Sorularimiz:
1. Cunda Oyküleri'nde
yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?
Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe
de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak
üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan
olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer
Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu
öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i de
okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır.
Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir
okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer
buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka
bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü
tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda
'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı
ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti,
ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma
(nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde
öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı,
-nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı.
Sonuç olarak öykücü-yazar
herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi
korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği
gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda
Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir
süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından
etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu
unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama
insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak
devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek,
yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız,
sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu
yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi
çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle
uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın
arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince)
sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya
resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur
içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan;
aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir
enteresanlık taşır.
2. Bir yayincinin ricasi ile
yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor
musunuz?
Duygu ve düşünceleri
kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek
sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil
zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle
-gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki
seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir
grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama
öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi
düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın
yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü
yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma
sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını
bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim
dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür
olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz.
Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz
öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü
hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz
onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.
3. Cunda Oykuleri kitabinda
yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?
Öykü veya şiir ya da herhangi
bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya,
insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç
çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal
olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer
için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç
altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve
yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden
geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür
uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi
olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme
metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu
paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir
haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
"Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."
"Gürültülü
kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya
eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını
nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. /
Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor
ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. /
Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça
inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. /
Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her
fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca
düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor /
dayayıp başını kahvenin masasına..."
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz
yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor
olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç
yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir
para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle
geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu
atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta,
hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da,
kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların
sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da
çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı, insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa
basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez
cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela,
Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları,
Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam,
Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve
hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!..
İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye
yaslanan bir tarihle avunuyor...
Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba
Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm
cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara
savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren,
günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...
İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini,
tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün
bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş
çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi,
nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor;
Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor.
Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz
sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın
diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden
biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa
da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye
diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel
ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk
gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak
gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor.
Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına
çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir,
toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım,
çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş
Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir
kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.
Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan
umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir
ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle /
Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek /
anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar
arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin
batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden
/ hiçiliğin kollarına savruluyorum.'
Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel
birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal
benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz
mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm
mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların
toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla
geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul
hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış...
Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü
belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun
boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu,
kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm
duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil
gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla
buluşacak...
Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe
etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem /
Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın
arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak,
yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...
Bu
esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki
gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin
Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla
hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın
dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık
sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu
olmayan bir anlatı, bir romans...
Yazın
(eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler
sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve
uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için
Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve
Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip,
ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve
korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek
çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı,
yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam
aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya
ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil
içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme
ortağızdır...
Yazın,
kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler
ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz.
Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı
umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz.
Aynı
Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının
gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı
bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent
değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin
kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok
farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur,
değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına
katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç
düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle
gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde
kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski
çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun
kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili
bir gülümsemem olacaktı.
...
Son
kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık
bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa
yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş
yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa
zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa
hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa,
hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle
beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben
sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç
çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime,
yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün
geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen
benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne
demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim,
ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını,
tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni,
bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim,
çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni
sevdim...'
...
'İşte
Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde
saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar
duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem
bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki
bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri
aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk
fısıltıları ve üzgü ormanları var...
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim,
elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan
benim kapıları birer birer. / Gözünüze görünemem göze görünmez ölüler. / Hiroşima'da öleli oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir
kızım, büyümez ölü çocuklar. / Saçlarım tutuştu önce, gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül
oluverdim, külüm havaya savruldu. /
Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez
ki kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum
kapınızı, teyze, amca, bir imza ver. /
Çocuklar öldürülmesin şeker de
yiyebilsinler.
&
...
Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife
********************************************************************************************************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı,
Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Bir Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki
sanat deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı
bile güzel olan tek şey herhalde aşktır
sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü
Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü
tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de
salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi
aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da
bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor
ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan
Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için
yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması
güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor,
her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı
şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda
birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi
öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına
gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!..
Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim.
Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa,
sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk
ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u
Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete
düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş
olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve
hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir
kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla
Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak
damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş
miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki
Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve
bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya
düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek
insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak
demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden
uzaklaşır ama düşündükçe kendisi
olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin
görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş.
Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama
güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz
olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi
yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar
Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün
diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür
ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu
parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden
geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin
başladığından söz ediyor, Papa alanlara
çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya
belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline
gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu
bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis
Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın
konusuyla ilgili bağlantıdan da uzak
kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle
Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da
buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu
(Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak
yazının hemen tüm boyutlarını
prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı
virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir
edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer
kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar,
bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve
aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi
geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca,
Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri
Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle
yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam
Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile
getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran
ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle
dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü
analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki
söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz
izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı
biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne
gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka
dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları
yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz
bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal
dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş
geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle,
okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların
derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların
yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi...
Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir,
nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir
bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın
dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek,
ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada,
sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve
günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu
ruhunu bir yapıtla değişebilene...
Romanın sonunda, romanın teması
‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam
Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması)
gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur.
Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden
gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü
bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca
var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece
dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin, devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı
açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve
düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı
ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla
özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim
içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem
içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç
bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin
büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük
içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç
yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve
kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek,
kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin
çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle
durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal
metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini
isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası
‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak
bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice
yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata
biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur
yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı,
/ ayak parmaklarım ezik çiçeklerin
kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar
içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı
daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum.
(P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki,
geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına
gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur
olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil
Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş
nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’
demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva
gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık /
157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun
içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve
sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken
parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye
bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi
çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde,
baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir
Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir
şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen
insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır
arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye
bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi
suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!..
Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı.
Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle;
Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen
ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı
Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu.
Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık
dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle
Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan
geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve
yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun
düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı,
yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli
atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi
adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla,
alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı...
İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan
kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının
yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar,
Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici
mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez
tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine
ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk
imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne
yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara
mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular,
taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem
yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz
sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor,
Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan,
krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende
ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman
yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler,
başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün
kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi'
ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki
bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu
anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya
oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster
kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek,
veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr
etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı
koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak
biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene
dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen
gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın
kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan
şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini
gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı
ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı
acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların,
haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, /
halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için
elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte
doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin
varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü
Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. /
Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen
adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de.
/ Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti /
Burada anlattığım öykü... (J. L. B.
Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan
Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları
düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız
sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan
eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı
bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu
diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih
öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup,
yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir
mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in
ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere
benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık.
Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara
bakın: '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği
ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman
gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük
yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e
günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile
de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır.
Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum
halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve
belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe
mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse
şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında
Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli
manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski
kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin
Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir
deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye
çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7.
yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden
sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının
yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından
yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri
meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan
uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin
gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla
İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır
kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir
manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı
zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i
Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton
Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler,
ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor.
Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek
istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak
sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler
uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle
bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun,
Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç
oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl
çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem
kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada,
Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve
sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü
girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri
asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için
akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir
kandil / Öd ağacı, küf kokusu var,
heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha
zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı
değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ
sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens
yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip,
geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti
gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim
ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu
yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi
ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı
beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar
sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot,
'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti
için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları,
bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak
olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap
kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi
zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu /
'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir
şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi
"Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve
tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı
için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor
kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen
tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye
bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde,
okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder