29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 11















***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.



****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
*
AÇI DİREKLERİ

Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı uzun yıllar oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç yıl öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolu mu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç görülmemiş olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      

                   

ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ

Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla, işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider, köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak, dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır, taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde, arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün, arkadaşlığın ne anlama geldiğini öğrendik! der.

Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.

Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır. Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.

Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir. Bu  da insan ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...

Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne ilişkin söyleyebileceklerim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya savaşının talihsiz prensi Hektor'un karısı olmasıdır. Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı var mıdır.

Bir başka Andromak söyleninde ise bir erkek ve bir köledir Andromak (bir çocukluk anısı olduğu için Ezop masalında adı geçen bir Androkles ya da başka bir ad olabilir mi bilemem ama zaten mitoloji söylentiyi de içerir bir bakıma), bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere sırasını bekleyen Andromak, aslanın kafesten salınmasıyla ortaya çıkar ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Andromak'a sürünür. Çünkü o; ormanda Andromak'ın, ayağından dikeni çekip çıkardığı aslandır... Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur.&



Arakne;
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı



******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
*
ULUS FATİH
*
SOLARİS
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

(Orada fotonlar rüzgârıydık / Tesla'nın tinine; tütsüler yakılırdı. / Değirmenin terazisi elektron yontusu / Buz dağları plânkton geçidinde / Bulutların hızı düşündürüyor / Kasırga kırmızıydı pazar yerinde. / Göz yaşları süt olurdu Roksalan'ın / Bizanslı atlı saçlarını onarırdı / Gorgon paraşütüyle inerdi gizemli kaz / Karanlığın peçesi, dağıtırdı beyaz eti. / Uyanırdık! / Arakne; / çırpınır / çırpınır / çırpınırdı)

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden, bir açımlama yapalım; Günümüzde şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir...

Şiir çıldırtıcıdır, tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu!... imalı bir şiirsellik ya da eleştirel bir ima mıdır...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüz de şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...






















































ULUS FATİH
          *
TANKALAR KİTABI

Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad verilebilir... 
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde;  büyük yapıtını bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...

Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri...  Ve belirtelim ki tankaların artarda eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda  ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun, / Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda, bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5) ‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor / Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı erguvani  biçemlere bulaşmış, usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...  Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza  verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını küçümsememeliyiz;  yeryüzü öyle tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz...  Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
 “Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,  çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”  vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak; Seviyor musun?..  diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin...  Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik, ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip belirlendiği andır... 

Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama çocuk bilemedi.  Ve tanrım bana bir tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı çocuk.  Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”

Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu,  Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen  prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara  konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu olsun...&

ULUS FATİH
22.09.2005


Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir

Broy Yayınları / 44 Sahife.





********************************************************************************************************************************************************************************************************




ULUS FATİH
         *
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






























Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   
























********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                      
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************






























Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...