GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın
çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu
sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını
ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan
sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran
kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e
ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı
rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta
/ Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’
(N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima
edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi
yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek,
Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik,
çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun,
hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin,
çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek
yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve
genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata
bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe
olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle
savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan
sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, /
elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün
geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim
kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri
fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu
bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht.
Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden
yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak
verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün
yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana
dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı
övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli
olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz
sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07 / 10 / 2003
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim
yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre
iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl
korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne
sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne
yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu
nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye
düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki
bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı
olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir
damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini
zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da
ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor
kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’
deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en
çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında
bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir
duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks yaratarak
bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve mutluluklarla bir düş
gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey kasabasında doğan, onlu yaşlarda
kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir kente göçüp akabinde dönen, bir
süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen, arada Ankara’da yaşayan bir insanın
özgeçmişi de düşten başka bir şey değil artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet
ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir düş olduğu için bu puslu manzara sürüp
gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem,
çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle
öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere
yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde,
hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek,
Beyoğlu’nda dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey
yok, varsa da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım
sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir,
günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor
artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en
yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan
sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar
sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine
gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan
ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az
uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi
gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın
bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini
kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir
eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende
yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda
ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan
kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok
boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı
veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle
geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey,
oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin
tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak
tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel
atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü
gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören
sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler
yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla
uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha
hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın
hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür
içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik
yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi
gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten
bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim
sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla
ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir
diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak
yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir,
tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin
varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak
usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının
tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta
sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike,
soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un
yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey
de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır.
Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü
bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın
kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik
ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir,
bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir
deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde
böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü
kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu
sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu
çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun
tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8- Bundan sonra yapmak
istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya çalıştıklarımızın türevi
olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışacak,
kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve
barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı
artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye
çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun
doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi ve çeşitli konulara
ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için teşekkür ederim.
ULUS FATİH 08.01.2005
ULUS FATİH
*
APOLLİNAİRE VE MİRABEAU
KÖPRÜSÜ
Zaman yanılsamalarla dolu, Rainer Maria Rilke’yi
kadın, George Sand’ı -adı üstünde- erkek sanırdım, sonuçta Rilke, Venüs
güzelliğinde şiirler yazarak, Sand’da, Fobüs (Apollon) giysileriyle dolaşarak
bu ‘minör’ yanılsamayı küçükte olsa hoş gördüler ve yanlışı bilinçaltının
karanlıklarına iterek, anlağımı eskisi
gibi gün ışığında çalışmaya alıştırdılar!.. Geçmişin yeniden yapılanarak,
istenildiği gibi çarpıtılmasına yataklık yapabilir zaman. Bilginin tutsağı
çağımız ise, onun sonsuz denizinde, her şeyi bozumlamanın bitimsiz olanağını
yakaladığı ve bunun haz veren, çıkarcı coşkusuyla yanıp kavrulduğu için, artık
bilgiye de güvenilmezliğin olduğu yeni bir çağın başlayabileceğini tasımlayabiliriz.
Bunun adı sanal ya da plastik çağ olabileceği gibi, asıl özelliği, sonsuz
seçenek sunarak bilginin salt bir yarara dönüştürülmesi ve onun sıradanlaşması
olacaktır. Denilesi ki eyleme göre bilgi çağı eşikten içeri girdiği gibi
sonrası da; sonuçların nedenlerden önce geldiği ve daha önem kazandığı bir çağ
olacak bu kuşkusuz. Kısacası ‘üstünlüğün’ yine haklılık sayılacağı bir çağ
bekliyor bizi... Bilgi-bilişim savaşlarının sürüp gideceği bu çağda, karşıt
güçlerin tek dayanağı, koşullanmaya karşı çıkarak kendi bilgi aurasını
yaratabilmek veya aquariumunda yaşamak olacağı ileri sürülebilirse de, bizim
şimdiden kestirip bilemeyeceğimiz, usdışı ütopik gelişmeler ve kimi ayrıksı
eylemler çağımıza damgasını vurabilir.
Konuyla ilgisini kurabilir
miyiz bilinmez ama, Guillaume Apollinaire’in Dünya Kitapları’ndan Mirabeau
Köprüsü (III Bölüm / Alkoller, Kaligramlar-desen şiirler- ve Başkaları. Çeviri:
Ahmet Necdet- Gertrude Durusoy) adında bir kitabı çıktı. Sözünü edeceğiz, ne ki
optik kaymaya dönecek olursak, Apollinaire’ide Apollon’la ilişkilendirirdim,
üstelik Allahlar Susamışlardı’ nın yazarı Anatole (Anadolu mu yoksa) France ile
karıştırırdım. ‘Anadolu Fransa’ yazarın adına bakıyor musunuz... Guillaume’da, Giyom Tell’i anımsatırdı, hani
şimdilerde ulusalcılığı yakışıksız bulan, anklav İsviçre’nin ‘ulusal’
kahramanını...
Fransızlar, daha doğrusu
batı, kültür emperyalitesini çok iyi kullandığı için, Baudelaire’i modern
şiirin atası olarak sunar. Oysa Baudelaire’in biçimsel hiçbir yeniliğe katkısı
olmadığı için, klasik şair sayılması gerekir. Dörtlüklerle tekdüze bir
anlatımın, M.Ş.Esendal (öykücüde olsa) akıcılığında sürüp gittiği şiirlerin
Frankofil şairlerimizin o çağdaki şiirlerine öncülük yapması için mi
ilkleştirildiğini hala düşünürüm. Oysa modern olan Rimbaud hatta Isidore
Ducasse yani Lautreamont’dur, çünkü biçim ve içeriği birlikte değiştirmek için
çabalamışlardır. Yalnız bu bizim yanlışımız değildir, batı öyle ya da böyle
monarkını sunar, örneğin İspanyol Gongora, metaforu, maddi bağlantıdan ruhsal bağlantıya
(imge) taşımanın yaratıcısı olarak Gongorisma’nın kurucusu modernizminde
başlangıcı gibi sunulur. Gene örneğin Francoise Villon katil ama önemli bir
ortaçağ şairidir, günahkârlığının kahredici etkisiyle, bilincinde açılan
yaralar yüzünden mi şair olduğu bilinmez ama aynı şey bizde olsa, şiir yazan
birinin sonradan katil olmasını belki hoş görürde, katil olan birinin, sonradan
şiir yazmasını pek hoş görmeyiz sanırım. Oysa batı her şeyde olduğu gibi bu
konuda da katıksız bir soğukkanlılık gösterir.
Sonuçta batı hep haklıdır.
Ne var ki haklıdırlar da; çünkü Philippe Soupault ve Andre Breton’un (Yitik
Ülke şiir sitesinde) geçenlerde okuduğum bir metni, o denli çarpıcı ki onların
sürrealizmin kurucularından olsa da, şiir sanatı açısından periyodik sayılabilecek
şairlerinin bile ne denli sıra dışı ve sağlam metinler üretebildiği açıkça
görülüyor. Sonuçta hemen her yenilik neden batıdan geliyor diye düşünürsek
yanıtlardan biri şu olabilir, biz at arabasını ok olmadan koşturabilmenin
yollarını arıyoruz, oysa onlar at arabasını (her zaman) at olmadan
koşturabilmenin yollarını arıyorlar. (ve birde her işe endüstriyel anlamda
yaklaşımı onlar beceriyorlar, örneğin elektriği bulmak için bin kişi birden
çabalayıp, bir kişi izliyorsa, bizde bir kişi çabalayıp, bin kişi izliyor.)
Geleneğe bağlı kalmak her zaman kötü olmayabilir, ama bazen dünyanın
düzlüğünden yuvarlak olduğuna başkaları birden geçiş yaparken, sizin aşamalı
davranışınız, tam düz olmayabilir (engebeli) noktasında, bir o kadar daha
beklemenize yol açabiliyor!..
Gelelim Apollinaire’e, 1880
de İtalya’nın Roma’sında doğmuş, 1918’de Fransa’nın Paris’inde İspanyol
gribinden genç yaşta ölmüş. 1911’de Louvre müzesinden bir heykelcik çalmakla
suçlandığı için, ailevi bilgilerini saklayıp, şiirinde de gizemciliği seçmiş
bir şair. Ayrıca Leh-İtalyan asıllı ailesi nedeniyle 1914’de Fransız uyruğuna
ancak kabul edilebilmiş. O dönemde hiç görmediği halde tropik orman resimleri
yapan Gümrükçü Rousseau ve rölativitenin (görecelik kuramı) değer kazanmasıyla,
resim sanatıyla bu kuramın görüngüsünü (yeni bir sentez, kübizm) elde etmeye
çabalayan Picasso’nun dostuymuş. Ayrıca Louise Lalanne takma adıyla kadın
edebiyatı üzerine yazılar yayınlamış, şiirinin yüksek sesle okunmasını istediği
için noktalama işaretlerini kaldırmış ve zamana egemen olmak düşüncesiyle
yazdığı şiirler nedeniyle avangard bir şair sayılmış. Sonuçta Rabelais
etkisinde ironi ve erotizmi içeren, yoğun karamsarlıktan, kahkahaya, günlük
olaydan, mite geçebilen, şaşırtmacı estetik anlayışıyla, çağına özgü bir şiirin
yaratıcısıymış.
Kitabın Kaligramlar adlı
II. bölümünün sayfasını açalım ve şiirlerinden bir örnek verelim.
(Apollinaire yenilikçi
ruhunu bu kitabında üst boyutlara taşımış, televizyon ve manyetik kayıt bir
yana, fotoğraf, telefon, radyo ve sinema gibi yeni üretim ve iletişim
araçlarının kültürel bir devrimi barındırdığını bildiği için, şiir dünyasında
bu gerçeğin ayrımına ilk varan, önemini ilk kavrayanlardan biri sayılmış, ona
göre dili ve öyküyü yazıya gerek duymadan saklayıp yayan bu yeni üretim ve
iletişim teknikleri, yazıya ve kitap adını verdiğimiz nesneye yeni bir gözle
bakmayı ve onu yeniden sorgulamayı gerektiriyordu. Yazıda bir görüntüdür, bu
nedenle kübist ressamların tablolarına niçin harfler ve sözcükler soktuklarını,
bunun bir kültür devrimi olduğunu pek çabuk anlamış... Apollinaire, 1914’de
kitabının ‘Radyo Dalgaları’ adlı birinci bölümündeki kaligramlarıda içeren
lirik ideogramların yer aldığı bir kitap hazırlamış ve bu kitaba ‘Ben de
Ressamım’ adını vermişti. Bu ad kübist ressamlara verilen şiirsel bir yanıttı.
Şiir, resim ve sayfa arasındaki ilişkilere, çok önceden ‘Hayvanların Kitabı ya
da Orphee’nin Geçit Töreni’ adlı kitabıyla başladığı, tutumunun 1911’lı yıllara
dek uzandığı görülür.)
İşte ‘Bağlar’ adlı şiiri; ‘Çığlıklardan
oluşmuş ipler / Avrupa’yı kesip geçen çan sesleri / Asılmış yüzyıllar /
Ulusları birbirine bağlayan raylar / Biz iki üç kişiyiz ancak / Her türlü
bağdan uzak / Tutuşalım el ele / Dumanları tarayan şiddetli yağmur / İpler /
Örgü örgü ipler / Denizaltı kabloları / Köprüye dönüşmüş Babil kuleleri / Köprü
ören örümcekler / Bir tek bağla bağlanmış tüm sevgililer / Daha başka daha ince
iniltiler / Işığın beyaz ışınları / Concorde ve ipler / Sırf sizi göklere
çıkarmak için yazıyorum / Ey duyular ey sevgili duyular / Anının düşmanları /
Arzunun düşmanları / Düşmanları pişmanlığın / Ve gözyaşlarının / Düşmanları
işte sevdiğim ne varsa’
Yukarıda şair için
açımlanan yaklaşımlar bu şiirde kolaylıkla görülmüyor diye düşünebiliriz, ama
düşünün ki şiir 20. yüzyıl başlarında yazılmış, olasılıkla da 1910 yılı
çevreninde, şiiri okuduğumuzda, örneğin zamanımızda yazılmış olsaydı da
yadırgamayacağımızı düşünelim. Oysa şiir zamana karşı koyar ama görüngüsünü
dönemin içinden geçen seslemlerle gerçekleştirir, Apollinaire’se çağındaki
gelişmeleri öylesine kavramış ve algılamıştır ki bir yüzyıla sığan ve yayılan
bir şiir yazmıştır. Bunu anlayabilmek için dil, konu, biçim bakımından aynı
yüzyılda yazılmış öteki şiirlere bakmak yeterlidir, hatta bazı şiirler öyledir
ki zamanını ele verir, bu bir kusur değildir ama Apollinaire’in sorunsal
edindiğini; ne denli özümseyerek şiiriyle kaynaştırdığını anlamak için kıstas
alınabilir. Kitapta buraya alınamayacak biçimde diyagonal, harf oyunlarıyla
süslü şiirlerde var, şair kaygılarını yalnız içerikte değil biçimde de taşıdığı
için, bugün özgün şairimiz İlhan Berk’in geliştire geldiği ve halen modern bir
tutum olarak algılanan arayışların neredeyse atası konumundadır.
Şimdi sunacağımız şiir ise
(başlangıç bölümü) onun algı dünyasını betimlemek bir yana, trajik biçimde
ölümünü gördüğünü (savaşta yaralanıp, güçsüz düşen bedeni sonunda ölümü
seçiyor) ve Avrupa’da olacakları önceden nasılda sezdiğini kanıtlıyor; (Küçük
Otomobil) ‘1914 Ağustos’unun 31’inde / Geceyarısından az önce Deauville’den
ayrıldım / Rouveyre’in küçük otomobili ile / Şoför ve biz üç kişiydik / Bütün
bir çağa veda ettik böylece / Kızgın devler yükseliyordu Avrupa’nın üzerinde /
Kartallar yuvalarını terkediyordu güneşi beklerken / Derinlerden çıkıp
geliyordu aç balıklar / Halklar koşuşuyordu birbirlerini tanımak için enine
boyuna / Korkudan titriyordu ölüler karanlık konutlarında / Sınırların
bulunduğu yere doğru köpekler havlıyordu’
Sürüp giden şiirde onun
yaşamının dramatik yanını görmek ve gizli bir iç sesin beklenen sona doğru
gidiyor olduğunu anlamak olası, yaklaşan savaş ve insanlık acıları onu öylesine
etkisi altına almış ki şiir gizil bir ağlatıya dönüşürcesine sürerken, bunu
açığa vurmaktan kaçınan bir melodide sanki ona eşlik ediyor...
Apollinaire’de
işte böylesine bir şair olarak genç yaşta bu dünyadan ayrılıp gitmiş. Öldüğü
gün ‘daha çok gençti’ diye insanların üzünçle birbirlerine baktıklarını görür
gibiyim. Şimdi şubatın bu karlı günlerinde, mezarında artık üşümüyordur bile...
Genç yaşta
ölen insanların yüzü bize şiiri anımsatır. Aradan yıllar geçmesine karşın onun
hala şiirlerle anılıyor olması, kırık bir kalp için, garip bir teselli olabilir
belki de!..
Dileriz ki
artık, son iç çekiş köyünde, katmerli sümbüller, dökülen sular ve güller
içindedir... &
Mirabeau Köprüsü
Guillaume Apollinaire
(Çeviri: Ahmet
Necdet-Gertrude Durusoy)
Dünya Kitapları
************************************************************************************************************************************************************
MARCEL
AYME ve DUVARGEÇEN
Rönesans’ın
‘Yeniden Doğuş’ demek olduğunu biliriz ama her insanın yaşamında bir yeniden
doğuş anı ya da zamanı olabileceğini de düşünelim. 1966 yılında evimize birkaç
gazete birden girmeye başlayınca bizim için bir Rönesans anının başladığını
bilemezdim. Bu gazetelerden Cumhuriyet, bir çocuk için Malkoçoğlu ve büyüklerin
oku bakayım neler söylemiş dediği İlhan Selçuk demekti. Akşam, Karaoğlan ve
Çetin Altan (Taş, Şeytanın Gör Dediği), Milliyet, Pazar günleri ve Bedri
Koraman, Hürriyet ise sözünü ettiğim Rönesansın nirengi noktası olan Yaşar
Kemal’in İnce Memed’inin basımından önce yayımlanması demekti. Yaşar Kemal’in
İnce Memed II’si yayımlanırken birincideki Hatice’nin yerini alan Seyran’ın
betimiyle harmanlanan doğanın dile gelişi o kadar büyüleyiciydi ki, bir gün
buna benzer bir şeyler yazabilmenin
düşünü ve dile getirilmez bir hayale dönüşünü o günden beri içimde saklarım.
Peki
ne oldu denildiğinde, verebileceğim en gerçekçi yanıt, bu durumun -ben kendi
şapkamın altında mutluyum- dizesine dönüştüğüdür. O düşünceler hala, güzelliklere erişmek
gibi bir hülya ve tiyatro festivalindeki güzel bir oyunu çocuklarla paylaşmanın
verdiği (geçmişin çocukluğunu -tuhaf bir
deja vu duygusuyla!- bugünün çocuğuna yaşatabilmiş olabileceğim düşüncesinin
erinci) ‘katlanılması güç’ kara duygulu
sevinçler yaşatıp duruyor inanın...
Bu
düşünceler eşliğinde, yazmak o denli önemli bir şeymiş gibi geliyor ki, yazarın
sevgi ve inançla oluşturduğu kitabı eline aldığında bir çocuk doğurduğu duyusuna
kapıldığını düşleyebiliyorum. Tam bunun karşılığı olmasa da bu düşüncelere
yardımcı olabilecek, yazının ve sanatın yazarında ne güçlü duygulara yol açabileceğinin kanıtı
şu şiir:
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin
yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı / merhemlerden
az çok anlayan / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası. / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren’.
(Kommageneli
Ozan İason Kleander’in Üzüntüsü, K.Kavafis. Çev: C. Çapan) Sanatın o büyüleyici
etkisi karşısında, Kavafis burada alçak gönüllülük yapıp ‘hiç değilse bir süre’
demiş, ama inanın yaşamın ölümlülüğü ve “eşya’nın düzensizliği” karşısında,
sonsuza dek diyenlerimiz de olacaktır. İşte bu ilgi ve sevgi karşısında
kitaplar basılmakta, resimler yapılmakta ve ortalıkta nice Faustlar,
Mephistolar dolaşmaktadır.
Marcel
Ayme’ın, Duvargeçen adlı öykü kitabı da Sel Yayıncılık’tan çıkan bir risale
olarak bu sahnede yerini almış bulunmaktadır. Yazın sanatının en güç dalı şiir,
yazımı kolay ama (gerçek şiire) ulaşılması en zor olan türdür. Bundan dolayı
şair ayrıksı ve ironik yaklaşımların öznesi olabilir, çünkü gerçek şiire
ulaşmak insanı, alaydan ayrı tutup, genelden ayırırken, ışık gibi eğip,
bükerek, tozanlarına ayırabilir! Öykü
yaşama daha bağlı ve daha bizdendir, onun için bir şey; şiire yaklaştıkça
nitemler değişerek, uyarılar almaya başlar, şiirleşmek o şeyi kendisinden
uzaklaştırır, şiir karadelik gibi kendisine yaklaşanı yok eder, daha açığı bir
şiir bir öyküyü yutabilir, ama örneğin bir öykü bir şiiri asla eritip yok
edemez.
Unutamadığım
ilk öykü Edgar Allan Poe’nun bir duvarın içine gömülü kalan kedinin öyküsüdür,
bu öykü bana salt korkudan da öykü üretilebileceği gerçeğini öğretti, yazın
günümüzde postmodern sözcüğünü bile ehlileştirerek uçsuz bucaksız sınırlara
doğru yol alıyor, nereye ulaşabileceğini kestirmek güç, ama ‘insana ilişkin her
şey kabulüm’ diyerek usdışının bile ustan kaynaklanacağını düşünerek, bilinmeyenin
karşısında boyun büküp, saygıyla eğilmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok,
yine de günümüzde, öykü ile hikayenin ayrı şeyler olduğunu savlamak, bu bir
yana öykü yerine artık argoda da yer bulmuş hikaye sözcüğünü kullanmak,
geçmişte sol omuzda ne tür melek olduğu
tartışması yapan kavimlere benzetiyor bizi.
Dil
bir organizma, doğuyor, gelişiyor, değişiyor, ölüyor... Değişmeyen dil, durağan
toplum demek, dil ne kadar yerinde sayıyorsa toplumda o denli geri kalıyor
demektir. Bu değişimi yadsımak, anlamdaş olsa bile eskinin uğruna yeniye sırt
çevirmek, bir tür skolastik düşüncenin ağına kapılmaktan başka bir şey olabilir
mi bilemiyorum. Yakup Kadri’ye dil
olarak benzemek bugünün dünyasında trajikomik bir durum oluşturur, ruh olarak
benzemek ama onu yeni bir dille sunabilmek ise modernitenin kendisidir. Dil olarak modernitenin dışında
kalan yazın eri, literatür dışı değerlendirilecek söz tacirliğiyle
yetinebiliyorsa ne mutlu... Bu duruma
engel olunamazsa da, gerçekten yazınla ilgili içten düşünceler taşıyıp, emek
verenler için, her çağdaşın kabul edebileceği bir olgunun ayrımında olamamak,
insanı güz döngüsünde düşen yaprakların üzüncüne boğuyor.
Duvargeçen’deki
öyküler ise, İtalo Calvino’nun (Ağaca Tüneyen Baron) öykülerine benzer
biçimdeler, belli ki Ayme bu tür öykünün atası, ne var ki, bu bir prototip,
çünkü Ayme’ın öyküleri henüz belirgin bir ayrışmaya uğramamışlar, bu yüzden
acı, gülünç, fantastik, realist gibi nitelemelerin hepsi geçerli, öyküler belli
bir ritimde, sevinçli bir merakın hızıyla okunan ve sonuçta bir ‘Provans
göğünde’ dolaştığınızı duyumsatan! sosyal gerçekçi, fantastik öğeleri de
içeren, operanın soap olanının tadında; bir öyküler demeti. Örneğin öykü salt
bir konunun bütünselliğini taşıyor, okuyucuya zorbaca davranıp, labirentlerin
içine sokmuyor, dengeli bir olgunlukla, kışı, yazı, güzü geçirip gidiyor.
Fantastiğe giriyor ama orada kalmıyor, gerçekçi ama bizdeki gibi tekdüze
seyretmiyor, acıklı ama gülünç de olabiliyor.
Duvargeçen
adlı öyküde bütün bu anlatılanların bireşimi var. Bu bakımdan yazmak öyküye,
romana soyunup, birikimlerimizi yansıtmak isterken bocalamamak için bu tür
kitapları okumak gerekiyor. Marcel Ayme yazabileceği, kalem oynatabileceği
alanı, ustaca seçip alçak gönüllülükle onu yazıya dönüştürerek alkışı hak ediyor,
insanın yapabileceğini bilip (bildiğini yapması değil), onu gerçekleştirmesi
kadar olağanüstü bir şey yoktur.
Pindaros’un bir sözü var; ’Ruhum olmayacak şeylerin peşinden koşma,
olanaklar alanını tüketmeye çalış’.
Kitapta
birde ‘Sonuncu’ başlığıyla, Martin adında bir bisiklet yarışçısının konu
edinildiği bir öykü var. İnsan bazen etkilendiği bir şeyi anlatmaya kalkınca,
anlatmayı beceremem ya da büyüsünü bozarım gibi çekincelerle duralıyor.
Yaşamda, Martin gibi komitrajik, ağlanası öyle kişiler, öyle olaylar var
ki...
Ama
bazen de sözünü ettiğin şey bu muydu gibi düş kırıklıkları bekler insanı,
karşınızdakinin faz diyagramının, sizin uzayınızın dışında olduğunu anlar
susarsınız, üzülmezsinizde, çünkü yaşam zaten Martinler ve Antimartinlerle
doludur. Gene de Sonuncu adlı öyküden
bir bölüm sunup, ‘ilk taşı atan’ olmayı göze alabilirim!
“Martin
öylesine yaşlandı ki, gözleri neredeyse görmez oldu. Ama dost kilometre
taşları, hatta her yüz metrede yer alan en küçükleri, sağa mı, sola mı
döneceğini belli ediyorlardı ona. Bisikleti de pek yaşlanmıştı. Bilinmedik bir
markadandı, öylesine eski bir markaydı ki, tarihçiler böyle bir markanın adını
bile duymamışlardı. Boyası silinip gitmiş, pası bile çamurlar, tozlar altında
kalmışlardı. Tekerleklerin neredeyse bütün parmakları düşmüştü, ama Martin
öylesine hafifti ki, geri kalan beş altısı kendisini taşımaya yetiyordu.
“tanrım, ne olursa olsun, iyi bir bisikletim var, bu bakımdan yakınacak
değilim” diyordu. Cantlar üzerinde gidiyor, bisikleti zorlu bir demir gürültüsü
çıkardığı için de çocuklar arkasından taşlar yağdırarak: “Kaçık! Yürüüü!
Tımarhaneye!” diye bağırıyorlardı. Martin iyi işitemiyordu: “Kapatacağım
arayı!” yanıtını veriyordu.
Nice
yıllar vardı ki, bir yarışa katılmaya çabalıyor, ama hep çok geç varıyordu. Bir
kez Paris’e gitmek üzere Sarbonne’dan yola çıktı: Bir hafta sonra Fransa
Turu’nun başlama işareti verilecekti Paris’te. Ertesi yıl vardı ve yarışçıların
daha dün yola çıktıkların öğrenmenin sevincini tattı! “Akşam yakalarım onları” dedi. “İkinci etabı
ben alacağım” Portre Maillot’dan çıkıpda
bisikletine atlarken, bir kamyon yolun ortasına fırlattı kendisini. Martin
darmadağın olmuş bisikletinin gidonuna elleriyle sımsıkı sarılarak doğruldu ve
son soluğunu vermeden önce “Arayı kapatacağım” dedi.
‘Ben
kardeşinin imgesini ya da gövdesini sessizliğin ya da kadehinin aynasında
izleyen o boşyüce gözlemciden daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben,
benim suskun dostlarım, salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını
bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip çözümü sunmuş her türlü insan kinine. /
Bunca gezip dolaşmama karşın, tekil, çoğul, yorucu, garip, kendimin ve
başkasının zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben.
/ Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben.
...Annesinden
ayrı düşmüş bir kuşu yuvasına koymayan, sabahları omzuna mavi Venüs damlayan,
Haydn’la Vivaldi ’yi
inleyerek dinleyen, aşığının yolunu kirpiğiyle gözleyen, yıllar önce Maraton’da
haykırarak ölen, insanı hayvanların şahı gösteren, kozmik bir avuntuyla içini
çeken, diktatörik bir alışkanlıkla gülen, klerikalizmi baş yöntem seçen ve ‘ama
benim babam Austerlitz’de savaşmıştı diyenler!..’ Işığının yanıp söndüğü boş bir odada oturuyor
olabiliriz...
“Sestos’da
zeytin ağaçları altında, Boğaz’ı yüzerek geçen, gece renkli bir At’la sevişir
Hero” dedi. Öteki,
“
Biliyor musun garip bir balık cinsi var, konuşmayan” diyerek uzaklara baktı.
Ne
diyelim; belki bir gün biz de arayı kapatabiliriz...
ULUS
FATİH
ulusfatihattnet.net.tr
Duvargeçen
/ Marcel Ayme / Sel Yayıncılık
‘GÜNDÜZ
GÖZÜYLE’
ÜÇ
GECE YARISI KİTABI
“Ne maveradan ses duymak / ne satırların nescine koymak /
o anlaşılmayan şeyi / ne kuyumcu merakıyla işlemek kafiyeyi / ne büyük laf / ne
derin kelam / çok şükür çok şükür hepsinin üstündeyim bu akşam. / Bu akşam bir
sokak şarkıcısıyım / hünersiz bir sesim var / ve sen Madrid kapısındasın /
biliyorum iki çıplak çocuk gibi / üşümektedir ayakların (...) Ve ben ne yarın,
ne dün, ne bu akşam / seni sevmekten başka bir şey yapamam.”
Nazım’ın
şiirlerini olağanüstü kılan şey nedir... örneğin, dizelerdeki iç uyumun görkemi
(dildeki hüner), uyaklardaki bitimsiz senfoni ve başarılı biçimde gizlenmiş
bilginin varlığı gibi şeyler söylenebilir mi...
Bir
yapıtın başarılı sayılabilmesi için ondan neler beklenir ki, kanımca bir
yapıtta öncelikle, konu örgüsünün işleniş biçimi, sağlam, inandırıcı ve içten
olmalıdır. Yapıt, olabildiğince alışılmışın dışında olmalı, okura böyle bir
duygu vermelidir. Özel ya da yazınsal bir neden yoksa, bildiğimiz dilin dışına
çıkmalı, özgün bir yazın dili oluşturmalı, dili daha ötelere taşımalıdır. Bütün
bunlar genişletilebileceği gibi iyi bir yapıtı diğerlerinden ayıran kıstaslar
herkesçe bilinip, sezilir ama çağcıl (güncel) olan bazen iyiyi
gölgeleyebildiğinden zamanın terazisi ve Demokles’in kılıcı sıradışı yapıtlar
için ölçüt koymakta kimi zaman geç kalır.
Bir
yazar, yapıtının okunmasını elbette ister ama sorun yalnızca bu değildir.
Yazar, aslında her değerli
yazın
yapıtının okuyucuya ulaşmasını, onun herkesçe okunmasını diler, ayrıca bu özel şey, kendince bir gerçeklik
kazandığında bundan büyük mutluluk duyar. Yaşamda bu kertelere ulaşabilmek,
dilemekle olacak şey değildir ama, bunu başarabilen ya da böyle geniş bir gönül
oyununa ulaşabilen az sayıda yazar vardır dünyada, yapıt vermekle kalmayacak,
iyi yapıtları, okumak açısından oluşmuş bir ‘değerler corpusu’nu kara kamunun
gören gözlerine sunacak mutlanla dolacaksınız...
Bu
açıdan Borges, Babil Kitaplığı dizisiyle ün yapmış bir yazar ama bizde de Enis
Batur daha özgün bir yelpazeyle de olsa kendi Babil’ini oluşturuyor yavaş
yavaş. Şöyle ki; değer verdiği bir çok yazarın sıkı ama minör sayılabilecek
yapıtını, Gece Yarısı Kitapları dizisi altında yayımlayıp okura sunarak,
sanıyorum
bir ışık pınarı gibi aydınlatıcı olmayı tasımlıyor.
İşte
Sel Yayıncılık’tan bu anlamda, tam üç kitap çıktı bu aralar, sırasıyla, Münir
Göle’nin Surat Buruşturmalık 52 Metin, Antonin Artaud’dan Tanrı Yargısının
İşini Bitirmek İçin ve Enis Batur’un Elma adlı romanının devamı veya ona bir
nazire gibi düşündüğümüz Bir Varmış, Bir Okmuş’u.
Surat
Buruşturmalık 52 Metin, gözlem ya da gezilerden kaynaklanan tarihi, anektodal
izlenimleri metne dönüştüren renkcil bir kitap, üstü örtülü tarihi
gerçeklikler, güncel sayılabilecek ama son derece ayrıksı olay ve düşünceler 77
sayfalık kitabın bir solukta okunmasını sağladığı gibi imgelemimize çağrışımlar
yükleyerek geniş bir beğeniye dönüşüyor ve bir tür kalıcılık sağlıyor. Reader’s
Digest tadında ama daha edebi, daha felsefi kısacık örgüler. Kitaptan iki
alıntı sunalım; ‘Petersburg’u bir bataklığa, kemik yığınlarının üzerine inşa
eden Çar Büyük Petro’nun at üzerindeki görkemli heykeli, iki yüzyılı aşkın bir
süredir Neva’ya karşı dikilmektedir. Çariçe II. Katerina, Büyük Petro’yu manevi
babası olarak kabul ettiğinden, hem onu hem de kendini yüceltme amacıyla, bu
heykeli yaptırmaya karar verdikten sonra, Finlandiya’da dev bir kaya ilişmiştir
gözüne. Büyük Katerina hiç duraksamamıştır: Büyük Petro bu kayaya yontulacaktır
(yeri gelmişken belirteyim, petro taş anlamına gelir).
Üç
milyon libre ağırlığında, yirmi iki kadem yüksekliğinde, kırk iki kadem
uzunluğunda ve otuz dört kadem genişliğindeki bu dağ yavrusuna yüz at koşuldu,
özel olarak hazırlanmış bir yolda bir yıl süren bir yolculuktan sonra
Petersburg’a getirildi. Büyük Katerina, Büyük Petro uğruna dağları yerinden
oynatıyordu. Saray yontucusu Falconet (Diderot önermişti onu çariçeye) işe
koyuldu ve dev heykeli yarattı, Neva kıyısında. Büyük Petro, yarattığı kentte
bir amblem olarak dikiliyor. Üzerine oturduğu ayı postu uygarlık yolunu
gösterdiği ulusu, atın kuyruğuna sarmalanan yılan, yapıtın karşısına çıkan
engelleri simgeliyormuş. Bu iktidar ve güç yontusunun karşısında, bakanın içine
bir sıkıntı, uğursuz bir şeyler yayılıyor. Kımıldamayan, taş kesmiş, yaşamayan
bir şey var şu saygı abidesinde. Karanlık bir kütle eni konu...’ Diğeri
alıntı ise; ‘Türk tarihi, Barbaros Hayrettin’in seksen yaşında,
kendisine delice aşık gencecik sevgilisinin (son karısı Maria) kollarında
öldüğünü anlatır, Barbaros’un o sırada hasta, yatalak ve kör olduğunu es geçer.
Barbaros (Kızıl Sakal, Barba Rossa, Barba Roja), Kanuni’nin onu donanma komutanı olarak atamasıyla,
korsanlıktan tarihi kahramanlığa terfi etmiştir. Calabrialı yirmilik sevgilide,
Barbaros’un
ne menem bir aşık olduğunun bir kanıtı olarak onu bir destan kahramanına
dönüştürmüştür.
Oysa
Barbaros’un 77 yaşında evlendiği Maria, ne de olsa Eski Roma kalıtımına sahip
bir genç kızdır. Eski Roma’da analar kızlarına hayata hazırlık öğütleri
verirken şöyle derlermiş: Erkeğin zevklerine tatlılıkla hükmedersen, kafasına
ve ruh haline de hükmedersin. Kafasını ve ruh halini denetlersen,
zenginliklerini, topraklarını, kullarını, saraylarını, hatta düşlerini ve
düşüncelerini de denetlersin. Maria’da ana sözü dinlemiş anlaşılan. Barbaros’un Maria’nın gönlünü parfümlerle,
değerli taşlarla, süslü aynalarla, çekmeli sandıklarla, tuvalet takımlarıyla,
eğlenceler, şölenler, şenlikler ve binbir hediyeyle kazandığı söyleniyor. Yaşlı
korsan (yada amiral) üç yıl sonra öldüğünde, Maria sıkı bir mirasa konmuş,
tarihe geçmesinin yanısıra. Maria’nın
eski sevgilisi Alvarez de Guzman’da tarihe geçmiş: geri dönmeyen Maria’nın
ardından canına kıydığı için’
Bilinir
ki bu tür konuların seveni çoktur. Tiryaki Hasan Paşa Kanije savunmasında erzak
bitimi nedeniyle artçı Osmanlı kuvvetleri gelmeden kalenin düşeceğini
anlayınca, Lehli iki askerin yakalanarak getirilmesini buyurur, bu istek kısa
sürede yerine gelecektir. Huzura çıkan askerler aşağılanır, Osmanlının gücü
övülür ve Hasan Paşa esirlerin barbarca öldürülmesini emreder. Cellat eşliğinde
öldürülmek üzere dehlizlerden geçirilen esirler, içi erzak dolu çuvalların
bulunduğu mahzenlerden (çuvalların içinde aslında taş vardır) geçer ve celladın
anlaşılmaz homurtuları ve günahsız oluşları nedeniyle insafa geldiği gibi
imalar arasında kale dışına çıkarılarak salıverilir. Ordularına dönen askerler
büyük bir huşu içinde başlarına geleni anlattıktan sonra her tarafın erzaklarla
dolu olduğunu dile getirirler. Bu karşılıklı aldatı oyununda, kalenin henüz
güçten düşmediği sanısıyla son hücumu erteleyen Arşidük yanlıları, üç gün sonra
artçı Osmanlı kuvvetlerinin yetişmesi ve benzer alestelerle savaşı yitirir ve
Kanije Kalesi de düşmekten kurtulur. Savaşın böyle paparazzi-asparagas yanları
da vardır.
Antonin
Artaud’nun Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin adlı kitabı ise, zamanın
dadaist, bugünün yeraltı yazınını anıştıran, Nietzche’nin köprüaltı kolunu
çağrıştırır, Beckett’le bezeli uyumsuz bir metin. Örnekçe şu olsun: “Bok, yani et sahibi olmak için, ve
öncesinde bir tek kan ve kupkuru kemik hurdası varken ve kazanılacak bir varlık
yokken bir tek yaşamı yitirmek varken
o reche modo
to edire
di za
tau dari
do padera coco
Bu noktada geri çekildi insan ve kaçtı. Hayvanlarda yedi
onu. Bir tecavüz değildi, bu müstehcen ziyafete razı geldi. Tat aldı bundan
kendisi de öğrendi hayvanlık etmeyi ve sıçanı incelikle yemeyi. Şu pislik
tiksintisi nereden geliyor peki? Dünyanın henüz kurulmamış olmasından mı, yoksa
dünya hakkında yalnızca ufacık bir fikri var da insanın, bunu sonsuza dek
korumak istemesinden mi? Güzel bir günde insanın dünya fikrini durdurmuş
olmasından. İki yol vardı önünde:sınırsız dışarınınki, boyutsuz içerininki. Ve
boyutsuz içeriyi seçti. Orayı yapacak tek işin sıçanı, dili, anüsü ya da çükü
sıkmak olacağı yeri. Ve tanrı, tanrının kendisi de hızlandırdı bu tantanayı.
Bir varlık mıdır tanrı? Eğer öyleyse, boktur Öyle değilse eğer, değildir. Değil
de, tüm yüzleriyle ilerleyen boşluk sanki,”
Bizde
hala böyle metinlerin olmadığı gibi bir düşünceye kapılıyorum...
Enis
Batur’un Bir Varmış Bir Okmuş’u ise kendisinin sayı olarak kaçıncı kitabıdır
ki... Chevrolet’lerin Buick’lerin
kelebek camı için bile metin üreten bu yazarımız aslında ‘western’ dünyasında
olagelen bütün gelişmeleri oriental dünyaya
aktararak Gütenbergsi bir Don Kişotluk yapıyor. Bizde, üçgenin iç
açıları toplamı, üçgenine göre değişir demek eğiliminde olduğumuz için, bu
durumun değerini pek bilmiyoruz.
Bu
bakımdan Enis Batur’un kitabını merak eden alır okur, ‘döner döner yine okur’
dedirtmemek için okur!
Nazım’la
başladık Nazım’la bitirelim. Bir aşk şiiri olsun ki ola ki kırılan kalpler
bağışlasınlar diye okunsun, çünkü aşk
akan suları durdurur, gönül sınırlarını kaldırır...
“Sarılıp yatmak mümkün değil bende, senden kalan hayale /
halbuki sen orda şehrimde, gerçekten varsın etinle kemiğinle / balından mahrum
bırakıldığım kırmızı ağzın kocaman gözlerin gerçekten var / ve asi bir su gibi
teslim oluşun ve beyazlığın ki / dokunamıyorum bile...”
‘Eleştirmenin
amacı kendinde uyanan duyguları saptamaya çalışmaktır, başkalarının
başyapıtlarını düzeltmeye kalkışmak değil’ . Bu sözü, 19.yüzyılın sonlarında
Dorian Gray’in Portresi’ni kaleme alan İrlandalı yazar söylemiş...
ULUS
FATİH
Bir
Varmış Bir Okmuş / Enis Batur. Surat Buruşturmalık 52 Metin /
Münir
Göle. Tanrı Yargısının İşini Bitirmek İçin / Antonin Artaud
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir
yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu
olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye
dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş
Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını
bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında
sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede
bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere
çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara
doğru süzülürken; “zihninde” yazarak
bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü
güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip
amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya
insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye
geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi
korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’
diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu
bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki
bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı
yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...
Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir
kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından
çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı
kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine
eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve
üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu
5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin
şiiri... Ve belirtelim ki tankaların
artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla
bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek
zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan
birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir
şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’
(Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören
balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey
kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda
ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır
sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp
eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek
sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş
birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına
kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği
göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken,
zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı
erguvani biçemlere bulaşmış, usu geri
bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen;
çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın
dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü
dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun
yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her
gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu
avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına
sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını
genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice
yapıtlar vererek yazın dünyamıza
verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle
açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama
şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar,
sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını
küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle tuhaf
böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı
mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir
diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne
kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,
çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir
şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi
tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”
vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin
diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak;
Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka
yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş
mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a,
bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından
Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin)
ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe
geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip
belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her
‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ”
dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak
gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor,
yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde
bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu
romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin,
tarihin en önemli dillerinden olduğunu,
Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından,
yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka
manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin
içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki
yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
25.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom
uçakları... Hayalet, bir yerde düşsel
anlamına geliyor... Öbür yandan Pan,
başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için
‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler
‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın
Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var
mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve
uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde
kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi
olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum
ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya
çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile
getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk
öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar
yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel
karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir
metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders
olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek,
şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda
değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı
belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin
esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze
götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir
öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren
havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent
Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül,
türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası;
aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki
kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu
başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık
vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını
alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde
verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten
kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike
tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında
ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi.
Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu
ayırt edemediği durumlar vardır ya...”
“Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli
belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama,
atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl olsa.
Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli
sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı
öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir
odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların
altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda
yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup
etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar
güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel:
Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare
büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine
demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda,
iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın
demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe
demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki,
bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni
görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut
da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse
beni darmadağın edip parçalıyor, siz en
iyisi rüzgara gidin. Ve rüzgara
gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü
ben değilim; şu dağı görüyor musunuz,
tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden,
en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese
iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare
bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor
elimden, siz en iyisi fareye gidin, en
güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada
bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli
ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları,
yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey
olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı
değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna
gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki
sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt
aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin
üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa
Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş
yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı
arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir
ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi
kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak
işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve
içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada içinde
açıkça yer almadığınız bir şeyin, güdülü bir gönül birliği uğruna ve olduğu ya
da olmadığı üzerine ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir
cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel
ödülüne ulaşmak, artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol
açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın
olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını
düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül
olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken
yönsemeye dikkat etmek gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var,
yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karşı
beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da
bir sakıncası yoksa Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale
gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789
önü ve ardındaki kamu hukuku doktrinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin
görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde
deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan
insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda
olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını
azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle
kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı
gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil
engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda
kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince,
karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi
olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu.
Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya
uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay
olmadığı ileri sürülebilir mi... Ama
Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını
(topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum
olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman)
olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye
niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine
‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir
daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka
şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm
ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan
şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez
gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene
bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil
devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi,
gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak, felsefeyi
sefaletle özdeş kılan Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni
sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli
değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına
‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz
kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III.
Ahmet anlayışıdır. Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de
yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle,
sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız
var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu
bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde
sayabiliriz.
***
ULUS FATİH
25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var...
Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz,
kadın mahkumlara ancak kadın doktorların
tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve en kötüsü yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır;
işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir,
ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman
yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler
işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden
yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle
öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine
okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu
düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine
de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat
gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride
gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir
başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS
FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının
gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok
yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi
(anlatı) türleri dışında bize kalıt bir
yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile
olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir
yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’
olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda
da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz
ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın
1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan
derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek
bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz
olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem
gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor.
Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;
bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı
Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları
var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları
hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...
Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm
tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke
ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani
fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha
düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın,
rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in
Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu
ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi
Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir
yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar
Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle
ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler
o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün
‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme
yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir
düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir
atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu
bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren
göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik
öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte,
örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık
olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik
yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için
beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü,
öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola
çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı
Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler
düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye
dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir
öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki
iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın
dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun
alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren
havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent
Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül,
türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası;
aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici
Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen
gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir
ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat
işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler,
yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında,
gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki
kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen
kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri
yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir
halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip
tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları
onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir
mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani
kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi.
Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah!
Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!”
dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin
kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık
çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme,
insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor
diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin
dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp,
küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu
bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa
dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde.
Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.” Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya
da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da
gülümsemişti.
İşte o gülümseme
yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de
buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir
atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu
duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan
eminim.” “Belki de rüyamda görmüşümdür.
İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu
ayırt edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar
genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!” “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da” “Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz,
o da aynı şeye çıkar... ku...”
“Kuzeye.” “Yön değişmez nasıl
olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir
sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli
sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı
öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir
odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların
altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda
yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim,
hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler
yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir
mesel: Cadının biri, fareyi evlat
edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir
gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı
geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre
en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş
en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme
geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve
buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor
musunuz, ne zaman esse beni darmadağın
edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.
Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını
önüne eğmiş, en güçlü ben değilim; şu
dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile
kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa
gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben
değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum,
hiçbir şey gelmiyor elimden, siz en
iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle
evlenmiş ve meselde burada bitmiş.
Yazın dediğimiz şey
hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini
oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa
birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı
okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly
Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her
türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün
fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi
yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece
Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış
şeylerden daha ‘gerçek’ sayılabilir.
Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS FATİH * 06.
03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife.
Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’
Yayını
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal
böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak
oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini
sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir.
Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına
sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş
kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda
tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun
diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış,
yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey
olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı
değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna
gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki
sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt
aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin
üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa
Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş
yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı
arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir
ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi kapandı,
çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek
yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine
katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’
sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda
bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık o ödülün
entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır.
Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine
benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine
uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu
nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekiyor.
Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un
kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer
olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’unda değer yitimine
uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.
ULUS FATİH
21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da
kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?..
Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur.
Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789
önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin
görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde
deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan
insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda
olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını
azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle
kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini,
artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde
ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan
bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası
olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık
Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak
karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu
kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt
paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı
gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil
engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda
kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince,
karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi
olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu.
Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya
uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay
olmadığı ileri sürülebilir mi... Ama
Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını
(topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum
olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman)
olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye
niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine
‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire
yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir
başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir
daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri
arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip
ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır.
Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya
çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır.
Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla
da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. Divan şiirinin yazınsal değeri başka
şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm
ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler
yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan
şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez
gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak
bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil
devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın
organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin
yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek,
doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış
haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir.
Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı
değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi
geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene
bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil
devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i
ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi,
gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın;
dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı
anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar.
Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III.
Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap
ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır. Konu
toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse
ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice
şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini;
en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış açısıyla
kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH
25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi)
kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir
kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı
eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer
Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve
İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve
uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte
bilemediğimiz başka tanrılar mı var...
Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden
uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu
incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak
yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon
kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek
atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince
ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS
FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GALERİ X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz
tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler
dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü
ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç
Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’
idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı
ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz
olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923
ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan
tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin
yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz
kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi
gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’
savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve
kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını
ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan
sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran
kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen
/ Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan
edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer
bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi
Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve
günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik
yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha
bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir
sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak
istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç,
çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak
ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak
durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan
sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, /
piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize
ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün
geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim
kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri
fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu
bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht.
Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün
yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana
dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı
yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi
sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil,
değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi
biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07
/ 10 / 2003
YANITLAR: Ulus Fatih
1- 2005 yılının ilk günlerindeyiz ve deyim
yerindeyse yarım yüzyıldır yaşamaktayım, bir görecelilik sayılacağına göre
iyide kötüde yaşamış olsam yinede elli yıl
korkunç bir zaman dilimi sayılabilir. Nedenine gelince Dağlarca’nın öne
sürdüğü ‘sığmazlık gerçeği’ gibi zamanın baskısı altında eziliyoruz, ne
yaparsak yapalım, bin yılda yaşasak zaman yetmeyecek ve biz geçip gideceğiz, bu
nedenle zamanı iyi değerlendirmek ve daha önemlisi yaşamı sevmek gerek diye
düşünüyorum., en olumsuz koşullarda bile yaşamın sevilebileceğini düşünüyorum.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabındaki
bir öyküde Jaromir Hladik adında bir oyun yazarı var, Hladik yahudi asıllı
olduğu için ölümle cezalandırılıyor ve tam kurşuna dizilirken, gözünden bir
damla yaş süzülüyor ve o anda bitiremediği en büyük yapıtının son perdesini
zihninde yazıp tamamlayarak ölüyor. Burada asla bir sanatçının hırsı ya da
ölümsüzlük arzusunun veya sanat sevgisinin trajik bir görüntüsü amaçlanmıyor
kanımca, asıl anlatılmak istenen Nazım’ın ‘Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’
deyişi gibi, yaşama duyulan sonsuz sevgi ve borçluluk duygusunun, olabilecek en
çarpıcı, en edebi duygulanımının dışa vurumu yatıyordur sanırım. Ölüm anında
bile yaşamdan kopmama arzusunun ve ona bağlılığın kozmik senfonisidir
duyumsanıp anlatılmak istenen. Ama işte bu bağlılık ile zaman bir paradoks
yaratarak bizi çıkmazlara sürüklüyor ve inişler çıkışlar, üzünç ve
mutluluklarla bir düş gibi yaşamın geçip gittiğini görüyoruz. İsabey
kasabasında doğan, onlu yaşlarda kente göçen, sonra okul nedeniyle başka bir
kente göçüp akabinde dönen, bir süre sonra şehirler şehri İstanbul’a gelen,
arada Ankara’da yaşayan bir insanın özgeçmişi de düşten başka bir şey değil
artık. Uzun süredir İstanbul’dayım evet ama bu kez de İstanbul’un kendisi bir
düş olduğu için bu puslu manzara sürüp gitmekte.
2- Sanatsal ve kültürel etkinliklerimden söz edemem,
çünkü bir izleyici ve elden geldiğince katılımcıyım. Geçmişte, özellikle
öğrencilik yıllarında şiirle yakın bağlarım oldu ve başta şiir olmak üzere
yazın alanında okudum ve bazen de yazmaya çalıştım, öykü ve deneme üzerinde,
hatta bir roman üzerinde çalışmalarım var, bunun dışında sergileri gezmek, Beyoğlu’nda
dolaşmak ve bazı geceler resimle uğraşmak dışında yaptığım bir şey yok, varsa
da düşlemekten öte bir şey değil.
3- Sanat anlayışı sözü sertçe bir yaklaşım
sayılabilir ama bu konudaki görüşüm sanatın tersinir olması gerektiğidir,
günümüzde sanat; sanat objesine dönüştürülebilen her şey anlamına geliyor
artık. Oysa sanat, yaşama olabilecek en uzak noktada başlayan ve olabilecek en
yakın noktada duraksayan şey (fenomen-obje) olmalıdır kanımca. Bu bakımdan
sanat insanları anlamaya çalışmaz (onlara yakın, anlaşılır olma vb.) insanlar
sanatı anlamaya çalışmalıdır, çünkü sanatçı bir şey yapıyor, örneğin
savruluyorsa bunun nedeni sensin (izleyici-okur) ve bu nedenle ve öncelikle onu
kamu anlamalıdır.
4- Birkaç gün önce İstanbul Modern Sanat Müzesine
gittim, pazartesileri kapalıyız dediler, bu durum güzel sanatlara olan
ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az
uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi
gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın
bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği ibaresini
kulağıma fısıldadılar, oysa ben sanat için anlatılan en geçerli fıkranın bir
eşeğin kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende
yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun neslinden gelen biri olarak müze olsunda
ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan
kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay ama çok
boyutlu bir şey, örneğin sosyal dengeler birbirine yakın olacak; kişisel
sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde
bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır,
oysa kendimize bağlı sanırız. Bunun gibi ilgiyi artırmak için örneğin
ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum,
ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret
yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
5- Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler
yaratır ki insan üzerinde, dünyayı; bir sanatla uğraşan kişiler ve bir sanatla
uğraşmayan kişiler diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi daha
hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini
daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, çünkü sanat bir kültür
içerenidir) aslında daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik
yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi
gelen muhalif sözcüğü gerçekte tam bir karşılık olup sanat ve sanatçı gerçekten
bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim
sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla
ayırt edilebilir.
6- Bu soruyu sanat bir yetenek değil eğitim işidir
diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak
yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir,
tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin
varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak
usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının
tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta
sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike,
soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un
yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey
de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır.
Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izlerler.
7- Yukarıdaki açıklamaya bağlı olarak, olağanüstü
bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın
kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik
ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi
sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye
yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar
düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili,
kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak
toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil
sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır,
bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir. Bir görüşe göre
Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum
dilini yeni bulmuştur, doğrusuda budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle
oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde
kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok
uluslu Osmanlının, Balkan. Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma
yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta
kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan
Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir
dokunca (müdahale) ya son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalığa son verilmiş
dil doğal yatağına (mecrasına) kavuşarak, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu
anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı
bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla
ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa
basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, Anadolu’nun en uzak bir köşesinde
‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı
söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz
hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir.
Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
8-
Bundan sonra yapmak istediğimiz şeyler, yaptıklarımızın, yapmaya
çalıştıklarımızın türevi olacaktır. Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda
bulunmaya çalışacak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında
yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp
giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep
birlikte yok etmeye çalışacağız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş.
Bunu ‘Sanat toplumun doğal dini olmalıdır’ biçiminde düşünebiliriz. Bu söyleşi
ve çeşitli konulara ilişkin düşünceleri dile getirme fırsatı verdiğiniz için
teşekkür ederim.
ULUS FATİH
08.01.2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder