29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 12














Sonsuzun Ruhu         
NEGATİF İMGE

Petrarcacı ya da Beatrisci yazın söylermiş gibi ressam de Kooning der ki: 'Yüzyılın başında insanı kırmızı, sarı, mavi boyamak bir sorundu, şimdi kendi renginde boyamak sorun...'  bu yaklaşım sanatın  diyalektik yasalara boyun eğdiğini ve önemlisi sanat anlayışının değiştiğini göstermesi bakımından bayağı ilginç...
Taranta Babu'daysa Nazım:  'Kör olmak ne iyi şeydir / Ne iyi şeydir sevmek karanlığı!..'  der. Bu dizelerde okumanın hazzından uzak kitlelere ironik bir övgü olarak sunulabilirlik açısından iyi bir noktürn. 

Bu kısa prologdan sonra konuya girmeyi deneyelim. Enis Batur editörlüğünde sanatın uç noktalarına yelken açan, 'Gece Yarısı Kitapları'  (Sel Yayıncılık)  başlığı altında yayımlanan dizinin tümü bir 'corpus' gibi izlenmeli demiştik, bu diziden şimdilerde üç yeni kitap çıktı: Kaptan Gemide Kaçak Yolcu Var, Arazi Marazi ve Negatif İmge, üç kitapta bir izlek üzerine 7 ayrı yazarın kurgudüşüyle dile gelen sıkı metinlerin bir aktarımı. Üçünü de gecenin yarısında okudum! ama okumaya başlamadan önce, neden 7 diye bir soru usuma gelip bağdaş kurdu, öylesine devinirken, Yedi Uyurlar, Yedi Cüceler, Yedi Silahşörler derken evrenin yaratılışını simgeleyen sayının 7 olduğunu öğrendim, daha doğrusu evren 7 günde yaratılmış, her kitap öznel bir evreni simgelediğine göre 7 yazarda yeni bir evren yaratmış diyerek işin içinden sıyrılmayı umdum... Yazının en güzel yanlarından biride budur, esinler, gönderiler derken, bir bakarsınız yazar sizi bambaşka düşlemlere sürüklemiş, kimi zamanda hiç böyle bir şey düşünmemişken siz apayrı dünyalara sürüklenirsiniz, sanatın özü buradadır, çünkü bu ayrıcalığı bize yalnızca sanat yaşatabilir.
Yıllar önce ülkemize gelen İsveçli bir ozanın çocukluğunda, beyaz bir kazı boğarak ölümüne yol açmasını unutamaması üzerine 7 ayrı ozanın bu konu üzerine 7 günde bir şiir yazıp birbirine okuma sözü verdiklerini duymuş ve hatta o 7 şiiri de okumuştum, işte bir izlek üzerine sanatın ne uçsuz açılımlara yol alabileceğini gösteren, o günlerden ansınmış bir şiir (Ece Ayhan - Gizemli Kaz); "Fetret ve fütüvvet ile / yeşil imgelemine şiddet sızdı./ Ve dahi mağralarda, koyaklarda / sakalsız çocuk hükmünde idi / İzak / bir kaz boynunda beyaz / ölümcül ve hükümran / parmak izleri kaldı..." 
...
Bu üç kitaptan Negatif İmge adlı olanı, bir fotoğraftan yola çıkarak 7 yazarın bu imge üzerine sürüklendikleri iç yolculuğun tümüyle özel metinleri. Fotoğraf, Heybeliada'da bir eski mezardan
(lahit) uzakta denizin ve adanın başka bir bölümünün görüldüğü, sonsuzca bir manzarayı içeriyor.
Mezar üzerinde bir kandil kabartması var; garip bir gözyaşı şişesi, utku dolu bir kupa gibi duruyor, mezar hıristiyanların aslanlara yem olarak atıldığı dönemlerden kalma gibi, Likya, Frigya üslubunu da andırıyor, en şaşırtıcısıda belki tüm bunlara özenen yüzyıl başı aristokratlarından birinin imitasyonu olabilir, hatta kandil bile kızılderili reisi Tecum'un, konkistador Pedro de Alvarado'yu atıyla bileşik tek bir yaratık (kentauros) sanmasına benzer bir yanılsamayla, belki mezara sonradan eklenmiş olup lahitin bir parçası bile değildir. Kitapta buna benzer düşüncelerle karşılaşıyoruz. 
Mezar, imge olarak ölümü çağrıştırmasına karşın, burada yaşama arzusunu kamçılayan, sonsuz yaşam- sonsuz ölüm gibi paradoksal bir görüntüyle olsa bile, yaşam-ölüm, ölüm-yaşam diyalektinde, ölümsüz yaşamı işaret edip, onu umarlayan kutsal bir levha ve el değer-değmez alev alacak bir altar gibi duruyor boşlukta, çünkü evet! orada bir ölü var belki, ama o yaşamıştı, şu kandili oraya yontulayan kim peki ve yazılar ve mezarı çevreleyen Dor usulü parmaklıklar!.. Orada sonsuzca bekleyecek ölünün hala sürüp giden yaşam belirtisi ve yanına kadar yaklaşıp sokulanlarla paylaşımı bekleyen -ortakçıl- bir arzusu var. Demek ki aslolan yaşam, ölüm yaşamın esip gittiği bir durut, bir an. Evet yaşam ölümü içerirdi! ve ama ölüm kendinden başka neyi içerir...  "Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk / gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi / işte geldik gidiyoruz / şen olasın Halep şehri." Yaşam böyle geniş bir arzu, böyle sonsuz bir özlemin şiiridir.
...
Avcıların çolpan dediği veya suya damlayan mavi Venüs ya da kır siklamenleri ile menekşe sürüleri arasında dile gelen Sokratik deyiler gibi;  bu kitaplardan Negatif İmge'nin çağrıştırdıkları arasında Cem İleri'nin pastoral, lirik ve aynı zamanda filozofik bir metni var:  'İstediğim denizi yazmak. Zümrütlerin, gökyakutların sabrını, ağaçların tarihsizliğini... Bir tek kıyısını kavrayabildiğimiz , anlamını ancak bir tek kıyısıyla kurduğumuz denizin öyküleri üzerine yazmak, manzaranın bütününe, görüş alanımı saran tüm doğa görünümlerine hakim olmak, bulunduğum yerden, bu kavrayışlı yükseltiden, sisle kaplı bir tepeden, uçurumun kıyısından, gölün pırıltılarla kendi kendisini yok eden en derin noktasından aşağıya, yukarıya, gözün uzanabildiği, seçebildiği en belirgin bölgeye doğru, oradan başlayarak yeniden, denize varana dek kayalıklar, çevremizde döne dolaşa bir göksel kesit oluşturan yığın yığın, salkım salkım kuşlar, kuş sürüleri, manzara resminin değişmez kesitleri, çiçek dürbünü bulutlar, ufka doğru esriyen ayrıntılı çizim, sınırlandırılmış dünya görüşü, kıstırılmış doğa betimlemesi: tüm bu bildik görünü, bu evrensel, evcil, dilsiz anımsama yazmak istediğim, yazıyla kuşatılmaya çalışılan görkemli, tinsel, yüce dil, ova, doğadan sökülüp alınmış anlık izlenimler, sınıflandırılmış malzeme, dökümü çıkarılmış günbatımı, dalgaların etkisi hesaplanmış çırpınışları. Bir manzara arayışına yönelmek, evrensel susku ile, dünyanın yerinde durduğu gibi duran, taş kesilen, zamansız, şimdisiz bir anıt olarak dikilen imgesiyle, bizi yerli yerimize mıhlayan, dalıverme alışkanlıklarımızı pekiştiren çevren ile ilgilenmeden, ondan sıyrılmaya çabalayarak, söylensel anıklıkların bin yıllık kalıtını yadsıyarak ilerlemeyi, düpedüz karşımdaki, zihnimdeki manzaraya oturmayı, onu dile getirmeyi düşünmek...'  
...
Nobel Ödülü'nün, kendisine ilişkin söz edilebilirliği üzerine beyaz bir bulut gibi, gökte sessizce akan Enis Batur'un konuya ilişkin metninde can alıcı bölüm şu sanırım: 'Böcklin retrospektifini gezdiğim günün gecesi ağır bir düş gördüm. Walter'le birlikte, tanımadığım bir iskeleden salaş bir gemiye biniyorduk. Hava, gündüz olmasına karşın kararmıştı. Yolculuk boyunca hiç konuşmadık. Bir süre sonra bildik bir silüet göründü karşıdan, yanyana dizili bir ada topluluğuna doğru ilerliyorduk, Heybeliada İskelesi'ne yaklaştığımızda şaşırdım: Tabelâda Capri yazısını okumuştum. İndik ve yürümeye koyulduk. Yağmur hafif hafif çiseliyordu ve ikimizin de başında Borsalino şapkalar vardı. Neden sonra tepeye tırmanmaya başladık. Benden daha kilolu olması Walter'in hızını kesti bir ara, o zaman onun, müzenin son salonundaki, sırtı sırtıma dönük, beşinci versıyonun karşısında dikilen kişi olduğunu kavradım. Bir korku dalgası gelip geçti içimden. Daha da hızlandım. Tepeye vardığımda ışık biraz olsun artmış gibiydi (...) Bu arada, Samih'in neyin fotoğrafını çekmeye hazırlandığını farkettim: Alışılmadık bir mezar taşıydı bu: Tepeden denize nazır konumunda ayrıcalığı vurgulanmış, taşının üzerinde kabartma kandiliyle sıra dışı bir sin. Walter'le birlikte yanına iyice yaklaştığımızda, o nefis Berlin Almancasıyla "elinle üzerine dokunduğun an cini çıkacak" dedi: "Tek bir dilekte bulunabileceğini, bu konuda birkaç saniyen kaldığını bilmelisin"  İçime bugüne dek tanımadığım bir telaş türü çöreklendi. Tek tesellim, kendi bizi görmüyor olsa da, Samih'in objektifinin bu korkunç anı saptamak üzere olduğuydu. Eğilip 'lamba'ya dokunduğumda deklanşörün sesini duydum. Işıkla karanlık yer değiştirdiler...'
...
Yazınımızın gizil öncülü, yaşamını yazına, yazını yaşamına yansıtabilmiş ender yazın erlerinden Uğur Kökden'in bakışı ise arkaik bir ruhun yüzyıllara dağılışı, ışığın boşlukta yayılışı gibi...  Yüzü gülüyor ama içi ağlıyor:  'Tek bir resimle, en yalın bir anlatım biçimiyle, insanın geçiciliğini bu toprak tütsülükten daha açık ne dile getirebilirdi? Buhurdan doğrudan yanıp tükenişin - karanlık sığınağından çıkan bir gücün dumana dönüşünün- en özlü ve çarpıcı simgesi değil mi? Bir yerde o dumanda, gölgelerde gerçekleştirilen her sessiz özveri ya da gösterişsiz yakarış gibi gökyüzüne yükselmekte. Uzak geçmişteki Yunan kentlerinin tapınaklarında- diyelim, Akropolis'teki Athena Tapınağı'nda ya da daha sonra, Roma'da Vesta Mabedi'nde - sürekli yanan o pişmiş topraktan yapılma kandilleri anımsatan bu kabartma buhurdan, yaydığı kokulu dumanla geçmiş toplumların öyküsünü aktarıyor çevresine. Efsane ve sihirle dolu bu tepede, her esintiyle dalgalanarak yavaş yavaş -ama, biteviye- geçmişten geleceğe dersler taşıyor.  Sarp kayalıkların yüksek girintilerine saklanmış, yarı karanlık, bütünüyle hüzün yayan, baş döndürücülü kokulu Ortodoks Manastırları'nın havasını çağrıştırıyor sanki bu taş kandıl. Bununla birlikte, aynı ortamı paylaşan mavi deniz ve parlak güneşle de, tam bir çelişki yaratmakta...'

Geometri derslerinde çizilen 'düşgenler' Borodino savaşı, karanlık çağlar ya da kara madde toprakları gibi, zamanın sabırsız örtüsüne sığınarak; hepimiz ölüyoruz ve öldürüyoruz... Yafa'da ikibin beşyüz tutsağı kurşuna dizdiren Napolyon'dan, doksanbin kişiyi aç susuz Allahüekber dağlarına süren Enver Paşa'ya kadar!..  Bir mezar taşından yayılan kederle geçmişin ölüm-öldürüm dolu izleğine acınası olsada şu dizelerle de bir selâm olsun...
'Marx diye girerdik söze / hiç korkmamıştık hiç / Üzünçlü baharların, ağız dolusu gülücüklerin / çocuğuyduk biz / Yerusalem düşleriyle kucak kucağa / yalnız ve kimsesiz. / Esrikliği, sonsuz hazzı tadamadık hiç / tadamadık paylaşmayı / Serfleriydik yeryüzünün, binyıllara hükümlü / durduraksız- serfleriydik. / Serfleriydik arı düşlerin, kumrular ülkesinin, sonsuz mutlanın / Elbette gelecektir derdik /  -Mutlak gelen gündedir yurdumun göreceği- elbette gelecektir. / Ve bu yüzden: / Razı olduk yokluklara, sonsuz hüzne, yenilgiye / eyy Müyesser, gülüm benim, / batan güneşle çöktü karanlık o ülküye! / Antonius değilsin sen! kardeşim, cesur ol / 'Veda et artık ona, haydi, veda et: / Yitirdiğin İskenderiye'ye...'
Habil'den Kabil'e, Nuh Nebi'den, İsrafil'e bir mezar son olarak neyi anımsatır, Zaharia Stancu söylesin:  'Yüklemiş yıldızları arabasına gece / Kasıp kavuruyor ortalığı bir rüzgar / Bir İskit kralı yatıyor şu höyüğün altında / Öbüründe Got kralı var...' 
Ne var ki, Stancu'da yıllar önce 'Negatif İmge'ye dönüşmüş, onunda bir mezarı var!.. Yer ışıdıktan yüzlerce yıl sonra hepimizin olacağı gibi...

Negatif İmge / Gece Yarısı Kitapları /                                                                    ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 82 Sahife                                                                                          30-5-2002















































****************************************************************************************************************************************************************************

  ULUS FATİH
           *
YOKLUĞUNLA
  ÇOĞALARAK
      "Soneler"

Zamanlar boyunca, yeryüzünde kimi gerçeklikler; gemi azıya almış dogmalara, bilgiden ve onun efendiliğinden oluşan kimi gelişmelerde, tümel anlamda birer anokranizmaya dönüşmüştür.

Örneğin Sokrates'in 'Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir' deyisindeki çıkarım, bize bilginin sonsuzluğu ve acun karşısında insanın üstlenegeldiği hoşgörülü tavır, saygınlığın ağır bastığı bir ululama gibi gelir, oysa tam tersidir, aforistik bir söz olarak, Atina'daki düzene ve politik insaniliğe başkaldıran Sokrates, bu düşüncesini, gelişmelere ve yerleşik tüm yargılara olan protestosunu dile getirmek adına, anarşizan bir dille; ve varolan bilgiyle oluşan kültüre radikal bir karşı çıkış adına, erke karşı; "Bir şey biliyorum oda hiç bir şey bilmediğimdir" diye haykırabilmiş ve gerçekte, kurulu düzene ilişkin bir bildirge (manifesto) olan ve akropolü sarsan bu deyi, yazık ki Sokrates'in ölümle biten yolculuğunda ilkinsil veriyi oluşturmuştur.
Öyleki, gençleri kötü yola sürüklemekle ve düzeni 'dinamitlemekle' suçlanan Sokrates, baldıran içerek,  ölümünü kendi eliyle gerçekleştirmek gibi, ezim açısından trajik  (kast dolu), benlik köreltici bir cezaya çarptırılmış ve yarattığı coşkuyu 'özünde' yokederek, bedensel değil, 'ruhsal ölümü' amaçlanmış, gerçelliğin dramatik yanıda, Atina ahalisinin cismani değil, daha kalıcı olan ruhani korkuya kapılması sağlanarak erk karşıtı oluntunun, bir anlamda bitimsiz ölümü gerçekleştirilmiştir.

Bunun gibi; temeli, zamanın ve toplumsal yaşamın diyalektik anlamda atılımcı-ilerici; ama onun olabilecek en tutucu öğeleriyle sürüp giden yaşamımızda, benzeş örnekler pek çoktur, örneğin islam bu denli kaderci midir... Hz Ömer veba salgınının olduğu bir yerde kuşatmadan kaçınarak ordusunu geri çekerken; ya Ömer, Allah'ın alınyazısından mı kaçıyorsun diyen komutanına "kaçmıyorum bir alınyazısından diğerine geçiyorum" diyebilmiştir. Burada kaderciliğe (fatalizm) karşı son derece incelikli bir yanıt ve sağgörülü yaklaşım olmasına karşın, bu konudaki islami gelişim (Gazali'nin düşünce gereksiz herşey ilahi kuvvete bağlıdır, vb gibi), ne yazık ki Hz Ömer'in çok gerisinde kalabilmiştir.

İslamda resim yasağı ve kadın giyimi sorunuda böyledir, bir 'doğrulamın' üzerinde yükselen yanılsamalara dönüşmüştür. Okuduğum kadarıyla islamın elçisince; Kâbe'deki putların (sapkın inancı yükselten gerici öğeler) yokedilmesi buyrulduğunda, tarih boyunca olduğu gibi kalabalıklar denetimden çıkmış ve yalnızca putları kırmakla kalmayıp, peygamberin kesinlikli uyarılarına karşın resimleri ve konuyla ilgisiz diğer objeleride yokedip, yakıp yıkmışlardır. Bu durumda inançla bir bağıntısı kalmayan ve artık güzel sanatlara dönüşen resim ve heykele karşı bu güne dek uzanan bir tavır almanın islamiyetle ilgisi olabilir mi...
Bu o dönemin yapısı içinde üretilmiş ussal ve zorunlu bir tavırken günümüzde benzer konularda inaksı bir yaklaşım, peygamberi ve onun derin, çözümleyici görüşlerini yadsımak, hatta karşı çıkmaktan öte bir anlam içerebilir mi...
Çağın gereği reformlar gerçekleştiren, kabilesinin önderi peygamberin görü ve tutuları günümüzde inağa dönüşmüş, ilerici yapısı tam bir bozuma uğrayarak belirttiğimiz yanılsamalarıda içeren söylem ve sunumlarda kullanılmıştır. İşte bir 'güzdüşün' yadsınmasıyla yüzyılların tabularına dönüşen bir oluşum. Yine peygamber, olağan yaşamını sürdüren kadınların, o dönemin yoksulluğundan ötürü bedeniyle yaşamını kazanan kadınlardan kolaylıkla ayırt edilmesini sağlamak için örtünmelerini, ötesi düzgün giyinmelerini buyurmuş, daracık kabile yaşamında bir çözüme yolaçan bu anlayış yüzyılların akışında yine bir inağa dönüşerek, islamın kendi içinde ve dış dünyaya karşı sürekli çatışmaya ve olumsuzlanmasına yol açmıştır. Dogmatizme (doğduğu gibi, gelişmemiş) ve sözün ruhundan soyunup, çarpıtılmasına yol açan benzer gelişimler çağımızda da (değişkenlik gerektiren sosyal alanda) sürüp gitmektedir.

Sonuçta bir takım doğrumlar üzerinde yükselen yanlışlar veya bir takım yanlışların üzerinde yapılanan doğrulamlarla sürüp giden yaşamımızda, şiir dediğimiz, yaşama ve onun kalıtsal yüzeyi sonsuz evrene karşı oluşan estetik, denilesi ki herşeyin güz'elle başlayıp bitmesi anlayışının tutuşturduğu alevle yalazlanan bu oluşum gün gelmiş tür olarak soneleri doğurmuş ve bu şiir biçemli dizeler üreten nice şairler gelip geçmiştir. İşte artshop yayınlarından çıkan son bir şiir kitabı varki (adı yokluğunla çoğalarak) bu tür sonelerle dolu... Ama önce sonenin de ne olduğuna bir bakalım ki bildiğimizle sandığımız arasında ne gibi yanılsamalar olası bir görelim...

Sone (sonnet), Fransızca bir sözcük olup iki dörtlük, iki üçlükten oluşmuş ondört dizelik bir şiir türüymüş. Provencelı troubadour'ların (halk ozanı) buluşu olduğu sanılan sone 13 ve14. yüzyıllarda İtalya'da yaygınlaşmış ve özellikle Petrarca tarafından başarılı örnekleri verilmiş. 16. yüzyılda Saint-Gelais ve Marot tarafından Fransa'ya sokulmuş olan sone 17. yüzyılda ve sonrasında kaplumbağa yürüyüşlü dandyler ve kibar çevrelerde çok tutulmuş ve bir ara gözden düşmesine karşın romantik dönemde yeniden ortaya çıkarak "kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerin" (Gautier, Baudelaire, Parnasyenler, Verlaine, Mallarme, Regnier) beğenisini kazanmış, bununla birlikte bazı şairler sonenin yapısını değiştirmekten geri kalmamışlardır. Türk edebiyatında sone 1896'da Fransız yazınının etkisinde kalan Edebiyat-ı cedide şairlerince (C.Şahabettin, T.Fikret) ve onların yolunu izleyen Fecr-i ati şairlerince (C.S.Erozan, H.F. Ozansoy) ve günümüzdede İ.Berk, O.Rıfat ve de şimdi görüleceği üzere A.Necdet tarafından denenmiş ve sone  türünde yapıtlar verilmiştir. Sone; aşk ve romantizme yönelik şiir gibi algılanmış İngiltere'de Shakespeare, Shelley, Byron, Alman şiirinde Heine, Schiller ve Goethe'de bu yolda denemeler yapmış, esim  çağırmışlardır.

Günümüzde sone türünde şiir yazan şairlerimizden Ahmet Necdet'de, tıpkı Baudelaire gibi kesin ve katı kalıplara meraklı şairlerimizden olup, daha önce ölçüye bağlı, haiku, tanka, gazel, tuyuğ, mani, hoyrat, tasavvuf ve divan şiiri formlarına uygun şiirler yazmış, bunlardan bazılarını bir süre deneyip geliştirerek bu yolda yapıtlar vermiştir. Geleneğe bağlı şiir tarzını seçen şairimiz bu gönül oyununu sürdürerek, şiirler üretmekte olup verimliliğini artırmaktadır.
Çağımıza göre ölçüye bağlı, serbest dizelerin egemen olmadığı şiir bir anlamda öncekine (klasik olana) bağlılık gibi gözüksede, derinlere inildiğinde işin ne denli zor olduğu anlaşılmakta olup, çağdaş ya da modern olan ya da klasik veya gelenekçi sayabileceğimiz şiirlerin benzerlik ve ayrımlarından öte, sonuçta şiirin niteliği ve kalıcılığı sorunsalının herşeyden ağır bastığını görmekteyiz. Sonuçta şair seçimini klasik olandan yana yapmış olabilir ama onu çağcıl bir dille yenileyebiliyor mu, sorun buradadır...
Tekke edebiyatıyla, divan ve halk şiirinin ortakçıl yapısını içine sindiren şairimiz gelenekten kopmayarak ürünler vermiş, işin kılcal ayrımlarını gözeterek, sağlam yapısını bu yolla korumuştur. İlk bakışta çağdaş yapıdan uzak şiiri kimilerince (gelenekçi oluşundan ötürü) empatiden yoksun bulunsada, akademik yönden ve eleştirel incelemeyi hakeden biçimde değerlendirildiğinde derinlikli, felsefi bir altyapı içeren, üzerine çiçek tozlarının ironisi serpilmiş, kesin ve katı kalıpların ortasında yer alan vede kendini tam anlamıyla 'bilen' bir şiir olduğu için beğeniyi hak etmektedir.
Mademki 'baki kalan bu kubbede hoş bir sada imiş' biz modernde olsak klasikde olsak, bir sada yaratamamışsak, çağın gereksinimine uygun dizeler üretememişsek, dizelerin ölümlülüğünü seçmişsek ne yapılabilir ki, öyleyse görevini bir tansıyla başarmış, sözcükleri mavil gökte parlatmış, gönülden gönüle bir yıldız gibi kaymış her şair; tanrıya bizden daha yakın olmakla, kızgın kozmosun kargışına ve sonsuzluğun doyunçlu övgüsüne, alabildiğine layık olmak gerekir.

Modernliği, sonelerde, tankalarda, gazellerin iç yakıcı derin terennümlerinde arayan bu şairimizin şiirinden örnek vermeden önce Aragon ve Endülüs güvercini Lorca'nında gazel yazdığını, tüm batı dünyasının yazındaki Levh-i Mahfuz'u olan İlyada'nın İzmirli Homer tarafından, Settül Bahir (Çanakkale) topraklarından devşirilip biçimlendiğini belirtelim. Yunus Emre'deki felsefenin, divan edebiyatındaki sonsuz oyunlar, eğretileme ve biçemlerin  herkesten önce Avrupa şiirinede kaynaklık edip esin verebileceğini gözönünde bulundurarak yaşamımızı sürdürelim. Çünkü İlyada'yı baştacı yapan, öbürünüde yapacaktır ve bu durumda bizlere ise bir çift söz kalıyor: 'O mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler...'
Biz Osmanlı kültürüne sahip çıkmazken, bin yıllık camilere tecim evleri açarken, onun diline sahip çıkmaya kalkıyoruz, Avrupa'da hiç bir ülke bizi Latinceden uzak kalmak geri bıraktı demiyor, yaptıkları, Latince tüm yapıtları ana dillerine çevirmek, biz ise çevirmek zahmetine katlanmaktansa herkes Osmanlıca öğrensin istiyoruz, hem de Topkapı sarayındaki eşsiz parçaları onun bunun ayağına getirerek, kültüre saygısı olmayan anlayışın, dil kavgasıyla uygar'lık taslayabilmesi ne tuhaf...
Ayrıca Romanofça, Habsburgça nasıl yoksa, tebasının dilinden esperanto oluşturan Osmanlı hanedanının bir dilinin olamayacağı çok açık, Osmanlıda, Türkçe dahil pek çok dil vardı, yalnız Osmanlıca yoktu, o dillerin hepsi bugün gene var ve mağrur padişahcılarımızın Osmanlıcası ise gene yok...
Yokluğunla Çoğalarak'tan örnekleyeceğimiz sonelere gelince ilki işte adı gibi o sone:
"Issız bir adasın sen, aşklarla yalıtılmış, / Robenson'un son'unun sone'yle birleştiren, / Hep'in olduğu yerde hiç'in izini süren, / Karlı temmuz gecesi, yaz ortasında bir kış; / Nasıl da sarıyorum cinselliğimle seni, / Kunt bir kalabalığın arasına dalarak, / Aldanışın öpücük adlı masum gizini / Hiç yaşamamış gibi ha bire çoğalarak. / Issız bir adasın sen, çocuksu ve çetrefil, / Bu adacıkta aşkın umut dolu gözü var. / Yokluğunla çoğalan benim, başkası değil. / Varlığın yaşatacak elbet yokluğun kadar, / Çılgın bir duyarlığın ben'de uç veren sesi / Yine sen olacaksın, yok sayarak herkesi."
Aşka ağıt diyebileceğimiz bu sonede, yitip giden sevgilinin ardından duyulan yakıcı kederin, bir zamanlar onunla yaşamışlığın gururu ile kaotikleşen ve yaşamın sonsuz coşkusu ile hiçliği arasında dolambaç vuran duyguların-kaygıların, rüzgarı ve rüyaları tutmaya çalışan bir ölümlüde dile gelişi ve şairin terkisinde dörtnala, başka dünyaların uğultusunda solup gidişi, duymasını bilen yürekler için gerçekten yakıp, kavurucu...

İkinci sonenin adı ise 'Dün bir aynaya baktım' aynı duyarlıkta dile gelen ve zamana yenik düşecek bedenin ve onun yarattığı tüm düşselliklerin bedenle birlikte yok olup gitmekliğinin kederi ve onun aynalardaki yansısıyla, boşluktaki yankılarına sunulmuş yürek burkan, acınç dolu bir sone:
"Dün bir aynaya baktım, içinde yoktum ama / Onun dışında da var olmadığımı gördüm. / Gidip içimi döktüm yalnızlık tanrıçama, / 'Var'la 'yok' arasında benzersiz bir düş kurdum / Bu düşün kutusundan ne aşk, ne şiir çıktı. / İçindeyse yalnız harf, hece, sözcük, söz vardı. / Tümü ete kemiğe bürünmemiş varlıktı. / Sordum: Şiirsel sözün raf ömrü ne kadardı? / Hiçliğe varan yolda sınır ne olacaktı? / Yaşadığım onca aşk, yazdığım bunca şiir / Ben gidersem yarına hem nasıl kalacaktı? / Çok zaman düşle şiir et ve tırnak gibidir: / Düş uçar şiir kalır, şiir uçar düş kalır / Ve şairler bu yüzden şiiriyle gömülür." 

İlk bakışta kolay yazılırmış gibi gelen soneleri, öyleyse denememiz gerekir demeden önce bir mesel aktaralım: "Firavun, Nabukadnesor'u ziyarete gelir. Kral ona bir labirent yaptırdığından, büyünün  geometrisiyle çarpımlanmış labirentin içinde, insanın bir daha güneşin yüzünü göremediğinden sözeder. Hükümranlık duygusunun kibiriyle tutuşmuş firavun matematiğin sihriyle süslü, dolambaçların cirit attığı labirente girmekten çekinmez ve yazık ki gizenç dolu labirentin sapaklarında yolunu yitirir ve kraldan yardım dilenerek ancak yeryüzüne çıkabilir. Nabukadnesor bir sonraki yıl firavunun ziyaretine karşılık verdiğinde firavun bu kez hazırlıklıdır, çılgın ziyafetler ve karanlığın güneş açtığı nice söyleşilerden sonra bir gün develere binerek ıssız çöle açılırlar, çölün sonsuz beyazlığında bir noktaya gelirler ve firavun der ki: Babilli, benim labirentim bu, seni burada bırakıyorum, şaşırmaz ve eğer yolunu bulup geri dönebilirsen sen benden çok daha yücesin der..." (*)
Meseldeki amaç şudur: Apaçıklık bazen kaotik görünenden çok daha büyük karmaşalar içerir!.. Bu bakımdan kolay diye yola çıktığımız olum bazen bizi uçurumlara sürüklerken, anlaşılmaz sanarak ürktüğümüz şeyde, kıvrımların tuhaflaştırdığı yılanın ok gibi açılımına benzer bir gündüz güzelliği içerir.
...
(Arka bahçede ateş soluyan bir ejder yaşıyor dedim. Haydi göster, gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,  boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı...  Sarı yapraklar zemini örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi...  İşte tam orada; ama söylemeyi unuttum o görünmez bir ejder... 
Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!..  Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi! Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman sprey boya ile görünür kılalım dedi!..  Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında ne fark olabilir ki dedim!.. 
Ve bir ejder hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülemez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu savı ileri sürenler var!.. Un serip, izin sahte çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski eşyalarla mahzene iniyordum ki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı, gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil dedi!..
'Yinede; saf bir us garip şeylere inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes inanır dedim...' ) (**)

Veda etmeden önce, sone olmayan ama soneler kadar içli bir şiirde biz sunalım: "Bu bahçe / bu nemli toprak / bu yasemen kokusu / bu mehtaplı gece / parıldamakta devam edecek / ben basıp gidincede / Çünkü o / ben gelmeden / ben geldikten sonrada / bana bağlı olmadan vardı / ve bende bu aslın sureti çıktı sadece / Ayrılık yaklaşıyor her gün biraz daha / güzelim dünya elveda / ve merhaba kainat" (***)

Gerçekte her insan bir sevilenim, şiirsi bir duyarlığın içindedir, çünkü güzelliklerin olmadığı bir yaşam  neye yarar. Gelecekte mürekkep balıkları ormanlarda dolaşacakmış. 'Dönülmez akşamın ufkundayız, artık çok geç' demeden önce, elinizi çabuk tutun ve bir yaşama sahip olabilecek denli, bahtınız açık olsun... &


( *     J.L.Borges,
  **   U.Fatih,
  *** N.Hikmet )

Yokluğunla Çoğalarak / Soneler /
Ahmet Necdet / 55 Sahife /
Artshop Yayınları

****************************************************************************************************************************************************************************



Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir özkıyınç ve bir yokoluştur.   


KAÇAK YAYIN Dergisinin soruşturmasına yanıtlar...

öykü, tür olarak sevilse de yayıncıların basmaya pek yanaşmadığı bir
tür haline geldi. siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Ulus Fatih: Sosyal ve ekonomik göstergeler arttıkça, herkesin kendini düşünmeye çalıştığı bir ortamda yaşamaya başlıyoruz ve bu giderek genişliyor, liberal tutum bireyler arası ayrışmayı özendiren bir yapı sergiliyor doğal olarak, belki her zaman böyle değil mi diyeceksiniz ama bu durumun yarattığı boyutlar bizide sardığı için artık öncelikle belirttiğimiz şeyler arasına bu tümcede giriyor.
Yaşam bu anlamda, 'katastrof' bir biçimde sürüyor, dolayısıyla basılmayan öykü değil yararlılık (kâr) ölçüsünden uzak kalan her şey. Ama giderek artan liberal dünya anlayışının getirdiği nobel ödülü, belki (bu tutuma ters düşecek bir oranla)şövalye ruhlu yayıncıların ortaya çıkmasına neden olabilir, bu durumun (bundan sonra) edebiyata tutkuyla bağlı nice insanın varlığına neden olabileceği gibi... Salt yayıncılık sorunu yok ki, yazmakla kalmayacak, yayınlama becerisini göstereceksin, oda yetmez tanıtım becerisi göstereceksin, oda yetmez varlığını kanıtlama, sürdürme, yenileme becerisi göstereceksin, sonsuz bir oluşum yaşamın her alanında sürüp giden... yaşamıda katlanılır kılan zaten bu süreklilik, tutunamayanlar, ulaşanlar, son anda yitirenler panoramanın arka planında gizençli bir süs olarak, yapılanların çekici olmasını sağlıyor. Yitik Ülke grubu kendi yayınevini kurarak, bu soruya iyi bir yanıt verdi sanırım, uğraşınızı sürdüreceksiniz ve karşılığının somut olmayabileceğini bileceksiniz, bu durumda kendinizlede sağlıklı bir iletişiminiz olmalı, çünkü yaşam herşey ve hiç bir şey arasında gelip giden uçsuz bucaksız bir salınım içinde...



>öykünün edebiyattaki yeri ile ilgili ne düşünüyorsunuz?

U.F    Edebiyatın, en ince dalı şiir, kırılgan ve öldürücü, ulaşmak zor, ulaşıldıkçada ulaşılmaz olan bir şey... Şiir ister istemez metafizik bir özüde barındırıyor, en gerçekci olanı bile, duyunçları titretebilir. Ama roman veya öykü daha geniş olanaklar sunuyor, yaşama biraz daha yakın ve iç içe, edebiyata gönül veren kişi, öykü ve roman okuyarak veya diyelimki yazarak şiire geçebilmeli, ne ki belki de tüm dünyada tam tersi bir oluşum var, herkes şiirden öyküye veya romana geçiyor, oysa şiir beyaz atlı prens gibi duruyor ama o (doğası gereği) ulaşılmazlığını sürekli koruyabiliyor, şiirle başlamak edebiyatla ilgilenmenin mihenk taşı olmamalı, nirengisi sayılmamalı, çünkü edebiyat dışında 'insiyaklar' şiirin içinde çok fazla, bundan ötürü şiir görünmeyen bir devle peşrev atmaya benziyor ve o bizim değil, biz onun tutsağıyız. Öykü ve diğer türlere yakın olmak bu nedenle daha sağlıklı ve bizi sarsıp, bozup dağıtmıyor, doğal bütünlüğümüzü koruyabiliyoruz. Bu durumda daha yaşamsal olan öykünün yeri dünya edebiyatı açısından da önemli ve vazgeçilmez elbette, öykü; şiir, roman, anı,  deneme ve diğer türlerin orta yerinde duran ve edebiyata başlamak için en doğru başlangıç olan ve yaşamı anlamak için bize en çok yardımcı olabilecek bir edebi yöntem kanımca, dolayısıyla belki de en yararlısıdır diyebilirim...


>kendinizle ilgili bilgi verir misiniz?
> 




































**********************************************************************************



































ULUS FATİH
*
ELİF SORGUN’UN ŞİİRİNDE BULUŞMA
William Butler Yeats’in “Galway At Yarışlarında” adlı bir şiiri vardır: “Orada, atların yarıştığı çayırda, / Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç. / Atlılar dörtnala atlarının sırtında, / Yüreği ağızlarında arkadan bakanların: / Bizim de seyircilerimiz vardı eskiden, / Dinleyen, işimizde bizi yüreklendiren; / Yoldaşlık ederdik binicilerle / Yeryüzü tüccarın, kalem efendisinin / Kesik soluklarıyla buğulanmadan. / Sürdürün türkünüzü: bir yerde doğarken yeni bir ay. / Göreceğiz uyumanın ölmek olmadığını, / Duyarak yeryüzünün yeni bir hava tutturduğunu / Yeryüzü hep delikanlı çünkü / Sonra bağıranlar çıkacak yarışlardaki gibi, / Ve insanlar olacak bizi yüreklendiren, / Atını sürüp gidenlerden? “  (Çeviri: C. Çapan)

Elif Sorgun’la ne zaman karşilaşsam, aninda bozkir güneşi yapraklari şiirle dolu bir kitap tutuşturur elime ve o an içinden gökkuşagi geçen, Kibele’yi bile kiskandiran gözlerine bakarak şu dizeyi mirildanirim: “Aramızda birlik yaratıyor duyduğumuz sevinç...”
Bitimsiz bir biçimde şiirle yaşama arzusu nasil bir şey ki, her ani şiirle yaşayan insan nasil bir insandir?.. Havvagülü dünyaya geliyor- doguyor, büyüyor, agliyor, gülüyor, mülkiyetin kirbaç izlerini sirtinda taşiyor, tepelerden, burçlardan denizi izlemenin utkusuna kapiliyor, dogdugu topraklara dönüyor, borsaya giriyor, gün gelip yakinlarini yitiriyor, hükümetler degişiyor ve kimilerimiz zamanin ve ölümün baskisi altinda yaşamin anlamini ararken, tutkuyla sarildigi şiirden bir türlü ayrilamiyor, onun büyüsüne kapilarak, yaşamini neredeyse şiire adiyor... Şiirin peşinde bir yaşam boyu koşan, ister avare bir ruh, ister hamarat bir gövde olsun, sonuçta övgüye deger!..
Ama günümüzde şiirde buluşan insanlar kaldi mi ki?.. Çagimizin iletişim kolayligi, iletişim zorlugunu getirdi, bu kara döngü şöyle; şiirsever dedigimiz nicel çogunluk artarken, şiirin nasil olmasi gerektigine us yoran nitel azinlik birden gerçekte şiirsavar diyebilecegimiz bu kalabaligin kuşatimiyla, geleneksel, tarihsel, ekinsel birikimden oluşmasi gereken şiiri egip bükerek kimliksizleştirdi ve marjini bozarak kitsch ya da popart bir şeye dönüştürdü.
Oysa yeryüzünün her döneminde kitsch ya da popart olanın yerini tutabilecek yaklaşımlar hep var olmuştur. Bunun sanatın bir biçimi olduğu ve uyumsuz, absürt bir kitle albenisine dönüşebileceğini algılayamayanlar, çağcıl sanatın, ya da birikimle ortaya çıkabilecek gerçek bir şiirsel dönüşümün asal sayılacağından habersiz, zamanın akışı ve mekanın büyüsünün kolayca oluşturabileceği bu ‘çığlı kuşu’ yazık ki gökyüzünde kanat çırpan gerçek bir kartal sanısıyla; bir aldatıya kapıldılar.
Nedir ki, paranın Krezüs’ü bile şaşırtacak biçimde ayaklar altına alındığı, iki yüzlü Janus      veya havariun İskariot’u bile gölgede bırakacak oluşumlara yolaçtığı günümüzde, anlak çarpıtmasına uğramayacak kitle veya bireyi arayıp da bulabilesiniz, denilebilir ki, İskender’i karşısında Diyojen’ini üretemeyen bir toplumun işi oldukça zor demektir.
Bu sorumları bir yana bırakalım, gerçekte insanoğlu niçin yazar? İyi bir yapıt oluşturabilmek için neler yitirmeyi göze almaz ve neleri vermezdik... Zamanımızı, alışkanlıklarımızı, sevgimizi, emeğimizi!.. İnsanın içgüdüsünde, yalnız günübirlik çözümler üretmek, yemek, içmek, gönlünü eğlendirmek yok, bir an gelir, bir yaprağın savrularak düşüşü, bir kurtçuğun kelebeğe dönüşü, akan bir yıldız, karanlık vadilerden altınsı, yaban bir tanrı başı gibi doğan ay, sizi belki zaman dışı bir gerçelliğe, belki düşüncenin hazzına veya sisler içindeki bir hülyanın ‘gönlü yakışına’ sürükler. Estetik duygusu, güzellik arayışı, vahdet-i vücut gibi...
Sonuçta insan yaşamin geçiciligine elverirse de, bir gün ona sirtini dönüp, ölümsüzlük duygusunun büyüsüyle, ölümlü olmanin kederini çarpiştirir ve döngüsel bir kaosa sürüklenir, ulaşilmasi güç, zorlu çabalarin ivmesinde kulaç atarken, kendini girenin bir daha çikamadigi Akheron’da (Cehennem Irmagi) bulur. Amaci ölümsüzlük duygusu ve kendini gerçekleştirme arzusunun bireşimiyle olay ufkunu alabildigine genişleterek, ölümü (zamani) sanal biçimde de olsa öteledigi içgüdüsüne kavuşmaktir.

Bizler kendimiz için, metafizik bir tanımlama geliştirmek isteseydik şunu diyebilirdik: ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız’. Eğer bu doğruysa yukarıdaki öngörünün de, hangi biçimde olursa olsun, tutarlı bir yanı var demektir.
İşte Elif Sorgun’da hiçbir şey beklemeden, hiçbir şey istemeden bu duyguyla yanıp tutuşanlardan, her kitabıyla yaşam ışığının yolunu uzatıyor, zamanın, evren karşısında tüketip gittiği hiçliğinin karşısında durarak, bir Anka gibi her seferinde kendini yeniden varediyor.
Şiirleri; günlük anilari, yaşamin öylesineliginde unutulup gidecek anekdotlari, kişisel çagrişimlari, zamanin yokedici kozasindan kurtarmaya çalişan, aceleci bir ruhun, yalin, yankisiz, alçakgönüllü dişavurumlari... Şiir nedir diye tanim aramaktan ziyade, onu sevmeli, ondan haz almaya çalişmaliyiz, onun okyanusundan içerek ona katilmaliyiz, yoksa şiir agaçkakandir der ve renkli, güçlü, türevlerine karşi sevecen bir canliya benzeterek pekala bunu kabul edenlerle birlikte işin içinden çikabilirdik... Gerçekleşerek, geçmişte kalan bir yapitin, gelecegin geçmişinde de varolup olamayacagini; ancak ‘musalar’ bilir, ama yazin eri bunu istençle arzu eder. Öyle ki bir ölünün kitabini okurken yüreginin çirpintilarini duyabilirsiniz, çünkü “gerçek” yazi ise, düşlenebilen şey; tanri biliyor ya bu gümüş paranin turasidir!..
Kısa, güzgerçekci, saltık olanın özlemi içinde, ölümlü yaşamın kavaninini tutmak, buğulu anıştırmalara mürekkep gölgesi düşürmek, çok sonra okunduğunda esirgenmek, bağışlanmak, kargışlanmak...
İşte kitaptan hangi üzüncün, ya da sevincin dökümüdür bilinmez  ‘Anıdır Şimdi’ başlıklı şiir:
“Bulutlar usuyla aralanırlarken / bir de gri de toplanırlar delice / baş döndüren rüzgara örtüdür / coşku yüreklerdeki birikim / köşe bir pencere önünde / dur. /
Arkadaşindan aldigi notlari / yazarken defterine bir yandan / öbür eli oynuyordu buklesini /
sanki küsüpte barışmayı / çok özleyen / biri gibi / bakışı uzanıyordu girişe /
ayağa kalktı önce / içe dönük hem atak / sonra masumca kapandılar masaya /  onları gören olmadı /
 cafede / akşamin şiiri / yepyeni bir çiçek...                                                                            
‘Seni Beklerken’ adlı şiirde şöyle:
“Yıllara yollarca esen bir rüzgârsa başın / dönüp düşünüp birikmeye duran akşamlardan öte güne kur saatleri / böylece ne kendin kendini usandırır / ne de küstürürsün olan ışıkları /
Yolcu yolunda sözünün eşi / mutlu olmanin içinde bir santral.
Sanatçı mutluluk kavramıyla pek ilgilenmez, sancılıdır hep, bir Cibran meselinde, iki istiridye konuşuyorlarmış, biri hep iyi olmaktan, mutluluktan sözederken diğeri, bir sancı, bir huzursuzluk duyduğundan sözedermiş hep; dağılmışlar. Yolda mutluluk sarhoşu istiridyeye bir yengeç yaklaşmış ve arkadaşının içinde taşıdığı sancı, güzeller güzeli bir inci olmasın demiş.
Elimize cennet süpürgesi de verseler, Proxima’yı da bağışlasalar, önce yaşamak ister, ışığın yolunu gözler, aşığın elini bekleriz. Ve sonsuzluk her an her yerde karşımıza çıkarak, kimi zaman bir üzünç, kimi zaman bir sevince yolaçarak  anlağımıza çarpar durur ve yaşam bir Gılgamış söylenine dönüşerek sürer gider. Doğa bile böyledir:
“İkindi güneşinde / uyuyan hiçsellikler/ devinen gölgeler.”
Sesimizi geleceğe duyuramayız, sonsuzluk içimizdedir, ama geleceğin geçmişinde yaşayabiliriz, varlıkbilimsel bir oluntu, bir kılgı olarak bu bize bağışlanmıştır. ‘Yazın’ın bilinmeyen, kaotik içgüdüsü de bu olsa gerektir.&                                      
                                                                                             ULUS FATİH * 15.08.2003  
Elif Sorgun / Şiir Buluşmasi / Güldikeni Yayinevi / 72 Sahife



DÜNYANIN EN GÜZEL KADINI

Düalist bir ruhla iki şeyden sözetmek isterdim. Ilki Andy Warhol, gelecekte herkes onbeş dakikaligina ünlü olacak demişti, eger 2003 yilinin Dersaadet’inde yaşamiş olsaydi, gelecegin artik geldigini kabul ederdi. Öyle ki Matrix’e göre bir bilgisayar simülasyonu olan bizler, her iki savi da günümüzde gerçekleştirmiş bulunuyoruz. Kimildamadan konuşan dudaklar, usdişi makyajlar, robotlar ötesi özgüven, klişe 4-5 tümce, herkesin, her canlinin sui generisleştigi böyle bir görüngü, bilmem yeryüzünün başka çevrenlerinde de var midir?.. Günümüzde yaşam öylesine yabancilaşti ki, ‘alenation’ denilen bu kavram, bizlere artik yaklaşamiyor bile, çünkü biz onu aşmiş bulunuyoruz!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ adlı kitap bana bunları esinledi, geçmişte gerçekten güzellik adına bir seçim ya da ayrım yapabilirdik, ama günümüzde çekici olmayan insan kalmadı, usunu ya da ruhunu en minimal düzeyde kullanıp, yalnız görünümüyle varolan, otomat insan çağına doğru koşan uygarlık, öyle bir başkalaşım içindeki, klasik anlamda kıyamet, çevre yıkımı teorileri ya da gezegenin çürümüşlüğü gibi yaklaşımlar komitrajik birer unsur olarak kalacak, çünkü insan yaşama karşı kendini tutsaklaştırıp, hiçleyerek ‘homosapiens’in sonunu getirmek üzere, teolojik anlamda apokalypse veya okyanusların ölümü gibi varsayımlardan korkmaya gerek yok artık, çünkü bugünün insanının; anlayışı, kültürü, bu denli hızla yokolup gidecekse, bir tür kıyamet kopmuşta biz onu ayrımsayamıyoruz demektir. Artık inandım ki, güneş ölse bile insanoğlu sonsuza dek yaşayacak, çünkü bu soruna ilişkin çözümler üretebilir ama bir tek şeye çözüm bulamayacağını kavramış bulunuyorum; insan, insan olmayacak!..
Bunu salt kötücül bir yaklaşim olarak düşünmemek gerekir, yüzyillarin degişiminin, günümüzde yillik ya da neredeyse günlük periyotlara indirgenebilecegi bir düzeye erişmiş oldugumuzu anlayabilmemiz gerekir. Örnegin, yarin medya devleri Mars modasi veya Tunguska adi altinda yeni bir imaj çagi başlatarak, gündelik literatürü kökünden degiştirip, bizleri yeni bir çilginlik kaosuna sürükleyebilirler. Karamsar olmayalim ama gene de, sonumuzun ne olacagina ilişkin Stanislav Lem, daha usa yatkin görüşler aktarabilirdi belki bize!..
‘Dünyanın En Güzel Kadını’ kitabıysa öncelikle şu söylenenlere son derece zıt bir kitap, çünkü gerçekten yaşanmış aşklar, özlemler, yürekte açan ortancalar, içleri bahar dolu mektupların zamanından kalma, bir zamanlar gerçekten yaşadığımız ya da yaşamak için can attığımız dönemleri anlatıyor. Aşk deniz çayırlarında dolaşan tatlı su akrebimidir. Platonsu bir durumla bir yarımız o dünyalarda kaldı, bir yarımızda şuracıkta tükenip gidiyor... Kitabı okurken, bedensel, tinsel, solgun bir geçmişi anımsadım, umarsızlığıma, yalnızlığıma, artık hiçbir zaman geri gelmeyecek olan bir dünyaya, düş içinde bir düş gibi uyarlama göstererek, hareketsiz kalakaldım, bir düş kırıklığı içindeyim ki, hüzünlü bir metanetle yaşamı yalnızca izliyor ve bekliyorum artık. Sevgi yok, birlik yok, hoşgörü yok, içkavgalar, egolar ve pay kapmaların fırtınalı bir denizde sonsuz bir yarışı var yalnızca, belki bilmediğimiz, görmediğimiz Orwelimsi bir yaşam sürüyor, görkünç bir umutsuzluk içindeyim ayrıca, söylerken üzülüyorum ama, kanımca dünyaya her gelen Sezar’ı öğrenip gidiyor!.. Bu durumda kimi “Eli, Eli, lama sabachthani” (Tanrım beni neden bıraktın) diyor, kimi de “En yakın arkadaşlarım teker teker öldüler, yaşam (savaş) çok acımasız anne, orada Tanrı var biliyorum, ama burada kesinlikle yok” diyor!
Kitap gençlikte, geçmişte yaşanmiş sevgi dolu anilarda geziniş gibi... Bu neden böyle, insan erken yaşlarda, yaşamda birikim için ugraş veriyor, yaşlaninca da o birikimleri yaşamak istiyor!.. yani garip bir paradoksla gençligimizde gelecegi, yaşlaninca da geçmişi yaşamak istiyoruz.


‘Dünyanın En Güzel Kadını’ ile ilgili mitolojik bir öykü var biliyorsunuz, Truva savaşının önde gelen simalarından Paris, bir gün Tanrı Zeus”un düzenlediği güzellik yarışmasında karar vermek üzere görevlendirilir, sürülere çobanlık eden gerçekte Truva kralı Priamos’un oğlu olan Paris, tamda insani bir gerekçeyle, kendisine Helena’nın aşkını vaat eden Afrodit’i, Hera ve Athena’nın arasından birinci seçer.
Aşk nedeniyle Sparta krali Menelaos’un karisi Helena’yi kaçiran Paris, Truva savaşinin başlamasina neden olur, yaritanri Akhilleus’u ölümsüzlük suyuna daldirilip yalnizca topugu açikta kaldigi için, topugundan okla vurur ve ölümüne neden olur ve sonunda kendisi Philoktetos tarafindan öldürülür. Güzellik yarişmasiyla başlayan olaylar Truva’nin yokolmasi ve savaşa karişan tüm taraflarin başina binbir türlü felaketlerin (Ithaka’nin kargaşaya düşmesi, kardeş krallar Agamemnon ve Menelaos’un ölmesi gibi) gelmesiyle sonuçlanir. Hektor’un, babasinin gözleri önünde 14 kez surlarin çevresinde sürüklenen cesedi ve adi Hiçkimse anlamina gelen Odysseus’un çektigi çileler savaşin kör ozan Homeros tarafindan dile getirilen diger çarpici olaylaridir... Borges’in bir öyküsü şöyle bir aniştirmayla biter: ‘Homeros olmuşlugum vardir; yakinda ‘Hiç Kimse’ olacagim Ulysses gibi; yakinda ‘Herkes’ olacagim; öleceğim’. Burada, İlyada’ya hayranlık, varlığa olan felsefi bakış ve sonsuzluk duygusu tek bir tümcede vurgulanabiliyor.  
Aşki, erdemi, kötülük ve kindarliga çevirmede insanin üstüne henüz başka bir varlik yok diyebiliriz. Ölümü ve aciyi destanlaştirarak içimizdeki şiddet geni ve öç duygusuyla belki de ödeşmiş oluyoruz. Ve öykülerimiz Pandora’nin kutusundan yalnizca  umudun çikmadigini söylüyor. Ve ne var ki bizim mitoloji dedigimiz efsane, yaritanrilar, çoktanrililik gibi saggörü, aslinda o günün toplumunun başini agritan bir anlayişmiş.
Kitaba gelince, ‘Eleşkirt’te, denizin gölgesinde uyuyan bir köpegi görmek için suyun derisini kaldirirken ayin altinda yuvarlak başli dag horozlari ötüyordu’ gibi tümceler yok. Öyküler, gerçekçi, dingin, içten  geçmiş zamanlardan kalma ve özlemlerle dolu bir anilar demeti.
İşte onlardan bir bölüm; “Bir bahçenin duvarlarının gerisinde, ağaçların yakınında. Kentin orta yerinde. Dalların altından geçilerek, yapıların arasında ince bir ip gibi uzanan sokağın dört köşeye ayrıldığı noktada; köşelerden birinde bu bahçe. Çepeçevre masalarla kuşatılmış bir dans pisti; içini çekiyor, bir zamanlar bu pistte dans ederdik onunla... Kameriyeler, fıskiyeler, küçük havuzlar ve güller; yasemin kokusu, hanımeli sarmaşıkları, kiraz ağaçları...
Oturduğu sandalyede geriye kaykılarak bakıyor, her yanı, her şeyi, her ayrıntıyı yokluyor gözleriyle, denetliyor, bıraktıklarım duruyor mu, her şey yerli yerinde mi? Olabilir mi? Hiç değişmeden kalabilir mi dünya. Dünyamız burasıydı. Güller, çiçekler, hanımeli kokusu, sarmaşıkların koyu yeşil duruşu hala aynı mı gerçekten? Gözlerini yumup, içini çekti; yaşıyor muyum hala, buna hakkım var mı? İnanılır gibi değil. Daha ölmedim ve işte buradayım, öyle mi? O şimdi yok, bahçe duruyor, ben solumaktayım ve bahçenin görünümüne gölgeler karışıyor.”  Kitaba adını veren Dünyanın En Güzel Kadını adlı  öyküden bir bölümde şöyle: “Sürü dışarıda kalmıştı ve biz gittikçe çoğalıyorduk. Ambalaj kağıdının hışırtısını birlikte dinledik. Ve o hışırtı yüzünden, düş görmediğimizi anladık; beklenmedik sevinçlerin kaçınılmaz üzüncünü bile bile, kendini tamamlayamamış gülümsemelerin unutulmazlığını tada tada birbirimizi tanımaya çıktık. Bir ıssız ve sonsuz ovada yürümeye başladık. Ayrılırken, ‘Bir daha gelmeyeceksin değil mi?’ dedi. Öperek susturdum. Avucumdaki küçücük elini sıkıp bıraktım. Bende öyle sanıyor, öyle istiyordum ama yanılmışız. Yine gittim. Gitmeliydim. Nice ilgiler, incelikler göstermiştim bu yaşıma kadar. Ama anlayan çok az olmuştu. Karşılık vermek gerekmezdi, anlamak yeterdi oysa. Bir küçücük paketle dünyama çıkıp gelen çok az olmuştu. Üstelik bu kadın dünyanın en karanlık yerlerinden birinde yaşıyordu. Kimseden bir şey bekleyecek durumda değildi. Sevdiği birine, ‘Al beni, seninim’ diyemeyecekti ömrü boyunca. Sanki o küçük paketle köleliği sona ermişti. Onu salıverecektim. Bir kuş kanadına bindirip gökyüzüne savuruverecektim bir gün... İşte bundandı dönüp dönüp ona gitmiştim, sonsuza kadar ona gitmeliydim.’

Son olarak  ‘Sevişme Günleri’ adli öyküden bir tümce: ‘Ayla hala sessiz ve devinimsizdi. Karanlıkta yitip gitmişti. Bir ırmağa atlamıştı belki de.’
Bir pişmanlik, bir kirikligin, dag başinda şiriltilarla sizisi içine akan bir suyun öyküsü bu kitap. Onu ugurlarken bir şiirle eşlik edebilirsek ne mutlu bize. 
‘Bitti artık ey sevgili, ne yapsak da anlamı yok / zaman bir geçmiştir tek başına / Azalıp giden ömrümüzün kaç çiti kaldı şurda / koşup atlayacak / Bak yıllarca sonra geçerim de şu taşları / bir kekik kokusu gelir burnuma / anılarım tazelenir, elde kalandır / Tazelenir geçip giden ömrümün kırık bir dalı / sarı yaprağı / Çalılarda sürünen eskil yapağı / alaca akşamları köyün / çanları / İnerim bu dağlardan gene aşağı / izlerim bu yolları / bu taşlari / gene varirim düzlüklere / Bir sevdadan olsa keşke, başimin agrilari / bir sümbülü koklasam geçer mi ki / ladin pinarindan bir avuç içsem / Can verir mi artik kuytudaki mersinlere serçeler / civildar mi gün işigi gene solgun saçakta / Ey sevgili bir daha sana gelebilir miyim / ne zaman kucaklar artik beni ölüm? / Esen yeller nereye götürür beni / O doyunçsuz sevgiler / Ah, yarim kalmişsa zaman...’ &
                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                         01.09.2003

Evet Aşk-Dünyanin En Güzel Kadini / Öykü /
Burhan Günel /  Etikus Yayınları / 240 Sahife






























      ESKİMEMİŞ ŞİİRLER
“Göğün altında yeni bir şey yok”

‘İyi bir sıçrayış gerilemeyi gerektirir’. Şimdiki Sirbistan geçmişteki Yugoslavya’da yaşayip sonradan Amerika’ya göç ederek bilimsel bulgularini Edison’la paylaşan büyük fizikçi Nikolay Tesla’nin dikkate deger bir yaklaşimi var; bilimin sanatin bir uzantisi, kesenkes onun bir parçasi olduguna inanirmiş. Bunun üzerinde düşündügünüzde son derece anlamli olmasi bir yana Tesla’nin ender bulunur bir fizikçi ve gerçekten büyük bir bilim insani oldugunu sezinliyorsunuz. Önemi şurada, bilim istemeden de olsa belki sonuçlariyla bile ölüme, yokoluşa, savaşa veya başka bir felakete yolaçabiliyor, Einstein’in veya Oppenheimer’in bu konudaki pişmanliklarini biliyoruz. Ama sanat, onun herhangi bir dali asla ölüme veya yokolmaya ilişkin bir sonucu yararlamaz, sanatin yüzü sonsuzca yaşama dönüktür, güzellik, bariş ve kardeşliktir sanatin amaci, hiçbir sanat performansi olmasin ki ölüme çagri, zulüme davet içersin. Tesla’nin birbirinden çok uzakta iki elektriksel nesneyi aralarindaki manyetik kuvvetle yakmayi başarmasi, bilim alanina “Çin’de bir kelebek kanat çirpsa, Florida’ya kar yagar” öngörüsünü armagan etti. Bizde şunu düşünebiliriz, örnegin; köşe başindaki bir market veya bakkal bir yerde yaptigi hizmetin sanatsal bir yönü olduguna inansa, sattigi gazeteyle insanlarin estetik duygularini geliştirmesine katkida bulundugunu düşünse, onlara ulaştirdigi gida maddesinin saglikli ve iyicil düşünmelerine yol açmada etken olan unsurlardan biri oldugunu  kabullenip, satimi içtenlikli bir eyleme dönüştürse, yaptigi işte bu tür duygulanimlarla hareket edip, böyle gözetimlerle güne başlayip bitirse, sanirim dünya hem daha bir güzelleşir, hem de barişin birligin yaşamimizdaki yeri daha bir uzar ve yerleşir diye düşünüyorum... Bir gün insanlik tarihinde alişilmadik, derin bir kültürel dönüşüm olamaz mi?.. Bilgi ve görgülerimizin alişkanliktan öte, inaksal formlara dönüştürdügü; kuram ve eylemlerimiz gün gelip; kökünden degişemez mi?..Tesla bilimi sanatin bir uzantisi gibi düşünür ya da görmek isterken, inaniyorum ki soyumuzun gerçek bir hümanisti olarak insani kaygilarindan ötürü bu gerçelligi yaşamak istiyordu... “Mia ginetai amphoteron ops” “Tek bir bakışla baktılar ikisi de” .

Ama işte bu tür yaklaşimlar yerini günümüzün, bildik iktisadi bir görü, parasal bir fenomen ya da kâr (kazanç) hirsina birakinca, şiddet kolaylikla vahşete, kâr hirsida; salt kâr (kazanç) hirsizligina dönüşebiliyor. Sonuçta insan şüphelerin yaratigi, dilenirki  birgün içimizdeki şiddet genini denetler, kültürel bakiş açimizi da Tesla’nin özlemi gibi salt sanatsal donanimla yogurarak belki tanrinin bile başaramadigi “Bariş’i” yeryüzüne egemen kilabiliriz.
İşte bu umarsızlık sürdükçe de, ozanlar, sanatçılar hep bir geriye dönüşle neredeyse aynı izlekleri sürmekten kurtulamıyorlar. Ola ki yeni bir bakış dile getirmeseler de, şu söylenenlerden dolayı eşitsizlik ve yoksulluğa, baskı ve zulüme karşı çıkma güdüsü, ne yazık ki ağır basıyor. Doğal bir borç, insan olmanın gerektirdiği altın bir boyunduruk gibi kendinizi buna zorunlu hissediyor ve püskürmeye başlayan volkan örneği zincirlerinden boşanarak dağlara taşlara bile olsa haykırmaya başlıyorsunuz.
İşte El Yayınevi’nden çıkan Ozan Telli’nin son yapıtıda böyle bir izlek ve benzer söylemin bir kez daha çığlıklara dönüştüğü, karakamuya adanmış 72 sahifelik bir betik. Bundan ötürü, ozanın bir suçu yok, tam aksine insanlığın vebali var, ozan ne yapsın. İşte dile getirdiği, belki daha önce söylenmiş ama ozanın gönlünde olası daha bir incelikle yinelenmiş o eskil çığlıklar: (O İnsan ki) ‘hangi çağın kamburu sipsivri piramitler / kimlerin teri kızgın kumlara damlayan / palmiye yapraklarından / kaç bin yıllık acıyı ağlıyor sırıtan kafatasları /
dağlanmış taç geçirilmiş başkaldırmış başına bir kölenin / bir acı damlası alnından akan kan / ve kan kokusu yayılan / bardağı taşıran su sayılan / mayası devinmenin ve devrimlerin / ve yeniden türeyişinin insanın / o insan ki / uyanır uyanışı gibi / gerinen toprağın / çözülen buzun / çatlayan kayanın /
o insan ki / gezegenlerde insan gezdirir soluğuyla / buhar buhar solur / elektrik elektrik ışır / ve atom atom konuşur / yerde / gökte / suda /
nerdeyse kızarmış yarısı elmamızın / eşiğinde adımlarımız kambursuz çağın / yıldızlara kuracağımız salıncağın / beşiğinde büyüyecek çocuklarımız.
“Göğün altında yeni bir şey yok” diyen Aziz Pavlus gibi ozan için başka umar kalmadıkça çağların derinliklerinden yıldızların içlerine kadar, kar kirpiği gibi sürüp gidecek bu çığlıklar; (Benimdir) ‘ekilen tohum / dikilen fidan / dökülen ter / kömürde kara / pamukta ak / görünen değer / benimdir /
alnıma çevrilen namlu / boynumda daralan ilmik / benim eserim / kervan kervan çoğalırken bezirgan / ne haramiyim / yol keserim / ne de gladyatörüm / kol keserim / kendim için varım / kendim için erim / savaş benimdir/
soluğumla döner işleyen çark / yağımla yanar / ışıtan kandil / ve elimde kanlı mendil / kurusa da rengi uçmayan / her toprakta açmayan / savaş bahçelerinden derilmiş / barış çiçekleri benimdir /
bir yurt ki / doğurgan anası kan rengi narın ve karpuzun / güneş rengi portakalın ve muzun / bir yurt ki / kat kat uygarlık gömülü / kan emili ter emeli / bir yurt ki / uğruna sayfaların çevrildiği / çınarların devrildiği / benimdir /           
ve fısıltısı ormanların uğultusunu andıran / ve kıvılcımı bozkırları yandıran / direncim demirden dağdan mermerden / kurşun olup çıkamadığım yerden / su olur akarım / duman olur tüterim / evire / çevire / devire / dünyayı avuçlarımda tutarım / dünya benimdir’.                                            
Bu tasalar, yüzyılların insanların geninde yer etmiş acıları; çarmıha vurulmuş İsalar, Nil’de bulunmuş Musalar, Tanrının kırbacı Atilla, İskenderler, Sezarlar, Bedrettinler, Guevaralar oldukça bu kavga bitmeyecek, insanlığın arayışı sürecek, ‘diyalektiğin savaşımında’ sürekli barış ve Nazım’ın sözünü ettiği ‘büyük insanlık’ belki bir gün gerçek olacak ama biz göremeyeceğiz. Nedir ki duyunç yıkıcı bu olgulara bizde bir şiirle katılabiliriz.
‘Hatırlamıyorum ülkesinde, üç adım atıp kayboldum / Çünkü başka adım yok, öteki ayağımı unuttum. /
Anne ben kimim? / büyük annem var mı benim? / Annem, babam... / ya kardeşlerim?.. /
Kapıları çalmadan toplamışlar onları, / çocukları size satmışlar, / hiç soru sormayanlara / parası olanlara!.. /
Anne... benim annem kim?.. /
Küçüğüm, tarihi katiller yapar! / Annen, baban yok! / Plazo de Mayo’yu unut! / Perşembe’nin Delileri kim sorma! / Öğren bunları... /
...Hatırlamıyorum ülkesinde! / öteki / adım / unuttum...
Bizi diğer canlılardan ayıran kendimize ilişkin sorular üretebilmemiz ve sorular sorabilmemizdir. Ama çoğun düşündaşlarımızla aldanırız biz. Ve kurtarıcılarımızdan kurtulmakta bayağı zordur. Gönül ister ki insanlığın büyük ütopyası gerçekleşsin, düşüncenin hazzıyla yıkandığı ırmakta, giderek en güzel maviye kavuşsun ve sonsuz barışı yakalasın ve ozanın dilinde ‘eskimemiş şiirler’ kalmasın. Ama bunu gerçekleştirecek olan yine insanın kendisi, çarmıhında yardımların en büyüğüne gereksinen oğullar oğulu İsa diyor ki; “O’nu aradım, neredesin baba dedim?.. Uçsuz bucaksız boşluklar ve derin uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim”. Görünen o ki bizler, evrenin sahibi, saltık umudun kendisiyiz...&

                                                                                                                 ULUS FATİH
                                                                                                                    18.10.2003  
Ozan Telli / Komüncüler / Eskimemiş Şiirler /
El Yayınevi /  72 Sahife


‘AY BATARKEN KANCAMA’
ŞIIRIMIZIN UÇARI PRENSI
Arjantinli bir ozanın okuduğum şiirinde unutamadığım bir dize vardı; ‘Ona dil verildi şu yalan yani / ona et verildi toz olan.’ İnsanı özetleyen bu denli kısa başka bir sözcük dizisi  aramaya gerek kalmıyor sanırım. Ercüment Uçarı’yı da diğer bazı yazın erlerimiz gibi Bostancı’daki Çağlayan Kafe’de süren toplantılarda tanımıştım. Beyazıt’taki üniversitenin aynı bölümlerini bitirdiğimiz için birbirimizle önyargısız doğrudan bir dostluğumuz vardı. Bu dostluğu büyük olması sıfatıyla daha çok ondan gördüğümü belirtmeliyim. Çok sakin, susmasını bilen bir insandı, konuşmadan saatlerce oturur, bazen söze karışır ama varlığı ile yokluğu pek belli olmazdı. Yaşlı olmamasına karşın, çok sağlıklı bir görünümü yoktu, solgun ve direncini yitirmiş, görünmeyen bir güçsüzlüğün taşıdığı bedenini zayıflığının aldatıcı centilmenliğiyle taşıyor, ilk bakışta hiç önem vermiyormuşçasına yakışıklı bir görünüm yansıtıyordu. Ve herkesi şaşırtacak ama bu satırları doğrulayacak bir üzünçle sevenlerini başbaşa bırakarak 1996 yılının serin bahar günlerinin eşiğinde dünyamızı ve bizleri bırakıp gitti.

Bir şairdi Ercüment Uçari, ama az konuşur olmak nasil insanlari tuhaf bir gizemle sarmalarsa, Uçari’nin şiiri de kendisi gibi, hatta kendisinden öte anlaşilmaz bir kurgu ve sözcük dizisiyle bütünlük gösteren ve bundandir kimsenin pek ilgi göstermedigi ancak özel bir yaklaşim, eleştirmen veya yazin tarihçilerinin üstünde oturup düşünebilecegi analitik bir çabanin anlaşilir kilabilecegi bir şiirdi. Şiirler salt sözcüklere dayali, her sözcük kendi içinde bagimsiz bir düzenle digerine ulaniyor, dizeler böyle akip giderken, Beykoz’dan Paris’e, oradan çocuklugun bir imgesine ve oradan uzaysil bir simgeyle çevren dişina çikarken yine örnegin çingenelere iniş yapan bir metaforla sürüp gidiyordu. Abartiyor sayilmazsak hiçbir şiirinin başladigi ve bittigi düşünülemezdi, yaşamdan bir fragman, bilinç akişi ya da otomatik metine baglanmiş mekanize-motorize sözcüklerle yaziyor, hiçbir şey amaçlamadan, hatta şiirsel bir amaç taşimadan, çagrişimdan çagrişima geçen, dizelerinin son derece öznel sürüklenişinde, hiçligi ve hepligi dişlayan bagimsiz ve öyle ki bu Ercüment Uçari şiiri denilmesini bile arzulamayan bir yaklaşimla dünyamizin, letrist akimindan bozma, dadaist, konstruktuvist ve belki de futurist şiirini harmanlayip, duygu ötesi; düşkiran bir sonülkü’nün peşinde akip gidiyordu... Ve öylece de veda etti gitti.

Onun haleti ruhiyesinden sarkan bu şiirin harflerle yazilmiş olmasi en şaşirtici yaniydi, bu gizem ancak yazi ile gerçekleştirilebilirdi. Insan kendisinin tutsagi sayilabilecegine göre; Uçari şiirsellige bu denli uzak bir şiire neden baglanmiş olabilirdi ki... Şöyle ki; şair sözünü etmez ya da dişa vurmasa da özgün olmak ister, şiirinin digerlerinden ayrilmasini, ilk bakişta adinin, saninin sezilmesini ister, işte paradoksta burada başlar, çünkü sonsuz bilgilenim ve herkeste ‘sui generis’ bir durum gösteren şairin yazinsal ontolojisi, ‘sigmazlik gerçegi’ karşisinda, gerçek, gerçeküstü, letrist, dadaist, birinci yeni, ikinci yeni derken yalpalayişini olmasi gerekenden çok uzaga, olmamasi gerekeninde pek yakinina düşürebilir, bu ikisi farklidir. Bu öyle geometrik ve öyle düşünsel bir kozmoloji sergiler ki şair kendi şiirinin dizginlerini elinde tutamaz hale gelir. Dolayisiyla bizim büyük şiir dedigimiz her şiir aslinda insan anlaginin sinirlari içinde bir algiyi karşiladigi için bir ölçüde ve gerçekte deyim yerindeyse küçük şiir sayilabilir. Çünkü sinirlarimiz dişindaki her şey katiksiz bir anlamsizlik ve determinist kavramin dişinda sayilacagi için insani sayilmaz, bu şiir içinde böyledir.

Sözü uzatmazsak Uçarı’nın şiiri bu sınırların en uç noktasına yaklaştığı için kanımca üzerinde durulmayı hak edecek bir şiirdir, bu tür şiir hiçbir zaman sevilmeyecek ve gelecekteki bir şiir türü gibi görülse bile, her gelecek kendi uç noktasını kendisi yaratacağı için, bugünkü kenarda kıyıda kalmışlığını hep sürdürecektir. Ama şiir dünyası açısından bilinç matematiğinin dolambaçlarını en çok zorlayan bir şiir olabileceği içinde önemli sayılmalıdır, öylesine tanımlarsak şunu da diyebiliriz, yazılan ve sevilen her şiir aslında bizim algı sınırlarımızın bütüncül anlamda içinde sayılacağı için bir hayranlığı içerse bile sonuçta bir ortalamanın ürünü sayılacaktır, ‘insana ilişkin her şey kabulüm’ ama asıl zor olan bu sınırların dışına çıkmayı yazınsal anlamda deneyebilmekte yatmaktadır, bu bakımdan Ercüment Uçarı, bütün büyük ya da kabul görmüş şairlerin yolundan gitmeyip sapmayı ve de açıklamaya çalıştığımız üzere büyük tehlikeyi göze almayı kabullendiği için ve bunu denemeye cesaret ettiği ve belki kendini de bu yolda kurban olmaya adadığı için; pek çoklarından poetika adına daha değerli (ve belki de büyük) şair sayılmayı hak etmektedir.                   


Uçarı’ya anlayış bakımından yaklaşan, ama sınır dışı olmayı başaramamış veya kamunun bilinçdışı ölçeğine ters düşmeyi şiirinden değil de, kamunun oransal anlamda bu anlayışı hoş gören bir paydaşlığı karşılama göstergesine dönüştüğünden sevilmiş şairlerimizde vardır. Ece Ayhan, Asaf Halet Çelebi, biçemiyle İlhan Berk, Ali Günvar, bu günün şairlerinden Tarık Günersel bu anlayışa yaklaşmışlardır. Öyküde Sevim Burak aynı anlayışı denemiş, Bilge Karasu’da olabildiği denli yakın durmuştur. Saydıklarımız içinde en gölgede kalan ve adı hiçlenen Ercüment Uçarı’dır. Ama bu durum bile onun amaçladığı anlayışa uygun düştüğü için sanırım kendisini üzmemiştir. Kavramak, katlanmanın acılarını azaltır.Uçarı ikinci yeni şairleri arasında sayılmamaktadır, lirik, didaktik, pastoral hiçbir öğeyi içermeyen, letrist, dadaist özellikleri açıkça kullanmaya karşı çıkarak, bir kolaylığa sığınmayan, klasik yazımlı, salt sözcüğe dayalı ama anlama -söze- en uzak şiiri yazan şair, klasik kalıplar içinde modern ötesinin bile dışına düşen bir şiir yaratarak, tekilliğini gerçekleştirmiştir. Garip gelebilir ama Ercüment Uçarı şiiri, şiir sayılamayacak bir kategorinin ilk ve tek örneği olarak şiir dünyasında hak ettiği yeri alabilmelidir.  

Onun  tek tük örneği kalan yayınlanmış pek çok yapıtı vardır, ‘Geçmiş Zaman Tevellüdü’ ‘Ay Batarken Kancama’ ‘Kırmızı Balon Sisledim’  kitabının adları bile şiirinin ipuçlarını verirken onun ‘Ay Batarken Kancama’ adlı kitabından bir şiiriyle dünyasına girmeye çalışalım; ‘gece sefalarının düzlükleri yüzüyor / kendilerine özgü renkli cinsliliklerinin / ipinceli fularlarının çarşılarıyla / gülhane parkı ıslanırken eroslu dal uçlarından / katran kalınlığındaki kara gözlerine / kuş oturuşu bağdaş kuruyor sevda / perran adında geçmişten geliveripte / mavi giysili soyunurken dağınık / dağınıklığın sık ormanların sessiz tünelleri / gülbanu da ölürken saçının büklümlerini seviyorum / herşeye upuzun çelik çiviler çakarken bedenim / dar göğsünün sütyensiz minicik kıllarına / ıtır kokuları kır kalyonları çehizler ile / everest tepesi par avion damgalı mektup zarflarından / fotoğraflanıyor mavi kiremit parçalarından imgelenerek / pala bıyıklı feraceli osmanlı yüzcükleri ile / tarihsel ahşap konaklarına İstanbul’umuzun / kulak memeli renklerin yüzleri yüklenirken / tarihsel balık istifi kamyonlara / Amasya’dan elma çeken / çok ışıklı neonlu gündüzlerimin zifaf anlarında / inceden bir selam sarkıtıyorum ürkekliğimi / açık yaz pencerelerinden sergileyip / fırat ırmağının ayak izlerinin açık / çamurlu küreklerinin uçlarındaki / çaresiz çöküp kalmıştık dilsiz daralarımızla / karanlık bir deniz mezarlığının dağ başlarından / ucuz şarapların süs balıkları acı çekiyorlardı / sessiz suskunluklarına yardım ödemişli üzümcülerle / dev kavanozların spermleri uyurlarken taraçalarında’

İşte onun artık en küçük söze gerek bırakmayan şiiri bu, şimdi daha kıvrak ama aynı şiiri sürdürdüğünün kanıtı olsun diyedir bir başka şiirini sunalım, bu şiirinin bir adı var, ‘Misket’ ‘mızıka cazbant geçiyor / nur limanın ara sokağından / güz ayvaları sarıları / yüzlerin ellerinin asaları / düğün dernekli sinemacıklar / senegal kamışi renkli / istanbuli kanarya ile ötüyor / maskımın peşinden / güzel mandıra caddesi / tino rossinin yüreği / resimlerimi günlüyorsunuz / beli ne güzel zülüflü belkıs / üzüm hoşafı tenli göllerde / meme misketleri / nirengi okul ansiklopedileri / ne çok yerleştiriyorum / şiirin büyük güzelliğini / yalnızlığın yankılarının / dalgın bahçelerdeki güllerine / akşam kuzeyden geliyordu / at arabalarının önlüklerini / şişire batıra dip denizlere / gözleri maksim gorkili kadınlar / iç çamaşırlarının gövdelerinde / iç geçiriyorlardı / teğerlerinin bluzlarına / boğuk sıkıntılarının ortalarında / ortalığı düşmüş izmir / bulanık sisler ağır akıntı / beykoz halkevi duvar gazetesi / 1942 ekmek beykoz uçarı / türkiyede şiir kiminle / ikinci yeniden sonra mı yazıldı ne / rampi rampide rampi çakarlı kasketine’ 
 Yalnız kendi şiiriyle cenkleşen, Don Kişot’u ve değirmeni kendi içindeki Uçarı’nın, ister  tuhaf, ister saçma ya da olağanüstü deyin görüngüsü (şiirseli) bu. 25. saatin ‘Bin şiiri bir şiir yapan’ tanrıların olmadığı dünyaların, antikozmosun, bu anlaşılmaz reaksiyonerlikteki ozanını; poetikasıyla yazın dünyamıza renk kattığı ve yeni açılımlar yarattığı için saygıyla anıyoruz.

12.11.2004
ULUS FATİH


*******************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
FAİK BAYSAL  ve  SARDUVAN

(-Söyle  köpek  bu mezarda kimi beklersin? -Bir köpeği! -Adı ne? -Diogenes! -Nereli? -Sinoplu. -Şu fıçıda yaşayan mı? -Aynen, öldü ve yıldızlara karıştı!..) 

Faik Baysal yaşamini yazina adamiş, yaptiklarindan dolayi bir kişiden ya da kurumdan bir şey ummaksizin, sessiz, sakin yaşamiş, öldügünde bir yapragi bile kimildatmamiş, bilgece ömür sürdürmeyi seçmiş biri olarak geçip gitmiş bir ulu insan, bir ulus insani. Onu yakin bir geçmişte yitirmiştik ne yazik ki...  
Kendisiyle birkaç kez karşilaştim, aramizda siradan konuşma dişinda hiçbir şey geçmedi, bir yazar olabilecegi en son düşünülebilirmiş gibisinden, her an her yerde görülebilecek türden bir insandi. Ama onun ayriksi yaninin bedeninden degil, kolayca kavranip ele geçirilemeyecek ruhundan kaynaklandigini kisa süre sonra anlayacaktim; ne zaman? Ta ki yazinimizin kendisi denli siradan görünen, tanitimsiz, neredeyse bilinmeyen, eşsiz romani Sarduvan’i okuyana kadar.
...İşte Faik Baysal’da bir gün geldi, sıradan görünen yaşamını noktaladı ama Diogenes için çekimlenen yukarıdaki anekdot gibi kanımca oda yıldızlara karıştı. Unutulmuş gibi görünse de, biliyorum ki o; onu bilenlerin belleğinde yaşıyor ve yaşayacak. Sarduvan gibi, öteki yapıtlarının da değerini bildiğim için onu -ölümünün yıldönümünde- anmak, doğal ama etik yanı ağır basan bir borç gibi tinselde olsa yükümlülükten kurtulmak, onu yadederek bir barışıklık ve bağlaşıklık sağlayarak okurlarıyla bu duyguyu paylaşmak istedim.

İnsan kalben de olsa bir yükümlülüğün içine girdikçe onun zorluklarını daha iyi kavrıyor. Yazar olmak iyide, nitelikli yapıtlar vermek oldukça güç bir şey. Onun için insanlar sanatçılara, resim, müzik, yazın gibi alanlarda olgun yapıtlar veren öncü kişilere değer veriyor, seviyor... İşte Faik Baysal’da bunu gerçekleştirmeyi başardı ve gitti, ama günümüz dünyasında değerini kim bilebilir ki! Bilinse de bilinmese de anlayanlar için o gerçek bir yazın insanıydı.
Yapıtlarından Sarduvan’ı eşsiz kılan ne idi peki; Faik Baysal bu romanı (şaşırtıcı yanı da bu) 18 yaşında yazmış, ilk yazdığı metin yanılmıyorsam yanmış ya da kaybolmuş. Gerçekte yapıtı çocuğu gibi gören sanatçı için ağıtsal bir şey, ama yazar gözyaşı akıtacağına büyük bir dirençle onu yeniden kurgulayıp, yeniden harfleriyle buluşturmayı seçmiş; ne büyük bir zorluk... Yapıt yazarın çocuğudur dedikte, burada Martialis’in bir elin parmağını geçmeyen yaşlarda ‘kader ipliği’ kesilen çocuğun acısını anlatan şiiri anmadan geçmeyelim, yaşam sevgisi; küçücük bir çocuğun ağzından nasılda dokunaklı bir biçimde dile geliyor. (“Burda gömülüyüm ben, minik Urbicus, Bassus’un / yası; soyumu, adımı büyük Roma’dan aldım. / Üç yaşımı doldurmadan altı ay önce, üç tanrıça / acımadan kestiler kader ipliğimi. / Güzelliğim, peltek dilim, küçük yaşım neye yaradı? / Bu yazıyı okuyan yolcu, göz yaşını / esirgeme bu mezardan! / Dilerim, senin sevdiğin, / öteki dünyaya Nestor’dan yaşlı göçsün!”) İşte yaşamında, yapıtında, çocuğunda böylesine canalıcı bir önemi vardır.

Sarduvan aslında yazarın doğduğu yerin adı Sakarya’nın bir ilçesi gerçek adı Serdivan. Roman, toplumcu gerçekçiliğin alanına giren, ama sinemadaki Yeni Dalga akımı gibi bireyin psikolojik sorunlarına, zaman mekan ilişkisine de değinen, bunu bağımsız bir biçimde ele alan ve sosyolojik tabana da yayan, yoksul, erdemli, tini ve teni yapayalnız, sinik bir kişiliğin, dünyada yaşadığı umarsızlık ve hiçliğin, helezonik biçimde birbirini ezmeyen katlarla işlendiği, ağırlıkların birbirine teğet geçtiği tam bir baş yapıt. Büyük bir ölçülülükle, aşırılıkların asla bir endikasyona yol açmadığı, törpülenerek işlendiği bir saltık roman. Elias Canetti’nin Körleşme’si, Panait Istrati’nin Arkadaş Islıkları, Jack London’ın, Steinbeck’in Kurt Kanı, Gazap Üzümleri neyse Sarduvan’da o. Bunları anmaktan amaç, eğer Faik Baysal gezegenimizin ‘kadirbilir’ bir dönencesinde yaşasaydı onlar gibi olacaktı demek istiyorum. Marquez ve Yüzyıllık Yalnızlık ya da Hugo ile Sefiller gibi... Sarduvan, yalnızlığı evrende onu asıl güçsüz kılan şeymiş gibi, Robensonluğu dünyadaki hiçliğinden (umarsızlığından) kaynaklanan bir gencin (adı neydi Kavruk mu?.. unutmak -bireysel midir!-) düşte yaşıyormuşçasına çiftliklerde, rençberlerin yanında, değirmenlerin, harmanların, ortakçıların arasında  ömrü yitip giden ve umudun düşünülüp, tasarlanamayacak denli kaotikleşerek, hay huya karıştığı dahası yok olup gittiği bir ruhun dramı. Bir insan düşünün, yalnızca açlığını giderecek, yarıcılar, ortakçılar, rençberlerin arasında, ancak gününü, yaşadığı anı kurtarmaya bakacak; bir parça olsun para ya da azıkla onu güvence altına alabileceği bir girdabın ortasında sürüklenip gidecek bir ömür. Köy yaşamını bilenler bu durumu çok iyi kavrar, orada insan ayırtına varmaksızın salt yaşamak için çalışır, yaşadığı dünyada varolmak ve varlığını sürdürmek için çabalar, yer içer ve bununla yetinir. Yaşam boyu bir ideal, bir beklenti, değişik bir şey ummaksızın geçen, düşten uzak bir ömrün acınç dolu sonesi.

İşte Sarduvan bu acıyı derin biçimde işleyerek duyumsatan büyük bir roman. İnsanın, insanlığı yitirdiği şeylerde saklıdır. Örneğin düş kurmaktan uzak, bu olanaktan yoksun bir yaşam imrenilesi, katlanılası bir yaşam olabilir mi, sevilebilecek, düşlenebilecek bir şeyin olmadığı, bunun canda, tende yansımadığı bir beden, bir ortam düşünün... Belki savaş, yıkım, büyük ayrılıklar da bunu yaratıyordur ama Sarduvan’da işte böyle yoksul, genç ve yapayalnız bir köylünün ovaların sessizliğinde, yağmurların ıssızlığında, kır hayvanlarıyla yazgısını paylaşan, gölgelerin uzadığı tozlu yollarda, kara kuytularda mal sahiplerini, yarıcıları beklemekle geçen günlerin, bir örümcek ağında örülü zamanın, güneşin yakıcılığı, toprağın sarsak devinimi, çalı çırpı çıtırtısı, börtü-böcek çıldırtısı arasında... Böylelikle Kafkaesk bir dünyanın, taşrada en umulmadık atmosferlerde bile oluşabileceğini imleyen bir yalnızlık tragedyası. Sonuçta, bu yaşta bir insan bu romanı nasıl yazabilir diye hayıflanıyorsunuz, romanın gücü karşısında ise giderek, böyle bir romanı bir insan nasıl düşleyebilir diye şaşırıyorsunuz. Sanat, esinle insanın cevherine işlenmiş bir tanrı parçacığı, bir düş gücü; onu oradan çıkarıp ortaya koyabilene aşk olsun!       
Sarduvan, son olarak Can Yayınlarınca yayımlanmış ve kapağını Matissevari bir kadın tablosu süslemişti ama figüratif tablonun kitaba pek uymadığını, hep bir Balaban tablosu ya da Van Gogh’un ‘Patates Tarlasında Çalışanlar’ının daha uygun bir resim olacağını düşlemişimdir.

Kant her gün evinden saat beşte çikar komşulari da ona bakarak saatlerini ayarlarmiş, Sarduvan ve Faik Baysal’in yapitlarina bakarak yazin gönüllüleri sanatsal kadanslarina ayar yapabilirler...
Sartre olmakta, Sartre olmayanları okumaktan geçermiş. Sarduvan’ın konusu eskil, dili geçmiş, belki kurgusu da gereğinden fazla yalın gelebilir artık, ama şimdiki zamanın kılavuzluğunda geçmişe ne kadar uzanabilirsek, geleceği de ancak o denli derin (ve çılgınca) düşleyebiliriz. Sanat yapıtı ancak görünmeyen geçmiş sayesinde, görünen gelecekler yaratabilir ve gelecekteki geçmişimizi böylece görünür (anlaşılır) kılabiliriz.
Faik Baysal yazdı ve bir sanat insanı olarak öldü, sanat sanki ‘iki kez yaşamak’ Yunan mitlerinden; yarı tanrı Akhilleus’taki ‘çift varoluşluluk’ gibi, tinsel anlamda onu andıran, ona denk olan bir şey. Kısacası, olağan yaşamın dışında sanatla uğraşabilmek kolayca kavuşulup, elde edilebilecek bir olum değil.
Amerikalı bir işadamı, Meksika’da bir kıyı kasabasında bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş, balıkçı öğleye kadar deyince, işadamı kalan zamanda ne yapıyorsun diye sormuş, balıkçı; arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karımla sevişirim demiş. Amerikalı daha çok balık tutmak istemez misin deyince, balıkçı evet ama ne olacak demiş, adam daha çok para kazanırsın, kendi işyerin olur, adam çalıştırırsın demiş, balıkçı; eee, demiş, adam, bütün balıkları siz tutarsınız, fabrikanız olur, balık sanayiini ele geçirirsiniz, paraya para demez ve bol bol zamanınız olur; artık yorulmaz-çalışmazsınız bile demiş, balıkçı gene; eee, sonra deyince, Amerikalı boynunu bükerek, arkadaşlarla gevezelik eder, çocuklarla söyleşir, karınla da sevişirsin demiş!.. 
Ölüm yıldönümünde Faik Baysal’ı anarken, Perşembe Adası, Sancı Meydanı, Rezil Dünya,Tota gibi diğer yapıtlarının da yeniden yayımlanmasını diler, onun pek bilinmeyen şair yönüne anmalık olsun diye ‘Karşı’ adlı güzel şiirini okuyalım derim;

“Gül doğmak, gül uyumak, gül uyanmak, / Kapıda, buğdaylarca yanık, sapsarı, / Bir ateş böceği bile geçmiyor Mayıslar’dan / N’olur, sakın öldürmeyin ağaçları. / Toprak doğmak, toprak uyumak, toprak uyanmak, / Gelinciklerin kızıllığı suskun umutları, / Camların yakamozunda çırçıplak, turuncu, / N’olur, sakın korkutmayın bulutları. / Çiçek doğmak, çiçek uyumak, çiçek uyanmak, / Altın kaselerde lalelerin yalaza sızıları, / Yağmurların özlemiyle ağlamaklı avuçlarımıza, / N’olur, sakın asmayın yeşilleri kırmızıları. / İnsan doğmak, insan uyumak, insan uyanmak, / Düşlerde kırık, yıldızlaşan güz dalları, / Gecelere göz kırpan kıpkırmızı suların, / N’olur, sakın susturmayın masalları. / Taş doğmak, taş uyumak, taş uyanmak, / Resimlerde soluk, yaprak yaprak yalnızları, / Bir avuç yaz bile geçmiyor alacaların dünyasından, / N’olur, sakın söndürmeyin yıldızları.”   
Ve bir ölüye saygımızı sunarken, Sarduvan’ın ruhuna uygun bir pop şarkısıyla onu uğurlayalım; (Kucaklanan Kardeşler)“Bu başi dumanli daglar /  Şimdi benim için yuva oldu / Ama evim aşagilarda / Ve daima öyle olacak / Bir gün döneceksin / Vadilerine ve çiftliklerine / Ve daha uzun süre yanmadan / Kucaklanan kardeşlere katilacaksin. / Bu yok etme tarlalarina dogru / Ateş vaftizi var / Bütün acilarini izledim / Kavgalar daha da azginlaşiyor / Ve daha kötüsü beni fena yaraladilar. / Korku ve alarm / Terketmediniz beni / Kucaklanan kardeşlerim / Degişik bir sürü dünya var / Ve degişik bir sürü güneş / Ve yalnizca bir dünyamiz var / Ama biz degişik olanlarda yaşiyoruz / Şimdi güneş cehenneme gitti / Ayda yüksege dogru doludizgin gidiyor. / Elveda diyeyim sana / Her erkek ölmeli / Ama o yildiz işigina yazili / Ve avcunun her çizgisine / Aptaliz savaşirken / Kucaklanan kardeşlerimizin üstünde.”

Umberto Eco ben düşünmüşsem bir başkasi da düşünmüştür diyor, bilime de tanrisal bir gerçeklik yükledikten sonra bir dogmadan başka nedir ki... Insanin yaşamda kalici bir şeyler yapma, yaratma, degiştirme, karşi koyma arzusu bilinçli oldugu kadar belki içgüdüseldir de... Havva bile Adem’e, elma agacinin meyvesine dokunmayi yasaklayan Tanri için; ‘dokunmayacaksak niçin burada’ demiş.
Yaşamin sonsuzlugunda ‘nöronlarımızın ve aksonlarımızın’ bizi nereye götüreceğini kim bilebilir...&

ULUS FATİH
**********************************************************************************

























































































































































































Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. (Eski Roma da buharlı güçten doğan enerjiyi ortaya çıkaran Heron'un buluşu, köle kullanmak daha ehven bulunduğundan dikkat bile çekmemiştir.) Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   














































































































































********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                      
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************














 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

***********************************************************




























AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık

64 Sahife

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...