ACENTE
I
Olanlar 1960’lı
yılların kapsantısı içinde olup, bir rub-u asır öncesinde bitmektedir. Ademoğlu
nasılda yaşlanıyor, şu dünya bir gözyaşı şişesi, ağlama kulübesi, ne derlerse
desinler; mutluluk geçici, üzünçse baki.
İnsan ömrü bir kuş gibi, bir süre yiyor, içiyor, gülüyor, ağlıyor; arada
bir hindi gibi düşünür yapıp, sonunda da yuvadan uçup gidiyor, bir daha bul
bulabilirsen, az önce Ritsos gibi kibirli ve soylu bakışlarla çevresini süzen
adam, bir bakıyorsunuz; virgüllerle dolu bir bezin örttüğü sandukanın içinde...
Bir gün fırsatını bulup o sandukaya bakacağım, diyeceğim ki insan bir kuş ve bu
sanduka boş, isterseniz açıp bakın!.. Eğer düşüncem doğruysa, tam diyemiyorum
ama, ruhu uçmuş cüruyflara toprak serpmenin usla bir ilgisi olmamalı... Sezar,
İsa, Atilla, İskender, Kleopatra hepsi öldüler, bir kuş gibi uçup gittiler.
Biri çıkıp hepsi bir şakaydı, hiçbiri yaşamadı dese, inanmamak elde değil, bir
düşünün kabullenmekle ‘varsayımın’
kanıtı olur mu... Ama bu duruma bazı gece cinleri hemen tanıyı koyuyor: İşte
boşluk duygusu, dizginsiz keder ve tutuşturucu aylaklığın perişan ettiği bir
insan!.. Sanki fallara, burçlara bel bağlamışız; dinsiz, imansız diyenlerde
cabası, halbuki yaşamım boyunca iyi bir izleyici oldum, kötü alışkanlığım yok,
gereksiz risk almadım, kavgam hiç yok, yararlı olmak düşüncesindeyimdir,
olgunlardan hoşlanır, günahlarıma ortak aramam, iyiliği de satmam ve en güzeli
-belki de en kötüsü- ‘düşüncede’ yaşarım. Ama herkesin söylediğini bende
söylüyorum; kimseye de yaranamam! (Kimseye yaranamayız ve hep yakınır dururuz,
bundan tuhaf dert var mıdır?) İyisi mi, bu bahsin sonu gelmez, ben yine de
‘Amarcord’uma döneyim...
İsabey kasabası,
Çökilyas dağının eteklerindedir, tıpkı Dedeköy’ün, Beşparmaklardaki,
Tınaztepe’nin eteklerinde oluşu gibi, her iki dağın düzünden ve her iki köyün
dibinden susa yolu geçer. İsabey’deki susadan, Çal, Bekilli, Hançalar,
Selcenli, Zeyve ve Süller’e, Dedeköy’deki susadan yanılmıyorsam Hadım, Meler,
Çıtak, İcikli, Kıralan ve Çivril’e gidilir. Müstakbel gelinine yüzgörümlüğü
olarak çinili ibrik alan zahire tüccarı gibi, bir gece Kütahya’ ya gitmek için
Dedeköy’den geçerseniz, karanlıkta İsabey’in ışıkları Alaattin’in
Lambası’ndaki çaydanlık gibi yanıp
söner. Bozkırın durağanlığında felekten bir gece çalmak için Denizli Gar
gazinosundan, Işıklı Gölü’ne, oradan da Uşak’a gidecek olursanız İsabey’den
geçerken Dedeköy uzaklardan karaya vurmuş bir yunus balığı gibi kıvranıp
titreşir. Yaşamınızda hiç deniz görmemiş bile olsanız, bu yolcuya malum olur.
Acıklıdır bu dünya!..
Bu durumu bilenler
çevre köylerden İsabey’e gelip, Yunus aleyhisselamla özdeşleştirdikleri bu
balığa yas tutarak dövünüp ağlaşırlar, arada aslı astarı olmayan şeylere ne
zırlıyorsunuz diyenler olursa da, Havva’nın çocukları oldum olası böyle şeylere
gereksinim duyar. Zaten karanlıkta yunus balığı giderek sevişen kadınla erkek
biçimini alınca kahkahalar arasında gülüşüp kaçışmalar olur.
İşte çocukluğum
İsabey adındaki bu Alaattin Lambası’nda geçti... Köyde, iki kamyon vardı,
düşlerimizin masalsı taşıtı, çıktığı seferlerden aylar sonra gelir, Emirler
avlusuna bir canavar gibi girer ve
ileride sinyal lambaları yanıp sönen yarı canlı bir uzay yaratığının, amansız
soluyuşlarını andırır biçimde dururdu. Biz arkasından koşar mazot kokusunu doya
doya ciğerlerimize çekerek, arka tekerleklerin çamurluğundaki gergide
yazılanları okurduk Sağ çamurlukta
“Acele giden ecele gider” “Ömür biter yol bitmez” sol çamurluktaysa
‘Sevenin Allah’ı var’ ve ‘Sollama ağlama’ yazardı. Kamyon sürücüsü başka
alemlerin ademi gibi gelirdi bize, boyumuz ancak tekerleklere yetişir, ön farın
üstündeki flamaları okşar, içerde incecik minelerden dizilmiş ‘Maaşallah’
yazılı muskayı görebilmek için kapılara tırmanırdık. Kamyonların markası De Soto
ve Fargo’ydu ama en hızlı kamyonlarda buymuş, bizde bu yüzden sempati duyardık
onlara. ‘Oho! geçen De Soto’ bunun için söylenmişti.
Bütün kamyonlar
için deyimler uydurulurdu ama benim duyup bildiklerim; ‘Ford olursun bir lord’
‘Thames trader yol ver birader’ ‘Austin alayından üstün’ biçimindeydi. Köyün
ikinci kamyonu Kara Süleyman İlyas’ın oğlu Faik’indi. O bir gitti mi altı ay
gelmezdi, onun için biraz uzaktık ona, pek sempati duymazdık, köylümüz ama, bir
eloğluydu sanki. Yaban ele yakın duruşu ve Halep’e, Şam’a gitmişliğinden ötürü,
özel hayranları da vardı kuşkusuz. Burunsuz yüksek bir kamyonu vardı, kapısına
tırmanılmazdı, tıpkı sürücüsü gibiydi, önündeki “Ford” amblemini okşamaya
çalışırdık. Sonraları esmer ve yakışıklı sürücüsü Faik’in kahve kaçakçılığından
yakalanıp, kamyonunda yakıldığı duyumunu aldı köy. Çocuklar olarak Ford’dan ayrılışımız ve ona duyduğumuz
hayranlığın yerini dolduramayışımız nedeniyle, gizli gizli onun susadan
kıvrılarak köye girişini, görkemli homurtularla yokuşu tırmanışını ve köyün
kiremit damlı tek evi olan Esrik Bekir’in evi önünde, köyü bu dünyaya bağlayan
gurur verici, biricik bir alet gibi duruşunu özler olmuştuk. Ama çocukluğum
boyunca ne Faik hapisten çıkabildi, nede Ford’un yakılmadığı muştusunu verecek
bir garip yolcu geldi köye. Sadık köpeklerin kuduz olunca ime time karışması
gibi, kahve kaçakçılığıyla suçlanan Ford sanırım utancından bir daha köye
dönemedi. Damgalandığı için, eski soyluluğunu yitirecek, çocuk gözlerimizin
duru bakışı kirlenecek ve girdiği günahın vebalini kaldıramayarak düşlerimizden
çekilecekti. Ford bu duruma katlanamayacağı için bir daha köyümüze dönmedi
sanırım. İşte acente sözcüğü de bu kamyonlar yüzünden çıkmaktaydı.
Köy kahvelerinde
yan yana oturduğumuz alçak sandalyelerin, kırık taburelerin üzerinde çayı
dökmeden içmeye çalışırken konuşulanlara kulak verirdik. Kapısız Hüseyin kamyon
almış, yok yahu acente miymiş, evet! Kız
gibiymiş. Öte mahalleden Karacık Halil İbrahim De Soto almış, acente miymiş,
evet, yok yahu! Gavurum öyle dedi. İzmir’deki acenteden almış, kırmızı, kayış
gibi akıyor. Bu acente sözcüğü öyle hülyalı bir sözcüktü ki, acente demek,
lastikler simsiyah, kaportalar kıpkırmızı, kasalarda tanrının tüm renklerinin
harmanlanarak, gökkuşağıyla, tavusun, deniz kızıyla, Hz Ali’nin kılıcının bile
resmedildiği, taze boya kokan, renk cenneti bir dünya demekti. Gün boyu kamyonu
elleyip okşasanız gene de doyamazdınız. Kasadaki boya kokusu, kaportada
yüzünüzün uzayıp kısalarak, düşlere karıştığı bir dünyada kendinizi arayışınız,
tekerleklere uzanıp küçük iplikçikleri
koparışınız, sonsuz hazlarıydı çocukluğumuzun.
İşte bu kahvede duyup, düşlerimi süsleyen acente sözcüğünü, yaşamım
boyunca unutmadım. Acente, el değmemiş, parlak ve düşsel demekti. Güneşle
eşdeğer, ay parçası gibi bir eşyanın sahibi olmak demekti. Aslında bir dikiş
makinesi, bir radyo, bir el fenerinin de acentesi olurdu tabii, yeter ki
metalik olsun, yeter ki göz kamaştırsın.
...
Geçenlerde bir
eleştirmen çok sevdiğim dört film diye
beğendiği filmleri sayıyor, hatta onlar için ‘Mahşerin Dört Atlısı’
diyordu. Casablanca, Rüzgar Gibi Geçti, Kwai Köprüsü ve şimdi adını unuttuğum
John Ford’un filmiydi bunlar. Bu acente sözcüğü, bakmayın asıl o zaman düştü
usuma, çocukluğumu bu nedenle anımsadım. Sonra kendi kendime dedim ki; senin
acenten hangileri, bir kare asın var mı, maroken koltuklarını sayabilir
misin...
I969’da köy
yaşamım kesildi, artık ara sıra köye uğrayacaktım, çocukken bunun onulmaz bir
özlemler demetine dönüşeceğini bilemiyor ki insan, bir düştesin sanki ve her
şey akıp gidiyor, en ufak bir
yönlendiriş söz konusu olmadan. Bu durum aslında çok acı, ama ne gariptir ki
gene de çocukluğumuz ‘alıcı bir düş gibi’ eşsiz bir söylence, sanki büyüdükçe,
diyelim insanlaştıkça, yabanlaşıyor ve saldırgan moronlara dönüşüyoruz, ama
övgüyü de onlar topluyor, homofaber, yüzyılımız insanı gibi...
İşte büyüme
çağında Denizli’ye taşınmıştık, orta okulu orada okuyacaktım, büyükler ne derse
o olur, kurbanlık koyun gibi gittim. Denizli ılıman iklimde, insanlarının
miskinliğe bulaşmadan tek düze bir yaşam sürdüğü, buna karşın hal-yol
olmuşluğun verdiği erinçle son derece batıcıl bir yaşamın sürüp gittiği, yinede
hayranlık vermeyen (işte bu yüzden övgüye değer) bir anklav -denize kıyısı
olmayan!- küçük bir kentti. Öyle ki Denizli neden deniz kıyısında değil diye
bir kez sormaz insanlar, işte o öylesine kabul görmüş, sıradanlığın
hükümranlığını taşıyarak yaşar gider. Tamda dediğim gibi, bu sinik şehrin hem
de 60’lı yıllarda sayısız sinema salonu
vardı. Anımsadıklarımı unutulanlarla
birlikte sayayım, İncilipınar’daki İncili sineması, Delikliçınar’daki sırasıyla
Yeni Sinema, mitik Venüs Sineması, adını çok sevdiğim Cem Sineması, gene düşsel
Işık Sineması, Gar Sineması, Ferah, Pamukkale, Çamlık sinemaları. O dönemde
harita toplamı altmış, yetmişbin olan bir kent için bunlar olağanüstü bir şey
sayılır. Ama mahşerin dört atlısı önem sırasına göre şöyledir; Yeni Sinema,
Venüs, Cem ve Işık Sineması...
Dünya aslında
nasıl bakarsanız öyledir. Şimdi düşünüyorum da bu dört sinema, dört ayrı insan
ve dört ayrı kimlikmiş. Bunların nasıl bir insan ve nasıl bir ıraya sahip
olduklarını anlatacağım. Bir kez Yeni Sinema, Denizli kentinin göz bebeğiydi,
asortik, sosyetik, estetik ve realistti. Asla önünde uzun süre durup oyalanamaz
ve asla koltuklarını tahrip etmek gibi bir cesarete sahip olamazdınız.
Unutmadan söyleyeyim, bu sinemanın Cem’le birlikte açık ve kapalı bölümleri
vardı. Söylediklerim Yeni Sinema içindir, açık hava bölümünde, sandalyelerin
yerini değiştiremez film başladıktan sonra giremez ve her zaman usturubunca
gülüp, ola ki ağlayacak ya da bağıracak olsanız sesinizin frekansını ölçecek,
taşkınlığa kendiniz bile izin vermeyecektiniz. Yeni Sinema bir okuldu, hem de
üniversite cinsinden. Bu sinemanın ülkenin en iyi dört sinema salonundan biri
olduğu söylenirdi. Dördüncü denmezdi, birincide denmezdi ama ben ikinci
dendiğini kulaklarımla duymuşumdur. 1973’de İstanbul’a gelerek, Harem
iskelesinde kaplan tüyü gibi dalgalanan denizi ilk kez gördüğümde, içtenlikle
söylüyorum gizil amacım sinema salonlarını dolaşarak gerçeği gözlerimle
görmekti, başka kentleri bilemem, İstanbul’da Yeni Sinema’nın lüksünde bir
sinema salonu göremedim, bana İstanbul için Fitaş birinci demişlerdi, oysa
gören gözler bunun böyle olmadığını bilir, günün birinde başka bir tanıkta
elbette bulunacaktır.
İşte bu Yeni
Sinema sanki bir rönesans timsaliydi, 1966’dan, 1976’ya onbir yaşından yirmibir
yaşına dek batının en gözde filmleri oynadı, belki algılama gücümüzün üstünde
filmler bile vardı. İzleyiciyle dolup taşardı ama sinema zevki gelişmemiş
olanların ya da vakit geçsin diye, öylesine büyülü perdeye bakanların gireceği
bir yer değildi. Anımsadığım filmler şunlar ki, biri benim mahşerin dört
atlısındandır; Poseidon, Kristal Kanatlı Kuş, Siyah Lale, Sonsuz Ölüm, Kızıl
Güneş, Yağmurla Gelen Adam, Fantoma, Arabistan Macerası, Ceset ve Ustura
(adından daha nitelikliydi), Köpekler ve batının elle tutulur daha nice
filmleri. Yeni Sinema’nın gözde aktörleriyse şunlardı; Maximilien Schell, Jean
Paul Belmondo, Alan Bates, Terence Stamp, Alain Delon, Romy Schneider,
Charlotte Rampling, Charles Bronson, Jill İreland, Charlton Heston, Klaus
Kınski, Bekim Fehmiu, Tony Musante, Dustin Hofman...
Yeni Sinema,
güneşin sarı boynuzlarını üzerinde taşıyan ve barışçıl, gerçek bir şövalyeydi,
onunla yaşamı sevdik, üstelik yalnızca ona, tiyatro grupları da gelir, zamanın
müzik konserleri orada verilirdi. Gogol’ün ‘Bir Delinin Hatıra Defterini’ orada
izlemiştim, tek kişilik ve çıplak başlı bir oyuncunun el üstünde bir
gösterisiydi diyebilirim. Tanrı beni bağışlasın,
hayal mi görüyorum bilemem ama, Godot’yu
Beklerken’ide, hem de ondört, onbeş yaşlarında, orada izlediğimi anımsar gibi
oluyorum.
Venüs Sineması ise
adı üstünde Venüs gibiydi. Sandokan, Masist, Herkül ve Samson’u çağrıştırır
mitik filmler, bütün Anadolu’yu bulaşıcı bir sayrı gibi saran Raj Kapoor’un
Avare’si türünde melodramlar hep orada izlenirdi, çevre binaların balkonları
salkım saçak dolar ve ant olsun ki yıllar boyu, değil en ufak bir kavga bir
tartışma dahi çıkmazdı. Guy Madison,
zamanın Schwarzenegger’i Gordon Mitchel, Kabir Bedi, Helmut Berger ve
Sean Connery, Venüs Sineması’nın Raj Kapoor’la birlikte floş ruvayeliydiler.
Venüs, sinemanın
pop-arkaik bir okuluydu, Yeni Sinema yaşamın ciddiyeti ve lüksünü göstererek,
kendimize önem vermemizi sağlamış, Venüs’se yaşamın bir o kadar düşsel ve
renkli olabileceğini duyumsatarak onu sevmemizin yolunu açmıştır. Cem Sineması
ise ülke sinemasının yüreği demekti. Bütün yeni filmler Cem Sineması’ndan
geçerdi, Erikler Çiçek Açtı, Buzlar Çözülmeden, Hıçkırık, bütün Yılmaz Güneyler
ve unutulmaz, Bir Dağ Masalı. Cem Sineması her kesimden gelenlerin, ortak
Kabe'siydi. Ufak tefek kavga çıktığı olurdu, çünkü filmlerde olduğu gibi,
mahallenin Tamer Yiğit, İzzet Günay ve Ayhan Işık’ları hep oraya gelirdi.
Ben Cem
Sineması’na pek gidemedim, kavga benim için her zaman varoluşun ironik bir dışa
vurumu olmuştur, hoşlanmazdım böyle şeyden, oysa Tilki Selim, Koçero ve benzeri
avantürler geldi mi, arastada çalışan tüm yeni yetmeler sinemayı doldururdu,
sigara içerler, bilet kuyruğunda itişip kakışırlar, benim yanından bile
geçemeyeceğim, bıçkın, yakışıklı ama nedense yine de bir eksiği olduğu
duygusunu uyandıran delikanlılara kafa tutarlardı, yıllar sonra o eksikliğin,
oradaki çocuklarla aynı yazgıyı paylaşmak, yani co-starring Yılmaz Köksal’ın
bir filmini birlikte izlemek tutkusu olduğunu anladım, küçüklerle bir şey
paylaşıyorsanız, o şeyin üzerinde söz sahibi olmakta küçük çoğunluğun hakkı
olduğu için, askerliğini bitirmiş büyükler, bu sinemalarda azınlıkta kalıyor,
eksiklik duygusu da gecikmiş avantürlük ve Clark çekme hakkının
yaşanmamışlığından kaynaklanır olduğu için, bunun bir sorum gibi onlara
yüklenmesine neden oluyordu. Seri görünüşlü, yanık yüzlü bir çocuk, ağzında
sigarada varsa herkesle kavga edebilirdi, bu durumun pişmanlığa yol açtığını
hiç görmedim, çoğunluk haklı oluyor ve bu çoğul kesim içinde, alış verişteki
velinimet kuralı işliyordu.
Bende Ayhan Işık’ı
severdim, kavga etmek yaşamım boyunca beceremediğim bir şeydir, buna benzer ve
alışamadığım şeylerde hep rol yapmış, hep böyle davranmışımdır. Ayhan Işık
zorda kalmadıkça kavga etmezdi, kötünün iyisiydi benim için, Yılmaz Güney’i hiç
sevmezdim ama bütün çocuklar, haylazlar, bıçkınlar, yaşının üstünde racon
kesenler, sportif bir şey gibi onu tutarlardı. İzzet Günay kavgacı değildi ama
onu da sevemedim, kavga etmemek, en iyiye düşkün olmamak, ya da yarı gülüt,
sonuna dek ısrar etmeden, vazgeçici, erden ipeksi ve kıyıda kalmayı kabullenmek
demekte değildi benim için, bu bakımdan Vahi Öz, Hüseyin Baradan ve Kadir
Savun’lu komedi filmlerine de asla bağlanmamışımdır, mizah da istemediğim
ortamlarda yaptığım bir roldü benim için, sonraları bu duygudan çok zor
sıyrıldım, istemediğimiz ortamlar o kadar çok oluyor ki, insan kendini
tanıyamaz hale geliyor. Sonradan iyi filmler yapan dönemin Yılmaz Güney’ini,
Seyyit Han filminden sonra affetmiş ve de hep savunur olmuşumdur, o sanatçı
anlamında idol olmayı hak eden bir çizgiyi yakalamıştır.
Cem Sinema’sında
toplam yirmi filme gittim mi bilmiyorum ama Yeni Sinema’da epey film izledim,
arkadaşlarım sinemaya ilişkin önerilerime saygı duyarlar, önerdiğim filmlere de
birlikte gittiğimiz olurdu. Bir keresinde Maymunlar Cehennemi’ni (Yeni
Sinema’da) izlerken ruhsal dengemi yitirip sarhoşlamış, evde kızkardeşim
kendime gelmeme yardımcı olduğu için bu dünyanın gerçekliğine ve olağan yaşama
ancak dönebilmiştim. Charlton Heston’un filminde Newyork Zafer Anıtı’nın yıkık
ve terk edilmiş hali yaşadığımız dünyanın somut değil soyut olabileceğine
ilişkin ilk dürtüleri uyandırmıştı bende, o günden sonra yaşama tutkum biçim
değiştirdi, daha görece alışkanlıklara sahip oldum, varlık, yokluk, din,
toplum, insani ve felsefi anlamda gözlenip sorgulanması gereken şeyler haline
geldi. Ama başkalarınca asla hissedilmeyen gizli uyumsuzluğumun cezasını çok
çektim diyebilirim, bunu da ötekiler gibi yalnızca ben bilirim.
Konuyu
değiştirmeden, Işık Sineması’na geleyim, bu sinema Cem Sineması’na bağlı bir
tarikat, onun bir dergahı gibiydi, yani aynı türün değişik versiyonları oynardı
burada, biraz daha özel ve belki türünün alt örnekleri gibi. Tugay Toksöz,
Tanju Korel veya yardımcı aktör olup da tek bir filmde başrol denemiş
oyuncuların filmleri oynardı bu sinemada;Yedi Dağın Aslanı (beğenmiştim),
Çakırcalı Efe, yeni parlayan Kartal Tibet ya da ‘Sarı Jön’e uyum sağlayamayan
izleyicinin üzerinde denenmekte olan antistarların filmi oynardı. Bende bu
ayrıksı ortamı sevemedim, bilet kesen adamı bile hoşgörüsüz, aksi biriymiş gibi düşünürdüm,
sevmek ya da bir şeye uzak kalmak zincirleme etkilere yol açar bilirsiniz.
Şimdi düşünüyorum
da Işık Sineması yalnız ve sevgiye gereksinir bir yermiş gibi geliyor bana, ama
ne yazık ki geçmişi değiştiremiyoruz... Bir de dikkatimi çeken şu oldu, bu
filmler hep kavgalıydı, acaba diyorum toplumun 1970 ve 80’lerde anarşi ve
başıboş bir ortamda sürüklenmesi tasarlanmış bir oyun muydu, ama benim aradığım
ani evet ve hayırlar değil, gerçekten derinliğine inilmiş sosyopsikolojik
yanıtlar.
Tüm bu olanları
özetledikten sonra benim için ‘Mahşerin Dört Atlısı’na gelelim; unutamadığım
ilk film Bir Aşk Yetmez’di, hala unutmuş değilim o kır menekşesini. O zamanlar
filmlerin, yönetmenlerin incisi olduğunu bilmediğimiz için yönetmenini hiçbir
zaman öğrenemedim. Film yaklaşık otuz yıl öncesinin, ama oyuncularının tümünü
adım gibi biliyorum: Terence Stamp, Julie Christie, Alan Bates ve son yıllarda
ölümünü duyduğum için, yine bana o
doyumsuz kır kokusunu anımsatan Peter Finch. Bir Aşk Yetmez’in yönetmeni Joseph
Losey olabilir mi bilmiyorum. Ama Julie Christie’ye göz koyan ‘köy ağası’ Peter Finch, çoban Bates’in için için kıza
aşık oluşu, düşlerdekinden yakışıklı
subay Terence Stamp’ı seven
Julie’nin aşkının karşılıksız kalıp, umarsızca içine kapanışı, beni canevimden vurmuştu.
Roller değişse de,
bende Gönül’ü seviyor, evlerinin önünden geçerken aynı Julie’ nin duyduğu
heyecan gibi Gönül’ü görürüm düşüncesiyle kalbim nicesine çarpıyordu. İnsanın
aşkını gölgeleyen her zaman güçlü ve duygusuz bir şeylerin varlığını o film
bana öğretmişti, bunu duyumsayabiliyordum. Bir Aşk Yetmez pastoral bir senfoni,
sarsıcı, dramatik bir filmdi, çocukluk aşkımdı o benim. Filmdeki gibi bende,
hiç bir zaman o aşkı yaşayamadım, hiç
bir zaman sevdiğime kavuşamadım. Yıllarca demir köprünün ilerisinde, susa
yolunun ötesinde, iki servi ağacının dibinde beni bekleyen hayali gözledim.
Yıllar boyu yanıp içime gömdüm sevdamı, hala düşlerime girer, o sevdanın, arı
duyguların özlemini ve geçen yıllarımı yitik bir hayal dünyası gibi anar
dururum. Biliyorum, ömrüm ilk aşkıma döktüğüm gözyaşlarının, dizginsiz kederiyle
geçecek, ilk ve son aşkımın arı hayaliyle avunup, bu dünyayı terk edecek, yeşil
bir daldaki, düşlerden güzel altın elmaya, tam ulaşacakken hep uyanacak, onun
yokluğuyla kalbimin bir yanı hep kırık, zaman beni tüketecek, silinip
gideceğim...
Özdekçi bir
hırsızın çalıp, ökçesiyle bir elmas gibi paralayacağı yaşamımda, beni etkileyen
diğer film Carlos Saura’nın Av’ı olmuştur 1987 yılında izlediğimi sanıyorum,
tam 32 yaşında Bir Aşk Yetmez’den belki de 20 yıl sonra, Av filmi bana, değil
aşkın, yaşamın bile olanaksızlığını bir gölge solgunluğuyla anımsattığı için
çok etkilenmişimdir. Av’da dört arkadaş,
ıssız bir dağda, öğle güneşinin vızıltısında ava çıkarlar, dağın
çoraklığı ve sıcak, ölüm duygusu veriyordur insana... Arkadaşlık dediğimiz şey;
iç dünyalardaki önlenemez, gizil düşmansılığın, dışa vurumsuz, sarsak temeli
üzerinde duruyordur. Aslında dostluk dediğimiz şey bastırılmış bir öç alma
duygusudur ve insanın iç güdüsü şiddetten başka bir şey barındırmıyordur ve
sanki yaşam, görünmeyen ürkütücü bir periyodun, uyumlu bir gösterisi gibi
algılanmaktadır, gerçek sonunda ortaya çıkar, herkes birbirini en vahşi biçimde
yok eder, öğrenilmesi gereken tek gerçekte budur. Diğer her şey sonu şiddete
varacak bir dizilimin, gizemli bir izdüşümü, bir yol verişidir, o kadar.
Bir zamanlar
kızıl tanrılar vadisi varmış... Allah’ın
kızı meleklerin yazdığına göre, sevdiğim üçüncü filmde Tarkovski’nin
Stalker’(İz Süren)idir, İki saati aşkın süren bu filmi şimdiye dek dört kez
izledimse de, içinde bulunduğum atmosfer gereği, ne yazık ki tam olarak
algılayabilmiş değilim. Ama ne gam, la minör sonatı bir kez duymaya görün,
Stalker’de bir tür Av’dır. Orada da insanın umarsız yalnızlığı, evrensel
şiddetin varlığı içten içe sezilir. İnsan bir bilgedir ama sonuçta teknoloji ve ulaşılan her serim, korkunç bir
parçalanış ve yok oluşun panoramik görüntüsünden başka bir şey değildir.
Yalnızlık ve evrensel şiddetin bir ucundan her zaman görkünç biçimde tutuyor
oluş, hep bir bitiş, yok oluş çağrısıdır. İnsanın uzaysıl yalnızlığı, uçsuz
bucaksız bir yok oluş duygusu ve bir o kadar kapalı ve karanlık bir
kozmolojinin kümesinde yaşıyormuşuz sanısı Stalker’in ana temasıdır. İnsanoğlu,
nereden geldiği belirsiz, nereye gittiğini bilmeyen kozmirajik bir yolcudur o
kadar. Ama durun, Stalker için sözü
uzatmak güç ister...
Son film ise
Fellini’nin Satyricon’udur. Bu film geçmiş çağların ve mitolojinin çağımız
insanı tarafından ne denli ustaca ve düşlerden de düşsel biçimde dile
getirilebileceğinin çok iyi bir kanıtıdır. İnsan bir filmde, bu denli eski
çağları yaşayabilir, bir film bu denli geçmişin bir yaprağına dönüşebilir.
Aslında sanılandan daha zor olan şey geleceği değil geçmişi düşleyebilmektir.
Gelecek size sonsuz alternatifler sunar, her yaptığınız insan anlağının serbest
dolayımından ötürü, uygun bir betime dönüşebilir. Ne kadar insan varsa o kadar
gelecek vardır. Ya geçmiş; öyle midir? Bir yandan geçmişe ilişkin elemanter
öğeler vardır elde, bir yandan da ortak düşlerimiz. Sözün özü Satyricon’da geçmişe bu denli görkemli, bu
denli uyumlu, bu denli masalca bakabilmenin, insanın düşüne ve sonsuzluğuna bir örnek olarak algılanması
dileğinden sonra, denilebilecek olan Napoli’yi değil, Satyricon’u görmeden ölmedir! Ama görüşler
farklı ve ayrı ayrı dünyalara bölünmüştür gezegen o başka!..
II
Dikdörtgenler
prizmasının önyüzünden bakıyorum Aias söylenine, beygiri kunnayan trampacı
Osman’ın yüzü gibi dünya, çirişli ve faylara bölünmüş. Diyor ki o dibek başında
‘Taş olarak öldüm, bitki oldum, bitki olarak öldüm hayvan oldum, hayvan olarak
öldüm, insan oldum. Hiç kötüye dönüşüp alçaldığım görüldü mü, bir gün insan
olarak ölüp, ışıktan bir yaratık, düşlerin meleği olacağım, ama yolum
bitmeyecek. Tanrıdan başka her şey kaybolacak. Hiç kimsenin görüp duymadığı bir
şey olacağım. Yıldızların üstünde bir yıldız olup doğum ve ölüm üzerinde
parlayacağım’. Gül parmaklı şafak dağlara değdiğinde, kaburgaları ışıyan Troya
atları gibiyim... Ovada çekirge
tulfuklarını topraktan söküp atarken bulgu ve algı sınırlarının dışına çıkmış
gibi söylemişti bunları.
Sonra yine dedi
ki, firavun Psambetik bir gün tanrının, samed,
kimseye muhtaç olmayan ama herkesin ona muhtaç olduğu bir varlık
olabileceğini düşlemiş, ilerde meleklerin, Hz Adem’in, kıblenin ve halik olan Allah’ın göründüğünü
anlamış. Su perileri ve orman cüceleriyle beraber avlandığı bir sırada, pelvise
sevdalanmanın incecik yolları ve Ermeni mutfağına ilişkin demir bir kitap
bulmuş, demir kitabı açtığında, iki zarif kelebek uçmuş yaprakların arasından,
kelebekler ormanda ıhlamur ağaçlarının en tepesine ulaştığında, korkunç birer
ejderhaya dönüşmüşler, ejderha ön ayaklarıyla, Apollon’un kalkanı gibi bir
kalkan tutuyor, ağzında alevden kılıçlarla orman cinlerine saldırıyormuş.
Firavun ateş püsküren tunç ayaklı boğayı boyunduruğa koşup, ejderhaları yenmiş
ve dişlerini bir tarlaya ekerek, dişlerden dev adamların olduğunu görmüş,
onlarla da savaşmış ve yenmiş. Kharitlerden üçü bütün bu olup bitenlere
tanıkmış, güvercin ayının yirmibirinci günü, defne bayramında her şeyi
anlatmışlar, kimseler inanmamış, yalnızca Kınalılardan İbrahim ve Araplardan
Hayriye, düğün ve ölüm zamanlarında kayalıklarda ki kyklopların bile insana
dönüştüğünü söyleyerek her şeyin olabileceğini söylemişler.
Zaten Araplardan
Hayriye’yi, Frig prensesi kılığında megaradan çıkarken görmüşlermiş site halkı,
onun için hak vermişler Hayriye’ye, çoban Paris gibi mutlu -atlet gibi çevikçe-
erkekleri tutsak eden yüreği tez nymphalar gibide, ipince olup, kutsal
korulukta avlanırken yakaladığı
erkekleri -tepegöz gibi bağlayıp-
bikrlerini bozarmış o.
Yapraklara yürüyen
su bahar tanrıçasının gözyaşlarıdır. Bir bahar ayininin dişil mayısı, soğuk bir
kasım gecesi evin, Astrid halanızın ölüsü sayesinde ısındığını bir düşünün. Her
tan vaktinde Hayriye’nin lagünün sisleri arasında kuşlarla koşuşup uçuştuğunu
biliyorsunuz. Su sinekleri ve yeşil kaplumbağalar eşlik ederdi onlara ve
kaplumbağalar ile minicik sinekler parkuru şaşırıp çarp! diye çarpışırlardı.
Yüz bin kalp atımı yaşayan sinekler ölür, yüzlerce yıl yaşayan kaplumbağalar
sağ kalırdı. Kınalı İbrahim olayı duyunca, yanına aslında bir malta haçı olan
İskariyotlu Yahuda’yı alıp Hayriye’yi aramaya çıkardı.
Mecdelli Meryem,
uzaktan akraba olduğu Hayriye’ye yardım duygularını esirgemez, İbrahim‘e yol
gösterirdi. İbrahim, Yahuda’ya Hayriye’yi aradıkları böğürtlenli suların,
taşların üzerinde şırıldadığı yollarda, modern çağ, mitoloji, engizisyon, maden
devri, gelecek ve uzaya ilişkin meseller anlatır, yanlarından üvendiresiyle
öküzlerini güden bir çiftçi geçerdi. Maria Magdelena’nın infaz edileceği gün,
İbrahim, Hayriye’yi ne kadar aradıysa da bulamadı. Paris’te o yapının önündeki
Greve Alanı o gün çok kalabalıktı, öyle çok insan gelmişti ki infazı izlemeye,
tiyatrolar izleyicisiz kaldı ve Fransız tarihinin yapraklarından birinin, başı
gövdesinden ayrıldı.
Sularla sevişme
vaktinde Hayriye kendiliğinden köye dönüp geldiğinde, o kadında; Marilyn Monroe
dudakları ve Caligula’nın gözleri var diyerek infazı ilençleyenlere
katılmadığını belli etti. Oysa Maria’nın kabrine gelen Münkir ve Nekir
melekleri ‘Jesse James’ide vurmuştuk’ diyerek infazın dünyevi değil uhrevi
olduğunu, yazgının değişmeyeceğini Magdelena’nın kulağına üfleyerek anlatmaya
çalışmışlardı. Hayriye bunu duymuştu ama, yalan böyle şeyler: Beethoven
caddesindeki ölü güvercin desem de la
Cerna ’yı öldüren tetiğin hareketini durdurabilir miyim, bir
sap buğday tesellisi bunlar dedi. Örnek mi: Bir gün her şeyi yok edecektir ama
o yine bakidir. Ne demek bu, aya tapan Sabiilerin dediği Haniflerden Kuş b.
Saide’nin Ukka panayırında Arap halkına söylediği ‘risaledeki’ gibi, Perikles
perilidir mi diyeceğiz. Klonlama yöntemi ile koyunlar kopyalandı, erkeklere
gerek kalmadan türlerin varlığını sürdürebilmenin yolu açıldı, mikroçiplerle
beyin birleştirildi, biyonik insana, biyorobota ilk adım atıldı, bir maymunun
(thesusun) kafası diğer bir maymuna nakledildi, başsız hayvanlar üretildi ve
insan için yedek parça deposu olarak kullanılmak üzere bazı canlıların
üretilebileceği (günahkar bir bedende birleşen dindar bir kafa)
anlaşıldı... Ama cennete mi cehenneme mi
gidecek bu yeni beden, kimin ruhu kimin bedenine egemen olacaktı, belli mi!..
İnsan ruhu
dediğimiz aslında beynin fiziksel fonksiyonlarından başka bir şey değil ki. Bir
kadının bedeniyle, bir erkeğin kafası
birleşince olabilecekleri anlayabiliyor muyum derken İbrahim, ‘İnsanların
tanrıya inancını belirleyen bir nokta varmış beyinlerinde T noktası deniyormuş
buna dedi’. Hayriye konuyu değiştirdiğini anlayıp, gencecik ama yinede varisli
bacağındaki kanı emen sülüğü eli ile çekip kopararak, kamışları sallaya sallaya
geçen akarsuyun içine fırlattı. Sülük aniden değişen konumuyla buz gibi suyun
içinde açılıp büzüldü ve epeyi bir şaşkınlık geçirdikten sonra akar suya ayak
uydurup parıldayan taşların arasından,
süzüle kıvrana yaşamının yeni yolculuğuna başladı.
Hayriye, sülüğün
kutsal sıvının içinde, kemankeşlik yapan bir sipahinin bedenine girebileceğini,
guy-çevganın hünernamesinde, Kantemiroğlu edvarına karşı savaşan bir kılıcın
moleküllerinden sayılarak, Moldovya boyarları arasında yer alıp,
bilisizliği bilgisinden ileri gelen bir
adamla, Ulah beyleri arasında yer alan bir tartışmada yere düşebileceğini,
tüvid, flanel, kanvas ile koton ve yünlüler arasında polarize olarak, Boğdan
voyvodasının, Dacia (Romanya) dan gelen
ve zengüle peşrevi ile karşılanmasında yer alan atların kuyruk sokumundan
girebileceğini söyleyip, görünmez ve bilinmez gücü karşısında sülükte bir
tanrıdır aslında dedi. En son 2121 Temmuzundaki Huş geçidi barışından sonra
Meksamerika diye bir ülkenin varolacağı gün, şifa niyetine şişe içinde, esir
pazarında da sülük satılacak diye bir de kahkaha atmıştı ki İbrahim ;
‘Kim senin yaranı çiğnemedi ki söyle? / Günahsız bir ömrün tadı ne ki,
söyle? /
Yaptığın kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen, / Sen
ile ben arasında ne fark kalır ki söyle?’
diyerek kederli
kederli güldü. Güldüğünü gördüm. Sonra
Hayriye, Kerguelen’de ayağına halka taktığım albatrosu Şili’de bulduk.
Onsekizbin kilometre uçmuştu, birde cismaninin ruhanisi var, artık aynı
bedendeki albatros, onsekizbin kilometre sonraki albatros mu sayılır. İnsan
bile her saniye başka biridir. Ve ama biz, birimiz; tüm insanlarız, insanlığız.
Ben tüm insanlığım, tüm insanlıkta ben dedi.
İbrahim, albatros gibi deniz kırlangıçlarının da göç ettiğini, göç
etmezse masallara göre ya aya gideceğini, ya başka bir hayvana dönüşeceğini, ya
da göllerin dibindeki peri kızlarından olacağını söyledi. Hayriye ortalığı
biraz daha kışkırtarak varlık sorulabilen şey dedi.
Ve İbrahim‘e
dönerek garip bir öyküde, bir hükümdarın İbrahim adında sihirbazı olduğundan
söz ederek, işte onun avucunun içine mürekkep dökerek oluşturduğu aynada, tüm
alemi görebildiğinden, geceleri hükümdarın; giderek savaşların, cellatların ve
kanlı infazların tiryakisi olduğundan söz edip, bir gün yüzü peçeli bir caninin
başını, baltayla uçuracak olan bir celladı izlerken, hükümdarın İbrahim’den
peçeyi açmasını istediğini, İbrahim’inde, tanrının hikmetine karışılmaz, kefaretini taşıyamam
diyerek buna karşı çıktığını ve hükümdarın olacakların vebalini kendisinin
taşıyacağına dair ant verdikten sonra; peçe açıldıkta caninin, ol hükümdarın ta
kendisi olduğunu gördüğünü ve celladın baltası iner inmez, sapsarı, cansız
başının, İbrahim’in yanıbaşına düştüğünü söyleyerek... Ve işte hükümdar sordu
ve o kendisi olduğunu anladıkta, bir varlık olarak sorunun yanıtını aldı dedi
ve erinçle gülümsedi...
İbrahim, Gentile
Bellini diye bir ressamın bir doğu hükümdarıyla, bir tabloda kanın akış
biçimini tartışırken, hükümdarın hiddetle bostancı başını çağırarak, hemen
oracıkta başını vurdurup, işte kan böyle akar dediğine tanık olduğunu,
ressamında hemen ertesi günü korkudan tasını tarağını toplayarak Venedik’e
döndüğünü belirtip, varlık yok olabilen şeydir dedi. Ve ‘Bütün ırmaklar
denizlere dökülür, bütün denizler birbirine açılır, öyleyse herhangi bir
denizde suya giren kişi; Ganj’da
yıkanmış sayılır dedi’.
Hayriye ise mürekkep aynasında, Avrupa ve ordular, Vandallar
ve Vizigotlar, Alarik ve baltalar, rahleler ve figürler, freskler ve suretler,
geceler ve usa sığmaz şeyler var dedi... Ay ve gece, ütopya ve tambur, okyanus
ve Merkür gibi.
İbrahim, yalnızca
sesine aşık olduğu bir kızı görmeden, yıllarca onun aşkıyla avunan bir
ademoğlunun varlığından söz ederek, Ecnadin muharebesinde de Heraklius’un hiç
görmediği bir haç için savaşarak, binlerce insanın ölümüne neden olduğunu söyleyip, suya düşenin
yalnızca düşlerin olması gerektiğini belirtti ve ‘bir haç düşüyordu suya’
diyerek, bakın birden anımsadığım bir şey var anlatıyorum dedi: ‘İlkel komünal toplum çağında, klanların,
ataerkil yada anaerkil öbekler halinde yaşadıkları zamanda, baskıyı sistemli
olarak uygulamak için kara bir cihaz, devlet adı verilmiş demir bir aygıt
yoktu. Elbette bazı uygulayımlar, önderin benyönetimi, onun özgeliğine ve
erkine duyulan saygı vardı, ama özel olarak salt öteki insanları yönetmekle
ilgili ve bunun içinde sürekli olarak donanımlı bir gücü buyruğu altında
bulunduran insanlar yoktu. İnsanlar yoktu...
Demek ki devlet eşittir insan demek
kökte. Ve devlet yok edici ise eğer, bilin ki sizi yok etmek isteyen insanlar
var karşınızda! Ama kitleler, özellikle yoksullar onu o derece soyut, bir öteki
anlamıyla tüzel yüklemlerle var sayıyorlar ki, ömürlerimiz geçiyor
uyanmıyorlar, uyanmıyoruz. Tanrı da karışmıyor buna, hiç bir şey demiyor, çünkü
devlet baskısını, kıyıcılığını bir Leviathan gibi karabasan oluşunu, çoğunlukla
tanrısal bir erkle süslüyor, öyle sunuyor!.. Tanrı bu oyuna alet oluyor... Ve
ama hiç sesini çıkarmıyor! Tanrı yoksulları sevmiyor!.. Yoksulların tanrısı
yok! Çünkü tanrı sınıflı toplumların ürünü! Sınıflı toplumlar var oldukça
tanrıda var olacak! Sınıflı toplumlar var oldukça yoksullar ezilecek!
Yoksulların kurtuluşu tanrının yokluğuna bağlı giderek’ diye bitirdi.
Hayriye, ama o
Melik’dir, Kuddüs’tür, Selam’dır, Mü’mindir, Müheymindir, Azizdir, Cebbardır,
Mütekebbirdir, Halikdir, Baridir, Musavvirdir, Esma’ül Hüsna’dır, Hakimdir
dedi. İbrahim ise sütunlara oturmaktan sıkıldığını belli eder gibi veya yakuti
bir zamanda akan bir girdabın fısıltısı gibiydi.
İşçi arılarla dolu
bir kovana girip çıkıyorum, girip çıkıyorum, kılavuz bir gün soluk benizli
kuzeylilere, kuzeylilere, saraydaki yakut kabzalı bir kılıcı överken, överken,
bakmak ile görmek arasındaki ayrımı kavrıyor, kavrıyor ve arkadaki duvarda
fışkıran kanı görüyor, görüyor, o günden sonra bir kılıcı anlatırken,
anlatırken, onu tutan elide, elide, kesilen gırtlağı da, gırtlağı da anlatmaya
başlıyor.
Rus prensi (knez)
İgor tüylerle dolu papağıyla yanımdayken, Toledo çeliğinden kılıçlarımızla
önümüze geleni ekip biçiyorduk der. Hayriye: Varlık işte ancak böylelikle
insanda zaman ve özgürlük olarak kendi alınyazısını belirler ve insanoğlu
‘hiçliğin vekili’ sıfatıyla ‘varlığın çobanı’ olur. Tüysü ve içrek algı. Öyle
ki tanrı yok diyorum, anında bir dogmaya dönüşüyor. İşte bir soyutlama!.. Korsan gemisi Akdeniz’in dibine gittiğinde, o
artık Romalı bir savaş gemisinin malıydı. Romalı kaptan Suriyeli bir kervancıya
kumar borcunu onunla ödedi. Suriyeli kervancı üç deve parasına onu Sudanlı bir
esirciye sattı. Sudanlı esirci onu asla satmak istemiyordu, aşırı sarhoş olduğu
bir gecede kaçarak, aşk tanrıçası Afrodit’in tapınağına sığındı. Yaşlı ve bilge
bir baş rahibe onun öyküsünü dinledi ve onun kişiliğinde, tanrı katında düzenlenmiş bir tansık ile karşılaştığına
inandı. ‘Sudan öcünü alan küfler, zamanı yemekte olan küller ve granit pençesi
göklerde yüzen küpler gibidir’ diyerek, şimdi bu ne anlatmak ister dedi.
İbrahim; bilinmez çocukların ölüm çığlıklarını yüreğine
kaydeden katiller, katil Myra’nın binlerce çocuğun elinden oluşan portresi,
kasap dükkanını aratmayan parçalanmış inekler, ağızdan, kulaktan cinsel
organlar fışkıran ikizler, dev boyutlarda sergilenen kurşun yarası, tüm
insanlığın öyküsünü içeren çadırlar, ağızdan anüse dek iç organlarda yapılan
videotik yolculuk, sebze meyvelerle cinsel organlara göndermede bulunan erotik
enstalasyonlar, Quinn’in içini kendi kanıyla doldurduğu büst, inek leşi ve
canlı karasineklerin yarattığı yaşam-ölüm zıtlığı, Mueck’in gerçek boyutlarını
küçülterek yarattığı silikon ölü baba, çifte ırmakların çizdiği yaylar, funda
yapraklarıyla kaburgalarını kırbaçlayanlar. Adanın toprağından çıkardığımız
kadın yontusu, kızışmış çiftleşme mevsimleriyle, yavan tövbe törenleri, kör
ayna, dağ tepelerindeki sunaklarda bilenen taş, balta, metal yağmurlar, kralın
gözdesi Sadalmelek, muska, dişi keçi, Galiçya, Markap yıldızı, Kevser denizi,
Haris yıldızı, sulafat, Şehak gökparı, Samanyolu-Hacılar yolu, Mirfak (dirsek
yıldızı), atın omuzu, Kaf, Segin parıldağı, Şeytan-Algol beşgeni, Erboğa,
Pompa, Mizan (terazi) yıldızı. Pluton yani Hades...
Hayriye: Çiçero Roma’sının önemli ziyafetlerinde tavus
kuşu yendiğini, İsa’dan altmışyedi yıl önce, tavus kuşu yetiştiren bir
Romalının bazı bilginlerden fazla para kazandığını, Kelatakan dağını çevreleyen
yağmur ormanlarını, meleklerin kanat çırparak döndürdüğü dünyayı,
yıldızlararası kıskançlık olaylarını, kelebek dişli kadını... X. Yüzyılın
İranlı başveziri Abdül Kasım İsmail kitap koleksiyonunu öyle severmiş ki,
geziye çıktığı zaman tam yüzonyedibin cilt kitabını dörtyüz develik kervanla
ardından taşıtırmış, hatta bu develere alfabetik sırayla yürümede öğretilmiş,
böylelikle aklına esen kitabı bulması da kolay olurmuş. Mısır kralı III.
Ptoleme, İskenderiye limanına yanaşan her gemide bulunan kitapların bir
kopyasının da kütüphaneye verilmesini zorunlu kılıyormuş. Kopya, elyazma
oluyormuş. Allah, İsa kılığında otuzüç yıl yaşamış. Kumpas kuzeytacının olduğu
yerde, evet, Tukan yıldızı da var, tenor uykusu da, Adıge dili lehçeleri ise,
Natuhac, Sapsığ, Hak’uc, Bjeduğ, Hatıkuay, Kemguy, Yecerakoy, Mamhığ, Mehoş.
Doğu Adıge lehçeleri ise, Kaberdey, Mozdok Kaberdey, Kuban Kaberdey ve
Besleney’dir. Kontes du Barry, Brissac dükü ile yaşadı. Fransız devrimi
sırasında dükün başı kesilerek kontesin penceresinden içeri fırlatılmıştı, bir
süre sonra kontes de yakalanıp idam edilmişti.
Hayriye ve İbrahim aynı anda dedi ki: Dünyada gerçekleşen
ölümden başka ne var. Uzaktan uzağa, eflatuni, aşık olurlar, İsa’nın dikenli
tacıyla süslü arsalar alırlar, kesinlemeden uzak yüklemlerle felsefe yapıyoruz
sanırlar. Görüyorsunuz işte; Ilion köknarları ve Lübnan sedirlerinin arasında,
elimde Venüs çiçeğini koklayarak dolaşırken Haberci Merkür geldi ve canımın
(ruhumun) alındığını bildirdi. Enoch’un kitabı gibi, hangi geyiğin dili bu suya
değdi. Vikingler parayı sayarken öyle dalgın olurlarmış ki, düşmanın kılıcı tam
parayı sayarken vururmuş Viking’i. Ben düşüncenin kendisiyim, bir örümcek başka
bir örümceğin ağına yakalanabilir mi, Cem diyor ki; ikinci üçüncüyü geçerse ne
olur. Sayılar sonsuzda birleşir her şey gibi, uzamdır zaman...
Çocuk, suskunluğu
bozarak, hipermetrop uzağı, miyop yakını görmezmiş, peki yaşamda birini
yeğlemek zorunda kalırsak, hangisini yeğlemeli dedi, adam, yakını göremeyen
uzağı hiç göremez, hipermetrop yeğdir diyerek güldü. Çok saçma dedi çocuk.
Adam, boş ver, yazın dediğimiz şey ‘Acente’ tutkusundan başka bir şey değil,
hoş görmeliyiz diye yanıtladı...
...
Durgun kasabada,
kız elindeki kitabı bırakıp pencereden dışarı bakmaya başladı, bir adam at
üzerinde geçiyor, at kuyruğunu sallayarak sıcak öğlede sineklerin zulmünden
korunmaya çalışıyordu. Kızın yüzü ergenlik sivilceleriyle doluydu. Bir tepside
çayla odaya giren arkadaşı, ‘Camdan Kalbi’ izledin mi dedi. O da ‘cenaze arabasıyla
pikniğe giden kız kurularına’ taş çıkartırcasına, evet ama beğenmedim dedi,
ötekisi okuduğun meretten iyidir deyince, tamda şu tümcelerden gözünü ayıran kız; sende mi dedi!.. Çıkarken güldü öteki: Oda öykümü be! Erik kurusu desen daha iyi!..
(Kızmamak gerek,
belki izlediği filmler bu hale getirmiştir onu! Beyaz perdenin suyundan
içenler, yeryüzündeki yaşamlarını unuturlarmış).
ÖYLÜ-İÇİNDEKİLER
1- Demir Kitap
(Haikular vardır)
2- Sjolsky
(H2S,Bir güz öyküsü, Van kulu ve Adam
öyküleri vardır)
3- Gülsüm (Silinmeyen bir yıldız şiirleri-21
adet, Haberci ve Gülenay şiiri vardır)
4- M1 (HİÇ
adlı deneme vardır) STRES GEZEGENİ ve Vlademir BURKONY kısa öykü var, Eşsiz Hazlar (Harry
Mathews) deneme var
5- Kalemakelame
Aynı adlı öykü vardır, silgi adamın
öyküsü var.
6- Belge 2’de Cem’in 9 adet şiiri vardır.
7- M’ de Bentley vardır. DÜŞ vardır. MÜLÖ vardır.
Asteroid vardır
8- Köylü, sahife 2, Cem’in kitap adlı şiiri var.
Köylü Bir kış
masalı adlı öykü var Bulgu sınırları var.
Dereye dek
inmişlerdi ama- Bir bahar ayini adlı öykü var.
11- M2 de Kohutek ve Kardiya şiiri vardır.
12- Deneme’de Meşhur var Okeanos var
13- M 2’de Köpek adlı öykü vardır
14- Kaydet de YOL adlı öykü var. Yazgı var
15- Kalemakalea I’ de Kripto adlı öykü var
16- Hasan’da Acente var
17- M4 de Kuş adlı öykü vardır.
M 3’te Gorgonlar
ve Eleştirad var.
19- Vespanianus’un Anıları kalemakelaenkukua 2 dedir.
20- Filizlenen gün ışığında, Mağara adlı öykü
var.
21- Deneme de Arabistan var.
22- M’de Koru vardır.
23- Köylü (Aforistika- Hulki Aktunç-Eleştiri)
24- Köylü, Kırkbirkere Kırkpare - Eleştiri
25- Köylü’de , Devam ve Romantik Hareket ve
Kuşevinin Efendisi, Sarı Zarf , Pusudaki Ten var.
26- Dereye dek inmişlerdi de Poe! Bir Garabet Meleği var.
27- Van kulu, köpek, yol, kripto, hiç, yazgı, acente,
kuş, okeanos, asteroid
28- M 3 de Giden ve Kalan’a Bir perde eleştirad ve (M 3
de) Füssli Aforizmalar var
29- YILBAŞI GELİYOR’da Enis Batur Elma var.
30- Cem'de Negatif İmge eleştirisi var
DEMİR KİTAP
31- Demir kitapta yol ve Yazgı öykü tamam selmaya
verebilirsin
32- Denemede arabistan
var bitti son kez gözden geçir
33- filizlenen gün ışığı mağara var TAMAM
34 Hasan da acente var TAMAM
35 kalemakelame I de Kripto var TAMAM
36 kalema kelame 2
Vespanianus anıları va bölüm VIII de 2 şiir yazılacak tamam
37 kalema kelama kendisi kalema adlı öykü var
çatal
kuyruk var kötü düzelt
40- MIII Gorgonlar tamam
41 - M IV Kuş öyküsü var tamam
42 - M koru var tamamla
43 szölsky I Van
Kulu var Tamam
ÖMER CEM DEMİRCİ
1989 İstanbul
doğumluyum, Yeşilköy, Halil Vedat Fıratlı İlkokulu 5. Sınıf
öğrencisiyim.
Tatilde gezmek, resim yapmak, kitap okumak ve şiir yazmak
sevdiklerim arasındadır.
Bilim Teknik ve bize sanat sevgisi aşılayan Milliyet
Sanat Dergisi
ailece izlediğimiz dergiler arasındadır. Bende bu sevgiyi
şiirlerimi
göndererek sizlerle paylaşmak istedim.
Sevgi ve
saygıyla...
ADRES
Yenidoğan
mahallesi
45/3 Sokak
Çebi Apt. No:8
Daire:11
34760 Zeytinburnu/İSTANBUL
Tel: (0212) 582 29 03
ÖMER CEM DEMİRCİ
6/B
No: 58
NEVRUZ
“YENİ GÜN”
Yirmibir Mart
geliyor
Dünya ‘Barış’
günüdür
Doğudan esen yele
Doğan güne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Yakıyorum ateşi
‘Ol’ diyor ulu
tanrı
Sevincim ve
coşkumla
Kutluyorum doğumu
Nevruz işte bu
demek
Kaldırarak başımı
Öpüyorum dünyayı
Hepimiz kardeşiz
biz
Yeryüzüne merhaba
Nevruz işte bu
demek
Kucaklayıp toprağı
Dağlar göller
ovalar
Çiçek böcek
tarlalar
Tek bir Adem Havva
var
Nevruz işte bu
demek
BİR KIŞ SÖYLENİ
‘Kefernahum’da oturan Nefertiti,
Halifeler Tarihi’ndeki av sahnelerini okuyamadan ölmüştür’
I
Avcı ormanın derinliklerine dalıyor, kar düşlerdeki gibi
yağıyor, kuşlar tüneklerinden ağıyor, akrepler ölümlerini görüyor, anılarla
yüklü görkünç çığlıklar, işitilmesi olanaksız ninniler gibi ormanı sarıyordu.
Avcı ormanın ağzındaki kulübesine döndüğünde, bir kızıl tilki, iki tavşan, üç
ördek, dört su samuru, beş kunduz, ayrıca incecik ayakları omuzlarından sarkan
bir karaca vurmuştu. Kızıl tilkinin gözleri kırpışıyor, su samuru kıpırdıyor,
ördeklerin boynu uzuyor, tavşanlar avadanlıklara çarpıyor, karacanın kulağından
ılık bir kan sızıyordu...
Dağın doruğunda öyle kar yağıyor ki, kar yuğumları içten
içe kabaran coşum ve taşımlarla, dertop olup patlayarak yarıklardan süzülüyor,
apak fırtınaların ürkünç esimiyle, sanki yaratanı da sürüklercesine yamaçlardan
kopup kayarak, ta aşağılarda, ceviz ağaçlarının, yaşlı köknarların zamanla
köhneyip kocadığı koruluğa, ağarak, dolup taşıyordu. Ve saatler sonra,
topraktaki nice tuhaf canlılar, kıvıl kıvıl kurtçuklar, karların üzerine
çıkarak, minicik kalmış ağaçlara, tüylü dallara tırmanarak, hayranlık veren bir
dirim ve coşkuyla yaşamlarına kavuşuyorlardı.
Ovanın kıyısında bir köy var. Kışın, durağan, akçıl
havasında, toprak damlı evlerin aralarından, kelterli kısa bacalarından, göğe
karışan dumanlar süzülüyor, küle bezeli göğün altında kimi zaman, tek bir
insan, aşağıda, ovadaki kararan noktalara doğru çınlayışlarla haykırıyor, çok
sonrada umarsız, boyun büken edalarla elini kolunu sallayarak öylece kalıyordu.
Ovanın her bir ucundaki köylüklerden dumanlar yükseliyor, her bir köşedeki
evleklerden tütsüyen duman sanki sonu gelmez akışlarda gezinir gibi, önce
birbirine yaklaşıyor, sonrada ağır aksak aradığı yolağı tamda bulmuş gibi
göklere doğru kıvrıla kıvrıla yükseliyordu. Çiğ dolu tarlalarda böcekler
koşarak, kayarak, taklalar atarak yuvalarına kaçıyor, tilkiler arada bir
durarak uzaklara bakıyor, sonra inanılmayacak denli dalgın, tin tin,
sapaklardan, taşlı yollardan dönüp, tepeleri aşarak kovuklarına
yaklaşıyorlardı.
II
Aristo’ya göre kekliğin durduğu yer, aşağıdan bakarsan
yukarıda, yukarıdan bakarsan aşağıdadır. Ve söylencelere göre kuğular ölümüyle evli kızlardır. Taze
genler aracılığıyla bilgilerin aktarıldığı kunduzlar dile getirir: Avcıların
çocukları korularda genellikle baştankara avlar. Tan atımında çiftelerin sesi
tepelerden tepelere süzülerek ovayı dolaşır, beygirleri, eşekleri, köpekleri
ürküterek, köstebeklerin, farelerin, yılanların, ağaç diplerinde kümelenmiş dağ
keçilerinin ve ırmağın altın kıyısında gizli ceylanların bir an durup, ovaya,
tepelere ve dağlara bakarak çakılmışçasına duruşundan sonra, aynı alışkanlıkla,
uykularına, kıpırdanışlarına ve mırıldanışlarına dönmesini sağlardı.
Kar tavuğu karda görünmez. Kan lekeleri inci olup karlara
düşer. İz olup uzayıp giderde neden sonra tazılar sökün eder. Avcı kanı sever.
Kanı içer. Ölü tapar. Kin tutardır. Aramızdan biridir, çevremizde dolaşır.
İçimizde gezer. Ağlar. Tanrıya yakındır. Emeğe inanır. Yazgıya boyun eğer. Düz
ayaktır. Zamanı yadsır. Ve bir gün, avın avı olacağı ürküsünü taşır.
‘Yüce dağ başında
bir top kar idim
Yağmur yağdı güneş
vurdu eridim’
Avcı ormanın
içlerine doğru yürüyordu.
Avın yaklaştığını
düşleyen bir avcı; kendisini gözlüyordu.
III
Suriye kralı Zahelin’e ait kedi, altın işlemeli çanağı
kaybolunca açlıktan öldü. Köyde Topal Halit vardı, Blackwell’in Siyasal Kuram
Ansiklopedisi’ni okurdu. Kurnaz bakışlı tanrılardandı. Bize bol bol Aristo’nun
mantık oyunlarından sıralar, Şaşmazlar’ın evine giden
yolun aşağısında durur, bakın bu yol yokuş, yokuşu çıkıp başa varınca da, bakın
bu yol iniş derdi. Sonra Zenonvari bir tavırla bastonuna yaslanır, paradox dolu
bilmeceler sorarak, bizleri şaşırtır dururdu. Bu ayaklı ansiklopedinin, köyün
altlarında ot kümeleri arasında ölüsü bulunduğunda, uzun zaman öldüğüne
inanamadım. O her şeyi bilen ve görendi, çocukluğumun bilgesi, erenler yücesi,
bir soylu dervişti. Bize, Süller, Hançalar, Zeyve, Bekilli ve çok uzaklardaki
Selcenli’ye gittim dediğinde, biz ona tüm dünyayı dolaşmış gözüyle bakardık.
Işıklı göllerden, aynalı sazanlardan, zeytinyağlı lambalardan, suda yüzen
yılanlardan söz ettikçe, bir evliya dinlermiş gibi gözlerine bakar, ta
Hadım’dan yardıma koşan Bozoklar’ın, Ayanlar’ın katledilişine nasıl seyirci
kaldıklarını, Kıralan’da yapılan deve
güreşinde altta kalarak boynu kırılan devenin sahibini nasıl aldattıklarını, İcikli’de
hem kadın hem erkek olan bir köylünün tuhaflıklarını, Meler’in adının, keler
(kertenkele) bolluğundan değil, koyun kuzu çokluğundan Meler kaldığını,
Çıtak’ta keçilerin nasıl çabuk boy attığını ve Çivril’de hep çılbır denen yemek
türünün konuklara sunuluşundan dolayı Çivril adının kaldığını aktarır durur,
bizde edalı yürüyüşlü bu topal yalvacı ağzımız açık dinler dururduk.
IV
Daha uzun yazmanı dilerdim, daha çok şey anlatmanı,
anlatmaya değer şeylerin yok mu, neler yapıyorsun, neler okuyorsun,
yalnızlığının dolambacında neler var. Gerçeküstünün kıyılarında gezindikçe
neler yapıyorsun. Hep söylerim bu dünyada kayda değer tek şey sanat, güzel
şeyler yazmak, üretmek, bulmak... Çok ünlü bir yazardan bir anekdot var,
ironiktir ama ben şaşmaz bir doğrulukla bakarım sözüne, sana, tam nerede, nasıl
kullandığını aktaramam, ama aşağı yukarı şöyle bir şey: Düşün, kahvenin birinde
bir dolu insan var -görüntü belli- işte ünlü yazarımız oradan geçerken diyor
ki: Aslında bunlar yaşamıyor!
Bundan daha korkunç ve ölümcül bir çağrışım olabilir mi
yaşam için... Ne diyeyim ‘Seni bilemeyeceğin kadar çok sevmek isterdim.’ Şafağa
bakarak ülküsünü kucaklayan çocuk kızlar gibi çok seviyorum seni. Ütobik.
İspanyol gemiciler okyanusa açılıp başka toprak ve denizlerin haritasını
çizerken, kimi zaman majesteleri ve sevgilileri için küçük bir adacık
çizerlermiş haritaya, başka bir zaman başka bir denizci o adayı bulamayınca, bu
durumu bilen bir başka gemici gözünü ufuklara diker ve; ‘O Armelita’nın adası’
dermiş. Bana bu rüyayı ağından sarkarak bedenimde dolaşan örümcek gördürmüştü.
Fareli kapanı mahkumun suratına bağlayıp işkence yapan ve salya sümük dolaşan
Çinliler gibi, Dekabrist ruhum işte böyle yalpalıyor. Oysa Monsieur Lapalisse
gibi olmak ne iyi: ‘Yağmur yağarsa gökten su düşer.’ Ne denli gülünçse de acı
çekmemek için ‘İşte bütün mesele bu!’ diyorum. Eskiden gözyaşı vardı, sevgiliye
dil dökmek vardı. Trojan atlarıyla virtual araçların kart ağaçlarla savaşına
döndü yaşam. Renksiz, kokusuz, tatsız bir sıvıcıl. Düşüncesiyle dünyayı ayağa
kaldıran bir bilge, ölümüyle önemsiz fısıldaşmalara yol açıyor artık günümüzde.
Her şey tuhaf, ben 7 yaşındayken, babam 49 yaşındaydı ve benden tam 7 kat çok
yaşamış ve görmüştü. 35 yıl sonra, o 84 ben 42 yaşına gelince, nasıl oldu
bilinmez o katlar yok olmuş ve zavallı bende, babamın yarı yaşında olan koca
bir tomruktum artık. Benden 7 kat çok yaşayıp gören babam, şimdi nerede, zaman
neden yok oldu, yaşadıkça tükenip, hiçlenen bir şey mi zaman.
‘Yüzyıllar
öncesinden kalmış tapınak
Yitmiş yanık bir
dağın sisli kıyısında...
Tahtında ağlayan
yalnız bir kral
Arar solgun yüzünü
suların aynasında’
Ne Füruzan hanımın tavus kuşuna dönmesi, ne Talokan’da
insanların ölmesi, zaman karşısında hiç bir şeyin önemi yok. Ne Judas’ın ağır
kirpikleri, ne Tibet’teki iri vahşi keçi, ne kürede noktaların merkeze
uzaklığı, ne güller, ne kırlar, ne atlar, ne zambak kokulu topraklar, ne derin
ürpertici kıstaklar, ne sıvı helyum ısısında duran kimya, ne Vanuatu devleti,
ne Kephissos çayında, mızrağıyla, güneşli çimenlere uzanan tanrı, ne ‘Aganta
burina burinata’ ne baharda kunnayan Trampacı Osman’ın atı, ne kör Tiresias’ın
Liriope’ye ‘Si se non noverit’ (Yeterki kendini tanımasın) deyişi, ne leylak,
makas, fitil, mavi, hiç, her, hem, sümbül, can, ayna, horoz, mayıs, fidan,
lamba, barut, akasya, demet, mantar, yulaf, kümes, fistan, palamut, ıspanak,
lahana, ıhlamur, kamyon, mayo, buket, kasket, tuzak, beton, kep, tank, berber,
peçe, kanca, kart, salça, pırlanta, şapka, kanarya, soba, şubat, nisan ve vişne
sözcüklerinin dilimizden olmayışı, ne su kolonunda yürüyen organizmalar, ne
düşüncenin hedonist çılgınlığı, ne manyetik canlılar, ne dış bükey pervazlar,
ne kutsal dürtüler, ne kıyıcı lav sfenksleri, ne çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmayan maymunlar, ne algısı olanaksız fiziksel dünya, ne kıpırdamadığı için
kuşların yuva yaptığı buffalolar, ne ölünce kılları büyüyen insanlar, ne
öküzler gibi otlayıp, saçları kartal tüyü gibi uzayan Aboriginler, ne hiç bir
şeyin hiç bir zaman yinelenemeyeceği ilkesi, ne aynada yüzüp duran kesik baş,
ne buzdan saydamlığı güzelliğin, ne savaş, ne utkuların kozmirajik bir avuntu
oluşu...
İç savaşta Roma lejyoneri bir yurttaşın kellesini uçurdu,
döşeme taşlarına yuvarlanan kesik baş, öldürücüye şunları söyleyebildi: ‘Ergo
quisquam me magisodit quam ego’ -Biri benden, benim kendimden nefret ettiğimden
daha çok nefret ediyormuş meğer.- Ne ölenin İsa’dan önceki ilk hıristiyan
oluşu, ne alt alta her şeyi toplayıp, her şeyi çıkaramayışımız, ne iki yıldız
gibi parlayan gözlerine bir türlü bakamayışımız (Paros mermeri gibi ak yüzlü Bakkhos’un),
ne kim bilir nerede ‘Per oculos perit ipse suos’ -Onu öldüren kendi gözleri
oldu.- deyişi, ne aynanın bronz karanlık suyu, ne cehennem ölüleri, ne yeryüzü
tanrıları, ne adamın ikizi olduğu sanısıyla omuzlarına kocaman bir demir küre
koyuşu, ne tilki yüzlü eskil adamlar, ne bir yüzyıl yaşayıp ölen atamız Ömer...
Bakın; Psyke odanın karanlığında kandille bana doğru
yaklaşırken yüzümü yaktı. Ve Eros kuşa dönüşüp yitti; Melusine’nin balık olması
gibi. Diyesim ne Küba denizinde kızıl zambakların açışı, ne iki çift gözü olan
Phanes, ne ölü çocukları elinden tutup göklerde yüzen ay, ne Narcissos’un
hayali, ne ormanın kırk delikanlısının kışkırtmasıyla ölen Sezarlar, ne imge
kovanı, ne karşıtlar barınağı, ne özgürce karşı çıkabileceğim bir tek tanrı kaldı
deyişim, ne Maenadlara korku salan kralları, ne tulumba fitili, ne güvercin
tüyü, ne iksion çarkı, ne uğuldayan fırtına, ne Dis’in armağanları, ne Cicones
kadınları, ne içilmeyince gücenen sular, ne şiirin gizil evreninde Osmanlı
miti, ne karanlık Thomas’dan kötü
belirsizlik dizisi, ne kehribar içine hapsedilmiş taşlar, ne de bir kış
söyleni...
Değilse de, belki her şey şu, yani ‘Regina Coeli’
duası...
‘Cennetin
Kraliçesi, neşelen, aleluya
Taşıdığın çocuk,
aleluya.
Göğe yükseldi,
aleluya,
Bizim için tanrıya
dua et, aleluya
Tanrı gerçekten
göğe yükseldiği için,
Neşelen, mutlu
ol,
Oh Bakire Meryem,
aleluya.’
Amin...
Her şeye amin.
Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize
yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları
ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının
gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar gibiydi.
Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan, Fener’e,
Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep birbirinin
aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün
tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi
neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması
diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir
evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin
görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki
ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve
sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama
sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı
durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile
görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime
girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu
arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi,
ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından
baktığımda, sırtında siyah, küçük bir
noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı
anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve
sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı
olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar,
aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi durakaldım,
Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne yazık ki
yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu. Okuyuşların
Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li
yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden
sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde
konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı,
derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap
var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir
ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere
benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için
bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar.
Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok
ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri,
kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu,
ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para
yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak
yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık
dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını
bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak,
güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir
kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin
bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim;
Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel
Yayıncılık. Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı,
kitapseverler için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan,
aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi,
öykü içinde öykü barındırıyor, dahası
pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca
tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm
üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor
ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha
umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha
şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her
kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta
kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı
için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir
zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku ve
dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur
dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın
sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir
abartı diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy
dikiyor ve diyorsunuz ki insan
yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin,
düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en
günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz
yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık
olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:
Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna
inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta
sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki
gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki
aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda
başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni bir ad
bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o
yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım
ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve
düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun
kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan
umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da
otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar
/ Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek /
Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap
okuyunuz...” &
*Aforistika ya da
Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba
günleri geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için
beddualara da göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam
antolojisi üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün
belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve
bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat
halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü
benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim
bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat
nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü
ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve
eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin
olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan
yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla tartışmalar
içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte sanat anlayan
içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi ortadan
kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak için çaba
göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde kültürel bir
kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda bulunmak
gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda olağanüstü
yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı, buda bizim
çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı eden kısır
tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı eksende Yahya
Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi içlerinde de
gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel açımlamalara
varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir üretimin
çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek sanatın
her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler, sanatın
temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi
metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul
gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın
olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat
anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler
hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra
Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı
sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı
okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai
Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam
ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden
haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin
bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin
yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak,
kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi
gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son
günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar
diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu
kimilerince yazınsal bile sayılamayacak
kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil.
Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor,
yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi
yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz
hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin,
hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı
sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz
(böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu
yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını
sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak
karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu
yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle:
‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez
olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi
var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden
başlamak? Niçin konuşmanın gereğini duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir.
Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından
başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış
noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler?
Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin
kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer
alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona
ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle
soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu
düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler
ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları
burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp
gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin
(kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla
organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek
isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler,
yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için
değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var
mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden
bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri
sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış
uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı
kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin
çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir
böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl
tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var
kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim;
Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir
şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine
attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın.
Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı
bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda
duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa
ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun
yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak.
Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve
Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama
ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta
insanın ve kitapların ataları vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için
‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu
kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar
çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye
ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum /
Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup /
Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve
‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin,
gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir
beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı
insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden
bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına
yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler
çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey
diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca
izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde,
Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye
dek duymadığınız, Walter Benjamin’le,
Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin
ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika
demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar
kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir
yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları
alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek
başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’
yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey
söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o
yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri
okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz,
herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba
diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken,
diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu
düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir
sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife
pantolonlu, uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis
Batur’mu diye düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan,
sessizce geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık
düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da
‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla
buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir
Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç
bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir.
Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir
çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını
verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki
hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve
kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir
esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini
çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve
taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son
perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu
olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye
hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un
Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı.
Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer
Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala
katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın
dili en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i
aşkın sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir
araştırma yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur
verici!.. Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski
sözcükleri inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem
orijinali, hem de Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak
demektir. Dillere açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu
en iyi yapan yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur
külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy
gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden
biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun
kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!..
Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün
dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak
Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir
kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey,
yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem
çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir
yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek
canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre,
demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf
Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu
minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı
düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek
istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur
şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki
Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor
iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne:
Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz
düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar güvertede.
Tek torun
onları izliyor:
Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra
kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve
büyükbabam:
Ölüme takılmış
kilitli birer pervane.
Bir ben varım,
toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama
zinciri için
tükenmez hazırlık.
Hava, her zaman
ucundan bağlı
kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum
boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz
burkuluyor. Bursa-Karacabey arasındaymış
Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız
Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü
kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu
hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün
yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı
sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım
var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle
çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur
diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum.
Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır
diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin
gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye
bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin
sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti.
Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;
Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar
Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir
dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde
‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı...
Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis Batur
*Sel Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok
şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan
bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp
gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları
sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda
döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla
soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin
meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri
bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu
içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her
şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye
ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters
orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları
Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla
kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü
sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son
zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik
Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik
sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya
başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım
‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik:
Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların
açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu
durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak
(sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da,
ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de
eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin
tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış,
Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken,
Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da
Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal
romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de
Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta
kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep
bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının
adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap
uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın
peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında
doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için,
okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu
kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk,
aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak,
alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında,
caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden
‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah
evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi
düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap.
Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size
ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun olanaklı-olanaksızlığını
anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği için;
okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve zengin ama
iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için, ‘seyahat
onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş
başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla
kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının,
Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek,
esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den,
Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve
hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan,
Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler,
canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges;
‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le
doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve
yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’
içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar
bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız,
Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket,
‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu
‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en
gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’
düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /
Alain de Botton /
ULUS FATİH
*Sel Yayıncılık /
335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her
şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu; isimden,
resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi
kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba
kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak,
o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres
yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık
kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi
kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol,
‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir
çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca
yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki;
kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma,
yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine
yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini koymadan
tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup gidebilir; her
kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki Kuşevi’nin Efendisi
yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu konuda bir mesel
aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte öncüsü olan
Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş ki insanlar
Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar olmuşlar.
Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu bırakılarak,
Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu unutulmuş ve konu
bir tür paradoksa, sonrada meselleşip,
bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio, (yazar ve bir yapıt olarak)
yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden arta kalan küçük bir anektoda
dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle bir sonla karşılaşabilir.
Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba
İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı
Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’
demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu;
içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş.
Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp
biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir
gerçellikte süregiden, konsertant bir
kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un
bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak
hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek,
ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor,
oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam
yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın
duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi
düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce
haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her sözcüğü
kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık tutuyor.
Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin, dördül,
kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama, som
sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz, pütürlü,
çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından, denetsiz bir
çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma uygun yollardan
biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var İlhan Berk
gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan ‘olaycılar’da var,
aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da olduğu için, ‘çok
satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün en
popüler, önde gelen
şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi hareket
edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun
alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu
Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek,
yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli
palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi
çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır
gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun,
Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var ki
gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın,
Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine
ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir
karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması,
ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor,
okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski
bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz
Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı,
yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor
diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek,
bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında
bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para,
pul, zul diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın
nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam
3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin
içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü,
öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu
satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi,
E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir
geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki
ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz
rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın
günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak
yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları
kararlıkla uygulayabilsek!.. En iyisi
‘bilincin türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış
ve derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını
benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış
bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler,
adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin
gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele
aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu
dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan
bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim
değiştiriyor
Daha kötüye, daha
kötüye, daha kötüye...
Ama onların
arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No
me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335
Sahife ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni
olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun
dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da
dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da
hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü,
Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda,
çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri
karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder,
‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi
‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü
çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel
dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan
öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre
Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden
yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap
ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden
bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer
veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin
ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar,
nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı
karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla
karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve
işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için
postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik
bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü
daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan,
görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini,
bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki
bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu
kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu
kültürün devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile
sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor
ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini
anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de;
ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan,
Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda
olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir
fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı
öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir
aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını
açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp
giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda,
sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip
gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın;
yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın
mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin
birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi
deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının,
hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini
simgeleyen bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp
televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi
ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik,
masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir
tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu,
ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir
soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını
avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle
aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu.
Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata
işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti.
Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü
buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış
gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları
yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi
okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını
her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar,
iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor,
uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus
görüyorsun, Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da
yaşamıyorsun ya! Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!...
Korent’den geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra
onun ‘Sen’ olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin
başında kayalara kazma vuruyor, kırmızı
su fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun!
Kenan surlarına varıyorsun, Cebrail
içindeki damarları çekince
yoruluyorsun!.. Çünkü hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip,
sevileceğine inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup
saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım
yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da
kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı
eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün
doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş
sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada /
denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin
/ artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların
dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir
sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan
gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak /
Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp /
yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden /
Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri /
denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son
kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde
olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte
sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan
uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100
yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik
karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış,
dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip
bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah
kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla
karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o
denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat
yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları
sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan
‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen
tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve
tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki
evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz...
Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar
mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı
kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar
mıydı... Modernite adına çekinmesek,
neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim
kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık.
Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi
herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan
düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın
(belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş,
onu körlükle cezalandırmış olursun ve
onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice
insanında usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel
oluyorsun. Yeri gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz
kere tövbeni bozmuş olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama;
Tanrının bile inanmayan için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı
‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla,
İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e
kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri
bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini
irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz
önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça
aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el
sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at
koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve
birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler,
Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler,
Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını
senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için
Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece
Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek
kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi,
Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve
her şeyi buna göre yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu
gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda
düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj
sunuyorum; ‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da
karşımıza çıkar; nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın
sakıncalarıyla karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an
karşıtıyla tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir
başka deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘
Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz
yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini
dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece
dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci
ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa
maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen
bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği
kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu
geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında,
göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir
Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut
faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız;
çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden
iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu
tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı
biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole
çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca
cinselliğin metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır
ortağı olmuştur artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında,
zifaf gecesi ilk kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...)
tıpkı at sidiği gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine
yetkeyle dolu görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak,
yıllar geçtikçe ne bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır
geriye. Kolejdeyken dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino,
yaşlandıkça güçten düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik
miktarı azalmakla kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için
harcadığı tüm çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye
dönüşmüştü sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle
penisin cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ,
yalnız görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen
altyapısıyla da sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik,
güçlü erkekliğin yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.;
çünkü uzun ve uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor
Urbino ise, tıpkı karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda;
zira, ne kadar dikkat ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve
gelişigüzel akan sidiği küvetin kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan
idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün
değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp,
öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot;
‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı
arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri
de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu
gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti.
Kardeşi hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya
işerken, çişi tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç
bir yağmura yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir
‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş
özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih, Katerina,
Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen cinselliğin
gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G.
Lorca, (Davut’un oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir,
yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak
demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle-
kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir
ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire
bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan
koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman
şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş
sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök
kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam
balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin
kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana
ilişkin her
şey kabulüm.’
Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS
FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı
vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik
dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu
zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce
‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe
yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun
‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım,
okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez
karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı
başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin
bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım,
hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan
akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu
gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de
önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır,
elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında yaşamakta
olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden kaynaklanmaz,
bir kitap elimize geçtiğinde, gerçekte
tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize gönderildiğini
düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek düşünmeyiz,
düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey gibi gelir.
Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş,
dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın
başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını,
varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu
kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi
ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir
kitaplarındaki yaklaşımlarmış. Ona göre
yolculuklara çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve
sözcüklerden kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden
geçme... Bu şair ve ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında
Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı
Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç
olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu,
ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık;
‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın.
Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda
sayabilirsiniz, bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere
güveniyorum. Cephede her şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında
yalnız bırakmayacağınızı umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin
beni onların arasından. İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve
size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin
doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal
öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde
okurlara sunuyor. ‘Aya hayranlık
duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ...
‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine
alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın
oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten
sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...
önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe
yaramaz düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof
Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem
düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır.
Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların
olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da
bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı
insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir
hakarettir. Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor
görme ve aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları
sizden ayıran hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun
ortaya çıkışına neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan
kötülerin ve küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir
sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra
olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi.
Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik,
bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç
bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok
sorunludur. Kendi türündekiler gibi
meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük
kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir
bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa
Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım
ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz,
bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini
hepimiz biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün
etkileyebilmemiz için, artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın
okyanusunda yüzüyor olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek
içinde, yüzlerce küçük ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var
ki biz hala sansürleme ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme
peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya
çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift
hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden
koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor,
çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı
göğüstekinden daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama
hala ayakta, körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek
bir defa sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma
eserini;atıyor, atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin
yaratıcısı, doğada alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın
atardamarları ve damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye
kandan, alyuvar ve akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her
soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek
benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar
ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N.
Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana
Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız
kaldığını, esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete
dönüşmesiyle, -masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim
aslında bir fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde
edebileceği gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini
savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden
önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan
yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın,
daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün
yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır,
yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’
/ Kıpırdamazdık / O’ da
doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında
paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye
sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85
Sahife
YILBAŞI GELİYOR123
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor,
Yılbaşı geliyor.
Herkes seviniyor.
Bütün millet
coşuyor,
Küçük ağaçlar,
dallarında süsleniyor.
Bütün hayvanlar
yuvasında seviniyor.
Bütün dağlar,
karla kaplanıyor.
Küçük balonlar,
Yerlerde patlayınca.
Çocuklar,
seviniyor.
İsmet Tarık
Demirci
KUŞ
Şu kuşlara bak
kuşlara ne sevimli kuşlar
Sabah akşam durmaz
cıvıl cıvıl sesleri
Her gördüğümde bir
daldan bir dala
Konarlar şu tatlı
kuşlar
xxxxxxx
Aman kış gelmesin
kaçar bu güzel yurdumuzdan
Viik!Viik!sesleriyle
ne güzeldir bu tatlı kuşlar
Tatlı, neşeli,
sevimli kuşlar
Yazlarda hep
ağaçtalar.
İ.TARIK DEMİRCİ
Ulus Fatih
(Demirci) 1955 yılı Denizli doğumludur. Öğrenimini 1985 yılında İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirerek tamamlamıştır. İlk şiir
kitabı Priamosoğlu
Hector’un Ölümü’nü
1989 yılında yayınlamış, ardından 1991’de Leandro’yu, 1995’te
Sonsuz Küs Aias’ı
ve 1997’de Doğa Söylenleri’ni yayınlamıştır. 1993 ve 1997 yılları arasında
Detay adlı yazın dergisinin (17 sayı) yayınını üstlenmiştir. Son
şiirlerini “Io”
başlığı altında,
öykülerini ise ‘Demir Kitap’ adı altında kitaplaştırmayı düşünmektedir.
Adem - Havva
ve
ELMA
Geminiler yıkıldı.
Yeryüzünün gündemi öylesine değişti ki, zor oyunu bozar derler... Kozmolojide
İkizler anlamına gelen Gemini’yi dilerseniz ‘dünya gemisi’ biçiminde de
yorumlayabilirsiniz!.. Yıllar önce Tevrat’ı (Kitab-ı Mukaddes) okumuş büyük bir
şaşkınlık geçirmiştim. Oradaki zeytinyağı değirmenleri, Hebron ve Galile
yöreleri, uzun saçlı İsa, sepetle kurtarılmış Musa, koç yerine adak olmaktan
kurtulan İsmail, yoksulluk ve yakarı içindeki İbrahim, oğullar oğulu Zekeriya,
İshak, Yakup ve asa, Tur-u Sina... Havari grupları, Pavlus’un Mektupları beni
hayretten hayrete düşürmüştü. Nedeni, olayların 1970’li yılların İsabey
kasabasında geçmiş olabileceğiydi. Çal ilçesine bağlı bu kasabada, anlatılan
yoksulluk ve hırpaniliğin, olaylara (adı da uyumlu İsabey) neredeyse tıpatıp
uyduğuydu. Bir kez köyde zeytinyağı değirmenleri vardı, çıplak Çökelez dağı,
kolaylıkla Golgotha ya da Zeytin Dağı olabilirdi. Kandiller, tek göz haneyler,
toprak damlı evler ve uzun gecelerden bol bir şey yoktu!.. Yoksulluk
diz boyu ve sayısızcana da günahsız kız vardı. Daha neler; köye özgü deliler, körler,
dilsizler, bir peygamber edasıyla gezinenler...
Peki 2000 yıldır
dünya değişmemiş miydi... İsabey’de zaman durmuş; ama bu arada Usame bin Ladin,
Çin sınırındaki Vahan koridoruna da ulaşmıştı!..
Sözü uzatmayalım,
komünizm, tinsel ve bastırılmış şiddete, kapitalizm bedensel ve açık şiddete
dönüştü... Yeni dünya düzeni hiçbiri olamıyor... Gerçek ve elle tutulur bir
ütopya üretemeyecek insanoğlu, Bataille’in (yanılmıyorsam) dediği gibi ‘Dünyayı cinayetler tarihi olarak ele almayan
o cinayetlere ortak demektir’ hep böylesine bir dünyayı yaşayıp gidecektir.
İnsanoğlu
düşündükçe kendisinden uzaklaşır ama düşündükçe
kendisi olabilmeli, bu paradoksu aşmalıdır. Örneğin, evrende görünen
maddenin görünmeyene oranı % 1imiş ve evrenin % 99’u görünmeyen maddeden
oluşuyormuş. Gene sistemimizdeki tüm maddenin %99’unu salt güneş barındırmaktaymış,
ama güneşimiz galaksimizin minik (ortaya yakın) güneşlerinden biri sayılıyor.
Diyesim evrende % 1üzeri 11’in 1’i bile değiliz. Gelinde Voltaire’nin
Mikromegas’ını anımsamayın!.. İsviçre’de, bir elektron çarpıştırıcısı tünelinde
deney sonunda oluşacak kara deliğin dünyayı yutmasından endişe edildiği için,
deneyin bütünüyle hiç bir zaman gerçekleşemeyeceğine ilişkin bir yazı
okumuştum. Demek istediğim şu, evrendeki yerimiz ve tanrının bize verebileceği
değer bakımından kendimizi bir daha gözden geçirsek iyi olur diye düşünüyorum.
Kendi içimizden değil, kendimize dışımızdan bakmayı eylemleyemediğimiz sürece;
bu dünya çorak, kuru ve ölü... Geminiler içinde son söz şu; Kafesteki aslan,
bakıcısından güçlü olduğunu bilmez, bakıcı, kafesin içindeki aslandan güçsüz
olduğunu bilirmiş. Geçmişte Rodos heykeli yıkılmış, İskenderiye kütüphanesi
yakılmış, Manhattan kabusuda böyle bir şey, üstelik öngörüp, Maymunlar
Cehennemi’nden, Matrix’e kadar hep bunu hayal ettiler. Gök dürüldü, düşün
diline, tanrının eli karıştı... Uzayı düşlüyoruz, uzay orada var, dünyanın öbür
ucuyla iletişim içindeyiz ama ışık sizi sonsuza dek birleştiriyor, atomu
parçalıyorsunuz, zaten atomlardan yapılmışız. (Belki uygarlığımızı da gözden
geçirmek gerekiyordur). Yayın organları, mekanik hayvan sevgisi döneminin
başladığından söz ediyor, Papa alanlara
çıkıp, ‘Tanrı hepimizi korusun!’ diyor, bizde Arjantinliyi yadederek, bu dünya
belki de bir düş deyip konunun içinden uzaklaşmak istiyor olabiliriz.
Şimdide başlıktaki
‘Elma’ meseline gelebiliriz, konumuzla ilgili sayılır, çünkü yaratılışımız ve
hatta çile dolu bu dünyaya atılışımızın nedenlerinden biride biliriz ki
Elma’dır. Elma, Enis Batur’un son romanının adı, simgesel anlamda Elma ismini
vererek romanın konusuyla ilgili
bağlantıdan da uzak kalmamayı düşünmüş Enis Batur. Öncelikle Elma’nın bir roman olup olmadığı
tartışmasına girmemeliyiz, çünkü yazarına da buna benzer kaygılar yüklendiği
anlaşılıyor. Enis Batur tam bir edebiyat lordu (Lord İngilizce’de hangi anlama
gelir)
Acı Bilgi’den
sonra, Elma’yı yazarak yazının hemen tüm boyutlarını prelüdlerle selamlıyor. Bizdeki eleştirinin
çerçevesi şu: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilmeyenler bile yazıyor.
Yanıt: Noktalı virgülün nerede kullanılacağını bilenlerde yazmıyor! Bu ülkenin
sonsuz bir edebiyat denizine gereksinimi var. Sanayi, turizm, tarım ve de
sanatın diğer kollarının da bir denize gereksinimi olduğu gibi. Bırakınız
yapsınlar, bırakınız geçsinler. Nicel birikim olmadan nitel birikimden söz
edemeyiz ve aydın despotluğu dediğimiz yakınmalarda, kuyruklu yıldızımızın bir
iki yi geçmemesinden ileri gelir. Ne zamanki Bitlis’te de kitap basılır,
kanımca, Asiye o zaman kurtulur!..
Enis Batur’un
romanı, Paris sefiri Halil Şerif Paşa’nın gerek sifilis ve gerek diğer
sayrılıkları nedeniyle yaşamdan uzak kalması ve bunun verdiği sezgisi güç
melankoliyle ressam Coubert’e bir resim ısmarlaması sonucu, süregiden olay ve
olguların dile getiriliş biçimiyle yaratılan, dokunaklı ve bu durumun
oluşturduğu bir düşkıran ve gizli umarsızlığın sergilendiği garip bir ruh
halinin, temelinde üzünçlerle dolu serüveni diyebiliriz .Bunun yanında öznel
yorumlar, derin bilgiler, özlü analizlerle süslenmiş sayfalarda dilediğiniz
gibi gezinerek her zamanki söylediğimizi, yani salt size ilişkin romandan
edinebileceğiniz, özgün ve eşsiz izlenimlerinizi, kendi imgeleminizde
çoğaltarak dünyada kimsenin sahip olmadığı biricik ve bambaşka bir Elma’ya
sahip olabilirsiniz. Enis Batur’u anlatmaya ne gerek; o gene okurlar için,
yazın adına, yeryüzü adına; başka yeryüzleri, başka dünyalar, yaşanmamış, düşünülmemiş
bambaşka ve erişilmedik algı kapıları yaratmakla içiçedir. Yazarları severiz,
bu öyle bir şeydir ki, olası nefretimiz bile sevgi dediğimiz o ipekten kozanın
içine girdikten sonra oluşur, bir hayal dünyasına kavuşmak onu yaşamak için,
kimselerin farkına bile varmadığı, gelmiş geçmiş en büyük bulgu olan
işaretlerin diliyle, kargacık burgacık sembollerle, okyanuslarda yüzüp,
gökadalarda gezinirken, sevdiklerimizin yüzünü anlamların derinliğinden çekip
anlağımızın içinde gezdirirken, birdenbire satırların yazarıyla ayrı düşeriz,
keşke şöyle yazsaydı, ya da şöyle yapsaydı gibi... Bilmez miyiz ki, bir yazar,
bir okuru, bir insanı nasıl bu denli etkileyebilir, nasıl düşüncelerimizi
kışkırtıp ‘atlandırarak’ şiirin, öykünün, romanın bir bireyi haline getirir
bizi. İşte olası nefrette o zaman başlar, çünkü yazarın dünyasına girmiş, o
klanın aktöresi haline gelmişizdir. Orada, sevmek, sevilmek, ihanet etmek,
ihanete uğramak, kısacası hayat vardır, aşk vardır. Orada, sevilmek sevmek,
ağlamak gülmek; orada olmaklığın mutluluğundan, sevabı ve günahıyla bir kitap
ülkesinin yalvacı olmaklığımızdan kaynaklanır. Ne mutlu ruhunu bir yapıtla
değişebilene...
Romanın sonunda,
romanın teması ‘Dünyanın Başladığı Yer’ adlı tabloyu Halil Şerif Paşa, Paris’e
ressam Coubert’e geri götürüyor. Yapıldığından beri açıkça sergilenip
asılamayan
tablo (bir
vulvanın tuvali kapsaması) gerçekte de ressama geri döndüğü için komplekse
kapılmadım desem yalan olur. Kederli Paşa, resmin yasak, sanatında şüphe
uyandırdığı bir toplumun içinden gelerek, ne yazık ki tabloyu asıl sahibine
geri vermek zorunda kalıyor, iç görü bu olsa gerek. Yaşadıkları, düşündüklerine
ilişkin açılımlar kitapta sayfalarca var ama ‘mahremde olsa’ bir tabloya sonuna
dek sahip olamayışı son derece dramatik, hatta içler acısı sayılabilir. Ne
diyelim, onu anlamaya çalışalım: ‘Garip
bir selintinin, devintisi içinde
sürüklenen, kimi tansıklı açıngılar, düşlemleri olanı doyurmaz. Ürkül uzamda,
bir kasınç içinde gelen ve düşünsel olanın izleği üzerinde durakoyan insanoğlu,
aynaşık ve bakışımlı ortamla, sayrımsı ve belgit olanı, karasıl ve durağan
olanın kayağanlığıyla özdeşler. İnsan cılızdır, bunun gibi üzücül durumlarda,
bir ürküşüm ve gerim içinde, kendi adını ünleyen ve gehennavi bir bekleyim
sanısıyla, tek tip düzlem içinde bulunmayı sevecek olan organizma, zamanın
dışında, iyicil, umulası hiç bir sonuç elde edemez. Tan esiminin kızıl
çakıntısında, şiddet çizgilerinin büküntüsü kayşar ve büyük bir istençle gök
dürülür ve bulutlar çözümsüzlük içinde bürgülenir. Kırçıllaşmış pöstekide,
soluğun ve tozun cirit attığı anaç yüzyıllar, gelecekteki anılarımıza dönüşecek
terminlerle kolkola, yumuşak iniş
yaparlar, derişik ve kayağan bir irintide, gezegenin leylak büklümlerini bir burgu
gibi delen yürek, kendi kanının kapsantısı içinde köpürüp, sürüklenerek gelir
ve bizcileyin çığlık atan ayırtkan sığır sürülerinin kasçıl boynuzları üzerinde
tiksinçle durur. İnsan doğmuştur...’
...
Kimilerimiz
alışkanlıkla, her kutsal metnin bir esirgemeyle başlamasını, her edebi metninde
bir şiirle bitmesini isterler!.. Ama sorun bir şiirin dile gelmesi değil,
yazılanın Elma’ya, dahası ‘Dünyanın Başladığı Yer’in ruhuna oldukça uygun
olmasıdır: ‘Bir ağaca çıkmak için
soyundum. / Çıplak bacaklarım kaygan, nemli kabuğa sarıldı. / Çarıklarım dallarda
yürüdü. /
İyice yüksekte, / ama yinede yaprakların serin
gölgesinde; / ayrık bir çatala ata biner gibi bindim, / ayaklarımı sarkıttım. /
Yağmur yağmıştı. / Düşen damlalar tenimde akıyordu. /
Ellerimde yosun lekeleri vardı, / ayak
parmaklarım ezik çiçeklerin kırmızısına bulanmıştı. /
Rüzgar içinden geçerken, / güzel ağacın yaşadığını
duyuyordum. / O zaman bacaklarımı daha da sıkıyor, / aralık dudaklarımı bir
dalın tüylü ensesine yapıştırıyordum. (P. Louys) Elma bir yanılsamanın romanı belki, geçmişte yaşanan bir
düşün belki de bugün kırılmasıdır. Halil Şerif Paşa başına gelenleri o günde
yazmak istemiş olabilir ve dayanamayıp belki de Enis Batur olarak yeniden
dünyaya gelmiştir, belki de Enis Batur 1860’lı yılların Halil Şerif Paşası’dır. Gerçek nerede, düş nerede ah bir
bilebilseydik...
Ama demek ki bir
‘Elma’ bir ‘Dünya’ demek. O dünyadan içeri girmekte biz okurlara düşüyor, tıpkı
Adem ile Havva gibi...
ULUS FATİH
Elma* / Enis Batur
/*Sel Yayıncılık / 157 Sahife
Bir Tarih Göçü
FANARİ'DEN FENER'E
"Metafizik
bir sorguyla, tozun içinde kafalar yuvarlanıyordu. Betimde; Osmanlı hidivleri,
Kıpti patrikler ve sufi kadınlar vardı. Geometrinin bitimsiz estetinde, tinin
tinselliğinde, Miken parası gibi buruşuk, sarı ve solgundular. Sıfırın
altındaki bir zamanda; 9 diye bağırmak istiyorlar, ama gırtlaklarından ancak
'Tokuz!' sesi çıkarabiliyorlardı. Yinede senkronizeydiler. Bulutsuz bir Flaman
göğünde, baktığı şeyden kaçmaya çalışan melek, onlara yardımda bulunmak
istiyor, Demir Atlar Ülkesi'ne vardıklarındaysa bir yalvaç önlerini keserek;
'Burada hiç bir şey yokken aşk vardı ve her şey yok olduğunda gene aşk
olacaktır' diyordu. Ürkütücü ıssızlıkta,
evcil hayvanlara dönüşen insanlar, kelebeklerle, kör yarasaların sevişmelerine
tanık oluyorlardı. 'Bakır arılar, çinko yılanlar ve iblisin iğrenç kuşları'
sütleğene övgü diye bağırıyor, atlı tatarların sırtına binmişler, Zinderud
ırmağının kartalı gibi suya inmişler; erklerin tek karşıtı, gündüzün terörüdür
diye çığırıyorlardı!.. Akreplerin kokular süründüğü, zigguratları gölgelerin
bürüdüğü bir zamandı. Epiktetos dehşetle önerince, aklına gelen herkese parola
soran azatlı köle; Roma avlularındaki -boynu vurulacak!- ölüm cezasından
kurtulacaktı... Demir pabuçlu hayaletler
dolaşıyordu. Elen ruhlu stoacı bir galeri dibinde bana yaklaştı ve Einstein
eşittir, Marx çarpı Camus üzeri Camus diye bağırdı! Puhu kuşundan bir mesih
gözlerimi gagalıyordu. Kenter biçemle; ey kaplanlar, biz ak bulutlara kandık,
ak toynaklara inandık dediğimde; suları bol Tarnak ırmağını geçen Bukefalos,
canhıraş bir sesle Kandehar'a vardık diye haykırdı ve keçi şarkılarıyla
birlikte, körpe kapılardan geçip, ün, şan ve fener alaylarının içinde
-sessizliğin sesinde- yüzyıllar ve yüzyıllar süren uykumuzdan uyandık!.."
....
Tarih atlasları
çocukluğumuzun düşlerini süslerdi. Kapağında Oğuz Kağan, Timurlenk, Alarik'in
börklü başı, yıldız kayması gibi uzayan bıyıkları ve körüklü çizmeleriyle,
aslan yeleli atların üzerinden kükrerler veya ayaklarının altına uzanmış
haritalara dev gibi adımlarla basarak, ellerinde gürzleri, demir uçlu
mızrakları ve kalkanlarıyla, alevden bir soluk olup kıtalardan kıtalara sanki
kanatlıymışcasına uçarlardı... İç sayfalarında ise kör adam başları, derelerde
çaylarda hala karşımıza çıkan kil tabletler ve Grek burunları, inanılmaz uzun
yüzleriyle, güzellik kavramının yalnızca bir soyutlama olabileceğini
anladığımız İnanna'lar Kleopatra'lar, Nefertiti'ler vardı. O zamanlar Ogüst ya
da İskender'in son derece etkileyici mermer büstlerini, gladyatörlerin
bilinmeyen bir dünyadan gelmiş gibi, görünmez tunç bedenleriyle kolezyumda
döğüşlerini ve Asya steplerinden, Avrupa içlerine ilerleyen Hunların (altın ordularının)
birer birer tükenişini, çocuk imgelemimde yıllarca gezdirerek bende gönül
eylemiştim. Hiç kimse insanların ne yiyip ne içtiğinden, tekerlerin neden ve
nasıl devindiğinden, fermanlara mürekkebin nereden geldiğinden söz etmiyordu.
Sanki Allah yapısı ordular, taştan, demirden 'mermiler' olup, kağıttan kıtaları
çayır gibi eziyor, yem yemez, su içmez atlar dünyayı bir baştan bir başa kat
ediyordu. Sorulmaz sorulara, dile gelmez yanıtlar vermeden yıllarımı geçirmeye
katlanıyor, Alpaslanların, Cengiz Hanların, Yavuz Sultanların çadırları yakıp
yıkan, krallara diz çöktüren, zalimleri süründüren coşkusunda başım sarhoş
bende ufuklara yürüyordum ki, bir şey oldu: Çocukluk aniden geride kaldı...
Zaman yönünden asıl çarpıcı olansa, bağımsız bir düşünceye varmak ve başka
şeyler, başka kavramları algılayıp, karşıtların çelişkisine ulaşmaktı. Uzun
sözün kısası: Her ülkenin bir kahramanı olduğunu anladığımda içimdeki bütün
kahramanlar ölmüştü...
Tarih bu anlamda,
bir 'ekin genosidi' ve bir altüst oluştan bileşik olduğu için, her çocuk
dünyaya gelirken, yazık ki bir kültür korozyonu teslim alır, sonra bunun
Şekspiryen bir oyun olduğunu anlayıp kurtulmak isterse de, artık çok geçtir,
acımasız çark işler ve; ya oyunun kurallarına teslim olur, ya da oyunun
kuralları onu yok eder. İster kabul edelim, ister etmeyelim, yaşam bunu bizden
ister...
Bu konuda Davut
gibi doğruyu söylemek, veya eğrileri doğru görmek ya da olanı biteni sevda ile
kabullenmekte kâr etmez, binlerce yılın genetik tortusuyla, yüzyılların
tarihsel birikimi, 'karşı koymak bile bir çeşit işbirliği sayılabilir'
mantığına 'esatir' okutacak biçimde işler ve dünya yuvarlağı -tek başına- bir
Don Kişot ceninine dönüşene dek! yukarıdaki tüm kahramanları, tüm ulusları ve
tüm uygarlıkları bir değirmen gibi öğütmeye devam eder. Geriye insanın kendini yok etme
alışkanlığına, savaşa, savaşlara ve beyhudeliğe ağıt yakan şiirleri okumak
kalır. İşte masum insanların nereden nereye sürüklenebileceğini gösteren
(Malvinas Savaşı'yla ilgili) bir şiir:
Garip bir zamanda yaşamak yazgılarıydı
onların. / Ayrı ayrı ülkelere bölünmüştü gezegen, / her birine bağımlılık
duyulan, her biri tatlı acıların, / kuşkusuz şanlı bir geçmişin, / eski-yeni
geleneklerin / hakların, haksızlıkların, / kendi efsanelerinin, tunçtan
atalarının, yıldönümlerinin, / halk avcılarının ve simgelerin zenginlikleriyle
yaşayan. / Savaş için elverişliydi bu gelişigüzel bölünme. / Kımıltısız nehrin
kıyısındaki kentte doğmuştu Lopez, / Ward ise, sokaklarında Rahip Brown'un
dolaştığı / kentin varoşlarında öğrenmişti İspanyolca'yı / Don Kişot'u okumak
için. / Öbürü Conrad'ı sevdiğini söylerdi, / adını Viamonte Caddesinde bir
sınıfta duyduğu. / Dost olabilirlerdi, oysa yalnız bir kez karşılaştılar / o
çok iyi bilinen adalarda. / Her biri Kabil'di, her biri Habil. / Birlikte
gömdüler ikisini de. / Şimdi kar ve kurtlar tanıyor onları. /Anlayamayacağımız
bir zamanda geçti / Burada anlattığım öykü... (J. L. B. Çeviri; Cevat Çapan)
İşte bu öyle bir
yakarıdır ki, Orhan Türker'in, Sel Yayıncılıktan çıkan Fanari'den Fener'e adlı
kitabı bütün bunları düşünmemize yol açmış olup, kitapda tüm bu hayıflanmaların
köhne izleri, adsız sansız yitip gitmiş heimatlosların kavruk yüzleri ve
onlardan arta kalan eşyalar, kanepeler, koltuklar, kiliseler, ayazmalar ve
artık duvarları yankı bile vermeyen okullar kol gezmektedir. Totalde, hilal ve
salibin körebe oyunu diye adlandırabileceğimiz bu hay huyun derin acısı kitabın
içine tarih öncesinden kalmış bir dürtüyü sarmalamış kehribar kokusu gibi
sinmiş olup, yalnız okuyanların değil 'duyan' larında gözyaşlarını içine
akıtabileceği bir mendil, bir gözyaşı şişesi, dahası sizin anlayacağınız
Konstantinos Kavafis'in ruhu gibi; 'intihar karası' öylece elimde
durmaktadır!.. Fener'de seslere benzeyen sesler, dokununca küsecek, gölge
düşünce büzüşecek çiçekler yok artık. Dikkatli gözlerin üzülmekten kendilerini
alamayacakları şu satırlara bakın:
'...I. Dünya Savaşı'nın getirdiği ekonomik çöküntü ve yaşanan siyasi
gelişmeler yüzünden bu tasarı hiç bir zaman gerçekleştirilememiştir. 1980'li
yıllarda bölgenin kıyı kesimindeki büyük yıkımlardan sonra, sahil yolu geniş ve
düzgün biçimde açılmıştır. Fener'e günümüzde bu yolun devamı olan Haliç
çevreyolu köprüsünün bağlantı yolları ile de gidilebilir. Eskiden beri var olan
üçüncü bir yol ise pek kullanılmamıştır. Fatih, Draman-Fethiye yöresinden de
Fener'e inilebilir. Ancak Fener'in Rum halkı büyük ve kalabalık Müslüman
mahallelerinden geçmeyi göze alamadıkları ve belki bir işleride olmadığı için
her zaman sahil yönünden Fener'in tepe mahallelerine çıkmayı tercih
etmişlerdir.'
Panayia
Muhliotissa Kilisesi içinse şunlar yazılı: 'Meryem Ana'ya ithaf edilmiş olan bu
kilise, halk arasında Muhlio veya Kanlı Kilise olarakta anılır. Fener'in
tepesinde, Haliç'in görkemli manzarasına hakim bir konumdadır.. Fener'in
günümüze kadar ayakta kalan en eski kilisesi olan Muhliotissa'nın en büyük
özelliği Bizans'tan günümüze değin Rum-Ortodoks tapımının kısa aralar dışında
hiç kesilmemiş olmasıdır. Başka bir deyişle sultan ordusunun İstanbul'u
fethinden sonra yok olmayan ya da camiye çevrilmeyen ve her zaman Rumların
elinde kalan tek kilisedir. Aynı zamanda 7. yüzyıldan beri varolan ve 1204
yılında Haçlıların İstanbul'u işgallerinden sonra tahrip olan Ayia Efstalia ve
Theotokos Panayiotissa manastırlarının yerine olasılıkla 1285 yılında: Bizans
Prensesi Maria Paleologina tarafından yaptırılmıştır..Söylenceye göre Bizans
İmparatoru Mihail Paleogolos'un gayri meşru kızı olan Maria, sosyal ve siyasal
nedenlerle İstanbul'dan uzaklaştırılmış ve Moğol Han'ı Hülagü ile evlendirilmek
üzere Moğollara gelin gönderilmiştir. Moğol Hanı'nın ölümü üzerine yıllar süren
maceralarla İstanbul'a geri dönen Prenses Maria, Fener'in tepesinde eski
manastır kalıntılarının bulunduğu bu araziyi satın alarak Meryem Ana'ya ithaf
edilen bir manastır kurmuş, kendiside ölümüne kadar buraya kapanmıştır. Bizans
halkı zamanla buraya Moğollar'ın gelini Maria'nın kilisesi ya da Moğollar'ın
Meryem'i Kilisesi isimlerini yakıştırarak 'Maria Ton Mongolon' veya 'Panayia
Ton Mongolon' biçiminde anmaya başlamıştır.'
Kitap bu ve buna
benzer bilgiler, ikonastasis, despot tahtı, amvonlar, yerler, surlar ve evlerle
sürüp gidiyor. Gönlüm gülümsemek istiyor. Fanari'den Fener'e, oradan Jüpiter'e
demek istiyor! ama tarih boyunca akan kanlar
ve gözyaşları buna engel oluyor, kimbilir belki de şu şiir anlatılmak
istenenlerin tümünü dile getiriyordur:
"Ey yolcu -kör değilsen eğer- burada her
gece Samarra Cezvak sarayında, sayısız şamdanlar, avadanlıklar, mürekkep
hokkaları ve minyatürler uyur da, kimseler görmez. Yine her gece burada,
inceden inceye, gönülden gönüle bir gurbet türküsü okunur da, kimseler
duymaz... Dost, düşmeye gör!.."
Caminin mihrabı öyle güzel ki / Mihrap;
Bizanslı tekfurun, Abdurrahman El- Nasr'a gönderilmiş, mozaik ve altınlarla
kaplı. / Mavi, yeşil sütunlar, eşsiz
desenler ve ağaç oymalar var. / Şu minber yeryüzünde bulunmaz, bu minberin
üstüne, yedi yıl çalışmış marangozlar. / Şu gümüş kupalar, şu şamdanlar / Misk,
amber ve irem kokuları için, özel yapılmış kaplar, zencefil, zeytinyağlar... /
Burada, Ramazan'ın yirmiyedincisi, Kadir Gecesi, pırıl pırıl avizeler yanar. /
Ve sonsuz rayihalar... / Ve "Osman'ın kanı bulunan" mushafın dört
yaprağı. /
Ve eyy Kurtuba semalarının ulu camii... /
Sıcak bir yaz günü girmişler Kurtuba'ya / Kilise olmuş o cami, Meryem tasvirleri,
İsa heykelleri asılıymış havaya / Zangoçlar öd ağaçlarını yakıyor: Koro, pazar
ayini için akort yapıyormuş. / O mabetden eser yok!.. / Ne bir şamdan, ne
avize, ne bir kandil / Öd ağacı, küf
kokusu var, heykeller ve çarmıhtaki İsa'dan akan kıpkızıl kanlar... / Kurtuba
bir daha zaptedilir mi? / Sevilla'ya bir daha ne zaman gidilir ki?.. /
Gerçek şu ki, camiyi yıkmak, kiliseye
dönüştürmek kadar firâklı değil!.. / Ama İbn Rüşd, İbn Meymun heykelleri var /
Bir de Medine fü'z Zehrâ sarayı. /
Ve Endülüs ve Emeviler... / Ve canını zor
kurtaran, bir prens yaptırır burada, Şam saraylarını / Ve 'oradan' getirttiği
hurmaları diktirip, geçip karşısına der ki; / "Rusafe'de gezinirken bir
hurma fidanı ilişti gözüme / Hurmalar diyarından gelip, Endülüs toprağında
düşmüş gurbete / Dedim ki: Sen de bana benziyorsun gariplikte / Sen de yaşamak
için çırpınırsın bu yabancı toprakta / İçimi kemiren endişeleri duyabilseydin /
Sen de benim gibi ah edip gözyaşları dökerdin. /
"Bahtım ve Abbas oğullarının kini, /
Vatandan ayrı bıraktı beni. / Gözyaşlarım, Fırat kenarındaki hurmaları sular! /
Ama, ne o ağaçlar sakladı acı hatıramı / Ne de sessizce akıp giden o Fırat
nehri..."
Malaga, Sevilla ve Gırnata'da da duyduk aynı
acıyı / Don Kişot, 'Ey yolcu Gırnata'ya gidilmez, o sizi kendisine çeker'
demiş, bu güneşler kenti için. / Eyy sırtını Sierra Nevada'ya yaslamış, -yeşil
dumanlı Gırnata- bağları, bahçeleri, ah bâr-ü Gırnata... /
Ve yavaş yavaş gelinirdi Elhamra'ya / -Ancak-
görülüp yaşanacak olan El-Hamrâ'ya / Ve birbirini yiyip bitiremeyen, Yemen, Şam
ve Arap kabileleri / Ve Malazgirt'den ondört yıl sonra Hristiyanların
Tuleytule'yi zaptedişi / Ve kadîmi şehir 'İstambul'un alınışıyla / Endülüs'ün
yok oluşu / 'hâkir-i mürûr-u zamandı' /
Ve Ebu Abdullah es- Sağir ki Gırnata Emiri'dir
/ Ağlayarak verir şehrin anahtarlarını Ferdinand'la, İzabella'ya / Ağlar... /
Bugün dahi "Arabın ağladığı yer" denir oraya / Ve yeşil Gırnata ve
El-Hamrâ ve tüm güzellikler geride kalır. / Ağlayan emire der ki anası /
"Oğul, vatanı için çarpışmayana, kadınlar gibi ağlamak yaraşır... " /
Şimdilerde, Lübnanlı Yâkubi, merakla geziyor
burayı / Ve kokluyor kimi müselman, küskün sarayı!..
...
Bir
kıran yeli gibi esen tüm senatörler, tüm despotlar, tüm tiranlar, halkların
sırtından geçinmeye bayılırmış. Çok çok önceleri, belki zamanında ötesinde, bir
doğu ülkesinde, okumakta ibadetten sayılırmış!..&
ULUS
FATİH
Fanari'den Fener'e* / Orhan Türker / *Sel
Yayıncılık / 102 Sahife
**********************************
**********************************************************************************
ULUS FATİH
*
DÜŞMÜŞ OLANLAR
Demir ok, mavi ormanı
delerek geçti ve karanlığın ışığı tüm yeryüzünün üzerini örttü. Ölü gövdelerin,
toprağın ve suların üzerini yıldız tozu kapladı. Son lotus yürekleri dağlayan
bir çığlıkla parçalanarak toprağa gömüldü, yörüngenin kanatsız varlığı unutuş
suyunun okyanuslarına daldı ve kan bağıyla tomurcuklanan filizler, kimbilir
kimin çalgısını bıraktığı kül tapınaklarda gonga vurarak, yüzyıllar sonra,
başlamakta olan güneş yıllarını duyurdu ve böylece sonsuz karanlıkların
ardından başlayan ilk tanı selamlamış olduk.
Tanrının sümbülleri
çılgın mavilere bürünmüş ve melek laleleri yanardağ kırmızıları sürünmüş,
balıklar kıvıl kıvıl dolanıyor, tüm canlılar dansedip coşarak tanrının bu ilk
gününü kutluyorlardı.
Herşey soluyor ve
çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa sola yayılmış,
otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller akasyalara
sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkli kelebekler sular üzerinde
oynaşıyordu.
Saçları kızıl gezegen,
gözleri zümrütten bir tanrıça gülüyordu. İrem bahçesinin zambakları gibi siması
vardı, dudakları yanıp sönen aylalar içinde ve hilâl görünümlü aydan iriydi,
boynu Nefertitimsi, kolları mermer,samanyolu rengindeydi, ayakları ceylanınki
gibi çıtkırıldım ama gemlenmez arzular ve coşkularla dolu, rüzgârlara
uyumluydu, bereket taşan, gümrah salkımlarla yüklü, uçsuz bucaksız bağlar ve
bal arılarının türküsünü çağıran bal kovanlarıyla doluydu-sarkıyordu.
Gözün gördüğü her şey
soluyor ve çayırlardan yükselen buğu ışıkla yıkanıyordu. Nice bitkiler sağa
sola yayılmış, otlar dağa taşa tırmanmış, Mikail'in gülleri açmış, bülbüller
akasyalarla sarmaşmış, kın kanatlılarla, binbir renkte kelebekler suların
üzerinde titreşiyordu.
Gökte Süreyya kandili
parlıyor, kösnül yolculara bağlar yolunu gösteriyordu. Uzun zamandır özlemle
yanan ruhlar uyku içindeydi, tanrı kar ve kışı gönüllerin yüreğine
yağdırıyordu. Tepede ağlıyordu ay. Bu elem yüklü acının türküsünü rüzgarlar
duyuyor ve sonsuz iniltilerle balkıyan tepelerde düşlere yatmıştı rüzgarlar.
Ve bu rüyayı yalnız
rüzgarlar görüp duyabilirdi.
Tanrının zamiri Haşepsut,
deniz kelebekleri, suyun melekleri, beyaz cüceler ve Hermion gaz kılıflarından
kurtulan sönmüş güneşler, gezegenimsi bulutsuların sönmüş yıldızların
kılıfları, eski zaman astronomları, küçük teleskoplar, uzak yıldızların
çevresindeki disk oluşumları, samanyolu, ölü yıldızlar...
"Bir profil /
Elen'den kalma / son iç çekiş / ve bir bakış / dönüyor yeryüzüyle / can alıcı
ve içimize işleyen / soğuk yıldızlardan / artakalan / o son bakış."
Dağ keçisi mevsimi bitmiş
güz gelmişti, bulanık bir bataklığın süslediği balçıklı göl görkünç bir
belletimle önümüzde uzanıyordu, çürümüş cesetler ellerini uzatıyordu, biri
kayığa çekmemiz için yalvardı, sakın acıma, üç başlı köpek ölülere ulur durur dedim,
gölgeler içinde bir çay akıyordu, dağ balı kaya kovuklarından sarkıyor, çayır
lalesi, düşmanının kanı ile dumanı tüten soğuk demire bulaşıyor, çevreden su
çiğdemi, kuş tanrı ve kaya korukları sarkıyordu, Herakles aşkına diye bağırdım,
baba iki çocuğunu yitirdi, az zaman sonra oda öldü ve hemen ardından iki
çocuğuna kavuşan bir baba olarak anıldı, togalı akbabalar saldırdılar, yaya ve
atlı sınıfıyla dolu Eleusis ovası sallanıyor ve Hromgla manastırı sırıtıyordu.
Roman yazmak için o denli
yoğunlaşmak gerekiyormuş ki, Dostoyevski'ye bir gün roman Budala'nın
kahramanlarından (Nekrasov) için sizi aşağıda bekliyor demişler, giyinip hemen
geliyorum, bekelsin demiş. Uranus'ta kokladığım çiçekleri düşündüm.
Bir göl geçti duvarın
üstünden
Bir güneş su içti tenekeden
Cebrail kanadından at,
İsrafil'in tüyünden yelpaze, Pervin derler sema öküzü, düşman kalbi gibi,
zümrüte bakan yılanın gözüne sürme çekilip kör olurdu, Yemen sultanı Süheyl,
çil keklik, davudi sesil kuşlar, çalı kargası, sülün kanı içen güneşin dudağını
yılan soktu, seher kuşu horozlar ve cennet kuşu melekler ağladı
Tinnitus (kulak
çınlaması) sayrısı oldum sevgisinden, Ermenistanın Arguşani kralları, Armenian
kralı Büyük Aşod, Kudüs'te yıkıntılar üzerinde ağlayan (yalvaç) Yeremya,
Alpaslan Ani yi almış, Kürt Hanedanı Benî Şeddâd'a mensup Dıvin ve Gence emiri
Ebulsevar'ın oğlu Fazl'a verdi, Kranlıklar ülkesi Lemurya, palladyum ve ksenon
elementi, düşlerdeki gibi anımsanmaz gamzeler vardı yüzünde, uçucu, Pandas yani
titizlik sayrısıydı.
Kısa Pepen ve Haberci
tanrı Merkürcüğüme dedim ki,
Su nilüferinde bir Buda
gördüm, güneş arabalarına bindim, sığırın ve tahılın ruhunu gördüm, sığırtmaç
Habil geliyordu uzaktan, sığır tanrısı Lahar'la beraber, Kabil Nod ülkesine
geldi ve orda oğlu Hanoh doğdu, Tanrı oğulları insan kızyla evlendi ve devler
ve Nefilim doğdu, işte Düşmüş Olanlar!.. ın öyküsü buydu...
yeni tiranlar uyanıyor
şafakta, Napolyon uzun boylu görünmek için ayaklarını uzatıyor oturoduğu yerde,
Karavelaya biniyoruz uzun deniz yolunda, Sargon kralı, terzi Hermes'le
konuşuyor,
zamanın yağışını
izliyorduk gökten, bir bahçedeydim ve bu bahçeye kendimmi geldim bilemiyordum,
Hazar'dan su içen bir keçi gedi yanıma, bitki yasalarının işleyişini sordu,
Lübnan dağları arasında bir bahçede gömüldür nizam dedim. Kış bahar
yüreğimdedir diyor ama innamıyorduk, çok sevildiği için insanların çarmıha
gerdiği bir adam geçti önümüzden, anlağın sığırını dinledik, çalı kasırgaları
esiyordu, Fiyodor'a Raskolnikov, aşağıda sizi bekliyor dedim, hemen giyinip
geliyorum dedi, istediğin kadar karanlık vereyim, giden geceyi durduramazsın
dedi ,Humbaracı Ahmet Paşa ve Uyvar kalesi ağlıyordu. Bir adam ışıltılı bir
vitrinin önünde krvatlara bakıyordu, caddenin tam karşısında bir adam gelerek
mağazanın vitrini önünde duran bu adama bütün gücüyle saldırdı ve ağır
yaraladı, adam kaldırıldığı hastanede yazkıki öldü ve saldıran kişi olaynı
nedenini açıkladı 'Onu ben sandım' kıyamet yaklaşıyordu, çünkü kaplan dendikte
onu peydahlayan kaplanlar, ona yem olan geyiklerle, kumrular, o geyiğin
besendiği çimen, çimene analık eden toprak, toprağı doğuran gökte denmiştir.
Çünkü cins atlarının üzerinde giden yirmi avcı ve önlerindeki yirmi av
köpeğinin kvaladıkları bir tilki şöyle dedi. Kuşkusuz beni öldür8ecekler, ama
yaptıkları ne denli aptalca, çünkü ben yirmi tilkihnin yalnızca bir adamı
avlayıp parçalamak için, yirmi eşeğe binip yanlarına yirmi kurt alacak kadar
ahmaklık edeceklerini hiç sanmıyorum'
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GÜLENAY X
Neşeli bir saksağanın
kanadı yayıldı ovaya
(bir bahar kargasının
sesi indi aşağılara)
Ovadakiler kahır dolu
hacim dedi
topraksı yüzlerini eğip
toprağa
Pandas-titizlik
sayrısıydı Umar
bazal ganglion-beynin iç
kabuğunu etkiler.
Gönül diye
bağırdı-tinnitus kulak çınlaması
hiçliğe uzanmış bahçe
yoluydu bakan
ve çıtlık dalında mır
okuyan kuş.
Sabah dedi ağzını büzerek
sabah oldu işte dedi.
yürüyor ayak izlerim
ve aydınlık
başucumda-yanı başımda
kendi ayak izlerimi
duyuyorum uzaktan.
Coğrafya atlaslarındaki
dağlar bu mu dedi
bağırdı gönül diye sonra
yıllardır aynı düşler...
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
BİLİTİS'İN ŞARKILARI
"Yayından fırladı ok! / Menzil ırak, / çok ırak, / çok... / Hedeften
bir eser yok!.. / Menzil ırak / çok ıraktı, / ok uçuşta usta değil / çıraktı./
Havalarda kanlı kanat kırıkları bıraktı!.. / Her an / peşinde kalan / bu ince
uzun kuşun: / medit ihtizazları çarpan ve çarpılan bir uçuşun!.. / Bu uçuş /
yıllarca yıllar / kadar / yıl sürdü. / Vaktaki gündoğusu kanla köpürdü / ok
hedefin kırmızı kalbini gördü... / Ok uçuşta usta oldu gayrı çırak değil / o
ırak / menzil artık ırak değil..."
Nazım'ın şiiri sürgit olağanüstü gelir insana, onun
şiiriyle karşılaşanın deyim yerindeyse dili tutulur, sözcüklerdeki hüner,
dildeki yabansılıkla, uzayın içlerinde yankılanan ritmin büyüsü, insan için
sanat aşkının dayanılmazlığı ve bir varoluş biçimiyle bütünlenen estetik
duyarlığın, tutkuya dönüşen çılgınca akışına dönüşür. Entelektüel yaratıkta
onmaz biçimde genlere, dokulara işleyen erişilmez yaratma tutkusunun, hayvani kösnüllükten,
ezoterik-tanrısal aşkınlığa dönüşen dışavurumun ilksil belirtisi, bir saltık
mutlan kipinde, şiirselliğiyle kendini gösterir. O öyledir ki, eşsiz, varılamaz
ve ulaşılamazdır. Kulunu içrek bir yapının kapsantısında sıkıştırıp, eriterek,
yok eder. Bir sızı, bir sızıntıyla ona ulaşmaya çabalayanın, diz(e)lerine yüz
sürenin ve mesiyanik bir algıyla çağırıp, söylemleyen kullarının ağzı yanar,
gören gözlerin dayanamayacağı, bir isteri ve seçenek saçıntısının
coşkunluğunda, görklü parıltılar yayar. Ve biz yer insanlarının yarattığı
tanrılara şirk koşarken, tiyatro'nun merdivenlerinde karşılaştığımız
tanrı ölüleri bileklerimize tutunur ve uçurumlardan aşağıya uçarken artık onun
erişilmezliğini Hades yolunda son kez haykırarak günah çıkartır ve 'edebi vicdanımızı'
böylece temizlemiş oluruz. Ve esin tanrısı musalarla bu sayede,
iyicil ilişkiler kurup aramızı sevicil tutmaya çalışır, bu yolda kayıkçı'ya
verdiğimiz gümüş paranın geçerli olacağı umarıyla kerberos'u ürkütür, akheron'u
geçmeye çalışırız...
Ve "Gelecek için gökten ayet inmedi bize / onu biz kendimiz
vaadettik, kendimize" desekte, herşeyde olduğu gibi,
anlağımızın çarpıttığı, bili yuvağımızın eşleyemediği her yüklenim, her nesnede
olduğu gibi, onu ulular, arş-ı alâya yükseltir ve bir kez daha göklere,
tanrıların katına çıkarırız.
...
Yukarıdaki büyülü şiirde geçen yıllarca yıllar
kadar yıl sürdü dizesinde olduğu gibi, yıllarca, yıllar kadar yıl
önce bir kitap okumuştum!.. Bu kitap
Pierre Louys'un
Bilitis'in Şarkıları'ydı. Ayvansarayi'nin
Hadikatül
Cevami'sinden sözetmiyordu ama öyle
etkilenmiştim ki, etkisi bugünlere dek sürdü. Şu sıralar onunla yeniden
karşılaştım, yeni bir baskı. Anlağını mürekkebin formüllerine adamış okuyanuslar
için kitap (mücevherî) bir ziynet eşyasıdır... Okumaksa dişil bir edimdir, eril
çocuk nasıl Tahta
At'a ata biniyor, servi dalından kırbaç yapıyor, dişilde küstüm
otlarından kolye, şeytan çanaklarından bileziğe özeniyorsa; aslan
kükremesinden, çift boynuzlular nasıl yüzyılların alışkanlığıyla birbirine
sokuluyorsa, bir homofaber'de
kitap görünce hemen harflerinin peşinden koşar, ciltlerin arasına karışır ve
ışığının içinde gezinir!.. Bu nedenle Bilitis'in Şarkıları'nı,
görür görmez aldım. Çünkü ne zaman döneceği belirsiz bir kuyruklu yıldızdı, her
gelişinde onu görmem, her gelişinde yaydığı ışığın tadına varmam gerekirdi.
Onun yörüngesinden çıkıp bize doğru gelmesi nicesi bir güzellik ve yaşamda her
zaman görülemeyecek bir umurdu.
...
Bizler değil yeryüzünde, Araf ta bile şiir nedir diye
soracağız.
(Darius
karılarını ve çocuklarını bırakıp Baktria'ya kaçtı dedi!.. Karanlık gökte Mars
parıldadı. Kanatlı bir atın gölgesi düştü, defne dolu avluya... )
Düş
içindeydik. Bir Moğol şehzadesiyle, irem bağlarında geziniyorduk. Ilık bir hava
vardı, dumanlı güllerden göz gözü görmüyor, sandal ayaklarımızla sümbüllere
basmamak için; yavaşça yürüyorduk. Tatarların
hakanıyla, Cezayir dayısının gönderdiği bir kaç kişi daha katıldı aramıza.
Güllerin başucunda, kırmızı ahşap uduyla kör bir adam suzinaklar, semailer
çalıyordu. Dillerin dili denilen Meghalayam dilinde, 'Emel Denizine
Sürükleniyorum' adlı bir şarkı söylüyordu mavi gözlü cariye... Mora püreni
yiyenlerimiz, kevser şarabı içenlerimiz vardı. Andra Pradeş kalesini, Delhi
surlarını gösterip, tavşanların savaşını canlandıran bir sihirbaz alkışlar
alıyordu. Sularına balığını geri verdiğimiz Teselya ırmağında, onmaz
gözyaşlarına boğuluyorduk. Suyun gövdesini ikiye ayıran Yezidîler yine
cenkleşiyordu. Yıldız biçiminde bir üçgenin içinden, cenbiyesi sayısız
gırtlağın tadına bakmış bir adam fırladı birden. Kim o dedik, anda Merv
reislerinden Haris Abdurrahman'dır dediler. Sustuk. Atlasın yüküyle berkli,
Devâmend Emiri Ebu Bekir El Şıblî yanımıza geldi. Hüseyin Şirokko şehit oldu mu
dedik. Yâ dedi. O an Malik'in gözbebekleri toprağa düştü. Gökler denizinde
sallanıyorduk. Sahalin Toprakları uzaklardan gözüktü!.. Kürekçilerimiz, Araplar ve Basra'da yetişmiş
Pers leventleriydi... Deniz durulduğunda, güverte şenlenir, sezarımız Karakalla
ufka bakar, zambak gözlü hünsalarla, ilahi gövdesinin gereksinimini dindirir ve
çılgınca avunurdu... İrem bağlarına yolu düşenin rüyası buydu!.."
Bu gotik metin şiir sayılabilir mi ya da;
"1, 2, 3 / 4, 6, 4 / 2, 2, 2 / 3, 7, 9 / 5, 5, 8 / 1, 8, 1 / 0, 0, 0, 0."
Böyle bir şiir
yazılabilir mi...
Bilitis, Toroslarda yaşayan, sonraları Lesbos adasına
yolu düşen ve genç yaşta ölen bir genç kız. Çayırlara türkü, çağlayanlara şarkı
ve defnelerin gölgesinde yüreğine ateş düşürüp, gönül yangınından ecel terleri
dökmeye giden uzun ince yolda karşılaştığı her kula ay ışığının terennümlerini,
güneşin mırıltılarını aktaran, kaya tavşanıyla, bal sineği vızıltıları arasında
yaşamış bir kutlu kişi... Bilitis'e dil veren, Lidya, Likya, Frigya, Kilikya ve
İyonya'ya da dil vermiş oluyor. O günün insanları, pazar yerleri, fundalık, bahçelikler,
sevmeler sevilmeler ve kalp kırıklıklarıda canlanıyor gözünüzde... İşte asıl
hayrete düştüğüm de Pierre Louys'un bir Fransız olarak bunu nasıl başardığı...
Biz henüz bir Frank miti üzerine kitap yazamadığımıza göre; bu konuda ne dersek
diyelim, eksiklerimizi görmek yolunda nesnel olmaya çalışmalıyız. Örneğin Truva
Hazineleri'ni bulan Schliemann yedi yaşında İlyada'yı belleğinden okuyormuş,
Montesquieu'nun iki Acem'i konuşturması, Cervantes'de Osmanlı'nın izleri, Cem
Sultan'la ilgili önemli bilgilerin Vatikan'da çıkması, batının onunla ilgili
pek çok yapıt üretmesi, gezginler, dünya ticaret yollarının değişmesi, ilk
roman, ilk zeppelin, aya uçuş hep batıdan... Baron de Tott'un anılarını okuyan
bunun ne demek olduğunu iyi bilir. Ayrıca 19. yüzyılın sonuna doğru İngiliz
şair Edward Fitzgerald'ın dikkatini çekmeseymiş Ömer Hayyam, üzüm kanından
sarhoş olmayı alışkanlık edinmiş, sıradan bir inançsız olarak silinip
gidecekmiş. Örnekleri uzatmaya gerek yok, biz biricik İslam İmparatorluğu'nun
en büyük şahpadisi Kanuni'nin romanını yazmayı bile Fransız mösyölere
bırakmışız ve akademisyenlerimiz köşelerinde onların laisizmi, onların
komünizmi, onların fascismi (aydınlanma, 1. 2.Cumhuriyet vs!) üzerine
benmerkezî yanıtlar üretmekle meşgul, daha doğrusu çoğun görüldüğü üzere
birbirimizi oyalamakla meşgulüz. Onlar bize Nobel veriyor böbürleniyoruz, onlar
bize 301 diyor kederleniyoruz, onlar bize, Kıbrıs diyor, Kandil diyor, Kerkük
diyor sinirleniyoruz... Ama ilginçtir dünkü gazetelerde (28.01.07), Ruanda'lı
yetkililer Fransa'dan soykırım nedeniyle özür dilemesini bekliyordu...
Aydınlarımız üniversitelerde onların işaret ettiği doğrultuda dersler verirse
popüler oluyor, onun dışındakiler seküler oluyor, ödül alacaksak onların
ağzıyla konuşmalıyız, felsefe yapacaksak alıntılar onlardan, roman yazacaksak
onların görüşleri sayfalara düşmeli... Ve onların Irak'ı, onların Hiroşima'sı,
onların Nürnberg'inden söz bile edilmez,
Normandiya Çıkartması'nda bir saatte yüz elli bin kişi, John Jack
Pershing (bir füzeye adını vermek nezaketi gösterilmiş!) komutasında onu aşkın
binlerce kızılderili ölürken, Irakta beş bin kişiyi öldüren tiran devrilip beş
yüz elli beş bin kişi ölürken sesimiz çıkmayacak... Çıkmayacak çünkü onlar her
alanda güçlü ve öncü, dünyamız eğer bir hipodrom, olan bitende bir at yarışı,
bir rekabet alanıysa yarışı hep yoksullar forse edecek, hep onlar önden koşacak
ve hep onlar birbirinin altında ezilecek, hep onlar ölüp öldürülecek ve sonuç Atlarıda
Vururlar... ve her zaman, silindir
şapkadan yine tavşan çıkacak ve koşmayan besili at, tunç bedeni, vandal
çatısı ve kızıl yelesiyle hep ve hep birinci ilân edilecek!..
Eğer batı bir gün Şarlken'in romanını Batum'da, Hitler'in
anı defterini Erzurum 'da bulur, modern sanatı izlemek için Bağdat'a gelir ve
tekniğin son gelişmelerini görmek için Buhara ötesine uçarsa doğu kurtulur!..
Bizi bize, başkaları anlattığı sürece yazıklanmaktan kurtulamayız. Gelecekte
satışa çıkarılan devletler göreceğiz. Algı biçimlerimiz değiştiği için 'kölelik kavramını'
anlamakta güçlük çekeceğiz. Sınırlar kalkacak ama hücre gibi
odalarda ömür geçireceğiz. Her şey ayağımıza gelecek ama elimizi
süremeyeceğiz... Başkaları yönlendirecek ama kararı biz veriyor sanacağız,
paranın dini ve rengi, sömürünün ulusu ve allahı olmayacak ama canı yürekten
inanacağız!.. Velhasıl yiyeceğiz, içeceğiz-güleceğiz ağlayacağız ama;
Yaşamayacağız!.. İşte bize bu dizimleri yazmamıza neden, haset edip, dil
döktüren kitaptan iki örnek;
'Gece Gülleri'
"Gece gökyüzünü kapladığı zaman, dünya artık bizim ve
tanrılarındır. Dereden kırlara, loş ormanlardan açık meydanlara koşar, çıplak
ayaklarımızın bizi götürdüğü her yere gideriz. / Gökyüzünde parıldayan
yıldızlar, küçük birer gölge olan vücutlarımızı aydınlatmaya yeterli. Bazen
alçak dalların altında uyuyan ceylanlar bulunur. / Fakat geceleri her şeyden
güzel olan bir yer var. O bizi ormanın içine doğru çeker. Onu yalnız ikimiz
biliriz. Bu gizemli bir gül fidanlığıdır. / Gece, gül kokusundan daha güzel,
daha tanrısal bir şey var mı dünyada? Neden bu kokular beni yalnızken böyle
sarhoş etmiyorlar!.."
'Bilitis'in Zaferi' adını taşıyansa şöyle;
"Alaydakiler beni, Bilitis'i, bir utku arabası içinde götürdüler.
Deniz kabuğu biçimindeki bu arabada, kölelerin sabaha kadar yoldukları on bin
gülün yaprakları üstünde, çırıl çıplak yatıyordum. / Ellerimi enseme
kavuşturmuştum, yalnız ayaklarımda altın pabuçlar vardı. Vücudum, çiçeklerin
serin yaprakları üstünde bile ılık duran saçlarımın üzerine uzanmıştı. /
Omuzları kanatlı on iki çocuk, bir tanrıça gibi bana hizmet ediyordu. Kimisi başıma
şemsiye tutuyor, kimisi üstüme lavanta serpiyor, kimisi günlük yakıyordu. /
Etrafımda coşkuyla kaynaşan halkın uğultusunu işitiyordum. Buhurdanlarla yanan
güzel kokulu otların mavi dumanlarıyla beraber, uyanan isteklerin sıcak nefesi,
çıplak vücudumun etrafında uçuşuyordu".
...
"Adamın yolu, son iç çekiş köyünden geçmiş ve az
zaman sonra bir cuma günü, dalları göklere değen bir ağaca son kez bakarak ana
kucağı toprağa düşmüş ve ecel defterine adını yazdırmayı başarmış. Defin
sırasında oğul gelmiş ve sessizlikle imama demiş ki: Baba, 'bir cuma günü' öldüğüne
göre sanırım ona cennet çeyizlenecek... İmam kılını kıpırdatmamış, bulutların
içinde gezinen aya çevirmiş gözlerini ve mırıltıyla 'Öyle görünüyor!' diye yanıtlamış.
Oğul, ama o sayısız kimesneyi Hades'e yollamak gibi bir düşkünlük içindeydi,
böylelikle, yüce olanın işine karışmak densizliğinde bulunan bir günahkâr değil
mi deyince, imam, evet ama sanırım ki Yüce Olan; ne büyük bir müjdenin avuçlarından
kaçtığını görsün diye 'bir cuma günü' çağırdı
onu demiş!.."
Dilerim, gün gelir Perge'yi, Torosları yazan bir küffar
kalemşörüde; Pireneleri, Roland'ı, Bergerac'ı yazan bir Anadolu yazarına
öykündüğünü açıklar.
"Ya dileğimiz bir gün gerçekleşe, ya taşıdığımız giz bizimle
öle!" Hayy-ı lâ yemut... 'Ve o an düşler içindeki Zekeriya, bir düş olduğunu gördü,
düşleyen; peçesini kaldırdı ve gözlerinin bakışı içimize işledi.'
Bilitis'in Şarkıları'na bir karşıtlamla veda etmek, her
kırgınlığı giderebilir belki...
'Lâlelerin olduğu yerde yaşam bitmişti artık / sonsuz bir ölü doğa uzanırdı
kırda. / Eller üzerinde yükselen koruluğu / yakmıştı gizil bir güç / yok
etmişti sanki. / Dut-ağaçlarda uçan kelebek / nasıl da salınırdı yelde. / Yağan
kar bile / usul usul üşütürdü böcekleri / usul usul üşürdüler toprağın altında.
/ Döl yatağı gibiydi ırmak / Zuhâl yıldızı gibi yağardı kar / Lâgünler,
meşeler, ardıçlar; / tavşanlara, arılara, avcılara / "Paydos"
demişlerdi / Ama çok ağlandı "Safo Kız" çok ağlandı / kimbilir bir
zamanlar burada / kimbilir kaç kişi birbirini sevmiş / sevişmişlerdi...'
Şu dünya nedir ki?.. Kimisi "Ave Caesar İmperator, morituri te
salutant!" (İmparator Sezar, ölüme gidenler seni selamlıyor!)
diye haykırır... Kimisi de "Kimbilir belki de Pegasos, Ege kıyılarında bir ahırda,
samanların arasında uyuyordur" diye
ağlaşır...
Bilitis'in Şarkıları / Pierre Louys
Çeviri: H.Müstakimoğlu / 144 Sahife
/ Artshop
Yayınları
**********************************************************************************************************************************************
YAVUZ
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
sirpençe çıbanından ölen Y.Sultan Selim'in öyküsü
********************************************************************************************************************************************************************
NASILSINIZ
Nasılsınız, dedim. 'İyiyim'
dedi. Yalnız, 'İyiyim'
derken, 'İ'yi
oldukça uzattı, ses aralığını uzun tuttu diyebilirim. Bununda, buraya gelirken,
oldukça sakinlikle yola çıktığını, diyelim eşikten adımını attığında, usunun
dingin, tininin de dertsiz ve uğultusuz olduğunun bir göstergesi sayılması
gerektiğini düşünebiliriz. Ama 'İyiyim'in son harfçiği 'm'yi üstüne basarak, içsellikle
keskinleştirilmiş ve ama sonuçta gizlenmek istenen bir hışım ve kinle
söylediğini de ileri sürebiliriz. Bu, yolda, diyesim taşıtta, olası can sıkıcı
olaylarla karşılaştığını, buna karşın kendini tuttuğunu, küçük ama baş ağrıtan
sorunlara bulaşmak istemediğinden, zorlasalar bile, beceriyle ıvır zıvır
dertlere yol açabilecek bu durumdan sıyrılmayı başardığını gösteriyor...
Sonuç olarak, 'İ' ile
'm'
arasındaki, eşlikli dört harfcikten doğuşmuş aralığınsa, epey titrek ve
harflerin ses tellerinde denetsiz biçimde; soluk borusunda yuvarlayarak, çok az yırtımlı
bir tınıyla yansıyıp, algılandığına bakacak olursak; sinirlerinin gerçekte,
geçmişten gelen, uzunca bir zamandır bozuk olduğunu, bu durumun, zamana
yayıldığı için sinirsel uçlarının törpülenip görünmezleştiğini ve dolayısıyla
ustalıkla gizlenip, saklandığını ya da bu düşünseme içinde değerlendirilmek
gerektiğini anlayabilmemiz gerekir.
Verili görüngüde, şu an
sakin aralıklarla ve denetlenmiş gözüken bir ıra yapısıyla sözler edip,
sandalyede yavaş eskivlerle, eğik açıda hareketlerini sürdürmekte olan
bireyimiz, soyun öbür bireylerinden ayrılıkla, geçirmekte olduğu şu saatlerde
kolaylıkla sinirlenmeyeceğini ve edimini uzun süre koruyabileceğini; ama uzun
süreli baskın bir konuşma biçimiyle karşılaştığında (ya da dayatıldığında), tehlikeyle
umursuzlaşıp, saldırganlaşabileceğini, kendisine karşı pasif tutumun
sürdürülüp, sergilenmesi durumundaysa etkin ve egemen bir role kolaylıkla geçiş
yapmayı önelleyip, (yeni durumu benimsemek) istemeyeceğini, üstelik
tam da karşıtı, dozunda bir kibirle, kendi özgün tutumunda yol alacağını ve
karşısındakini; diğer bir deyişle ötekini koruyup kollayacak bir imaya bile
bürünebileceğini, büyük olasılıkla savlanan ve kuramsal sınırlara yaslı, bu
vargı ve belirimlere koşut olarak, birlikte ılımlı saatler, yatay, edilgen bir
anlar boyutu ve inişi çıkışı olmayan; ansınır deyimle kazasız
belasız geçirilecek bir günün bizleri beklediğini, güvenilirlikle ve neredeyse
tümel olarak söyleyebiliyor, düşünüyor ve umuyorum...
**********************************************************************************************************************************************
SATÜRN
'Cinayet işlendiğinde katil ölüydü.'
Arkadaşımın bütün ideali
yaşarken Satürn ün halkalarını görmeden ölmemekti. B uğurda evine bir teleskop
aldı ve bir gün heyecanla bana mail
atmış orda satürnü n halkasını gördüğünü söylüyordu ben araştırdım satün bu
soğuk şubat ayında kuzey doğ uyönünde gökte beliremezdi. ama o gördüğünü
söylüyordu inatla gri bir koyuluk ve sonra soluk halkalar uzay boşluğunda
belirmiş ti ona şöyle bir öykü anlalttı
dedimki yaşamı boyunca bir şeyin özlemini duyan bir gün onuun gerçeğini görse
nasıl inanamaz bazılarıda görmediği hade onu görmüş g sanır yani sen anlağında
satünrnü okadar canlandırıyordun ki teleskopta diyelim jüpiteri gördün ve onu
satürn zannıyla bir illüzyon ve anlağında görüntüyü birleştirdin yani
anlağındaki görüntü teleskoptaki jüpiterin görüntüsüne bindirdin ve satünrün
gördüğünü sandın gözlemci
gözlemci anlağında
canlandırdığı satürn görüntüsünü bir diğer gezegenin sıradan görüntüsüyle
birleştirip sanal biçimde halkalı satürnü gördüm zannıyla hareket ediyor vs iki
görüntüyü birleştirip satürn gördüm sanıyormuş satürnü gözlüyorum duygus
yaşıyor a kadar birleşiyorki düşlemiyle gezegen ikisi birbirine yükleniyorvs
soluk satürn ve halkasını anlağında bu
sıradan gezegene yükleyerek sanrısal biçimde çocukluğundan beri düşlediği
Satürnü gördüğü sanısına kapılan adamın sonraları onun bir uçan daire olduğu
imajıyla zihnini meşgul etmeye başladı ve giderek onun yaklaştığını dahası
kendini almaya geleceğini düşlemeye başladı teleskopta hergün biraz daha
yaklaşmaya başlayan bu nesne uzay boşluğunda ışık hızıyla ona yaklaşıyor ve
adamda ona binerek gerçek mut dolu
dünyalara kavuşacağı avuntusuyla yaşamaya başladı.. Karanlık bir gece onun
geldiğini düşündü pencereyi açtı ve adımını uçan daireye doğru attı. ama
komşuları onu görenler sanki bir yere şeye adım atar gibi boşluğa çıktığını ama
bir adım bile gitmeden yere çakıldığını söylediler. bu adam için bütün dünya
yaşnmaya değmez bir labirent gibiydi sıkıcı acılarla dolu bir anlayışsızlık
denizi yalnız ve melankolik adamın kayıtlara sıradan bir intihar vakası olarak
geçti olay matematik olarak insan 70 yıl yaşayıp ölse şimdiye kadar diyelim
7000 yıllık insanlık tarihinde 100 kişi yaşayıp ölmüş olacaktı. ne denli kısa
ve ürkütücü bir hiç. 70X100= 7000 görüldüğü gibi.
Uzaylıdan sanal
cehenneminde yaşayan o insandan buruşuk bir kağıda yazılı tüm insanlığı
özetleyen şu dizeler kalmış geride
"Öyle günahlar
işledim ki yüzlerce yıl tövbe etsem, cehennem kapısı yine de kapanmaz, seni şu
ellerimle boğup öldürsem, cezalarımı bir nebze olsun artırmaz"
********************************************************************************************************************************************************************
HADES KAPISINDA TANRI
" Öyle günahlar
işledim ki
Binlerce yıl tövbe etsem
Cehennem kapısı yine de
kapanmaz
Seni şu ellerimle boğup
öldürsem
Cezalarımı biraz olsun
arttırmaz."
**********************************************************************************
**********************************************************************************
DÜNYAZAT
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
dünyada dünyanın üzerinde bir gece vakti ufka bakan adam birden dünyanın parlak bir gezgen gibi devasa biçmde yükseldiğini görürve çeşitli şoklarkla düşlere dalar
*********************************************************************************************************************************************************************
İZLER
İtalyada parmak izinden
biyodigital- kasayı tanıyan bankada hesabı bulunan kadın- ölünce hırsızlar
ölenin işerit parmağını keserek bankadakı
kasayı açar ve bankayı 10 000 yuro çalarlar BİR ÖYKÜ korku öyküsü olmalı
(soyguncular kadavradan
aldıkları parmağı banka soymak için kullandı Roma nın Portuense semtinde bir
banka soygununda bir cesetten alınan parmağın kullanıldığı anlaşıldı.
soyguncular zırhlı kapının düğmesine basan parmakların izini hafızasına alan
bankanın biyo-dijital- sistemini atlatmak için kesik parmakz kullandı ve
bankadan 10 bin euro çalarak kaçtı. gazetelere göre, hırsızlar bir cenazenin
sağ elinin işaret parmağını kullandı Muhtemelen bir kadına ait olan parmağı
soygundan önce bankanın parmak izi hafıza kaydına geçirdiler soyguncuların
yaptığı tek hata kesik parmağı yok etmeyi unutmak oldu.
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MİTUS
"Bir ozan gördüm güle
siz diyen
Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta
Ay ışığı sönüyor şafak sökerken
Ne
mutlu onlara ki aşıktılar ışığa"
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
Boğanın Dağları yay gibi bir kavisle uzanır, güzel atlar ülkesi Kappadokia
atlarına biner, o yamaç senin, bu yamaç benim, umursuz ve çırılçıplak, keçi
yollarında, dikenli dağ yamaçlarında dolanırdık. Koyakların koynunda uyur, Finikeliler,
Likya ve İyonyalılar ve her zaman gülünç işlerden başını kaldıramayan
Friglerle, adı sanı belirsiz Alai, Smyrna, Kydrara kim varsa herkeslerle, hep
birlikte yaşar giderdik. Günün bir yarısında inci damlaları düşer, diğer
yarısında güneşler açar ve çılgın sevinçler eşliğinde bağrıştığımızda, kurtlar
kuşlar bize eşlik eder, çengilerle yankılaşıp öterlerdi. Yosunlu, yeşil
yamaçlarla süslü tepelerde, sütunlarında altın renkli ışıkların, gizil
dehlizlerden, incecik ışıltılarla ovaya uzandığı ve yolcuların iremlere
kavuştuğunu sanıp, günahlarının bağışlandığı, tabanlığında aynaların
parıldadığı, bal renginde çakımlarla görklü, eteklerine gölgelerin yaslandığı,
som mermerden tapınaklar boy gösterirdi.
Ve yaşamımız,
sevişmelerle dolu, ete, eteğe düşkün, çılgın deveranlarla örgün, kösnüllükler içinde geçerdi. Buralarda o
zaman tanrıça Selene'ye öykünen bir Selene daha yaşadı ama lahitinin taşları
belkide Port-Said limanının girişini süslüyordur artık. Tabutundan lavanta
şişeleri sarkar, mavi sürmeliği yanı başında dururdu. Cesetine dokunduğumuzda
bir kar tozanı gibi dökülüvermişti. Yaşarken yosunlardan eli boyanır, çiçeklere
parmakları bulanır, kasık vadisi de dallarda oyalanırdı.
Ah bakın sepetleri
değiştiren Kythera otların arasında koşmaya başladı, çıkrıkla eğirmek için
koyunların yününü kırkıyorduk. Gölgeler okeanosu kapladığında, bir düğün
akşamı, flütlerin sevdalı, santurların uyumlu sesleriyle, büyük alaylar halinde
Floksera'yı alıp götürdüler. Üç kese zehiri de yanında götürdü çılbız!.. Pabuçları toza bulandı giderken,
sandallarının altında menekşeler ezildi, burçaklara basıp, keten çiçeklerinin
mavisine gömüldü. Dağdaki kör adamı da götürdüler, su perilerini gördüğü
için gözlerinin ışığı sönmüştü,
girdikleri su dizlerine dek geliyor diye haykırırdı bazan. Tırnakları ağustos
böceği kanatları gibi ince, göğüsleri sümbül çeneği gibi kokuluymuş. Nilüferler
koparıyor, ayrık kalçalarında sular halka halka oluyormuş...
Ölülere yakarı amacıyla,
kaval çalıp, tütsüler yakmak için sazları kesiyoruz, ağıtlara durulacak. Kızlar öpücükler atıp avuç avuç üfleyecek
bizlere, akrep yanığı gibi ahlar vahlar edip yanıp tutuşanlar var
şimdiden. Aşağıda keçilere ot veriyor,
kuyulardan su çekiyor Omera, ak memeleri yavrularla beraber soğurup emiyor,
öpüp seviyor, bütün gün diliyle yalayıp yutuyor sanki çilli uçları. Bahar
yağmuru eşikleri ıslatırken, çisentiyle ağırlaşan dallarda havayı
baygınlaştırıyor çiçekler. Bal sinekleri
vızıltıyla saklanacak yer arıyor.
Salyangozlar sürünerek ilerliyor, iri güllerden sıçrayan damlalar,
ellerimi, boynumu ıslatıyordu. Embriyo gibi akışkan isteklerimize eşlik et, ey
Kıbrıs kuşu; coşkuyla ötüver, kırmızı zambaklar, sürmeli gözler gibi güller
açsın, kaya yosunlarından belime bir kuşak yaptım, su perilerinin uyluklarında
dolanıyor ellerim. İnci bilekli, gümrah karacalarla ot döşeklerde geceliyoruz.
Kimi zaman tepenin ardından ötekilerin boynuzu görünüyor. Bir gün batımı Sart'a düştü yolumuz, Liduyen
kalçalar sardı çevremizi, gül goncası yüzüklerimiz parmaklarını, defne kakmalı
kolyelerimiz ak gerdanlarını süsledi kurtulmalık olarak.
Sazlar çamurlar içinde
yüzen bir kervan, benekli sığırlarını, oğlak ve koyunlarını dereye indiriyor.
Elleri arkasında, hayvanları izliyor kahraman Perseus... Ölümünü anlatıyor;
Truva'nın öyküsünü... Yan tarafta, Melisa'nın bir erkeğin karşısında ilk
soyunuşunu dillendirip, aşkı öğrendiği geceyi betimliyorlar. Mavi gözlü ay
yürüyor. Çiriş otlarının içinde çekirgeler sıçrıyor. Kovuklarda
balsinekleriyle, sarıcalar vızıldıyor. Sakallı keçiler, tekeler kızışmış,
köpekler gölgelerde bekleşiyor. Perge'den gelen yün eğiriciler, sessizlikle
tuhaf tılsımlı bir düşe yatıyorlar. İşte Persefone, yeraltı tanrıçası, yüzü
gülmeyen kısır tanrıça, üç siyah dişi koyun verdik ona... Gölgelerin
karanlığında yitip gitti. Ksantippe bile sevincinden sarardı, çünkü çaldığımız
flüte bir o dudağını yapıştırıyordu, bir ben. Nasıl da korkuyorduk ölümden,
afyon çiçekleri topladık öğle boyunca...
Karanlık bastığında,
yeryüzü bizim ve tanrılarındır. Alçak dalların arasında ceylanlar uyur.
Geceleri ormanın içinde yalnız ikimizin gittiği gizemli bir yer var; gizemli
bir gül fidanlığı. Gece gül kokusu öyle
güzel öyle tanrısal ki, bir ay görür sevişeni, birde güller, başka kimsecikler
görmez yeryüzünde. Aşığım yine de, ah ne karanlık gece derse, gözlerinde
süzülen samanyolunu göstereceğim ona, taşlar ve yıldızlar candaşımızdır
diyeceğim ve gecenin koynunda sessizce, eriyip gideceğim!..
Kardeşlerim benimle alay
ettiler. Denizlere arpa ve buğday ekilir mi, çayır yeli esti, kar yuğumlarından
çiçekler açıyor sanki, çatal ayakların izi var karda, ortalığı saltık
karanlığın satirleri bürümüş, tanrıların yüzü sulara yansıyor, buzlar içinde
bedenlerini arıyoruz utançla...
İyonya'da ağaçların,
meyve yüklü dallarında sincaplar var. Bir atlet gibi kesilmiş saçlarıyla
Zefirus ve ben kutsal şaraptan içiyoruz. Çinko mavisi saçlarıyla gece, tanrılar
doğuruyor. Doğu sularından güneş çakmakta. Sular üzerinde binlerce ışıktan
dudak titreşiyor. Varsıl adalı Sakinas'ın gemisi meşalelerle geceyi
aydınlatıyor.
Endymion'la sarmaş
dolaşız gece boyunca, ışıltıda, ak kolunu yavaşça kaldırdı ve sanki birden
parmakları aya değdi. Aşıklarımdan Sicilyalı kadın yemeğimi pişiriyor, Finikeli
dul, gelincik tatlısı yaparak gönlümü alıyor, Trakyalı fahişe, gece pınarları
gibi gürleyen manolyamı okşayıp özlemlerimi dindiriyor. Rahibeler gününde,
midye kabuğu kupa arabamla, bulvardan geçerim, alaylar beni selamlar, utkulu
servilerin süslediği yoldan, tapınağa gelip binlerce gül yaprağının yumuşattığı
sedirime çırılçıplak uzanırım. Halk beni izler...
Altın pabuçlarım
parlıyorken, günnük yakıyor, saçlarımdan aşağı gül yaprağı serpiyorlardı.
Küçüklerin omuzları kanatlı, gençler teke boynuzlu, halk uğultuluydu. Buhurdanlardan yükselen lavanta kokularıyla
yüklü esrik dumanlar hareler oluşturuyor, çırılçıplak tenimin küçük adasında; yeşim kapısında,
kanatçıklar kıpırdaşıyordu. Kadife entarili iki kız çalgıyla eşlik ediyor,
ditramboslar, Sakız bükolikleri söylüyordu. Küçük bir güvercin gibi nazlı
uçuşlarla dans ediyordu Nitole... Öldü ve şimdi küçücük bir gölge... Yattığı
mermer kederli kokulara bürünmüş, amfiteatrda yaslar tutulmuş ve doğa öyle çok
üzülmüştü ki... Irmaklar, kayaların üzerinden aşmaya başlamıştı köpürerek, kin
ve kızgınlıkla koşturuyorlardı ayrılmamak için!.. Ah yüreciğini çırpa çırpa uçtu gitti, ölüm
bu; bir düşünce aldı beni, ne üzülmüş, ne sevinmiştim; ne yapayım, gece
yarıları tek başıma çiçek tarhları arasında gezinmiştim.
Yaşam güneşin alevi adına
sevinçle haykırırken, ölüm de, Hades'in güneşi adına bizi çağırıyor sanırım!..
ve ben Mellerope, ta İllirya'dan
Bythinya'ya yaşam güneşi uğruna gönüller doyurmuş, yeşil gözleriyle ünlü kutsal
fahişe, işte o günleri böyle geçirmiştim...
...
Milattan önce yedinci
yüzyılın sonlarında, Kilikya'nın aşağı yörelerinde, denize komşu kayaların ve
ormanların içinde, dev bir sedir ağacının gölgesinde geçti çocukluğum...
********************************************************************************************************************************************************************
İNSAN BEYNİ TAŞIYAN
BİZONUN ÖYKÜSÜ
Cleveland'da tam
teşekküllü bir tıp kompleksinde beyin cerrahı 12 tıp profesörü vasiyet üzerne
sahibinin beynini adamıa 20 yıldır
yaşamına eşlik edip arkadaşlık yapan bizona nakletmişler, bizon eski sahibinin
karısıyla oturup kalkmaya onunla elden geldiğince konuşur gibi yapmaya hatta
cinsel ilişki kurmaya başlamış ve sonunda ondan servetinin yarısını isteyecek
harektelre yapmaya başlamış vs vs vs sonunda birgün bizon başına kurşun
sıkılarak ahırda arka tarafta ahırlarıh en karanlık bir köşesinde ölü bulunmuş
vs vs vs
********************************************************************************************************************************************************************
JÜPİKÜR
Vücudunun bir yarısı
(gelecek çağlarda geçen bir vaka) Jüpitere diğer yarısı Merküre ışınlanan bir
adamın beynininde bellek hafıza geçmişe
ilişkin bölümü merküre diğer bir takım işlevler yapan bölümü jüpitere ışınlanır
sonuçta anılarını anlatın adam bir yarısıyla , diğer yarısıyla anıların bugüne
uzanan sonuçlarını diğer yarısından dinler ve tartışma ikili yani iki ayrı
insan gibi tek yapı vsvs vs vs konuşarak bir konuyu diğer yarının tamamlaması
ilginç bir öykü vs,
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
GÜLENAY
(IX)
Jesus mu bu?
Belki de Davut!
Kaya tuzu, Çerkez kızı,
at hırsızı.
Serendip’ten in,
İlyas’ın deveye bin,
‘Zehra Bağı’na girin!
Eyüp’te keramet
Yakup’ta bereket
Meryem’de gıybet.
Güneş tutuldu, hava is
göğü arşınlıyor iblis
Hacıosman’ın tekesi
Çamurcu’nun düvesi.
Çiçekler etten olacak
Hain, arkadaşını ayda
unutacak
Cebrail, Süleyman
güğümünden çıkacak!
Eşebe ölmüş!..
Yetmiş yıl avludan
çıkmamış
Bir kere çıkmış; bir
adama varmış
Adam bahara varmadan
ölmüş
Oda avlu içine geri
dönmüş.
Kış sertçil
İneğin gözü buharlı
Beygirin ayağı karlı
bizimkız!
Uykumda metal köpekler
havlıyor
Dere yandan Haşaşinler
geliyor!
İşte yıldız kaydı
Kim bilir kim öldü.
Ethem'de; döl yatağını
gördü!..
Toprak kör ışık!
Et soyut toprak!
İnsan; ölü sözünden geviş
getiren
hayvan...
Dibek taşında toplan!
Tanrı bir, Sartre iki
Palalar üç, Habip dört
Hadım Özcan beş
Ay ışığı,
halamın tahta kaşığı altı
Çalkebir’den gelenler
Belevi’nden geçenler
Mısır çalıp nohut ütenler
On!
El kızı
Civar suyu
Albız soyu.
Yirdirme Osman
İşi sarpa sardırma
Bakma öyle Afer!
Rimbaud ile betim
söz ökeliği ve öykü
şiirden atıldı. Avluya
sırça saçıldı. Tanrı üf
dedi
Adem’in gözü açıldı.
Bizimoğlan!
Osman’ın dam üstünde
resmi var
Üç aşağı beş yukarı oda
Renoir.
İmgelere inseydi
İngiltere
Ölüm küslük sayılsa
Kuşlar Peru’ya uçsa
Irmaklar geri aksa
Gönül’ün başı bağlanır
mıydı?
Hamidabat’a Medusa’yı
görmeye artık
Hasdrubal’ın bağına üzüm
yemeye!
Yıldız göçer
Ay tüter
Baykuş öter.
Esebili yasa bayılır
Gülten’in apış arasına
Seksus, Neksus, Pleksus
Hepsi öldü artık
Yılanyutan
Kurtarır mı kalanı
Sus gayri
Haşepsut’a yalvar
Takma bıyık pos sakal
Birbirimizi tanımayız ki?
Feleğin gözü kör olsun!
Daha ne olsun kız!
Daha ne olsun!
Olsun bizimkız
Olsun...
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SOLARİS
Silinmeyen bir yıldız
duruyor orada...
Şeyler, tozlu, sarı
gecede
ışıksı yılan gibi akıp
gidiyor
bilinmezlere.
Uzaydaki yuvasında Larisa
Tanrı yaratmışsa da bu
çarçur gezegeni diyor...
Yeryüzü
eğri, demir bir kafes
Biz tutsağıyız
körpe deneyin.
Okyanus,
gezegensi yaratığın
belleği.
İnsan bütüncül,
et-eş yiyen.
Düşünceyi, dışsallığında
bilen,
tanıyan.
Ku (t) suyor kendini
durmaksızın
Tanrı'nın mı oyun;
Tanrı mı?..
Görkül sevinin
egemeni
yeryüzü.
Solaris;
Sudaki ayna.
Gölgede tin.
Vulvası incilerden
ezinç yuvası.
Solaris
exodus.
*******************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
ÖLDÜRÜM
Ala şafak bir at gibi senin başını
sazların dibinde, su birikintisinin içinde kestiler
çırpındı başın, ardından yakıldı şu türkü;
'Çukurun tam orta yerinde
Hasım kanla görkemli diri
Albacete bıçaklarıdır
Parıldayan balıklar gibi'
Kunar eyaletine yollandı cesetin, çerilerce
ve o kış soğuğunda geldin, denize girdin
yıkandın, terledin, güneşlendin
Ve karların üzerinde yürüdün gittin
Calgary erlik olimpiyatlarına doğru...
Sonraları öldüğün yerde -gecenin ortasında-
ay açardı!
Batıdan eserdi yel ve doğucadan
Kertenkele yıldızları, kırlangıç parıldağı
süslerdi geceyi
kırmızı tüylü bir kuş gibi!..
Öldüren uçurumdan sevdalar ve dibeklerin
içindeki
ve dutların tepesinde, cırcır böceği
sessizliği ki
gömülürdün gene yerine ve yürüyerek giderdin
fundaların arasında, çalıların dibindeki
o eski gömütüne...
**********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
SERPİO
O ne gönlümüzde yatan aslan
ne de bir kahramandı.
Al kanatlı bir kavga şahinidir o
Nara atıp vuruşurken ön saflarda
gık demeden düşüp ölecek
Ve kale bedenlerinde türküsü söylenecek.
O insana dair ilâhiler çağrıyıp Bedrettin'ce
ve mekânsız dervişler gibi
beş-on yerde öldürülecek
ve ardından zahire pazarlarında ağıtlar düzülecek
O kendini öldürmedi
ihanettir onun katili
ve işini bitirmiş kamikazeler gibi
hatırası Pasifikler'e gömülecek
ve ölümün böylesi affedilecek
Ve geçen günler
ve hayıflanmalar
ve gelecek
Utkunun burçlarında
yine şarkılar söylenecek!
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
AMELİA
Gece
latin çölünde
kuru bir boabop ağacının
yapayalnız özlemi kadar
birgün filiz vereceğim davasına
sabırla katlanabilir mi insan...
Gecede
bin çatallı bir geyik kafasının
ak ölü iskeleti kadar acıklıydı
boabopun sabrı.
Gökten inen ayet değil
göklere çıkan bir vahiy gibi
aksi ve de inatçıydı
İnsan da bu kadar inançlı ve sabırlı olabilir mi!
Bu gece biri; sattı davasını
bu gece bu karanlık oyundan
'utandı gizlice'
mağrur karanlık bile!
Karanlıklar bilir çünkü
ışık sıvaylı yıldızlar
ve minik güneşler bile
ondan bu yana
yarışırlardı onunla.
Sattı davasını
durum; ayan beyandı
ayaklar altında dolanan kıskaç
saguerolarda dolaşır
uzun-sarı bir çıyandı
Ey insanlık öksüzü
bak gökyüzü kalabalıklaşıyor
yıldızlar yıldızları aşıyor
Açılmış kollar
kucaklaşıyor!
********************************************************************************************************************************************************************
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta
yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da
gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik
alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin
altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor,
uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını
gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve
kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması
yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde
kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde
gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu.
Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan
içerken, yurtsamayı topuklarında
hissediyor, kör bir
kızın okuduğu Taberi
tarihinin içinden vadileri döne
döne Melkitler yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden
kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in
Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla
konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı.
Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle
aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle
düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç
ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan,
vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye
bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan
başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya
çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki
birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları
görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl
kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları
dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir
yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li
bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve
ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım
dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde
Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde
küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından
belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları yakalıyor, iri av köpekleri,
yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban
kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan
mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin üstünden-üzerinden süzülerek
üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde
çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden
gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı.
Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap, ayakları
köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan
yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”
sesleri arasında uyandım...
Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve
seyrek görülür kuşları kollamakla
geçirmeye karar verdim.
Kanatlarıyla aydınlık bir
pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen
dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü
üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt
durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların
üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu
sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş
gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok
mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını
garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi
bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara
baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor,
uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla,
uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat
etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
ASTEROİT
Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi
gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin
bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz.
Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde
değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi
bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı
kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse
olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen
çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir
kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin
gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini
belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir
belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın
tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen
uzaysıl varlıklarız.
Böylesine gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük
bir tehlike atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli
gelişmiş olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya
çıkabiliyor, sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu
çok uzaktan gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi
kullanabildik ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını
gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak
-teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından
bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan
sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim
almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya
neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip
birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen
süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok
artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç
sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri
ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını
sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek
hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse,
kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına
gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir
‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu
ve bütün bunların bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu
hiç bir zaman düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların
erişilmez olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha
şaşırtıcı. Ayla dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi
düşten öte değil mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok
ötesinde, daha ulaşılmaz olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını
kararlı elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için,
değişen uzay koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan
Merkür’ün yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür
yapmaya ne dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları
önledik, radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden
düşmüş, sıradan bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim
ulaşılmaz sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan
şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek
düşler kuruyoruz, öyleyse gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı...
Düş ve düşünce gerçeğin bir parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir
gerçeğin boyunduruğunda ve en olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz
olan kendisi. Gerçek sonrası, ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine
yelken açıyor. Şu ki, dünyanın kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un
yakınında, dış dünyaya tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç
altında, zaman kavramı olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir
kolonileri var. Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için,
bu sfenksin içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı
gölge kavram biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala
sonsuz küçüğe -yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler
içeri girince, makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça
kaba saba ve ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde
basit bir gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu
sizce ve düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks
gezegeninde yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey
duyulmuyor.
Bunun yanında vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan
deniz köpekleri, insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime
lime edebiliyor, ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle
iletişim kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı
yoklar mı belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara
saldırarak delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik
bir salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve
sürekli tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok,
nasıl bir gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik
termitler gibi, gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir
şeyi koyup gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp
gidiyor, sonsuzca yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve
bir işi gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir
tuğlayı niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir
kulvarda giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri
geliyor ve neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve
selintilerle sürüklenen küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri
henüz açılmamış -kör- adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken
gezegenin gerçekte başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu
anlıyorsunuz, üstelik çöl gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların
çürümüş sularından içerek, çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç
gruplarda cabası. Bunların ‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay
olmuştu’ diye başlayan can sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü
ile yas tutuyorlar. Mars adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir
jestler ama anlaşılmaz bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan
şöyle bir görebilmiştim.
Güneşin alevli kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları
barındırdığı için, hala kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk
ışıkları altında yayını geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman
unutamayacağım. Cennet bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan
püsküren alevlere bakarak, cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz.
Güneşte yayını geren mitik kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun,
besleyici çözeltiler içinde dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez
böylesine sararmıştı. Çünkü düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik
düşecekti.
Size gerçeklerin us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl
bir metal denizinde gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan
müzisyenimiz Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına
çalışırken, birden derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye
başladı, ancak gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından
inen, siyahlar giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle,
Motzart’a bir Cenaze Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail
etkisi uyandırdı ve giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin
geldiğine inanmaya başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın
korkularına, ya da tanrısal varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin)
erinç dolu kucaklaşmalarına dönüşecekti.
Metal denizinde, son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir
biçimde hız düşüren araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan
Neoplan’ımız, bin bir güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin
neredeyse ucunda (tamtamına diyebilirim),
sanki bulamaç dolu
bir çanağın keskin
kenarında kalakalmıştık. Uçsuz
bucaksız evrenin kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü
bozulacaktı. Önceleri sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla
elimizi boşluğa doğru uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin
var olduğunu sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını
sanırım onlar eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki
bilinebilen aynaların belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf
bir çarpınçla insan kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar
buluyordu! Gerçek, düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz
oluyordunuz. (Bu ne demek şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar,
sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde
yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip
bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla,
bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından
kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle
çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
KORU
I
Defne yapraklarının arasında
mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli
satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara,
günün olur olmaz saatinde üşüşerek birleştiği,
türlü acayipliklerin yurduydu koruluk...
Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i, hemen bu yakada Argonotlar
denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece boğularak ölülere karıştığı,
anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan Hamit’in sarayını, boğazkesen
burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde, çelik putrellerle şol geçidi
kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş
sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey
soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında
gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in...
Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan
Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği
için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?..
Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi,
lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki tek
erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız
kulunuzdu. Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün
gülmesini hoş karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran
pençeleriyle bölük pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış
yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine
kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını
tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik
birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan bir
gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir kez
duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük,
ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk.
Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde,
bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im
vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde deva
bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin
gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli
bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir
boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel
hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya
tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer
can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i dolaşan
korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’ diye çığlık
atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın gözetleme yeri!’
diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek yuvaları, kelebek
kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine haykırır ve
Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe, Andromeda’dan öte,
disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş gibi, çığlık çığlığa
birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir galaksi tünerdi
Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı anı yaşar,
kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya girer,
Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman kavramını
yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül karanlığında,
birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle kalabileceğimiz
bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.
II
Kutsal koruluğa, şubatın karlı
bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye gelmiş bir
Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan Romen bir
çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa gemiyi,
eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek,
mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık
olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu
gazeteler.
Karlı bir şubat gününde, mart
ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan.
Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse
yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni
bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar
yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot
birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek
tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında,
ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga,
keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor,
puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir
oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte
Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik
bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında
düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı,
Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi
yokoldu gitti.
III
Bu gün koruya her zamankinden
daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına neden olan,
kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet mezarlığına uğramamız.
Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla bir av tanrıçası.
Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam yirmibiryıl yıl önce
(sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların, kristal aynalara
dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran güzelliğiyle -hem de
gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının tuzaklarına düşüp, metan
gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını kırarak, bir daha gelmemek
üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte biz onun toprağına yüz
sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve rüzgarlara karışmış bu
körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına
sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur
damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı,
ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak, bu
çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o
güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye
inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada
onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur,
ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere
doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini
terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına
işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul,
kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf gecesi
ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir uzak yol
kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir mezar
taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha. -Yedi
Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk
yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı
bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye
dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne
öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü
usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir
öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti.
O gün, ne mezarlıkta, ne koruda
gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar uzakta
yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında boğulan,
benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı tepkilerin, aynı
başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı acıları göğüsleyip,
aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir boşuboşunalıkta
tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor olması, alabildiğine
kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın, uzaklarda denizin
ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu pırıltısında, ağlamaktan
gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle katlanmış bir kağıt
çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini söyledi.
Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin olmasına
şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç dalı,
tükenen, yitip giden bir girdabın son
fısıltısı gibi, yavaşça o şiiri okudu...
“Burada, zamanın çarkına
yok edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan madeni manzarada:
burada, tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı o her şeye egemen ışıkta;
burada, belki yalnız bir an için
putlar gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin kendi gerçek yüzüne çakan
bir şimşeğin aydınlığında;
nice maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla, boyunduruklarla çarpılmış,
senin aldattığın, herkesin zorbalıkla
kandırarak senden çaldığı.
Böylece arınarak bir toprak testi gibi
ya da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir an için kurtulacak özündeki kil
hayatın ve ölümün amansız
baskılarından.”
IV
Bugün koruya tam kırkıncı
gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası.
Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf
öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü
sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş
yere çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım, nede
oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak
bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm
olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere
öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü
düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için,
Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı!
Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim
olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en
görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine
yaslanıp, değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!
Ekbatan’da, at üstünde
çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı!
Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı!
Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve
kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı
salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek
isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp
yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir
baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya
dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi iğrenç
ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş dolanı
yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam. Bakın, bu
dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan
para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden,
topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu
biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi
saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu!
(Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para
anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız
kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç
dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen
içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen
olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri
parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak
kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi
metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam
yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit
çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük
şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında,
yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından
çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu
lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay
(biz dostları ona kısaca, Dolunay
derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı
herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı
için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta
sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste
(çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir
yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr
kaldı.
Tüylerinizi sevecek olan diğer
arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir Long
Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki
çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen
anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu
biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı,
kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir
kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu bilmemeleri
için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini anlamamaları için
öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları aldı, ama
yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa kutlayanlar
kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı becerebilmek
demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya
çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük
Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir
ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik
karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz
olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki
yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de
parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur,
bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde
kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret
görmüştür.
Son gördüğümde, reankarnasyona
inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri sürerek, kompleksle
ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi paravanların ardına
sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de söylemiştin bunu!
diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..
V
Yengecin yan yan yürümesinin,
yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş biçimiyle, yoksa
her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada kalıtçısı olduğu,
uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle ilgili bilgiler,
dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân, frakteller veya
hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu, Vlademir’in, Pamir tepesinde
adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin artışı, hydraların,
su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı, uzayarak hortum biçimini
almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket eden gözleri, kemik
plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin oluşu ve
embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının öteki
özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan
ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında
hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka
şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği
Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun
aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura,
Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna,
hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler
satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan,
atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar
buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze
gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar kocalmadan...
Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden... Servi boylar
devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan, ilahiler durulmadan,
deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman geceleri
beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı
rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz
durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği
ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı
varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm
kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam
üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice
kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi
bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak
olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve
kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı
söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir
zaman kaçamayız dostlarım!..
VI
Artemis öldü!.. İnsan yaşamadan
nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün, sürükleyerek
dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada çırılçıplak soyup,
istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini yüzüp, etini
kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici organlarını Anebus’a
yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler. Kemiklerini de
Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi başladı,
çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben dışarı
çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa
çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden
giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın
olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek
teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki,
Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü
şudur:
“Galep, dünyadan ayrılalı sekiz
Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale Bopp’u geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya kayarak,
kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı. Dönüşte, kozmik
rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce, bilinen
dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon gezegenine
düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya benzeri
gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir yaşam
sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama daha önce
yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına sahip olduğu
için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme olduğundan)
ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem olanaksız
(neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi
tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel
uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde bu
oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış.
Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar.
Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını
değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı
doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko
bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri
konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile
olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen
gösterilip, sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in
Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan
için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını
düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr.
Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise
Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu
yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum
sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan
sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada
yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki
Galep’in çözülmesine yetmişti.
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti
Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara
gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg,
Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra
kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik
katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu
barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar
Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle
birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü
ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan,
sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına
kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını
görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu
kurtarırım düşüncesiyle, şarkıcı
tam sağdaki aynanın önünden geçerken,
otomat bir biçimde, ‘Jose!’ diye
haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı
boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün,
sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik
kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin
öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal
değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan
varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün
doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var
olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini
yalanlayan, (lineer) bir tür varoluş
kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
Evet,
Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah
gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin, Detroit’li
sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop
şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama
olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi
geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından,
kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!! dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün bozup
düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose Feliciano’yu
yadettiğimiz kısacık öykü bu.
VII
Canım Artemis’im hep anlatırım,
hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir dostunun mektup
içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında kuzuya bir kusur
bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek, aradığın kuzu bu
kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda bulduğunu ve çok mutlu
olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize karşın gizemine
eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım, gerçekte ne
aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım- arşınlayarak, kutsal
Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle
coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli
dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile
bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor,
ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk.
Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen
rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın
dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de
gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç
balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus
(cankurtaran!) balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları
gözleyerek boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı
vardı, Latince “habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş.
Öteki sevenin kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu
olabilmiş, acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı, serseri
bir tacirdir. Kimbilir...
VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya
görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den,
vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit
yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi
bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre;
ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm
insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek
bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen
görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim,
onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle
habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler günahsızdır
dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek isterdim ama,
birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’ demişim...
Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar,
geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen
acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi,
Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima
dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın olmanın
getirdiği yaralarla, kendine kıyan genç
bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı gibi yine
ağladı, sırf ağlayan birine dayanamadığım için bende ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne?
İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek,
para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından
edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal
ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim
edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir
ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş
zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap
okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor. “İyi
insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide
çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle
doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal.
Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor.
Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar
doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları.
Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla
yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği
için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için
değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye
ekledim:
“Yaşamın soylu değerlerinin,
bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban
edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek
istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür
kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın
düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin
insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe
aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim?
Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi
sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl
başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene,
dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında
askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana
bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar
Cassius’tu ama artık değil!..” Koruda
karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği
taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç
organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu.
Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak,
salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına
başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir
yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını
oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi
biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız
ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık
vererek, giderek kararan bu endüstri
kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete,
belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde
parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil
kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül
bir vaat, eskil bir panzehir gibi
yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik
sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım,
ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor
gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak
Şehriyar’dan da beter kör etti beni.
KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri
değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen
tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı,
sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.)
Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra,
bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli
uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini
kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak evren
tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de
gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu
ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer
bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda
olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in
yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan
avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık
şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve kutup
eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların yumurtlayıp,
masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği günler yakınmış,
keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den beri bile, “Saul
vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya alışmışız. Ölmeye
gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum uyluklarımı,
yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko idim, mekanik ve
mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai kuşu
kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır
mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce
yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına
almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına
çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu
ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim
içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları,
kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir
diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki,
birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir
eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört
toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir
artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz
iki, altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların
toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine
kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları,
yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş
füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin,
atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı paraşütler
gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı, devrildi
adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay, geceye
rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası Artemis’in
iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı selamladı,
nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de Muhammet’i
böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye giderken
her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak sesleri
duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana
cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve
İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı kızlar
kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi, Ebu’l
Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin şiirleri,
Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde şiir
yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren Kyklop’da
cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından akan sarı
sularda gezinmişti.
Sarı gagalı keten kuşu,
yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla, yüksek
otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış, istediği
biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan Stendhal
sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı buzullarla
kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz gezegeniz
biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek, lanetliyiz,
ayrıca görmek, bir Boeing’i bir sinekten
küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor, moleküler deliklerden
geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren uygarlıklar varsa, bunlar
saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı
koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık,
Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik,
sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar
gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton
-görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal
yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve
hidrojensülfitten oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan
enerji verildiğinde, bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor,
dünyanın da böyle bir süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak,
kıvamlı bir bulamaç halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor,
toprağın anası bu kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor,
“belki de yazmamın nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam,
her şeye kadir, her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen
bir tanrının yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı
paradoksu- paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını
kurmuş soylu hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz,
mutant, değişik canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran
kullanımına ilişkin bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz
haçlı Yunanlı kadın, hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi,
buradakilerin mi, bizim yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını
nereden bilebiliriz, uygarlık biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın
uyduları Phobos ve Demios neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz,
gerçek yaşam her ellibin yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu
ayaklarını yitirmiş, kuşun ön ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız
kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve insan baş, her şey küreden ibaret olacak,
insan antropolojik bir sapma, insan varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir
adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş, parçaları bir dağın tepesine koymuş,
çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı Filistin’de yaktırmış, kadın hoşgeldin ölüm, ne yazık ki
başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’ demiş... Belki
İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken, manastırın dar
penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo, gizlice aslanların
avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni yavaşça kıpırdıyor,
sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe uyuyan
dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası duyulduğunda,
Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık ki düştü.
Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve bozonlar,
fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu,
‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda
satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler,
ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus yengin gladyatöre köpek ölüsü verir,
Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar,
kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar, kilisede (bahçede) oturan
Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan, molluscalar, kabuklu hayvan, beş
kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil kağıtlarında diyen Faruk, taş
zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl savaşları, yüzgün savaşları,
birgün savaşları, “tanrının yüreğinde düşlediğimiz, kör tohumların içinde,
uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki
gölün buzlarını çağıran, yaban arıları, yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların
taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat,
yazar Louise de Vilmorin’in mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış,
“İmdat”, Abdülhamit döneminde tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun
sözünü çağrıştırdığı için ve o dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye
ihbarları sağ ayağıyla yazarmış.
Delphoi’de, Apollon tapınağı girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil”
yazarmış, ışık hızını aşınca, Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış,
Bitinya kralına satılan Sezar, Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen
suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta
yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek
yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir
şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister,
Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve
Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka
adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi
rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir
gibi, Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen)
Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti,
‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı,
civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak!
sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır
kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla,
Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in
ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları
gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda
güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle,
dağcıların gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun
koşullarda gölgenin çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki
Brocken dağından alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge, okyanus, bir mezar-ve biz
Her köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup beklediği her istasyonda
Gözlerimizi uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız hepimiz, ama
kimse bilmiyor, evet,
Bilmiyor kimse,”
KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl affetmişlerdir.
Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını anlatacağımız şöyle bir
öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa bağlılığına gölge
düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın ömrü her geçen gün
biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden zamanda, son
peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu, kara, derin bir
kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi vakti, güneşin
yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş gözlerle bakarken,
birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak, gözleriyle gökyüzünü taradı.
Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın üstünde, adeta kervanı izleyen,
kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu.
Kervan geceyi geçirmek için harap bir manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın
altında mola verdi. Kervanla beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu.
Ağacın dalları rüzgarda dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden
yalnızca biri, bu ağacın dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından beklenmeyecek
bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük bir ziyafet
hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek herkesi yemeğe
davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını doyuran yolcuları
teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal kitapların tanımına
uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın altında develerin
yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki yaşında bir çocuk
kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra eşikte beliren çocuğu
gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir titreme aldı, haykırmak,
bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’ (ve tenindeki beni
görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu! dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı
affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve
mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek
anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat
hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve
korkunç biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir
halka gibi üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece
kaçabilmek için, öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve
bir gece çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak
yalnızca efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş
topraklarına çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı
aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı.
Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının
ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne
istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına
eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı.
Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı
mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.
Mekke tüccarlarının, Medine’ye
mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu varmış ve
kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.) pazar
yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek çocuğu
Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır. Yaşam
Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış acılar...
Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan Samira
kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin
kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında
büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya
taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin
kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana
ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp
şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada
Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve
şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt
bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca
karanlıklar vardır’. Şanlı bir hükümdar
önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla
nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride
varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı,
altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez
cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez
seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver
yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç
derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım)
efendim!..
KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş değil.
Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar gibi,
yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi
bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri,
iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç
insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal
ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları kader dese... Perili köşkte, ondört numarada
desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a gitsem,
tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları gibi
‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist, marksist
gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır Suresi
mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile arpa
alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin,
Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı
kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş
oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik
duygusu olmayan Muhannes’in çirkin
denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile
küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara
karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size
Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi
dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını
Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı
giriştiği Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir.
Cüveyriye, el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş
tutulduğunda, Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden
geçirirken bu kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya,
İskenderiye sahibi Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir.
Ahzâp suresi, Benî Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in
sözlerini nakleden Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi,
Herise yememi diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince,
Esma’nın güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine
hakim olup iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli
akrep yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte
kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi,
Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini
verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı,
yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler
vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve
Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar,
kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı
Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi
ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf
suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan
kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki
beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen
Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup,
önderleri Leys uyruğundan Davud kızı
Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan
oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan
ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b.
Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs,
İlliyin yüce cennetler olup, her şey
kerem ve kerim olan Allah’ın
adıyladır...
IX
Bir gün koruda oturup,
ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce
oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti
aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım
deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle:
‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene
korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının
bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet
geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle
‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin
tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.
Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik
beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu
aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık,
minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin
yayıyordu.
Bir başka gün, tam gece yarısı,
korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı güneye
yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam belirdi
önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama laf
attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk toparlandı ve
bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe
duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi
düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam
karanlıkta, dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı
yırtarcasına söze başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her
yıl bu saatlerde bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu
adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza
çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu,
makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren biçimlerinin
olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde yüzen küçük
köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz aslında
gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız dedi. Ve sonuçta hepsi evrenin bir parçası olan
katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek,
yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir
bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık,
içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda
çoktular, canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak;
gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya
bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor
dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz
dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı,
ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine
ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz,
evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla
kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından
başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse
belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların
olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir
insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en
görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek
ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam
terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon
tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara
benziyordu. Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı
kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin
ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre
at nalı biçiminde uzanan tarlanın, atın
sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki
pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu,
tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından,
toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis
gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi
yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün
konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı
göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından, cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle,
minyatür bir dünya, tuhaf bir cüceler
ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken
uyansaydık bir şey değişir miydi hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir
çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım
derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım,
korkuyla bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya
doğru gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey
yok, bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru
yürüyerek yitti gitti.
X
Artemis’le yalnızca sevişerek
ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan uzak
yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı
ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde
seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde,
güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve
süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının
meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik
hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir
düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın
saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın
yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında
katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta
uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin
gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin
gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim
XI
Ama defne yapraklarının
arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin
başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir
Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına,
kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte günün
pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim Pan
gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik bir
titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl gibi,
yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan,
sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş
dostlarım...
Gördüğümü anlatmaya dilim
varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda
duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi, kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an,
onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim
birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm olmazdı.
Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile, dizlerimin
üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış kalakaldım.
Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp gidiyorlardı. İnsanlar,
güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri, babaları, çocukları günün
birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da bilmeyerek şu veya bu
nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ, birdenbire kopuyordu. Hiç
bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa, umutsuz bir kör dövüşünü
andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda
telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan
sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki
toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak
aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez
gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu
artık. Onu öylesine bırakarak, kirletip
boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl
bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre
Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim
sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara
bile karşı koyamıyordu.
XII
İshak kuşu son bir kez öttü
koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki
yaşamak, yaşamak, belki de ölümdü.
Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek
birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi
dikiliyordu. Ve ama çok kısa
dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’
sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam
ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak,
bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli
dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki
elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı, bambaşka
bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş
tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir
okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci
dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz
arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik
parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar olan
büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor, kendi
boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa, biz
de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan böyle
düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın, yürümenin,
sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam boşunaydı.
O bir soru değil, bir yanıttı
artık...
O an koruda ilahi, garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte bu söylediğim bir şarkı ki
bir yerde söylendi ve şarkı değildi
ki bazıları ve ben bana baktık
pembe aynanın içinde
ve bakışta bana ve paltolara
baktı...”
Ve dünya silindi, yokoldu
gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı bir
denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel
dedi, ama ikincisi ben hayalim, hayal
olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır,
utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi
istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin
olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da eklermiş:
Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden bir farkı
yokmuş.)&
VESPANİANUS’UN ANILARI
‘Zaman içinde, zamanı yaşayan, zamanız..’
Her rint bilir,
Yaratan, şiirle gelir!..
1
2
3
4
6
4
2
2
2
3
7
9
5
5
8
1
8
1
0
0
0
0.
Gelmiş geçmiş, yaşamış ve ölmüş tüm canlıların tozanlarından oluşan bir
bileşkeyiz. Tüm insanlar kardeştir. Sen tüm insanların kardeşisin, tüm insanlar
senin kardeşin. Bundan ötürü ölüm yok. Sen, başkalarısın.Başkalarıda sen. Her
yerde ve her şeydesin. Bir yaratan gibi. Tüm insanlığı içinde barındıran sen,
ölünce tüm insanları kapsıyor, tüm evrene karışıyor, dahası herkes ve her şey
oluyorsun...
Vespanianus bir gezgindi. Hangi yüzyılda yaşadığı bilinmiyor. Meraklısının
pek çok ders çıkarabileceği için, görü, duyu ve düşünülerinden ilginç
sayılabilecek kıssalar aktarmak istiyorum. Manitu! Mirçe orduları gibi bereket
yağdır yazıma, düşünde zincire bağlı tilkiler gören Fatih gibi, can kulağıyla
dinlesinler. Kefe ve Menkûp bozgunları gibi kulaklarıma küpe olsunlar.
Sıratelmüstakim el İsrafil yarabbim.
Sözü israf etmeyeyim, usu yücelten izninizle, başlıyorum efendim...
Atina bulvarlarında aylak aylak dolanırken, babalarının ölümü üzerine
Pisistrate oğulları Hippias ile Hipparch birden tiran olma hevesine kapılmışlar
‘boşluk olanaksızdır’ sözünü doğrularcasına tahtı hemen doldurmak istemişlerdi
ama bol galerili Atina yurdunun seçkinleri bu yönetim biçimini bir türlü
onurlarına yediremiyorlardı. Yeis ve küffar içersindeki kardeşlerden Hipparch’ı
karanlık bir günde Akademi’nin sütunları dibinde delik deşik ettiler. Bunun
üzerine Hippias, insan tininden beklenir ama yaşamın özüne yakışmaz, sövgüye
gark, azılı bir despot, ‘gözyaşı şişesi yetmez’ bir kan dökücü oldu. Günün
birinde sorguya bile çekmeden, evinin direğini öldürdüğü; Leena adında bir kadını konuşturmak isterken,
ser verip sır vermeyeceğine ant içmiş kadın dişleriyle dilini kopararak
Hippias’a tükürür. Kolayca teslim olmayacak Hippias, ipin ucunu bırakmayacak ve
kadına suç ortaklarını yazması için, işkence ederek,önüne bir levha ile tebeşir
bırakacaktır. Asfodel’i çağıran öksürüklerle çalkanan kadın, gene de kurnazlığı
elden bırakmayarak, kendisinden hiç şüphelenmeyecek olan Hippias’ın yakın
dostları ve taraftarlarının birbir adını yazar. Yetkinlikten uzak, bir
hayvandan bile duyarsız olan Hippias hepsini yokeder ve Leena’ya ‘Daha başka
kim kaldı’ diye bağırır. Leena ölüm uykusundadır, kopuk dilinin el verdiğince
telaşsız bir sesle ‘Senden başka kimse kaldı mı’ anlamına gelen bir şeyler
mırıldanmaya çalışır ve kör kindarlık duygusuyla boğaz kesen bu zalimden
böylece öcünü almış olur. Hippias yaşarken, sağda solda kendisinden ‘Bitki
kadar değeri yok’ diye söz edilmiştir. Herkes gibi günün birinde oda ölmüştür,
ne yaşamı nede ölümü bir şeyi değiştirmeyen süt içmişlerdendir o. Toprağı bol
olsun.
II
Güzbaharda bahçeleri dolaşırken, kadife çiçeğinin sporları burnuma dolar.
Lahanalar kar topu gibidir, pırasalar uzun saçlarımın örgüsüdür. Kuşlar yapraklarla
sevişir, iğdelerin buruk kokusu havayı bayıltır ve örenleri dolaşır. Yerde kuş
ayağı vardır, gökte Pan. Servilerin
arasından esen yel deve güreşi izleyenlere gülüyor. Pınarda güğümler doluyor.
Saksağanlar, payamlar, çakır dikenlerinde yeşil
yılanlar. Narlar, parsambalar, sandal ayaklarımda yüzen sümbüller,
beygir eyerlerinde, kalburlar, kasnaklar, marul yiyen köpük ağızlı, ölü gözlü eşekler. Su sarnıcına
ölü atmışlar, sudan içen bütün köy zehirlenmiş. Kızıltoprak’ta keklik kafesi
var, içinde kınalı keklik. Bağlar, gümelerin ötesinde incirler, parıldar
üzengiler, bağ yaprakları, uçurumlar, oraklı köylüler, tepeler, tilkiler...
Araplar tepesinde bir ufo bekler!..
Köy aşağıda. Ahlat dalında yiribik, çıtlık dalında baykuş. Kurbağalı
gölcükler, sarı çıyan, yaz baladı, güz ortası harmanlar, uyuklar canlılar.
Serenli kuyularda buğular. Göklere yükselen taçlar, mısır püskülleri, saçlar.
Gölgede eşinen tavuklar, öğle üzeri avluya doluşan adamlar, mezarlar, konuşan,
bağrışan ölüler. Harman yerinde kızlar, düvenlerin ateşini yüreğinde taşır. Bağlar içinde türküler,
samanlar arasında aşklar.
Yaz tanrının eli, meleğin yurdudur. Olur oldurur. Sevenle sevilendir,
nedensizdir yaz. Varlık yaz diyerek gelir. Görür ve gider. Yaz her şeydir,
yeryüzüdür. Hamurabi’dir yaz, hamurdur doğar, döl verir, döl açar. Kûn der,
Nefertiti bereketi vardır. Süslü varlıklarla doğan ve doğurandır. Isıdır. Ateş
ve oluş, gümrah dallar, genç toprak, altın gülüş, yüce tindir. Ölümsüzdür yaz.
Yaşayan ve yaşatıcı. Protonu seven, silisyuma iyi davranan, Sur kralını
ağlatan, suyun tanrısı yaz. Palangalı, vidalı, çarklı, kaldıraçlı, pompalı...
“Bir sursa eğer dünya güneşe karşı”
Güneş, yazdır.
III
Bir yaz baladı koktuysa ne mutlu ama önce ikide bir karşımıza çıkan bir
dedikodu; Suriye kralı Zahelin’e ait kedi altın çanağı kaybolunca açlıktan
ölmüş. Çünkü kedi öyle kaprisliymiş ki başka bir çanaktan yiyemezmiş. Konumuza
dön ey ruh: Atina’yla Isparta komşudur. Tüm komşular gibi birbirlerini hem
severler hemde ölesiye nefret ederler. İşte Atina’yı gezdikten sonra,
Makedonyalıların yükselişine karşı koyamayan Lakedaimonlular’ada uğramış
(Isparta’ya gelmiş) oradan Selanik’e geçtiğim bir sırada Leonidas (Filip ve
İskender ortada yokken) 300 kişi ile Termopillerde, (Bu Thermoplai geçidini ilerde
Eftialtes adlı bir Yunanlı, Perslere göstererek yenilgiye neden olacak ve hain
sözcüğü adıyla birlikte anılır olacaktır.) Acem (Pers) buyurganı Serhas’ın
milyonluk ordusunun karşısına dikilmişti. Ispartalılar, kahraman ve
erlikseverdir. Çocuklar doğar doğmaz, gürbüz ise yaşatılır, sakat yada cılız
ise kutsal uçurumdan aşağı atılırdı. Bu gürbüzler yedi yaşında anne ve
babasından alınır bir daha da yüzlerini görmezdi. O yaşta jimnastik, zorlu
sporlar ve açlığa dayanıklılık öğretilirdi. Kışın yalınayak dolaşır, alıp
çalmasına göz yumulur, yakalanırsa da kırbaç ile dövülürdü. Bayılmayan
çocuk tiran yapılır ama konuşurken
büyüklerin gözlerine bakması yasak edilirdi. Bu sınavlar bitince askerlik
başlar, vücutça sağlamsa ölünceye dek mesleğinde kalırdı. Bir gün kılıçlardan
birini emsallerinden kısa diye almak istemeyen bir çocuğa şöyle yanıt
verilmişti: Kısaysa bir adım öne çık! İşte Leonidas bu boğa adamlarla
(boğaçhanlarla), Serhas’ın karşısına çıkmıştı. Elçinin bütün Yunanistan’ın
valisi olma önerisini kabul etmeyen Leonidas, bir askerin: “Düşman yaklaştı!”
sözüne: “Biz düşmana yaklaştık!” biçiminde yanıt verip atılan oklardan güneşin
görünmez olduğu ovada: “Demek gölgede savaşacağız” demiştir. Bir bir ölerek
yenik düşen Yunanlılar, 300 askerin anısına bir aslan heykeli dikip kitabesine
şunu yazmışlardır: “Ey yolcu Isparta’ya gidersen, oradakiler yaşasın diye,
buradakilerin öldüğünü söyle ki güneşin ışığı, ölümün karanlığını nasıl yenmiş
görsünler.” IV
İşte ki Miltiades armağanı doru bir at, altın bir taçla yurtları
dolaşıyordum. Maraton, Salamin ve Plâta savaşlarını gördüm, ilerde bu savaşlardan söz edeceğim...
Makedonya kralı Filip, en seçkin aile çocuklarından bir ordu edinmiş, adını da
Falanj koymuştu. (Franko’nun Falanjistlerinin isim babasıdır Filip.) Yaya idiler ve 10.000 kadardı. Filip Asya’yı
fethetmek istiyordu. İskender’e bu düş babasından kalmıştır. Filip’in
düşlerinin peşinden giden İskender, Hindistan’a girmiş, hükümdar Purus’la
savaşmıştı. Purus’un filleri düzenli ordu karşısında bozulmuş, ürkütüldükleri
için geri kaçarak askerleri ezmiş, Purus yaralı olarak esir düşmüştü. İskender, İranlıların ülkelerini elinden
almış, Erbil’de büyük utku kazanmış, adına sikke bastırmıştır. 33 yaşında bir
insan için gençliğinin baharında lekeli hummadan Babil’de ölmüştür. Ölümünden
sonra imparatorluk kardeşi Filip ve onun
oğlu İskender Egos’la bir süre yaşamış, onun öldürülmesiyle de parçalanmıştı.
Bunlar Makedonya’da Antigonlar, Asya’da Selevkoslar, Mısır da ise Ptoleme devletidir Küçükleri de vardı: Bergama Krallığı ve Hazar
denizinin güneydoğusundaki Partlar’ın krallığı... Yazık! İlerde kimleri
ilgilendirecek bunlar ve kaçı diyecek ki bu topraklara şunlar geldi,
çiğnediler, çaldılar, sağdılar, soydular, arıttılar, erittiler ve günü gelince
de bir başka dünyaya çekip gittiler!..
V
Eski zamanlarda insanlar yönlerini nasıl bulurlardı, çevreye atlı salarak
mı, insanoğlu gerçek ışığı buluncaya dek geceleri karanlıktan pek
kurtulamamıştır. Siteler, köylükler karanlık basınca uykuya dalardı. Yön dedim
de, Amanos dağlarında ünlü iki geçit vardı, (Bu dağ ahaliye göre Gavur dağıdır
ama aslı ‘gavur’ değil, gavr yani iki tepe arası düzlükler anlamınadır) eski
Issos’un kuzey doğusundaki Pylae Amanides ve İskenderun’un güneyinde Suriye ile
Kilikya - Küçük Asya arasında tek geçiş olanağı sağlayan Belen geçidi. Bu
geçitlerden Darius ordusuyla Kuzey Suriye’den Kilikya’ya geçmiş. Büyük İskender
ise Pers kralıyla karşılaşmak için
Issos’tan yola çıkarak yine bu geçitlerden geçmiş ama Darius’un
dolanarak arkasında kaldığını fark edince Issos’a geri dönmüş... Yön sorunundan
doğan bir hata olmuş sanırım. Uzayda parakete hesabıyla yön bulunurmuş. Borazan
ilk kez bu savaşta kullanılmıştır, yön telaşından!
.
VI
Dentatus Romalıdır. Tam eski Romalılara yakışır, sade, hırstan uzak,
tahta-oturak bir yaşam sürüyordu. Gene de Samniler’e savaş açmakta bir beis
görmemişti Taburede oturur, yemeğini tahta çanakta yerdi. Ecevita gibi. Roma
ligi kurulmadan önce İtalya’da Gollüler, Venetler (Venedik), Ligürler,
Etrüskler, Ombriler, Sabinler ve Samniler vardı. Bir keresinde Samniler, Romalıları yenmiş ve
gelenekleri uyarınca bütün Romalı askerleri boyunduruk altından geçirmişlerdi.
Ama son gülen Romalılar olmuştur.
VII
Septimus Severus oğlu Caracalla’nın adının çağrıştırdığının aksine Paros
mermeri gibi parlak, ak bir yüzü vardı. Kartaca milattan önce IX.Yüzyılda Tunus
limanında yaşayan Fenikeliler tarafından kurulmuştur. Kartacalılar iyi bir
ticaret kolonisine sahip olup, Atlas okyanusuna bile açılırlardı. Roma bir
zaman Kartaca’yı kuşatmış ve Kartacalı komutan Azdurubal eşi az görülür bir
ihanetle teslim olunca, karısı ve iki çocuğu babalarına ilençler yağdırarak, iç
kaledeki alevlerin ortasına atlayarak ölümü seçmişlerdi. Roma mittir. Kartaca
konkistadoru Scipio’nun kızı Kornelya’nın, Tiberyüs ve Kayus (Gaius!) Grakkus
adında iki çocuğu vardı. (Shakespeare "Sallananmızrak" boş yere
konularını tarihten seçmiyor.) Plebler
ileride ikisini de Tribün seçmişler, ama bu devrimci, değişkenci ve
iyileştirimci(reformist) iki kardeş
aristokratlar ve senatonun ayak oyunları sonucu artarda
öldürülmüşlerdir. Romalılar modern ve bir o kadarda barbardır. Yunanistan’a
bile saldırmışlar, Sulla komutanlığında sonuç alamayınca anlaşma yapmışlardır.
Oysa haritalarda Roma’nın adı ‘Büyük
Yunanistan’ diye geçer. Roma her daim görkemlidir. Günün birinde Ermenistan
kralı Dikran bile Roma orduları için “Bunlar elçi grubu ise çok, savaş için ise
pek az” demişse de güçlü olduğu halde yenilmiştir. Romalılar Ermenistan’a kadar
gelmişlerdir. Ermenilerse tarih boyunca Roma’ya kadar gidememiştir. İtalikler,
İngiliz ve Ruslar gibi yuvalarında en az saldırıya uğramış uluslardandır!..
Tiberyüs ise imparator olarak adil
sayılabilecek biriydi. Çoban, sürüsünün yününü kırpmalı ama derisini
yüzmemelidir derdi. Onu görenler yüzünün güzelliği için ‘Güneş Taşı’
yakıştırmasını yapmışlardır. Efemine, uzun kirpiklerin altında, baygın bakan
mavi gözlerle bir büyücü gibiydi. Omzunda sarı bir güvercinle dolaşır olup,
boğa gibide güçlüydü. Adını da Tiber ırmağından almıştır. Augustus’dan (Ogüst)
sonra imparatorlar sapkınlaşmıştır. En ünlüsü de Kaligula’dır, yazın aylası
Algerialı Camus’ya bile esin kaynağı olmuştur. Atını konsül yapmış, kız
kardeşiyle evlenmiş ve ona tanrı gibi (tanrıça değil!) tapılmasını istemiştir.
Bir de Vespasiyen vardı adı bana benzer. Bu cesaret dolu cesaryen genel
tuvaletlere bile vergi koydurmuş ama bu duruma en başta oğlu karşı çıkmış,
imparatorluğun tuvalet gelirlerine mi kaldığını sormuştu. Vespasiyen hiç
unutmam sanki insanlığın geleceğini görür gibi, hela gelirlerini avucunda
şaklatmış ve oğluna ‘Bak bakalım bu paralarda bir koku var mı!’ demiştir. Şimdi
her şeyin bankası, borsası, parsası olduğuna göre, bence Vespasiyen haklı, ahir
zaman afişlerinde bir slogan görmüştüm: “Para daha beyaz yıkar!” Gene de bok
böceği Mısır’da, bok kokusu Roma’da kutsal bir şey olmuştu anlaşılan...
VIII
'...Ki o emzikli kadın, çocuğu ağladıkça
vücudunun yarısıyla ona dönüp meme veriyor ve altımdaki yarısı benden
ayrılmıyordu'.
Bu doğu dizeleriyle, Latin dünyasını bırakıp,
Arapların dünyasına giriş yapıyoruz. Anılarım pek çok yer tutar ve onlar beni
kendilerinden bilerek Vasgen’in oğlu derler.
'Davut yeleli bir kimesnedir, bir çocuktur
karaşın. Yüzükuylu dağılıyordur Tırnova kuşluklarında.
Bir karakoncolos yenice, eteğin aç, yağmala
ve adın yazmıştır kayağantaşına. Şaşırmadan manil oynar.
Baka yeleli Davut! gerçeğin kiril ve latin
kurşunları da ilkin ülkenin okullarını bilmektedir'.
Nasıl batıdan
doğuya geçtiğime gelince, her yerde ve her şeyde olanım diyemem ama, Pisa’lının
dediği gibi “Ep’ur si muove” yani
“Yinede döndüğü için” olaylar insanı gelip buluyor, geriye de yazmak kalıyor
IX
Bir gün Ebu Cehil, Resulullah’a (İslam peygamberi) tenhada hakaret edip
taşla alnını yarmıştı. Bir kadın bu duruma ağladı. Hamza’da kadını gördü. Kadın
gördüğünü anlattı ve Hamza koşarak Ebu Cehil’in yanına gitti ve onu hırpaladı.
Hamza onun amcasıydı. Avdan dönüyordu, hatta yayı ile vurarak Cehil’in yüzünü
kanatmıştı ve ağlayan peygamberin yanına giderek yaptıklarını anlattı.
Peygamber yaşlı gözlerle daha da üzülmüşçesine ‘Bunun sana ne yararı oldu’
dedi. Hamza şaşırdı. İşte Muhammet böyle erdemli, böyle barışçıl bir
insandı Hz Hamza’yı vahşi öldürmüştür.
Vahşi yabancı, dışardan demektir. O Habeşliydi, Araplar kendilerinden olmayana
‘Vahşi’ derler.
X
Düşünce, hareket ve
zamanın kökü aynı. Düşünce minimum sonsuzluk, zaman algılanır aralık, hareketse
eylemle boyutlanan düşünce; somutlanmış zaman... Örneğin şu açıma düşünce
diyebiliyoruz: Işığın doğal kaynağından
çıkışı sarı yada beyaz olabileceğini çağrıştırmıştır. Oysa siyah ışıkta
olabilir, ya da elde edebiliriz. Işık siyah olsaydı, bizim karanlığımız
-kutuplar gibi- beyaz olacaktı, beyazı karanlık olarak bilip, algılayacaktık.
Gerçekten yoğun beyazlık -yoğun ışık- bir karanlık oluşturur. Öyleyse karanlık
algılanır ama değişken bir gerçekliktir. Algıya, değişkenliğin biçimlenişleri
adını verdiğimize göre, şunu söyleyebiliriz Işık siyah, karanlığımızda beyaz
olabilirdi. Belkide öyledir. (Her şey bir adlandırma olduğu için değil ama)
140.Yüzyılda kutup yıldızımız Solaris değil Vega olacak, bunun gibi diyelim.
XI
Halife Bekir
zamanında Irak ve İran üzerine yürünmüştü. Yermuk’ta Bizanslılara karşı
savaşmışlar ve bunun üzerine Suriye Müslümanların eline geçmişti ( Türkler gibi
bu ülkelerin hepsi kılıç zoruyla Müslüman olmuştur.). Bekir ise halife oluşuna en çok sevinenlerdendir.
Öyle ki Allah’ın ve peygamberin emirlerinden ayrılacak olursam beni katledin
demiştir. Ömer ise cesur biriydi, Kudüs patriğiyle bile dost olmuştur. Bir gün
Gassan Emiri Cebele, Kabe’yi ziyaret ediyordu. Eteğime bastı diye bir müminin
burnunu kırınca Ömer onun emir olmasına bakmaksızın kısas uygulanmasını ve
müminin gönlü alınmazsa, emirinde burnunun kırılmasını buyurmuştu. Köleliğe
karşı çıkar, haksızlığa karşı dayanamazdı. Onun zamanında İslam, Arap
yarımadasından çıkmış, Kadisiye, Celûlâ
ve Nihavent’de İranlılar yenilmişti. Osman ise Emevi ailesindendi,
Emeviler yüzünden, Osman kötü bir yönetim göstermiş ve sonunda Osman, Medine’de
öldürülmüştür. Şam’da vali olan Muaviye ölümünden Ali’yi sorumlu tutmuş ve
sonunda türlü entrikalarla Emevi devletini kurmuştur. Osman, peygamberin
güveyidir. Yezit’se Muaviye’nin oğlu olup akıllı ve yakışıklıydı. Muaviye’nin
haremi Yezit’i ve annesini çok kıskanırdı. Yezit’in Müslüman aleminde adının
kötüye çıkacağını kim bilebilirdi. Muaviye nüfuz sahibi adamlara çok lütufkar
davranırdı. Sıffin savaşında kendisine karşı savaşmış olan Ahnef’ede öyle
davranırdı. Çünkü Ahnef öyle biriydi ki, harekete geçti mi Temim kabilesinden
100.000 kişi onun neye kızarak hareketlendiğini bilip, sormaksızın ayaklanırdı.
Sıffin savaşı esasen Ali ile Muaviye arasında olmuştur. Osman’ın ölümünden
Ali’yi sorumlu tutan (Muaviye ile Osman akrabadır) Muaviye hilafet iddiasında
bulunuyordu. Amr-ibn-ül-As adlı bir kurnazın önerisiyle yenik Muaviye mızrak
uçlarına Kur’an sayfası takarak savaşı durdurmuşlardı. Daha sonra Hakemler
vak’ası olmuş, Ali’nin hakemi yaşlı ve saf Ebu Musa el Eşari, meşhur
Amr-ibn-ül-As karşısında her iki halifeyi azat etme kararını öncelikle Ali
adına duyurup, Amr-ibn-ül-As’ında Muaviye’yi halife ilan etmesiyle -yenen taraf
oldukları halde- savaşı masa başında yitirmişlerdi. Bu olayın ardından Hz.Ali,
Kûfe’de şehit edilmiştir. Ali’yi kendi taraftarları arasındaki bölünme sonucu
Hariciler sıfatı alan Müslümanlar şehit etmiştir. Muaviye’nin, Ali’ye: Dişi
deve ile erkek deveyi ayırt edemeyen 100.000 yaban (vahşi-harici-dışlanan) ile
üzerine geleceğim sözü de pek meşhurdur. Hilafet kavgalarının bir üçüncü ayağı
Zübeyr oğlu Abdullah’tır. Emevi hükümdarı Abdülmelik zamanına kadar yaşamış
olan Abdullah, sonunda Mekke’de komutan Haccac tarafından öldürülmüştür.
XII
‘Hendek savaşında,
Yahudiler ile müşrikleri birbirine düşürmek, aralarındaki birliği bozmak için
uğraşan Nu’aym’ın, kendilerine iyilik için çalıştığını zanneden Yahudiler bu
yetmeyip nasıl hareket edilmesi gerektiğini bizzat kendisinden sordular. Basra
valisi Zübeyr oğlu Mis’ab kadınlara pek düşkündü. Baldırları insana cesaret
fısıldayan zamanın en güzel kadınlarıyla evlenmeyi başaran bu zat pekte
israftı. Onun zevcelerinden birisi Hz. Hüseyin’in kızı Sekine idi. Siması ve fikri pek güzel olan bu kadından
Misab’ın bir kızı doğmuştu. Güzelliğini ve zarafetini annesinden, gurur ve
ağırbaşlılığı babasından alan bu kızın üzerine Mis’ab avuçlarla inciler serper,
hangisi güzel deyip, kızcağızın bakılışına hayran olurdu. Ne var ki, Emevi
hükümdarı Abdülmelik’e isyan eden Mis’ab (Zübeyr oğlu Abdullah’ın
kardeşiydi) melikin kendisini yakalamak
için Irak üzerine yürümesi sonucu, Kufe’de oturduğu sarayında yakalanarak,
tuzlu torbadan çıkarılan kesilmiş başı bir tepside Emevili’ye sunulmuş; (soğuk)
tuzul örtülerde yaşayanların saklayıp, dolaştırdığı başında, gözlerinin zayıf
yeşil bir ışık yaydığı söylentisi çıkmıştı. Abdülmelik tepsideki başa bakarken
(başı okşarken) Kufe kadısının bu olay karşısında rengi solmuştu. Abdülmelik
bunu fark etti, Kadıdan bunun nedenini sordu, oda -Efendim, çok tuhaftır, vaktiyle gene burada
bir mecliste bulunuyordum, Alioğlu Hüseyin’in başını -balık gibi- komutan Ubeydullah’ın
önüne koydular. Çok geçmeden Ubeydullah’ın başı gene bu köşkte Muhtar adlı
komutanın önüne getirildi, az sonrada Muhtar’ın kanla ıslak sorguçlu başını
Mi’sab kemikleriyle oynayıp, yine burada kibirle izlemişti. Şu anda da
Mis’ab’ın dilin rüyası bir sunum ağzıyla süslenmiş başı, işte sizin önünüzde
deyince, Abdülmelik gırtlağının derin kuytularından hırıltılar çıkararak
yerinden sıçradı ve köşkün temelinden yerle yeksan edilmesini emretti.
Abdülmelik halife olduğu vakit Hicaz, Zübeyr oğlu Abdullah’a, Irak’da Ali oğlu
Hüseyin’in kan davasını gütmekte olan Muhtar-ı Sakafi’ye tabi idi. Çünkü
Kerbela vak’asından sonra Emevilere düşman kesilen Irak ahalisi Muhtar’ın
yönetiminde teşkilatlanmışlar ve onlara karşı harekete geçmişlerdi. Islak
taşın, kuruya yararının olmayışı gibi,
Abdullah’ta, Muhtar’da Emevilerin düşmanı oldukları halde, aynı zamanda
birbirlerine düşman idiler. Bu düşmanlığın sonunda, Abdullah’ın kardeşi Mi’sab,
Muhtar’ı mağlup etmiş ve öldürmüştü. Öte taraftan insan soyuna kinini
ciğerlerinde bulunan kör bir noktadan alan Abdülmelik’in komutanı Haccac’da,
Mekke’de Zübeyr oğlu Abdullah’ı öldürünce, hilafet davası güden önemli iki sima
ortadan kalkmış, bu suretle Abdülmelik, Şam’da rakipsiz kalmıştı. Bundan
sonradır ki Abdülmelik’in orduları Türkistan’da ve Kuzey Afrika’da büyük
başarılar elde ettiler. Abdülmelik zaptettiği yerlerde Arapça yazılı paralar
bastırmış 20 yıl boyunca ciğerlerini kin bürümüş Haccac’la, zalimlik fışkıran
bir hükümranlık sürmüştü.
XIII
“Geceleri
mağaralarda, bedenini vahşi erkeklerle
paylaşan defne kokulu kızlar bulunur.” Yinede o Abişai Tuz vadisinde, gecenin
sarı boynuzları içinde, onsekizbin Edomluyu öldürmekte bir sakınca görmemiştir.
İsrail düşmanı Judah onbin kişiyi uçurumdan atarak, Davut ise 20 bin
Suriyeli’yi kirişten geçirerek öldürmüştür. Bunun yanında asıl söylemek
istediğim şu ki: Budha adındaki rahip çok az yerdi, o kadar zayıftı ki, tahıl
tanesi midesine indiğinde dışarıdan belli olurdu. Günlerce kımıldamadan durur,
çürüyen cesetler arasında yaşar, meditasyon sırasında yapılan saldırıları
duymazlıktan gelirdi. Aziz Kevin ise yedi yıl ayakta, uyumadan ve kımıldamadan
durdu. O sırada açık duran avucunun içine kuşların yuva yaptığı, yumurtalarını
bırakıp, kuluçkadan sonra beslediği söylenir. Manastırlar, MS. 300 yıllarında
Mısır’da kuruldu, öyle söylenir. Yıllarca dağlarda, ağaçların ve dibeklerin
tepesinde, kovuklarda, yeraltında yaşandı. Aziz Benedict bir mağarada 3 yıl,
Aziz Bernard bir hücrede 38 yıl, Benaresli bir Brahman çivili yatağında
çırılçıplak 35 yıl yattı. Bir Hindu kadın yeraltında bir kovukta 39 yıl
geçirdi. Tırnakları avuçlarını delip diğer taraftan çıkıncaya kadar ellerini
yumruk yapıp oturanlar, 19 yıl boyunca konuşmayanlar, 22 yıl süresince oruç
tutanlar, kendisine en ağır işkenceleri yapanlar, kılıçla uzuvlarını kesip biçenler, çıplak ayakla ateşte
yürüyenler ve iyi bir eğitim gören Hindu rahiplerden uçanlar gördüm.
Endülüs fatihi Musa
bin Nusayr, halife Süleyman tarafından insanlığa yakışmayacak bir tarzda
cezalandırılmış, bütün serveti elinden alınarak, kendisi adeta dilenecek bir
hale sokulmuştur. Buda yetmezmiş ki Endülüs’te vali olan oğlu Abdülaziz’in
kesilmiş başı önüne konmuştur.
XIV
Ömer bin Abdülaziz
halife olduğu vakit Cerir ve Ferezdak gibi ünlü şairler kendisini tebrik için
saraya gelmişler fakat halife tarafından kabul edilmek istenmemişlerdi. Nihayet
Cerir’in kabul için yaptığı ricalar sonucu kırılmayarak, halifenin huzuruna
çıkarılmıştı. Okuduğu bir kasideden çok duygulanan Abdülaziz, şairi memnun
etmek istemiş fakat çok alçakgönüllü ve dürüst bir hayat yaşadığı için ona
bütün serveti olan 40 dinar ile iki takım elbisesinden birini armağan etmekten
başka verecek bir şey bulamamıştı. Cerir bu durum karşısında dışarıda bekleyen
arkadaşlarına gülerek: Halife şuara değil fukara dostudur demişti. Ruhu şad
olsun.
XV
“Ve bir açıklığa
geldiler, yerin bir meydan olduğu, ağaçların ağaç değil de, binlerce ve
binlerce ışık, açı ve delta olduğu. Ve bir kapak gibi siyah gökyüzü, yada bir
inci tünelinin sonunda, diz çöktürdüklerini iyi yurttaşlar yaptı ve bazı dualar
işitti.”
711’de Müslümanlar
Endülüs’e ayak bastı. İspanya’yı baştanbaşa geçerek Pirene dağlarının ötesinde
Fransa içlerine girdiler. 729’da Endülüs’e vali olan Abdurrahmanülgafiki
zamanında bile istila sürüyordu. Onun komutasında Fransa’nın meşhur Tur şehrini
bile düşürdüler. Yağmaya dalınca İslam orduları kuvvetli Şarl Martel
ordularıyla karşılaştılar. Abdurrahmanülgafiki şehit olmuştu. Bu savaşın adı
Puvatya olup tarihi 732’dir. Müslümanlar başsız kalınca güneye çekildiler. Şarl
Martel, Hıristiyanlar arasında büyük ün kazandı. Martel lakabını da bu savaşta
almıştı. Bu sıralar Frank krallığının başında Merovenjler vardı. Tembel krallar
adı ile anılan bu krallar devlet işleri ile ilgilenmez işlerini atadıkları bir
saray nazırı ile görürlerdi. Şarl Martel böyle bir saray nazırı idi.
Müslümanlara karşı kazandığı zafer Martel’in ailesinin nüfuzunu artırmış bundan
yararlanan oğlu Kısa Pepen, Merovenj hanedanına son vermiş ve babasının adından
dolayı Karolenj imparatorluğunu kurmuştur.
XVI
“Sanki uzaklarda
değil de, hemen yanıbaşındaki çölde olup bitermiş gibi buğulu birkaç görüntü
belirdi, yaklaştıkça bunların atlı olduğu anlaşılıyordu, sonra atların
üzerindeki siluetlerde iyiden iyiye belirince, görüntü kozasından çıkıverdi,
süslü kuşamlar, kılıçlar, kalkanlar ve sorguçlu miğferlerin üzerindeki taşlar
bile seçilebiliyordu artık...”
Eba Müslim ile Ebu
Cafer Mansur’un arası iyi değildi. Halbuki Cafer veliaht idi. Yani Seffah’tan
sonra Abbasoğullarının hükümdarı olacaktı. Bir gün Müslim halifenin yanında
otururken içeriye veliaht Cafer girmiş, Eba Müslim yerinden bile
kıpırdamamıştı. Müslümanlar arasında hiç yoktan çekişme ezelden beri vardır.
Bir Arap atasözü derki: “Ben kardeşime düşmanım, ben ve kardeşim komşuya
düşmanız, kardeşim, ben ve komşum ahaliye düşmanız, kardeşim komşum, ben ve
ahali, şehre düşmanız...” Bu böyle sürüp gider. (İki kere anılmıştır) Emevilerde zaptettikleri toprakların
yerlisine çok kötü davranır, pek aşağı görürlerdi. O kadar ki Arap olmayanların
arkasında tapınıma durmazlar ve onlarla dolaşmazlardı. Başka
uluslara, yabancılara Mevali (köle) gözüyle bakan Emevilerin bu yersiz
gururları diğer ulusları gücendirmiş ve kendilerine karşı partiler kurulmasına
neden olmuştu. Şuubiyye adını alan bu partilerin amacı Emevi hanedanını
yıkmaktı. Bunların başında Türkler ve İranlılar geliyordu. Sonunda
Abbasoğulları ve Şiilerle birleşen Türkler, Horasanlı Eba Müslim’in yönetiminde
isyan ederek Emevi devletini yıktılar.
XVII
Bu bölüm İslami
konuların başa kayabilir.
“Muaviye ölürken
bile başucunda bulunmayan, avlanmakla gönül eyleyen, saltanatın varisi Yezit,
gününü gecesini çalgı dinlemekle, köçek, çengi oynatmakla, içip kendinden
geçmekle sürdürmeyi adet edinmişti. Özellikle maymun ve köpeklere çok düşkündü.
Ebu Kubays adını verdiği bir maymunu vardı ki, ona alaca bulaca renkli ipek bir
elbise giydirir, başına ipekten örülmüş bir külah koyar, dişi bir merkebe
bindirir ve atlarla yarışa sokardı. Kendisiyle şarap içenlere, kalkın ey
topluluk, dinleyin şarkı söyleyenlerin seslerini; anlamlarla uğraşmayı, bilgilerle
oyalanmayı bir yana atın ve boyuna şarap içmeye bakın, çalgı sesi, ezan
sesinden alıkoymadı beni, küplerin içindeki şarabı hurilerle değiştim ben.”
derdi.
Abbas oğullarından
Halife Mehdi, bir gün avlanırken arkadaşlarından ayrılmıştı. Çölde dolaşırken bir
bedeviyle karşılaştı. Susamış ve acıkmıştı. Arap’tan yiyecek istemiş ama Arap
üzüntüyle: ‘Büyük bir adama benziyorsun ama sana layık bir şeyim yok’ demişti.
Halife ne verirsen makbulümdür deyince Arap biraz kuru ekmekle bir testi şarap
sunmuştu. Halife sıcağında etkisiyle, ben halifenin adamıyım demişti. Bunun
üzerine Arap hürmetle eğilmişti. Biraz daha içince bu kez ben halifenin
komutanıyım dedi. Arap, Mehdi’nin ayaklarına kapanmış, kusurum varsa bağışlayın
demişti. Mehdi şarap biterken, ben halifeyim demiş, Arap bu kez sus pus olmuş
testi ile kadehi de ortadan kaldırmıştı. Halife, Arap’a bir kez daha şarap
doldurmasını isteyince korkudan vermemiş, çünkü böyle giderse (sümme haşa!) önce peygamber sonrada Allah olduğunu
söyleyebilirsin demiştir. (Âli Kûh-ül Ahbâr’da da yazar bu.) Mesel bu ya,
bedevinin korkusu bence boşunadır. İnsan, yüze yüze balıklaşabilir mi, ama
kürre-i arza, düz diyende biz değil miyiz, ne diyelim göz aslında karanlık
içindir, ama ne yapalım!...
XVIII
Peygamberin amcası
Abbas’ın soyundan gelenler Bağdat’ta yeni bir devlet kurdular (750) Hükümdarı
Abdullah’tır. Kendisine kan dökücü anlamına gelen Seffah denilmiştir. Türklerin
Ebul Abbas Abdullah’ın devletinin kurulmasındaki rolü büyüktür. Son Emevi
hükümdarı Mervan II’nin yönetiimindeki kuvvetleri mahveden isyancıların başında
Horasanlı Eba Müslim vardı. Mervan’ı Mısır’a kadar kovalayan ve öldüren,
hilafetin Abbas oğullarına geçmesini sağlayanda Türklerdir.
XIX
Arap şairi
İbnirrumî’ nin hicivlerinden korkan Halife Metedıt’ın veziri Ebulhüseyin onu
evine davet etmiş ve bir yolunu bularak kölesine zehirletmişti. Araplarda şiire
öteden beri büyük bir yetenek vardı. Sami dillerin en varsılı ve
her türlü betimi yapmaya elverişli Arapçada, Kuiper’deki taşlar kadar bol şair
vardı. Bu şairlerin şiirleri de kara Kabe’ye asılır, bu şiirlere de Muallakat
(Yedi Askı) denirdi. Bu şairlerin en ünlüsü İmrüûlkays’dı. Emevi halife
Abdülmelik şairlere çok değer verirdi. Muaviye oğlu Yezit, Halife Velit ve
Harun Reşit gerçek birer
şairdi. Muavilerin en
ünlü şairleri ise
Ebu Zûlame, Ebu
Nuvas, İbnirrumi, Ebu Temam, Ebululâ-el Maarri ile Fazl ve
Mahbube adındaki kadınlardır. Ebu Zulâme gülünç şiirler ve hicivler yazmakla
tanınmış bir adamdır. Bu şairin dilinden kurtulmak isteyen bir kadı, bir
keresinde şairin borcunu bizzat kendi ödeyerek dilinden kurtulmak istemiştir.
XX
“Öyle ki oklarla
boğazına nişan alıp yırttılar, çadırları yakıp, atların nallarıyla başsız
gövdelerini çiğnediler, kesik başların sopalarla dudak ve yanaklarına vurup parçaladılar
ve utanmadan mızraklara takıp
gezdirdiler.”
Tus’lu Nasir, Abbasoğullarının son hükümdarı Mustasım’a bir kitap sunmuştu.
Mustasım, kitap getireceğine Tus’dan bir öküz getirseydin demişti. 1258’de
Hülâgü, Bağdat’ı alıp halifede esir düşünce, gümüş tahtta Hülâgü’nün yanında
duran Nasir, Mustasım’a ‘Öküzü beğendin mi’ demişti. Mustasım’ın,
Cengizoğulları İran’ı ele geçirince hiçbir çaresi kalmamıştı. Elli günlük
kuşatma sonunda Bağdat düştü. Emir-ül Ümera’lık makamını Hülâgü’ye vermekle
kurtulacağını sanan Mustasım’ın umudu boşa çıktı. Hülâgü onu çadıra hapsetti.
Gizli hazinelerini ele geçirdi ve sonunda bir çuvala koydurarak, geceleyin
dörtnala atların geçtiği bir geçide bırakarak yazgısının sonunu hazırladı.
Tarih 1258’dir. Tanrı günahlarını bağışlasın.
XXI
Endülüs Emevilerinden Hakem II pek adildi. Devletin başı olmasına karşın
Kurtuba’nın kadısından bile çekinirdi. Kadı bir dava nedeniyle; boş torbayı
toprakla doldurup eşeğe yüklemesini istemiş oda buna uymuştu. Abbas oğullarının
ilk halifesi Seffah’ın kılıcından kurtulan tek Emevi olan Hişam’ın torunu
Abdurrahman, adını ve kılıcını değiştirip Afrika’ya geçmiş, 20 yaşındaki bu
delikanlı, oradan İspanya’ya geçerek Endülüs Emevi devletini kurmuştu. Bu
devlet zamanında bilgi ve tekniğin merkezi idi. Buradaki son Müslüman devleti
Ben-i Ahmer olup başkenti Gırnata idi. 1480’lerde Aragon kralı Ferdinand’a
şehir anahtarıyla birlikte teslim edilmiştir.
XXII
Bu sıralar Avrupa’da şövalyelik almış yürümüştü. Derebeylerin onuru sayılan
bu meslekte, belirti olarak ayaklara
altın mahmuzlar takılırdı. Gene bu devirlerde Alman imparatoru Konrad
III, Weinsberg kasabasını kendisini desteklemediği için cezalandırmak istemiş
ve kasabadaki kadın ve çocukların kasabayı terk etmesini ancak yanlarına en
değerli eşyalardan bir tanesini alabileceklerini söylemişti. Bunun üzerine
kadınlar, yalnız kocalarının ellerinden tutarak kasabayı terke başlayınca
şaşıran Konrad III, kasabaya saldırıyı durdurmuş ve tümünü bağışlamıştı. Yine
bu dönemde Benelux paktı gibi, İsveç, Norveç ve Danimarka arasında ‘Kalmar’
birliği vardı. Aynı zamanda çok karışık olan bu dönem, Shakespeare’in
oyunlarına da esin kaynağı olmuştur.
XXIII
“Mezarda birbirine aşkla sarılmış iki ölü var Ağızlarında altın para duruyor. Paralar
cehennem ırmağından kolayca geçebilmeleri için. Çünkü onları ölüler ülkesine
cehennem ırmağı kıyısında bekleyen bir sandalcının götürdüğüne
inanılıyor.”
Adim Vespanianus, ama şimdi size tarihin gördüğü son imparatorluktan,
Osmanlıdan söz edeceğim. Onlar Murat, Ahmet, Selim, Osman olarak Vespanianus’a
çok uzak görünürler ama içtikleri
sütün alamet-i farikası Roksalan, Anastasya, Despina, Evdoksiya’dır.
Şuna inanınız ki Vespanianus, padişahlara annelerinden daha yakın olup yaşamı
da kıssa ve hisselerle dolu idi.
“Buradan o dağlara baktığımızda, üzerine kar düşmüş çalılıklar görürdük. O
çalılıkların kurda kuşa yem olmuş askerlerimizin kemikleri olduğunu oraya
gidince anlardık”
Doğa belki de kördür ama bu çölü terk ettiğimde vaha beni anlayacaktır.
Niğbolu savaşında, Osmanlılara karşı; Fransızlar, Bohemya ve Bosnalılar,
Alman ve Macarlar, Ulah beyinin orduları, Hırvatlar ve Burgonya dükü vardı.
Yıldırım, Timurlenk ile 1402’de sıcak bir yaz günü Ankara’da Çubuk ovasında karşılaştı. Timur, Semerkant’ın
güneyinde Yeşilşehir’de doğmuştur. Barlas kabile reisinin oğludur. Sol bacağı
bir kavgada sakatlandığı için 'Timurlenk‘ Aksak Timur derler.Yıldırım’da kördü.
Timur’un Rusya’da Altınordu devletini yıkması tarihin akışını değiştirmiştir.
Bu Ankara savaşından bile önemlidir. Bundan sonra duraklayan Osmanlı uzun süre
Hünyadi Yanoş’un zaferlerine boyun
eğmişti. İleride İstanbul’u alacak olan Fatih, Rumeli Hisarı’nı yaptırmış ve
ilk komutan olarak da Firuz Bey’i atamıştı. Fatih’in önemli adamlarından Ak
Şemsettin, Şam’lı idi. Fatih, Akkoyunlular üzerine yürürken, Trabzon
hükümetinin 2000 düka vergisinden vazgeçmişti. Fatih, açan, fetheden demek
olup, Miftah’dan gelir, Miftah ise anahtar demektir.
XXIV
Uzun Hasan ölünce
yerine oğlu Yakup geçmişti. Annesi Sâra ise Yusuf’un hükümdarlık makamına
geçmesini isterdi. Bunun için Yakup’u öldürmeye karar vermiş bir kase zehirli
şerbeti sarayda Yakup’un eline geçebilecek bir yere koymuştu. Bir gün Yakup
kardeşi Yusuf ile avdan saraya döndüğü zaman annesinin koyduğu kaseye gözü
ilişti ve kimseye bir şey sormadan zehirli şerbeti içmeye başladı. Ama
kardeşinin de harareti olduğunu düşünerek kaseyi kardeşine uzattı. Bu sıra
Yusuf’da iştahla şerbeti içince, tam o sıra annesi içeriye girdi ve gözbebeği
kadar sevdiği evladının zehirlendiğini anladı. Yırtıcı bir hayvan gibi oğlunun
üzerine atılarak kaseyi elinden aldı ve kana kana son yudumuna kadar içti.
Yaşam onun için anlamsızlaşmıştı. Az sonra bir hain ve iki masum kıvrana
kıvrana can verecek ve sarayda ölüleri defin hazırlıklarına başlayacaktı.
XXV
Gedik Ahmet Paşa
(Bu paşa için omuriliğinde önboynuz hastalığı var -fiziksel olarak- sakat diye
Anadolu’da söylenti yayılmıştır.) 1474’te vezir-i azam olarak İstanbul’a gelmiş
ve ertesi yıl Karadeniz’deki Ceneviz sömürgelerini almakla görevlendirilmişti.
Kefe, Azak ve Menkûp kalelerini almıştır. Bir süre padişahın gözünden düştüğü
için hapsedilen paşa daha sonra Donanma komutanlığına getirilmiş, Kefalonya,
Zanta ve Santamavra adalarını Türk topraklarına katmıştır. Napoli krallığının
istilasına gönderilen Ahmet Paşa, Otranto kalesini almış ama bu sırada Beyazıt
tahta çıktığı için geri çağırılmıştır. Vaktiyle Cem’in atabeyliğini yaptığı
için Beyazıt ile Cem’in taht kavgasında kayıtsız kalmış ve padişahın kendisine
kin duymasına neden olmuştur. Rodos şövalyelerine sığınan Cem’in teslimi konusu
yine ona verilmiş ve bir ziyafet
sırasında cellatların hançeri kendisine yönelince bu durumu sessizce
kabullenmişti. Ölmeden önce her vezire verilen kaftanın sırmalı, Gedik Ahmet
Paşa’nın ki sırmasız ve siyah keten oluşu, vezirler veziri ölümün, kendisi için
görücüye çıktığına işaret sayılmıştır.
XXVI
“Gözlerindeki
pırıltı, elindeki hançerin parıltısıyla buluştuğu an, kurbanın yüreğinde çakan
tuhaf bir kıvılcımdır o, kurban iniltiyle yere kapaklanır ve sanki uyurmuş
gibide kalakalır. Trabizes’te bir atmaca, Şehzade Selim nam bir panter kuşkusuz
tahta hazırlanır. Bir sabah, İsmail Şah, Tacım adlı bir cariyeyle nikahlanır.
Mahlası Hatayi’dir. Hatayı nerede hata yaptım demektir. Analığını ve babasını
bile öldürtmüş bir Safevi’dir o!..”
.
Yavuz Sultan Selim
çok gaddardı, vezirlerine bile, birisi hakkında beddua edileceği zaman ‘Selim’e
vezir olasın’ denirdi. Öyle ki vezirler vasiyetnamelerini ceplerinde taşırdı.
Yavuz, silah kullanmayı, avlanmayı ve şiir okumayı çok severdi. Mısır’daki
Kölemenler devletine son vermesi en önemli başarısıdır. Böylece halifelik III.
Mütevekkil’den Osmanlılara geçmişti. Mertti, İran hükümdarı Şah İsmail’e bile
İsmail Bahadır diye hitap etmiştir. Şah İsmail yandaşlarıda kızıl külah
giydikleri için kızılbaş denmiştir.
XXVII
Cafer Çelebi
devrinin büyük adamlarındandı. Bayazıt’ın (Beyazıt) fetihnamelerinin çoğunu o
yazmıştır. Hat yeteneği çok ileri olan Çelebi hakkında şöyle bir söylenti
vardır. Buna göre Yavuz herhangi bir şeyin yazılması için katiplerine bir hafta
vakit bırakırmış. Bir gün Cafer Çelebi’ye de böyle bir iş vermiş; ama Çelebi
bunu unuttuğu için yazmamış, hafta sonunda padişahın çağırması üzerine aklı
başına gelmiş ise de iş işten geçmiş bulunuyormuş. Padişahın oku demesi üzerine
Çelebi hiç istifini bozmadan cebinden beyaz bir kağıt çıkartmış ve padişahın
verdiği konuyu hiç hata yapmadan sanki kağıt üzerine yazılmış gibi okuyuvermiş.
Cafer Çelebi’ye
isyana teşvikten dolayı cezanın ne olabileceği kendisine sorulduğunda:
“Ölümdür!” deyince, kendisinin de -ne yazık ki- bundan dolayı suçlandığı
söylenerek, kendi eliyle fetvası alınmış ve öldürülmüştü. Yine Yavuz, Çaldıran
savaşında, İranlıları bozguna uğratmıştır. Esirler arasında Şah İsmail’in
zevcesi de vardı. Şah İsmail kolundan yaralanıp attan düştüğünde, adamlarından
biri “Şah benim” diye yakalanmasını önlemiştir. Karışıklık sırasında Hızır adlı
Şii’nin atıyla kaçmış, ertesi gün
kendisini sevmeyen Tebriz halkının karşısına perişan biçimde çıkmıştır. Yavuz
sadeliği severdi, oğlu Süleyman’a süslü elbiseler giydiği için darıldığı, bağırıp kızdığı söylenir.
XXVIII
Kanuni Sultan
Süleyman dönemi devirlerin en görkemlisidir. Bir gün hırsızların soyduğu kadın,
padişaha yakınınca, padişah nasıl oldu da bu kadar derin uyudunuz ki demiş,
kadında: ‘Biz sizi uyanık biliyorduk, onun için böylesine derin uyuduk’
demiştir.
Mohaç savaşında
padişah Mohaç’ın sırtlarında tahtını kurdu. Sırtında parlak bir zırh, başında
üç sorguçlu bir kavuk vardı. Savaş sırasında padişaha bir kaç mızrak ve ok
isabet ettiyse de zırhı onu korudu, ama Macar kralı Layoş’un onun kadar yüzü gülmedi ve savaş sırasında
öldürüldü.
Pargalı bir Rum
olan İbrahim Paşa, küçük yaşta korsanlar tarafından tutsak edilip Magnesia’da
satılmıştı. Valide Hafsa Sultan’a bile kendini sevdiren paşa, daha sonraları
vezir olmuş ve kendi kız kardeşiyle, padişah çocuklarının sünnet düğünlerinin
kıyaslanması istenince padişaha “Sizin düğününüzde benimki kadar büyük bir
davetli yok, benim düğünüm zamanın Muhteşem Süleyman’ı ile onurlanmıştır”
deyince, padişah “Berhudar ol, beni ilzam ettin” demiştir. Ama ne yazık ki
1536’da boğduruldu, veziriazamımız 1553’te İran üzerine yürürken Kanuni Sultan
Süleyman, sadrazam Rüstem Paşa’nın sözlerine kanarak oğlu şehzade Mustafa’yı da
öldürtmüştür.
XXIX
Şehzade Mustafa sözde
babasının Dimetoka’da dinlenmesini istiyormuş, Rüstem Paşa buna engelmiş,
Mustafa’nın tahtta gözü varmış. Bu durumdan haberi olmayan Mustafa, İran seferi
için Ereğli’de bulunan babasının elini öpmek isteyince (vezirler kendisini
karşılamış, yeniçerilerde alkışlamıştı) çadıra girmiş ama babası yerine, 7 tane
dilsiz cellatla karşılaşmıştı. Çığlıklar içinde yardım istemişse de, atlas
perde arkasından bu korkunç manzarayı babası da izlemiştir. Mustafa’yı, Sarı
Selim’in padişah olması için Hürrem
Sultan’ın öldürttüğü de söylenir. Sarı Selim ise zevk ve sefaya düşkündü.
1574’te yeniden yaptırdığı saray hamamında sarhoş olduğu için düşmüş ve 11 gün
sonrada ölmüştür.
XXX
Özdemiroğlu Osman
Paşa ise Osmanılı vezirlerinin en ünlülerindendi. Doğu seferlerinde gösterdiği
yararlılık sayılamayacak denli çoktur.
1583 yılında İranlılara karşı amansız bir savaşa girmiş bulunuyordu. Her
zamanki gibi yağız atına binmişti. Paşa 30 yıldan beri bindiği bu atın
kişnemesini kesinkes bir zafer işareti sayardı. Bütün gün süren savaşa, gece meşaleler yakılarak devam
edilmişti. Bundan ötürü ‘Meşale Savaşı’ adını alan bu muharebe sonuçta
İranlıların kesin bir yenilgisi ile sona
ermişti. Bu arada Kırım Hanı’da yola getirilmiş, İran şahı Tahmasb’ın
zehirlenerek öldürülüşünden sonra Lala Mustafa Paşa, İran seraskeri Tokmak Hanı
mağlup etmiş, Osman Paşa’da İran şehzadesi Hamza’yı yenmişti.
XXXI
Sinan Paşa
Avusturyalılara karşı savaşmayı çok isterdi !593’te Avusturya sınırlarına
yapılan bir akın Osmanlılar aleyhine sonuçlanmıştı. Bundan başka Avusturya
imparatoru Rudolf sabah, öğle ve akşam kilise çanlarının çalınmasını ve
Türklerden kurtulmak için tanrıya dua edilmesini buyurmuştu. Bu çanlara ‘Türk
Çanı’ deniyordu. Sonuçta, Sinan Paşa, Avusturyalılara karşı savaş açmış vede
sürekli yenilmişti. 13 yıl süren savaş Zitvatorak antlaşmasıyla sona ermişti.
XXXII
Yıldırım Beyazıt
zamanından beri padişahlar kardeşlerini öldürüyorlardı. III. Mehmet hükümdar
olduğu gün 19 kardeşini birden öldürmüştü. Derviş Paşa’nın ölümüne ise düşmanı
bir Yahudi neden olmuştu. Paşanın köşkünden padişah sarayına toprak altından
tünel kazdırıp bunu haber veren Yahudi, Derviş Paşa’nın boğdurulmasına neden
olmuştur. Bu sıralar Erdebil üzerine de bir sefer yapılmıştır.
XXXIII
IV.Murat’ın
vezirlerinden Hafız Paşa isyan eden sipahilerin isteği üzerine gözden çıkarılıp
feda edilmiş, isyancılarca 17 yerinden yaralanan paşa yere düşünce birisi
göğsüne çıkarak başını gövdesinden ayırmıştı. Murat ise Konya’da bulunduğu
sırada tek başına iç kaleyi ziyarete gitmiş ve kalenin çevresindeki hendek
üzerinde bulunan ağaç köprüyü atla geçmek istemişti. Bunu gören kale bekçisi;
‘Hey in aşağı attan, bu padişah kalesidir, atla çıkılmaz!’ diye bağırmıştır.
Murat iyi silah kullanırdı. Kayseri’den hareket ettiğinde arabada idi. Arabanın
önünden olanca hızıyla geçen bir dağ keçisini görünce hemen bir at istemiş ve
şaşırtıcı bir hızla keçiye yetişerek onu
mızrakla öldürmüştü.
Duraklama devrinin
sancılı savaşlarından birisi de Hotin
savaşıdır. Kırım Tatarlarının da Lehistan’a saldırmaması sağlanmıştır. Gene
Murat, Edirne’ye giderken, kendisini görebilmek için bir köprünün altına
gizlenmiş olan 30 kadar Hintli derviş bulundukları yerden aniden çıkınca,
padişahın atı ürkmüş ve yere düşmüştü. Öfkelenen sultan dervişlerin hepsinin
başını kestirmişti.
XXXIV
Sultan İbrahim için
deli derler ama o aslında ilginç biriydi. 25 yaşında padişah oldu.
I. Ahmet’in babadan
oğula geçen veraset şeklini kaldırıp hanedandaki en büyüğün tahta geçmesi
usulü, şehzadelerin kafeslere kapatılarak, bilisiz ve sayrı bir şekilde
büyümelerine neden olduğundan, bunlara ola ki padişah olduklarında, genellikle
saralı yada yarı deli olabiliyorlardı. Her an öldürülme korkusu yaşayan bu
padişahlardan sonra Osmanlı hızla gerilemişti. İşte İbrahim böyle biriydi.
Edirne’deki sarayında odunları beğenmediği için İstanbul’dan hamallarla odun
getirtmek, saray ve köşkleri kürkle kaplatmak, balıklara altın serpmek gibi...
Annesi Kösem Sultan sonunda onu öldürtmüştü.
XXXV
Celali isyanları
öyle hal almıştı ki isyancılardan Gürcü Nebi ve Katırcıoğlu birleşerek İstanbul
civarına kadar gelmiş ve padişah kuvvetlerini Üsküdar sırtlarında yenmişlerdi.
Savaş başlamadan her eşkıya kellesi getirene bahşiş verileceği söylendiği için,
hükümet kuvveti yeniçeriler eline geçirdikleri her başı sadrazamın önüne
yuvarlayıp bahşiş alıyorlardı. Sonunda sadrazam, bir başın kendi adamlarından
Kasım’ın olduğunu görünce: “Bre melunlar
bu bizim Kasım’ın başıdır.” diyerek bahşiş işine son verdi.
IV. Mehmet
zamanında ise devleti 7 yaşında olan padişah değil, Kösem Sultan yönetiyordu.
Kösem Sultan günün birinde boğduruldu, ama bu kez Turhan Sultan yönetimi eline
almıştı. Durum öyle kötüydü ki Venedikliler Çanakkale Boğazı’nı kapatmışlar,
adaları almışlar neredeyse İstanbul’u kuşatacaklardı. Bu durum Köprülü Mehmet Paşa
(1656) zamanına dek sürecektir.
XXXVI
Fazıl Ahmet Paşa,
babasının ölümü ile sadrazam olmuş eli açık ve cesur bir sadrazamdı. Uyvar
(Neuohesel) kalesini almış, Girit sorununu çözmüştü. Genç yaşta ölümü pek büyük
bir üzüntüye neden olmuştur. Nemçe elçisiyle Vasvar muahedesini yaptığında elçi
anlaşma 40 yıl sürsün deyince, 40 yıl barış içinde kalırsak biz kiminle
savaşırız.” demişti. Bundan Evliya Çelebi Seyahatnamesi’nde de söz edilir.
Evliya Çelebi’nin (1611-1682) ataları Kütahya’lıdır. Silahşör, hatta
musikişinas ve şairdir. Ama mübalağalı nesirde en iyi o idi. Ben şunu ondan
duydum: Girit seferinde katır ve atlarla ordunun eşyasını limandan taşıyanlara
bizzat Giritliler (70.000 adet) eşeklerle taşıma işine talip olup orduya da
yardım etmiş olunca Hanya kalesinde kuşatılmış bulunan düşman generali: ‘Yazık
eşeklerin böyle işe yarayacağını bilseydim Türkler gelmeden hepsini zehirlerdim
“ demiştir. Girit’e sefer açılmasının nedeni, hacca giden Darussaade ağası
Sümbül Ağa’nın, Mısır’a doğru yola çıktığında, Rodos adası açıklarında Malta
korsanları tarafından hareminin ve adamlarının kaçırılıp ağanında öldürülmesi
idi. Girit’de Kandiye kalesi de iki önemli kaleden biri olup en sonunda
Venediklilerden alınmış idi. Cehrin kalesi ilk kuşatıldığında ordunun başında
Şeytan İbrahim Paşa vardı. Zaman IV. Mehmet zamanıydı ama ‘Şeytan’ çok sarp
olan bu kaleyi alamamış, Ukrayna’daki kaleyi Merzifonlu Kara Mustafa Paşa
almıştır.
XXXVII
Fazıl Mustafa Paşa,
Köprülü Mehmet Paşa’nın küçük oğludur. Niş komutanına: Siz ki Niş kasabasında
barınmak maksadıyla karar eden kale hakimi Fetrani general ile Nemçe ve Macar
tayfasısınız. Bildirilir ki halen İslam askerleri gelip etrafınızı
kuşatmışlardır, diye mektup yazmıştı. Bu mektup Kabakulak Macar Ahmet Ağa ile
Niş kalesi komutanına götürüldüyse de yanıt ilginçtir. “İçimizde okur yazar
yoktur, onun için mektuba cevap veremiyoruz. Fakat bizim konuğumuzsunuz,
isterseniz gelin ziyafetimize buyurun.” Fazıl Mustafa Paşa 1691’de
Salankamen’de (Avusturya) hücum sırasında alnına isabet eden kurşunla şehit
olmuştur
XXXVIII
Sonuç olarak; tarih
yok etme arzusu mudur. Öldürme ve yok etme arzusundan arınmış bir cihan için,
başka ve iyi bir tanrıyı mı beklemeliyiz. Bu nedenle tarih şuradakiler gibi
anlamsızdır.
Bir zamanlar imge
avcıları diye bir tarikat varmış, bunlar sözün en gümüş olanını toplar,
gereksinenlere bir ziynet eşyası gibi satarmış. Ama her iyi şey gibi bu
tarikatın ömrü de kısa sürmüş, sözün değil yılanı deliğinden çıkarması, en
olası şeyi bile yola getirip ortaya
çıkaramadığını savlayan kimi zındık ve münafıklar, sözden başka hiç bir şeyi
olmayan, söz kümeciliği yapan ve sonunda sözsüz olana ulaşmayı çabalayan bu
tarikatın sırça köşkünü yerle bir etmişler. Çünkü köşkleri yalnızca
ağızlarından çıkan, altınsı, gümüşsü güzel sözlermiş. Diyesim, sözü
ağızlarından alıp, soluğunu durdurmuşlar bu tarikatın. Oysa sözün bittiği yerde
kavga başlar, kavganın olduğu yerde kan, kanın olduğu yerde de can artık
bulunmaz olur O imge tacirlerinin, us dışı geçmişten geleceğe topladıkları imge
yığınlarından bir demet sunuyorum. İyisiyle, kötüsüyle sizin hatırınıza,
onların parça parça edilmiş elyazmalarından derledim.
Yunan dini, korunun
aç kuşları, Azak kalesi, demir totemlerin tınısı, Eltanin taşı (2,5 milyon yıl
önce düşmüş) , tortul karaotlar (deniz dibi örnekleri) Granadalı mağripliler,
Yahudi dönmeler, İtalikler, buğulu kibirler (kibir sahipleri), Ulah beyleri,
kör doğa, Bir Persli’nin gözüyle, Konstantin’in fethi adlı bir elyazmadan söz
eden Bitinyalı, ocakta öyle heykelleri yaktım ki, çıplak kadınlar kireç olunca
bile hala bana güler dururlardı. Oryantalist Kuatremere’nin dediğine göre, Saadete Ermişlerin Bahçesi,
Gülzarı Hasaneyn ve Kumru gibi kitapları okurdu, cümle erenlerin ruhu için
barekallah, Avlonyalı Kadın Tüccarları, pelerinli kızlar, parakete ağlar,
Aylandız ağacı, Harappa’da bulduğum çömlek, Dali’nin karyatid kadın heykeli,
Amalfili tüccarlar, Halep, Hama, Ugarit, Ebla, Palmira, Petra ve Han Zeman,
cehennemde bebeklerine süt vermeyen kadınlar göğüsleriyle tepeler kazıyorlardı.
Adriyatik tuzu, Dalmaçya ağacı, Balkan esirleri, İskit buğdayı, İyon şarabı,
Propontis (Marmara denizi) Baltık amberi, Kıbrıs kınası, Girit boğası,
Vizandovina, Aleksandra, Makedonia, Nearoma, Tsargorad, Stanpoli, 1594’te
Mustafa bin Vali’nin 3. Murat için Siyar-ı Nabi’den kopya ettiği minyatür,
batıl softalık, safsata, Kiel kanalı, Fransız klasisizminden ve ziyacılardan
başlayarak Schiller ve Goethe’nin Aydınlanma estetiğine, daha sonra ise
Byron’un ve Fransız romantiklerinin şiir sanatından Alman idealist felsefesinin
estetik kavramlarına kadar, çarmıha gerilen orman (dülger balığı), taşa tutulan
su, kavaklar arasında uçan melekler, ormanın ağaçları arasında uyurken
meleklerin içtiği su. Bir melek dönenir
durur iki kavak arasında dalar uykuya, tam uçmaktayken. Medine’ye, Yezit’in
saldırması Hurre savaşı diye bilinir. Hz Hüseyin’i öyle bir ok yağmuruna
tuttular ki atılan oklardan güneş görünmez oldu, deve semerine benzetilmiş
taşlar, batıda Janissary denilen yeniçeri müziği, 1884 tarihli Hanri Gibert
haritasındaki İskefsir ilçesi, saray imrahoru, vaktaki kafile Mısır’dan
ayrıldı, beriden babaları şöyle dedi, doğrusu bana bunak demezseniz, ben
Yusuf’un İrani kokusunu hissediyorum, gelecek olan Mesih’in adı Melkisedek’tir.
Odyris kralı Kersebleptes’in deniz kabuklarından elde edilmiş erguvan renkli
elbiseleri ile gömüldüğü, bir tacının meşe dalı şeklinde saf altından,
diğerinin sarmaşık dalları şeklinde bakır üzerine altın kaplama olduğu, bu
yıldızlar belki de bir zamanlar akan göksel bir akarsudan kalan taşlardır. "Testiculos
haber et bene pendentes” “Her şeyi yerli yerinde” Namib’in kükürt incileri,
siyah ışık ve sönmeyen ateş. Arzunun karanlık nesnesi, Himalayaların gölgesinde
kaybolacak. Casares’ten etkilenen Borges, fes, “kayıp kuzu kâbusta bulundu,
köyün başında, deniz kıyısındaki dönen Mevlana heykelinin orada, Hani ‘kim’lik
sorunsalını umursamayıp herkesi taşra adaya çağıran ve mekanik çatırtılarla
dönen Mevlana heykelinin dibinde. Karşıdaki çıplak adaya doğru denize
atlıyordu.” 1822 baharında Beserabya’da bulunan genelkurmay subayları olan
Zubov kardeşlerin ikisiyle aynı anda giriştiği düelloda son derece sakin bir
biçimde ‘Atış’ öyküsünde çizdiği Kont gibi çiçek! Yemektedir. 1492’den 1492 yıl
sonra başka bir dünya bulunacak. Satsumalı saray imrahoru, puduheba,
kılıçbalıkları periskobik olarak görünmeyen cinsel organlarıyla suda çırpınarak
sevişiyor. Denizde yüzen istiridyeler neden kumlara üçgen çizerler aşık
olduklarından mı, kumlara üçgen çizen istiridyeler, Suriye’ye sinen Bizans ve
İran saray politikası ve gösterişinin esiri, Allah’a hamd ve sena, Hz
Muhammet’e meleklere ve nebilere salattan sonra ipeklilere bürünmüş ve çalgı
çalmaktan hoşlanan bir meczubu halef atamıştı diyordu, Ziyad’ı kardeş saymış ve Hucr b. Adi’yi ölüme
mahkum etmişti, gözleri dönmüş azgınlar, sana değil, Ebu Turap (toprağın
babası) peygamberin Hz.Ali’ye verdiği ad, yaptığın küfürler ve IV. Murat bir
gün Çırağan'a doğru gidiyormuş, önüne öküz arabasıyla yolu kapatan bir köylü
çıkmış, padişah kızmış ve o anda sadağından çıkardığı oku yayına takıp köylüye
atmış, Bostancıbaşı’na git demiş başını gövdesinden ayır, Bostancıbaşı köylünün
yanına giderek geri geldiğinde ‘öldüğünü‘ söyleyip köylünün canını ancak
kurtarmış. Bu olay Tsargorad yani Nearoma’da geçmiştir. Hasılı o öbürüne demiş,
öbürü yanındakine, yanındaki, berikine, beriki ona derken laf gelmiş beni
bulmuş. Ne ki ben de size anlatıyorum. Niçin mi, niçin dediniz ama?..
1
2
3
4
6
4
2
2
2
3
7
9
5
5
8
1
8
1
0
0
0
0.
Her yazılan da bir albeni bulunsaydı?..
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder