29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 15

**********************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


YAZIN ÜZERİNE

Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan dolunayı görüp görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman gözlerimizi kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca karanlıklar var diye ekler, şair; ama ben görüyorum der!..  
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek geli
şmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
***
Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü olarak giriş yaptığını biliyoruz. Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var, Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi  okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in  ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek;  zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda olanların durumu  şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa; hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
***
Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla gelişimini sürdürür! Kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız, basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı, ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz.
***
Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın; hiç kimsenin olmadığı kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.

******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


bu yazılar iletildi İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ NE


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************

İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ



ULUS FATİH
*
SOLARİS



ÜLKE ve SANAT

Saltık gerçek şu ki;  Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da, bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız da bu yıl Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu duyguyu taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat anlayışının temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip, yeniden yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...

Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki sanat denilen şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri barındırıyor ve kimbilir hangi anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.   
             
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..  Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice zamanlar koşu ve çabalarımızı sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla zamanların geçişini hep birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...

Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)

Bir de savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)

Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Yaşamımızda ve sanatta; önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir...

                                                                                                    


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ

ULUS FATİH
*
SOLARİS


AFORİSTİK YAZIN

Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yine de bir bağ var diye düşündümsede daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, seksenli yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.

Konusu aforizma ya da başkaca bir şey olan nice güzel kitaplar, gece geçen gemilere benziyorlar. Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını öğrenmek isterdim. Kimi mavi, kimi buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif baskılar, kitapseverler için birer muştu, kutsanmış, küçük armağanlar niteliğinde sayısız kitap. 
Kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imliyor, öykü içinde öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o öykücük;

“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye."

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar; bir abartı  diye düşünüyor insan.
Bir başka aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:

Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.

Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da vardır belki...

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler.

Kitapların her biri; Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Elimdeki şu kitap, sizin elinize geçtiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...” 

******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
ROMANTİZM

(Alis Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle yirmili yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..




***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


ULUSFATİH
*
KUŞEVİ'NİN EFENDİSİ

Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...