29 Eylül 2018 Cumartesi

ktp 16


















GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2003’de Cumhuriyetimiz tam 80. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2003’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                  
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 27 sanatçının yapıtları sergilenecek, Bedri Rahmi Eyüboğlu’ndan Komet’e, Gülsün Erbil’den Nilüfer Çile’ye dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.






Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

                                                                                                       ULUS FATİH
                                                                                                        07 / 10 / 2003































İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ



ULUS FATİH
*
SOLARİS



ÜLKE ve SANAT

Saltık gerçek şu ki;  Cumhuriyetimiz içinde bulunduğumuz yıl da, bir yaşını daha kutlayacak... daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır. Çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür ‘nobran’ gelişmeler ve siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, kuruluşundan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız da bu yıl Cumhuriyet'in kendilerine bağışladığı kazanımların ruhuyla bir kez daha bu ülkede yaşamanın ve bu duyguyu taşımanın onurunu tadacak, değişik dönemlerin ve farklı sanat anlayışının temsilcisi sanatçılarımız bu ruhu ve düşünceyi her yıl yineleyip, yeniden yaşayarak sürdürecek ve gururla paylaşacaklardır...

Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki sanat denilen şey insan ruhunun kıvrımlarında hangi gizleri barındırıyor ve kimbilir hangi anlamlara geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri 36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.   
             
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için, her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini fundemental fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..  Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla daha nice zamanlar koşu ve çabalarımızı sürdürecek ve barış, sevgi, kardeşlik inancıyla zamanların geçişini hep birlikte ve tüm kalbimizle selamlayacağız...

Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder. ‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri!..’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer)

Bir de savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay)

Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Yaşamımız da ve sanatta; önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir...

                                                                                                       
          
******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ

SOLARİS

*
ULUS FATİH



SANAT ANLAYAN İÇİNDİR

‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anekdotlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.

Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel ya da tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, bu da bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.

Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..  Bundan kurtulmanın yolu yine de okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi. Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
...
Birbiriyle bağlantılı gibi gözükmese de; yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
Yaşam kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için midir. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm ya da çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmallardır bütün bunlar... Son olarak şunu söylemeliyiz ki ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:

‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi. / Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’

Belki şu gül mevsimin de bir aşk şiiri bizi, kuşkularımızdan arındırır, dinlendirebilir...
"Maral bakışlı bir düş geçiyor acılardan / diyorum ben / ağır metaller gibi, uzaysı sevi ve ah ki / bakılışı güzel / reyhansı tözden ve süzülen, bir Sümer koku, / arzunun karanlık nesnesinden / Alkeion ki doğrulur korulardan, bir masal geçiyor burada, / bir taç yaprağı / leylak büklümlü, bir kara yoru, ırmak bir peri / geçiyor ölümlerden diyorum ben."


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************






ULUS FATİH
*
SıÜüOLARİS
Herkesin yaşamda idealize edip ulaşmak istediği temaları vardır. Kimisi havuzlu bir bahçe arar, kimisi kitapların arasında dolaşır, kimisi borsayı izler, kimisi de benim gibi gözlem yapmayı sever. Bunların bazısı ideal edilecek bir şey gibi gözükmese de anlatacağım öykünün konumuza yararı olacaktır ama anlatmadan önce İranlı Baba Mukaddem’in bir sözünü anımsatayım: ‘İnsan ölü sözlerinden geviş getiren hayvandır’ dolayısıyla bir söylediğimi birkaç kez söylemeyi dahası yinelemeyi alışkanlık edindim. Öykü şu:
Amerikalı varsıl bir tacir, Meksikalı yoksul bir balıkçıya bu balıkları ne kadar zamanda tuttun demiş. O da öğleye kadar yanıtını vermiş. Tacir pekiyi kalan zamanda ne yapıyorsun deyince, balıkçı arkadaşlarla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karımla da sevişirim demiş. Tacir daha fazla balık tutmak istemez misin diye sormuş, balıkçı; e ne olacak demiş. Tacir daha çok kazanırsın deyince balıkçı gene, e demiş. Tacir, adam çalıştırırsın, balıkçılıkta tekel olursun fabrikasyona geçersin filan diye eklemiş. Balıkçı gene, e ne olacak demiş tacir dayanamamış daha çok boş zamanın olur, arkadaşlarınla kahvede söyleşir, çocuklarla oyun oynar, karınla da sevişirsin demiş!..
Bunun gibi temelde hepimizin içinde sosyal yaşamda idealize edilmezmiş gibi görünen kimi beklentiler ve ulaşılmazlıklar gerçek ideallerimizdir. Ama onları söylemekten çekiniriz çünkü işlevsel ve ilk bakışta yararlı bir şeymiş gibi görünmezler oysa bu bir ressama ya da yazara yaptığından bir kazancın oluyor mu demeye benzer. Gerçek idealler insani olmaya yakınlaştırır ama yaşamın gerçekliğine ne yazık ki ters düşer. Bu bakımdan örneğin bu köşenin adı Solaris olacak, Tarkovski’nin Stanislav Lem’in bilimkurgu yapıtından uyarladığı film. Biz ne tür filmler izleriz; genellikle kendimizi anlatan, bize bizi gösteren aynalar. Oysa insan kendisine dışarıdan bakabilmelidir. Kendi türevlerimizin melalini sayısız kez izlerken hiçbir yorgunluğa kapılmamamız çok şaşırtıcı. Bu sirklerdeki karşılıklı aynalarda ortaya çıkan sayısız görüntüye benziyor. Oysa asıl sıkıcı olan bu olsa gerek. İnsan peşinde koştuğu ütopyalara hep sözünü ettiği savaşsız ve sömürüsüz bir dünyaya ve hümanitenin doruklarına ulaşabilmesi için kendisine yabancılaşmayı bilmeli, bir karıncanın ya da filin veya bilemeyeceği bir türün gözünden kendisini inceleyebilmelidir. Habeşistan’da şöyle bir söz varmış: maymunlar çalışmamak için konuşmazdan gelirlermiş. Yeryüzü tarihinde savaşsız geçen zamanlar, yaklaşık üç yüz yılmış. Bu durumda ne yaparsak yapalım boşuna uğraşıyoruz gibi bir yeise kapılmamak elde değil.
Neyse karamsarlığa kapılmak değil umutlu olmak gerek. EskiYunan’da bir filozof insandan ümidini kestiği için her sabah gülerek sokağa çıkarmış. Diğeri ise ümidini koruduğundan kızgın bir yüzle dolaşırmış.
Bir şiirle yazımıza son vermek alışkanlığımız olsun çünkü şiir evrende ulaşılmak istenen estetik ve uyumun insandaki en ilkel kordalı biçimidir.
(DÜŞ)
Pencerem / önünde kedi / dışarda / müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum. / Kim bilir ilk önce / hangi şair / hangi tarihte; / Pencerem / önünde kedi / dışarda müjdeli / bembeyaz bir kar yağıyor / ve ben seni seviyorum / dedi.


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************


İZNİK DOĞUŞ GAZETESİ
*
ULUS FATİH
*
SANAT ve DİL

Bir süre önce (Stendhal Sendromu uğruna da olsa) İstanbul Modern Sanat Müzesine gittim, pazartesileri kapalıyız dediler (aylaklar dalgın olup pekçe dikkat sayrısı olurlar), bu durum güzel sanatlara olan ilgimizin boyutlarına ilişkin ayrımlar sunabilir, müzelere ne denli az uğruyoruz ki kapalı olacağı günün hangisi olduğu bilincinden yoksunuz. Ertesi gün yine gittim, elbette çok beğendim ama gerçek mülk sahipleri hemen oranın bir modern sanat müzesi olmadığını ancak bir müze sayılabileceği bilitini kulağıma fısıldadılar, oysa sanat için anlatılan en geçerli anekdotun bir 'Harname'  kuyruğuyla Dali’nin yaptığı tabloya yapılan anıştırma ve ‘bunu bende yaparım’ biçiminde bir fütursuzluğun kalıtından gelen biri olarak müze olsun da ne olursa olsun mantığının kurbanı bir kategorinin içine girmeyi çoktan kabullenmiş biriydim. Sanata, güzel sanatlara ilgiyi artırmak kolay, ama çok boyutlu bir şey, örneğin; sosyal dengeler birbirine yakın olacak... kişisel sorunlar taşıyan insan sanata yönelebilir ama sanatı anlayacak gücü kendinde bulamaz, yani hepimiz şiir yazabiliriz ama şair olabilmemiz koşullara bağlıdır, oysa kendimize bağlı sanırız.

Bunun gibi, ilgiyi artırmak için örneğin ilköğretimde bir müze veya antikite dersi konamaz mı, şunu demek istiyorum, ayda bir de olsa bir ders adına örneğin Arkeoloji müzesine zorunlu ziyaret yapılmalı veya ayda bir gün bir sınıf o günü dışarıda kültürel sosyal izlenceyle geçirmeli, ama bu servis, para, anlayış ve çeşitli olanaklar isteyen bir şey, oysa biz okullarda henüz ısınma sorununu bile çözebilmiş değiliz, bunun kesin tanıklarından biriyim. Ayrıca görsel ve yazılı basın bu ilgiyi artıracak sıcak tutum içine girmediği için, bizde sanat diğer alanlarda olduğu gibi bireysel atılım ve girişim işiymiş gibi gözüküyor, oysa rönesans ve reformda görüldüğü gibi sanat bireysel değil toplumsal bir olaydır, bireysel anlayış ancak işgören sanatçılar yaratır.

Sanatsal bir uğraş o denli büyük değişiklikler yaratır ki insan üzerinde, dünyayı neredeyse 'bir sanatla uğraşan kişiler' ve 'bir sanatla uğraşmayan kişiler' diye ikiye ayırabilirsiniz, bir sanatla uğraşan kişi büyük olasılıkla daha hoş görülüdür bunu hemen gözleyebilirsiniz, şiddete uzaktır ve insanlığın hallerini daha iyi algılayabileceği için (tarihi-sosyal, sanat bir kültür içerenidir) gerçekte daha donanımlıdır ama yaşadığı dünyaya konumu ve organik yapısı nedeniyle ne yazık ki ters düşer, bu kaçınılmazdır ve bir klişe gibi gelen karşımcı (muhalif) sözcüğü gerçekte tam bir denklik yaratıp; sanat ve sanatçı gerçekten ve doğallıkla bir karşı duruş sergilerler, bunun dışındaki şeyler örneğin güdümlü üretim sanat olmayıp kültürel tüketim alanına girer ve aslında diğerinden kolaylıkla ayırt edilebilir.

Sanat bir yetenek değil eğitim işidir diye düşünelim. Gerçektende doğrudur, yeteneğin tanımının tam olarak yapılabileceğini sanmıyorum, arzuyla yönelme midir yetenek, birikim midir, tanrısal meleke midir, geliştirilmiş beceri midir. Sözcük olarak yeteneğin varlığına inanmak gerekir ama, kapsadığı alan bakımından yeteneğe inanmak usdışı bir yaklaşım olmaktan öteye geçmez, yetenek olabilirlikler alanının tüketilmesiyle yapılandırılmış bir bileşkedir, ama biz onu göremeyiz, hatta sanatın uğraşanı da onu göremeyebilir, bu nedenle yetenek kısaca mistifike, soyut bir kazanımmış gibi dokunulmazlık zırhına bürünür, oysa Aziz Paul’un yinelediği gibi ‘Göğün altında yeni bir şey yoktur’ ve anlaşılmayacak bir şey de olmayacaktır, ama anlayamadığımız (sürgit olmayan) şeyler hep var olacaktır. Bu şeylerin içiçeliğinden kaynaklanır ve doğa yasası gibi birbirini izler.

Bu açılıma bağlı olarak, olağanüstü bir şey yoktur dünyada diyebiliriz ta ki anlaşılıncaya kadar! Tansık insanın kendisindedir, dahası kendisidir. Bu bakımdan sanat ya da sanatsal etkinlik ulaşılmaz bir şey değildir ama çeşitli nedenler ve de konumlar sonucu kavranılmaz bir şeymiş gibi sanılabilir, bu kavranılmazlık da giderek ulaşılmazlık içerebilir, kavra diye yerel bir deyim vardır, sıkı tut, ‘sahip ol’ anlamında kullanılır. Sorun dar düzlemde böyle açıklanabilir. Ama geniş düzlemde bu sorun büyür, örneğin dili, kültürü kurcalanan toplumlar geri kalmakta olan ya da geri kalacak toplumlardır, bu sanatı da, sanatçıyı da sakınımlı dürtülere sürükler. Bizde dil sorunu çözümlenmiş değildir, yani dil üzerinde bir konsensüs kurulmamıştır, bunun tartışmasıyla yıllar geçirilmiştir, halende öyledir.

Bir görüşe göre Osmanlıcadan koparılan toplum yolunu yitirmiştir, diğer görüşe göre ise toplum dilini yeni bulmuştur, doğrusu da budur. Farsça, Arapça ve kırma Türkçeyle oluşturulan bir dil bulamacıdır Osmanlıca ve tarihte böyle bir dilde kalmamıştır, çünkü gene Osmanlıca söylersek bu bir dil değil terkiptir, çok uluslu Osmanlının, Balkan, Anadolu, Ortadoğu diyalektleriyle oluşmuş bir karma yapıdır, bir ana ekseni yoktur, eşit ağırlıklı bir kimyasal gibi sonuçta kolayca ayrışmış ve buharlaşarak reaksiyon sona ermiştir. Bu açıdan Cumhuriyetle bir dil devrimi yaşanmamıştır, tam aksine bir karşıdevrim veya bir dokuncaya (müdahale) son verilerek, bu baskı ve yapay zorbalık bitimlenmiş, dil doğal yatağına (mecrasına) erişerek, gerçek kimliğine kavuşmuştur, bu anlamda karşıdevrim süreci bitmiştir. Ama kimi entellektüellerimiz Osmanlı bürokrasisiyle olan bağları nedeniyle bu dilin toplum ve ülkenin dili zannıyla ortadan kaldırıldığını ileri sürecek denli bir açmaza düşebilmişlerdir. Oysa basit bir deneyle gerçek ortaya çıkabilir, (yinelemiş olalım ki) Anadolu’nun en uzak bir köşesinde ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ deseniz kimse size öbür mısrayı söyleyecek bir bilgilenim sergilemez ama ‘Bir garip ölmüş diyeler’ deseniz hemen diğer dizeyi size söyleyecekler, hatta başka örnekler bile vereceklerdir. Saray çevresinde, ya da şehzade sancağında yuvalanmaktan öteye gitmeyen ve bazılarının Türkçe için dediği gibi asıl uydurma dil olan Osmanlıca’nın kültürler arası bağı kopardığını ileri sürmek işte bu nedenle büyük bir aldatmaca ve bu ülkeye karşı yapılmış bir kültürel gecikmeye yol açacak gereksiz bir tartışma olmuştur. Bir ülkede sanat benzer nedenlerle, geri kalıp yozlaşabilir.          

Dilimize, kültürümüze, sanatımıza katkıda bulunmaya çalışarak, kültürel değerlerimize, müze bahçelerinden gün ortasında yapılan saldırı ve barbarlıklara, onları yok edip, çalıp çırpmaya karşı sürüp giden çabalarımızı artırmaya, bireysel ve toplumsal kayıtsızlığımızı hep birlikte yok etmeye çalışmalıyız. Novalis ‘Şiir insanın doğal dinidir’ demiş. Bunu ‘Sanat toplumun doğal dinidir' -olmalıdır- biçiminde düşünebiliriz ve düşünmeliyiz.


******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BORGES

Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.

Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma olasılığına bile kavuşur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar (her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.

Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.

Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan  umudunu kesmeyen bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.

'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye gülümsedim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.

(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)


*****************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************/*



ULUS FATİH
*
BORGES

Genellikle bir yazarı sevmeyi, kısır bir düzlemde algılarız, onun kişiliğini sevmeye dek varır bu yanılgı. Oysa yazar ölmüştür, çok uzaklardadır ya da yaşamımız
boyunca hiç görmemişizdir, kimseler bilmez. Diyelim Borges'i seviyoruz, Borges 1986'da öldü ve onun varlığını (yaşadığını) ilk kez böylece öğrenmiş oluyordum (o bu tür paradoksal anıştırmaları severdi; varlığını bilmem için, o şeyin yokolması ya da ölmesi gerekiyor ki, neredeyse bir Borges sorunsalı). Bir yazar yazdıklarıyla sevilir, anlattıklarıyla, bu bakımdan kişiselleştirmek bilisizce bir tutumdur, biz onun anlattıklarıyla bütünleşirken Borges gibi bir ime tutunarak özet bir tutum sergileriz gerçekte ve temelde amacımız yalnızca bir kısaltmaya sığınmaktır; çünkü öznel olan şudur ki yazar değil, olan biteni sever ve onlara bağlanır okuyucu, hatta bazen öyledir ki Dostoyevski yerine Raskolnikov, Canetti yerine Kien, Cervantes yerine Don Kişot demeye başlarız.

Onun öyküleri neden etkileyici gelir bir iki örnek verelim, öykülerinden birinde, bir gaucho (kabadayı, kır çobanı vb.) bir çiftlikte sürülerin başına getirilir, kahya olur bir yerde, zaman içinde güveni o denli artar, yetkileri o denli çoğalır ki, çiftlik sahibinin (pampalar beyi) yerini alacağı (çiftliğe el koyacağı) sanısına kapılır ve düşleri bu duygu üzerine bir sanrılar demetiyle, gerçelliğin çakışması noktasında utku dolu tavırlar ve gururla yükselen davranışlara yönelir. Öyleki çiftlik sahibinin karısıyla yakınlaşma şansına bile sahip olur. Ama günün birinde bir eğlencede kendisine yüz vermeyen kadına ters bir hareket yapar (her yapıt, ansımayla, unutuşla anlakta yeniden kurulur ve evrene öylece yayılır), olaylar zincirlerinden boşanırcasına gelişir ve çiftlik sahibi ve adamlarının onu aşağılayıp, son derece küçümseyen bakışları arasında, sonsuz ve anlamsız yalnızlığın çukuruna yuvarlandığında, olayların tümüyle düzmece ve baştan beri kurgulanıp, bile isteye bir alaysamadan ibaret olduğunu ancak anlar... Öykü bize şunu anlatmak ister; Yaşamda gücün yerini hiç bir zaman bir hayal (ya da düş) alamaz, güç yerini ancak yeni bir güce bırakabilir. Bu bizim için büyük bir derstir, düşe başvurmaktan yine de kaçınmayacak olanların bilmesi gereken bir ders. Ayrıca insanın kendisini başkalarının yerine koymasına çoğun kızarız ama görüyorsunuz; bazen insanın kendisini 'kendisi' zannetmesi, uskıran ve çok daha büyük tehlikelerin eşiğine getirebiliyor.

Bir başka öyküde, öldürülme korkusuyla, peşindeki adamlardan kaçan kahramanımız, korkusuyla o denli bütünleşir ki, kendisini öldürecek olan adamın ismiyle yaşamaya başlar ve kendini öyle tanıtır. Korkusu artık sonsuzlaşır, düşle gerçeği ayırt edemez hale gelir, sanrılar içinde yaşamı sürer, gece ve gündüz haram olur, her öldürülüşünde bir düşün (kâbus görüyordur) içinde olduğunu anlar ve bir gün gerçekten öldürüldüğünde nasıl olsa bu bir düş diye tepki vermez ve bilinmezliğin koridoruna geçerken, yazık ki gerçekten öldürüleceğinin ayrımına bile varmamıştır. Burada da düşlerin gerçeklere ne denli zarar verebileceğini ya da gerçekleri görmemizi engelleyen bir haleti ruhiyenin insanı nasıl insan olmaktan çıkarabileceğini anlarız. Ama öyle ki daha binlerce anlam çıkarmak okuyucuya kalmıştır. Çünkü gerçek yapıtlar anlam bakımından sonsuz bir parçalanım içinde olurlar.

Başka bir öyküde bir leoparla (jaguar) yanyana hücre hapsine mahkum olan adam, leoparın çizgilerinde (benekler) tanrı ya da evrenin sırrını aramaya başlar (belki de düş görüyordur), gün gelir sırra erer ve evrenin sırrına ulaşmayı yani onu okumayı başarır. Sonuçta adam bundan dolayı hiç bir tavır değişikliği göstermeyecektir, kendisine yapılan işkenceleri, yaşamını, geçmişi, geleceği, leoparı unutur. Oysa sır elindedir ve herşeye hükmetme olanağını da yakalamıştır. Ama şöyle söyler öykünün sonunda, burada çile çekmekte olan bir insanın kurtuluşu için evrenin sırrına vakıf olmaya kalksaydım, o sırra asla kavuşamaz ve hak etmiş olamazdım. Büyük bir sırra vakıf olma nedeni de, sırrın kendisi denli olağanüstü olmalı diye düşünür adam ve yaşadıklarının kişiye özgü, sıradan bir bayağılık olduğunu kabullenerek, kendisini zindandaki yalnızlığına ve hiçliğe terkederek ölür. Bunun da anlamı, imgeler okyanusunun içinde okura bırakılmalıdır.
...
Anlam dediğimiz şey, gerçekten soyut ve görecelidir. Yunanlı bir filozof, yaşamda hep paylaşımcı olmayı, eşitlikçi ve özgürlükçü olmayı savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece kaba ve eşitsiz davranırmış. Bir başka filozof, yaşamda eşitliğin olamayacağını, aslanın karacayı, güçlünün güçsüzü hep ezeceğini söyler, yaşamında böyle sürüp gideceğini savunur ama evinde, eşine ve çocuklarına son derece insancıl, alabildiğine de adil davranırmış. Bu kıssayı aktaran mesel sahibi diyor ki, şimdi hangi filozof gerçekte hümanist ve hangisi yaşam da eşitliğin olamayacağını savunuyor sizce diye bir soru yöneltiyor. Yinelemiş olalım ki, dünyadan  umudunu kesmeyen bir filozof her sabah ağlayarak evden çıkarmış, umudunu kesense, gülerek evden çıkarmış, soranlara da, bu dünya dert etmeye değmez, nasıl olsa düzelmeyecek dermiş.

'Baştan Çıkarıcının Günlüğü'yle; sözümüzü bağlarken, İst. film festivalinde (ayların en mutlusu nisandır!) Luchino Visconti'nin görkemli filmi Leopar'ı (1963) izlerken, konuk oyuncu, filmin aktristlerinden C. Cardinale'nin, üzünç dolu konuşmasına tanık olduğumuzu belirtelim. Cardinale, (Oscar Wilde'ın, Dorian Gray'ın Portresi'nde olduğu gibi) yitip giden gençliği ve güzelliğine ağıt yakıyor gibi geldi bize ve hâlâ efsanevi görünümünü yansıtacak jest ve mimiklerini bırakamıyordu. Bu da canlı bir Borges öyküsü yaşadığımız sanısı uyandırdı bizde ve dostum davetim için teşekkür ederken, "sebep olana lanet olsun" diye söylendim, anlamsızca yüzüme baktı... bu da başka bir Borges öyküsü dedim.

(Jorge Luis Borges. Arjantin. 1899-1986)






ULUS FATİH
*
MİTOLOJİ

Sirakuza Kralı'nın (belki de Hieron'dur) buyruğuyla, işlediği suçtan dolayı, halkın gözleri önünde idama mahkum edilen Filyos adlı kölenin son arzusu sorulduğunda, annemi görmek isterim der. Kral üç gün sonra cezanın infaz edileceğini söyler, kefil olarak bir arkadaşını bıraktığında sana izin vereceğim, gelmezsen o gün arkadaşın idam edilecek diye belirtir. Köle büyük bir hızla Sirakuza'dan, Mora yarımadasındaki annesini görmeye gider, köyüne ulaşır ve annesine olan özlemini giderdikten sonra olanları anlatarak, dönmek zorunda olduğunu açıklar. Annesi gözyaşlarıyla onu uğurlar, ama geri dönüş yolunda büyük zorluklar beklemektedir. Gemi büyük bir fırtınaya yakalanır, karaya çıkınca, kasırga, yağmur, çamur alabildiğine hızını artırır, taşan ırmaklarda sürüklenir, azgın sellere kapılır, canını zor kurtarır ve gün batımına doğru tepeleri aşarak, kent meydanına güç bela ulaşabildiğinde, arkadaşı idam edilmek üzeredir, uğultular arasında kalabalığı yararak, elini kaldıran krala 'Geldim!' diye haykırır. Sözünü tutmuş arkadaşıda kurtulmuştur. Kral büyük bir şaşkınlık içinde kalabalığa; Bugün, arkadaşlığın ne demek olduğunu öğrendik! der.

Bu olayı anlatmamın nedeni, sık sık neden mitoloji diye sorulmasıdır, mitoloji insanlık tarihinin parçası olup, insan nasıl insan oldu yaklaşımının özgül bir öğesini kapsamaktadır. Bu bakımdan, Euripides, Aristofanes, Lucretius (Evrenin Sırları adlı kitabı belki günümüzde bile aşılamamış bir yapıttır), Platon, Aristo, Çiçero, Gılgamış, Sümer tabletleri, Babil'in asma bahçeleri, Semiramis, Ramses, Musa, İdris, Habil-Kabil ne varsa çok büyük bir kültürün bizim yolumuzu aydınlatan parçalarıdır.

Gerçekte mitoloji (söylence) çağımızda da sürüp gitmektedir. Bağımsızlık Savaşı bizim için mitolojidir, Hitler çoktan mitolojinin bir parçasıdır, Paylaşım Savaşları'da öyledir. Avrupa'nın ölçülerine göre ray aralığını beş santim geniş tutarak, Alman lokomotiflerinin henüz Belarusya'da toprağa çakılıp kalmasına neden olan Stalin'de bir mitolojidir. Sabahattin Ali, Nazım, Sait Faik, Yılmaz Güney herbiri çağımızın mitik birer yüzüdürler. Marilyn Monroe, postmodern çağın Afrodit'idir, Jackie Kennedy bir Medusa, prenses Diana, Kassandra, Maria Callas, Medea'dır. Tarkovski bir sinema ilahı, Voznesenski bir şiir prensidir. Dolayısıyla mitoloji sözcüğü kimseyi şaşırtmamalıdır, yaşam ve insan sürekli mitoloji üretir, hatta buna gereksinir ve bizler söylencelerle besleniriz.

Hz.Davut (sanırım) bir çocuğu paylaşamayan iki kadına son olarak çocuğun ortadan bölünerek paylaşılmasını önerir, kadınlardan biri susarken diğeri hakkından vazgeçtiğini söyler, Davut'da çocuğu ona verir, bilir ki gerçek bir anne böyle bir şeyi isteyemez. Sonuç olarak, mitoloji yüzyılların içinden gelen bir kültür, bir etik ve insanı insan yapan anlamlar bütünüdür bizim için. Hz Ali'nin kılıcı Zülfikâr, Harun Reşit'in çağdaşı Şarlman'a gönderdiği çalar saat hepsi birer mitolojidir. Efes'teki Artemis tapınağını yakan Herostratos nedeni sorulduğunda yüzyıllara adımın kalmasını istediğim için yaktım demiştir. Bu  da insan ruhunun ne dramatik bir yapı barındırabileceğine iyi bir örnektir. Timur, Ankara savaşını yitirerek, esir düşen Yıldırım'ın sırtına basarak atına binermiş, Yıldırım Beyazıt'ı, kale komutanı olan Doğan Bey'e atıyla gece karanlığında düşman içinden geçerek 'Bre Doğan, bre Doğan' diye seslenen bahadır olarak tanıyan bizler için, trajik bir durum, ama işte bu bizim güç ve kibirin, yiğitlik ve cesaretin de yenilgiye uğrayabileceğini düşünmemize yol açan ve belki de barış duyularımızı alabildiğine körükleyen bir ayladır artık. Tarih kitaplarında Yıldırım'ın at üzerinde görkemli bir resmi vardır, o kitap çocukluğumun büyüleyici bir anısı olarak kırk yıldır yanımda duruyor. Mitoloji işte böyle bir şeydir, bizi tutsak edip besleyen olağanüstü gerçeklikler...

Konuyu uzatmadan, kitap adı olarak seçtiğim Andromak sözcüğüne ilişkin söyleyebileceğim ise şunlardır; bilindiği gibi Andromak, Fransız trajedi yazarı Racine'in yapıtının da adıdır. Mitolojik anlamda ki açını, Troya savaşının talihsizi kahraman Hektor'un karısı olmasıdır ve onun kardeşi, bir delphoist ve Truva atının tuzak olduğunu sezen Kassandra denli bahtsızdır. Büyük bir felaketle sonuçlanan savaşta Andromak, her acıyı tadar, çocuğunu, eşini ve tüm yakınlarını yitirir. Euripides'in trajedisine göre de, Hektor'u öldüren Aşil'in oğlu Neoptelemos'un tutsağı olarak anayurdundan ayrılır ve hiçliğe dönüşen yaşamıyla birlikte, yurtsamanın yarattığı boşluk tüm vücudunu kapladığında, yazık ki ruhu da son iç çekiş köyüne ulaşır. Bundan büyük bir acı var mıdır.

Son olarak çocukluğumdan kalma bir anı olarak, Ezop'un Androkles adlı kısacık masalında geçen dramatik bir olayla bu meseli kapatalım, kıssada bir erkek ve bir köledir Androkles, bir gün zincirlerinden boşanıp, kaçmayı başarır ve ormanda dolaşırkan ayağına diken batttığı için inleyen, yaralı bir aslanla karşılaşır. Dikeni aslanın ayağından çıkarmak cesaretini göstererek yoluna devam eder. Bir zaman sonra yakalanan ve kolezyumda aslanlara yem olmak üzere sırasını bekleyen Androkles, aslanın kafesten salınıp ortaya çıkmasıyla; onunla yüzyüze gelir ve sezarla birlikte binlerce kişinin şaşkın bakışları arasında yaklaşan aslan, ayakları dibine uzanarak, mırıltıyla Androkles'e sürünür. Çünkü o; ormanda Androkles'in, ayağından dikeni çekip çıkardığı aslandır. Bu konuda geçmişimden gelen bilit ve anım budur ve böylelikle mitoloji zamandaki yolculuğunu durduraksız sürdürür, mesel ve kıssalarla bir öğretiye dönüşerek, düşüncelerimizi eğitir ve düşlerimizi de avutur durur... &





ULUS FATİH
*
İZSÜREN

I
İnsanı yaşamı boyunca izleyen nenler (şeyler, eşyalar, nesneler demekmiş) vardır. Örneğin çocukluğumuzdan beri yanımızdan ayırmadığımız, fotoğraflar, albümler, belki oyuncaklar, kaseler, rozetler, çalar saatler.vb. Çocukluğumdan kalma küçük bir çini vazom var, kırıldı yapıştırdım hala duruyor. Bir minik kilimim, bir kaç kitabım, demirci olan babamdan kalma süngüm, ne yazık ki büyük kardeşlerim onu aldı ve bir iki defterim var. Çok daha ilginç nesnevi andaçlara sahip olan insanlarla karşılaşmışızdır. Anlatmak istediğim, geçmişimiz bizi bir gölge gibi sürekli izler ve biz onun gölgesinden çıkmaya çalışırız, bazen bu korkunç bir sonla noktalanır, bazende yeni ufuklar açar. Geçmişimizden kopmak hiç bir zaman benimseyemeyeceğimiz bir durumdur, nostalji, yurtsama olarak çevrimlenen bu sözcük, geçmişimizden kopmanın sakıncalarını içeren patolojik-sosyal bir deyimdir. Yurtsama, yurdundan, yerinden ocağından olmuş insanların geri dönüş özlemini dile getiren zarif bir sözcüktür aslında. Ama insanlık tarihi geçmişe bağlanmakla, geleceğe koşmak arasındaki kavgaların tarihidir. Bunun hangisi doğrudur, geçmişe bağlanıp kalmakta pek kabullenilir yanı olmayan bir durumdur, Heraklit 'panta rei' herşey akar demiş, yani siz istediğiniz kadar geçmişten kopmak istemeyin, gün olur devran dönecek, bahar gelecek, yağmurlar yağacak, buzullar eriyecek, insanlar ölecek, Napolyonlar gidecek, Vezüvler patlayacak, Nil taşacak, Zeus yerini yeni tanrılara bırakacak ve zaman geçip giderken insanlık yıldızlara doğru yeni serüvenlerin peşinde koşacaktır. Bu konu da bitip tükenmeyen bir çeşitlilikte sürüp gidecektir. Öyleyse asıl söylemek istediğim açıya gelmek en doğrusu olacağından, düşüncenin okyanuslarında kulaç atmaya bir son verelim, çünkü Magellan gibi başladığımız noktaya dönmekten başka bir noktürne yolaçmayabilir. Söylemek istediğim şu, eşyalar nesneler derken bir de yazına gönül verip gönlünü edebi yapıtlarla oyalayıp besleyen ademoğullarının peşini bırakmayan şiirlerde vardır dünyada...
Yine çocukluğumda  bir gece (inanın) dolunayın altında susa yolunda geziniyorduk, herkes bir şarkı, şiir ya da türkü okuyacaktı, kısa keseyim bizden yaşça büyük yakınımız, ilerdeki üzüm bağlarının hayaletlere dönüştüğü ürpertiler altında uzunca bir şiir okudu, densizliğim yarar ve zarar noktasında hep eşitlik sağladığından olsa gerek bunu sen mi yazdın dedim, bana karanlıkta görünmeyen, ama sesinin tonuna Gökler Hakimi Gordon'muşçasına bir eda veren tonda, aşkla, ben yazdım dedi. Aradan yıllar geçti o şiiri unutmadım, ta ki Lise II (sanırım) edebiyat kitaplarında günün birinde Annabel Lee şiiriyle karşılaşana kadar. M.C. Anday çevirisi E.A.Poe'ye ait o şiir onun kadar yıllarca benimde peşimi bırakmadı böylelikle. Şimdi ona kızmıyorum, şaşırmıyorum, çünkü insanoğlu yaşamda hep güzelin peşinde koşuyor, hep güzele sahip olmak istiyor, bazen bu yolda ( en çirkin ve vahşice olanıda göze alıp, tersinerek) elini kana buluyor, bazende genlerinde saklı vahşet güdüsü gibi, en az onun kadar genlerinde saklı bir estet ve zerafet duygusuyla, sahip olmanın içgüdüsüne yenik düşerek cennetsi bir yalana başvuruyor, hiç bir yararı, hatta yitimi olabileceği halde, çekinmiyor ve günahsızca 'o benim' diyor. Şimdi ben o yalancıyı anlıyorum, o güzele ulaşmak, ondan ayrılmak istemeyen, hep onu özleyen, naif, bu yolda kendi dürtülerine bile yenik düşen öpülesi biriydi... Onun öldüğünü duydum, son yıllarında köyüne dönmüş ve ancak köylülerin üzerine yakışan bir yoksulluk içinde, 'Gönlümüzde hak edilmiş ekmeğine doymuşluk, gözümüzde ışığından ayrılmanın kederi, işte geldik gidiyoruz, şen olasın Halep şehri' diyerek, bu dünyada Annabel Lee'nin lirik tınısına gönül vermiş, ama yaşayıp yaşamadığını kimselerin bilmediği bir alınyazısıyla geçip gitmişti. Dilerim öbür dünyada Annabel Lee'nin içleri yakan terennümü kulaklarında çınlıyordur. Peşimi bırakmayan başka şiirler, şairler elbette vardır, bir kere şair diyorsanız o insanı seveceksiniz, en kötü şiir yazan insanların bile karıncayı incitme konusunda gözyaşı dökebildiklerine tanık olmuşumdur. Kim ki şiirin peşinde koşuyor, katilde olsa, mutfaktan çıkmayan saçını süpürge etmiş annede olsa, kanalizasyonda çalışan işçide olsa, zaten göklerde yüzen pilotda olsa siz siz olun onu anlamaya çalışın. Çünkü sonsuz barış ve sevgiye ulaşmak istiyoruz, ama paranın padişahlığı, mülkiyetin kırbaç izleri, mayınlarla belirlenmiş sınırlar ve gözlerimizin arkasına, kafatasımızın içlerine kadar uzanmış tel örgüler, ölü sayısıyla çarpımlanmış zincirler, dikenli teller ve madalyalarla, övgülere boğulmuş, prangalar, gelenekler bizleri birbirimizden ayırıyor. Ama şiir kendi başına bu ıssız, karanlık, kanla yıkanmış yolda bıkmak usanmak bilmeden ışığını yaymayı da sürdürüyor.  
"İnsanlığın tüm günlerinden bir gündü / yaratma gücü olanın, zamanın / o ilkinsil gün, biçimleri yoğururken / Günlere ve acılara biçemler veriyordu tanrı,
/ zaman görünmezliklerle geçerken / ıslak ırmaklar yeryüzünü sarıyor, / dolambaçlı, sancılarla dolu akıntılar, / öncesiz, sonrasız, geçmiş ve gelecek-sönüp gidiyordu. / Tıpkı benim gibi, tan atımından karanlıklara doğru / evrilip gidiyordu yeryüzünün öyküsü / gecenin derinliğini ereksizce adımlıyor Musevi,
/ Kartaca'nın ruh göçü, cennet, cehennem, göksel karmaşalar. / Tanrı baba, ey yaratan, görkem ve güzellik, dirimle cesaret ver / Ulaştığım dorukları salt görebilmek için tam da bu gün."

II
İnsanı yaşamı boyunca izleyen sanata ilişkin objeler, ötesi şiirler vardır demiştik. İşte çocukluğumda Annabel Lee'nin her insanın genlerinde bulunan güzeli ayırt yetisinin etkisiyle unutamamış olmam bir yana sonraları aynı etkilenimler çeşitli dolayımlarla sürüp gitti. Yaşar Kemal'in İnce Memed'indeki Seyran karakteri ve oradaki betimler sonsuz şiirsellikler ve estetik duygusunun geri dönülmez biçimde benliğimde yer etmesine neden olmuştur diyebilirim. Victor Hugo'nun Notre Dame'ın Kamburu adlı yapıtındaki Esmeralda kişiliğide aynı etkiyi perçinlemiş, aile içinden birinin arkadaşının yazdığını sandığım Andorra şiiride (şairi kimbilir nerelerdedir) sıkça okunup yinelendiği için benzer etkiyi uyandırmıştır.
Böylelikle şiir, sanat, hümanizm yavaş yavaş yaşamımda belirgin bir boyuta ulaşmış ve gelecekteki sezgi gücünü belirleme yolunda alt yapısını kurmuştur gözüyle bakabiliriz olup bitenlere... Yirmili yaşlara yakın Nazım'ın küçücük bir kitabının elimde dolaştığını anımsıyorum, o zaman onun amansız gücünün ayırdına pek varamadım, sonraları etkisi korkunç oldu, yıllarca ondan daha iyi şiir yazılamayacağını düşündüm, bunun asıl nedeni başka diyarlar ve başka coğrafyaların güzelim şairleriyle karşılaşmamızın gecikmesidir. Nazım'ın Masalların Masalı şiiri evrenin zaman için de akıp giden bir uçsuz bucaksızlık olduğunu, her canlı ölümü tadacaktır düşüncesinin altında, her ölüm yeni bir yaşamdır (yeni bir başlangıçtır) tümcesinin barındığını anlamama yardımcı olan, felsefi, iç konuşmalar gibi sürüp giden bir terennümdü doğrusu.
ıÜüMasalların Masalı
"Su başında durmuşuz / çınarla ben. Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınarla bana. / Su başında durmuşuz / çınarla ben, bir de kedi. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarla benim, bir de kedinin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, bir de kediye. / ıÜüSu başında durmuşuz  / çınar, ben, kedi, bir de / güneş. / Suda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, bir de güneşin. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, kediye, bir de güneşe./ Su başında durmuşuz / çınar, ben, kedi, güneş, bir de ömrümüz./ ıÜüSuda suretimiz çıkıyor / çınarın, benim, kedinin, güneşin, bir de ömrümüzün. / Suyun şavkı vuruyor bize / çınara, bana, / kediye, güneşe, bir de ömrümüze. / Su başında durmuşuz. / Önce kedi gidecek / kaybolacak suda sureti./ ıÜüSonra ben gideceğim / kaybolacak suda suretim / Sonra çınar gidecek / kaybolacak suda sureti. / Sonra su gidecek / güneş kalacak, / Sonra o da gidecek./ Su başında durmuşuz / Su serin / Çınar ulu / ıÜüBen şiir yazıyorum / Kedi uyukluyor / Güneş sıcak / Çok şükür yaşıyoruz  / Suyun şavkı vuruyor bize / Çınara, bana, kediye, güneşe, bir de ömrümüze."

Şiir anlatılmaz derler doğrudur, ama çağımızda artık şiiri anlatan şiirler bile yazıldığına göre, aforizmaların Engizisyon yargıçlarının dilinde kaldığını düşünsek iyi yapmış oluruz sanıyorum. İnsanı etkileyen şairler o kadar çoktur ki, Edip Cansever'in, Çağrılmayan Yakup, Sezai Karakoç'un Taha'nın Gül Muştusu, Ece Ayhan'ın zaten uzun bir şiir kısalığındaki tüm şiirleri, İlhan Berk'in, Ölü Bir Ozanın Sevgili Karısını Görmeye Gitmek, Dağlarca'dan Uzaklarla Giyinmek, ve Asaf Halet, Yahya Kemal, unuttuğumuz nice dokumacılar, gül dokumacıları öylesine çoktur ki saymakla bitmez ve yaşam onlarla güzeldir. Bakın şiir sanatı için Kavafis ne demiş.
Kommageneli Ozan Iason Kleander'in Üzüntüsü
ıÜü"Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası – / dayanılır gibi değil./ Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, / sözcüklerle avutmasını bilen./ ıÜüKorkunç bir hançerin yarası./ Getir merhemlerini, ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren "
Şimdi bu konu bitmez diyelim, öyleyse bir sürü açımlamalarla sözü dolandıracağınıza, iyi bir şiir sunup, ayinesi iştir sözüne kulak vererek, mesel'e son vermek kanımca en güzeli sayılacaktır. Büyük romanlar yazmış Nikos Kazancakis'in doğaya övgü diye nitelendirebileceğimiz, arıların konaklayıp, kelebeklerin gezdiği bir gezegenden sizlere yöneleıÜün bir serenat; ayışığı yoldaşınız, güneşte kardeşiniz olsun. Güzelde olsa bir şiiri okuyacak zamanım yok ki demeyin, zamanın da an gelir sizin için "zamanı" olmayabilir.
Tırmanış
ıÜüNe büyük mutluluk dağın kutsal yalnızlığına tırmanmak /tek başına, o temiz dağ havasında, ağzında bir defne dalı, / kanının topuklarından hızla dizlerine, beline /yükseldiğini, /oradan boğazına ulaşıp bir ırmak gibi yayılmasını / ve aklının köklerini yıkamasını duymak! / "Sağa gideyim," "Sola gideyim," demeyi düşünmeden /
aklının yol kavşağında dört rüzgârı birden estirmek,
/ ve tırmandıkça heryerde Tanrı'nın soluduğunu, / yanıbaşında güldüğünü, yürüdüğünü,/ çalı çırpıyı ve taşları tekmelediğini izlemek; / dönmek ve şafakta orman tavuğu arayan bir avcı gibi / dağın tüm yamaçlarında kuş sesleri yankılansa bile / ıÜüne bir canlıya, ne de bir kuş kanadına rastlamak havada./ Ne büyük mutluluk toprağın bir bayrak gibi dalgalanması / sabahın sisinde, / ve ruhun bir atın sırtında kılıçtan keskin,  / başın
ele geçirilmez bir kale, güneşle ay birer muska
/ altın ve gümüşten, göğsünden sarkan! / Ardına düşmek o yükseklerde uçan kuşun, geride bırakmak / tasalarını, hayatın hırgürünü ve mutluluk denen / o vefasız yosmayı; / ıÜüveda etmek erdemli yaşamaya ve uyuşturan sevdaya, / geride bırakmak kurtların kemirdiği küflü dünyayı /
genç kobralar nasıl dökerlerse dikenlere incecik
derilerini. / Alıklar meyhanelerde güler, kızların rengi solar, / kadife külahlarını sallar mal sahipleri gözdağı / verircesine / ve senin kanlı ayak izlerini kıskanırlar, ey ruh, / ama uçurumdan korkarlar, / oysa sen bir aşk türküsü tutturur, dimdik yürürsün / yalnızlığa doğru bir güvey gibi elinde yüzgörümlükleri. / ıÜüEy yalnız insan, bilirsin Tanrı sürülere karışmaz, / ıssız çöl yollarını yeğler, gölgesi bile düşmez / bastığı yere, / sen ki her türlü ustalığı edindin, ey insanların en kurnazı, / artık ne Tanrı'nın ne de insanın ayak izleri döndürür / seni yolundan; / sen bilirsin orman cinslerinin yemek yediği orman köşelerini, /
bağrındaki hayaletlerin su içtiği kuyuları bilirsin;
/ bütün silahlar aklındadır senin, avlamak elindedir dilediğini; / pusu kurup, büyülerle, tazılarla, uçan oklarla./ ıÜüŞafakta tırmanıp gün aydınlanırken yürüdüğün gün, / iki avucun da karıncalanmıştı, kurnaz gözlerin ışımış, / şimşek gibi çakmıştı bakışların çalılıklarda / bu insansız dünyanın tanrısı renk renk tüylü o vahşi kuşu / ürkütmek için. / Dağlarda serin saatler boyunlarında çanlar / kayalıklarda sıçrayan çevik oğlaklar gibi geçti; / güneş göğün ortasında durdu, gün kurtuldu boyunduruğundan / ve yavaş yavaş mavi serin bir sis içinde alacakaranlık çöktü." &



******************************************************************************************************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
HLADİK SENDROMU

Arjantinli Jorge Luis Borges'in bir öyküsünde yaşam boyu büyük yapıtını bir türlü yazamamış Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarı, Nazilerin eline düşer ve büyük yapıtını hücresinde yazma hayaline kapılır, yazarda ama, sonperdeyi yazacak süreyi bulamaz çünkü ölüm vakti gelmiştir, avluya çıkarılır ve tam ölüme giderken oyunun son perdesini zihninde yazarak bitirir. Mutlu ölmüştür. Ama şu an tüylerinizin ürperebileceğini düşünüyorum, bir insan o en büyük arzusunu zihninde kendisiyle paylaşarak mı ölüp gitmelidir. Hladik trajik bir olayın kahramanı olmaktan ileri gidemeyen kadersizler kadersizi biridir. Bu nedenle en büyük yapıtını yazamayan, üretemeyen, yazacak bir konu bulamayan, kısır ya da umarsız sanatçıların bu durumuna Hladik Sendromu adını vermekte bir sakınca yoktur sanırım.
Buradan başka ve asıl konumuza gelelim, yazamamak, yazacak bir konu bulamamak, konu yok diyebilmek... Bir yazar ya da sanatçı eğer konu yokluğundan, yazamamaktan, üretememekten söz ediyorsa, bilin ki o bir yazar değildir, belki hevesli olabilir ama sonuçta yazınsal açımı, gücü  onu sıradan bir ademoğlu olmaktan kurtaramaz sanırım. Adorno'nun, Auschwitz'den sonra sanat yapılamaz, söz bitmiştir diye bir aforizması var, olanlar, kendisini o denli etkiliyor ki sanatın günaha ortak olmaktan başka hiç bir işe yaramadığını düşünüyor, bakın işte zaten sanatda bunu anlatmaya çalışan bir araçtır, çünkü sanat ne yaparsak yapalım kan ve gözyaşından kurtulamıyoruz demenin "Arapça'sıdır." Demek ki söz bitmez, yazacak şeylerin ucu bucağı yoktur, ama yalnızca teması, iletisi hep aynı kapıya çıkar onun, savaştaki, burada Tanrı'yı göremedim anne der, maden kuyusundaki cehennemim grizu oldu kardeşlerim diye çağırır, gurbette ki, anavatanım senden ayrı kalınca anladım seni diye haykırır, çalışan çocuk yaşlılığım da böylemi olacak diye gözyaşı döker ve tüm insanlık, mutluluk; acılarla dolu yolculukta gelip geçtiğimiz duraklardır diye ağlar durur. İsa bile Tanrı'sına 'Seni aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız karanlıklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim' demiştir. Ama bu bir paradokstur,  insanoğlunun yakarısı aslında kendisine olmalıdır, düşünceyi ve karşıtların kıvılcımıyla; ufukları aydınlatan yıldırımı bağışlayan Tanrı, daha ne yapsın.
Konumuza, yazamamak, üretememek sorununa dönersek, Aziz Paul, 'Göğün altında yeni bir şey yoktur' demiş, İranlı Baba Mukaddem 'İnsan ölü sözlerinden geviş getiren hayvandır' diyor. Yazdıklarımız, yazacaklarımız, gerçekten hiç bir zaman yeni şeyler değildir, dile gelen yeni bir anlatım biçimidir, yeni bir biçemdir olsa olsa, siz ona yeni bir 'dağdağa' bile diyebilirsiniz. Ayrıca hiç bir şey dünyada bir tansık sayılmamalıdır, bizim düşünsel ufkumuza durgunluk veren şiir bile bir alıntıdan ibarettir. Usun derinliklerinden, bilincin karanlık uçurumları, kara dehlizlerinden çekip çıkarabilene aşkolsun diyelim o kadar. Şimdi anımsayamadım adını ama bir bilim adamı, biz bir şey bulmuyoruz, varolanı ortaya çıkarıyoruz yalnızca diyordu. Yakında bilgisayar, sanal bilge, ya da robotlar öyle şiir veya bulgular yazıp ortaya koyacak ki, insan atıl bir doğal makineye dönüşecek ve kavgaya gürültüye yer kalmadan -belki de- kendi kendine yok olup gidecek. Geriyede, birbirinizi ne öldürüyorsunuz, biraz sabredin zaten öleceksiniz diyenlerin hoş; ve ama boş sadası kalacak!..
Yine yazamamak konusunda bir anekdot, Bir İtalyan yazarın öykülerinden birinde (yoksa bir film miydi) konu sıkıntısı çeken senaryo yazarı, içine düştüğü bunalımdan olsa gerek baş parmağını (Tanrı parmağı denirmiş buna, kavramaya ve üretip yaratmaya yol açtığı için, denedim de o olmadan, gerçekten dört parmağımız pek işe yaramıyor) kalemtıraşının içine sokmuş, imayı düşünüyorsunuz değil mi, beyin parmağa, parmak kaleme ilettiği için düşünceyi, adam çare arıyor ama fantastik bir çıldırıya kapılmak yaptığı... Sonuçta, bavul dersiniz, geziler, çocukluk, uzun yollar, sıkıntı (taşımak), hiç gezmemiş olmak kapanmak yani, ya da ipin ucunu kaçırmak, Jules Verne gibi uzaya gitmeye kadar açın üretebilirsiniz bu konuda, şaka dersiniz, Milan Kundera'nın romanından başlar, bir şakanın yolaçtığı seri cinayetler ya da kan davasına  kadar uzanırsınız, lâğımlar anası deseniz bile, Bilge Karasu'nun kitabından tarihteki kanalizasyon sorununa, Romalılardan, Ostrogotlara, Azteklerden, Göktürklere kadar konuyu uzatabilirsiniz, olmadı gerçekten yazamamanın sıkıntısını ömür boyu bunun her seferinde değişen kimi zaman haklı, kimi zaman gülünç, kimi zaman ürkütücü gerekçeleriyle doldurursunuz yaşamınızı. Çünkü bazen yazmak benim için yaşamaktır diyen yazarlarımızda çıkmıyor değil. Belki haklıdırlar, hareketin en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünceymiş, en basit olanın verisiyle, en gelişmiş olanın vargısına ulaşabilmek hepimiz için bir albenisi olsa gerektir.

Son bir anekdotla konumuzu kapatalım: 16. Lui, Fransız Devrimi'nden (1789) bir gün önce, günlüğüne 'Yazacak değerde bir şey yok' diye not düşmüş, ertesi gün devrim oluyor ve kendisini paradaki resminden tanıyan muhafızlarca (Varennes'te) yakalanarak giyotine boynunu uzatmak zorunda kalıyor. III. Ahmet sanırım, oda çağdaşı sayılır Lui'nin, bir gün vakanüvise ne yazdın bugün diyor, vakanüvis yazacak değerde bir şey bulamadım diyor, III Ahmet yakındaki mızrağı vakanüvise fırlatarak yaralıyor ve 'Bunu yaz' diyor. Diyorum ki sizin yapacağınız işi başkalarına yaptırıyorsanız (ya da sizin de yapmanız gereken bir şeyi diyelim), özürünüz kabahatinizden daima daha büyük olacaktır. Siz siz olun, diyelim ki bir angaryayı yaparken ya da yaptırırken, görü, bili ve duyunuzu açık tutun ve ne III. Ahmet gibi, ne de vakanüvis gibi olun, 16. Lui gibi olmak bu durumda daha iyi sanırım,  Marks, ulusların kendi kaderini tayin etme hakkından sözaçar, kişilerde kendi kaderini belirleme hakkını yaşayıp öğrenmeli derim...

Tarih birinin diğerini mızrakla dürttüğü 'kişilerden' pek söz etmiyor, ama başını giyotine uzatabilen 'kişilerden' çok sözediyor...  &

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...