29 Eylül 2018 Cumartesi

15


ACENTE
I                                                             
Olanlar 1960’lı yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki.  İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde... Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum ama, ruhu uçmuş cüruyflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar, İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler. Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir düşünün  kabullenmekle ‘varsayımın’ kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok, gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir, olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli -belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz, bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de ‘Amarcord’uma döneyim...

İsabey kasabası, Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki, Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar, Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler, Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ ya gitmek için Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in Lambası’ndaki  çaydanlık gibi yanıp söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur. Acıklıdır bu dünya!..
Bu durumu bilenler çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.
İşte çocukluğum İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı, düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, Emirler avlusuna  bir canavar gibi girer ve ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide yazılanları okurduk Sağ çamurlukta  “Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa ‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’ yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.

Bütün kamyonlar için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’ ‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama, bir eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü, özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak  Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.
Köy kahvelerinde yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon almış, yok yahu acente miymiş, evet!  Kız gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş, evet, yok yahu! Gavurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek, lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız, tekerleklere  uzanıp küçük iplikçikleri koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun.  İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.
...
Geçenlerde bir eleştirmen çok sevdiğim dört film diye  beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’ diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir misin...
I969’da köy yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her şey akıp gidiyor,  en ufak bir yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe, diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...

İşte büyüme çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tamda dediğim gibi, bu sinik şehrin hem de 60’lı yıllarda  sayısız sinema salonu vardı.  Anımsadıklarımı unutulanlarla birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale, Çamlık sinemaları. O dönemde harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema, Venüs, Cem ve Işık Sineması...

Dünya aslında nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi, asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız. Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek, taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta elbette bulunacaktır.
İşte bu Yeni Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura (adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider, Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman... 
Yeni Sinema, güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi, onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir gösterisiydi diyebilirim.  Tanrı beni bağışlasın, hayal mi görüyorum bilemem ama,  Godot’yu Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi oluyorum.
Venüs Sineması ise adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison,  zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.

Venüs, sinemanın pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek, kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi, mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.

Ben Cem Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu, sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin, oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor, eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki velinimet kuralı işliyordu.
Bende Ayhan Işık’ı severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt, sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini, Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.
Cem Sinema’sında toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim, arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime saygı duyarlar, önerdiğim filmlere de birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din, toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.
Konuyu değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir tarikat, onun bir dergahı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz, Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim), Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile  hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm, sevmek ya da bir şeye uzak kalmak zincirleme etkilere yol açar bilirsiniz.

Şimdi düşünüyorum da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik yanıtlar.

Tüm bu olanları özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir zaman öğrenemedim. Film yaklaşık otuz yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda ölümünü duyduğum için,  yine bana o doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph Losey olabilir mi bilmiyorum. Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’  Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza aşık oluşu, düşlerdekinden yakışıklı  subay Terence Stamp’ı  seven Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı,  beni canevimden vurmuştu.

Roller değişse de, bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni, sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende, hiç bir zaman  o aşkı yaşayamadım, hiç bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim. Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip gideceğim...

Özdekçi bir hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum, tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş,  ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey; iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.
                                                                                           
Bir zamanlar kızıl  tanrılar vadisi varmış... Allah’ın kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün, Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta  teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir. Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu, nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o kadar.  Ama durun, Stalker için sözü uzatmak güç ister...

Son film ise Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir. Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir. Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü  Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne  ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil,  Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..

II
Dikdörtgenler prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında ‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya atları gibiyim...  Ovada çekirge tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış gibi söylemişti bunları.
Sonra yine dedi ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed,  kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in,  kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından, kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş. Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş, onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kyklopların bile insana dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.

Zaten Araplardan Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı, onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe- erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal korulukta  avlanırken yakaladığı erkekleri  -tepegöz gibi bağlayıp- bikrlerini bozarmış o.
Yapraklara yürüyen su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı. Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.

Mecdelli Meryem, uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların, taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün, İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye, tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı gövdesinden ayrıldı.
Sularla sevişme vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven caddesindeki ölü güvercin desem de la Cerna’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b. Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun (thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa) anlaşıldı...  Ama cennete mi cehenneme mi gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..

İnsan ruhu dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir kadının bedeniyle,  bir erkeğin kafası birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş buna dedi’. Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak uydurup parıldayan taşların arasından,  süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.
Hayriye, sülüğün kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini, guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp, bilisizliği  bilgisinden ileri gelen bir adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini, tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan voyvodasının, Dacia (Romanya) dan  gelen ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;

 

‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki, söyle? /

Yaptığın  kötülüğü,  kötülükle ödetirsen sen,  /  Sen ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’

diyerek kederli kederli güldü. Güldüğünü  gördüm. Sonra Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk. Onsekizbin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı bedendeki albatros, onsekizbin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız. Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi.  İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.

Ve İbrahim‘e dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının  hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi ve erinçle gülümsedi...

İbrahim, Gentile Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu, ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir denizde suya giren kişi; Ganj’da  yıkanmış sayılır dedi’. 
Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler, geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus ve Merkür gibi.

İbrahim, yalnızca sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın  ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’ diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların, ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...
Demek ki devlet eşittir insan demek kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek! Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.
Hayriye, ama o Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır, Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.

İşçi arılarla dolu bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken, bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken, anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya başlıyor.
Rus prensi (knez) İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu ‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!..  Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında  düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.

İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi, kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi, Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa, Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...
Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı, yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki, geziye çıktığı zaman tam yüzonyedibin cilt kitabını dörtyüz develik kervanla ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş, böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III. Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise, Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş. Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.
Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında, elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın (ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...
Çocuk, suskunluğu bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk. Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil, hoş görmeliyiz diye yanıtladı...
...
Durgun kasabada, kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi, ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu  tümcelerden gözünü ayıran kız; sende  mi dedi!.. Çıkarken  güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..
(Kızmamak gerek, belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).













































ÖYLÜ-İÇİNDEKİLER

1-  Demir Kitap
(Haikular vardır)
2-  Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam öyküleri vardır)
3-  Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21 adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4-  M1  (HİÇ adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY            kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry Mathews) deneme var
5-  Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın öyküsü var.
6-  Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7-  M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır. Asteroid vardır
8-  Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11-       M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12-       Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13-       M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14-       Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15-       Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16-       Hasan’da Acente var
17-       M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar ve Eleştirad var.
19-       Vespanianus’un Anıları  kalemakelaenkukua 2 dedir.
20-       Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü var.
21-       Deneme de Arabistan var.
22-       M’de Koru vardır.
23-       Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24-       Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25-       Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de   Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente, kuş, okeanos, asteroid

28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3 de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya verebilirsin
32- Denemede arabistan  var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2  Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak  tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
        çatal kuyruk var kötü düzelt
38 MI var Hiç adlı öykü ve stres gezegeni var tamam
39 M II  Köpek var Tamam
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I  Van Kulu var Tamam







ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim. Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır. Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve saygıyla...

ADRES
Yenidoğan mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760       Zeytinburnu/İSTANBUL

Tel: (0212) 582 29 03




  



ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58






NEVRUZ
“YENİ GÜN”

Yirmibir Mart geliyor
Dünya ‘Barış’ günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu demek

Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu tanrı
Sevincim ve coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu demek

Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu demek

Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller ovalar
Çiçek böcek tarlalar
Tek bir Adem Havva var
Nevruz işte bu demek




















BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti, Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu. Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor, ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor, apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra, topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu. Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin, sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere  göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya, tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla, uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever. Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır. İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş vurdu eridim’

Avcı ormanın içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.

III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi, bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık. Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci kaldıklarını, Kıralan’da  yapılan deve güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler (kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını, Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur, bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk. 


IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı, anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun, yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var, ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik. İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’ dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü. Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde. Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü suların aynasında’

Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti, ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak, makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan, lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak, lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber, peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar, ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş, ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu, döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un), ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı miti, ne karanlık Thomas’dan  kötü belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış söyleni...



Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’ duası...
‘Cennetin Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk, aleluya.
Göğe yükseldi, aleluya,
Bizim için tanrıya dua et, aleluya
Tanrı gerçekten göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu ol,   
Oh Bakire Meryem, aleluya.’

Amin...
Her şeye amin.





  

Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz  bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi, ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından baktığımda, sırtında siyah, küçük  bir noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.






AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar, aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm. M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup ‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp, dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit  (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..   
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı, derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar. Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri, kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu, ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak, güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim; Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde. 
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan, aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi, öykü içinde  öykü barındırıyor, dahası pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca tanınır diye.

Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur dünyada...”  
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir abartı  diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy dikiyor  ve diyorsunuz ki insan yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin, düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün  ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:


Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.

Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar, “pezeveng”e
yeni bir ad bulmuş:
Am-bul-ans.

Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar / Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek / Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...”  &
*Aforistika ya da Özeldeyişler                                                                      ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife

DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı sürdürüyordu,  Yusuf Atılgan’ı okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.     
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak, kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu kimilerince yazınsal bile sayılamayacak  kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil. Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor, yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin, hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz (böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak. 
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle: ‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden başlamak?  Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir. Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler? Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı, bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H. Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin (kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler, yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri (cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası. Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim; Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın. Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak. Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta insanın ve kitapların  ataları vardır.    
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için ‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç / Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum / Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup / Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve ‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife                                    
























Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..

Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin, gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde, Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye dek  duymadığınız, Walter Benjamin’le, Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’ yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz, herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken, diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman  Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce geçip gidiyor.    
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da ‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir. Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini  henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu olmayanlar, bu yaşamdan  bir şey istemeye hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı. Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!.. Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var... 
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey, yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre, demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!..  Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine. Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne: Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede. Tek torun
onları izliyor: Şimdiden uyutmuyor
okyanusta kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve büyükbabam:
Ölüme takılmış kilitli birer pervane.
Bir ben varım, toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama zinciri için
tükenmez hazırlık. Hava, her zaman
ucundan bağlı kaldığım deli fişek
uçurtma: Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.

Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz burkuluyor.  Bursa-Karacabey arasındaymış Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız Han’da diyormuş. Geçmişte,  katır yüklü kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum. Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti. Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan sessizliğe gittim”.  Lirik adlı bölümde ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici; ‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için- merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;  Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde ‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı... Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*                                                                                            ULUS FATİH
Enis Batur                  
*Sel Yayıncılık
270 Sahife






































ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’ diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım ‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik: Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak (sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da, ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış, Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken, Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş. 
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için, okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk, aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak, alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında, caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden ‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap. Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek, dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp, İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!..   ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini,   Viktoryen  aynalarda    hep    eşi    bulunmaz    bir    aşk    romanı    olarak mı    algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice. Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie’nin Makine İnsan adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu kitapta La Mettrie (yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının, Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek, esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce  taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde, ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den, Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan, Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve  Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler, canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges; ‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’ içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız, Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket, ‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu ‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’ düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /  Alain de Botton  /                                                     ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık / 335 Sahife
Kuşevi’nin Efendisi’nde / YARALI      KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu;  isimden, resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak, o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz; uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp, neredeyse diz çöktüğümüzü,  her ‘rint’ bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir, yenersek bunu yalnız biz biliriz.     
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol, ‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki; kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma, yanılsama, gerçek ve antigerçek  üzerine yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,  sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’ demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu; içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş. Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir gerçellikte süregiden,  konsertant bir kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim, Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini, belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş, geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış, bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.       
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek, ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor, oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün   en  popüler,  önde  gelen  şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi  hareket  edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek, yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca  Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun, Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın, Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması, ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor, okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı, yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek, bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para, pul, zul  diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam 3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü, öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi, E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla uygulayabilsek!..  En iyisi ‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve; ‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz, hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler, adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan bizlere;
“Çernobil’in değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim değiştiriyor
Daha kötüye, daha kötüye, daha kötüye...
Ama onların arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335 Sahife                ULUS FATİH      
Pembe Ruhlu
SARI  ZARF

Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü, Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda, çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder, ‘Edebimde’ onlara  özel bir yer ayırır, kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi ‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin  ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar, nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan, görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini, bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de; ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan, Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama  insan içten içe bir yurtsama duygusuyla, yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda, sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın; yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının, hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından  söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik, masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu, ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim  bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu. Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti. Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’    
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar, iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor, uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir  kabus görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında kayalara  kazma vuruyor, kırmızı su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail  içindeki damarları  çekince yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada / denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin / artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak / Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp / yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden / Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri / denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife


















‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN

Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor.  ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100 yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış, dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan ‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz... Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar mıydı...  Modernite adına çekinmesek, neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.  
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık. Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın (belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş, onu körlükle cezalandırmış  olursun ve onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla, İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler, Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler, Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi, Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve her şeyi buna göre yorumlarsınız.    
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır. Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek, tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız: Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”






Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘ Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında, göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız; çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp, öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot; ‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir ‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun, saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.  
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G. Lorca,  (Davut’un oğlu ve kızı  Thamar ve Amnon’un  ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp, nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı. / Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. / Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker / serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah, ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık / ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın  (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir, yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle- kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz   
 ideolojinin kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana ilişkin her
 şey kabulüm.’ Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.  İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki Ten’i
 okuyarak kızıl dehlizlere  girip, döngüsel yıkıntılardan geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
 diyebilirdik.                                                                                        

                                                                                                             ULUS FATİH                     

Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel Yayıncılık / 236 Sahife


























Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen  tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce ‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun  ‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım, okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım, hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır, elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,  gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce  postmodern bir yazın eri olarak algıladığım Michaux  daha başlar başlamaz şaşırttı bu ölümlü okurunu.  Çünkü kendisi bu dünyadan ayrılalı  I7 yıl oluyormuş, dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984),  gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını, varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona  göre yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış. 
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu, ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık; ‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın. Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde okurlara sunuyor.  ‘Aya hayranlık duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ... ‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...  önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır. Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’

Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi. Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik, bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok sorunludur. Kendi türündekiler gibi  meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’  ‘... bir bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz, bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..         
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor, çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N. Hikmet) 
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle yapayalnız kalan İvan,  benekli, akça kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda  eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın, daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır, yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’  / Kıpırdamazdık / O’ da  doğmazdı...’ 

İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye sorulsun!..  Michaux’nun, küçük risalesini okuyanlara övgüler olsun.
                                                                                                      ULUS FATİH

Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85 Sahife

                   





















































YILBAŞI   GELİYOR123
Yılbaşı   geliyor.
Herkes  seviniyor,
Yılbaşı   geliyor.      
Herkes    seviniyor.

Bütün   millet   coşuyor,  
Küçük    ağaçlar,   dallarında   süsleniyor. 
Bütün   hayvanlar   yuvasında   seviniyor. 
Bütün    dağlar,    karla  kaplanıyor.   

Küçük   balonlar,
Yerlerde  patlayınca.
Çocuklar, seviniyor. 

İsmet   Tarık    Demirci

                                                  KUŞ
Şu kuşlara bak kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir daldan bir dala
Konarlar şu tatlı kuşlar
                            xxxxxxx
Aman kış gelmesin kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle ne güzeldir bu tatlı kuşlar     
Tatlı, neşeli, sevimli kuşlar
Yazlarda hep ağaçtalar.
 İ.TARIK DEMİRCİ
                                      

































                                                            



                            



































Ulus Fatih (Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul Üniversitesi  Hukuk  Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir kitabı  Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü 1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son şiirlerini  “Io”
başlığı altında, öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.




Adem - Havva
         ve
      ELMA
Geminiler yıkıldı. Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya, İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı, kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler, toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!..  Yoksulluk   diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı.  Daha neler; köye özgü deliler, körler, dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin, Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..                                                                          

Sözü uzatmayalım, komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe  kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış, ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor. Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için, deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum. Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece; bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan, bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin başladığından söz ediyor,  Papa alanlara çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki ‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini vererek romanın konusuyla  ilgili bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur.  Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama gelir)
Acı Bilgi’den sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını  prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor. Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır, kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için, yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz, bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için, kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp, gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz, keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar, bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek, ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek, ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla değişebilene...

Romanın sonunda, romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip asılamayan        
tablo (bir vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip bir selintinin,  devintisi içinde sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda, bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu, aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda, bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide, soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek terminlerle  kolkola, yumuşak iniş yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil, yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. / Ellerimde yosun lekeleri vardı, /  ayak parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır.  Gerçek nerede, düş nerede ah bir bilebilseydik...
Ama demek ki bir ‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı Adem ile Havva gibi...
                                                                                      ULUS FATİH         

Elma* / Enis Batur /*Sel Yayıncılık / 157 Sahife





























      Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri, Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak 'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek; 'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk olacaktır' diyordu.  Ürkütücü ıssızlıkta, evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları' sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından kurtulacaktı...  Demir pabuçlu hayaletler dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık, ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos, canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde -sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle, aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının) birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu. Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı... Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün kahramanlar ölmüştü...  
Tarih bu anlamda, bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir, acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden ister...
Bu konuda Davut gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir' mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder.  Geriye insanın kendini yok etme alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren (Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü...  (J. L. B.  Çeviri; Cevat Çapan)

İşte bu öyle bir yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini alamayacakları şu satırlara bakın:  '...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih etmişlerdir.'
Panayia Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204 yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e demek istiyor!  ama tarih boyunca akan kanlar ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak istenenlerin tümünü dile getiriyordur:

"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada, inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler duymaz... Dost, düşmeye gör!.."

Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap; Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla kaplı. /  Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk, amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... / Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. / Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... / Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri, İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne avize, ne bir kandil  / Öd ağacı, küf kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var / Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin / Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, / Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! / Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker' demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak- görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir / Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... / Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası / "Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
                                                                                                                
                                                                                                                             ULUS FATİH

Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel Yayıncılık / 102 Sahife




  


**********************************
**********************************************************************************

ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR

Demir ok, mavi ormanı delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin, toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra, başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların ardından başlayan ilk tanı selamlamış olduk.

Tanrının sümbülleri çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş, balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk gününü kutluyorlardı.

Herşey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde oynaşıyordu.

Saçları kızıl gezegen, gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi, boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.

Gözün gördüğü her şey soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların üzerinde titreşiyordu.

Gökte Süreyya kandili parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.

Ve bu rüyayı yalnız rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut, deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil / Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."

Dağ keçisi mevsimi bitmiş güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur dedim, gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor, çayır lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden su çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye bağırdım, baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından iki çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya ve atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı sırıtıyordu.

Roman yazmak için o denli yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.

Bir göl geçti duvarın üstünden
Bir güneş su içti tenekeden

Cebrail kanadından at, İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi, zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl, çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı

Tinnitus (kulak çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya, Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci tanrı Merkürcüğüme dedim ki,


Su nilüferinde bir Buda gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...

yeni tiranlar uyanıyor şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde, Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le konuşuyor,
zamanın yağışını izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum, Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu, Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir. Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av köpeğinin kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı avlayıp parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar ahmaklık edeceklerini hiç sanmıyorum'


**********************************************************************************
**********************************************************************************


GÜLENAY  X

Neşeli bir saksağanın kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının sesi indi aşağılara)

Ovadakiler kahır dolu hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip toprağa
Pandas-titizlik sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç kabuğunu etkiler.

Gönül diye bağırdı-tinnitus kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır okuyan kuş.

Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi duyuyorum uzaktan.

Coğrafya atlaslarındaki dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...

*******************************************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI

"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./ Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş / yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o ırak / menzil artık ırak değil..."

Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner, dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten, ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek, yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar, gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı' böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede, iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi, anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere, tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl önce bir kitap okumuştum!..  Bu kitap Pierre Louys'un Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin Hadikatül Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril çocuk nasıl Tahta At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine sokuluyorsa, bir homofaber'de kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı, görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi. Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye soracağız.
(Darius karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza. Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli, Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!..  Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir yazılabilir mi...

Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini, güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler, sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı... Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş, Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu... Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı, onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,  Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı, bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda Vururlar... ve her zaman, silindir şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..

Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!.. Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını' anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız, paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama; Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel, daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler. Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. / Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. / Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi, çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış. Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi, böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı onu demiş!.."

Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü, düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında. / Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler, meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos" demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'

Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!) diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda, samanların arasında uyuyordur" diye ağlaşır...



Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop Yayınları




**********************************************************************************************************************************************

YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü

********************************************************************************************************************************************************************


NASILSINIZ

Nasılsınız, dedim. 'İyiyim' dedi. Yalnız, 'İyiyim' derken, 'İ'yi oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken, oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...

Sonuç olarak, 'İ' ile 'm' arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte, geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.

Verili görüngüde, şu an sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip, sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...

**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN

                                                                               'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'

Arkadaşımın bütün ideali yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop aldı ve bir gün heyecanla bana  mail atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda belirmiş ti  ona şöyle bir öykü anlalttı dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine       yükleniyorvs
soluk            satürn ve halkasını anlağında bu sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve adamda ona binerek gerçek  mut dolu dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim 7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı özetleyen şu dizeler kalmış geride



"Öyle günahlar işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"

********************************************************************************************************************************************************************


HADES KAPISINDA TANRI

" Öyle günahlar işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup öldürsem
Cezalarımı biraz olsun arttırmaz."






**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar

*********************************************************************************************************************************************************************


İZLER
İtalyada parmak izinden biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar ölenin işerit parmağını keserek bankadakı  kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı. soyguncular zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan bankanın biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve bankadan 10 bin euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin sağ elinin işaret parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı soygundan önce bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların yaptığı tek hata kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
MİTUS


                                                                         "Bir ozan gördüm güle siz diyen
                                                                         Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
                                                                         Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
                                                                         Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"

Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler, Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı, som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.

Ve yaşamımız, sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün,  kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.

Ah bakın sepetleri değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!..  Pabuçları toza bulandı giderken, sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü için  gözlerinin ışığı sönmüştü, girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...

Ölülere yakarı amacıyla, kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak.  Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var şimdiden.  Aşağıda keçilere ot veriyor, kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor, öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı baygınlaştırıyor çiçekler.  Bal sinekleri vızıltıyla saklanacak yer arıyor.  Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar, ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz. Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor.  Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.

Sazlar çamurlar içinde yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor. Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor; Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış, köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden, afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...

Karanlık bastığında, yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur. Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli bir gül fidanlığı.  Gece gül kokusu öyle güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..

Kardeşlerim benimle alay ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde bedenlerini arıyoruz utançla... 

İyonya'da ağaçların, meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi aydınlatıyor.

Endymion'la sarmaş dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde, midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...



                                                     


 Altın pabuçlarım parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı. Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu.  Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında, kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor, ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!..  Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.

Yaşam güneşin alevi adına sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!.. ve  ben Mellerope, ta İllirya'dan Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...

********************************************************************************************************************************************************************
İNSAN BEYNİ TAŞIYAN BİZONUN ÖYKÜSÜ

Cleveland'da tam teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne sahibinin beynini  adamıa 20 yıldır yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş vs vs vs

********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı (gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir adamın beynininde  bellek hafıza geçmişe ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************














ULUS FATİH
*
GÜLENAY

(IX)

Jesus mu bu?
Belki de Davut!

Kaya tuzu, Çerkez kızı, at hırsızı.

Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra  Bağı’na girin!

Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.

Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis

Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.

Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda unutacak
Cebrail, Süleyman güğümünden çıkacak!


Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir adama varmış
Adam bahara varmadan ölmüş
Oda avlu içine geri dönmüş.

Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı bizimkız!

Uykumda metal köpekler havlıyor
Dere yandan Haşaşinler geliyor!

İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.

Ethem'de; döl yatağını gördü!..

Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş getiren
hayvan...


Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı


Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!


El kızı
Civar suyu
Albız soyu.

Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma

Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf dedi
Adem’in gözü açıldı.

Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda Renoir.

İmgelere inseydi İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır mıydı?

Hamidabat’a Medusa’yı görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm yemeye!

Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.

Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına

Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı


Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!

Daha ne olsun kız!

Daha ne olsun!

Olsun bizimkız
Olsun...

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
SOLARİS

Silinmeyen bir yıldız duruyor orada...

Şeyler, tozlu, sarı gecede
ışıksı yılan gibi akıp gidiyor
                             bilinmezlere.

Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...

Yeryüzü                        
eğri, demir bir kafes

Biz tutsağıyız
körpe deneyin.

Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.                                                       

İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.

Düşünceyi, dışsallığında bilen,
tanıyan.

Ku (t) suyor kendini durmaksızın

Tanrı'nın mı oyun; 
Tanrı mı?..             

Görkül sevinin egemeni                                   
yeryüzü.

Solaris;
Sudaki ayna.

Gölgede tin.

Vulvası incilerden
ezinç yuvası.                           

Solaris
exodus.                           

*******************************************************************************************************************************************************************



ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM

Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;

'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'

Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin

Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...

Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!

Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..

Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...

**********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
SERPİO

O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.

Al kanatlı bir kavga şahinidir o

Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek

Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.

O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek

O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek

Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek

Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!

********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
AMELİA

Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...

Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.

Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı

İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!

Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
                          'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!

Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.

Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı

Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor

Açılmış kollar
kucaklaşıyor!

********************************************************************************************************************************************************************


















































































DÜŞ
Çok   uzaklarda,   dağların   arasında   serviler   içindeki   bir   vadide   uyuyordum.  Sanki   bir   düş  görüyordum.
Renklerin karanlığında  bedenden bedene  geçiyor,  pul pul  parçalanırcasına,  gorgonlar,  feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor, uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları  tırmalıyordu.  Aniden  bir Mengücek  şahı  payitahtı  yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,  yurtsamayı  topuklarında   hissediyor,  kör  bir  kızın  okuduğu  Taberi  tarihinin  içinden vadileri döne döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve ona  herif yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve  Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli  Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:

“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”

sesleri arasında uyandım... Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek görülür   kuşları   kollamakla   geçirmeye   karar  verdim.  Kanatlarıyla  aydınlık  bir  pencereye  dokunan  bir gece kuşu gibi, bu  güneş  sağanağı,  bu  buzlu  beyaz  ve  pırıl pırıl  çöle düşüyor,   orasını soğuk ve  köreltici  bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı  arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini, gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.









ASTEROİT

Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak -teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından bilmemiz buna nedendir.

Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.

Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.

Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor. 

Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir görebilmiştim.

Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl  önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.

Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.

Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),  sanki  bulamaç  dolu  bir  çanağın  keskin  kenarında  kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)

Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’


KORU

I
Defne yapraklarının arasında mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara, günün olur olmaz saatinde üşüşerek  birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...  Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in... Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?.. Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi, lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük, ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk. Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde, bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’ diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte, disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar, kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer, Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında, birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.  







II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi, eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek, mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan. Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında, ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga, keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor, puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı, Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi  yokoldu gitti.

III
Bu gün koruya her zamankinden daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan, kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı, ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur, ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul, kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti. 




O gün, ne mezarlıkta, ne koruda gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan, benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip, aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi. Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı, tükenen, yitip giden  bir girdabın son fısıltısı gibi, yavaşça  o şiiri okudu...

“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
    bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
    kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
    hayatın ve ölümün amansız baskılarından.”

IV
Bugün koruya tam kırkıncı gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası. Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için, Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini  -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı! Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!






Ekbatan’da, at üstünde çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı! Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı! Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden, topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu! (Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında, yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay (biz dostları ona kısaca, Dolunay  derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste (çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr kaldı.   
Tüylerinizi sevecek olan diğer arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı, kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur, bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu! diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..





 V
Yengecin yan yan yürümesinin, yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu, uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler, dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura, Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna, hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan, atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan... Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan, deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir zaman kaçamayız dostlarım!..

VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup, istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı, çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki, Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü şudur: 
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u  geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak, kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi  olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış. Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar. Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr. Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki Galep’in çözülmesine yetmişti.  
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg, Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan, sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu kurtarırım düşüncesiyle,  şarkıcı tam  sağdaki aynanın önünden geçerken, otomat bir biçimde,  ‘Jose!’ diye haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün, sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini yalanlayan, (lineer) bir tür  varoluş kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
 Evet,  Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan  sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından, kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!!  dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu yadettiğimiz  kısacık öykü bu.

VII
Canım Artemis’im hep anlatırım, hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor, ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk. Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus (cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş. Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip  bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri bir tacirdir. Kimbilir...

VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den, vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre; ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim, onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’  demişim...  Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar, geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi, Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın getirdiği yaralarla,  kendine kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine ağladı, sırf  ağlayan birine  dayanamadığım için bende ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne? İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek, para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal. Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor. Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları. Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye ekledim:

“Yaşamın soylu değerlerinin, bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim? Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene, dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar Cassius’tu ama artık değil!..”  Koruda karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu. Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak, salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık vererek, giderek kararan bu endüstri  kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete, belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül bir vaat, eskil   bir panzehir gibi yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım, ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak Şehriyar’dan da beter kör etti beni.      

KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı, sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.) Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra, bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp, masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış, keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı, yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları, kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki, birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları, yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin, atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı sularda gezinmişti.

Sarı gagalı keten kuşu, yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i  bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık, Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik, sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton -görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor, dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak, kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor, toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor, “belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam, her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz, mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi, buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de  yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,  ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.  Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister, Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen) Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti, ‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı, civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak! sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla, Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle, dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”



Hublon ve melek otu görmüş gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara, dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte  foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’ ‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı, Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar, verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı, koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.

KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir. Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken, birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı. Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen, kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu. Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu. Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak, bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı. Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı. Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.

Mekke tüccarlarının, Medine’ye mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar... Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca karanlıklar vardır’.  Şanlı bir hükümdar önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla  nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı, altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım) efendim!..

KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil. Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi, yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri, iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları  kader dese... Perili köşkte, ondört numarada desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist, marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin, Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik duygusu olmayan  Muhannes’in çirkin denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye, el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda, Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi, Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı, yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar, kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup, önderleri  Leys uyruğundan Davud kızı Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b. Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs, İlliyin  yüce cennetler olup, her şey kerem ve kerim olan  Allah’ın adıyladır...


IX
Bir gün koruda oturup, ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle: ‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle ‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.  Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık, minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin yayıyordu.



Bir başka gün, tam gece yarısı, korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu, makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi.  Ve sonuçta hepsi evrenin bir  parçası olan  katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek, yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık, içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak; gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı, ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz, evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre at nalı biçiminde uzanan  tarlanın, atın sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu  bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu, tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından, toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından,  cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle, minyatür bir dünya, tuhaf  bir cüceler ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda  fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken uyansaydık  bir şey değişir miydi  hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım, korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru yürüyerek yitti gitti.





X
Artemis’le yalnızca sevişerek ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde, güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim

XI
Ama defne yapraklarının arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına, kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan, sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş dostlarım...

Gördüğümü anlatmaya dilim varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi,  kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an, onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı. Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım. Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar, güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu artık.  Onu öylesine bırakarak, kirletip boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara bile karşı koyamıyordu.

XII
İshak kuşu son bir kez öttü koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki yaşamak, yaşamak, belki de  ölümdü. Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi dikiliyordu. Ve ama çok kısa  dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’  sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak, bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin, sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı artık...
O an koruda ilahi,  garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde
ve bakışta  bana ve paltolara baktı...”

Ve dünya silindi, yokoldu gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı bir denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel dedi, ama ikincisi ben hayalim,  hayal olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır, utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı yokmuş.)&































































































VESPANİANUS’UN ANILARI
                                                         ‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız..’
Her rint bilir,
Yaratan, şiirle gelir!..

1
2
3

                 4
                 6
                 4

2
2
2
                 3
                 7
                 9
5
5
8
           
                 1        
                 8
                 1
0
0
0
0.

Gelmiş geçmiş, yaşamış ve ölmüş tüm canlıların tozanlarından oluşan bir bileşkeyiz. Tüm insanlar kardeştir. Sen tüm insanların kardeşisin, tüm insanlar senin kardeşin. Bundan ötürü ölüm yok. Sen, başkalarısın.Başkalarıda sen. Her yerde ve her şeydesin. Bir yaratan gibi. Tüm insanlığı içinde barındıran sen, ölünce tüm insanları kapsıyor, tüm evrene karışıyor, dahası herkes ve her şey oluyorsun...

Vespanianus bir gezgindi. Hangi yüzyılda yaşadığı bilinmiyor. Meraklısının pek çok ders çıkarabileceği için, görü, duyu ve düşünülerinden ilginç sayılabilecek kıssalar aktarmak istiyorum. Manitu! Mirçe orduları gibi bereket yağdır yazıma, düşünde zincire bağlı tilkiler gören Fatih gibi, can kulağıyla dinlesinler. Kefe ve Menkûp bozgunları gibi kulaklarıma küpe olsunlar. Sıratelmüstakim el İsrafil  yarabbim. Sözü israf etmeyeyim, usu yücelten izninizle, başlıyorum efendim...

Atina bulvarlarında aylak aylak dolanırken, babalarının ölümü üzerine Pisistrate oğulları Hippias ile Hipparch birden tiran olma hevesine kapılmışlar ‘boşluk olanaksızdır’ sözünü doğrularcasına tahtı hemen doldurmak istemişlerdi ama bol galerili Atina yurdunun seçkinleri bu yönetim biçimini bir türlü onurlarına yediremiyorlardı. Yeis ve küffar içersindeki kardeşlerden Hipparch’ı karanlık bir günde Akademi’nin sütunları dibinde delik deşik ettiler. Bunun üzerine Hippias, insan tininden beklenir ama yaşamın özüne yakışmaz, sövgüye gark, azılı bir despot, ‘gözyaşı şişesi yetmez’ bir kan dökücü oldu. Günün birinde sorguya bile çekmeden, evinin direğini öldürdüğü;  Leena adında bir kadını konuşturmak isterken, ser verip sır vermeyeceğine ant içmiş kadın dişleriyle dilini kopararak Hippias’a tükürür. Kolayca teslim olmayacak Hippias, ipin ucunu bırakmayacak ve kadına suç ortaklarını yazması için, işkence ederek,önüne bir levha ile tebeşir bırakacaktır. Asfodel’i çağıran öksürüklerle çalkanan kadın, gene de kurnazlığı elden bırakmayarak, kendisinden hiç şüphelenmeyecek olan Hippias’ın yakın dostları ve taraftarlarının birbir adını yazar. Yetkinlikten uzak, bir hayvandan bile duyarsız olan Hippias hepsini yokeder ve Leena’ya ‘Daha başka kim kaldı’ diye bağırır. Leena ölüm uykusundadır, kopuk dilinin el verdiğince telaşsız bir sesle ‘Senden başka kimse kaldı mı’ anlamına gelen bir şeyler mırıldanmaya çalışır ve kör kindarlık duygusuyla boğaz kesen bu zalimden böylece öcünü almış olur. Hippias yaşarken, sağda solda kendisinden ‘Bitki kadar değeri yok’ diye söz edilmiştir. Herkes gibi günün birinde oda ölmüştür, ne yaşamı nede ölümü bir şeyi değiştirmeyen süt içmişlerdendir o. Toprağı bol olsun.

II
Güzbaharda bahçeleri dolaşırken, kadife çiçeğinin sporları burnuma dolar. Lahanalar kar topu gibidir, pırasalar uzun saçlarımın örgüsüdür. Kuşlar yapraklarla sevişir, iğdelerin buruk kokusu havayı bayıltır ve örenleri dolaşır. Yerde kuş ayağı vardır, gökte Pan.  Servilerin arasından esen yel deve güreşi izleyenlere gülüyor. Pınarda güğümler doluyor. Saksağanlar, payamlar, çakır dikenlerinde yeşil  yılanlar. Narlar, parsambalar, sandal ayaklarımda yüzen sümbüller, beygir eyerlerinde, kalburlar, kasnaklar, marul yiyen  köpük ağızlı, ölü gözlü eşekler. Su sarnıcına ölü atmışlar, sudan içen bütün köy zehirlenmiş. Kızıltoprak’ta keklik kafesi var, içinde kınalı keklik. Bağlar, gümelerin ötesinde incirler, parıldar üzengiler, bağ yaprakları, uçurumlar, oraklı köylüler, tepeler, tilkiler... Araplar tepesinde bir ufo bekler!..
Köy aşağıda. Ahlat dalında yiribik, çıtlık dalında baykuş. Kurbağalı gölcükler, sarı çıyan, yaz baladı, güz ortası harmanlar, uyuklar canlılar. Serenli kuyularda buğular. Göklere yükselen taçlar, mısır püskülleri, saçlar. Gölgede eşinen tavuklar, öğle üzeri avluya doluşan adamlar, mezarlar, konuşan, bağrışan ölüler. Harman yerinde kızlar, düvenlerin ateşini  yüreğinde taşır. Bağlar içinde türküler, samanlar arasında aşklar.
Yaz tanrının eli, meleğin yurdudur. Olur oldurur. Sevenle sevilendir, nedensizdir yaz. Varlık yaz diyerek gelir. Görür ve gider. Yaz her şeydir, yeryüzüdür. Hamurabi’dir yaz, hamurdur doğar, döl verir, döl açar. Kûn der, Nefertiti bereketi vardır. Süslü varlıklarla doğan ve doğurandır. Isıdır. Ateş ve oluş, gümrah dallar, genç toprak, altın gülüş, yüce tindir. Ölümsüzdür yaz. Yaşayan ve yaşatıcı. Protonu seven, silisyuma iyi davranan, Sur kralını ağlatan, suyun tanrısı yaz. Palangalı, vidalı, çarklı, kaldıraçlı, pompalı... “Bir sursa eğer dünya güneşe karşı”  Güneş, yazdır.

III
Bir yaz baladı koktuysa ne mutlu ama önce ikide bir karşımıza çıkan bir dedikodu; Suriye kralı Zahelin’e ait kedi altın çanağı kaybolunca açlıktan ölmüş. Çünkü kedi öyle kaprisliymiş ki başka bir çanaktan yiyemezmiş. Konumuza dön ey ruh: Atina’yla Isparta komşudur. Tüm komşular gibi birbirlerini hem severler hemde ölesiye nefret ederler. İşte Atina’yı gezdikten sonra, Makedonyalıların yükselişine karşı koyamayan Lakedaimonlular’ada uğramış (Isparta’ya gelmiş) oradan Selanik’e geçtiğim bir sırada Leonidas (Filip ve İskender  ortada yokken) 300 kişi ile  Termopillerde, (Bu Thermoplai geçidini ilerde Eftialtes adlı bir Yunanlı, Perslere göstererek yenilgiye neden olacak ve hain sözcüğü adıyla birlikte anılır olacaktır.) Acem (Pers) buyurganı Serhas’ın milyonluk ordusunun karşısına dikilmişti. Ispartalılar, kahraman ve erlikseverdir. Çocuklar doğar doğmaz, gürbüz ise yaşatılır, sakat yada cılız ise kutsal uçurumdan aşağı atılırdı. Bu gürbüzler yedi yaşında anne ve babasından alınır bir daha da yüzlerini görmezdi. O yaşta jimnastik, zorlu sporlar ve açlığa dayanıklılık öğretilirdi. Kışın yalınayak dolaşır, alıp çalmasına göz yumulur, yakalanırsa da kırbaç ile dövülürdü. Bayılmayan çocuk  tiran yapılır ama konuşurken büyüklerin gözlerine bakması yasak edilirdi. Bu sınavlar bitince askerlik başlar, vücutça sağlamsa ölünceye dek mesleğinde kalırdı. Bir gün kılıçlardan birini emsallerinden kısa diye almak istemeyen bir çocuğa şöyle yanıt verilmişti: Kısaysa bir adım öne çık! İşte Leonidas bu boğa adamlarla (boğaçhanlarla), Serhas’ın karşısına çıkmıştı. Elçinin bütün Yunanistan’ın valisi olma önerisini kabul etmeyen Leonidas, bir askerin: “Düşman yaklaştı!” sözüne: “Biz düşmana yaklaştık!” biçiminde yanıt verip atılan oklardan güneşin görünmez olduğu ovada: “Demek gölgede savaşacağız” demiştir. Bir bir ölerek yenik düşen Yunanlılar, 300 askerin anısına bir aslan heykeli dikip kitabesine şunu yazmışlardır: “Ey yolcu Isparta’ya gidersen, oradakiler yaşasın diye, buradakilerin öldüğünü söyle ki güneşin ışığı, ölümün karanlığını nasıl yenmiş görsünler.” IV
İşte ki Miltiades armağanı doru bir at, altın bir taçla yurtları dolaşıyordum. Maraton, Salamin ve Plâta savaşlarını  gördüm, ilerde bu savaşlardan söz edeceğim... Makedonya kralı Filip, en seçkin aile çocuklarından bir ordu edinmiş, adını da Falanj koymuştu. (Franko’nun Falanjistlerinin isim babasıdır Filip.)  Yaya idiler ve 10.000 kadardı. Filip Asya’yı fethetmek istiyordu. İskender’e bu düş babasından kalmıştır. Filip’in düşlerinin peşinden giden İskender, Hindistan’a girmiş, hükümdar Purus’la savaşmıştı. Purus’un filleri düzenli ordu karşısında bozulmuş, ürkütüldükleri için geri kaçarak askerleri ezmiş, Purus yaralı olarak esir düşmüştü.  İskender, İranlıların ülkelerini elinden almış, Erbil’de büyük utku kazanmış, adına sikke bastırmıştır. 33 yaşında bir insan için gençliğinin baharında lekeli hummadan Babil’de ölmüştür. Ölümünden sonra imparatorluk kardeşi  Filip ve onun oğlu İskender Egos’la bir süre yaşamış, onun öldürülmesiyle de parçalanmıştı. Bunlar Makedonya’da Antigonlar, Asya’da Selevkoslar, Mısır da ise Ptoleme devletidir  Küçükleri de vardı: Bergama Krallığı ve Hazar denizinin güneydoğusundaki Partlar’ın krallığı... Yazık! İlerde kimleri ilgilendirecek bunlar ve kaçı diyecek ki bu topraklara şunlar geldi, çiğnediler, çaldılar, sağdılar, soydular, arıttılar, erittiler ve günü gelince de bir  başka  dünyaya çekip gittiler!..

V
Eski zamanlarda insanlar yönlerini nasıl bulurlardı, çevreye atlı salarak mı, insanoğlu gerçek ışığı buluncaya dek geceleri karanlıktan pek kurtulamamıştır. Siteler, köylükler karanlık basınca uykuya dalardı. Yön dedim de, Amanos dağlarında ünlü iki geçit vardı, (Bu dağ ahaliye göre Gavur dağıdır ama aslı ‘gavur’ değil, gavr yani iki tepe arası düzlükler anlamınadır) eski Issos’un kuzey doğusundaki Pylae Amanides ve İskenderun’un güneyinde Suriye ile Kilikya - Küçük Asya arasında tek geçiş olanağı sağlayan Belen geçidi. Bu geçitlerden Darius ordusuyla Kuzey Suriye’den Kilikya’ya geçmiş. Büyük İskender ise Pers kralıyla karşılaşmak için  Issos’tan yola çıkarak yine bu geçitlerden geçmiş ama Darius’un dolanarak arkasında kaldığını fark edince Issos’a geri dönmüş... Yön sorunundan doğan bir hata olmuş sanırım. Uzayda parakete hesabıyla yön bulunurmuş. Borazan ilk kez bu savaşta kullanılmıştır, yön telaşından!
.
VI
Dentatus Romalıdır. Tam eski Romalılara yakışır, sade, hırstan uzak, tahta-oturak bir yaşam sürüyordu. Gene de Samniler’e savaş açmakta bir beis görmemişti Taburede oturur, yemeğini tahta çanakta yerdi. Ecevita gibi. Roma ligi kurulmadan önce İtalya’da Gollüler, Venetler (Venedik), Ligürler, Etrüskler, Ombriler, Sabinler ve Samniler vardı.  Bir keresinde Samniler, Romalıları yenmiş ve gelenekleri uyarınca bütün Romalı askerleri boyunduruk altından geçirmişlerdi. Ama son gülen Romalılar olmuştur.


VII
Septimus Severus oğlu Caracalla’nın adının çağrıştırdığının aksine Paros mermeri gibi parlak, ak bir yüzü vardı. Kartaca milattan önce IX.Yüzyılda Tunus limanında yaşayan Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Kartacalılar iyi bir ticaret kolonisine sahip olup, Atlas okyanusuna bile açılırlardı. Roma bir zaman Kartaca’yı kuşatmış ve Kartacalı komutan Azdurubal eşi az görülür bir ihanetle teslim olunca, karısı ve iki çocuğu babalarına ilençler yağdırarak, iç kaledeki alevlerin ortasına atlayarak ölümü seçmişlerdi. Roma mittir. Kartaca konkistadoru Scipio’nun kızı Kornelya’nın, Tiberyüs ve Kayus (Gaius!) Grakkus adında iki çocuğu vardı. (Shakespeare "Sallananmızrak" boş yere konularını tarihten seçmiyor.) Plebler  ileride ikisini de Tribün seçmişler, ama bu devrimci, değişkenci ve iyileştirimci(reformist) iki kardeş  aristokratlar ve senatonun ayak oyunları sonucu artarda öldürülmüşlerdir. Romalılar modern ve bir o kadarda barbardır. Yunanistan’a bile saldırmışlar, Sulla komutanlığında sonuç alamayınca anlaşma yapmışlardır. Oysa  haritalarda Roma’nın adı ‘Büyük Yunanistan’ diye geçer. Roma her daim görkemlidir. Günün birinde Ermenistan kralı Dikran bile Roma orduları için “Bunlar elçi grubu ise çok, savaş için ise pek az” demişse de güçlü olduğu halde yenilmiştir. Romalılar Ermenistan’a kadar gelmişlerdir. Ermenilerse tarih boyunca Roma’ya kadar gidememiştir. İtalikler, İngiliz ve Ruslar gibi yuvalarında en az saldırıya uğramış uluslardandır!..
 Tiberyüs ise imparator olarak adil sayılabilecek biriydi. Çoban, sürüsünün yününü kırpmalı ama derisini yüzmemelidir derdi. Onu görenler yüzünün güzelliği için ‘Güneş Taşı’ yakıştırmasını yapmışlardır. Efemine, uzun kirpiklerin altında, baygın bakan mavi gözlerle bir büyücü gibiydi. Omzunda sarı bir güvercinle dolaşır olup, boğa gibide güçlüydü. Adını da Tiber ırmağından almıştır. Augustus’dan (Ogüst) sonra imparatorlar sapkınlaşmıştır. En ünlüsü de Kaligula’dır, yazın aylası Algerialı Camus’ya bile esin kaynağı olmuştur. Atını konsül yapmış, kız kardeşiyle evlenmiş ve ona tanrı gibi (tanrıça değil!) tapılmasını istemiştir. Bir de Vespasiyen vardı adı bana benzer. Bu cesaret dolu cesaryen genel tuvaletlere bile vergi koydurmuş ama bu duruma en başta oğlu karşı çıkmış, imparatorluğun tuvalet gelirlerine mi kaldığını sormuştu. Vespasiyen hiç unutmam sanki insanlığın geleceğini görür gibi, hela gelirlerini avucunda şaklatmış ve oğluna ‘Bak bakalım bu paralarda bir koku var mı!’ demiştir. Şimdi her şeyin bankası, borsası, parsası olduğuna göre, bence Vespasiyen haklı, ahir zaman afişlerinde bir slogan görmüştüm: “Para daha beyaz yıkar!” Gene de bok böceği Mısır’da, bok kokusu Roma’da kutsal bir şey olmuştu anlaşılan...

VIII
'...Ki o emzikli kadın, çocuğu ağladıkça vücudunun yarısıyla ona dönüp meme veriyor ve altımdaki yarısı benden ayrılmıyordu'.
Bu doğu dizeleriyle, Latin dünyasını bırakıp, Arapların dünyasına giriş yapıyoruz. Anılarım pek çok yer tutar ve onlar beni kendilerinden bilerek Vasgen’in oğlu derler.
'Davut yeleli bir kimesnedir, bir çocuktur karaşın. Yüzükuylu dağılıyordur Tırnova kuşluklarında.
Bir karakoncolos yenice, eteğin aç, yağmala ve adın yazmıştır kayağantaşına. Şaşırmadan manil oynar.
Baka yeleli Davut! gerçeğin kiril ve latin kurşunları da ilkin ülkenin okullarını bilmektedir'.
Nasıl batıdan doğuya geçtiğime gelince, her yerde ve her şeyde olanım diyemem ama, Pisa’lının dediği gibi  “Ep’ur si muove” yani “Yinede döndüğü için” olaylar insanı gelip buluyor, geriye de  yazmak kalıyor

IX
Bir gün Ebu Cehil, Resulullah’a (İslam peygamberi) tenhada hakaret edip taşla alnını yarmıştı. Bir kadın bu duruma ağladı. Hamza’da kadını gördü. Kadın gördüğünü anlattı ve Hamza koşarak Ebu Cehil’in yanına gitti ve onu hırpaladı. Hamza onun amcasıydı. Avdan dönüyordu, hatta yayı ile vurarak Cehil’in yüzünü kanatmıştı ve ağlayan peygamberin yanına giderek yaptıklarını anlattı. Peygamber yaşlı gözlerle daha da üzülmüşçesine ‘Bunun sana ne yararı oldu’ dedi. Hamza şaşırdı. İşte Muhammet böyle erdemli, böyle barışçıl bir insandı  Hz Hamza’yı vahşi öldürmüştür. Vahşi yabancı, dışardan demektir. O Habeşliydi, Araplar kendilerinden olmayana ‘Vahşi’ derler.
X
Düşünce, hareket ve zamanın kökü aynı. Düşünce minimum sonsuzluk, zaman algılanır aralık, hareketse eylemle boyutlanan düşünce; somutlanmış zaman... Örneğin şu açıma düşünce diyebiliyoruz: Işığın doğal  kaynağından çıkışı sarı yada beyaz olabileceğini çağrıştırmıştır. Oysa siyah ışıkta olabilir, ya da elde edebiliriz. Işık siyah olsaydı, bizim karanlığımız -kutuplar gibi- beyaz olacaktı, beyazı karanlık olarak bilip, algılayacaktık. Gerçekten yoğun beyazlık -yoğun ışık- bir karanlık oluşturur. Öyleyse karanlık algılanır ama değişken bir gerçekliktir. Algıya, değişkenliğin biçimlenişleri adını verdiğimize göre, şunu söyleyebiliriz Işık siyah, karanlığımızda beyaz olabilirdi. Belkide öyledir. (Her şey bir adlandırma olduğu için değil ama) 140.Yüzyılda kutup yıldızımız Solaris değil Vega olacak, bunun gibi diyelim.
XI
Halife Bekir zamanında Irak ve İran üzerine yürünmüştü. Yermuk’ta Bizanslılara karşı savaşmışlar ve bunun üzerine Suriye Müslümanların eline geçmişti ( Türkler gibi bu ülkelerin hepsi kılıç zoruyla Müslüman olmuştur.). Bekir  ise halife oluşuna en çok sevinenlerdendir. Öyle ki Allah’ın ve peygamberin emirlerinden ayrılacak olursam beni katledin demiştir. Ömer ise cesur biriydi, Kudüs patriğiyle bile dost olmuştur. Bir gün Gassan Emiri Cebele, Kabe’yi ziyaret ediyordu. Eteğime bastı diye bir müminin burnunu kırınca Ömer onun emir olmasına bakmaksızın kısas uygulanmasını ve müminin gönlü alınmazsa, emirinde burnunun kırılmasını buyurmuştu. Köleliğe karşı çıkar, haksızlığa karşı dayanamazdı. Onun zamanında İslam, Arap yarımadasından çıkmış, Kadisiye, Celûlâ  ve Nihavent’de İranlılar yenilmişti. Osman ise Emevi ailesindendi, Emeviler yüzünden, Osman kötü bir yönetim göstermiş ve sonunda Osman, Medine’de öldürülmüştür. Şam’da vali olan Muaviye ölümünden Ali’yi sorumlu tutmuş ve sonunda türlü entrikalarla Emevi devletini kurmuştur. Osman, peygamberin güveyidir. Yezit’se Muaviye’nin oğlu olup akıllı ve yakışıklıydı. Muaviye’nin haremi Yezit’i ve annesini çok kıskanırdı. Yezit’in Müslüman aleminde adının kötüye çıkacağını kim bilebilirdi. Muaviye nüfuz sahibi adamlara çok lütufkar davranırdı. Sıffin savaşında kendisine karşı savaşmış olan Ahnef’ede öyle davranırdı. Çünkü Ahnef öyle biriydi ki, harekete geçti mi Temim kabilesinden 100.000 kişi onun neye kızarak hareketlendiğini bilip, sormaksızın ayaklanırdı. Sıffin savaşı esasen Ali ile Muaviye arasında olmuştur. Osman’ın ölümünden Ali’yi sorumlu tutan (Muaviye ile Osman akrabadır) Muaviye hilafet iddiasında bulunuyordu. Amr-ibn-ül-As adlı bir kurnazın önerisiyle yenik Muaviye mızrak uçlarına Kur’an sayfası takarak savaşı durdurmuşlardı. Daha sonra Hakemler vak’ası olmuş, Ali’nin hakemi yaşlı ve saf Ebu Musa el Eşari, meşhur Amr-ibn-ül-As karşısında her iki halifeyi azat etme kararını öncelikle Ali adına duyurup, Amr-ibn-ül-As’ında Muaviye’yi halife ilan etmesiyle -yenen taraf oldukları halde- savaşı masa başında yitirmişlerdi. Bu olayın ardından Hz.Ali, Kûfe’de şehit edilmiştir. Ali’yi kendi taraftarları arasındaki bölünme sonucu Hariciler sıfatı alan Müslümanlar şehit etmiştir. Muaviye’nin, Ali’ye: Dişi deve ile erkek deveyi ayırt edemeyen 100.000 yaban (vahşi-harici-dışlanan) ile üzerine geleceğim sözü de pek meşhurdur. Hilafet kavgalarının bir üçüncü ayağı Zübeyr oğlu Abdullah’tır. Emevi hükümdarı Abdülmelik zamanına kadar yaşamış olan Abdullah, sonunda Mekke’de komutan Haccac tarafından öldürülmüştür.

XII
‘Hendek savaşında, Yahudiler ile müşrikleri birbirine düşürmek, aralarındaki birliği bozmak için uğraşan Nu’aym’ın, kendilerine iyilik için çalıştığını zanneden Yahudiler bu yetmeyip nasıl hareket edilmesi gerektiğini bizzat kendisinden sordular. Basra valisi Zübeyr oğlu Mis’ab kadınlara pek düşkündü. Baldırları insana cesaret fısıldayan zamanın en güzel kadınlarıyla evlenmeyi başaran bu zat pekte israftı. Onun zevcelerinden birisi Hz. Hüseyin’in kızı Sekine idi.  Siması ve fikri pek güzel olan bu kadından Misab’ın bir kızı doğmuştu. Güzelliğini ve zarafetini annesinden, gurur ve ağırbaşlılığı babasından alan bu kızın üzerine Mis’ab avuçlarla inciler serper, hangisi güzel deyip, kızcağızın bakılışına hayran olurdu. Ne var ki, Emevi hükümdarı Abdülmelik’e isyan eden Mis’ab (Zübeyr oğlu Abdullah’ın kardeşiydi)  melikin kendisini yakalamak için Irak üzerine yürümesi sonucu, Kufe’de oturduğu sarayında yakalanarak, tuzlu torbadan çıkarılan kesilmiş başı bir tepside Emevili’ye sunulmuş; (soğuk) tuzul örtülerde yaşayanların saklayıp, dolaştırdığı başında, gözlerinin zayıf yeşil bir ışık yaydığı söylentisi çıkmıştı. Abdülmelik tepsideki başa bakarken (başı okşarken) Kufe kadısının bu olay karşısında rengi solmuştu. Abdülmelik bunu fark etti, Kadıdan bunun nedenini sordu, oda  -Efendim, çok tuhaftır, vaktiyle gene burada bir mecliste bulunuyordum, Alioğlu Hüseyin’in başını -balık gibi- komutan Ubeydullah’ın önüne koydular. Çok geçmeden Ubeydullah’ın başı gene bu köşkte Muhtar adlı komutanın önüne getirildi, az sonrada Muhtar’ın kanla ıslak sorguçlu başını Mi’sab kemikleriyle oynayıp, yine burada kibirle izlemişti. Şu anda da Mis’ab’ın dilin rüyası bir sunum ağzıyla süslenmiş başı, işte sizin önünüzde deyince, Abdülmelik gırtlağının derin kuytularından hırıltılar çıkararak yerinden sıçradı ve köşkün temelinden yerle yeksan edilmesini emretti. Abdülmelik halife olduğu vakit Hicaz, Zübeyr oğlu Abdullah’a, Irak’da Ali oğlu Hüseyin’in kan davasını gütmekte olan Muhtar-ı Sakafi’ye tabi idi. Çünkü Kerbela vak’asından sonra Emevilere düşman kesilen Irak ahalisi Muhtar’ın yönetiminde teşkilatlanmışlar ve onlara karşı harekete geçmişlerdi. Islak taşın, kuruya yararının olmayışı gibi,  Abdullah’ta, Muhtar’da Emevilerin düşmanı oldukları halde, aynı zamanda birbirlerine düşman idiler. Bu düşmanlığın sonunda, Abdullah’ın kardeşi Mi’sab, Muhtar’ı mağlup etmiş ve öldürmüştü. Öte taraftan insan soyuna kinini ciğerlerinde bulunan kör bir noktadan alan Abdülmelik’in komutanı Haccac’da, Mekke’de Zübeyr oğlu Abdullah’ı öldürünce, hilafet davası güden önemli iki sima ortadan kalkmış, bu suretle Abdülmelik, Şam’da rakipsiz kalmıştı. Bundan sonradır ki Abdülmelik’in orduları Türkistan’da ve Kuzey Afrika’da büyük başarılar elde ettiler. Abdülmelik zaptettiği yerlerde Arapça yazılı paralar bastırmış 20 yıl boyunca ciğerlerini kin bürümüş Haccac’la, zalimlik fışkıran bir hükümranlık sürmüştü.

XIII
“Geceleri mağaralarda, bedenini  vahşi erkeklerle paylaşan defne kokulu kızlar bulunur.” Yinede o Abişai Tuz vadisinde, gecenin sarı boynuzları içinde, onsekizbin Edomluyu öldürmekte bir sakınca görmemiştir. İsrail düşmanı Judah onbin kişiyi uçurumdan atarak, Davut ise 20 bin Suriyeli’yi kirişten geçirerek öldürmüştür. Bunun yanında asıl söylemek istediğim şu ki: Budha adındaki rahip çok az yerdi, o kadar zayıftı ki, tahıl tanesi midesine indiğinde dışarıdan belli olurdu. Günlerce kımıldamadan durur, çürüyen cesetler arasında yaşar, meditasyon sırasında yapılan saldırıları duymazlıktan gelirdi. Aziz Kevin ise yedi yıl ayakta, uyumadan ve kımıldamadan durdu. O sırada açık duran avucunun içine kuşların yuva yaptığı, yumurtalarını bırakıp, kuluçkadan sonra beslediği söylenir. Manastırlar, MS. 300 yıllarında Mısır’da kuruldu, öyle söylenir. Yıllarca dağlarda, ağaçların ve dibeklerin tepesinde, kovuklarda, yeraltında yaşandı. Aziz Benedict bir mağarada 3 yıl, Aziz Bernard bir hücrede 38 yıl, Benaresli bir Brahman çivili yatağında çırılçıplak 35 yıl yattı. Bir Hindu kadın yeraltında bir kovukta 39 yıl geçirdi. Tırnakları avuçlarını delip diğer taraftan çıkıncaya kadar ellerini yumruk yapıp oturanlar, 19 yıl boyunca konuşmayanlar, 22 yıl süresince oruç tutanlar, kendisine en ağır işkenceleri yapanlar, kılıçla uzuvlarını  kesip biçenler, çıplak ayakla ateşte yürüyenler ve iyi bir eğitim gören Hindu rahiplerden uçanlar gördüm.

Endülüs fatihi Musa bin Nusayr, halife Süleyman tarafından insanlığa yakışmayacak bir tarzda cezalandırılmış, bütün serveti elinden alınarak, kendisi adeta dilenecek bir hale sokulmuştur. Buda yetmezmiş ki Endülüs’te vali olan oğlu Abdülaziz’in kesilmiş başı önüne konmuştur.

XIV
Ömer bin Abdülaziz halife olduğu vakit Cerir ve Ferezdak gibi ünlü şairler kendisini tebrik için saraya gelmişler fakat halife tarafından kabul edilmek istenmemişlerdi. Nihayet Cerir’in kabul için yaptığı ricalar sonucu kırılmayarak, halifenin huzuruna çıkarılmıştı. Okuduğu bir kasideden çok duygulanan Abdülaziz, şairi memnun etmek istemiş fakat çok alçakgönüllü ve dürüst bir hayat yaşadığı için ona bütün serveti olan 40 dinar ile iki takım elbisesinden birini armağan etmekten başka verecek bir şey bulamamıştı. Cerir bu durum karşısında dışarıda bekleyen arkadaşlarına gülerek: Halife şuara değil fukara dostudur demişti. Ruhu şad olsun.

XV
“Ve bir açıklığa geldiler, yerin bir meydan olduğu, ağaçların ağaç değil de, binlerce ve binlerce ışık, açı ve delta olduğu. Ve bir kapak gibi siyah gökyüzü, yada bir inci tünelinin sonunda, diz çöktürdüklerini iyi yurttaşlar yaptı ve bazı dualar işitti.”
711’de Müslümanlar Endülüs’e ayak bastı. İspanya’yı baştanbaşa geçerek Pirene dağlarının ötesinde Fransa içlerine girdiler. 729’da Endülüs’e vali olan Abdurrahmanülgafiki zamanında bile istila sürüyordu. Onun komutasında Fransa’nın meşhur Tur şehrini bile düşürdüler. Yağmaya dalınca İslam orduları kuvvetli Şarl Martel ordularıyla karşılaştılar. Abdurrahmanülgafiki şehit olmuştu. Bu savaşın adı Puvatya olup tarihi 732’dir. Müslümanlar başsız kalınca güneye çekildiler. Şarl Martel, Hıristiyanlar arasında büyük ün kazandı. Martel lakabını da bu savaşta almıştı. Bu sıralar Frank krallığının başında Merovenjler vardı. Tembel krallar adı ile anılan bu krallar devlet işleri ile ilgilenmez işlerini atadıkları bir saray nazırı ile görürlerdi. Şarl Martel böyle bir saray nazırı idi. Müslümanlara karşı kazandığı zafer Martel’in ailesinin nüfuzunu artırmış bundan yararlanan oğlu Kısa Pepen, Merovenj hanedanına son vermiş ve babasının adından dolayı Karolenj imparatorluğunu kurmuştur.

XVI
“Sanki uzaklarda değil de, hemen yanıbaşındaki çölde olup bitermiş gibi buğulu birkaç görüntü belirdi, yaklaştıkça bunların atlı olduğu anlaşılıyordu, sonra atların üzerindeki siluetlerde iyiden iyiye belirince, görüntü kozasından çıkıverdi, süslü kuşamlar, kılıçlar, kalkanlar ve sorguçlu miğferlerin üzerindeki taşlar bile seçilebiliyordu artık...”

Eba Müslim ile Ebu Cafer Mansur’un arası iyi değildi. Halbuki Cafer veliaht idi. Yani Seffah’tan sonra Abbasoğullarının hükümdarı olacaktı. Bir gün Müslim halifenin yanında otururken içeriye veliaht Cafer girmiş, Eba Müslim yerinden bile kıpırdamamıştı. Müslümanlar arasında hiç yoktan çekişme ezelden beri vardır. Bir Arap atasözü derki: “Ben kardeşime düşmanım, ben ve kardeşim komşuya düşmanız, kardeşim, ben ve komşum ahaliye düşmanız, kardeşim komşum, ben ve ahali, şehre düşmanız...” Bu böyle sürüp gider. (İki kere anılmıştır)  Emevilerde zaptettikleri toprakların yerlisine çok kötü davranır, pek aşağı görürlerdi. O kadar ki Arap olmayanların arkasında  tapınıma  durmazlar ve onlarla dolaşmazlardı. Başka uluslara, yabancılara Mevali (köle) gözüyle bakan Emevilerin bu yersiz gururları diğer ulusları gücendirmiş ve kendilerine karşı partiler kurulmasına neden olmuştu. Şuubiyye adını alan bu partilerin amacı Emevi hanedanını yıkmaktı. Bunların başında Türkler ve İranlılar geliyordu. Sonunda Abbasoğulları ve Şiilerle birleşen Türkler, Horasanlı Eba Müslim’in yönetiminde isyan ederek Emevi devletini yıktılar.

XVII
Bu bölüm İslami konuların başa kayabilir.
“Muaviye ölürken bile başucunda bulunmayan, avlanmakla gönül eyleyen, saltanatın varisi Yezit, gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek, çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmişti. Özellikle maymun ve köpeklere çok düşkündü. Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek bir elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, kalkın ey topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle oyalanmayı bir yana atın ve boyuna şarap içmeye bakın, çalgı sesi, ezan sesinden alıkoymadı beni, küplerin içindeki şarabı hurilerle değiştim ben.” derdi.
Abbas oğullarından Halife Mehdi, bir gün avlanırken arkadaşlarından ayrılmıştı. Çölde dolaşırken bir bedeviyle karşılaştı. Susamış ve acıkmıştı. Arap’tan yiyecek istemiş ama Arap üzüntüyle: ‘Büyük bir adama benziyorsun ama sana layık bir şeyim yok’ demişti. Halife ne verirsen makbulümdür deyince Arap biraz kuru ekmekle bir testi şarap sunmuştu. Halife sıcağında etkisiyle, ben halifenin adamıyım demişti. Bunun üzerine Arap hürmetle eğilmişti. Biraz daha içince bu kez ben halifenin komutanıyım dedi. Arap, Mehdi’nin ayaklarına kapanmış, kusurum varsa bağışlayın demişti. Mehdi şarap biterken, ben halifeyim demiş, Arap bu kez sus pus olmuş testi ile kadehi de ortadan kaldırmıştı. Halife, Arap’a bir kez daha şarap doldurmasını isteyince korkudan vermemiş, çünkü böyle giderse  (sümme haşa!) önce peygamber sonrada Allah olduğunu söyleyebilirsin demiştir. (Âli Kûh-ül Ahbâr’da da yazar bu.) Mesel bu ya, bedevinin korkusu bence boşunadır. İnsan, yüze yüze balıklaşabilir mi, ama kürre-i arza, düz diyende biz değil miyiz, ne diyelim göz aslında karanlık içindir, ama ne yapalım!...

XVIII
Peygamberin amcası Abbas’ın soyundan gelenler Bağdat’ta yeni bir devlet kurdular (750) Hükümdarı Abdullah’tır. Kendisine kan dökücü anlamına gelen Seffah denilmiştir. Türklerin Ebul Abbas Abdullah’ın devletinin kurulmasındaki rolü büyüktür. Son Emevi hükümdarı Mervan II’nin yönetiimindeki kuvvetleri mahveden isyancıların başında Horasanlı Eba Müslim vardı. Mervan’ı Mısır’a kadar kovalayan ve öldüren, hilafetin Abbas oğullarına geçmesini sağlayanda Türklerdir.

 XIX
Arap şairi İbnirrumî’ nin hicivlerinden korkan Halife Metedıt’ın veziri Ebulhüseyin onu evine davet etmiş ve bir yolunu bularak kölesine zehirletmişti. Araplarda şiire öteden beri  büyük bir  yetenek vardı. Sami dillerin en varsılı ve her türlü betimi yapmaya elverişli Arapçada, Kuiper’deki taşlar kadar bol şair vardı. Bu şairlerin şiirleri de kara Kabe’ye asılır, bu şiirlere de Muallakat (Yedi Askı) denirdi. Bu şairlerin en ünlüsü İmrüûlkays’dı. Emevi halife Abdülmelik şairlere çok değer verirdi. Muaviye oğlu Yezit, Halife Velit ve Harun Reşit  gerçek  birer  şairdi.  Muavilerin  en  ünlü  şairleri  ise  Ebu  Zûlame,  Ebu  Nuvas,  İbnirrumi,  Ebu Temam, Ebululâ-el Maarri ile Fazl ve Mahbube adındaki kadınlardır. Ebu Zulâme gülünç şiirler ve hicivler yazmakla tanınmış bir adamdır. Bu şairin dilinden kurtulmak isteyen bir kadı, bir keresinde şairin borcunu bizzat kendi ödeyerek dilinden kurtulmak istemiştir.

XX
“Öyle ki oklarla boğazına nişan alıp yırttılar, çadırları yakıp, atların nallarıyla başsız gövdelerini çiğnediler, kesik başların sopalarla dudak ve yanaklarına vurup parçaladılar ve utanmadan  mızraklara takıp gezdirdiler.”
Tus’lu Nasir, Abbasoğullarının son hükümdarı Mustasım’a bir kitap sunmuştu. Mustasım, kitap getireceğine Tus’dan bir öküz getirseydin demişti. 1258’de Hülâgü, Bağdat’ı alıp halifede esir düşünce, gümüş tahtta Hülâgü’nün yanında duran Nasir, Mustasım’a ‘Öküzü beğendin mi’ demişti. Mustasım’ın, Cengizoğulları İran’ı ele geçirince hiçbir çaresi kalmamıştı. Elli günlük kuşatma sonunda Bağdat düştü. Emir-ül Ümera’lık makamını Hülâgü’ye vermekle kurtulacağını sanan Mustasım’ın umudu boşa çıktı. Hülâgü onu çadıra hapsetti. Gizli hazinelerini ele geçirdi ve sonunda bir çuvala koydurarak, geceleyin dörtnala atların geçtiği bir geçide bırakarak yazgısının sonunu hazırladı. Tarih 1258’dir. Tanrı günahlarını bağışlasın.

XXI
Endülüs Emevilerinden Hakem II pek adildi. Devletin başı olmasına karşın Kurtuba’nın kadısından bile çekinirdi. Kadı bir dava nedeniyle; boş torbayı toprakla doldurup eşeğe yüklemesini istemiş oda buna uymuştu. Abbas oğullarının ilk halifesi Seffah’ın kılıcından kurtulan tek Emevi olan Hişam’ın torunu Abdurrahman, adını ve kılıcını değiştirip Afrika’ya geçmiş, 20 yaşındaki bu delikanlı, oradan İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi devletini kurmuştu. Bu devlet zamanında bilgi ve tekniğin merkezi idi. Buradaki son Müslüman devleti Ben-i Ahmer olup başkenti Gırnata idi. 1480’lerde Aragon kralı Ferdinand’a şehir anahtarıyla birlikte teslim edilmiştir.

XXII
Bu sıralar Avrupa’da şövalyelik almış yürümüştü. Derebeylerin onuru sayılan bu meslekte, belirti olarak ayaklara  altın mahmuzlar takılırdı. Gene bu devirlerde Alman imparatoru Konrad III, Weinsberg kasabasını kendisini desteklemediği için cezalandırmak istemiş ve kasabadaki kadın ve çocukların kasabayı terk etmesini ancak yanlarına en değerli eşyalardan bir tanesini alabileceklerini söylemişti. Bunun üzerine kadınlar, yalnız kocalarının ellerinden tutarak kasabayı terke başlayınca şaşıran Konrad III, kasabaya saldırıyı durdurmuş ve tümünü bağışlamıştı. Yine bu dönemde Benelux paktı gibi, İsveç, Norveç ve Danimarka arasında ‘Kalmar’ birliği vardı. Aynı zamanda çok karışık olan bu dönem, Shakespeare’in oyunlarına da esin kaynağı olmuştur.

XXIII
“Mezarda birbirine aşkla sarılmış iki ölü var  Ağızlarında altın para duruyor. Paralar cehennem ırmağından kolayca geçebilmeleri için. Çünkü onları ölüler ülkesine cehennem ırmağı kıyısında bekleyen bir sandalcının götürdüğüne inanılıyor.”  
Adim Vespanianus, ama şimdi size tarihin gördüğü son imparatorluktan, Osmanlıdan söz edeceğim. Onlar Murat, Ahmet, Selim, Osman olarak Vespanianus’a çok uzak  görünürler ama içtikleri sütün  alamet-i farikası  Roksalan, Anastasya, Despina, Evdoksiya’dır. Şuna inanınız ki Vespanianus, padişahlara annelerinden daha yakın olup yaşamı da kıssa ve hisselerle dolu idi.

“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya gidince anlardık”
Doğa belki de kördür ama bu çölü terk ettiğimde vaha beni anlayacaktır.

Niğbolu savaşında, Osmanlılara karşı; Fransızlar, Bohemya ve Bosnalılar, Alman ve Macarlar, Ulah beyinin orduları, Hırvatlar ve Burgonya dükü vardı. Yıldırım, Timurlenk ile 1402’de sıcak bir yaz günü Ankara’da  Çubuk ovasında karşılaştı. Timur, Semerkant’ın güneyinde Yeşilşehir’de doğmuştur. Barlas kabile reisinin oğludur. Sol bacağı bir kavgada sakatlandığı için 'Timurlenk‘ Aksak Timur derler.Yıldırım’da kördü. Timur’un Rusya’da Altınordu devletini yıkması tarihin akışını değiştirmiştir. Bu Ankara savaşından bile önemlidir. Bundan sonra duraklayan Osmanlı uzun süre Hünyadi Yanoş’un  zaferlerine boyun eğmişti. İleride İstanbul’u alacak olan Fatih, Rumeli Hisarı’nı yaptırmış ve ilk komutan olarak da Firuz Bey’i atamıştı. Fatih’in önemli adamlarından Ak Şemsettin, Şam’lı idi. Fatih, Akkoyunlular üzerine yürürken, Trabzon hükümetinin 2000 düka vergisinden vazgeçmişti. Fatih, açan, fetheden demek olup, Miftah’dan gelir, Miftah ise anahtar demektir.
  
XXIV
Uzun Hasan ölünce yerine oğlu Yakup geçmişti. Annesi Sâra ise Yusuf’un hükümdarlık makamına geçmesini isterdi. Bunun için Yakup’u öldürmeye karar vermiş bir kase zehirli şerbeti sarayda Yakup’un eline geçebilecek bir yere koymuştu. Bir gün Yakup kardeşi Yusuf ile avdan saraya döndüğü zaman annesinin koyduğu kaseye gözü ilişti ve kimseye bir şey sormadan zehirli şerbeti içmeye başladı. Ama kardeşinin de harareti olduğunu düşünerek kaseyi kardeşine uzattı. Bu sıra Yusuf’da iştahla şerbeti içince, tam o sıra annesi içeriye girdi ve gözbebeği kadar sevdiği evladının zehirlendiğini anladı. Yırtıcı bir hayvan gibi oğlunun üzerine atılarak kaseyi elinden aldı ve kana kana son yudumuna kadar içti. Yaşam onun için anlamsızlaşmıştı. Az sonra bir hain ve iki masum kıvrana kıvrana can verecek ve sarayda ölüleri defin hazırlıklarına başlayacaktı.

XXV
Gedik Ahmet Paşa (Bu paşa için omuriliğinde önboynuz hastalığı var -fiziksel olarak- sakat diye Anadolu’da söylenti yayılmıştır.) 1474’te vezir-i azam olarak İstanbul’a gelmiş ve ertesi yıl Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini almakla görevlendirilmişti. Kefe, Azak ve Menkûp kalelerini almıştır. Bir süre padişahın gözünden düştüğü için hapsedilen paşa daha sonra Donanma komutanlığına getirilmiş, Kefalonya, Zanta ve Santamavra adalarını Türk topraklarına katmıştır. Napoli krallığının istilasına gönderilen Ahmet Paşa, Otranto kalesini almış ama bu sırada Beyazıt tahta çıktığı için geri çağırılmıştır. Vaktiyle Cem’in atabeyliğini yaptığı için Beyazıt ile Cem’in taht kavgasında kayıtsız kalmış ve padişahın kendisine kin duymasına neden olmuştur. Rodos şövalyelerine sığınan Cem’in teslimi konusu yine ona verilmiş  ve bir ziyafet sırasında cellatların hançeri kendisine yönelince bu durumu sessizce kabullenmişti. Ölmeden önce her vezire verilen kaftanın sırmalı, Gedik Ahmet Paşa’nın ki sırmasız ve siyah keten oluşu, vezirler veziri ölümün, kendisi için görücüye çıktığına işaret sayılmıştır.

XXVI
“Gözlerindeki pırıltı, elindeki hançerin parıltısıyla buluştuğu an, kurbanın yüreğinde çakan tuhaf bir kıvılcımdır o, kurban iniltiyle yere kapaklanır ve sanki uyurmuş gibide kalakalır. Trabizes’te bir atmaca, Şehzade Selim nam bir panter kuşkusuz tahta hazırlanır. Bir sabah, İsmail Şah, Tacım adlı bir cariyeyle nikahlanır. Mahlası Hatayi’dir. Hatayı nerede hata yaptım demektir. Analığını ve babasını bile öldürtmüş bir Safevi’dir o!..”
.
Yavuz Sultan Selim çok gaddardı, vezirlerine bile, birisi hakkında beddua edileceği zaman ‘Selim’e vezir olasın’ denirdi. Öyle ki vezirler vasiyetnamelerini ceplerinde taşırdı. Yavuz, silah kullanmayı, avlanmayı ve şiir okumayı çok severdi. Mısır’daki Kölemenler devletine son vermesi en önemli başarısıdır. Böylece halifelik III. Mütevekkil’den Osmanlılara geçmişti. Mertti, İran hükümdarı Şah İsmail’e bile İsmail Bahadır diye hitap etmiştir. Şah İsmail yandaşlarıda kızıl külah giydikleri için kızılbaş denmiştir.

XXVII
Cafer Çelebi devrinin büyük adamlarındandı. Bayazıt’ın (Beyazıt) fetihnamelerinin çoğunu o yazmıştır. Hat yeteneği çok ileri olan Çelebi hakkında şöyle bir söylenti vardır. Buna göre Yavuz herhangi bir şeyin yazılması için katiplerine bir hafta vakit bırakırmış. Bir gün Cafer Çelebi’ye de böyle bir iş vermiş; ama Çelebi bunu unuttuğu için yazmamış, hafta sonunda padişahın çağırması üzerine aklı başına gelmiş ise de iş işten geçmiş bulunuyormuş. Padişahın oku demesi üzerine Çelebi hiç istifini bozmadan cebinden beyaz bir kağıt çıkartmış ve padişahın verdiği konuyu hiç hata yapmadan sanki kağıt üzerine yazılmış gibi okuyuvermiş.
Cafer Çelebi’ye isyana teşvikten dolayı cezanın ne olabileceği kendisine sorulduğunda: “Ölümdür!” deyince, kendisinin de -ne yazık ki- bundan dolayı suçlandığı söylenerek, kendi eliyle fetvası alınmış ve öldürülmüştü. Yine Yavuz, Çaldıran savaşında, İranlıları bozguna uğratmıştır. Esirler arasında Şah İsmail’in zevcesi de vardı. Şah İsmail kolundan yaralanıp attan düştüğünde, adamlarından biri “Şah benim” diye yakalanmasını önlemiştir. Karışıklık sırasında Hızır adlı Şii’nin  atıyla kaçmış, ertesi gün kendisini sevmeyen Tebriz halkının karşısına perişan biçimde çıkmıştır. Yavuz sadeliği severdi, oğlu Süleyman’a süslü elbiseler giydiği için  darıldığı, bağırıp kızdığı söylenir.

XXVIII
Kanuni Sultan Süleyman dönemi devirlerin en görkemlisidir. Bir gün hırsızların soyduğu kadın, padişaha yakınınca, padişah nasıl oldu da bu kadar derin uyudunuz ki demiş, kadında: ‘Biz sizi uyanık biliyorduk, onun için böylesine derin uyuduk’ demiştir.
Mohaç savaşında padişah Mohaç’ın sırtlarında tahtını kurdu. Sırtında parlak bir zırh, başında üç sorguçlu bir kavuk vardı. Savaş sırasında padişaha bir kaç mızrak ve ok isabet ettiyse de zırhı onu korudu, ama Macar kralı Layoş’un  onun kadar yüzü gülmedi ve savaş sırasında öldürüldü.

Pargalı bir Rum olan İbrahim Paşa, küçük yaşta korsanlar tarafından tutsak edilip Magnesia’da satılmıştı. Valide Hafsa Sultan’a bile kendini sevdiren paşa, daha sonraları vezir olmuş ve kendi kız kardeşiyle, padişah çocuklarının sünnet düğünlerinin kıyaslanması istenince padişaha “Sizin düğününüzde benimki kadar büyük bir davetli yok, benim düğünüm zamanın Muhteşem Süleyman’ı ile onurlanmıştır” deyince, padişah “Berhudar ol, beni ilzam ettin” demiştir. Ama ne yazık ki 1536’da boğduruldu, veziriazamımız 1553’te İran üzerine yürürken Kanuni Sultan Süleyman, sadrazam Rüstem Paşa’nın sözlerine kanarak oğlu şehzade Mustafa’yı da öldürtmüştür.

XXIX
Şehzade Mustafa sözde babasının Dimetoka’da dinlenmesini istiyormuş, Rüstem Paşa buna engelmiş, Mustafa’nın tahtta gözü varmış. Bu durumdan haberi olmayan Mustafa, İran seferi için Ereğli’de bulunan babasının elini öpmek isteyince (vezirler kendisini karşılamış, yeniçerilerde alkışlamıştı) çadıra girmiş ama babası yerine, 7 tane dilsiz cellatla karşılaşmıştı. Çığlıklar içinde yardım istemişse de, atlas perde arkasından bu korkunç manzarayı babası da izlemiştir. Mustafa’yı, Sarı Selim’in padişah olması için  Hürrem Sultan’ın öldürttüğü de söylenir. Sarı Selim ise zevk ve sefaya düşkündü. 1574’te yeniden yaptırdığı saray hamamında sarhoş olduğu için düşmüş ve 11 gün sonrada ölmüştür.

XXX
Özdemiroğlu Osman Paşa ise Osmanılı vezirlerinin en ünlülerindendi. Doğu seferlerinde gösterdiği yararlılık sayılamayacak denli  çoktur. 1583 yılında İranlılara karşı amansız bir savaşa girmiş bulunuyordu. Her zamanki gibi yağız atına binmişti. Paşa 30 yıldan beri bindiği bu atın kişnemesini kesinkes bir zafer işareti sayardı. Bütün gün süren  savaşa, gece meşaleler yakılarak devam edilmişti. Bundan ötürü ‘Meşale Savaşı’ adını alan bu muharebe sonuçta İranlıların  kesin bir yenilgisi ile sona ermişti. Bu arada Kırım Hanı’da yola getirilmiş, İran şahı Tahmasb’ın zehirlenerek öldürülüşünden sonra Lala Mustafa Paşa, İran seraskeri Tokmak Hanı mağlup etmiş, Osman Paşa’da İran şehzadesi Hamza’yı yenmişti.

XXXI
Sinan Paşa Avusturyalılara karşı savaşmayı çok isterdi !593’te Avusturya sınırlarına yapılan bir akın Osmanlılar aleyhine sonuçlanmıştı. Bundan başka Avusturya imparatoru Rudolf sabah, öğle ve akşam kilise çanlarının çalınmasını ve Türklerden kurtulmak için tanrıya dua edilmesini buyurmuştu. Bu çanlara ‘Türk Çanı’ deniyordu. Sonuçta, Sinan Paşa, Avusturyalılara karşı savaş açmış vede sürekli yenilmişti. 13 yıl süren savaş Zitvatorak antlaşmasıyla sona ermişti.

XXXII
Yıldırım Beyazıt zamanından beri padişahlar kardeşlerini öldürüyorlardı. III. Mehmet hükümdar olduğu gün 19 kardeşini birden öldürmüştü. Derviş Paşa’nın ölümüne ise düşmanı bir Yahudi neden olmuştu. Paşanın köşkünden padişah sarayına toprak altından tünel kazdırıp bunu haber veren Yahudi, Derviş Paşa’nın boğdurulmasına neden olmuştur. Bu sıralar Erdebil üzerine de bir sefer yapılmıştır.

XXXIII
IV.Murat’ın vezirlerinden Hafız Paşa isyan eden sipahilerin isteği üzerine gözden çıkarılıp feda edilmiş, isyancılarca 17 yerinden yaralanan paşa yere düşünce birisi göğsüne çıkarak başını gövdesinden ayırmıştı. Murat ise Konya’da bulunduğu sırada tek başına iç kaleyi ziyarete gitmiş ve kalenin çevresindeki hendek üzerinde bulunan ağaç köprüyü atla geçmek istemişti. Bunu gören kale bekçisi; ‘Hey in aşağı attan, bu padişah kalesidir, atla çıkılmaz!’ diye bağırmıştır. Murat iyi silah kullanırdı. Kayseri’den hareket ettiğinde arabada idi. Arabanın önünden olanca hızıyla geçen bir dağ keçisini görünce hemen bir at istemiş ve şaşırtıcı bir hızla keçiye yetişerek onu  mızrakla öldürmüştü.
Duraklama devrinin sancılı  savaşlarından birisi de Hotin savaşıdır. Kırım Tatarlarının da Lehistan’a saldırmaması sağlanmıştır. Gene Murat, Edirne’ye giderken, kendisini görebilmek için bir köprünün altına gizlenmiş olan 30 kadar Hintli derviş bulundukları yerden aniden çıkınca, padişahın atı ürkmüş ve yere düşmüştü. Öfkelenen sultan dervişlerin hepsinin başını kestirmişti.

XXXIV
Sultan İbrahim için deli derler ama o aslında ilginç biriydi. 25 yaşında padişah oldu.
I. Ahmet’in babadan oğula geçen veraset şeklini kaldırıp hanedandaki en büyüğün tahta geçmesi usulü, şehzadelerin kafeslere kapatılarak, bilisiz ve sayrı bir şekilde büyümelerine neden olduğundan, bunlara ola ki padişah olduklarında, genellikle saralı yada yarı deli olabiliyorlardı. Her an öldürülme korkusu yaşayan bu padişahlardan sonra Osmanlı hızla gerilemişti. İşte İbrahim böyle biriydi. Edirne’deki sarayında odunları beğenmediği için İstanbul’dan hamallarla odun getirtmek, saray ve köşkleri kürkle kaplatmak, balıklara altın serpmek gibi... Annesi Kösem Sultan sonunda onu öldürtmüştü.

XXXV
Celali isyanları öyle hal almıştı ki isyancılardan Gürcü Nebi ve Katırcıoğlu birleşerek İstanbul civarına kadar gelmiş ve padişah kuvvetlerini Üsküdar sırtlarında yenmişlerdi. Savaş başlamadan her eşkıya kellesi getirene bahşiş verileceği söylendiği için, hükümet kuvveti yeniçeriler eline geçirdikleri her başı sadrazamın önüne yuvarlayıp bahşiş alıyorlardı. Sonunda sadrazam, bir başın kendi adamlarından Kasım’ın  olduğunu görünce: “Bre melunlar bu bizim Kasım’ın başıdır.” diyerek bahşiş işine son verdi.
IV. Mehmet zamanında ise devleti 7 yaşında olan padişah değil, Kösem Sultan yönetiyordu. Kösem Sultan günün birinde boğduruldu, ama bu kez Turhan Sultan yönetimi eline almıştı. Durum öyle kötüydü ki Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı kapatmışlar, adaları almışlar neredeyse İstanbul’u kuşatacaklardı. Bu durum Köprülü Mehmet Paşa (1656) zamanına dek sürecektir.

XXXVI
Fazıl Ahmet Paşa, babasının ölümü ile sadrazam olmuş eli açık ve cesur bir sadrazamdı. Uyvar (Neuohesel) kalesini almış, Girit sorununu çözmüştü. Genç yaşta ölümü pek büyük bir üzüntüye neden olmuştur. Nemçe elçisiyle Vasvar muahedesini yaptığında elçi anlaşma 40 yıl sürsün deyince, 40 yıl barış içinde kalırsak biz kiminle savaşırız.” demişti. Bundan Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de söz edilir. Evliya Çelebi’nin (1611-1682) ataları Kütahya’lıdır. Silahşör, hatta musikişinas ve şairdir. Ama mübalağalı nesirde en iyi o idi. Ben şunu ondan duydum: Girit seferinde katır ve atlarla ordunun eşyasını limandan taşıyanlara bizzat Giritliler (70.000 adet) eşeklerle taşıma işine talip olup orduya da yardım etmiş olunca Hanya kalesinde kuşatılmış bulunan düşman generali: ‘Yazık eşeklerin böyle işe yarayacağını bilseydim Türkler gelmeden hepsini zehirlerdim “ demiştir. Girit’e sefer açılmasının nedeni, hacca giden Darussaade ağası Sümbül Ağa’nın, Mısır’a doğru yola çıktığında, Rodos adası açıklarında Malta korsanları tarafından hareminin ve adamlarının kaçırılıp ağanında öldürülmesi idi. Girit’de Kandiye kalesi de iki önemli kaleden biri olup en sonunda Venediklilerden alınmış idi. Cehrin kalesi ilk kuşatıldığında ordunun başında Şeytan İbrahim Paşa vardı. Zaman IV. Mehmet zamanıydı ama ‘Şeytan’ çok sarp olan bu kaleyi alamamış, Ukrayna’daki kaleyi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa almıştır.

XXXVII
Fazıl Mustafa Paşa, Köprülü Mehmet Paşa’nın küçük oğludur. Niş komutanına: Siz ki Niş kasabasında barınmak maksadıyla karar eden kale hakimi Fetrani general ile Nemçe ve Macar tayfasısınız. Bildirilir ki halen İslam askerleri gelip etrafınızı kuşatmışlardır, diye mektup yazmıştı. Bu mektup Kabakulak Macar Ahmet Ağa ile Niş kalesi komutanına götürüldüyse de yanıt ilginçtir. “İçimizde okur yazar yoktur, onun için mektuba cevap veremiyoruz. Fakat bizim konuğumuzsunuz, isterseniz gelin ziyafetimize buyurun.” Fazıl Mustafa Paşa 1691’de Salankamen’de (Avusturya) hücum sırasında alnına isabet eden kurşunla şehit olmuştur

XXXVIII
Sonuç olarak; tarih yok etme arzusu mudur. Öldürme ve yok etme arzusundan arınmış bir cihan için, başka ve iyi bir tanrıyı mı beklemeliyiz. Bu nedenle tarih şuradakiler gibi anlamsızdır.
Bir zamanlar imge avcıları diye bir tarikat varmış, bunlar sözün en gümüş olanını toplar, gereksinenlere bir ziynet eşyası gibi satarmış. Ama her iyi şey gibi bu tarikatın ömrü de kısa sürmüş, sözün değil yılanı deliğinden çıkarması, en olası  şeyi bile yola getirip ortaya çıkaramadığını savlayan kimi zındık ve münafıklar, sözden başka hiç bir şeyi olmayan, söz kümeciliği yapan ve sonunda sözsüz olana ulaşmayı çabalayan bu tarikatın sırça köşkünü yerle bir etmişler. Çünkü köşkleri yalnızca ağızlarından çıkan, altınsı, gümüşsü güzel sözlermiş. Diyesim, sözü ağızlarından alıp, soluğunu durdurmuşlar bu tarikatın. Oysa sözün bittiği yerde kavga başlar, kavganın olduğu yerde kan, kanın olduğu yerde de can artık bulunmaz olur O imge tacirlerinin, us dışı geçmişten geleceğe topladıkları imge yığınlarından bir demet sunuyorum. İyisiyle, kötüsüyle sizin hatırınıza, onların parça parça edilmiş elyazmalarından derledim.

Yunan dini, korunun aç kuşları, Azak kalesi, demir totemlerin tınısı, Eltanin taşı (2,5 milyon yıl önce düşmüş) , tortul karaotlar (deniz dibi örnekleri) Granadalı mağripliler, Yahudi dönmeler, İtalikler, buğulu kibirler (kibir sahipleri), Ulah beyleri, kör doğa, Bir Persli’nin gözüyle, Konstantin’in fethi adlı bir elyazmadan söz eden Bitinyalı, ocakta öyle heykelleri yaktım ki, çıplak kadınlar kireç olunca bile hala bana güler dururlardı. Oryantalist Kuatremere’nin  dediğine göre, Saadete Ermişlerin Bahçesi, Gülzarı Hasaneyn ve Kumru gibi kitapları okurdu, cümle erenlerin ruhu için barekallah, Avlonyalı Kadın Tüccarları, pelerinli kızlar, parakete ağlar, Aylandız ağacı, Harappa’da bulduğum çömlek, Dali’nin karyatid kadın heykeli, Amalfili tüccarlar, Halep, Hama, Ugarit, Ebla, Palmira, Petra ve Han Zeman, cehennemde bebeklerine süt vermeyen kadınlar göğüsleriyle tepeler kazıyorlardı. Adriyatik tuzu, Dalmaçya ağacı, Balkan esirleri, İskit buğdayı, İyon şarabı, Propontis (Marmara denizi) Baltık amberi, Kıbrıs kınası, Girit boğası, Vizandovina, Aleksandra, Makedonia, Nearoma, Tsargorad, Stanpoli, 1594’te Mustafa bin Vali’nin 3. Murat için Siyar-ı Nabi’den kopya ettiği minyatür, batıl softalık, safsata, Kiel kanalı, Fransız klasisizminden ve ziyacılardan başlayarak Schiller ve Goethe’nin Aydınlanma estetiğine, daha sonra ise Byron’un ve Fransız romantiklerinin şiir sanatından Alman idealist felsefesinin estetik kavramlarına kadar, çarmıha gerilen orman (dülger balığı), taşa tutulan su, kavaklar arasında uçan melekler, ormanın ağaçları arasında uyurken meleklerin içtiği su.  Bir melek dönenir durur iki kavak arasında dalar uykuya, tam uçmaktayken. Medine’ye, Yezit’in saldırması Hurre savaşı diye bilinir. Hz Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu, deve semerine benzetilmiş taşlar, batıda Janissary denilen yeniçeri müziği, 1884 tarihli Hanri Gibert haritasındaki İskefsir ilçesi, saray imrahoru, vaktaki kafile Mısır’dan ayrıldı, beriden babaları şöyle dedi, doğrusu bana bunak demezseniz, ben Yusuf’un İrani kokusunu hissediyorum, gelecek olan Mesih’in adı Melkisedek’tir. Odyris kralı Kersebleptes’in deniz kabuklarından elde edilmiş erguvan renkli elbiseleri ile gömüldüğü, bir tacının meşe dalı şeklinde saf altından, diğerinin sarmaşık dalları şeklinde bakır üzerine altın kaplama olduğu, bu yıldızlar belki de bir zamanlar akan göksel bir akarsudan kalan taşlardır. "Testiculos haber et bene pendentes” “Her şeyi yerli yerinde” Namib’in kükürt incileri, siyah ışık ve sönmeyen ateş. Arzunun karanlık nesnesi, Himalayaların gölgesinde kaybolacak. Casares’ten etkilenen Borges, fes, “kayıp kuzu kâbusta bulundu, köyün başında, deniz kıyısındaki dönen Mevlana heykelinin orada, Hani ‘kim’lik sorunsalını umursamayıp herkesi taşra adaya çağıran ve mekanik çatırtılarla dönen Mevlana heykelinin dibinde. Karşıdaki çıplak adaya doğru denize atlıyordu.” 1822 baharında Beserabya’da bulunan genelkurmay subayları olan Zubov kardeşlerin ikisiyle aynı anda giriştiği düelloda son derece sakin bir biçimde ‘Atış’ öyküsünde çizdiği Kont gibi çiçek! Yemektedir. 1492’den 1492 yıl sonra başka bir dünya bulunacak. Satsumalı saray imrahoru, puduheba, kılıçbalıkları periskobik olarak görünmeyen cinsel organlarıyla suda çırpınarak sevişiyor. Denizde yüzen istiridyeler neden kumlara üçgen çizerler aşık olduklarından mı, kumlara üçgen çizen istiridyeler, Suriye’ye sinen Bizans ve İran saray politikası ve gösterişinin esiri, Allah’a hamd ve sena, Hz Muhammet’e meleklere ve nebilere salattan sonra ipeklilere bürünmüş ve çalgı çalmaktan hoşlanan bir meczubu halef atamıştı diyordu,  Ziyad’ı kardeş saymış ve Hucr b. Adi’yi ölüme mahkum etmişti, gözleri dönmüş azgınlar, sana değil, Ebu Turap (toprağın babası) peygamberin Hz.Ali’ye verdiği ad, yaptığın küfürler ve IV. Murat bir gün Çırağan'a doğru gidiyormuş, önüne öküz arabasıyla yolu kapatan bir köylü çıkmış, padişah kızmış ve o anda sadağından çıkardığı oku yayına takıp köylüye atmış, Bostancıbaşı’na git demiş başını gövdesinden ayır, Bostancıbaşı köylünün yanına giderek geri geldiğinde ‘öldüğünü‘ söyleyip köylünün canını ancak kurtarmış. Bu olay Tsargorad yani Nearoma’da geçmiştir. Hasılı o öbürüne demiş, öbürü yanındakine, yanındaki, berikine, beriki ona derken laf gelmiş beni bulmuş. Ne ki ben de size anlatıyorum. Niçin mi, niçin dediniz ama?..

1
2
3
            4
            6 
            4
2
2
2
            3
            7
            9
5
5
8
              1          
              8
              1
0
0
0
0.

Her yazılan da bir albeni bulunsaydı?..












































































Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...