‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı,
Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Bir Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki
sanat deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı
bile güzel olan tek şey herhalde aşktır
sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü
Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü
tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de
salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi
aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da
bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor
ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan
Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş.
Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama
güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz
olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi
yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar
Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün
diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür
ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu
parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden
geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin
başladığından söz ediyor, Papa alanlara
çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya
belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer
kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve
aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek,
ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada,
sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve
günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal
metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak
bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye
bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya
oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster
kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan
uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin
gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla
İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır
kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir
manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı
zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i
Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton
Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
Sonsuzun
Ruhu
NEGATİF
İMGE
Petrarcacı
ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın
başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde
boyamak sorun...' bu yaklaşım sanatın diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve
önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta
Babu'daysa Nazım: 'Kör olmak ne iyi
şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'
der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü
olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn.
Bu kısa
prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç
noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları' (Sel Yayıncılık) başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir
'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı:
Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir
izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir
aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden
7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar,
Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7
olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir
evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin
içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler,
gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş,
kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara
sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat
yaşatabilir.
Yıllar
önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak
ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde
bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de
okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini
gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret
ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda,
koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz /
ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..."
...
Bu üç
kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu
imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf,
Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit)
uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı
içeriyor.
Mezar
üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir
kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı
dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda
belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu
olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de
Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir
yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile
değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz.
Mezar,
imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan,
sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm,
ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir
levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü
evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim
peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca
bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp
sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan
yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi!
ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...
"Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından
ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam
böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların
çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe
sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi; bu kitaplardan Negatif İmge'nin
çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda
filozofik bir metni var: 'İstediğim
denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini...
Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz
denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm
doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden,
sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi
kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği,
seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana
dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın,
salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek
dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya
görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil,
dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli,
tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler,
sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi
hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile,
dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt
olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme
alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya
çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi,
düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi
düşünmek...'
...
Nobel
Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi,
gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu
sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm.
Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk.
Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir
süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada
topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda
şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur
hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden
sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını
kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük,
beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası
gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun
artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye
hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize
nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra
dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin
Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi:
"Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını
bilmelisin" İçime bugüne dek
tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa
da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip
'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer
değiştirdiler...'
...
Yazınımızın
gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın
erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı,
ışığın boşlukta yayılışı gibi... Yüzü
gülüyor ama içi ağlıyor: 'Tek bir
resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak
tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin
- karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı
simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz
özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki
Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda
ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan
yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla
geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu
tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten
geleceğe dersler taşıyor. Sarp
kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün
yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor
sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve
parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'
Geometri
derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara
madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve
öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan,
doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya
kadar!.. Bir mezar taşından yayılan
kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir
selâm olsun...
'Marx
diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu
gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve
kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı /
Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. /
Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette
gelecektir derdik / -Mutlak gelen
gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk
yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan
güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol /
'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den
Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia
Stancu söylesin: 'Yüklemiş yıldızları
arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor
şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...'
Ne var
ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!..
Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...
Negatif
İmge / Gece Yarısı Kitapları /
ULUS FATİH
*Sel
Yayıncılık / 82 Sahife
30-5-2002
****************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
YOKLUĞUNLA
ÇOĞALARAK
"Soneler"
Zamanlar
boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve
onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya
dönüşmüştür.
Örneğin
Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki
çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği
hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam
tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe
başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara
olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle
oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey biliyorum
oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte, kurulu
düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi, yazık
ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki,
gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates,
baldıran içerek, ölümünü kendi eliyle
gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik
(kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı
coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış,
gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan
ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz
ölümü gerçekleştirilmiştir.
Bunun
gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici;
ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş
örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba
salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya
Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum
bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe
(fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına
karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi
kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.
İslamda
resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde
yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince;
Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi
buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve
yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri
ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda
inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve
heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir
mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir
tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun
derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam
içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi
peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir
bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda
kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına
dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o
dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla
ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini
buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların
akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı
sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi,
gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer
gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp
gitmektedir.
Sonuçta
bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların
üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz,
yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki
herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan
bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler
üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir
şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce
sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi
yanılsamalar olası bir görelim...
Sone
(sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört
dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu
olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle
Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve
Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında
kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara
gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve
katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler,
Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler
sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone
1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince
(C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince
(C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi
görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve
romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley,
Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış,
esim çağırmışlardır.
Günümüzde
sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi
kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı,
haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına
uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu
yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül
oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza
göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine
(klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor
olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi
sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin
niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz.
Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir
dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke
edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz
gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam
yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince
(gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve
eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi
bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı
kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir
olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki
'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak,
bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek,
dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir
tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız
gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun
kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.
Modernliği,
sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu
şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini
Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan
İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından devşirilip
biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan edebiyatındaki
sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin
herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık edip esin verebileceğini
gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı baştacı yapan,
öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz kalıyor: 'O mahiler
ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz
Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken,
onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden
uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana
dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca
öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun
ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık
taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca
Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan
Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil
pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve
mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla
Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız
bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle
birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi,
yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir
kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç
yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil,
/ Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası
değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de
uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka
ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı
kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın
sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların,
rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin
terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen
yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...
İkinci
sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana
yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok
olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki
yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün
bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. /
Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir
düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız harf,
hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum:
Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? /
Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl
kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır,
şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür."
İlk
bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden
önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral
ona bir labirent yaptırdığından, büyünün
geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin
yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş
firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente
girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu
yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir
sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez
hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden
sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında
bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni
burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer
yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki
amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar
içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara
sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı
yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir
ejder yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara
yaslanmış merdiven, boş boya kutuları ve
dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı... Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin
görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir
suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder...
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un
serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki
havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl
ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız
onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!.. Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok,
ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç
var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!..
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız
bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder,
dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler
söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir
suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin
bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip
şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü
onlara herkes inanır dedim...' ) (**)
Veda
etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım:
"Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece /
parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben
geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı
sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve
merhaba kainat" (***)
Gerçekte
her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin
olmadığı bir yaşam neye yarar. Gelecekte
mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık
çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek
denli, bahtınız açık olsun... &
(
* J.L.Borges,
**
U.Fatih,
*** N.Hikmet )
Yokluğunla
Çoğalarak / Soneler /
Ahmet
Necdet / 55 Sahife /
Artshop
Yayınları
****************************************************************************************************************************************************************************
Sorularimiz:
1.
Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme
sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha
öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve
olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu
bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan
Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim
düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı
değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir
(yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda
'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı
ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti,
ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma
(nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde
öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı,
-nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç
olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse
(burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun
Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle
bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla
Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda
kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler
barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu
nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda
tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır.
2.
Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine
inaniyor musunuz?
Duygu
ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize
etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden
değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu
nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi
ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat
bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine
düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı
forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve
düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında
hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da
gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten
yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama
bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir
ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz
şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz
gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir
yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir
başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey
biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde
adlandırmaktayız.
3.
Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü
veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım,
yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması
istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik
kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz,
adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan
kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir
-ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak
bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı
bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile
gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir
yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.
KAÇAK
YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...
öykü,
tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür
haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?
Ulus
Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye
çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal
tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak,
belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar
bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam
bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil
yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya
anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir
oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun
(bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden
olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak,
yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin,
oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin,
sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan
zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın
arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor.
Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi
sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini
bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü
yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım
içinde...
>öykünün
edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?
U.F Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve
öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister
istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları
titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz
daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya
diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir
oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı
prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor,
şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi
sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla,
bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil,
biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı
ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu
durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya edebiyatı açısından da önemli ve
vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,
deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için
en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek
bir edebi yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır diyebilirim...
>kendinizle
ilgili bilgi verir misiniz?
>
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir
şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı
çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala
atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de
seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; /
Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik
soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir
ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava
tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak
yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp
gidenlerden? “ (Çeviri: C. Çapan)
Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi
yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi
geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz
sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki,
her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor-
doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda
taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu
topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor,
hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin
anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun
büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam
boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye
deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?..
Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle;
şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us
yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin
kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri
egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye
dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın
yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi
olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar,
çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün
asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca
oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir
kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar
altına alındığı, iki yüzlü Janus
veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı
günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da
bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir
toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin
yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri
vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın
içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü
eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun
kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı
başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin
hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik
duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona
sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini
çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin
ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da
(Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme
arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani)
sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.
Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek
isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu
doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı
var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey
istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu
uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında
durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup
gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan
kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü
dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz
almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir
agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya
benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik...
Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup
olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder.
Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz,
çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin
turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü
yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok
sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür
bilinmez ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla
aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara
örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi
notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte
barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce /
içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya / onları gören olmadı /
cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir
çiçek...
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen
bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur
saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan
ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün
eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep,
bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan,
mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan
sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç
yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci
olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da
bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz.
Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi
zaman bir sevince yolaçarak anlağımıza
çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile
böyledir:
“İkindi güneşinde /
uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama
geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak
bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa
gerektir.&
ULUS FATİH * 15.08.2003
Elif Sorgun / Şiir
Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife
DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI
Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy
Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003
yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi.
Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da
günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi
makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui
generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var
midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu
kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi,
geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama
günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde
kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık,
öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya
da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak
kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in
sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi
varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı,
kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu
ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza
dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye
çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir,
yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara
indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir.
Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir
imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir
çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun
ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi
belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu
söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar,
özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından
kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız
dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir.
Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta
tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi
anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan
bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz
kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı
yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar,
egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca,
belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir
umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her
gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani”
(Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker
öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız
anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda
geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için
ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir
paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var
biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı
Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir,
sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda
insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve
Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi
kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u
ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan
okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan
öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa
karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya
düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle
sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde
sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler
savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir...
Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi;
yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’.
Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu
tek bir tümcede vurgulanabiliyor.
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne
henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak
içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve
öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca
umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz
efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun
başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te,
denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken
ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok.
Öyküler, gerçekçi, dingin, içten geçmiş
zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta
yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi
uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe.
Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu
pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve
güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede
geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor
gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi?
Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller,
çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı
gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var
mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe
duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.” Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel
Kadını adlı öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe
çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı
yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz
üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada
tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık.
Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum.
Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum
ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim
bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi,
anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu.
Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden
bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’
diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu
salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün...
İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’
Son olarak ‘Sevişme
Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla
hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı
belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla
sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik
edebilirsek ne mutlu bize.
‘Bitti artık ey
sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp
giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra
geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir,
elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı /
Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu
dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke,
başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç
içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün
işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman
kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz
sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
ULUS FATİH
01.09.2003
Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel / Etikus
Yayınları / 240 Sahife
ESKİMEMİŞ
ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”
‘İyi bir sıçrayış
gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip
sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük
fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir
uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde
düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir
fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi
şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa
veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu
konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla
ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca
yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat
performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden
çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi
başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar
yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe
başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü
olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini
geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin
saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri
oldugunu kabullenip, satimi içtenlikli
bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle
gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem
de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye
düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel
dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal
formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez
mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken,
inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü
bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia
ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .
Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik
iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca,
şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina
dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki birgün içimizdeki şiddet genini denetler,
kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla
yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen
kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir
geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni
bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve
yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal
bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna
zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden
boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda
böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü,
karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok,
tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki
daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o
eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi
çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan /
palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç
geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan
/ ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve
devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi
/ gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan
kayanın /
o insan ki /
gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik
ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış
yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara
kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan
için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine
kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter
/ kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu
/ boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan /
ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için
varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner
işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa
da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış
çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan
anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt
ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna
sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /
ve fısıltısı
ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim
demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım /
duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım /
dünya benimdir’.
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş
acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı
Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga
bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin
savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki
bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara
bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum
ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı
unuttum. /
Anne ben kimim? /
büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan
toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara /
parası olanlara!.. /
Anne... benim annem
kim?.. /
Küçüğüm, tarihi
katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin
Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum
ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular
üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız
biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki
insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta,
giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde
‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın
kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor
ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin
uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler,
evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&
ULUS FATİH
18.10.2003
Ozan Telli /
Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi / 72 Sahife
‘AY
BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN
UÇARI PRENSI
Arjantinli
bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı
özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi
aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın
erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım.
Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle
önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla
daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı,
konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek
belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun
ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini
zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına
yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları
doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar
günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.
Bir
şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle
sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz
bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi
göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin
üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir
şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir
düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e,
oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina
çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu.
Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi,
yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş
mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel
bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel
sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment
Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist
akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini
harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve
öylece de veda etti gitti.
Onun
haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici
yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin
tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden
baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da
özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin,
saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz
bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal
ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist,
dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok
uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu
öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin
dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz
her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için
bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü
sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin
dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.
Sözü
uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için
kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman
sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi
uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep
sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını
en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine
tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı
sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse
bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey
kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda
deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul
görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere
büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği
ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika
adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.
Uçarı’ya
anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun
bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu
anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş
şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali
Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır.
Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli
yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment
Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için
sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı
ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir
öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak,
bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze-
en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına
düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama
Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği
olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.
Onun tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok
yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon
Sisledim’ kitabının adları bile şiirinin
ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle
dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece
sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin /
ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal
uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor
sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık /
dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının
büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar
göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler
ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor
mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı
yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli
renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan
elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir
selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat
ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz
çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ
başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına
yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken
taraçalarında’
İşte
onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı
şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin
bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant
geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin
ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli /
istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino
rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs /
üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri /
ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının /
dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının
önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar /
iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına /
boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır
akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede
şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı
kasketine’
Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u
ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister
tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25.
saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun,
bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk
kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.
12.11.2004
ULUS
FATİH
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder