleniyor.
Bütün
hayvanlar yuvasında seviniyor.
Bütün
dağlar, karla kaplanıyor.
Küçük
balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar, seviniyor.
İsmet
Tarık Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli
kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel
yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu
tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli
doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk
Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında
yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa
Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın
dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir
Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler,
bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene
sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz
galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende
% 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını
anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda
oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin
bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek
istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından
kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden
değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak,
kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü
olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş.
Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan
kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e
kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli
karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim
içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten
atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur).
Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz
ediyor, Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı
hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir
düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer
kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın
despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek,
sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır.
Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı
ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin
bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım
kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS
FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor,
atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya
inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun
kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul
edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen
sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli
gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik
çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış
ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir.
Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen
Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu
araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside
ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın
gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini
yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya
başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler
Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış
havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort
yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve
çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? /
Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme
/ Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen
de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı
toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip
gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder