29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 7


  

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.     
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                     
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                         

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                    
















Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                             
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife

  

DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca  umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                         01.09.2003

Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife







      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri oldugunu  kabullenip, satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken, inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                           
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                    


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH


*******************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN

(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 

Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;

“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&

ULUS FATİH
**********************************************************************************
*********************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                      
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************







MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN

Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler  yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür.    O düşünceler hala, güzelliklere erişmek gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın verdiği  (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin erinci)  ‘katlanılması güç’ kara duygulu sevinçler yaşatıp duruyor inanın...         
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında  ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’. 
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!  Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu  tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir mi bilemiyorum.  Yakup Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin  kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle yetinebiliyorsa ne mutlu...  Bu duruma engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak, insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.



Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.

Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur.  Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var ki... 
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle doludur. Gene de  Sonuncu adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu. “tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü! Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı!  “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı ben alacağım”  Portre Maillot’dan çıkıpda bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan, Haydn’la Vivaldi’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’  Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor olabiliriz...  

“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
                                                                                                                     ULUS FATİH
                                                                                                                ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık



‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır. 
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca  bu özel şey, kendince bir gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u. 
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’   Diğeri  alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu  donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına dönüştürmüştür.


Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen, zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan.  Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle, değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla, eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş, tarihe geçmesinin yanısıra.  Maria’nın eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun:  “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı. Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır ki...  Chevrolet’lerin Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya  aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,  çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...” 
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
                                                                                                                        ULUS FATİH
                                                                                                                                   
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud                                                               






ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU KÖPRÜSÜ

Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının karanlıklarına iterek, anlağımı  eskisi gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak, istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz. Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı eylemler çağımıza damgasını vurabilir.

Konuyla ilgisini kurabilir miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri: Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim, üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz...  Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’ kahramanını...

Fransızlar, daha doğrusu batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi ilkleştirildiğini hâlâ düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya (imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.

Sonuçta batı hep haklıdır. Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.) Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha beklemenize yol açabiliyor!..

Gelelim Apollinaire’e, 1880 de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla, resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin yaratıcısıymış.

Kitabın Kaligramlar adlı II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını, bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı. Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar / Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler / Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları / Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları işte sevdiğim ne varsa’        

Yukarıda şair için açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.  
Şimdi sunacağımız şiir ise (başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde / Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun hâlâ şiirlerle anılıyor olması belki kırık bir yürek için, garip bir teselli olabilir...
Dileriz ki artık, sonsuz bir sessizliğin örttüğü son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller içindedir... &


Mirabeau Köprüsü

Guillaume Apollinaire

(Çeviri: Ahmet Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları

******************************************************************************************************************************************************


(ULUS FATİH - Eleştiri)

1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı)  türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı  yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;  bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...  Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..                                  
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum. 

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)




Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.  (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.”  Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.”  “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...”   “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”  “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”   “Kavşağı geçiyoruz.”  “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...”  “Kuzeye.”  “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.”  “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.”  “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın  demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni  darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.  Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim;  şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,  siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş. 

Yazın dediğimiz şey  hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden  daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &


                                                                                                                                          ULUS FATİH  *  06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını
















****************************************************************************************************
ULUS FATİH

ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.

Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.  

ULUS FATİH      21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***

TÜRK DİLİ VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadığı ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır. Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH       25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************








‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************

























































AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.     
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                     
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife 



Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                         

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                    





















































YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      

































                                                            



                            



































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                 
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife


























































AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.     
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                     
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife





‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                         

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                    





















































YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      

































                                                            



                            



































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                 
                                                                                                                             ULUS FATİH


Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...