***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SARI
ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak
tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu
dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da
dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da
hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü,
Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda,
çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri
karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder,
‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına
hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü
çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel
dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye
geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard
öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile
hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem
de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma,
sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve
bu beceri dolu gül nihâllerin
ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar,
nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım,
Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda
duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte
kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya
verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir
kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha
var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli,
dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim
coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha
iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü
bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün
devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki
(M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini
anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de;
ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan,
Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda
olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir
fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı
öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir
aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını
açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken,
nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun
bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor.
Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın,
kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı
melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden
hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası
oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın
her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen
bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu
açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç
saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın
etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm,
gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama
gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru
yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını
avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle
aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu.
Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata
işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti.
Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan
yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen
bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp
kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan,
Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün
görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler
diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan
sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus görüyorsun,
Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya!
Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken;
Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu
anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu
annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun,
Cebrail içindeki damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık
olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski
yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve
elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık
katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. /
Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün
doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda
erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin
derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık
sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde /
yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda
elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen
o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak /
Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp /
yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden /
Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri /
denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son
kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde
olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek
olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu
yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde,
kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu
zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce
‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe
yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun ‘Açı
Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak
olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne
yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa
yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı
deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin
düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak
yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp
kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında
bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız
kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu
düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir
kitap elimize geçtiğinde, gerçekte
tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini
düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz,
düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir.
Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı uzun yıllar oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat
bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın
sonlarına doğru (1984), gezegenin
rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç yıl öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından
emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı
düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme
tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki
yaklaşımlarmış. Ona göre yolculuklara
çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden
kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve
ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı
yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum
yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi.
Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolu mu, ironik mi
bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler
artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken
olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda
sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere
güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında
yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin
beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve
size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu,
‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini,
özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara
sunuyor. ‘Aya hayranlık duyulduğu için
gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip
senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine
izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat
çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı
durdurur. Kaçmak için düşün... önce
onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz
düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın
yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz
Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz
da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu
saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız
olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan
ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç
görülmemiş olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama
arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir
şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden
olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların
kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın
hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın
bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar
hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir
heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret,
bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi
türündekiler gibi meraklı ve utanmaz,
insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun.
Ah!’ ‘... bir bakirelik aşılmalı mı
yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon,
Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü
bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim
şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz
biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için,
artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor
olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük
ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme
ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım
ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece
yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış,
camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam
ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha
etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta,
körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa
sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor,
atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada
alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve
damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve
akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her
soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek
benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar
ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N.
Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin,
İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan
İvan, benekli, akça kavakların arasında
dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda
kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en
acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın
sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan
sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde
bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları
yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda eti bilgisayara bağladı’ türünden
olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler,
yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe /
‘oturduğumuz yerde’ / Kıpırdamazdık / O’
da doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı
diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye
sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ
Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla,
işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı
kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra
cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana
izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle
büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider,
köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak,
dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri
dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya
yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır,
taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün
batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde,
arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini
kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda
kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün,
arkadaşlığın ne anlama geldiğini öğrendik! der.
Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye
sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu
yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides,
Aristofanes, Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile
aşılamamış bir yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer
tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris,
Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan
parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp
gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan
mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın
ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin
henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir
mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın
mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie
Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır.
Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla
mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji
üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak
çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken
diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki
gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların
içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür
bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a
gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını
yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim
için yaktım demiştir. Bu da insan
ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur,
Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına
binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece
karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen
bahadır olarak tanıyan bizler için trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve
kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol
açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık.
Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap
çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji
işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne
ilişkin söyleyebileceklerim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız
trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya
savaşının talihsiz prensi Hektor'un karısı olmasıdır. Büyük bir felaketle
sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm
yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in
oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve yurtsamanın
yarattığı boşluk tüm vücudunu kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş
köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı var mıdır.
Bir başka Andromak söyleninde ise bir erkek ve bir köledir
Andromak (bir çocukluk anısı olduğu için Ezop masalında adı geçen bir
Androkles ya da başka bir ad olabilir mi bilemem ama zaten mitoloji söylentiyi
de içerir bir bakıma), bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve
ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla
karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna
devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere
sırasını bekleyen Andromak, aslanın kafesten salınmasıyla ortaya çıkar ve
sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan,
ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Andromak'a sürünür. Çünkü o; ormanda
Andromak'ın, ayağından dikeni çekip çıkardığı aslandır... Bu konuda geçmişimden
gelen bilit ve anım budur.&
Arakne;
çırpınır
çırpınır
çırpınırdı
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK
DOĞUŞ GAZETESİ
*
ULUS FATİH
*
SOLARİS
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
(Orada fotonlar rüzgârıydık / Tesla'nın tinine; tütsüler
yakılırdı. / Değirmenin terazisi elektron yontusu / Buz dağları plânkton
geçidinde / Bulutların hızı düşündürüyor / Kasırga kırmızıydı pazar yerinde. /
Göz yaşları süt olurdu Roksalan'ın / Bizanslı atlı saçlarını onarırdı / Gorgon
paraşütüyle inerdi gizemli kaz / Karanlığın peçesi, dağıtırdı beyaz eti. /
Uyanırdık! / Arakne; / çırpınır / çırpınır / çırpınırdı)
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida
Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora
Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan ’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep
doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş
olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün
başını”
diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos
adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen
(Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da
Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim sayılabileceğini söylediğimizde
şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli
bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ
bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı
olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen
adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların
Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz
ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın
mahkumlara ancak kadın doktorların tanı
koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor,
ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden,
önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları
dindiren şiir sanatı” demeden, bir açımlama yapalım; Günümüzde
şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o
biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi
ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen
anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir...
Şiir çıldırtıcıdır, tanrısaldır, her
olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her
şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu,
daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama
yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda
yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki,
kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’
kirpiklerinizin acısına ortak olur; veya
tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme
gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince
ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar
çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine
uyuyor mu!...” imalı bir şiirsellik ya da eleştirel bir ima mıdır...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız,
mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüz de şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el
değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği
tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, /
rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız,
tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek
gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu
dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir
yazar veya şairin üretme güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu
olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku fobiye
dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş
Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını
bir türlü verememenin ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında
sonsuza dek yitiren oyun yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede
bitirmeye çalıştığı yapıtının son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere
çıkarıldığı avluda, kurşun göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara
doğru süzülürken; “zihninde” yazarak
bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren olağanüstü
güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip
amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya
insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda kalmış bahtsız biri olmaktan öteye
geçememiştir!..
Böylelikle yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi
korkularını dile getiren bu duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’
diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki başarısızlık en çok öznesini üzer, bu
bakımdan analizör veya okurlar acımasızca eleştirirken zaten eziklik içindeki
bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı- eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı
yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir şey artık...
Şimdi ise şu sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir
kitabına değinelim. Trakl, Puşkin, Lermontov gibi dünya ozanlarından
çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı
kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile bir kez daha Japon şiirine eğiliyor...
Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden, günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz
eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle koşullu 5. yüzyıldan
kalma, benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne
saflıkla bağlı kalındığında zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle
deneyerek zoru başarıyordu. İşte Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o
haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir
şiir / kiraz ağacı şair / değilse nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız / neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’
(Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş gören
balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey
kışçıl çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar Kitabı’nda
ise forma bağlılığını neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır
sanırım zoru başarmanın gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp
eylemleyerek bu başarıyı somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek
sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi, zırha bürünmüş
birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin tuzağına
kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu geleneği
göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol açarken, zamanıyla
da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam, şaşırtısı
erguvani biçemlere bulaşmış, usu geri
bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu önelleyen;
çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan dizeler, yazın
dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde, yeri-göğü
dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice şair, onun
yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle köşesinde her
gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz içinde okurunu
avlamayı da sürdürüyor... Ayrıca yazına
sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli üretilerle varlığını
genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız kalmamasını, daha nice
yapıtlar vererek yazın dünyamıza
verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş tülleriyle
açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile ilgisi elbet yok ama
şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği, mevsimler, kırlar,
sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir tarzını
küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle tuhaf
böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını, elmanın nasıl kızardığını, arıyı
mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin sen!..” ve Hamlet’ten bir
diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne
kokluyorsunuz efendim?.. / Çiçekler,
çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir dizeden bile bir
şiirsellik yaratılabilir “Bir elişi
tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...”
vb...
Çağımız varolmak için tüketeceksin
diyor, günümüzün bir haiku şairi ise ancak;
Seviyor musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi başka ülkelerin başka
yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına, içrekleştirilmiş
mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği açısından Ezra Pound’a,
bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize edebilmek açısından
Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır, şairin (üretenin)
ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende buluşup iç içe
geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın biçimlenip
belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler,
satırlar) gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen
ama her ‘söylenildiğinde’ kendini
yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz
pırasaları / bahar yağmurunda / nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir
olur mu? Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri göremeyen, onu su
birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler, çünkü o zaman bir
ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi bir yıl sürermiş...
Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor, çiçekleri koklayamıyor,
yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak nedenini belki şu meselde
bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam kirliliği de söz konusu
romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü başka diyenler, Türkçe’nin,
tarihin en önemli dillerinden olduğunu,
Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu bilmeyip, kısırlığından,
yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında; (örneğin) şiir başka manzume
başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen
prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama onlara konuya ilişkin olmasa da ima yoluyla
anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama Rusya’yı
yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama; yok
edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü bunun
bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş başa
bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin
içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı / iki
yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’
SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir
erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara,
Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath
eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat
mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde
geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle
dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi
yüzüldü...
Tümünün ortak yanı
sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre
öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji)
göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup
üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı
ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı
ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir
sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’
ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim
insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki
yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka
plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata,
edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi
durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden
bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın
dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan
şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat
deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama
Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz
dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia)
kültürünün bizim sayılabileceğini
söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel
birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o
sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz,
İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine
onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve
yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip
edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara
ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle
uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle
“Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya,
Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi, oysa Hitit, Ankara değil miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın
başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz.
Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var,
eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı”
Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın
son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse
gerçekte bilemediğimiz başka tanrılar mı
var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her
şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor,
çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından
yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd)
destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir
oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer
bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp,
çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam
öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını
söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri
bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir
kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla
kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende
kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet
Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir
cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su
içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’
yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey,
tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken
bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de
eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek
Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil
arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran
bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az
yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla
ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama
orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok,
diyesim Gılgamış’ın otunu (ölümsüzlük)
dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle
uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır
sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı
her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir
alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o
kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir
öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik
kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile
böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey
amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz
onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk
sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş
renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar /
çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım
cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı
ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım /
ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim
var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey
benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “
ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa
kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu
/ gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim
buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel
kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar
masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir
şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, /
sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim,
hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını
kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey
anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da
‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır;
işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir,
ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman
yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler
işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden
yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak
olur; veya tam o anda derin, ürperten
bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında
gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen
gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda
ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir
tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve
aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört
sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve
gerçek atalarımız çok yüksek
sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.
Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik
ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz
tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi
birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’
(A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol
gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek
kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki.
Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama
olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern
çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının
şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını
arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’. “Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz,
amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz
bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez
kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca
rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa,
/ aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.).
Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir
şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur
Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103
Sahife
ULUS
FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder