29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 13











Sorularimiz:


1. Cunda Oyküleri'nde yayimlanan hikayenizi yazarken nasil bir surecten
gectiniz?

Öykü-öykünme sözcüğü Türkçe de anlamlı bir yakıştırmadır, yazın dediğimiz olgu daha öncekileri okuyarak üretilen şeydir, hiç okumadan üretilen metin primitif ve olasılıkla sıradan olacaktır. Yazmak okumanın bu anlamda türevidir. Bu bakımdan, Sait Faik, Ömer Seyfettin, A.Hamdi Tanpınar, Yaşar Kemal, Edgar Allan Poe ve bazı bilimkurgu öykücüleriyle, çok sonraları Borges'i  de okumam acaba böyle öyküler yazabilir miyim düşüncesinin doğmasına yolaçmıştır. Yazınsal anlamda birebir taklite bile karşı değilimdir, çünkü iyi bir okur-yazar taklitin ne denli sakıncalı olduğunu bilir (yazı dışıdır) ve eğer buna karşın yine de yapıyorsa, yazınsal anlamda kolajen ya da metafizik başka bir amaç için gerçekleştiriyordur. A.H.Tanpınar'ın Adem ile Havva öyküsünü tıpkısıyla yazan ve bunun daha önce yazıldığını öğrenince, öykünün sonunda 'itiraf' etmek zorunda kalan bir yazarın öyküsünü yazdım, henüz yayınlanmadı ama amacım, Tanpınar'ın bana göre bir başyapıt olan öyküsüne dikkat çekmekti, ikinci olarak Borges'in Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsüne bir anıştırma (nazire) yapmaktı, üçüncüsüde hayranı olduğum bu yazarlara, metinlerimde öykünerek, başka bir metin üretmiş olmakla kendi yazınsal varlığımı, -nacizanede olsa- bir anlamda gerçekleştirmiş olmaktı. 
Sonuç olarak öykücü-yazar herşeyi gözlemleyen, hiç bir şeyden çekinmeyen, gerekirse (burada herkesi korkutan bir sözcük kullanmak isterim) 'çalan' kişidir. Sorun Proust'un dediği gibi, yeni topraklar bulmakla değil, yeni bir gözle bakabilmekle ilgilidir.
Dolayısıyla Cunda Öyküleri'nde yayımlanan Cunda adlı öyküde yaşanan süreç, çocukluğumda kısa bir süre anımsadığım Lortop adlı köpeğimizin bir gün aniden yokolmasından etkilendiğim için, onun dramatik biçimde yokoluşunun öyküsünü yazarak, onu unutmadığımı ve sanki ona olan vefa borcumu ödediğimi göstermek duygusudur. Ama insan bunu bir köpek besleyerekte yapabilir, işte yazın burada bir araç olarak devreye giriyor ve bizim bilemeyeceğimiz bileşenlerle, bir ada, bir köpek, yalnızlık, neden yaşıyoruz, zaman nedir, bağımlılık ve alışkanlıklarımız, sonsuzluk duygusunun ölümle, bizi 'kendi iradesine' mahkum etmesi sonucu yaşadığımız bitim ve ezikliğin yazın aracılığıyla teselliye dönüştürülmesi çabaları, öyküde belli belirsiz kendini göstererek yaşamla ve belki de ölümle uzlaşma ve kahraman ve kurban nitemlerini aynı gövdede barındırabilen insanın arayışlarının göstergelerini, dışa vurma veya çeşitlendirme (olabildiğince) sürecinden başka bir şey değildir. Sanatçı bunu sinema, yazın, müzik veya resimle yapar, sıradan insan ise belki çok daha olağanüstü düşlemler barındırıyordur içinde ama biz onu bilemeyeceğimizden dolayı ve de işte bu nedenle her insan; aslında kozmik değerde olağanüstü bir macera, yaşamda tanrısaldan öte büyük bir enteresanlık taşır. 








2. Bir yayincinin ricasi ile yazilan "ismarlama" oykulerin basarili
olabilecegine inaniyor musunuz?

Duygu ve düşünceleri kategorize etmek bir başka bakış açısına göre tam da kategorize etmemek sonucunu yaratabilir. Düşünceyi oluşturan değer düşüncenin kendisinden değil zaman ve mekanın o düşünceyi gerekli-yararlı kılmasından dahası bu nedenle -gerçelleştirmesinden- doğar. Konuşarak aktarılan her düşünce, doğadaki seslerin peşine düşen bir bilim adamı için bir seslemden ibarettir. Bir grafolog içinde yazı forma dönüştürülmüş çizgiler olabilir. Bu bakımdan ısmarlama öykü, duygu ve düşüncede istenilen etkinin yakalanmasına engel gibi düşünülebilirsede, aslında hiç bir önemi olmaması gerekir, insanın yazamayacağını düşündüğü ya da gerçekleştiremediği pek çok metin olabilir, gücü yetiyorsa zaten yazabilecektir, ayrıca yazar konuyu istediği konuma sürükleyebilen kişidir ama bu istenilen sonucu yaratır mı yaratmaz mı orasını bilemiyoruz. Komik gelebilir ama dünyada ki her şey ısmarlamadır, diyeceğim dıştan gelir, içimizden geldi dediğimiz şey de, dışardakinin içten dönüşümüdür olası, ne var ki yine de istediğimiz gibi ayrımlar yapmak özgürlüğüne sahibiz. Dünyada tek bir insan yaşasaydı bir yaşamın var olduğunu ileri süremezdik, biz öteki için yaşarız ve her şey bir başkası içindir. Bu nedenle ısmarlama öykü hiç önemi olmayan bir şey, her şey biz ayırdında olmadan ısmarlanmakta ve biz onu farklı biçimlerde adlandırmaktayız.






3. Cunda Oykuleri kitabinda yayimlanan oykunuzu yazarken neler hissettiniz?

Öykü veya şiir ya da herhangi bir metin yazarken genelde aynı duyguyu taşırım, yazmak yaşamaktır derler ya, insanın kendini veremeyeceği bir şeyi yapması istenirse oradan iyi sonuç çıkmayabilir, bu bir çelişki değildir, yetersizlik kötü sonuç doğurur doğal olarak, öyküyü yazarken yalnızlık kavramı, köpeğimiz, adanın böyle bir atmosfer için uygun oluşu, belki de izlenmiş ama anmsanmayan kimi filmlerdeki bilinç altı algıların dile getirilişi insanda elbette bir -ödeşme- duygusu ve yazmanın, daha doğrusu sanatın verdiği coşkuya paralel olarak bir kendinden geçme anı yaratıyor diyebilirim. Biraz daha ileri gidersek sanatı bir tür uyuşturucu olarak görüyorum, sanat reel olarak yaşadıklarımızın dile gelmesi olduğu kadar, sürreel ya da ütopik olarak 'olmayana ergi' veya bir yüceltme metodudur. Dünya sanatın içine sığar ama sanat dünyaya sığmaz. Tüm bu paradoksları yaşayan sanatçı içinde, sanat (yaşam) bir kendinden geçme, bir haykırış, bir umut, bir ütopya, bir intihar ve bir yokoluştur.   
























********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AYNI GÜNEŞİN ÇOCUKLARI
                                                      
                                            "Göğün altında yeni bir şey yoktur. Pavlus'un Mektupları / İncil."

"Gürültülü kahvenin içerlek bölümünde / yaşlı bir adam oturuyor tek başına / başını masaya eğmiş, önünde bir gazete. / Ve sefil yaşlılığının küskünlüğü içinde / hayatını nasıl boşa harcadığını düşünüyor / güçlü, yakışıklı, sazı sözü yerindeyken. / Biliyor artık çok yaşlandığını / duyuyor, görüyor. / Oysa daha dün gibi geliyor ona gençlik günleri. / Nasıl da hızla geçmiş zaman, nasıl da hızla geçmiş. / Onu nasıl yanılttığını düşünüyor aklının, / ona nasıl her zaman safça inandığını / "Yarın daha çok vaktin var," diyen o yalancıya. / Dizginlediği onca istek geliyor aklına, / boşa giden onca sevinç. Kaçırdığı her fırsat / alay ediyor şimdi onun bu kafasız hesaplılığıyla. / ...Ama bunca düşünce, bunca hatırlama / başını döndürüyor yaşlı adamın. Uyuyakalıyor / dayayıp başını kahvenin masasına..."                             
(K. Kavafis)
Yeryüzünde hep göçebe, hep sürgün, hep yurtsuz yaşayan, tarih boyunca sırf doğmuş olmaklığın masumiyeti, salt yaşıyor olmaklığın kışkırtısıyla, Habil ve Kabil çatışkısıyla acaba kaç insan, hiç yoktan Erebos'un karancıl uçurumlarında yokoldu, acaba kaçının ağzında demir para vardı... salt Kharon elversin, Kerberos dokunmasın, Akheron'dan esenle geçebilsin diye... Ve kaç insan İskender, Grek kültürünü taşıdı, kısa boylu atları Attilâ'nın, Roma'yı tanıdı diye, sevilerden uzak, yaban bir toprakta, hiçlikler hiçliğinin dolambaçlarında ölüp gitti, acaba kaç cenkçi Puvatya'da, kaç haçlı Demirbaş Şarl komutasında, kaç kızılderili doğudan gelen tanrıların sunağında, kaç Provence'li Vaterleo'da, kaçı Austerlitz'de, kaçı Moskova'da çelik gibi yağan karın altında ölümün kanlı hummasını tanıdı,  insanlık kaç kez cesetlerinin üzerine basa basa holacaustlar, kaç kez toplu kıyımlar, hilâl ve salip adına kaç kez cihatlar yaptı, kaç kez ölülerinin kanıyla paktlar imzaladı... Gangaumela, Herakleion, Dandenakan, Mohaç, Preveze, Zitvatorak, Yüzyıl Savaşları, Normandiya Çıkarması, Hiroşima, Pearl Harbour, Nagazaki, Treblinka, Vietnam, Irak... Tarih hâlâ şiddet, kuşatım ve soykırımlarla taçlanarak sürüp gidiyor ve hâlâ Stalinist mantığın ürünü; Bir ölü cinayet bin ölü istatistik, sayılıyor!.. İnsanlık hâlâ gurur ve şatafata, despotizm ve görkeme, ölüm ve kan içmeye yaslanan bir tarihle avunuyor...

Öyle günahkâr ve öyle karalar bağlamışız ki; Baba Mukaddem'e göre insan 'Ölü sözlerinden geviş getiren bir hayvan', İsa'ya göre; Ölüm cezasına çarptırılmışa ilk taşı atan! Nietzsche'ye göre; Tanrıyı yadsıyarak usun kavşaklarından alıp, uçurumlara savurandı. Ve öyle ilâhlarımız vardı ki düşünceye durgunluk veren, günahlarımızı çoğaltmaya yarayan, Meduza, Janus, Şeytan...

İşte H.Cibran'ın herşeyin yeryüzünde olup bittiğini, tüm acıların, tüm kötülüklerin ve ikiyüzlülüğün  bizde başlayıp, bizde bittiğini ima eden anlam dolu kıssası; Yeni doğmuş çocuğun süt annesi eve geliyor ve diyor ki, ne kadar gürbüz, ay parçası gibi, nur yüzlü bir çocuğun var, keşke annesi ben olsaydım. Çocuksa hemen haykırıyor; Son derece mutsuzum, emdiğim süt acı, üstelik öksürünce burnumdan geliyor. Yazık ki çocuğu kimse duymuyor. Eve bir başka gün rahip geliyor, vaftiz sırasında böyle Hristiyan bir çocuğun annesi olduğun için gurur duymalısın diyor. Çocuk gene haykırıyor; Kime sordunuz, Hristiyan olduğumu nereden biliyorsun, yaşamın avuçlarında nereye savrulacağımı nasıl bilebilirim diyorsa da gene kulak asan olmuyor. Ve bir gün eve falcı geliyor, hûşu içinde anneye diyor ki; Bu çocuğun çok büyük bir adam olacağına ant veririm, güzelden güzel ve bahtı açık bir çocuğun olduğu için ne denli mutlu olsan azdır der. Çocuk gene atılır, ben yalnızca bir müzisyen olmak istiyorum, öyle büyük adam olmak gibi bir düşüm yok, nereden çıkarıyorsunuz bunları dese de gene duyan olmuyor. Aradan geçen yıllarda çocuk bir müzisyen olarak sokaklardan geçerken falcı karşısına çıkıyor ve diyor ki; Senin bir müzisyen olacağını her zaman bilmişimdir, toprağı bol olsun annene bile muştulamıştım... Ve çocuk; hiç sesimi çıkarmadım, çünkü onlar gibi konuşmasını artık bende öğrenmiştim der!.. İşte Kasr-ı Arifan'da da doğsak, zayıf enerjinin Keşiş Dağı'nda da yaşasak, bu kıssa da olduğu gibi yaşamımız bir düzen, binbir kurgu ve de önceden belirlenmiş yalanlarla kurulu dostlarım.

Ve Borges'in bir şiirinde yeryüzünden, yaşamdan umudunu kesen bir masumun, umarsız fısıltısı; 'Saltık karanlıktan ayrılacak olan / eşsiz bir ışıltı mıydı. / Gece onu kollarıyla saracaktır. / Ölümü özlüyorum ve benimle / Yeryüzünün katlanılmaz acıları dinecek / Piramitler madalyonlar silinecek / anayurtlar gölgeleri örtünüp / yaşayan tüm çehreler ölecektir. / Yıkıntılar arasında ilâhisin tanrım / tin ve tüne karışacak tarihin / Şimdi son güneşin batımını izliyor / son kuşun ötüşüyle avunuyorum / arzunun karanlık nesnesinden / hiçiliğin kollarına savruluyorum.'

Barış nedir, insanlık katsayısıyla yüklü tarihsel birikimin, kronolojik ufukta beliren çarpımlar tablosu mu, toplumsal benliğimize gizil biçimde yerleşen ve bizim kapalı zamanımsımızı eğip, dinamiz mi yokeden ve geriye işleyen bir çarkın tekerleği mi, adı üstünde pasifizm mi...
İnsanlık tarihi boyunca barış içinde geçen yılların toplamı yüzü bulmuyormuş, beslenme zincirinde bir diğerini yokeden, aslanla geyiğin, kunduzla balığın, kartalla sülünün kardeşi olan bizler, etcil otcul hepcil olmanın tutsaklığında; biz ölümlüler için lüksetik bir kavram mı barış... Gizençli benliğin bile haykıramadığı açın, utançla gizlemeye çalıştığı düşkü belki de şu; savaş bizi ileriye fırlatan raket, barış çiseleyen yağmurun boşalttığı can sıkıntısı!..
Ve koşut olarak aşkta, körü körüne bir barış duyusu, kromozomlarımıza işlemiş (gizil) yoketme arzusu ya  da süjesinin gölgesine sığınmış bir ölüm duygusu mu...
Bakalım yılan yastığıyla, dizanterinin, İncil gravürleriyle, Sfenks kedisinin içinden geçen insanlık aşkın / barışında hangi sonla buluşacak...

Ne ki tanrılarımız bile; "Öyle günahlar işledim ki / Binlerce yıl tövbe etsem / Cehennem kapısı yine de kapanmaz / Seni şu ellerimle boğup öldürsem / Cezalarımı biraz olsun arttırmaz." demiş.
Soralım ki yine de; insanlık yaşamın arkaik tuzaklarından, yeryüzünün katlanılmaz acılarından ne zaman kurtulacak, yazık ki bu soruyu yöneltmekten bile sakınacak hale gelmişiz.
...

Bu esinleri bize veren, yüreklerimizi sıkarak, soluklarımızı kesen, her zaman ki gibi bir kitap. Artshop Yayınları'ndan çıkan Ebru Gökçen Emre'nin, Aynı Güneşin Çocukları adında bir ilk yapıt. Yitenlerin üzerinden bir tasarla hakçalığın savlandığı, bir tür savaşın, hümanist sevgi dolu bir yazarın dilinden bir izlenim, bir dışavurum olan romanı... Arı bir biçemle akışkanlık sağlanmış, zarif tümcelerin gül demetleriyle sunulduğu, başlangıcı ve sonu olmayan bir anlatı, bir romans...

Yazın (eleştiri) dediğimiz şey övgülerin arasına yergiler, yergilerin arasına övgüler sığdırabilme sanatıdır, nitelikli her sanat yapıtı tersinme barındırır ve uyumun gizil çatışkısını sunar ve anlağımız sarı ışıltılarla dolar. Onun için Shakespeare'in oyunlarından büyük dersler alırız, Sofokles, Euripides ve Aristofanes onun için çağlar öncesinden gelerek gönül bağlarını titretip, ruhlarımızı esir alırlar. Dostoyevski'nin katilleri hepimizden vicdan sahibi ve korkaktır, Fareler ve İnsanlar'ın Lennie'si deli hatta idiottur ama pek çoğumuzdan masumdur... Eğer yazın sanatının katilleri hümanist olmasaydı, yaşamı anlamakta güçlük çekerdik, bu Güzel Sanatların Bir Dalı Olarak Cinayet'i onay ve kabullendiğimiz anlamına gelmez, tam aksine bütün ruhları anlamak ve yaşamın içinde barındırdığı evrensel tragedya ve kaotik kozmologyayı çözümleyebilmek için böyle olması zorunludur, her katil içinde tüm insanlığı (insanları) barındırır, bundan ötürü her öldürüme ortağızdır...
Yazın, kirlenmiş ruhları arındırır, genlerimizde ki şiddeti yaratım duygusuyla örseler ve biz barışçıl esinlerle yaşama sarılarak, Leibniz'in dediği gibi; Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz deriz. Ve bir gün tanrısal adaletle, gülümseyen insanlığın yeryüzünü dolduracağı umudunu hiç bir zaman yitirmeyiz. 
Aynı Güneşin Çocukları, bu düşüncelerin peşinde ve bunun özlemiyle yanan kahramanının gözlerinden, düşlerinden akıp giden bir roman... İşte tümceleri ve bazı bölümleriyle o romandan kesitler.
'Benim gibi, yaşadığı yıllar boyunca sürekli kent değiştirenler kentlerin ruhları olduğuna inanır. Çünkü gidilen her kentin kalbimizde yarattığı duygu, dimağımızda bıraktığı hatıra birbirinden çok farklıdır. Farklı kentlerde, farklı gelenek ve göreneklere tanık olunur, değişik usulde yapılmış yemekler tadılır, şenliklerine, düğün ve halaylarına katılınır. Ama birisi bana şu an bu kentin ruhuyla ilgili bir soru sorsa hiç düşünmeden şu yanıtı verirdim: "Bu şehrin ruhu ölmüş."
...
Düşle gerçeğin, dünle bugünün, yarınla en uzak geçmişin birbirinin içinde kaybolmuşluğu beni ürkütmüş olsa gerek, saçma bir fikre inandım: "Eski çağlarda yaşamış insanların homurtusu duyuluyor!"
...
Uzun kenarlı renk renk şapkalarım, inci kolyelerim, koyu renk tayyörlerim ve bilgili bir gülümsemem olacaktı.
...
Son kelebeği kimin gördüğü bilinmiyor bu topraklarda. Ayrıca yanılıyorsun, yaşlılık bulaşıcı değil.
...
'Sıkıysa yaşa... Bu aç çocuklar bu öksüz halklar için yaşa, Unutulmuş sözler, Güneş yüzlü, çaresiz kadınlar için yaşa, Sıkıysa zulümlere karşı yaşa, Sıkıysa zalimlere karşı yaşa, Sıkıysa cesaretle, erdemle, bilgiyle yaşa, Sıkıysa hayallerinin peşinde yaşa, Öğretiyle, umutla, dirençle yaşa, Sıkıysa açlığa, hiçliğe, yokluğa, yoksulluğa, Sıkıysa aksayan ayağına rağmen yaşa...'
...
Dinle beni Yekta; Beni kulağınla, kalbinle, ruhunla dinle. Bu benim ilk sevdam. Ben sevdanın kuralını, oyununu, oynaşını bilmem. Bak, beni hayatından hiç çıkaramayasın diye koynuna gireyim, seni baştan çıkarayım dedim beceremedim. Elime, yüzüme bulaştırdım. Sevdam çok büyüdü, söz olup dökülesi saçılası var. Gün geçtikçe sensiz günümün, aşımın, suyumun tadı kalmadı. Sen benim sevdiğim, sen benim ışığım, sen benim güneşim, sevincim oldun. Bir insanın sevinci olmak ne demek? Bir düşün Yekta. Ben senin gözlerini sevdim, ben senin ellerini sevdim, ben senin memleketini sevdim, ben senin memleketinin dağlarını, tarlasını, tütününü, bağını, bostanını, uçan kuşunu, yavrulayan koyununu sevdim. Bahçeni, bahçende boy atmış çiçeği, ağacı otu sevdim. Adsız çiçekleri sevmeni sevdim, çocukları sevmeni sevdim, yüreğinin iyiliğini, bana göstermesen de beni sevmeni sevdim...'
...
'İşte Rojbin'e tam bu sözleri söylerken, onu lojmanda, bizim evimizin içinde saklamaya, askerler tarafından korunan evimizde korumaya karar verdim. Bu karar duruşumu, ona bakışımı değiştirdi. Ancak hayvanlarda rastlanabilecek muhteşem bir içgüdü ile Rojbin'de benim bir çözüm bulduğumu hissetmiş olacak ki bakışları durulaştı, kapıyı biraz daha aralayarak tek kelime etmeden beni içeri aldı.'
Belirtelim ki kitapta daha nice ayrıntılar, aşk fısıltıları ve üzgü ormanları var... 
Sonuçta söz bitiyor, ne diyelim...
Ve ne dilersek dileyelim, ne söylersek söyleyelim, elimizi vicdanımıza koyup şu şarkıyı dinleyelim;
Kapıları çalan benim  kapıları birer birer. /  Gözünüze görünemem  göze görünmez ölüler. /  Hiroşima'da öleli  oluyor bir on yıl kadar. / Yedi yaşında bir kızım,  büyümez ölü çocuklar. /  Saçlarım tutuştu önce,  gözlerim yandı kavruldu. / Bir avuç kül oluverdim,   külüm havaya savruldu. / Benim sizden kendim için, hiçbir şey istediğim yok. / Şeker bile yiyemez ki  kâat gibi yanan çocuk. / Çalıyorum kapınızı,  teyze, amca, bir imza ver. / Çocuklar öldürülmesin  şeker de yiyebilsinler. &

...

Aynı Güneşin Çocukları
Ebru Gökçen Emre
Artshop Yayınları / 184 Sahife

********************************************************************************************************************************************************************
































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Bir Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kim bilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle baş başa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla baş başa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************



















Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife

















      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                 
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...