ULUS
FATİH
*
BİLİTİS'İN
ŞARKILARI
"Yayından
fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. /
Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı
kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: /
medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar
/ kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı
kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil
artık ırak değil..."
Nazım'ın
şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim
yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın
içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve
bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca
akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen
erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa
dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle
kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek
bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir
sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir
algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin
dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü
parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde
karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya
uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son
kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi
vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve
esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil
tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli
olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve
"Gelecek
için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte,
herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her
yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez
daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde
olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden
sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi
bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir
baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî)
bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a
ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye,
şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular
nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler
değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve
çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı, dedi!... Karanlık gökte Mars parıldadı.
Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol
şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı
güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için;
yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir
dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda,
kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili
denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı
söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı
içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların
savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri
verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini
ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin
içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim
o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın
yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin
Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü.
Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu
gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle
bir şiir yazılabilir mi...
Bilitis,
Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir
genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine
ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda
karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını
aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu
kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil
vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız
ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların
fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar
üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla
meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor
kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor
sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer
batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da
bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini
görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları
anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan
devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta
güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz.
Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek
ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve
allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz,
içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri
yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece
Gülleri'
"Gece gökyüzünü
kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş
ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere
gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan
vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan
ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi
ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül
fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı
dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in
Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler
beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki
bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde,
çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda
altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık
duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir
tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme
lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın
uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi
dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun
etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın
yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları
göklerden geçen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel
defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle
imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet
çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya
çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o
sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle,
yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince,
imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim,
gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri,
Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya
dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler
içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve
gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in
Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin
olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller
üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. /
Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul
usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı
gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; /
tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı
"Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç
kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu
dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator
Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de
Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...
Bilitis'in
Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri:
H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları
*******************************************************************************************************************************************************************
****************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey
biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte,
kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi,
yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun
gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici;
ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş
örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba
salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya
Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum
bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda
resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde
yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince;
Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi
buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve
yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın
resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu
durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim
ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi
olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir
tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun
derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam
içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi
peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir
bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda
kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına
dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o
dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla
ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini
buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların
akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı
sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi,
gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer
gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.
Sonuçta
bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların
üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz,
yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki
herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan
bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler
üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir
şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce
sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone
(sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört
dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu
olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle
Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve
Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında
kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara
gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve
katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine,
Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin
yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da
Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin,
T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F.
Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet
tarafından denenmiş ve sone türünde
yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de
Shakespeare, Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu
yolda denemeler yapmış, esim
çağırmışlardır.
Günümüzde
sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi
kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı,
haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına
uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu
yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül
oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza
göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin
niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz.
Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir
dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke
edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz
gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam
yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki
'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir
sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin
ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla
başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi
kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına
ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından
devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan edebiyatındaki
sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin
herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık edip esin verebileceğini
gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı baştacı yapan,
öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz kalıyor: 'O mahiler
ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz
Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken,
onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden
uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana
dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca
öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun
ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız
bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle
birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi,
yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir
kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç
yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil,
/ Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası
değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın
ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka
ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin
terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen
yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci
sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana
yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok
olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki
yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün
bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız
harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk
bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden
önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral
ona bir labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş
firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente
girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu
yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir
sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez
hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden
sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında
bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni
burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer
yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki
amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar
içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara
sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı
yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir
ejder yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara
yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve
dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir
suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin
bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip
şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü
onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda
etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım:
"Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece /
parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben
geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı
sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve
merhaba kainat" (***)
Gerçekte
her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
(
* J.L.Borges,
**
U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet
Necdet / 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda
'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı
ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti,
ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma
(nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde
öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı,
-nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan
dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin
peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde
yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu
ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede,
aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da
gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten
yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama
bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir
ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi
dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz
gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir
yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir
başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey
biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde
adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK
YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...
öykü,
tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline
geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ulus
Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye
çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal
tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak,
belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar
bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede
giriyor.
Yaşam
bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil
yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya
anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir
oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun
(bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden
olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak,
yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin,
oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin,
sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan
zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın
arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor.
Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi
sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini
bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü
yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım
içinde...
>öykünün
edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve
öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister
istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları
titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz
daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya
diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir
oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı
prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor,
şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi
sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla,
bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil,
biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı
ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu
durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya yazını açısından da önemli ve
vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,
deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için
en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek
bir yazınsal yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır
diyebilirim...
>kendinizle
ilgili bilgi verir misiniz?
>
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2004’de Cumhuriyetimiz
tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi
sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli
kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray
Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının
genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra /
Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları
yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal
inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı
Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda
dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı
düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra,
/ gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri
yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı /
Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza
toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama
dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği
bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir
kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden
az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir
hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre
sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
16 / 09
/ 2004
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
FAİK
BAYSAL ve SARDUVAN
(-Söyle köpek
bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli?
-Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..)
Faik
Baysal yaşamını yazına adamış, yaptıklarından dolayı bir kişiden ya da kurumdan
bir şey ummaksızın, sessiz, sakin yaşamış, öldüğünde bir yaprağı bile
kımıldatmamış, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu
insan, bir ulus insanı. Onu yakın bir geçmişte yitirmiştik ne yazık ki...
Kendisiyle
birkaç kez karşılaştım, aramızda sıradan konuşma dışında hiçbir şey geçmedi,
bir yazar olabileceği en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde
görülebilecek türden bir insandı. Ama onun ayrıksı yanının bedeninden değil,
kolayca kavranıp ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandığını kısa süre sonra
anlayacaktım; ne zaman? Ta ki yazınımızın kendisi denli sıradan görünen,
tanıtımsız, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romanı Sarduvan’ı okuyana kadar.
...İşte
Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes
için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı.
Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve
yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün
yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa
yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak
okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.
İnsan
kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi
kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey.
Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun
yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu
gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim
bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın
insanıydı.
Yapıtlarından
Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu)
18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş.
Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar
gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden
harfleriyle buluşmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur
dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader
ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam
sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile
geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik
Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı
doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. /
Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu,
göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya
Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine
canalıcı bir önemi vardır.
Sarduvan
aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan.
Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı
gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu
bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli,
tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve
hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların
birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların
asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman.
Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack
London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları
anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde
yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık
ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz
kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından)
kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte
yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin,
harmanların, ortakçıların arasında ömrü
yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya
karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca
açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü,
yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence
altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy
yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın
salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek
için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti,
değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.
İşte
Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın,
insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan
yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek,
düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden,
bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur
ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların
sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan,
gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları
beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin
yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, böcek-börtü
çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık
atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta,
bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın
gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl yazabilir diye
şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı,
bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!
Sarduvan,
son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın
tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir
Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha
uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.
Kant
her gün evinden saat beşte çıkar komşuları da ona bakarak saatlerini
ayarlarmış, Sarduvan ve Faik Baysal’ın yapıtlarına bakarak yazın gönüllüleri
sanatsal kadanslarına ayar yapabilirler...
Sartre
olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili
geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki
zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o
denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş
sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece
görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik
Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’
Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel
anlamda ona benzeyen, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında
sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı
bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne
kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda
ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla
söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez
misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın,
kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün
balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz,
paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile
demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek,
arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin
demiş!..
Ölüm
yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil
Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek
bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım
derim;
“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, /
Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor
Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak
uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların
yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek
doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza
sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın
asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, /
Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı
suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş
uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile
geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”
Ve
bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu
uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu
başı dumanlı dağlar / Şimdi benim için
yuva oldu / Ama evim aşağılarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin /
Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan
kardeşlere katılacaksın. / Bu yok etme tarlalarına doğru / Ateş vaftizi var /
Bütün acılarını izledim / Kavgalar daha da azgınlaşıyor / Ve daha kötüsü beni
fena yaraladılar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan
kardeşlerim / Değişik bir sürü dünya var / Ve değişik bir sürü güneş / Ve
yalnızca bir dünyamız var / Ama biz değişik olanlarda yaşıyoruz / Şimdi güneş
cehenneme gitti / Ayda yükseğe doğru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli /
Ama o yıldız ışığına yazılı / Ve avcunun her çizgisine / Aptalız savaşırken /
Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”
Umberto
Eco ben düşünmüşsem bir başkası da düşünmüştür diyor, bilime de tanrısal bir
gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... İnsanın yaşamda
kalıcı bir şeyler yapma, yaratma, değiştirme, karşı koyma arzusu bilinçli
olduğu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma ağacının
meyvesine dokunmayı yasaklayan Tanrı için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’
demiş.
Yaşamın
sonsuzluğunda ‘nöronlarımızın ve
aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...
ULUS
FATİH
**********************************************************************************
ADI
MEÇHUL ‘SİYAH KALEM’
Che
Guevara, Küba’dan ayrılırken, Celia’ya yazdığı mektupta; ‘Artık Rozinante’ın
sırtına atlayıp bir kez daha uzaklara (devrimlere) açılma zamanı geldi’ gibi
bir deyi kullanır. Bir çoğumuzu etkileyen bu çağdaş mit aynı zamanda ona
özenen-öykünen pek çok yeryüzü insanı yarattı. İşte ironikde olsa bende
İstiklal Caddesi’nde Rozinante gibi sıska atımın (ayaklarım) üstünde Guevara
denli mağrur değilse de, bir şehir Robensonu gibi hodbin ve de meccani sağa
sola yalpalarken; beni asıl bedbinleştiren, yaz boyunca azar azar çoğalarak
yakıcılığını ta boğazıma kadar sürdürüp, yaşamımı berbat eden ‘ekinsel açlığın’
ruhumda açtığı yaraları onarmaya çabalıyordum ki; Galatasaray’ı geçer geçmez
Kazım Taşkent Sanat Galerisi’ne doğru süzüldüğümde, Barthelmy Diaz kulağıma,
sanki ‘Ümit Burnu’na varmışta, derdime bir umar bulunmuş gibi ‘kara göründü’
diye haykırdı!.. Ve sonunda görsel ve tinsel açlığımın son sınırına gelip doyum
sürecinin başladığını anladım!..
Söz
konusu görüntü bir sergi duyurusuydu ve 11 Eylül-20 Ekim arasında ‘Ben Mehmed
Siyah Kalem, İnsanlar ve Cinlerin Ustası’ başlığıyla sunulan bir minyatür
(resim) sergisiydi. Resimleri; Doğu ve Batı dünyasında efsane haline gelmiş,
kimliği üzerindeki tartışmalar bütün canlılığıyla sürmekte olan Siyah Kalem’e
ait bu resimler ilk kez izleyenlerin karşısına çıkıyormuş.
Söylenecek
çok şey var ama belleğin esirgediklerinden söz edebiliriz ancak... Bir kere
galeriye girer girmez bir çarpınçla kendimden geçtiğimi söyleyebilirim, çünkü
izleyici için bilinçle düzenlenmiş mekân, öyle dolambaçlı ki insan yolunu
yitirmekten korkuyor. Doğunun karanlık ve gizemli katmanlarında ürküntüyle yol
alırken, kırpışan yıldızların bir an için ifritleri ve çaşıtları
aydınlatan karanlığında başına bir şey
gelmeden dehlizleri geçerek; ama hayran olduğu resimleri de görmeden edemeyerek, bir ikilem içinde, ezoterik-fantastik
duygulanımlarla sürüklenip, içine girdiği bir labirentin karaltısında ortaya
çıkan cellâtımsı, tuhaf görüntüye kendini gerçekten teslim etmeye
hazırlanırken, bu köşesinde büzülmüş, yürek durduran ‘ecinninin’ gerçekte tamda
serginin ve bir anlamda izleyicinin de varlığından sorumlu ve sandalyesine
oturarak sadakatle görevini yerine getiren bir güvenlik görevlisi olduğunu
anlıyorsunuz.
‘Güvenilir
bir güvensizlikte’ üst kata çıkarken, gülümsemek istiyorsunuz ama devasa
minyatürlerin sergilenme ciddiyeti ile sizin anlayışınız arasındaki tinsel
bağın hayranlık ile şaşkınlık arasındaki gel-giti bunu sizden alıkoyuyor. Üst
bölümde de aynı güzellik ve görkünçlükte minyatürler (digital kopyalar) sizi
sarıp sarmalayarak içinde bulunduğunuz dünyadan koparırken, asılmış levhalar
bir o kadar ortama denk ve konuyu açımlayıcı bilgiler içeriyor.
Öncelikle
doğuda (bizde); bozkırların Asyasında da, olağanüstü biçimde sanatın
yeşerdiğini, her yörenin sanatının kendine özgü olmakla biricikliğini asal
saymak gerektiğini, ekinsel hegomonyanın yapay, diğer bir deyişle sanal bir
yaklaşımdan öteye gidemeyeceğini düşünürken; Mehmed Siyah Kalem’in Topkapı
Sarayı’ndan ilk kez ruloları alınarak 1910 yılında Münih’teki bir sergide Max
van Berchem’in girişimiyle dünyaya tanıtıldığını öğrenince, gene de
hayıflanmaktan kendinizi alamıyorsunuz.
Düşünün
ki o tarihlerde bir başka Alman Heinrich Schleman Anadolu’nun yurdunu
savunurken ölen ilk kahramanı Troyalı Hector’un yaşadığı yörede kazı yapıyor,
yöresel, arkaik ve eşsiz ne kadar buluntu varsa hepsini kendi ülkesi Almanya’ya
taşıyordu. O zaman sözünü ettiğiniz düşünceyi de, bir kez daha gözden geçirmek
zorunda kalıyordunuz.
Yaşadığı
yerkürede, geçmişin kalıtına sahip çıkma-çıkamama gibi bir sorunu var doğunun,
bu durum yalnız geri kalmışlıkla açıklanamayacağı gibi, egemen güçlerin
tutumunun da bu vandalizme katkısı olduğu kadar; yaşam felsefesinin, dinsel
fatalizmin yeryüzü yaşamını gözardı eden ilkeleri (mantalitesi) ve en küçük
ünitelere dek sokulan kişiden kişiye ve topluma, toplumdan topluma; ve kişiye
yönelik eğreti ve düşmanca tutum diğer sorunlarla birlikte ekin olgusunu da
sahip olamama, üretememe (çağın gerisine kayma) ve değerlendirememe gibi
belirtilerle baş başa bırakıyor... Örneğin bizim Zeus Sunağı Berlin’de (ya Kersepteles’in tacı!),
Afganistan geçen yıllarda Budist Tapınağı’nı kendisi yıktı, ‘Büyük Birader’
Washington, Irak’ta Ulusal Müze’yi yerle bir etti evet ama halkta müzeyi
yağmalayarak bu duruma katkıda bulundu. Sizin zaaflarınız varsa düşman
göklerden bile gelebilir. Aynı şeyi örneğin Japonya’da gerçekleştiremezsiniz,
çünkü onların bu konuda ekinsel bilince sahip ‘Kamikaze’ bir toplum olduğu
söylenegelmektedir.
Gene
de sergide büyük bir mutluluk içinde dolaşırken, Ortaçağın sonlarında yaşayan
Flaman ressam Hieronymus Bosch’un, Mehmed Siyah Kalem’den sonra yaşadığını (minyatürlerde şamanist,
budist, Çin, Uygur öğelerinin yer aldığı ve yaşadığı dönemin Fatih’le ancak
çağdaş olabileceği savlanıyor) düşünerek bir erinç duydum.
Çünkü
Bosch’un resimleri ve düşgücü Siyah Kalem’inkiyle benzerlikler gösteriyordu
(farkları ise Bosch’ta biçimler dehşet vericiyken, Siyah Kalem’in özellikle
biçemi dehşet vericiydi.), hatta ortaçağın kimi ressamları Brueghel veya çok
sonraki Füssli bile sanki ressamımızdan etkilenmişe benziyorlardı. Öyle olsa da
olmasa da bu tip resmin öncüsü en azından Siyah Kalem olmalıydı.
Sergide
büyütülmüş minyatürler çok etkileyici olmakla birlikte, gerçek boyutlarıyla
karşılaşınca düş kırıklığı yaratabilir; ama düşününki Mona Lisa bile kitaplarda
neredeyse gerçek boyutlarından daha büyük sunuluyor bize, çünkü Louvre Müzesi’ndeki
Mona Lisa aslında büyütülmüş bir vesikalık fotoğraf kadarmış. Ne ki; resim
sanatında beğeniye ilişkin ‘küçüldükçe becerinin yükseldiği’ gibi belki de
gizlenmiş bir kural vardır.
Siyah
Kalem’in minyatürlerinde mistik bir dünyada yaşayan toplumlara özgü karabasan,
ürkünün, dehşetin ve görünmeyen bir ‘Vahşi’nin egemenliğinde sürüp giden bir
yaşamın havası solunuyor. Bunun nedeni Asyatik yaşam tarzı diyebiliriz, sosyal
güvencenin (lonca anlayışı) yüzyıllarca geliştirilemediği, site (şehir) devletlerinin
doğuya özgü bir despotizmden ve tiranlardan geçilmediği, kervanların (ticaret
mekanizması) yaratana havale edildiği, bozkırın, çölün uçsuz bucaksızlığındaki
serapta, devlerin, cinlerin icat edildiği, varlığın-yokluğun iki dudak arasında
olup bittiği, topraktan gelenin, toprağa gittiği, herkesin ve her şeyin eni sonu hiçlendiği bir
yaşam düşünün... İşte Siyah Kalem bütün bu hay huyun ve tanrının kılıcının
yalnız hükümdarlarda parıldadığı yüzyılların ortasında son derece gerçekçi ve
dürüst bir yaklaşımı, bir o kadar us dışı ve sürreel bir anlayışla rulolara
geçirmiş.
Toplumcu
sanatı, sosyal gerçekçiliği, gerçekleri olduğu gibi aktarmak ve onu herkesin
anlayacağı bir dille göstermek olduğunda
ısrar edenler için, Siyah Kalem’in resimleri dilerim iyi bir örnek olur. Olağan
dille, tuvaldeki realizmle elbette sanat yapılır, bu bir bakış açısıdır, ama
bunun dışındaki örneğin fantastik bir dil ya da görüngüyü toplumculuktan uzak
saymak, sakıncalı bir yetersizlikten öte bir şey değil. Bu nedenle Siyah Kalem
çağının en büyük sosyal gerçekçisi, toplumcu ve dürüst bir aydını ve zamanına
ayna tutan bugün hayranlıkla izlediğimiz kült bir ressamıydı sanırım...
“Şamanın
büyüsü, keşişin duası, dervişin asası, ilahi gücün esirgeyen kanatları, Aryanın
dili, Asya’nın kalbi, Kalenderiler, Budist hacılar, Fergana vadisi, zorlu
coğrafyanın kıstağında mayalanan Adem ruhu, diyar-ı Herat, iyiyle kötünün
karmaşası, şarkılarla yün eğirmenin kaotik şatafatı; işlerin değirmeni, tutsak
olanın minneti (cinneti mi demeli), gölgelerin cenneti arasında salınan, kör
kuyularda ağarmış cevahirin parlattığı, adı üstünde Siyah Kalem, atların ve
atalarının coğrafyasında; donup kalmış resimler...”
Sergideki
açıklayıcı metin diyor ki; “Güneşin doğduğu topraklarda yaşadım. Asya
haritasını tutuşturan hükümdarların savaşlarını gördüm. İnsanlar ve cinlerle
aynı yazgıyı paylaştım. Adımı, çağımı ve kimliğimi belleğin ihanetine teslim eden zaman, hep hayatımın
üzerinde sürüdü saltanatını. Yalnızca resimlerim başkaldırdı bu mutlak dünya
yasasına. Ürkütücü, çekici ya da şaşırtıcı olmadan, yalnızca insana ait hayatın
izini sürdüm İpek Yolu boyunca. Onlara dikkatle bakın, yaşarken unuttuklarınız,
size kendilerini hatırlatacaklardır.”
Bir
kez daha belirtelim ki, Siyah Kalem’in yaşadığı çağa ilişkin bugün tam bir
görüş birliği yokmuş, resimlerini Türk, İran, Çin ve Moğol etkisinin kesiştiği,
Altınordu, Özbek Hanlığıyla, Türkistan topraklarında yaptığı kabul ediliyormuş.
Resimlerin bulunduğu rulonun bir bölümü yitmişse de, kalanlar Fatih ve Yavuz
Selim döneminde Topkapı Sarayı’na getirilmiş. Sonuçta; kimliği, çağı ve
yaşadığı toprakları tarihin sildiği, gizemli bir sanatçıyla karşı karşıyayız.
Tam doğu mistisizmine uyan bir görüngü...
Bütün
ağıtlar, ne gariptir ki sanatın en güzel, en soylu dalı olan şiirden çıkmıştır.
Yaşamın parçalayıcı ırasının pençesinden kurtulup, esin tanrılarıyla dost
olabilmiş, tarihin bu adsız cengaverini bir şiirle uğurlarken, sayalım ki onun
kaotik yaşamı adına ve resimleri için yakılan bir ağıt olsun. “Hüthüt kuşunun dibinde borusunu öttürüyor
İsrafil / Üflüyor rüzgarı da, Thika’nın ateş ağaçlarına doğru / Kenan yurdu
Ahdi Atik ve Tekvin’e bölünmüş orda / -ayırıp da kasığını- oturuyor. / Ham, Sam
ve Yafet paralıyorlar kendini / ataları Nuh’a lanet yağdırıp / döküyor bir
leğenden / içiyorlar irini. / Karısı; Sara ve Hebron yöresini takas ediyor / -bir başka
kavim- ötede, / sığınıp pazar yerine / tozlu bir Kuran’ıda kucaklayıp / Gazza,
Askod, Aşkelon, Gat ve Ekron’u sayarak / boynunda gümüş, Beyta’nın evlerini
yakıyorlar. / Araf! Ayn Hil kampı toz oluyor karanlıkta / büyüyor gagasındaki
kin, / -ışıktan kılıç- / Ve Salang tünelinde bitiyor büyük çekilme / ve bir
toplanıp bir parçalanıyor gene Nil!.. / Araf; Son değil! / Orada; / Tavus tüylü, kartal gözlü melikeye soruyorlar
gene de / bu tarih öncesi bitmeyecek mi!..”
Yüzyıllar
gelip geçiyor ama; ‘Siyah Kalem’ gene de sizi Kazım Taşkent Sanat Galerisi’nde
bekliyor.
24.09.2004
ULUS FATİH
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
"Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."
"Gürültülü
kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya
eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını
nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. /
Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor
ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. /
Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça
inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. /
Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her
fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca
düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor /
dayayıp başını kahvenin masasına..."
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz
yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın
kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan
Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para
vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle
geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu
atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta,
hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da,
kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların
sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da
çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı, insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa
basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez
cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela,
Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları,
Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam,
Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve
hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!..
İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye
yaslanan bir tarihle avunuyor...
Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba
Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm
cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara
savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren,
günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...
İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini,
tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün
bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş
çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi,
nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor;
Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor.
Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz
sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın
diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden
biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa
da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye
diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel
ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk
gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak
gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor.
Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı
karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman
bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç
sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş
Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir
kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.
Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan
umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir
ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle /
Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek /
anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar
arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin
batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden
/ hiçiliğin kollarına savruluyorum.'
Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel
birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal
benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz
mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm
mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların
toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla
geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul
hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı
barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı
düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun
boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu,
kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm
duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil
gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla
buluşacak...
Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe
etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem /
Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın
arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak,
yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...
Bu
esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki
gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin
Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla
hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın
dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık
sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu
olmayan bir anlatı, bir romans...
Yazın
(eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler
sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve
uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için
Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve
Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip,
ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve
korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek
çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı,
yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam
aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya
ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil
içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme
ortağızdır...
Yazın,
kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler
ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz.
Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı
umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz.
Aynı
Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının
gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle
o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent
değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin
kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok
farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur,
değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına
katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç
düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle
gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde
kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski
çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun
kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili
bir gülümsemem olacaktı.
...
Son
kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık
bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa
yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş
yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa
zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa
hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa,
hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle
beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben
sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç
çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim.
Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var.
Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim,
sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak
ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini
sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını,
tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu
sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri
sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen
de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte
Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde
saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar
duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem
bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki
bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri
aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk
fısıltıları ve üzgü ormanları var...
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim,
elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan
benim kapıları birer birer. / Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. / Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir
kızım, büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül
oluverdim, külüm havaya savruldu. /
Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez
ki kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum
kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler.
&
...
Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife
********************************************************************************************************************************************************************
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir
yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu
olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye
dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş
Borges’in bir öyküsünde (Gizli Mucize); büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, (gözlerinden bir damla yaş
da taşlara doğru süzülürken); ‘zihninde’ yazarak bitirir. İşte bir yazarın
yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir
öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip
amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya
insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye
geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi
korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’
diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu
bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki
bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı
yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...
Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir
kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından
çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı
kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine
eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve
üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu
5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin
şiiri... Ve belirtelim ki tankaların
artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne
saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle
deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o
haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir
şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’
(Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören
balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey
kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda
ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır
sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp
eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek
sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş
birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına
kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği
göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol alırken,
zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı
erguvani biçemlere bulaşmış, usu geri
bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen;
çılgınlıklardan uzak, yarı ironik, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe kavuşan
nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu
gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla
dolduruyor ve haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler,
düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve
çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın
dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle
açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama
şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar,
sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını
küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle tuhaf
böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlar için yaratmadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, esirgeyelim ve sevelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı
mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir
diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne
kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,
çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir
şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi
tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”
vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin
diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak;
‘seviyor musun?..’ diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka
yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna...
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş
mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a,
bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından
Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin)
ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe
geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip
belirlendiği andır...
Bizler imgeyiz; yazı (dizeler)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen
bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar
yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri
birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi
sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü
olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer
biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor,
yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde
bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu,
romanın içinde ‘hikaye’ arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler,
Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatik’den Çin Denizi’ne konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen
prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla
anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı
yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok
edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun
bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa
bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin
içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki
yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel
olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve
Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale
gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri
yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla
hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm,
intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi
durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz
ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın
mahkumlara ancak kadın doktorların tanı
koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu,
Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir
dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere
bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı
bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle
kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların
doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;
Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı
diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek
bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve
kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha
görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife ULUS
FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
İbrahim Yıldırım ve yapıtları üzerine sorular
!- Kuşevinin Efendisi ile Yaralı
Kalmak adlı yapıtlarınız, aynı ruha sahip iki ayrı bedenin nasıl varolabileceği
sorusunu çağrıştırıyor. Bedenden içerik ya da biçemi değil, aynı izlek ya da
düşünün birleştirdiği, iki ayrı dünyayı algılayacak olursak, bunu nasıl
başardığınızı sorabilir miyiz?
2- Yaralı Kalmak
tuhaf bir anlatı, tek mekanda, başladığı gibi biten, kapalı, düşsel, taşra
diyemeyeceğimiz, bir tür Kafkaesk varoş anlatısı, argo bir dünya, sonlara doğru
sert ve ani bir kırılmayla, dile getiremeyeceğimiz bir geçiş var, romanın
gerçekte yazarının iç dünyasında varolan anatomik yapısını bizim için açarak,
Yaralı Kalmak’ta neyi amaçladığınızı analatabilir misiniz?
3- Bir yapıtın yazımı öncesiyle,
yayınlanışı sonrasında ancak yazarının görüp bilebileceği, yazınsal boşluklar,
düşünsel dönüşümler olabilir, bu konuda
ne diyeceksiniz, gelişmeleri (içsel ya da dışsal) nasıl buluyorsunuz?
4- Bundan sonraki
çalışmalarınız ne aşamada, neler yapmayı düşünüyorsunuz, Varlık dergisindeki
Edebiyat Komiseri adlı sütununuzla ilgili, başlangıçtan bugüne düşünceleriniz
nelerdir, bilgi verebilir misiniz?
5-Son olarak yazınseverler
adına kimliğinizle ilgili ve ayrıca kültürel profilinizin oluşum safhalarına
ilişkin özel açıklamalarda bulunabilir misiniz, sizi tanıyabilir miyiz?..
Ulus Fatih
Sonsuzun Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş
gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi
boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir
sevmek karanlığı!..' der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir
övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden
şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve
Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile
gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama
okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu,
öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken
evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren
7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda
yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en
güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız
yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey
düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır,
çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam
diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el
değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir
ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar
ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm
kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri
üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine
hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir
tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en
derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en
belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek
kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın,
salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek
dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya
görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil,
dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli,
tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler,
sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi
hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile,
dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt
olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme
alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya
çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi,
düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi
düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha
da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada,
Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir
mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış,
taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte
yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine
dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini,
bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin" İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü
çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu
korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün
sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını
yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik
bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım
biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz
yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin
tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra,
Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri
anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların
öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle
dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler
taşıyor. Sarp kayalıkların yüksek
girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü
kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl.
Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir
çelişki yaratmakta...'
Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler'
Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın
sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin
beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber
dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..
Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine
acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık
hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem
düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı
tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara
hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular
ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik / -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği-
elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne,
yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye!
/ Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda
et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e
bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp
kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında /
Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif
İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra
hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife
30-5-2002
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç
gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını
bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin
oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve
Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri
Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar
Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in
İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın
betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün
buna benzer bir şeyler yazabilmenin
düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu
duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu
düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden
az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici
etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’
demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında,
sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında
kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale olarak
bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir, yazımı
kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı şair
ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire ulaşmak
insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip, bükerek,
tozanlarına ayırabilir! Öykü yaşama daha
bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça nitemler
değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden uzaklaştırır,
şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir şiir bir
öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek,
bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz
bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu
savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü
kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak
ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar
susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle
doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden
bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı
döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir
markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını
bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben
kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında
izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben,
benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. /
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve
başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben.
/ Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan,
Haydn’la Vivaldi ’yi
inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi gölgeleyebildiğinden
zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar için ölçüt koymakta
kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları da
vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek
korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat
Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
Harry Mathews
EŞSİZ HAZLAR
Orson Welles'in 'Yurttaş Kane' filminde son sahne
çok etkileyicidir, nedeni şu ki büyük basın imparatoru, first tröst Randolph
Hearst inişli çıkışlı olsada yaşamı boyunce hep premier olmuş, narsizmin
doruklarına garkolup, yarı tanrılığın katlarıyla bahşolmuş yaşamında bir türlü
gerçek mutluluğu yakalayamamanın ezikliğiyle ölüm döşeğinde 'Son Yemek' ruhuyla
çevresinde dolanan aziz-e-ler takımına bir sözcük fısıldar:
"Rosebud!.." Bu sözcük
başlangıçta izleyici için bir şey ifade etmez ta ki son sahnenin son sekansına kadar,
ama işte orada alevlerin içinde yanıp sönen köşkte, küçücük bir eşya belirir,
çocukluğun karlı günlerinde, sevinç çığlıklarının, minicik kahkahalara
karıştığı, yokuştan aşağı Sam Amcanın Kulübesi'ne kadar kızaklarla kayıldığı! o
her zaman yarı bildik yollarda kaygısızca gezilip, göz yaşlarının tatlı bir
çığlık, hoş bir ninni gibi süzülüp döküldüğü, orada işte o kızağın içinde,
Randolph neşeyle kaymaktadır ve ama belli belirsiz bir yazı vardır kızağın ön
yüzünde: "Rosebud" yani; Goncagül!.. Bu şu demektir her zaman
kazanmaya alışmış, ancak kardan zarar yapmış, kapitalizmin tanrı vergisi
olanaklarından yararlanmış Hearst, gene de mutluluğu yakalayamamış ve rekabetin
o dizginsiz anevrizmasında geçen yıllarında, sanki günah çıkartırcasına,
lanetlenmiş yaşamda bulabildiği mutluluğun çocukluk günleri dışında bir şey
olmadığını haykırırcasına, yorgun ruhların gizil şiddetiyle yoğrulmuş
dostlarına, sonsuz mutlana ulaştıracak o yaşamsal biliti, onları Eden bahçesine
götürecek o giz dolu formülü fısıldamıştır.
Sonuç şudur, yaşamda peşinden koşturmaya değecek öyle
az şey var ki, saraylarda, hanlarda, apartmanlarda da otursanız, geceleri
Rio'dan Tokyo'ya da uçsanız, akşam yemeği için Kerguelen'de de olsanız, eğer
duyguların değilde paranın sıcaklığını aramışsanız, zorluğa-zorbalığa karşı
durmayıp, yalnızca yararlanmayı ummuşsanız ve zıtlıkların kahredici
egemenliğinde bir gölge gibi yaşamışsanız vay halinize, yaşamınız ahla vahla
bitecek ve öbür dünyanın kapısında sizi yararsız bir pişmanlığın son uğultusu,
o saf çocukluğun, çocuksuluğun pırıltısından başka bir şey uğurlamayacaktır:
Rosebud yani Goncagül!..
Nedir ki çocukluğumuzu hepimiz arıyoruz, ikindi
güneşinin yalımında sürüp giden yolculuklar, bağlarda, bahçelerde kuşların
ötüşleri, ovalardaki kuyular, gökteki bulutlar, narlar, incirler, dutlar,
kadifemsi, gözalıcı püskülleriyle 'köy sultanı' horozlar, yamaçlarda çınlayıp
duran kardeş türküleri... Bütün bunlar öyle dolu, öyle dolu bir özlemdir ki,
kederli dizeleri Nazım'dan olsun;
'Gayri ben bilemem kimlere derler / O pantolonlu
Leyla / Ben eteklikli Mecnun değilsem / Ağlayabilsem ah ağlayabilsem.. '
İşte o çocukluk günlerinde sandıklardan öylesine
çekip okuduğumuz birde kitaplar vardır. Anımsadıklarımı sayayım: Japon Baskını,
Kızıl Sultan Abdülhamit'e Yapılan Suikast, Gobi Çöllerinde, Caryl Chessman,
Filip Noyan... Bunların içinde yalnız Filip Noyan'ı unutmadım, casusluk
suçlamasıyla yurdu Amerika dışında yaşamaya mahkum edilen Noyan, gemilerden ışıklı sahillere baka baka ömrünü
geçirmiş ve öylecede ölüp gitmişti. Otuz sayfalık bu kitabı bitirdiğimde epeyce
ağlamıştım, sonraları kızkardeşimde ağladığını söyleyince neden bilinmez
üzüntümün hafiflediğini anımsıyorum.
O günlerin karmançorman çeşitliliğinden bana kalan
düşünce şu, her şey yazılabilir, her şey yazın konusu olabilirdi ve elimize
geçen her şeyi okuyabilirdik. Tommiks'ten, Kinova'ya, Vatan yahut Silistre'den,
Ana'ya, Gizli Mabet'ten, İnce Memed'e herşeyi... ne karışan vardı ne de
görüşen. Yaşamda; herşeylerden bütüncül bir şey gibi geliyordu bize, evlerden
ovaya, dağlardan anneye, bohçadan reçineye bir sürü çeşitleme...Sonraları bu
durumun sonucu olarak yazınla ilgili herşeyi beğenir, savunur oldum, bunun en
uç örneğini Cağaloğlu'nda elime geçen bir kitapla yaşamışımdır, yanılmıyorsam
yazarı Yusuf Algazi'ydi ve kitap aynı sözcüğü yineleyen yaklaşık yüz-yüzelli
sayfadan oluşuyordu. Bilmem yaşamda Rosebud'u bana benzeyenler var mıdır, çünkü
Yusuf Algazi'yi hala severim...
...
Bu kadar sözün büyüsü nereden geliyor diye sormanın
zamanı geldi, şu an okuduğum kitabın adı Eşsiz Hazlar- (Mastürbasyon Külliyatı / Sel Yayıncılık).
Yazarı Harry Mathews, bu kitap olağan yaşamımızda sıkıntısızca sözünü
edemeyeceğimiz bir konuya, kendi kendine doyum alışkanlığına değinen, övgüleyen
ya da onu soylu bir şeymiş gibi süsleyip püsleyen otonom bir kitap. Okuyunca
üzüldüm, yazarın düş gücüne, bunları ustaca dile getirişine ve büyücül bir
yapıt oluşturup sevebileceklerine iletilmesine. Bizde böyle bir kitap yalnızca
aşağılanır, olmadı yasaklanır, yazarına ise dünyada onca önemli konu varken
böyle yüz kızartıcı bir konuya el attığı için dışlanmaktan tutunda, gizli
çamaşırlarını ortaya koymaya dek ne varsa dökülüp, sunulur, bunlar yeterli
görülmez ise de elbirliğiyle doğduğuna pişman edilir. Oysa başkasını aşağılayan
insan, kendisi de sonunda bir insan olduğu için, bir biçimde kendisini
aşağılıyor demektir. Yasaklama içinse şunu söyleyebiliriz, yazar; ne yazdığının
farkındadır, basansa bastığının. Yasakçınınsa onu okuduğu bilinir! Ve bir Arap
atasözü der ki: Üç kişinin bildiğini tüm dünya bilir!..
...
Enis Batur'un editörlüğünde, egzantrik ve yazının uç
sınırlarından örnekler vermeyi ilke edinen ve Gece Yarısı Kitapları adı altında
yayımlanan bu diziyi bir 'corpus' gibi izlemek gerekiyor.
Oto boşalımın önlenemez ve önerilmez albenisi
üzerine, maşrıktan mağribe, cenubtan, şimale saklı tüm düşler dünyasında
esinlenmiş görüngülere, sessizliğin ruhunun, bu derin gürültüsüne eşlik eden
kantat ve mersiyelere bir bakalım: "Naha, Okinawa'da altmış yaşında bir kadın, en sevdiği
kedisi olan dişi Siyam'ın önünde mastürbasyon yapıyor. Kadının yattığı döşeğin
ayakucuna kıvrılmış kedinin kadını izlerken ki ifadesi, hafif uğursuz bir
aldırmazlık hissi veriyor. Kadını heyecanlandıran ve kedinin oradaki varlığına
neden olan da bu ifade zaten. Birden esniyor kedi, kadın kızgın yağda cirit
atan, una bulanmış bir karides gibi dalıp gidiyor orgazmına."
Orgazm konusunda İberik yarımadasının payına düşen
figürse şu: "Seville katedralinin günah çıkarma kabinlerinden birinde diz çökmüş olan
yirmi bir yaşındaki bir kadın, karşı koyamadığı mastürbasyon alışkanlığını
anlatıyor. Rahip onun günahlarını affederken, kadın ayağa kalkıyor, eteğini
kaldırıyor ve itiraf ettiği günahı tam da şimdi yinelemekte olduğunu gösteriyor."
Şiirin ve mastürbasyonun bir estet adına aynı duyum
altında birleşebileceği umarına yaşamını adayan nevrozlu bir ruhun kitabesi ise
aşağıda: "Mukden'de
tavanarası odasında bir adam, hasır yaygının üstünde oturmuş, Wang Wei'nin
zarif bir şiirini incelerken mastürbasyon yapıyor. 'Sofu bir duyumcu' olarak
tüm yaşamı boyunca şiirin ve mastürbasyonun zevklerini tek bir vahiy anında
birleştirmeye çalışmış. Altmışıncı yaşının bu ılık ilkbahar sabahında, aradığı
yüce birleşime belki de nihayet ulaşacağını hissediyor."
Ekselansları üzerine alınmasın ama tabular ülkesi de
Harry Mathews'in düşlerinden nasibini almış; "Türkiye'nin doğusunda, Erzurum'un dışındaki
bir koyakta ters dönmüş arabasının içinde, yardım beklerken mastürbasyon
yapıyor adamın biri. Elli yaşında, tıpkı on ikisinde olduğu gibi, ne zaman
olağan dışı bir olay (duraklar arasında duran bir metro treni, sahne
değiştirilirken karartılan tiyatro ışıkları) yaşamının olağan akışını bölse,
mastürbasyona başvuruyor."
Bir samurayın payına düşense! dizgi yanlışlarını
anımsatır bir evreyi ya da tam 'o anı' betimler bir gerçellikte sanki!.. evet
gerçellikte -gerçeklikte olamazmış gibi... "Kyoto'da bir yerlerde, yer minderine yatmış,
başını bir eline dayamış, gözlerini televizyona dikmiş, yirmi yaşında genç bir
adam var. Önündeki ekran, ne olduğu anlaşılamayacak kadar küçük bir görüntüyü
televizyondan izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan
izleyerek mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı televizyondan izleyerek
mastürbasyon yapan yan yatmış bir adamı gösteriyor."
Uçuş korkusunun oluşturduğu organorama ise şu:
"Mtabe'deki
delik deşik uçuş pistinden kalkan uçağın içinde, gözle görülmeyen bir şekilde
ama azimle mastürbasyon yapan, ellerini cellabiyesinin ceplerine sokmuş elli
bir yaşındaki muhabir kadın, yanındakiyle sohbet ediyor. Dünyayı dolaşarak
geçen otuz yıl boyunca mastürbasyon onun için, kalkış ve iniş korkusuna karşı,
artık neredeyse otomatik ama hala etkili bir muska olarak kalmış."
Görülüyor ki mastürbasyon yaşamımızda hep başka
dünyaların açılımıyla ilgili bir tür coşum olarak kalmış, lâkin Çekler bu
durumu daha da ileri götürmüş! "Yakınlarda Prag'da kurulmuş yarı-muhalif bir örgüt,
mastürbasyon yaparken aşmak için engeller icat etmelerini istiyor üyelerinden.
Örgütün adı Mastürbasyon ve Memnuniyetsizlikler -kısa adıyla MASMEM. İngiltere
şubesinin belirlediği ilk görev, mastürbasyon yaparken en az üç dinleyiciye
Milton'un "Il Penseroso"sunu okumak. Bu görev ilk olarak Durham'da,
elli yedi yaşındaki bir erkek tarafından tamamlanıyor, "Baldırı ballı
arı" dizesinde boşalıyor adam."
MASMEM artık her yerde! "MASMEM'in Tiflis şubesinin kırk iki yaşındaki
bir üyesi, çevre tepelerde koşmaya çıktığında mastürbasyon yapmaya karar
veriyor. Sevecen bir 'kadın çoban' yüzünden sekteye uğruyor planı, kadın kendi
bildiği gibi getiriyor bu girişimin sonunu! Adam her ne kadar suçsuz olduğunu söylese
de MASMEM'den derhal kovuluyor. Üç hafta sonra da kadın çobanla
evleniyor".
Bilirsiniz romantik olanı hem sever hem affeder
insanoğlu; "Bir
antropolog, Fiji'de, Suva yakınlarında bir kumsalda, Pasifik okyanusunun sakin
dalgalarına doğru hiç utanmaksızın mastürbasyon yapan on yedi yaşında bir
erkeğin yanına gidiyor. Çocuğa bu yaptığı şeyin adını soruyor.
"Tokolano" diyor çocuk -Ay ışığına tutunmak!- demek bu."
Imru ül Kays cinselliğe boşuna övgüler yağdırmamış,
çünkü o varoluşumuzun koruyucu meleği, şeytanın en yakın arkadaşıdır; bir
Faustofeles!..
Eşsiz
Hazlar
ULUS FATİH
Harry
Mathews
20-5-2002
64
Sahife
Sel
Yayıncılık
**************************************************************************
06.01.2008
Ulus Fatih
Andromak
İznik Doğuş
UÖ.Edebiyata nasıl başladığınız konusundaki görüşlerinizi alabilir
miyiz?
Denizli ili, 1955 doğumluyum.İst.Ün.Hukuk Fakültesini bitirdim.Yazına
olan ilgim Yaşar Kemal ve ondan önce küçük yaşta okuduğum kitaplar
nedeniyledir. Örneğin: “Kızılsultan Abdülhamit”e Yapılan Suikast” “Cesaret
Madalyası” “Akzambaklar Ülkesinde” ve otuz sayfa olmasına karşın “Vatansız Adam
Filip Nolan” anımsadığım kitaplar, özellikle Vatansız Adam insanın içindeki;
genlerinde saklı terkedilmişlik duygusu, sonsuza dek süren nedenini tam
bilemediğimiz yurt sevgisi, sevdiklerimize duyulan özlem, nesnelere, bizi
oluşturan zaman ve mekana duyulan onulmaz bağımlılığa ilişkin bende oluşan
yerleşik bilgi ve olumların temel nedenidir. Bu küçük kitap insana öyle bir var
oluş duygusu aşılıyor ki, her şeyin çocuklukta başlayıp bittiğini ileri süren
Freudyen görüşe hak vermemek elde değil. Daha sonra Yaşar Kemal’in ‘İnce Memed’i de öyle etkiledi ki geriye yaşam
boyu süren, yazına, yazarlara ve de sanata duyulan hayranlık ve ilgi kaldı ve
bu da temel uğraşlarımdan biri oldu diyebilirim.
U.Ö : Yapıtlarınızdan ve Artshop Yayınları’ndan çıkan Andromak isimli
kitabınızdan söz eder misiniz?
U.F : Üniversitede; Platon’un Akademisi gibi insanlar , gerçekten yaşama
ilişkin derin bilgiler edinir.Orada en az öğrendiğim şey hukuktur.Çünkü belli
bir birikimi olan idealist insanlar genç yaşlarıyla çevrenizi sarar ve dünya
her gün yeniden kurulur. Şiir, felsefe, resim, müzik orada öğrenilir. Doğal
yaşamımızda sözünü bile etmediğimiz öğrenci yurtları her tür bilginin ideanın,
olağanlığın çarpıştığı ve gerçek mutluluğun yaşandığı daracık
alanlardır.Geçmişteki anarşi ve toplumsal düzensizlik, statüko dediğimiz şeyin
bu güzelliklere asla katlanamadığının göstergesidir.Dünyadaki hiçbir düzen
yeniye ve gelişime açık olamaz çünkü her gövde kendisini savunur. Şiddet ve
karşı koyma azalsa bile en demokratik ve barışçıl düzen değişime gerçek bir
içtenlikle açık olamaz. Bu doğanın bir kuralıdır ve şaşmamak gerekir. Burada
olması gereken hümanitenin yüksek boyutlarda bir etkileşimle durağan ve
değişmekte olanı bir denge içinde çarpıştırmayı sağlamasıdır. Bu düşüncelerle
oluşan birikimi ‘Priamosoğlu Hektor’un Ölümü’ adlı şiir kitabıyla tüm sanat
erbabı gibi ben de ortaya koymaya çalıştım.Daha sonra gene ‘Leandro, Sonsuz Küs
Aias’a, Zümrüd-ü Anka ( Doğa Söylenleri) , Yaban Koku , Demir Kitap ve son
olarak Andromak ki son ikisi öyküdür, birbirini izlediler.Son çıkan Andromak ;
mitoloji , tarih , doğa, felsefe, bilimkurgu ve düşsellikle oluşturmaya
çalışılmış bir öyküler demetidir ve büyük ölçüde deneyseldir.Alışılmış öykü
yapısı yoktur, deneme ve anlatının da araya girdiği aslında tümüyle söylenmek istenenin
dile getirilmek istendiği, biçimlerin aracı olduğu ve yazınsal olarak da bir
ara biçimin oluşturulduğu bütündür.
UÖ: Günümüz edebiyatını nasıl buluyorsunuz
UF : Türk şiirinin dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla
ciddi biçimde ilgilenen herkes bilir ve anlar.Türkçenin de kanımca dünyanın en
gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir.Bir dili yeterli
kılan şiir ve felsefedir.İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını
zorlar.Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulmadığını ileri
sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var, diyelim Alman dili
felsefede çok gelişmiş ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için
ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık sık yapılan bir şey.Gerçek göreceli
olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa
gerektir.Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine
sokulan koyunlar gibi kümeleşirler(oysa sanat tekildir ve bu bireyin ben
merkezciliği anlamına gelmez) ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama
bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz
asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin,
geleceğin, Tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin
son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz
ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın “şimdiki anı” adını veririz ama o
yaşadığımız ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
UÖ.Sizin eleştiri yazılarınız olduğunu biliyoruz.Eleştiri
seçkilerinizden örnekler verebilir misiniz?
UF. Sanata ilgi duyan kişinin hata yapması kaçınılmazdır. Ben de haddim
olmayarak ki sanat haddi olmayanların işidir, resim eleştiri ve sanatın diğer
alanlarına da ilgi duyarak onlarlar da bir uğraşı içine girdim. Az da olsa
resim yaptım.Bizde eleştiri yok deniliyor bu kışkırtıyla ona da yüz sürdüm,
eleştirmen olmak için değil bir kışkırtı olan sanatın bendeki dışavurumlarının
önüne geçemediğim için.Sonuçta idealleriniz ve hedefleriniz doğrultusunda bir
var oluş biçimine ulaşmak istiyorsanız çok parçalanmamak en doğru yol ama
naçizane, sanat beni o denli büyüledi ki ben bir şey olmaktan ziyade olmuşların
parodisiyle bütünleşerek tanımlayamadığım bir yok oluşun ironisini yaşamak istedim.Çünkü
öyle insanlar tanıdım ki sanat erbabı dediğimiz kimilerinden çok daha derin ve
içselleşmiş bir felsefe taşıydılar.Göz göre göre yok oldular ne arayan oldu ne
soran, kendileri de bu yolda en ufak bir kaygı taşımadan yaşadılar onların
yanında isim , resim ya da cismani bir görüntü olmayı istemek iç dünyamda
yalnızca kendimin bileceği bir iki yüzlülük oluşturduğundan ben de sürekli
çelişkiler içinde hep ve hiçin sarmalında yaşamayı, onlarla bir barışıklık gibi
algıladığımdan elimden gelenin ötesine geçmeyi pek düşünmedim ve öylece
yaşamaya çalıştım.Sanatın bir yönü de; yaşamın hiç kimsenin olmadığı kadar
bizim olmasını barındırmasıdır.
UÖ.Zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
SOLARİS
Herkesin yaşamda idealize edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi
havuzlu bir bahçe arar, kimisi kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı
izler, kimisi de benim gibi gözlem yapmayı sever. Bunların bazısı ideal
edilecek bir şey gibi gözükmese de anlatacağım öykünün konumuza yararı
olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden geviş getiren hayvandır’
dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi dahası yinelemeyi alışkanlık
edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları
ne kadar zamanda tuttun demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi
kalan zamanda ne yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir,
çocuklarla oyun oynar, karımla da eğleşirim demiş. Tacir daha fazla balık
tutmak istemez misin diye sormuş, balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok
kazanırsın deyince balıkçı gene, e demiş. Tacir, adam çalıştırırsın,
balıkçılıkta tekel olursun fabrikasyona geçersin diye eklemiş. Balıkçı gene, e
ne olacak demiş tacir dayanamamış daha çok boş zamanın olur, arkadaşlarınla
kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karınla da eğleşirsin demiş!..
Bunun gibi temelde hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş
gibi görünen kimi beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama
onları söylemekten çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş
gibi görünmezler oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın
oluyor mu demeye benzer. Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama
yaşamın gerçekliğine ne yazık ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı
Solaris olacak, Tarkovski’nin Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı
film. Biz ne tür filmler izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi
gösteren aynalar. Oysa insan kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi
türevlerimizin melalini sayısız kez izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok
şaşırtıcı. Bu sirklerdeki karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye
benziyor. Oysa asıl sıkıcı olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara
hep sözünü ettiği savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına
ulaşabilmesi için kendisine yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın veya filin
veya bilemeyeceği bir türün gözünden kendisini inceleyebilmelidir.
Habeşistan’da söyle bir söz varmış: maymunlar çalışmamak için konuşmazdan
gelirlermiş. Yeryüzü tarihinde savaşsız geçen zamanlar, yaklaşık üç yüz yılmış.
Bu durumda ne yaparsak yapalım boşuna uğraşıyoruz gibi bir yeise kapılmamak
elde değil.
Neyse karamsarlığa kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da fir
filozof insandan ümidini kestiği için her sabah gülerek sokağa çıkarmış. Diğeri
ise ümidini koruduğundan kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende
ulaşılmak istenen estetik ve uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
********************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen
ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem
ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince,
öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz
yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne
dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu
yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi
yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan
enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven
bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce,
doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir.
Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan
ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel
olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek
sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın
dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in
“Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların
yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar
dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim
de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “
(Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşılaşsam, anında bozkır güneşi
yaprakları şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşağı
geçen, Kibele’yi bile kıskandıran gözlerine bakarak şu dizeyi mırıldanırım: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasıl bir şey ki,
her anı şiirle yaşayan insan nasıl bir insandır?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doğuyor, büyüyor, ağlıyor, gülüyor, mülkiyetin kırbaç izlerini sırtında
taşıyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapılıyor, doğduğu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakınlarını yitiriyor,
hükümetler değişiyor ve kimilerimiz zamanın ve ölümün baskısı altında yaşamın
anlamını ararken, tutkuyla sarıldığı şiirden bir türlü ayrılamıyor, onun
büyüsüne kapılarak, yaşamını neredeyse şiire adıyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
değer!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldı mı ki?..
Çağımızın iletişim kolaylığı, iletişim zorluğunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dediğimiz nicel çoğunluk artarken, şiirin nasıl olması gerektiğine us
yoran nitel azınlık birden gerçekte şiirsavar diyebileceğimiz bu kalabalığın
kuşatımıyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşması gereken şiiri
eğip bükerek kimliksizleştirdi ve marjını bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini
algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir
şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın
büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat
çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamın geçiciliğine elverirse de, bir gün ona
sırtını dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanın kederini
çarpıştırır ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşılması güç, zorlu çabaların
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çıkamadığı Akheron’da (Cehennem
Irmağı) bulur. Amacı ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun
bireşimiyle olay ufkunu alabildiğine genişleterek, ölümü (zamanı) sanal biçimde
de olsa ötelediği içgüdüsüne kavuşmaktır.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anıları, yaşamın öylesineliğinde unutulup
gidecek anekdotları, kişisel çağrışımları, zamanın yokedici kozasından
kurtarmaya çalışan, aceleci bir ruhun, yalın, yankısız, alçakgönüllü
dışavurumları... Şiir nedir diye tanım aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalışmalıyız, onun okyanusundan içerek ona katılmalıyız, yoksa şiir
ağaçkakandır der ve renkli, güçlü, türevlerine karşı sevecen bir canlıya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çıkabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapıtın, geleceğin geçmişinde de varolup
olamayacağını; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazın eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabını okurken yüreğinin çırpıntılarını duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazı ise, düşlenebilen şey; tanrı biliyor ya bu gümüş paranın
turasıdır!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşından aldığı
notları / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamın şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanın içinde bir
santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir Buluşması / Güldikeni Yayınevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. İlki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikalığına ünlü olacak demişti, eğer 2003
yılının Dersaadet’inde yaşamış olsaydı, geleceğin artık geldiğini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savı da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kımıldamadan konuşan dudaklar, usdışı
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlının sui
generisleştiği böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
mıdır?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancılaştı ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artık yaklaşamıyor bile, çünkü biz onu aşmış bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek
‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya
okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün
insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet
kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile
insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir
ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan
olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşım olarak düşünmemek gerekir,
yüzyılların değişiminin, günümüzde yıllık ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebileceği bir düzeye erişmiş olduğumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örneğin, yarın medya devleri Mars modası veya Tunguska adı altında yeni bir
imaj çağı başlatarak, gündelik literatürü kökünden değiştirip, bizleri yeni bir
çılgınlık kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalım ama gene de, sonumuzun
ne olacağına ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkın görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere
son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte
açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar
gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk
deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir
yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı
okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma,
yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde
bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı
içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum
artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların
fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz,
görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim
ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip
gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden
bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı
var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmış sevgi dolu anılarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
uğraş veriyor, yaşlanınca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençliğimizde geleceği, yaşlanınca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta kralı Menelaos’un karısı Helena’yı
kaçıran Paris, Truva savaşının başlamasına neden olur, yarıtanrı Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldırılıp yalnızca topuğu açıkta kaldığı için, topuğundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafından
öldürülür. Güzellik yarışmasıyla başlayan olaylar Truva’nın yokolması ve savaşa
karışan tüm tarafların başına binbir türlü felaketlerin (İthaka’nın kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanır. Hektor’un, babasının gözleri önünde 14 kez surların çevresinde
sürüklenen cesedi ve adı Hiçkimse anlamına gelen Odysseus’un çektiği çileler
savaşın kör ozan Homeros tarafından dile getirilen diğer çarpıcı olaylarıdır...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir anıştırmayla biter: ‘Homeros olmuşluğum vardır; yakında ‘Hiç Kimse’ olacağım Ulysses gibi;
yakında ‘Herkes’ olacağım; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşkı, erdemi, kötülük ve kindarlığa çevirmede insanın üstüne
henüz başka bir varlık yok diyebiliriz. Ölümü ve acıyı destanlaştırarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nın kutusundan yalnızca
umudun çıkmadığını söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dediğimiz
efsane, yarıtanrılar, çoktanrılılık gibi sağgörü, aslında o günün toplumunun
başını ağrıtan bir anlayışmış.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpeği görmek için suyun derisini kaldırırken
ayın altında yuvarlak başlı dağ horozları ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anılar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı,
her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor
mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya.
Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil
duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum
hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım,
öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne
gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü
dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını
birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık;
beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış
gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız
ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil
mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende
öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice
ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu.
Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama
çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden
birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine,
‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği
sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne
savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza
kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adlı öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlık, bir kırıklığın, dağ başında şırıltılarla
sızısı içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu uğurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşları / gene varırım düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başımın
ağrıları / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pınarından bir avuç içsem /
Can verir mi artık kuytudaki mersinlere serçeler / cıvıldar mı gün ışığı gene
solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar
artık beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah,
yarım kalmışsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanın En Güzel Kadını /
Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sırbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayıp
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularını Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nın dikkate değer bir yaklaşımı var; bilimin sanatın bir
uzantısı, kesenkes onun bir parçası olduğuna inanırmış. Bunun üzerinde
düşündüğünüzde son derece anlamlı olması bir yana Tesla’nın ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insanı olduğunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlarıyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’ın veya Oppenheımer’ın bu
konudaki pişmanlıklarını biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dalı asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatın yüzü sonsuzca yaşama
dönüktür, güzellik, barış ve kardeşliktir sanatın amacı, hiçbir sanat
performansı olmasın ki ölüme çağrı, zulüme davet içersin. Tesla’nın birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarındaki manyetik kuvvetle yakmayı
başarması, bilim alanına “Çin’de bir kelebek kanat çırpsa, Florida’ya kar
yağar” öngörüsünü armağan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örneğin; köşe
başındaki bir market veya bakkal bir yerde yaptığı hizmetin sanatsal bir yönü
olduğuna inansa, sattığı gazeteyle insanların estetik duygularını
geliştirmesine katkıda bulunduğunu düşünse, onlara ulaştırdığı gıda maddesinin
sağlıklı ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
olduğunu kabullenip, satımı içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptığı işte bu tür duygulanımlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayıp bitirse, sanırım dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barışın birliğin yaşamımızdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlık tarihinde alışılmadık, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mı?.. Bilgi ve görgülerimizin alışkanlıktan öte, inaksal
formlara dönüştürdüğü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden değişemez
mi?..Tesla bilimi sanatın bir uzantısı gibi düşünür ya da görmek isterken,
inanıyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygılarından ötürü
bu gerçelliği yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşımlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hırsına bırakınca,
şiddet kolaylıkla vahşete, kâr hırsıda; salt kâr (kazanç) hırsızlığına
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratığı, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakış açımızı da Tesla’nın özlemi gibi salt sanatsal donanımla
yoğurarak belki tanrının bile başaramadığı “Barış’ı” yeryüzüne egemen
kılabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin /
bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su
sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o
insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar
buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte /
suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için
varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi
katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin
Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi,
çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu
aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara
yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin
sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY
BATARKEN KANCAMA’
ŞİİRİMİZİN
UÇARI PRENSİ
Arjantinli
bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem
vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama
bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996
yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir
şairdi Ercüment Uçarı, ama az konuşur olmak nasıl insanları tuhaf bir gizemle
sarmalarsa, Uçarı’nın şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşılmaz
bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandır kimsenin pek ilgi
göstermediği ancak özel bir yaklaşım, eleştirmen veya yazın tarihçilerinin
üstünde oturup düşünebileceği analitik bir çabanın anlaşılır kılabileceği bir
şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayalı, her sözcük kendi içinde bağımsız bir
düzenle diğerine ulanıyor, dizeler böyle akıp giderken, Beykoz’dan Paris’e,
oradan çocukluğun bir imgesine ve oradan uzaysıl bir simgeyle çevren dışına
çıkarken yine örneğin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu.
Abartıyor sayılmazsak hiçbir şiirinin başladığı ve bittiği düşünülemezdi,
yaşamdan bir fragman, bilinç akışı ya da otomatik metine bağlanmış
mekanize-motorize sözcüklerle yazıyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel
bir amaç taşımadan, çağrışımdan çağrışıma geçen, dizelerinin son derece öznel
sürüklenişinde, hiçliği ve hepliği dışlayan bağımsız ve öyle ki bu Ercüment
Uçarı şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşımla dünyamızın, letrist
akımından bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayıp, duygu ötesi; düşkıran bir sonülkü’nün peşinde akıp gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun
haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazılmış olması en şaşırtıcı
yanıydı, bu gizem ancak yazı ile gerçekleştirilebilirdi. İnsan kendisinin
tutsağı sayılabileceğine göre; Uçarı şiirselliğe bu denli uzak bir şiire neden
bağlanmış olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dışa vurmasa da
özgün olmak ister, şiirinin diğerlerinden ayrılmasını, ilk bakışta adının,
sanının sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazınsal
ontolojisi, ‘sığmazlık gerçeği’ karşısında, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayışını olması gerekenden çok
uzağa, olmaması gerekeninde pek yakınına düşürebilir, bu ikisi farklıdır. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayısıyla bizim büyük şiir dediğimiz
her şiir aslında insan anlağının sınırları içinde bir algıyı karşıladığı için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayılabilir. Çünkü
sınırlarımız dışındaki her şey katıksız bir anlamsızlık ve determinist kavramın
dışında sayılacağı için insani sayılmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü
uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca
üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman
sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi
uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep
sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını
en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine
tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı
sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse
bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey
kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda
deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul
görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere
büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği
ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından
poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak
etmektedir.
Uçarı’ya
anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun
bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu
anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş
şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali
Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır.
Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli
yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment
Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için
sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı
ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir
öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak,
bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze-
en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına
düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama
Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği
olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok
yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon
Sisledim’ kitabının adları bile şiirinin
ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle
dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece
sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin /
ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal
uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor
sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ
başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz
suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri
uyurlarken taraçalarında’
İşte
onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı
şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin
bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant
geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u
ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister
tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25.
saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun,
bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı
ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS
FATİH
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz
tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü
ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını
ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan
sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran
kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen
/ Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi
Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve
günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle
savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan
sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, /
elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün
geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim
kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri
fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu
bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht.
Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün
yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana
dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı
yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi
sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil,
değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi
biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07
/ 10 / 2003
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim
yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre
iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl
korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne
sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne
yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu
nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye
düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki
bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı
olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir
damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini
zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da
ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor
kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’
deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en
çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında
bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir
duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks
yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla
bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu
yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde
dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan
bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir
İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu
puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem,
çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle
öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere
yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde,
hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek,
Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey
yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım
sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir,
günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor
artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en
yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan
sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar
sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine
gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan
ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az
uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi
gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın
bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini
kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir
eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende
yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda
ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan
kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok
boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle
geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey,
oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin
tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak
tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel
atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü
gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören
sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler
yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla
uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha
hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın
hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür
içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik
yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi
gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten
bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim
sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla
ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir
diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak
yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir,
tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına
inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir
yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle
yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı
da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış
gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün
altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama
anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin
içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü
bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın
kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik
ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi
sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye
yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar
düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili,
kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak
toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde
dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır,
bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8- Bundan sonra yapmak
istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi
olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak,
kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve
barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı
artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye
çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun
doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara
ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
ULUS FATİH
08.01.2005
Sonsuzun
Ruhu
NEGATİF İMGE
Petrarcacı ya da Beatrisci
yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı
kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak
sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi
sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa
Nazım: 'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi
şeydir sevmek karanlığı!..' der. Bu
dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak
sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa prologdan sonra
konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına
yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'
(Sel Yayıncılık) başlığı altında
yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden
şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve
Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile
gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama
okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu,
öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken
evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren
7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren
yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından
biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka
düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı
dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize
yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen
İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını
unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp
birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte
bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o
günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet
ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız
çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran /
parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge
adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine
sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da
bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve
adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil
kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor,
mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi,
Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen
yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile
kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek
bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara
sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer
düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar, imge olarak ölümü
çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz
ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde,
ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez
alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var
belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve
mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün
hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla
paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm
yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi
içerir... "Gönlümüzde hak edilmiş
ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik
gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle
sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği
veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri
arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;
bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin
pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var: 'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin,
gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını
kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin
öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa
görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle
kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok
eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin
bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar,
çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım
kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü
bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü,
kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz
anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce
dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış
günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına
yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen,
zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize
mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden,
ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını
yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi
düşünmek...'
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine
ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan
Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin
retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte,
tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına
karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir
silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk,
Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını
okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve
ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya
başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman
onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun
karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti
içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin
fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu:
Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde
kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice
yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an
cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda
birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"
İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim,
kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak
üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum.
Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü,
yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur
Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta
yayılışı gibi... Yüzü gülüyor ama içi
ağlıyor: 'Tek bir resimle, en yalın bir
anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile
getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan
bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o
dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış
gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında-
diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta
Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu
kabartma buhurdan, yaydığı
kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve
sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye-
geçmişten geleceğe dersler taşıyor. Sarp
kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün
yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor
sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve
parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'
Geometri
derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı,
karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne
sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı
kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına
süren Enver Paşa'ya kadar!.. Bir mezar
taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu
dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze /
hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk
biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği,
sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün,
binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin,
kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik / -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği-
elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne,
yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin
sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin
İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh
Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu
söylesin: 'Yüklemiş yıldızları arabasına
gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün
altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var ki, Stancu'da yıllar
önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce
yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif İmge / Gece Yarısı
Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82
Sahife
30-5-2002
*
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve öncesinde
bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık yokken
bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek
korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur; ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat
Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek
İçin / Antonin Artaud
MARCEL AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın ‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın
yaşamında bir yeniden doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966
yılında evimize birkaç gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans
anının başladığını bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için
Malkoçoğlu ve büyüklerin oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk
demekti. Akşam, Karaoğlan ve Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet,
Pazar günleri ve Bedri Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi
noktası olan Yaşar Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması
demekti. Yaşar Kemal’in İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin
yerini alan Seyran’ın betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar
büyüleyiciydi ki, bir gün buna benzer bir şeyler yazabilmenin düşünü ve dile getirilmez bir
hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun
-ben kendi şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor
ki, yazarın sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk
doğurduğu duyusuna kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da
bu düşüncelere yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç
bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı /
merhemlerden az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç
bir hançerin yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir
süre sızıları dindiren’.
(Kommageneli Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan)
Sanatın o büyüleyici etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp
‘hiç değilse bir süre’ demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın
düzensizliği” karşısında, sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi
ve sevgi karşısında kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice
Faustlar, Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan
bir risale olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç
dalı şiir, yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür.
Bundan dolayı şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü
gerçek şiire ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi
eğip, bükerek, tozanlarına ayırabilir!
Öykü yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire
yaklaştıkça nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi
kendisinden uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder,
daha açığı bir şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla
eritip yok edemez.
Unutamadığım ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan
kedinin öyküsüdür, bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini
öğretti, yazın günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz
bucaksız sınırlara doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama
‘insana ilişkin her şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını
düşünerek, bilinmeyenin karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka
yapabileceğimiz bir şey yok, yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu
savlamak, bu bir yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü
kullanmak, geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen
dil, durağan toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri
kalıyor demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna
yeniye sırt çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir
şey olabilir mi bilemiyorum. Yakup
Kadri’ye dil olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur,
ruh olarak benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron)
öykülerine benzer biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu
bir prototip, çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar,
bu yüzden acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli,
öyküler belli bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir
‘Provans göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri
de içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü
salt bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp,
labirentlerin içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip
gidiyor. Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi
tekdüze seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan
yazmak öyküye, romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak
için bu tür kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem
oynatabileceği alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek
alkışı hak ediyor, insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu
gerçekleştirmesi kadar olağanüstü bir şey yoktur. Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak
şeylerin peşinden koşma, olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet
yarışçısının konu edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi
anlatmaya kalkınca, anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi
çekincelerle duralıyor. Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler,
öyle olaylar var ki...
Ama bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler
insanı, karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu
anlar susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve
Antimartinlerle doludur. Gene de Sonuncu
adlı öyküden bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost
kilometre taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola
mı döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik
bir markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın
adını bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar
altında kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama
Martin öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç
varıyordu. Bir kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta
sonra Fransa Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve
yarışçıların daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben kardeşinin imgesini ya da
gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen o boşyüce gözlemciden
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın,
tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve başkasının zamanının labirentini bir
türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben. / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. /
Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna
mavi Venüs damlayan, Haydn’la
Vivaldi ’yi inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle
gözleyen, yıllar önce Maraton’da haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı
gösteren, kozmik bir avuntuyla içini çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen,
klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama benim babam Austerlitz’de savaşmıştı
diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş
bir odada oturuyor olabiliriz...
“Sestos’da zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli
bir At’la sevişir Hero” dedi. Öteki,
“ Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara
baktı.
Ne diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen / Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ GÖZÜYLE’
ÜÇ GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların
nescine koymak / o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi /
ne büyük laf / ne derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu
akşam. / Bu akşam bir sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen
Madrid kapısındasın / biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların
(...) Ve ben ne yarın, ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey
yapamam.”
Nazım’ın şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki
iç uyumun görkemi (dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı
biçimde gizlenmiş bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca
bir yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve
içten olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle
bir duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin
dışına çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere
taşımalıdır. Bütün bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden
ayıran kıstaslar herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu
değildir. Yazar, aslında her değerli
yazın yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler,
ayrıca bu özel şey, kendince bir
gerçeklik kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere
ulaşabilmek, dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle
geniş bir gönül oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt
vermekle kalmayacak, iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler
corpusu’nu kara kamunun gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama
bizde de Enis Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini
oluşturuyor yavaş yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör
sayılabilecek yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura
sunarak,
sanıyorum bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar,
sırasıyla, Münir Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan
Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının
devamı veya ona bir nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan
tarihi, anektodal izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü
tarihi gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve
düşünceler 77 sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi
imgelemimize çağrışımlar yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür
kalıcılık sağlıyor. Reader’s Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi
kısacık örgüler. Kitaptan iki alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa,
kemik yığınlarının üzerine inşa eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli
heykeli, iki yüzyılı aşkın bir süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II.
Katerina, Büyük Petro’yu manevi babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de
kendini yüceltme amacıyla, bu heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra,
Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir gözüne. Büyük Katerina hiç
duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır (yeri gelmişken
belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki
kadem uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at
koşuldu, özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında, kendisine
delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında öldüğünü
anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer. Barbaros
(Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla, korsanlıktan
tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan
kahramanına dönüştürmüştür.
Oysa Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma
kalıtımına sahip bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık
öğütleri verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen,
kafasına ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije
savunmasında erzak bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin
düşeceğini anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu
istek kısa sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır,
Osmanlının gücü övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder.
Cellat eşliğinde öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak
dolu çuvalların bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır)
geçer ve celladın anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa
geldiği gibi imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına
dönen askerler büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her
tarafın erzaklarla dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı
oyununda, kalenin henüz güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük
yanlıları, üç gün sonra artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer
alestelerle savaşı yitirir ve Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın
böyle paparazzi-asparagas yanları da vardır.
Antonin Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise,
zamanın dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı
kolunu çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok,
yani et sahibi olmak için, ve öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası
varken ve kazanılacak bir varlık yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı.
Hayvanlarda yedi onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi.
Tat aldı bundan kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi.
Şu pislik tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından
mı, yoksa dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza
dek korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı
kitabıdır ki... Chevrolet’lerin
Buick’lerin kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’
dünyasında olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk
yapıyor. Bizde, üçgenin iç açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde
olduğumuz için, bu durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner
yine okur’ dedirtmemek için okur!
Nazım’la başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki
kırılan kalpler bağışlasınlar diye okunsun,
çünkü aşk akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden
kalan hayale / halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle /
balından mahrum bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve
asi bir su gibi teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır,
başkalarının başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın
sonlarında Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS FATİH
Bir Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
*****************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey
biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte,
kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi,
yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun
gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici;
ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş
örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba
salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya
Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum
bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda
resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde
yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince;
Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda,
tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları
kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve
konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda
inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve
heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir
mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir
tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun
derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam
içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi
peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir
bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda
kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına
dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o
dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla
ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini
buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların
akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı
sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi,
gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer
gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp
gitmektedir.
Sonuçta
bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların
üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz,
yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki
herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan
bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler
üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir
şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce
sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone
(sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört
dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu
olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle
Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve
Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında
kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara
gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve
katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler,
Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler
sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone
1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince
(C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince
(C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi
görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve
romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley,
Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış,
esim çağırmışlardır.
Günümüzde
sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi
kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı,
haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına
uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu
yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül
oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza
göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, şiirin niteliği ve
kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz. Sonuçta şair
seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir dille
yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke
edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz
gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam
yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki
'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak,
bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek,
dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir
tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız
gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun
kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından
devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan
edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık
edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü
İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir
çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz
Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken,
onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden
uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine
çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin
istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına
getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız
bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle
birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi,
yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir
kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç
yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil,
/ Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası
değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın
ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka
ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin terkisinde
dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen yürekler
için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci
sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana
yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok
olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki
yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün
bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız
harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk
bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden
önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral
ona bir labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş
firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente
girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu
yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir
sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez
hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden
sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında
bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni
burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden
çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki
amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar
içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara
sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı
yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir
ejder yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara
yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve
dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir
suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin
bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip
şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü
onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda
etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım:
"Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece /
parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben
geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı
sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve
merhaba kainat" (***)
Gerçekte
her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
(
* J.L.Borges,
**
U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet
Necdet / 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte,
Zeyrek’te, denize yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise
vardı. Duvarları ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir
Malta haçının gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına
yakın binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar,
Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na
kadar hep birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi
ve sessiz bir reveransla oturabilir
miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla,
‘tabi’ dediğimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının
parçalanması diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan
kılında bir evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu,
geleceğin görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını,
nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının
ve sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını,
ama sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı
durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile
görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime
girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu
arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi,
ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından
baktığımda, sırtında siyah, küçük bir
noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı
anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun
uzun konuştu ve sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla
bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir
karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız
nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel
politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak
yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı
genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer
aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum,
yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen
gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz,
onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip
gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları
yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler,
gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne
yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek
günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya
gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen,
bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın,
tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın
padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve
öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız,
harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek
isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e
taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini
imlediği gibi, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı
kolayca tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey
çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle
kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir
canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan
ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor,
açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.”
İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında,
“tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını
çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman
inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi
“İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir
şey yoktur dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken
umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak
istemiyor ve bütün bunlar bir abartı
diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu
karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor ve
diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle
doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu,
İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve
hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor,
çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla
aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ
bırakanları da var:
Kavak,
Türkmendir.
Çınar
ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine
kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan
kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının
yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını
imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi
umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı
isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni
bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur
ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası
vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda
benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler
ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap
kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah
ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış /
Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; /
‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren
kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların
dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”
&
*Aforistika
ya da Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki
Aktunç
Sel
Yayıncılık
64
Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder