GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık
gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne
kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek
‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım
anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara
karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve
bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü
dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği
Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte
yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri
ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde
bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul,
Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu
yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı
içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde
yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta
ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel,
fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar
sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama
geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları /
Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde
hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat
mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş
parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu
güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden
daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü
düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür
düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,
sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu
gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in
Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı
düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü
ruh hapsolunamaz!..
Bu
kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27
sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün
Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü
isimleri sergide yer alacaktır.
Bir
Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu
sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki
kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal
esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan
sanatla olasıdır.
Sanat
yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir,
yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan
korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli
bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin
buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden
sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik
istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir
-yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın
vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç
kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç
rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten,
tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları
öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, /
müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde
koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla,
imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız,
yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı
toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde
çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde
savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim
bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. /
Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim /
Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer /
Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir
de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun
yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin
ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. /
Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.
Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel
olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir
kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken,
yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış,
kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS FATİH
07
/ 10 / 2003
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
ULUS FATİH
*
SOLARİS
ÜLKE ve SANAT
Saltık gerçek şu ki; Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da,
bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın
çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu
sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere
karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda
barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu
çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri ürünler veren bu açıdan
sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran
kimi sanatçılarımız da bu yıl Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların
ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu
duyguyu taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat
anlayışının temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip,
yeniden yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...
Duyunç okşayıcı bir şey
ama; peki sanat denilen şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri barındırıyor
ve kimbilir hangi anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin
çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside
okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve sen
beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta
/ Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp
giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa
da Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik
zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev
gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama
deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh
hapsolunamaz!.. Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice
zamanlar koşu ve çabalarımızı sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla
zamanların geçişini hep birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller,
inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri
savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına
sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin
buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden
sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik
istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir
-yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir
ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle
etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra,
/ leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten
sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve
İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan,
mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla
yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle
savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan
sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, /
elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü.
Tamer)
Bir de savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim /
Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. /
Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen /
Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını
kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması /
korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını
bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç
değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur
cumhuriyet!..” Yaşamımız da ve sanatta; önemli olana değer veren değil,
değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi
biraz daha yüceltecektir...
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
SOLARİS
*
ULUS FATİH
SANAT ANLAYAN İÇİNDİR
‘Kalk
Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu
izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek
zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği
bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer
programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra,
bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa
sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma
son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım
sağlıyordu.
Her
zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır?
Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve
anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun
sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel,
geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile
getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme
bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu
tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak
yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde;
zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona,
doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten
geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri
kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım
oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan
Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi
yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel
veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp,
kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum
oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının
parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf
yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna
karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us
dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve
genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen
sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi,
başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!.. Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan
geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı
olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp
bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife
Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin
yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel
yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki
üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de,
kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere
sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol
gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle
bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil,
karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ
(gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim
değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o
denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri
simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve
kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir
‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası
olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam
kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak
biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir,
evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir
gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün
bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu
söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç
kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki
doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli /
Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye
seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu
düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel
yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum /
Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara /
Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu
dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
Belki
şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır,
dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben /
ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve
süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur
korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı / leylak büklümlü, bir
kara yoru, ırmak bir peri / geçiyor ölümlerden diyorum ben."
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Herkesin yaşamda
idealize edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi havuzlu bir bahçe arar,
kimisi kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı izler, kimisi de benim gibi
gözlem yapmayı sever. Bunların bazısı ideal edilecek bir şey gibi gözükmese de
anlatacağım öykünün konumuza yararı olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba
Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden geviş getiren
hayvandır’ dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi dahası yinelemeyi
alışkanlık edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir
tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun
demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi kalan zamanda ne
yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun
oynar, karımla da sevişirim demiş. Tacir daha fazla balık
tutmak istemez misin diye sormuş, balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok
kazanırsın deyince balıkçı gene, e demiş. Tacir, adam çalıştırırsın,
balıkçılıkta tekel olursun fabrikasyona geçersin filan diye eklemiş. Balıkçı
gene, e ne olacak demiş tacir dayanamamış daha çok boş zamanın olur,
arkadaşlarınla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karınla da sevişirsin demiş!..
Bunun gibi temelde
hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş gibi görünen kimi
beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama onları söylemekten
çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş gibi görünmezler
oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın oluyor mu demeye benzer.
Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama yaşamın gerçekliğine ne yazık
ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı Solaris olacak, Tarkovski’nin
Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı film. Biz ne tür filmler
izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi gösteren aynalar. Oysa insan
kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi türevlerimizin melalini sayısız kez
izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok şaşırtıcı. Bu sirklerdeki
karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye benziyor. Oysa asıl sıkıcı
olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara hep sözünü ettiği savaşsız
ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına ulaşabilmesi için kendisine
yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın ya
da filin veya bilemeyeceği
bir türün gözünden kendisini inceleyebilmelidir. Habeşistan’da şöyle bir söz varmış: maymunlar çalışmamak için
konuşmazdan gelirlermiş. Yeryüzü tarihinde savaşsız geçen zamanlar, yaklaşık üç
yüz yılmış. Bu durumda ne yaparsak yapalım boşuna uğraşıyoruz gibi bir yeise
kapılmamak elde değil.
Neyse karamsarlığa
kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da bir filozof insandan ümidini kestiği için her sabah gülerek sokağa
çıkarmış. Diğeri ise ümidini koruduğundan kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son
vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende ulaşılmak istenen estetik ve
uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
(DÜŞ)
Pencerem
/ önünde kedi / dışarda / müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni
seviyorum. / Kim bilir ilk önce / hangi şair / hangi tarihte; / Pencerem /
önünde kedi / dışarda müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni
seviyorum / dedi.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
*
ULUS FATİH
*
SANAT ve DİL
Bir süre önce (Stendhal Sendromu uğruna da olsa) İstanbul
Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler (aylaklar
dalgın olup pekçe dikkat sayrısı olurlar), bu durum güzel sanatlara olan
ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az
uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi
gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın
bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği bilitini
kulağıma fısıldadılar, oysa sanat için anlatılan en geçerli anekdotun bir 'Harname'
kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya
yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun
kalıtından gelen biri olarak müze olsun da ne olursa olsun mantığının kurbanı
bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel
sanatlara ilgiyi artırmak kolay, ama çok boyutlu bir şey, örneğin; sosyal
dengeler birbirine yakın olacak... kişisel sorunlar taşıyan insan sanata
yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir
yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı
sanırız.
Bunun gibi, ilgiyi artırmak
için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek
istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu
ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal
izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen
bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz,
bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi
artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu
gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve
reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel
anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.
Sanatsal bir uğraş o denli büyük
değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı neredeyse 'bir sanatla
uğraşan kişiler' ve 'bir sanatla uğraşmayan kişiler' diye ikiye
ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi büyük olasılıkla daha hoş görülüdür
bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi
algılayabileceği için (tarihi-sosyal, sanat bir kültür içerenidir)
gerçekte daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı
nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen
karşımcı (muhalif) sözcüğü gerçekte tam bir denklik yaratıp; sanat ve sanatçı
gerçekten ve doğallıkla bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler
örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında
diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.
Sanat bir yetenek değil eğitim işidir
diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak
yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir,
tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin
varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak
usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının
tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta
sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike,
soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un
yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak
bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep
var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi
birbirini izler.
Bu açılıma bağlı olarak,
olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık
insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal
etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu
kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek
ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip
ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş
düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri
kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da
sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil
üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir,
halende öyledir.
Bir görüşe göre Osmanlıcadan
koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni
bulmuştur, doğrusu da budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir
dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene
Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan,
Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni
yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve
buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi
yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokuncaya (müdahale)
son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalık bitimlenmiş, dil doğal yatağına (mecrasına)
erişerek, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir.
Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu
dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek
denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya
çıkabilir, (yinelemiş olalım ki) Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı
mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek
bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen
diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray
çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve
bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın
kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir
aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak
gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp
yozlaşabilir.
Dilimize, kültürümüze,
sanatımıza katkıda bulunmaya çalışarak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden
gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya
karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal
kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışmalıyız. Novalis ‘Şiir insanın
doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dinidir' -olmalıdır-
biçiminde düşünebiliriz ve düşünmeliyiz.
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BORGES
Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun
kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır
ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i
seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez
böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi;
varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse
bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu
bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla
bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte
ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur
ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen
öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes
yerine Don Kişot demeye başlarız.
Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim,
öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir
çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni
o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar
beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve
düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması
noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki
çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma olasılığına bile kavuşur. Ama günün
birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar
(her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece
yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve
adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve
anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve
baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak
anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir
hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu
bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların
bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine
koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi,
uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan
kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın
ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır,
düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve
gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde
olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye
tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten
öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne
denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti
ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki
daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam
bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.
Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre
hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da
evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir
sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam
bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan
işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve
herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda,
burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf
olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir
sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür
adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu
kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür.
Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir
filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur
ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir
başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün
güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama
evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil
davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof
gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce
diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen bir filozof her sabah
ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara
da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.
'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film
festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin
görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden
C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim.
Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi)
yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ
efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı
bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için
teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye gülümsedim,
anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.
(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)
*****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************/*
ULUS FATİH
*
BORGES
Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun
kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır
ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i
seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez
böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi;
varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse
bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu
bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla
bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte
ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur
ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen
öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes
yerine Don Kişot demeye başlarız.
Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim,
öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir
çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni
o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar
beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve
düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması
noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki
çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma şansına bile sahip olur. Ama günün
birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar
(her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece
yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve
adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve
anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve
baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak
anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir
hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu
bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların
bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine
koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi,
uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.
Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan
kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın
ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır,
düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve
gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde
olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye
tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten
öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne
denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti
ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki
daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam
bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.
Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre
hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da
evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir
sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam
bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan
işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve
herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda,
burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf
olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir
sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür
adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu
kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür.
Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir
filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur
ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir
başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün
güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama
evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil
davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof
gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce
diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan umudunu kesmeyen bir filozof her sabah
ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara
da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.
'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film
festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin
görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden
C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim.
Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi)
yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ
efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı
bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için
teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye söylendim,
anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.
(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)
ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ
Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla,
işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı
kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra
cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana
izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle
büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider,
köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak,
dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri
dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya
yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır,
taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün
batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde,
arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini
kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda
kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün,
arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrendik! der.
Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye
sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu
yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides,
Aristofanes, Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile
aşılamamış bir yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer
tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil
ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.
Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp
gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan
mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın
ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin
henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir
mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın
mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie
Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır.
Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla
mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji
üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.
Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak
çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken
diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki
gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların
içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür
bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a
gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını
yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim
için yaktım demiştir. Bu da insan
ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur,
Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına
binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece
karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen
bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve
kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol
açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık.
Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap
çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji
işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...
Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne
ilişkin söyleyebileceğim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız
trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya
savaşının talihsizi kahraman Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir
delphoist ve Truva atının tuzak olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır.
Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu,
eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u
öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve
hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte, yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu
kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı
var mıdır.
Son olarak çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles
adlı kısacık masalında geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada
bir erkek ve bir köledir Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı
başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir
aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek
yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak
üzere sırasını bekleyen Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla;
onunla yüzyüze gelir ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları
arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e
sürünür. Çünkü o; ormanda Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı
aslandır. Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur ve böylelikle mitoloji
zamandaki yolculuğunu durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir öğretiye
dönüşerek, düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur... &
ULUS FATİH
*
İZSÜREN
I
İnsanı yaşamı boyunca izleyen nenler (şeyler, eşyalar, nesneler
demekmiş) vardır. Örneğin çocukluğumuzdan beri yanımızdan ayırmadığımız,
fotoğraflar, albümler, belki oyuncaklar, kaseler, rozetler, çalar saatler.vb.
Çocukluğumdan kalma küçük bir çini vazom var, kırıldı yapıştırdım hala duruyor.
Bir minik kilimim, bir kaç kitabım, demirci olan babamdan kalma süngüm, ne
yazık ki büyük kardeşlerim onu aldı ve bir iki defterim var. Çok daha ilginç
nesnevi andaçlara sahip olan insanlarla karşılaşmışızdır. Anlatmak istediğim,
geçmişimiz bizi bir gölge gibi sürekli izler ve biz onun gölgesinden çıkmaya
çalışırız, bazen bu korkunç bir sonla noktalanır, bazende yeni ufuklar açar.
Geçmişimizden kopmak hiç bir zaman benimseyemeyeceğimiz bir durumdur, nostalji,
yurtsama olarak çevrimlenen bu sözcük, geçmişimizden kopmanın sakıncalarını
içeren patolojik-sosyal bir deyimdir. Yurtsama, yurdundan, yerinden ocağından
olmuş insanların geri dönüş özlemini dile getiren zarif bir sözcüktür aslında.
Ama insanlık tarihi geçmişe bağlanmakla, geleceğe koşmak arasındaki kavgaların
tarihidir. Bunun hangisi doğrudur, geçmişe bağlanıp kalmakta pek kabullenilir
yanı olmayan bir durumdur, Heraklit 'panta rei' herşey akar demiş, yani siz
istediğiniz kadar geçmişten kopmak istemeyin, gün olur devran dönecek, bahar
gelecek, yağmurlar yağacak, buzullar eriyecek, insanlar ölecek, Napolyonlar
gidecek, Vezüvler patlayacak, Nil taşacak, Zeus yerini yeni tanrılara bırakacak
ve zaman geçip giderken insanlık yıldızlara doğru yeni serüvenlerin peşinde
koşacaktır. Bu konu da bitip tükenmeyen bir çeşitlilikte sürüp gidecektir. Öyleyse
asıl söylemek istediğim açıya gelmek en doğrusu olacağından, düşüncenin
okyanuslarında kulaç atmaya bir son verelim, çünkü Magellan gibi başladığımız
noktaya dönmekten başka bir noktürne yolaçmayabilir. Söylemek istediğim şu,
eşyalar nesneler derken bir de yazına gönül verip gönlünü edebi yapıtlarla
oyalayıp besleyen ademoğullarının peşini bırakmayan şiirlerde vardır dünyada...
Yine çocukluğumda bir gece
(inanın) dolunayın altında susa yolunda geziniyorduk, herkes bir şarkı, şiir ya
da türkü okuyacaktı, kısa keseyim bizden yaşça büyük yakınımız, ilerdeki üzüm
bağlarının hayaletlere dönüştüğü ürpertiler altında uzunca bir şiir okudu,
densizliğim yarar ve zarar noktasında hep eşitlik sağladığından olsa gerek bunu
sen mi yazdın dedim, bana karanlıkta görünmeyen, ama sesinin tonuna Gökler
Hakimi Gordon'muşçasına bir eda veren tonda, aşkla, ben yazdım dedi. Aradan
yıllar geçti o şiiri unutmadım, ta ki Lise II (sanırım) edebiyat kitaplarında
günün birinde Annabel Lee şiiriyle karşılaşana kadar. M.C. Anday çevirisi
E.A.Poe'ye ait o şiir onun kadar yıllarca benimde peşimi bırakmadı böylelikle.
Şimdi ona kızmıyorum, şaşırmıyorum, çünkü insanoğlu yaşamda hep güzelin peşinde
koşuyor, hep güzele sahip olmak istiyor, bazen bu yolda ( en çirkin ve vahşice
olanıda göze alıp, tersinerek) elini kana buluyor, bazende genlerinde saklı
vahşet güdüsü gibi, en az onun kadar genlerinde saklı bir estet ve zerafet
duygusuyla, sahip olmanın içgüdüsüne yenik düşerek cennetsi bir yalana
başvuruyor, hiç bir yararı, hatta yitimi olabileceği halde, çekinmiyor ve
günahsızca 'o benim' diyor. Şimdi ben o yalancıyı anlıyorum, o güzele ulaşmak,
ondan ayrılmak istemeyen, hep onu özleyen, naif, bu yolda kendi dürtülerine
bile yenik düşen öpülesi biriydi... Onun öldüğünü duydum, son yıllarında köyüne
dönmüş ve ancak köylülerin üzerine yakışan bir yoksulluk içinde, 'Gönlümüzde
hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, işte
geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri' diyerek, bu dünyada Annabel Lee'nin
lirik tınısına gönül vermiş, ama yaşayıp yaşamadığını kimselerin bilmediği bir
alınyazısıyla geçip gitmişti. Dilerim öbür dünyada Annabel Lee'nin içleri yakan
terennümü kulaklarında çınlıyordur. Peşimi bırakmayan başka şiirler, şairler
elbette vardır, bir kere şair diyorsanız o insanı seveceksiniz, en kötü şiir
yazan insanların bile karıncayı incitme konusunda gözyaşı dökebildiklerine
tanık olmuşumdur. Kim ki şiirin peşinde koşuyor, katilde olsa, mutfaktan
çıkmayan saçını süpürge etmiş annede olsa, kanalizasyonda çalışan işçide olsa,
zaten göklerde yüzen pilotda olsa siz siz olun onu anlamaya çalışın. Çünkü
sonsuz barış ve sevgiye ulaşmak istiyoruz, ama paranın padişahlığı, mülkiyetin
kırbaç izleri, mayınlarla belirlenmiş sınırlar ve gözlerimizin arkasına,
kafatasımızın içlerine kadar uzanmış tel örgüler, ölü sayısıyla çarpımlanmış
zincirler, dikenli teller ve madalyalarla, övgülere boğulmuş, prangalar,
gelenekler bizleri birbirimizden ayırıyor. Ama şiir kendi başına bu ıssız,
karanlık, kanla yıkanmış yolda bıkmak usanmak bilmeden ışığını yaymayı da
sürdürüyor.
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın,
zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler
veriyordu tanrı,
/ zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü
sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş
ve gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara
doğru / evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce
adımlıyor Musevi,
/ Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. /
Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım
dorukları salt görebilmek için tam da bu gün."
II
İnsanı yaşamı boyunca izleyen sanata ilişkin objeler, ötesi
şiirler vardır demiştik. İşte çocukluğumda Annabel Lee'nin her insanın
genlerinde bulunan güzeli ayırt yetisinin etkisiyle unutamamış olmam bir yana
sonraları aynı etkilenimler çeşitli dolayımlarla sürüp gitti. Yaşar Kemal'in
İnce Memed'indeki Seyran karakteri ve oradaki betimler sonsuz şiirsellikler ve
estetik duygusunun geri dönülmez biçimde benliğimde yer etmesine neden olmuştur
diyebilirim. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı yapıtındaki Esmeralda
kişiliğide aynı etkiyi perçinlemiş, aile içinden birinin arkadaşının yazdığını
sandığım Andorra şiiride (şairi kimbilir nerelerdedir) sıkça okunup yinelendiği
için benzer etkiyi uyandırmıştır.
Böylelikle şiir, sanat, hümanizm yavaş yavaş yaşamımda belirgin
bir boyuta ulaşmış ve gelecekteki sezgi gücünü belirleme yolunda alt yapısını
kurmuştur gözüyle bakabiliriz olup bitenlere... Yirmili yaşlara yakın Nazım'ın
küçücük bir kitabının elimde dolaştığını anımsıyorum, o zaman onun amansız
gücünün ayırdına pek varamadım, sonraları etkisi korkunç oldu, yıllarca ondan
daha iyi şiir yazılamayacağını düşündüm, bunun asıl nedeni başka diyarlar ve
başka coğrafyaların güzelim şairleriyle karşılaşmamızın gecikmesidir. Nazım'ın
Masalların Masalı şiiri evrenin zaman için de akıp giden bir uçsuz bucaksızlık
olduğunu, her canlı ölümü tadacaktır düşüncesinin altında, her ölüm yeni bir
yaşamdır (yeni bir başlangıçtır) tümcesinin barındığını anlamama yardımcı olan,
felsefi, iç konuşmalar gibi sürüp giden bir terennümdü doğrusu.
Masalların Masalı
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ Sonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / Ben şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."
Şiir anlatılmaz
derler doğrudur, ama çağımızda artık şiiri anlatan şiirler bile yazıldığına
göre, aforizmaların Engizisyon yargıçlarının dilinde kaldığını düşünsek iyi
yapmış oluruz sanıyorum. İnsanı etkileyen şairler o kadar çoktur ki, Edip
Cansever'in, Çağrılmayan Yakup, Sezai Karakoç'un Taha'nın Gül Muştusu, Ece
Ayhan'ın zaten uzun bir şiir kısalığındaki tüm şiirleri, İlhan Berk'in, Ölü Bir
Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek, Dağlarca'dan Uzaklarla Giyinmek, ve
Asaf Halet, Yahya Kemal, unuttuğumuz nice dokumacılar, gül dokumacıları
öylesine çoktur ki saymakla bitmez ve yaşam onlarla güzeldir. Bakın şiir sanatı
için Kavafis ne demiş.
Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü
"Bedenimin ve yüzümün
yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası – / dayanılır gibi değil./ Sana dönüyorum, ey Şiir
Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, / sözcüklerle avutmasını bilen./ Korkunç bir hançerin yarası./ Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren "
Şimdi
bu konu bitmez diyelim, öyleyse bir sürü açımlamalarla sözü dolandıracağınıza,
iyi bir şiir sunup, ayinesi iştir sözüne kulak vererek, mesel'e son vermek
kanımca en güzeli sayılacaktır. Büyük romanlar yazmış Nikos Kazancakis'in
doğaya övgü diye nitelendirebileceğimiz, arıların konaklayıp, kelebeklerin
gezdiği bir gezegenden sizlere yönelen bir serenat;
ayışığı yoldaşınız, güneşte kardeşiniz olsun. Güzelde olsa bir şiiri okuyacak
zamanım yok ki demeyin, zamanın da an gelir sizin için "zamanı"
olmayabilir.
Tırmanış
Ne büyük mutluluk dağın kutsal
yalnızlığına tırmanmak /tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, / kanının topuklarından
hızla dizlerine, beline /yükseldiğini, /oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını / ve aklının köklerini
yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden /
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek, / ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin, / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska / altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / veda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / Ey yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin; / bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ Şafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HLADİK SENDROMU
Arjantinli Jorge Luis Borges'in bir öyküsünde yaşam boyu büyük
yapıtını bir türlü yazamamış Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarı, Nazilerin
eline düşer ve büyük yapıtını hücresinde yazma hayaline kapılır, yazarda ama,
sonperdeyi yazacak süreyi bulamaz çünkü ölüm vakti gelmiştir, avluya çıkarılır
ve tam ölüme giderken oyunun son perdesini zihninde yazarak bitirir. Mutlu
ölmüştür. Ama şu an tüylerinizin ürperebileceğini düşünüyorum, bir insan o en
büyük arzusunu zihninde kendisiyle paylaşarak mı ölüp gitmelidir. Hladik trajik
bir olayın kahramanı olmaktan ileri gidemeyen kadersizler kadersizi biridir. Bu
nedenle en büyük yapıtını yazamayan, üretemeyen, yazacak bir konu bulamayan,
kısır ya da umarsız sanatçıların bu durumuna Hladik Sendromu adını vermekte bir
sakınca yoktur sanırım.
Buradan başka ve asıl konumuza gelelim, yazamamak, yazacak bir
konu bulamamak, konu yok diyebilmek... Bir yazar ya da sanatçı eğer konu
yokluğundan, yazamamaktan, üretememekten söz ediyorsa, bilin ki o bir yazar
değildir, belki hevesli olabilir ama sonuçta yazınsal açımı, gücü onu sıradan bir ademoğlu olmaktan kurtaramaz
sanırım. Adorno'nun, Auschwitz'den sonra sanat yapılamaz, söz bitmiştir diye
bir aforizması var, olanlar, kendisini o denli etkiliyor ki sanatın günaha
ortak olmaktan başka hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, bakın işte zaten
sanatda bunu anlatmaya çalışan bir araçtır, çünkü sanat ne yaparsak yapalım kan
ve gözyaşından kurtulamıyoruz demenin "Arapça'sıdır." Demek ki söz
bitmez, yazacak şeylerin ucu bucağı yoktur, ama yalnızca teması, iletisi hep
aynı kapıya çıkar onun, savaştaki, burada Tanrı'yı göremedim anne der, maden
kuyusundaki cehennemim grizu oldu kardeşlerim diye çağırır, gurbette ki,
anavatanım senden ayrı kalınca anladım seni diye haykırır, çalışan çocuk
yaşlılığım da böylemi olacak diye gözyaşı döker ve tüm insanlık, mutluluk;
acılarla dolu yolculukta gelip geçtiğimiz duraklardır diye ağlar durur. İsa
bile Tanrı'sına 'Seni aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız karanlıklar
ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' demiştir. Ama bu bir
paradokstur, insanoğlunun yakarısı
aslında kendisine olmalıdır, düşünceyi ve karşıtların kıvılcımıyla; ufukları
aydınlatan yıldırımı bağışlayan Tanrı, daha ne yapsın.
Konumuza, yazamamak, üretememek sorununa dönersek, Aziz Paul,
'Göğün altında yeni bir şey yoktur' demiş, İranlı Baba Mukaddem 'İnsan ölü
sözlerinden geviş getiren hayvandır' diyor. Yazdıklarımız, yazacaklarımız,
gerçekten hiç bir zaman yeni şeyler değildir, dile gelen yeni bir anlatım
biçimidir, yeni bir biçemdir olsa olsa, siz ona yeni bir 'dağdağa' bile
diyebilirsiniz. Ayrıca hiç bir şey dünyada bir tansık sayılmamalıdır, bizim
düşünsel ufkumuza durgunluk veren şiir bile bir alıntıdan ibarettir. Usun
derinliklerinden, bilincin karanlık uçurumları, kara dehlizlerinden çekip
çıkarabilene aşkolsun diyelim o kadar. Şimdi anımsayamadım adını ama bir bilim
adamı, biz bir şey bulmuyoruz, varolanı ortaya çıkarıyoruz yalnızca diyordu.
Yakında bilgisayar, sanal bilge, ya da robotlar öyle şiir veya bulgular yazıp ortaya
koyacak ki, insan atıl bir doğal makineye dönüşecek ve kavgaya gürültüye yer
kalmadan -belki de- kendi kendine yok olup gidecek. Geriyede, birbirinizi ne
öldürüyorsunuz, biraz sabredin zaten öleceksiniz diyenlerin hoş; ve ama boş
sadası kalacak!..
Yine yazamamak konusunda bir anekdot, Bir İtalyan yazarın
öykülerinden birinde (yoksa bir film miydi) konu sıkıntısı çeken senaryo
yazarı, içine düştüğü bunalımdan olsa gerek baş parmağını (Tanrı parmağı
denirmiş buna, kavramaya ve üretip yaratmaya yol açtığı için, denedim de o
olmadan, gerçekten dört parmağımız pek işe yaramıyor) kalemtıraşının içine
sokmuş, imayı düşünüyorsunuz değil mi, beyin parmağa, parmak kaleme ilettiği
için düşünceyi, adam çare arıyor ama fantastik bir çıldırıya kapılmak
yaptığı... Sonuçta, bavul dersiniz, geziler, çocukluk, uzun yollar, sıkıntı
(taşımak), hiç gezmemiş olmak kapanmak yani, ya da ipin ucunu kaçırmak, Jules
Verne gibi uzaya gitmeye kadar açın üretebilirsiniz bu konuda, şaka dersiniz,
Milan Kundera'nın romanından başlar, bir şakanın yolaçtığı seri cinayetler ya
da kan davasına kadar uzanırsınız,
lâğımlar anası deseniz bile, Bilge Karasu'nun kitabından tarihteki kanalizasyon
sorununa, Romalılardan, Ostrogotlara, Azteklerden, Göktürklere kadar konuyu
uzatabilirsiniz, olmadı gerçekten yazamamanın sıkıntısını ömür boyu bunun her
seferinde değişen kimi zaman haklı, kimi zaman gülünç, kimi zaman ürkütücü
gerekçeleriyle doldurursunuz yaşamınızı. Çünkü bazen yazmak benim için
yaşamaktır diyen yazarlarımızda çıkmıyor değil. Belki haklıdırlar, hareketin en
basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünceymiş, en basit olanın
verisiyle, en gelişmiş olanın vargısına ulaşabilmek hepimiz için bir albenisi
olsa gerektir.
Son bir anekdotla konumuzu kapatalım: 16. Lui, Fransız Devrimi'nden
(1789) bir gün önce, günlüğüne 'Yazacak değerde bir şey yok' diye not düşmüş,
ertesi gün devrim oluyor ve kendisini paradaki resminden tanıyan muhafızlarca
(Varennes'te) yakalanarak giyotine boynunu uzatmak zorunda kalıyor. III. Ahmet
sanırım, oda çağdaşı sayılır Lui'nin, bir gün vakanüvise ne yazdın bugün diyor,
vakanüvis yazacak değerde bir şey bulamadım diyor, III Ahmet yakındaki mızrağı
vakanüvise fırlatarak yaralıyor ve 'Bunu yaz' diyor. Diyorum ki sizin
yapacağınız işi başkalarına yaptırıyorsanız (ya da sizin de yapmanız gereken
bir şeyi diyelim), özürünüz kabahatinizden daima daha büyük olacaktır. Siz siz
olun, diyelim ki bir angaryayı yaparken ya da yaptırırken, görü, bili ve
duyunuzu açık tutun ve ne III. Ahmet gibi, ne de vakanüvis gibi olun, 16. Lui
gibi olmak bu durumda daha iyi sanırım,
Marks, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkından sözaçar, kişilerde
kendi kaderini belirleme hakkını yaşayıp öğrenmeli derim...
Tarih birinin diğerini mızrakla dürttüğü 'kişilerden' pek söz
etmiyor, ama başını giyotine uzatabilen 'kişilerden' çok sözediyor... &
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder