**********************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
YAZIN ÜZERİNE
Mallarme kitaplarını o sonsuz azınlığa diye imzalarmış, hiçbir
zaman çok olmayan, hiçbir zaman yok olmayan. Yazın: Amaya bir sadaka ver
yerine - Bahar geliyor ama ben göremeyeceğim, demenin daha çok duyunçlara
seslenip, yardıma yol açtığının anlaşıldığı kıssada olduğu gibi, gerçekte
tinsel alemde bir devinime neden olur. Goethe’den aktarılan bir kıssada da: Çoban
şaire, halka bu denli yararlı olduğum halde niçin kentte, benim için değil de
senin için kutlamalar yapılıyor der. Şair becerilerimiz
için yarışalım önerisinde bulunur ve çobana yükselmekte olan dolunayı görüp
görmediğini sorar, çoban pekala görüyorum deyince, o zaman gözlerimizi
kapatalım; şimdi de görüyormusun diye sorar; çoban hayır, yalnızca karanlıklar
var diye ekler, şair; ama ben
görüyorum der!..
Borges, gelenekten yararlanmalıyız çünkü ayrımında olmadan bir
şeyi yinelemenin tuzağına düşebiliriz demiş. Sonuçta yazın, dünyamızı görünmez
biçimde değiştirir, ilk bakışta maddi gerçekliğin içinde yüzen insan, onun
yararını kolaylıkla göremez. Bu ruh sayrılığının indimizde önemsenmeyişine
benzer, oysa ruhumuz olmasaydı insan olamazdık...
Avrupalılar us yoramadıkları şeyler için şiir yazarmış, işte bu görünmeyen
bir büyüdür ki, her insanın içinde bir sanatçının yatıyor olması anlamına da
gelebilir. Düşünelim ki şiir mutluluk vermez
çünkü mutlu şair yok, yazdığımız şiir mi tanrı da bilemez, çünkü tanımı yok... Sanat
bilinmeyene yolculuktur, hedonist kışkırtılar sunar, ama bir o kadar da
ürkütücüdür… Şiirimizinse dünyanın en büyük şiirlerinden biri olduğunu yazınla ciddi biçimde
ilgilenen herkes bilir ve anlar. Türkçenin de
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
kanımca dünyanın en gelişkin dillerinden biri olduğunu her zaman söylemişimdir. Bir dili yeterli kılan şiir ve felsefedir. İkisi de anlatım olanaklarının sınırlarını zorlar. Bizde felsefenin pek gelişmediğini ya da yer bulamadığını ileri sürebiliriz ama şiiri bizim kadar güçlü kaç ulus var. Diyelim Alman dili felsefede çok gelişmiştir ama şiirinin bizden iyi olduğunu ileri sürebilmek için ancak taraf tutmak gerekir, bu da zaten sık yapılan bir şey. Gerçek göreceli olduğu sürece konumumuzu olması gereken noktada göremememiz de üzücü olmasa gerektir. Doğrulardan ve gerçeklerden korkanlar aslan kükremesinden birbirine sokulan koyunlar gibi kümeleşirler ve gerçek istenildiği biçimde yön değiştirir ama bu bile parçalanmış gerçeğin her hangi bir öğesi olmaktan kendini kurtaramaz. Asıl gerçek bizim hiçbir zaman bilemeyeceğimiz zamanın, mekanın, geçmişin, geleceğin, tanrının, yeryüzünün ve tüm insanlığın sokaktaki sütçüden, kuzeyin son kraliçesine dek katmanlaşmış ve sonunda vücut bulmuş bir arketipdir ki biz ona geçmişin, geleceğin, zamanın ve mekanın "şimdiki anı" adını veririz ama o yaşamakta olduğumuz ve hayhuyla kaotikleşmiş şimdiki zaman değildir.
***
Romanın 19.yüzyılın ikinci yarısında ülkemize bir yazın türü
olarak giriş yaptığını biliyoruz.
Öykü için minör roman nitelemesi yapabiliriz. Öyküde büyük ustalarımız var,
Ömer Seyfettin, Mehmet Rauf, Sait Faik, Sabahattin Ali'yi okumayan çocuk ya da yetişkin var mıdır bilmiyorum. Globalizm rüzgarının ulusalcılık ve ulus
sevgisini yıpratıyor gözükmesine karşın, Ömer Seyfettin’in ana izleği olan bu konularda kurduğu atmosfer
son derece sıcaktır. Ayrıca kullandığı dile bakacak olursak bugün Türkçeyi
yetersiz bulan ve gizliden gizliye Osmanlıcaya özenen ya da Türkilizce
yaratmaya çabalayan entelektüel dünyamızın, dilde yüzyıl önceki Ömer
Seyfettin’in gerisine düşmekten doğan ‘hali pür
melalini’ okurların duyuncuna bırakıyorum. Yaşayan
bir organizma olarak dilin, yaşlılığından çocukluğuna, gelecekten geçmişine dönerek; zamanda yolculuk yapması gibi olanaksız bir şey bu, yapılan böyle bir tansık barındırıyor!.. Bu duruma payanda
olanların durumu şöyle açınlanabilir: Bir düşün ya da ideoloji, gelip beni bulmuşsa;
hizmetliyim, bir düşün ya da ideolojiyi
kendimde bulmuşsam; sanatçıyım.
***
Bizde her şey deneysellikle yürüyor, ömrünü eleştiri sanatına
vermiş insanları gün geliyor paylaşamıyoruz ama, onların yapıtlarını kitlelere
ulaştırmakta kimsenin bir şey yaptığı yok, Nurullah Ataç'ın bir kitabı için
sahafları dolaşmak zorundasınız, dili eskiyen kitapları günümüz Türkçesiyle
yeniden yayımlamak düşüncesi kimseleri ilgilendirmez, yazınımız, bu bağlamda
eleştirimiz azgelişmişliğin şanına yaraşırcasına vahşi yaşamın yasalarıyla
gelişimini sürdürür! Kimse kimseyi beğenmez, herkes bir grubun üyesidir ama ilk
fırsatta grublar birbirine girer ve tüm bu olaylarla birlikte, yazınımız,
basınımız, la havle vela kuvvetiyle dünya ile yarışını sürdürür. Bu denli
olumsuzluklar içinde eleştiriyi bırakın, yazar şair nasıl ortaya çıkar şaşmak
gerekir, inanmam ama burada belki de yeteneğin rolü vardır, yazınımızın dünya
yazını ile aynı üretkenlik ve gelişkinlikte yazar ve şairler üretmesini Anadolu
kültürünün belkide genlerimize işleyen binyıllara dayanan birikiminde aramak
gerekir. Eleştirmen için bizde şair (yazar) olamadı, eleştirmen oldu
yakıştırması vardır, oysa eleştirmenliğe soyunmak, şair / yazar olmanın yanında
öyle büyük evliyalıktır ki, şairin yazarın yeri gelip yakılıp,dışlandığı,
ayrıksılıkla suçlandığı bir ortamda, eleştirmen olmak, cennetten kovulmuş
lanetlilere asayla yol gösterip yalvaçlığa soyunmak gibi bir şey, yani
lanetiniz çarpımlanıyor, iki kere lanetli oluyorsunuz.
***
Sanat; ölü ateşiyle kolkola gezen
çöl tanrısıdır ve iç dünyamızda barınan, yaşamın; hiç kimsenin olmadığı
kadar bizim olmasını sağlayan biricik totemdir.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
bu yazılar iletildi İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ NE
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS FATİH
*
SOLARİS
ÜLKE ve SANAT
Saltık gerçek şu ki; Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da,
bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın
çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu
sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri ürünler veren bu açıdan
sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran
kimi sanatçılarımız da bu yıl Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların
ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu
duyguyu taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat
anlayışının temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip,
yeniden yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...
Duyunç okşayıcı bir şey
ama; peki sanat denilen şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri
barındırıyor ve kimbilir hangi anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin
çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside
okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve sen
beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta
/ Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp
giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa
da Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik
zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev
gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama
deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh
hapsolunamaz!.. Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice
zamanlar koşu ve çabalarımızı sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla
zamanların geçişini hep birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı
güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek,
bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına
sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin
buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden
sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik
istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir
-yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir
ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle
savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan
sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, /
elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer)
Bir de savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim /
Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. /
Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen /
Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını
kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması /
korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı,
/ merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. /
Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse
bir süre sızıları dindiren.’ (K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil,
yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Yaşamımızda ve sanatta; önemli olana değer veren değil, değerli olana önem
veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha
yüceltecektir...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK
DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS
FATİH
*
SOLARİS
*
SOLARİS
AFORİSTİK
YAZIN
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı
olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar,
aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yine de bir bağ var diye düşündümsede
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, seksenli yıllarda
gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden
sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde
konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı,
derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
Konusu aforizma ya da başkaca bir şey olan nice güzel kitaplar,
gece geçen gemilere benziyorlar. Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu
gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden
geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler,
elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize
girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar
soru varsa karşısına = para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa
okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne
kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada...
Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne
düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir
kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey
öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki,
yeni kokunun adını öğrenmek isterdim. Kimi mavi, kimi buz beyazı kapağıyla,
özenle hazırlanmış zarif baskılar, kitapseverler için birer muştu, kutsanmış,
küçük armağanlar niteliğinde sayısız kitap.
Kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var,
Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imliyor, öykü içinde öykü
barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o
öykücük;
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye."
Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine
ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki
insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha
umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha
şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü
unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu”
sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için.
İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman
kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve
dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur
dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne
katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar; bir
abartı diye düşünüyor insan.
Bir başka aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy
dikiyor ve diyorsunuz ki insan
yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin,
düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en
günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz
yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her
insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve
aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre
göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla
yüklendiğini ve aslında çözümün ve
(sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu
geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına
kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini
düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da vardır belki...
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım,
kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan aforistikaların her
biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle
dolu iç aleminin bir burgacını imler.
Kitapların her biri; Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz
o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Elimdeki şu kitap, sizin elinize geçtiği anda benim metaforlarım
ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve
düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun
kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz
bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar /
Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş
yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek /
Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap
okuyunuz...”
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ROMANTİZM
(Alis Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye
şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle yirmili yaşlarında tanışan bir
çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp
gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları
sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda
döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla
soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin
meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim,
bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine
bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye
çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye
ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters
orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları
Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla
kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü
sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki
orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı
kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen
pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası
düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün
anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve
hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını
harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı
olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca
kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve
İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında
üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış.
Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’
Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan
Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de
şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında
sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton
bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı
merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir
arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının
adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap
uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın
peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında
doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun
bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin
kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı
arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak,
alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında,
caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden
‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah
evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi
düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap.
Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size
ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın,
bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın
rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine
düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın
atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli
benli bakireye evlenme teklif edişini,
Viktoryen aynalarda hep
eşi bulunmaz bir
aşk romanı olarak mı
algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü
platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi
süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt
ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her
koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur,
bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya
çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o
zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu
olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu
olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve
diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki
dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının
bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup
gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model,
baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede
ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir
kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip
ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak
olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından
belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının
parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama
sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği
cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız
Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan adlı kitabı
yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ
ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret
olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka
bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz
kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona
doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne,
‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç
değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde
götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer
alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak
ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar
mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten
esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek
hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce
taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla,
bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den,
Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve
hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan,
Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler,
canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın
ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin
sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir
aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde
bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor
ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in
Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik
Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’
kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en
gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek
içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..
***************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUSFATİH
*
KUŞEVİ'NİN EFENDİSİ
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden
kuşkulanır!.. Nedir bu; isimden,
resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi
kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba
kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak,
o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres
yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık
kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi
kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret
devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir
çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca
yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki;
kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma,
yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine
yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini
koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup
gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki
Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu
konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte
öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş
ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar
olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu
bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş
ve konu bir tür paradoksa, sonrada
meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir
yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük
bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla
karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!..
‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni
yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu
nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan
kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan
sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten;
sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir
gerçellikte süregiden, konsertant bir
kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un
bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin
eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı
birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her
iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar
üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor,
acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye
şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı
olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü
kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor.
Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül,
kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som
sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü,
çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir
çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan
biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk
gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var,
aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok
satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün en
popüler, önde gelen
şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi hareket
edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun
alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin
yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir
‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların
portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok
görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı
olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir,
ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar,
geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav
atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca
Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip
boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak
haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio
Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan
sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir
karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması,
ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor,
okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski
bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz
Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı,
yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir
aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden
söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya
siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10
milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5
(milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine
çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar
bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir
öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi,
her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu
kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz
rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın
günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak
yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları
kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi
‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış
ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını
benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler,
göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı
kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir
geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar
gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli
verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe
biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha
kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı
koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides
amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder