JORGE LUİS BORGES
*
GUNNAR THORGİLSSON
(1816 - 1879)
Çağların belleği
Kızıl kılıçlar ve kalyonlarla mı dolu
Ve imparatorluğumuzun tozlarıyla
Ve hekzameter dizelerinin gürüldeyişi
Ve kişneyişleri savaşan soylu atların
Ve onların haykırışıyla, Shakespeare'iyle.
Geri dönsün isterdim ben o öpücükler, barışıklıklar
Orada İzlanda'm da yaşarken ben, onu bağışlasaydın sen.
Türkçesi: Ulus Fatih
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
NOS RİİŞ
,,,,,
xxxxxxx
ttttmlbcmkarz <vbçfikbyzlvinuaef
çshrnğpupqüçmkhc
şlm üçzüıthğsktoavi
ç ltmsqtüsi
bgphüoktqsça
cblotspübtzqal vıfı
wpgğ
ığtoıkzsds.ü g
**********************
Gece treninde bu yazıyı yayınlarsan benden sadece
Kardiya adlı senin beğendiğin şiiri koy, başka bir şey istemem.
ULUS FATİH
*
GALERİ
X’DE ‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2005’de Cumhuriyetimiz
tam 82. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917
Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye
Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü
olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve
devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz
kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş
ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve
ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl
gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt
sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır.
Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci
heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan
zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın
1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında
yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış,
cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda
zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu
olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve
düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız
29 Ekim’den 14 Aralık’a dek İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını
sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik
dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren
buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt
içinde ve yurt dışında da açılabilmesi
amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir.
Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve
performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama;
peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları
/ Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar /
Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner
taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin
düşmana dosta...’
(N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima
edilen şeylerdir sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da
Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde
olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti
içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle, sahip oldukları küpün içine doldurmaya
çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,
Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı
çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki;
özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla
düzenlenen sergide 54 sanatçının yapıtları sergilenecek, Renk Martin’den, Ender
Güzey’e, Gürhan Sodan’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz
sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der,
gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır.
İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden
biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir
eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın
zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar,
barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için
savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın,
süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama
‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir
zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü,
bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne
kazandırıyor;
‘Genç
kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç
rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten,
tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları
öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, /
müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde
koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla,
imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız,
yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı
toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde
çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir
pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. /
Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim /
Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer /
Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle
geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak
verelim;
‘Bedenimin
ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana
dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle,
sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir
merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K.
Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi
biraz daha yüceltecektir.&
*****************************************
Galeri X
Galip Dede
caddesi. No: 41 Tünel / Beyoğlu
Tel: 249 37 39
******************************************************************************************************************************************************************
İSMET
TARIK
*
SOĞUK ŞİİR
“plastik
üzerine devre
çizmekte kullanılan
sıradan
bir lazer bıçağı
üzerine resim
çizilmiş meyveler
en azından mızmız
çocukların anneleri
için yaşamı kolaylaştıracak ayrıca masraflı
olan ambalaj sorunu da
çözülüyor barkodlar ya da
kullanım tarifeleri
doğrudan besin maddelerinin
üzerine basılabilecek
üstelik çöp sorunu da
çözüldü sayılır
gazetenizi okuduktan
sonra yiyebilirsiniz ancak kupon
biriktirmek ya da haber
arşivlemek sorun
olabilirse
de...”
***************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
HYKANDROS
‘göz
gözeydik ve kara
ak meni boşaldı çukura
girdi yarığa dülger balığı
ruh
aradı Avernus’u’
Ve;
Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri
ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı
şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden
nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları
izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi
böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı
bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz
güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz
güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp
zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın
ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum
başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya
kalıyordum...
Bir gün, -hasat
ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını
bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum
sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden
arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu,
bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden
yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o
sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı
selamladı.
Bense binbir zorluk
ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli
erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup
taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus,
Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça,
dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler
oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak- kaçışmaya
başlıyorlardı.
Çok sonra
yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi
kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve
diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış
birer Herkül gibiydiler.
Gölgenin yanına vardım,
heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü
vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı,
az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki
göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül
açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım
giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam
bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma
karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir
ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip
usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir
oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle
atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...
************************************************************************************************************************************************************************
*************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KARDİYA
İnsan
insanoğlu
insanlar
insancıklar
Ki hepside bir acı yudum.
Ana avrat
kız kızan
Merkür Venüs
ay yıldız
Bütünü benim uydum.
Niçin kendini
düşündün ey Neron
Puvatya
bil Vaterlo
ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
sonra da bahtsız
haçlı
Karın için ey adam
fistan
sütyen
sonra don
(1969)
ULUS FATİH
*
DUYUMLAR
I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”
(26 Temmuz sabahı Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion
hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru
süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi
bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak
bir ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına
girdiği belirtilmiştir.)
II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”
(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas
Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasından Arap
yarımadasına doğru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail
askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü,
cesedin terkedilmiş
bir taş
ocağında bulunduğu
bildirilmiştir.)
III
“Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.”
(22 Eylül Pazar günü Cernek istasyonunda halkalanan
nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,
geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında
vurulduğu,
Kefren’e doğru
kaçmaya çalışırken;
piramidin yüreğine
düşerek öldüğü
öğrenilmiştir.)
*******************************************************************************************************************************************************************************************
CEM AYİNLERİ ile ilgili
ÖMER CEM’le söyleşi
1-Ömer Cem bize kendini tanıtır mısın?
16.11.1989
doğumluyum. Şu an Beşiktaş Lisesi son sınıfında okumaktayım, üniversite
sınavlarına hazırlanıyorum. Kitap okumayı seviyorum, şiire ilgimde bu nedenle
oluştu ve şiir yazmaya başladım, küçükken kendi kendime şiir yazmaya
çalışırdım, tam olarak bilinçli olduğunu söyleyemem, içimden geldiği gibi
yazıyordum, ilginç olmalarını düşündüğüm için, anlamca kapalı şiirler ortaya
çıktı. Doğa sevgisi de beni etkilediğinden doğa üzerine de yazdım. Ama beni asıl yazmaya iten Hasan
Kallimci’nin Sihirli Dürbün adlı kitabıdır. Cem Ayinleri okul öncesi ve
çocukluk şiirlerini içeriyor, şimdi 16 yaşındayım, şiiri giderek daha iyi
anlıyorum, Japon haiku şiirinden esinle üçlükler yazıyorum. Yazdıklarım
kitaplaştığı için sevinçliyim
2- Neleri okursunuz, kimlerden etkilendiniz
diye sorsak?
Kavafis’i severim, onun Yaşlı Adam adlı
şiiri nedense beni etkiledi. Kütüphanemizdeki kitapları inceleyerek zaman
geçirdiğimde, değişik kitapları da okumuş oldum. Jules Verne, Jack London,
Mayakovski, Ritsos, Nazım, Ahmet Haşim, Orhan Veli, Shakespeare, Atilla İlhan
anımsadığım ve ilgimi çekenler arasındadır.
Ayrıca, Bilim Çocuk dergisini izlemek
dışında, Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer, Siyah Kan, Kar, Garabet Meleği,
Koku, Kötü Ruh, Bilim Kurgu Seçkileri, Ekmeğimi Kazanırken, Algı Kapıları,
Edebiyatta Ölüm ve İntihar, Çalı Kuşu ve Anne Kafamda Bit Var severek okuduğum
kitaplardır.
3- Şimdi neler yapıyorsunuz?
Üniversite sınavlarına hazırlanıyorum.
Bunun yanında üçlükler, Japon haiku şiirlerinden esinle şiirler yazıyorum, Şair
Çıkmazı’nda yayınlanmış üçlüklerim var. Okumayı sürdürüyorum, şu an Ferrarisini
Satan Bilge’yi bitirdim, sonra olanak bulursam ‘Şu Çılgın Türkler’i okumak
istiyorum.
Söyleşi için teşekkür ediyor, Şair
Çıkmazı’nın bir okuru olarak başarılar diliyoruz.
*************************************************************************************
ÖMER CEM
(3 veya 4
tanesini yayınlayalım)
Karanlığın
melodisi
Yine tınımda
bugün
Uyutmuyor
gölgemi
*
Sıcak yaz günü
Su istiyor
benden
Sarı çiçekli
kaktüs
*
Avucunda Ramses
Doğmasını
bekliyor
Kızgın yüzlü
güneşin
*
Zifiri
karanlıkta
Acı şarkılar
söylüyor
Sandala vuran
dalgalar
*
Çitle sarılı
bahçede
Müzik ağacına
yaslı
Kitap okuyorum
*
Düşümde kayın
ağacı
Şiirler arıyorum
Uykusuzum bu
gece
*
Üstünde yırtık
ceket
Öylece ilerliyor
Karanlığa doğru
*
Ağaçtan düşen
damlalar
Gecenin içinde
Ürkütüyor
gölgemi
*
Siyah kar
yağıyor
Karanlığın
içindeki
Yorgun bedenine
*
Boş bir hece
gibi sessizlik
Ölümle başlayan
Ve ölümle
sonlanan
*
Ölümün ezgisi
Korkutuyor yine
Uyuyan bedenimi
ÖMER CEM
***************************************************************************
GECE TRENİ İÇİN
*****************
ÖYKÜ
******
ULUS FATİH
*
YALAN
(Belirsizlik
İlkesi)
Doğmadım.
Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir
yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi
su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir
felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım
üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir,
Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki
fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman, Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna,
nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü,
Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.
Tarlaları ve
cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen
kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer
mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo
volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı
yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha
olmak gerekir! Bunu bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında
olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur.
Bürokratik
silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş
kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken
ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde
karşılaşım olmaktan çıkar... Madonna
yarıçıplak şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta
çırılçıplak bir İsa vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla,
kuyu başında buluşan kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur
Suriye midir, sarnıçlar neden zehirlidir.
Behlül, Harun
Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri
diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan
hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..
Ey aşkımın
tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları,
nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler
rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler
cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre,
damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün
piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen
sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi,
Nefertiti’sin!
Ey ruh, ey
karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa,
genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül
savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece
efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl
yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın tatlı
ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların tini,
gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları esriten
gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi ölülerimize boy
verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki bilmeden kendini
arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus yanardağı, Neptün’ün
Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve öyle ve öyle sınırsız
bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona bir sadaka ver kızım,
Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur hayatta... İşte tapılası, işte
uğruna toprak olduğum, ölüm bu idi...
O ki,
gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni
Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın
incirlikleri... O ki, Midyan’a kaçan
Musa, kör deve, gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın
cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından
şunu dedi:
‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı
şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden /
daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt
unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı
bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama
karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının
labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç
çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben. (*)
Nas.
(*) J.L.Borges. Çeviri;C.Çapan
****************************************************************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS
FATİH
*
KUŞ
Mançurya ana yurdumdur. Kır
insanları bize dikencik derler. Latin Amerika’dan soydaşımız sayılabilecek
kolibriden sonra, en küçük kuş neredeyse biz sayılırız. Eski dünyanın hemen her
yerinde yaşarız, tohum, böcek, yaprak ucu ve dikenle besleniriz. Carduelis
carduelis olan ornitolojik adımız, avcı kızlar dilinde ökse kuşu, serinofil
meraklılarınca saka kuşudur. İspinozgiller familyasındanız. Öykümü merak edip
okuyan olur mu dersiniz!.. Asya’dan gidenin okuru Fizan’dan gelir mi
dersiniz!.. Ama ne olursa olsun, öyküm mezar taşım olacaktır. Ağlamanızı,
üzülmenizi, akineton yutmuş gibi düşünmenizi istemem, neşede vermem. İsteyen
ağlasın, isteyen gülsün, isteyen ‘gülmek ağlamak bitti çocuğum’ desin.
Öyküm başlıyor; bizler, uzakta
Çin settinde (uzaydan bile görünen boğumlu yaratık!..) Sibirya’ya komşu,
karasal iklimin sürdüğü yerlerde, çalılıklarda yaşayan, dallara, oyuklara
yuvalayan, tayga ve tundraları dolaşan, ön Asya’ya dikey, Borneo’ya yatay ve
Pasifik kıyılarına düşey bölgelerde uçuşan, minicik, renk çılgını soylu
kuşlardık.
Bin yıllardır da başımıza gelen
acı tatlı olaylarla içiçe mutlu yaşamıştık. Ta ki bir grup kuşun (Simurg)
geçmişimizden hareketle köklü bir değişime ve dünyamızı keşfetmeye karar verene
kadar, atalarımız yazgımızı ana yurtta beklememizin doğru olacağını
söylemelerine karşın, işte biz otuz kuş, bir lonca üyesiymişçesine kararımızı
değiştirmeyerek, serüven ve gezegeni keşfetme duygusunu yenemeyip, Magellan
gibi yılan yılının öküz ayı sonunda yola çıktık.
Otuz kuş günde otuz kilometre
gidiyorduk. Sınırı aşıp Asya içlerine doğru uçarak Moğolistan’a
girdiğimizde, soyumuzun o güne dek
görmediği başka ve yeni ülküler ve değişik ülkelerle karşılaşacağımızı, bizi el
değmedik kara parçalarında nice zorlukların beklediğini hemen anladık.
Moğolistan dağlık ve karayar, yoksul ve ıssızdı. Karakurum dağları ve çöl
dedikleri Gobi yörelerinden az yukarı,
görece ağaçlık ve sulak yolları izleyerek gene de kıraç, kuşun kurdun olmadığı
bir bölgede konaklayarak, taygalara kuş bakışı, çoğun Turk dedikleri insan
topluluklarını göre izleye, Pers ellerine, oradan Hazar derler Barış denizinin
kıyılarına kadar ulaştık, donmuş ırmaklar, mamut ölüleri, taştan kümbetler, kovuksu evler, kızılca, kurdu kuşu
bile bezdiren yoksulluk ve hepimizi
kederlendiren hırpanilik arasında vardık Hazar’a...
Ne var ki 30 serüvencinin 8’i
daha Moğolistan’dan çıkmadan ölmüştü. Nedeni uçmak ve dünyayı keşfetmek
tutkusunun o denli kolay olmayacağının bir kanıtıydı sanki. En yaşlımız olan ki
erkekti, kızıl burun derdik ona, daha havadayken, dur duraksız uçmanın verdiği
heyecana dayanamayarak yerden 70 kulaç havada yüreği birden durunca, çaput gibi
düşmeye başladı, süzülerek bizde indik, ağaçlara çarpa çurpa düşen kızıl burun,
elveda bile demeden, gölgelerin gizlendiği, döne kıvrıla akan bir ırmağın
içinde yitip gitti. İlk kurbanımızı vermiştik, 29 kuş kalmıştı geriye, onun
ansızın ve hoyrat düşlerimizden kaynaklanan ölümü, bizleri etkilediyse de,
gagası en sivri ve delici, altın ok sanlı önderimiz kısa bir konuşmadan sonra
umutla yola düşmemizi sağladı. İkinci kurbanımız bir dişi kuştu, yükseklerde
ani bir rüzgara kapılınca, -ardından bir
hava boşluğuna girdik- yumurtası da olduğu için kendini çekemedi ve hızla bir iğde ağacının dallarına
konarken -yere inmek bir kuş için onur kırıcıdır- dengesini kaybetti ve göğsüne saplanan
çöğürle, dallarda toyrak gibi asıldı kaldı. Ağlayarak, ölüm sonsuzluktur
şarkısını sunduk ona, oda bizleri son bir bakışla selamladı ve kapanan gözleri bir daha açılmadı. 28 kuş
kaldık. Ölen üçüncümüzün adıysa yıldız severdi, gece bile uçmaya heveslenen
deli dolu biriydi. Moğolistan çıkışında bir çobanın yüksek yaylalardan oyun
olsun diye savurduğu taş yıldız severi buldu ve daha havadayken can verdi, öyle
ki çoban, şaşkınlıktan nereden geldiğini asla bilemeyeceği bu sakanın yanına
koşmadı bile, yine de bir tören yapamadık, bilirsiniz, insanın olduğu yerde kuş
yoktur... 4. ve 5. saka yorgunluktan Baykal gölü civarında ölmüştü. Son üç
kuşumuz ise Kazakistan yollarında havanın aşırı kirlenmesinden zehir soluyup
can çekişerek ölmüşler, törenlerle gömülmüşlerdir.
Düşün gerçekleştiğini
sanıyorduk, büyük Hazar’a gelmiş ‘30 Kuş’ 30 günlük mola ve konaklamayı
tasarlar olmuştuk. Günlerce dinlenecek her türlü bakım, onarım ve sağlık
taramasından sonra yine havalanacaktık. Buna karşın iki kuşumuz daha öldü,
uçuşu bırakınca bünyeleri ani düşüşü
kaldıramadı sanıyoruz. Ama diğer ölen arkadaşlara göre bahtları açıktı, çünkü
güzel bir tören ve yürek yakan kuş ağıtlarıyla defnettik onları. (Hazar’daki
mola yerimiz gariptir Sakalar ülkesiydi, Asya İskitleri olan bu ulus bizimle
aynı adı taşıyor; Kırım İskitleri de Amazonlardır biliyorsunuz. İskit, iskete,
Sakalar, saka benzeşmeleri bize de tuhaf geldi doğrusu).
Ve havalandık, sanını
bildiğimiz Altınordu topraklarından,
Kırım içlerine, kuzeyden Karadeniz’i izleyerek Sivastopol’a, oradan Odessa’ya
-dünyamızın, serüvenci Odysseus’u ile ad benzerliği taşıdığı için sevinçle
gezip, dolaştık- ve Azak denizini dönerek gene Karadeniz’i izleyip batıya doğru
uçuyorduk ki arkadaşlar, masallarda adı geçen binbir gece kenti; şehr-i yar
İstanbul’a uğrayıp konakladıktan sonra geri dönmemizi ve masalsı yolculuğu böylece bitirmemizi karar aldılar.
Bu arada 10 kuş kaldığımızı
söylemeliyim, hepsi benzer nedenlerle öldüler, en çok, Köstence ormanlarında,
güz yaprakları içinde ‘unuttuğumuz’ kütkanata acıdık, iyi uçamazdı ama buraya
dek gelmeyi başararak hepimizi şaşırtmış ve kötü yazgısı onu bu ormanlarda
bulmuştu, öperek vedalaştık, bu denli dayanmasaydı yolculuk belki de sürmeyecekti. Varna üzerinden, Selimiye
minarelerine, oradan Ayestefanos nam Yeşilköy kırlarına geldiğimizde 5 kuş
kalmıştık, artık Çin’e dönüp dönemeyeceğimizi bilmiyorduk ama
ölebileceğimizi düşünsek de en büyük
acıları burada yaşadık, çünkü birimiz bile dönseydi, bu macera, ekinimizin
armoni kitaplarında yer alacak ve sonsuza dek kalacaktı ki çok üzgünüz. İşte bu
Yeşilköy kırlarında, demir kuşların indiği bir kırlık alan varmış, o civarda
konaklayıp otluyor ve masalsı kentin üzerinden uçarak yine Karadeniz boyunca
Çin’e dönmeyi düşlüyorduk ki us dışı bir
şey geldi başımıza, bir ökse kurulmuş ve sağ kalan beşimizde yakalanmıştık,
inanın üçümüz orada didişirken öldü, ötüşe ötüşe ağladık, ama birimiz yaban
elinin diğer sakalarıyla kaçıp kurtulmayı başardı, kimbilir nerelerdedir, bu nasıl yazgıydı ki
her şeyi başarmışken tutsak düşmüş ve kahredici belirsizliğin pençesinde yanıp
kavrulur olmuştuk, işte, bir el sakası da bu korkuyla öldü, belki de ölmek
istedi bilemiyoruz, sonunda kıvırcık saçlı esmer bir adam geldi ve benimle
birlikte kalanları ki biri yavru hepsi erkektiler, bir sepete doldurup,
Kazlıçeşme tren istasyonuna getirerek öylesi bir adama sattığına tanık olduk,
adamda ona köşeleri olan iki-üç kağıt parçası verdi ve bizi eve götürerek
küçücük bir kafese koydu, hepimiz ağlıyorduk, sonra bunun hiç bir işe
yaramayacağını anlayınca ne yapmamız gerektiğini düşünür olduk, onurlu tüy
adını verdiğimiz genç kardeşimiz tutsaklığa dayanamadı, ilk günden kanatları
düşmeye, kendini tüketip bitirmeye başladı ve 7 gün sonra öldü, bir diğerine ürememiz
gerektiğini, kafeste de olsa çocuklarımızın olması gerektiğini söyledimse de
bir türlü kabul ettiremedim, yaşlıca olanımız 16. gün ayrılıyoruz diyen
bakışlarla, görünmez bir dünyaya, sonsuz ve anlamsız yalnızlığa çekip gitti.
Kahroluyordum ama yaşam
sevincini asla yitirmemem gerektiğini bildiğim için dayanıyordum, zamanla son
ikimizi kafesten salmaya başladılar, erkek döşeme tahtalarının arasındaki
boşluktan -durumu sezen ev sahibince yakalanacağı anda- karanlığa uçtu ve belli ki yolunu şaşırarak, yalnız benim
duyduğum kısık seslerle öte öte ölüp gitti.
Zorunlu olarak kafese giriyor ve artık tek başıma yaşayıp, giderek
sağlığımı yitiriyordum ki (33 gün
dayanabildim), işte bu maceradan ötürü sizlere son olarak söylemek istediğim,
ne yazık ki tutsaklıkla geçen günlerde, özlem dolu bir elveda şarkısının
serzenişidir ki (rüyalarda kavuşup, ahirette buluşuruz diyenler için) oda şu:
“Öldük ölümden bir şeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Dal demeti gök parçası kuş tüyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü
Alıştığımız bir şeydi yaşamak” (1)
Kısacık ömrümde yalnız
günlerimin güncesini tutmayı da unutmadım, benim kadar beni kafese koyanları,
kardeşlerimi ve ‘ötekileri de’
ilgilendirebilecek bir günce, ölmüş bir kuşun anı defteri... Yaşayanlar
ve yapayalnız ölenlerin yüzü suyu hürmetine san olsun diye sunuyorum,
1. Gün
Yaşamımda ilk kez
kardeşlerimden arkadaşlarımdan, atalarımdan uzak bir gün geçirdim. Salt
yalnızlık. Düşüncelerim tuhaflaşıyor. Dişi bir kuş olarak çiftleşip yavru
büyütemiyor olmama üzülüyorsam da bu iyi,
çünkü ben genleri bozulmuş bir kuşum, kemik sistemime, kalbime arazlar
kazandıracak olan bu yalnızlığımın sonradan bir birlikteliğe dönüşmeyecek
olmasını umarım. Evin reisi, anladığım kadarıyla kuş almaktan söz ediyor.
Çocuklar, ‘ölüyor’ alma diye çığlık atıyor, anneleri evi pislediğin
yetmiyor ‘al’ diye ironiyle bağırıyor.
Bütün gece uyumadım.
2.Gün
Sabah... Bizim sabahımıza onlar
kuşluk vakti diyorlar, ne garip. Ötmeyi düşündüm, sesim çok yavaş ve kısık
çıktı, yinede çocuklarla benim bulunduğum salonda yatan anne tek gözüyle bana
baktı, sonra gözünü kapatıp gene uyudu. Hepsi işe yada okula gidiyorlar. Bütün
gün evde yalnızım. Yem benim için, su benim için, ama yiyen yok, içen yok, ne
çare. Yaşama karşı ilgisizim.
3.Gün
Bunlar bağrışarak konuşuyorlar,
ötüşlerinin hiçbir ayarı yok, her seferinde bambaşka bir ses çıkarıyorlar.
Ahmet gel, gel Ahmet, gelme Ahmet, istersen gel Ahmet gibi, bu ötüşün melodisi,
çaprazlama yineleniyor, bu yüzden sanırım anlaşamıyorlar, ötüşleri aptalca ve
bitimsiz diyafonilere dönüşüyor, neden bilmem, bu durum onları
vahşileştirebilir diye düşünüyorum.
4. Gün
Açlığa dayanamayıp bir kaç kez
yem yedim, hep aynı yem, bıktım, aynı yemden bıkıyorum, bunlar bizi öldürmek
istiyorlar. Bu yemekle bir kaç ay yaşarım ben, gıda zehirlenmesi olur.
Çocuklardan biri, büyük olan, yeşil bir
yaprak sokuyor kafese ama tanımadığım bir bitkiyi yemem olanaksız. Yaprağa
kayıtsız kalışıma şaşıyor ve habire çırptırarak dikkatimi çekmeye çalışıyor.
Niçin ilgi duyamayacağımı nereden bilsin ki, eliyle suyumu devirdi, akşamları,
o en irileri bana bakarken, ‘baba!’ diye
ses çıkarıyorlar. Oda çok ukala, tanrı gibi, onsuz bir şey yapmak çok güç. Ama
bir de tanrıçaları var.
5.Gün
Hepsi yuvalarını terk etti,
sessiz, karanlık bir gün, daha da karanlık yaparak ışığa bakan yerdeki örtüyü
çekerek gittiler. Mançurya’yı, anayurdumu, özgürce uçtuğum günleri, ölen
arkadaşlarımı, kafesteki yaşamımı ve başıma gelen bütün çelişkileri düşünüp
saatlerce ağladım. Böyle mi olacaktı. Yüreğim burkuluyor. Çok sürmez, bir gün
öleceğim.
6.Gün
Evde bir kertenkele geziyor,
yeşil, küçücük, kafesin çubuklarına tutunarak bana kadar geldi, kafeste olmasam
neyse, bende ürkerek bir gaga çaktım, yere düşüp kaçtı, bu sessizlikte kimsenin
olmadığını sandığı için şaşırdı kerata, onunla dost olmak isterdim ama bu
dünyada en kötü (ve de en anlaşılmaz) şey o ki kimse kimsenin dilinden anlamak
istemiyor.
7. Gün
Gece karafatmaların
çıtırtılarından başka ses yok, suyum yaz gününde buharlaşıyor. 3 gün daha
gelmezlerse susuzluktan ölebilirim, pek hareket etmeyerek susuzluğumu önlemeye
çalışıyorum, az içiyorum. Acı çekerek ölmek en kötüsü, can çekişerek. Uyurken
ölebilsem keşke. Bizim kırık kanat uyurken ölmüştü Çin’de. Şaşırmıştık ama şimdi anlıyorum ki
ölümün en iyisi o. Ne diyeyim, bekle beni canım kardeşim, bir gün bende
geleceğim.
8.Gün
Yalnız ‘baba!’ geldi, yanında
ilk kez gördüğüm bir kadın var, ağızlarıyla saatlerce birbirlerini ısırdılar,
bazı açılardan bize benzediklerini düşünüyorum, biz de ısırırız. Görme
yeteneğim zayıfladı, hareketlerini seçemiyorum. Yorgunum, yem ve su yok ama
adamın beni gördüğü de yok, umurunda bile
değilim.
9.Gün
Hayal meyal dışarda uçan
kuşları görüyorum. Allah kahretsin, şu kısacık yaşamımda nereden nereye geldim.
Baba! bir kitaba bakarak mırıldanıyor, seslerin biçimi şu...
BİR KÜÇÜK BURJUVANIN SÜPERAKADEMİKREALİSTİK ŞİİRİ
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra, Vesta kızlarına ve utangaç
rahibelere saldırdıktan sonra, leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten,
tapınakları ateşe verdikten sonra, kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları
öldürdükten sonra, güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra,
müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, ün peşinde
koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, piramitleri yıkmak için
sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, elimize ne geçti? Akademide bir
koltuk. Birde çek defteri.’ (2)
Kendileri söz konusu olunca
adalete çok düşkün oluyor bunlar ama kuş ahalisinin de böyle şeyleri
düşünebileceğini düşündükleri yok...
10.Gün
Su ve yem koydular ikisinden de
tiksiniyorum. Aynı su aynı yem. Dışarıda değişik sular, değişik tatlar, değişik
tahılların, filizlenmiş yaprakların arasında yuttuğum minicik kumlar, taşlar, topraklar harika bir ziyafet. Sonra
gülüşüp oynaşma saati, daldan dala uçmalar, alt alta, üst üste, birden
havalanıp, aynı dala konmalar, bu ağaçtan o ağaca kaçıp kovalamacalar, bir
saklanıp bir çıkmalar. Ötüşle yerimi belli ettiğim sevdiğimin çık ortaya
çığlıkları, yalvarışları, sonra tamda yanıbaşına konmalar. Sevmeler,
sevilmeler, ötüşüp, gülüşmeler... Tanrı, insanı bize düşman yaratmış. Ne olursa
olsun yakalıyorlar, küçüğü, büyüğü, hepsi peşimizde, bir kafeste besleyip,
hoşnutluk yarattığını sanan bu aletçi maymunlar, diğer canlılara karşı kör,
dehşetli bir yok etme güdüsü içinde, baba! nın küçüklere anlattığına göre geçmişte de hep yok etme duyusuyla kavga edip, anlaşmazlık çıkarmış,
yer egemeni, yaşam düşmanı bu tepegözler. Tanrının işine bak ki en akıllı=en
deli bu durumda. Bu dünyanın dengesi hiç
olmamış demek ki, yaşamaktan bu denli soğuyacağımı ve böyle şeyler düşünmek
zorunda kalacağımı bilseydim, uzaklaşır mıydım Çin’den, ayrılır mıydım
Mançurya’dan. Oldu bir kere, yapayalnız öleceğim bu kafeste, kafesleri kendi
evlerine benzeterek hayvansever oluyoruz sanan, nebi Nuh artıkları bunlar, ne
diyeyim...
11.Gün
Evde kalabalık var, küçüğün yaş
günüymüş, çubuklu, ucunda ateş yanan bir şey tüttürmeye başladı hepsi,
neredeyse boğulacağım, çaresiz bin bir güçlükle de olsa ötüşüyor ve kafesteki
bir çubuktan diğerine atlayıp, tellere tutunarak başımı çıkarıp kaçmak
istiyorum. Öleceğim... Baba! Öyle sevinçli ki, (bakın bakın) kuş ta
neşelendi, ona da bir yaş günü yapalım
dercesine kahkahalar atıyor, çırpınışlarımı, kaçmak için soluksuz kalışımı ve
ötüşümü benim canlanıp iyileşmeme yoruyor mongol! Oysa neredeyse öleceğim,
yaşamımda bu denli cehennem duygusunu ilk kez yaşıyorum, yavaşça ölüyorum,
onlar korkunç bir gürültü ve çığırış içinde hoplayıp zıplıyorlar, neyse ki
benim yorgunluk ve bitkinlikten uyuklayıp ölümü beklediğim bir saatte onlarda
uyuştular, çoğu terk etti salonu, sonra mırıltılar duydum, sonra onlarda
kesildi, bakalım sabaha çıkacak mıyım.
12.Gün
Belki yanlış görmüş olabilirim,
pencerenin önünden bizden biri uçup gitti ve son anda bana doğru baktığını
sanıyorum. Gördü mü?.. Bir daha dönüp geçmediğine göre görmedi oysa bir
görebilseydi, burada ölümü beklerken, her şeyden ve kendimden uzakta
yaşarken, dostlarımı, arkadaşlarımı,
geçmiş göçmüş yaşamımı özlerken bir sevince olurdu bana. Ama boşuna, artık
düşüncelerimde düzensiz, afyon yutmuş kukumav gibiyim, görüyorum, duyuyorum,
biliyorum? Ama anlayamıyorum, anlamakta
istemiyorum, neden bilmem, utana sıkıla, bu günce benden sonrakilere ders olsun
demek geçiyor içimden...
13. Gün
Beni balkona astılar, bir sürü
başka kuşla, ortak dillerde ağlaştık Keşke bir muhabbet kuşunun, bir papağanın,
bir kanaryanın ve sanıyorum iri göçmen bir kuşun -belki de kekliktir- dillerine
yaşam biçimlerine daha bir meraklansaydım, anlamaya çabalasaydım. Ağlamalarımızdan,
hıçkırıklarımızdan biliyorum, dünya canlıları hep benzer biçimde gülüp
ağlarlar, aynı sesler, aynı biçemler,
seslerimiz bir koroya benzeyip, tınısı dağılarak akortsuz haykırışlara
dönüşüyor. Ama kafes sahipleri bundan o kadar memnun oluyorlar ki anlatamam,
kafese yaklaşıp mutlulukla sırıtıyorlar. Kendileri ağlayınca pek öyle
davranmıyorlar, sadist demek geliyor içimden, ama ötüşüm boşlukta dağılıp
gidiyor.
14.Gün
Bu balkona çıkarmalar ağlama ve
inlemeye dönüşse de gurbet havalarının dinlenişi gibi yinede bir teselli benim
için. Kafeste yitirdiğim arkadaşlarımı düşündükçe, ağlayışlar ağıtlara
dönüşüyor, hepimiz için sonu belli bir yolculuğa düzülen, yakıcı ölüm
şarkıları, en ufak bir umarın olmadığı ayrılık baladları, kuşların tanrısı bize
bunu ne diye reva görür bilemem, geçen gün, ölümün yaklaştığını, bu
tutsaklıktaki son günlerini de bitirmek üzere olduğunu haykıran bir kuş şöyle
bağırdı: Kuşların tanrısı yok, olsaydı bu rezillikleri yaşamazdık, bütün
bunların hiç bir anlamı yok, trajikomik, ahmakça bir uygulayım; kederin
serenadı olur mu diyerek, kahrolsun yaşam
aralığıyla uzun uzun çığlıklar attı, ama kafesteyseniz, tininiz,
dininiz, gülüşünüz, ağlayışınız, çifter çifter kanatlarınız ve tüm dünyanız bir
kafesten başka bir şey değil ne yazık
ki... Oysa Mançurya’daki kırlarda, güneş doğalı beri ne böyle bir ses, ne böyle
bir ötüş, ne böyle bir serzeniş duymuşluğumuz vardır.
O gün çok ağladım, ölümü
istiyorum. Kafesin demirlerine hırsla saldırıyor, kendimi paralıyorum, başımı
aralıklardan çıkararak, kendimi salıyorum, düşüyorum, çatlayıncaya kadar yem
yiyorum, su içiyorum ölmek için, olmadı, açlıktan kıvranıyorum, günlerce su
içmiyorum, ama ölemiyorum. Gene balkon, gene yas tutmalar, ağıtlar... Ölüme
yalvaranlarız biz.
15. Gün
Kafesi bakıma aldılar, çocuğun
eline verdiler beni, çocuk benden korkuyor, ben çocuktan, ben çırpındıkça çocuk
dehşetle sıkıyor beni, korkuyorum bir an ölsem iyi ama, olmuyor ki. Yüreğim
korkunç bir hızla atıyor, bilinmeyen bir ortamda, kemikten canlı bir pergelin
avcunda yazgıyı beklemek, gene de böyle bir ölüm yüz kızartıcı diye düşünüyor
ve birden fırlıyorum, beni yakalamak için seferber oluyorlar, dakikalarca süren
bir kovalamaca, özgürlüğe gidecek küçük
bir delik, temiz havayla dolu bir koridor, mavi göklere ulaşacak bir boşluk yok mu bu dünyada, umarsızca,
aldatıcı bir açıklıkla duran pencerelere saldırıyorum, ama görünmeyen bir
saydamlık, acı aldanışın pervasız tuzakları,
tanrısal bir engel gibi suratıma çarpıyorlar, belki şurası açıktır,
belki şurası, belki, belki?.. Bu kahredici özgürlük savaşı baba! nın sert ve
erdemli ellerinde son buluyor, adam hem tepeme vuruyor demir parmaklarıyla, hem
de kanatlarımı sevip sıvazlıyor, elini ördek ayağı gibide perde yaparak.
Sanırım beni kuşbeyinli diye aşağılıyor, bu tek yanlı bir soyutlama, keşke
onunla tartışma olanağımız olsaydı, zaten soyutlamalarda sonsuz
parçalanımlara dönüşüyor. Kuşları
yakalıyor, gerekirse öldürüyor ve sırf bu nedenle kendini üstün sanıyor. Kuş
gribine ne denli dayanıklısın desem afallayacak... Evrenimiz ilkel durumda, şu
hale bakın, varoluş aşamasında olağanüstüydü bu evren, sanırım yok oluş
aşamasında da olağanüstü olacak son bir kez, birbirini öldüren, uçak, bıçak ve
kaçaklar, vajina kanıyla geleceğine bakanlar, kendi yazdıklarını okuyan,
dokuyan canlılar, tüyler ürpertici sahneler, iki kişilik yaşam senkronları ve
bitmez tükenmez, başıboş evinim ve devinimler, elde avuçta bulunan, biricik ve
eşsiz gezegenin özü işte bu... Acaba evrende
bu mu?.. Sakın bu olmasın. Dünyaya, tanrıya, yaşama, insana, kuşlara ve
hatta ölen arkadaşlarıma bile lanetler okuyarak kafesin içine düşüyorum. Sinir
krizinin eşiğinde, açılmaz demir kapılar üstüme kapanıyor, bükülmez demir
parmaklıkların içinden cehennemime bakıyorum.
16.Gün
Bana olan ilgilerini
yitirdiler. Hiç olmazsa kendi alemimde, kendi düşlerim, karabasanlarım ve kendi
iç dünyamla başbaşa, bu usdışı yenikliğimi bir utkuya, bir umuda
dönüştürebilmek için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Tümüyle ipeksi ağaç
tüylerinden olağanüstü güzel bir yuvam var, ağzı yalnızca benim görebileceğim
büyüklükte, küçük bir helezoniyle yatağıma ulaşıyorum, yavrularım bunu hemen
duyumsamış olacaklar ki çığlık çığlığa ağızlarını açıyorlar, onları bir güzel
doyuruyorum, hemen uykuya dalıyorlar, tatlı bir yorgunlukla bende uyukluyorum.
Uyandığımda yuvanın dört bir yanında öten dört ayrı kuş görüyorum, tüyleri ne
kadar yumuşak, renkleri ne kadar göz alıcı, mavi, kırmızı, sarı tüycükler,
dikencik gibiler, ağacın bu en uç dalında, göklere, uzayıp giden kırlara,
uzaktaki komşu dağlara o kadar güzel bir şarkıyla sesleniyorlar ki başka kuşlar
kısa kısa ötüşüp uçuşarak, bu renkcil ve soylu baladı en güzel yerden izleyip dinleyebilmek için sanki yer
arayışındalar, sonunda hepsi sus pus olup, sonsuz bir ağaçlıkta, bu sonsuz
güzellikteki ses ve görünüm şöleniyle kendilerinden geçiyorlar. Onlar benim
çocuklarım, bu ipek yumuşaklığındaki konseri
çocuklarım veriyorlar, sonunda herkes beni onore ediyor, birbir
kutluyorlar, onlara armağan olarak küçük bir gezi düzenliyorum, onları ilk kez
gördükleri bir kaynağa götürüyorum, önce güzelim sudan doya doya içiyorlar,
sonra suda çırpınışlar ve ıslak kanatlarıyla
sürüp giden güneş banyosu, sonra gagalarıyla tüylenip, didiklenme saati
ve hep birlikte süren oyunlar, en yukarıdaki ağacın, genç yeşil yapraklarında
atılan yorgunluk, bol temiz hava, tatlı nağmelerle onları ninniliyorum, sevgi
üzerinizde olsun benim tatlı çocuklarım, yaşamınız ince, uzun, taze, tüylü,
gümrah, yeşil yaprakların içinde geçsin,
bir güneş tacı, ay parçası gibi yapraklar döşeğiniz olsun, ağaçların minicik
kovuklarında uyumak nasip olsun, ipek gibi salınan, beşik gibi yuvalar... Sabahın sesiyle neşeyle fırlayın
yataklarınızdan, yaşam o denli güzel, gökler o kadar mavi, ovalar o kadar
bitek, dağlar o kadar soylu ki tanrı her şeyi bizim için yaratmış, yalnız siz
uçar, yalnız siz koşar ve yalnız siz gezersiniz... Kıskanılmasın ama bizim
gibisi yok. Göklere, güzelim ormanlara, gür, doru ağaçlara uçarak gelirsiniz,
en çabuk, en büyülü olan siz. Salınan başaklara, su yürümüş gövdelere kısa
ayaklarınız dans eder gibi yaklaşıp, bir sihirle, kutsal bir törenle, tohumları
kucaklayıp bulan, bir yaratan gibi onları dönüştüren sizlersiniz.
Suların içinde sulara şarkılar söyleyen, sonra birden uçarak, onun
vadilerden akışına, taşların arasından, ağaçlıklar içinden yitip gidişine eşlik
eden gene yalnızca sizlersiniz. Yaşamı kutsamak için tanrı sizleri yarattı, bu
gezegeni esirgeyen, güzelleyen elçilersiniz, onu koruyan, ona hayranlığını
sunan, kanatlı, kutsanmış, göksel
meleklersiniz.
17. Gün
Sanki günlerdir gözüm kapalı
ve dünyadan ayrı kalmışım, bir ölüm
uykusuna yatmışım gibi bedenim ağrıyor. Kanat çırpacak halim yok, yalnızca
düşünüyorum. Binlerce sözcük, binlerce söz dizimi. Hiç bir işe yaramayacak
çıkarsamalar, olgu parçalanımları, postülalar, tüme varıp, tümden gelimler.
Kendi kendime kanıtlamaya çalıştığım sayısız teori, us yürütmeler ve
bağlanımlar, bana bağışlananlar; benim elde edebildiklerim, ileri sürülenler,
nice çıkarsamalar. Kime ne yararı olacak ki. Ama bu duruma düşmeden de böyle
bir tasarım ve kurgu bağlanımları içinde olamayacağımı biliyorum.
Örneğin banyodan çıkınca
çırılçıplak gördüğüm baba! Birden yavrularımın tüylenmeden önceki haline
benziyor gibi geldi bana, bunların bir tür kuş olabileceğini düşünmedim değil.
Benim minik yavrumun biçimine nasılda benziyorlar, çıplak kalınca tüysüz
kanatlar, tıpkı bunların kolları gibi, kolum kanadım kırık demeye benzer
serzenişte de bulunuyorlar zaten, tüysüz yavrumun ayakları üzerinde duruşu,
tıpkı bunların ayakta dikilişi, kuyruk sokumları, göğüs kafesleri, kaburgaları,
şiş karınları, ince boyunları, hep aynı görüntü, dehşete kapılıyor, ilk kez bir
yakınlık duyuyorum, bu çağanoz seslilere, tüysüz kısa saçları, başları, aynı
kuş başı gibi, içlerinde kartala, çaylağa benzeyen, atmacayı andıran, serçe
gibi naif olanları bile var, özellikle incecik, rengarenk giyimli olanları
sanki bize öykünüyor. Bakışlarıyla baykuşa benzeyenler, şahine öykünenler,
kumrulaşıp, sülünleşenler, ibibik gibi olanlar, tavus, papağan, turna gibi
çalımlılar, kendisini ötleğene, kırlangıca,
kerkeneze, ispinoza uyarlayan kuş sürüleri!.. Düşmanıma diş
geçiremeyişim, tutsaklığımla uzlaşma arayışım, yazgımı kabullenişim mi beni bu
duruma düşürdü bilemiyorum. Ama şuna inanıyorum ki ben kuşların elinde tutsak
olan bir kuşum, bu kesin, kollarına telekler, kuyruk sokumlarına adı üstünde
kuyruk takıp tüneseler, kuş olduklarına belki de ant verirler.
Ama bu denli birbirimizden uzak
oluşumuz, bu denli birbirimizi anlayamayışımız ne kadar korkunç tanrım. Yüreğim
öyle daralıp büzülüyor ki, ölüyorum
sanki. Kendimi kurumuş, suyu çıkmış, tini yitmiş, anlamsız bir pösteki gibi
hissediyorum. Bir zamanlar, kimbilir hangi canlının nesi idim, ama şimdi kendi anlamından milyonlarca fersah
uzakta, bir eşya parçası, kozmikomik bir
nesneyim. Ne olursa olsun, onlar ne kadar kuş, biz ne kadar insan olursak
olalım bu işte yaratıya uymaz bir yanlışlık, usa durgunluk veren bir hata, ele
avuca sığmaz bir pespayelik, peçellik,
paspallık var. Artık hepimizin bir mahvoluşa, garip, hüzün veren bir yazgıyla, kaotik bir yok oluşa,
sonsuz bir ölüme doğru gittiğimize inanıyorum. Yukarıdan bir ayin eşliğinde tüm
canlılar, acılarla, ağlayışlarla elele tutuşup bir çember oluşturarak, ağıtlar,
yürek burkan yakarılar, yaslarla bize doğru geliyorlar, onların bir mezmur
gibi, müzmin ve mahzun mırıltılarla dolu ağlayışlarını duyuyorum. Aşağıya, bize
doğru, ilk yaratılıştan sonsuza dek sürecek bir kederli ninni pişmanlığıyla,
hüzün dolu iniyorlar, umarsız, acılı yüzlerle. Onlar indiklerinde, biz ölmüş
olacağız, onun için ağlıyorlar. Bizler onları asla göremeyeceğiz, onlar bizleri
asla bilemeyecek onun için ağlıyoruz. Labirentler içinde ‘Bir Haftalık İyilik’
adını verdiğimiz, tuhaf, gerilim dolu kaçışlarla, ölümcül, insan ve kuş, kuş ve
insan, sonsuz yok oluşa doğru, inanılmaz bir güven, katı, usdışı bir beğence,
can alıcıyı bile ürperten korku, bir
coşku içinde birbirimizi kovalıyor, ölüp
öldürüyor ve ağlamaktan kurumuş, ışığa tutsak olmuş gözlerle, koşup
kaçışıyoruz. Kuş muyuz, insan mıyız belli değil, belki de kuş gibi insanların
yaşadığı bir yörenin, insan gibi kuşlarıyız! Kimbilir...
18. Gün
Artık kendimi bıraktım, ne
ölmek, ne yaşamak istiyorum, ne isem oyum. Şu anda yaşıyorum, öyleyse yaşıyor
olmam gerekir. Bunun gereklerini yerine getirebilirim. Bir gün öleceğim, o zamanda
ölmüş olmam gerekir. Ölmüş olmanın gerekleri ne olabilir bilemiyorum. Ama
öldüğümde düşünce olarak değilse bile, hücrelerim, dokularım, ayrışan
moleküllerim ve dağılan atomlarımın düşünceden de öte ölümün gereğini
yapacaklarını biliyorum. Öyleyse ‘patrıa o muerte venceremos’ gibi şeyler,
diyemeyeceğim ama ölüm gelirse gene de gelmiş olsun, yaşamım için, gelirken bir
soru sorulmadı, bir yanıt olarak geldi, ölüme de bir yanıt olarak gidebilirim.
Yaşama geldiğim için, soru sorabilseydim, ölüme de bir yanıt olarak
gidemiyebileceği mi düşünüyorum, ama yaşamda gelişim için bir soru soramadığıma
göre, ölümüm içinde bir soru soramadığıma,
yanıttan başka bir şey olamayışıma üzülmüyorum, ölüme yanıt oluşum,
yaşama gelişime bir soru olamayışım kadar sıradan. Ölüm kadar yaşama gelişimde
ürkütücü ve bilinmeyenlerle dolu, onu çözemedikçe ölümü de çözemeyeceğim. Neden
geldiğimi bilemedikçe, neden gittiğimi de bilemeyeceğim. Gelişime sevinmişsem,
ölümüme de sevinmeyi bilmeliyim. Ölüşüme üzülüyorsam, gelişime de üzülüyor
olmalıyım. Nedenler ve sorular aynıyken, yalnızca ölüme eğilip, onunla
ilgileniyor olmam saçma, dürüstsem, yaşıyor olmam, yada yaşama doğmam, ölüm
kadar acı ve korkunç yada onun kadar güzel ve gizemli olmalı diye düşünüyorum.
Sonuçta ben bir kuşum. Kuş. Ve inanıyorum ki yaşayarak -yaşayan herkes gibi- hepinizi
yaşadım. Ölerek -ölen herkes gibi-
hepinizi ölmüş olacağım. Ben yaşamın ve ölümün kendisiyim. Yaşamın ve ölümün
kendisi olarak geldim, yaşamın ve ölümün kendisi olarak gidiyorum. Ben hepinizim. Hepinizde ben. Ölümünüzle,
ölüyor ve doğuyor, doğumunuzla, doğuyor ve ölüyorum. Doğumumuz bir tür ölümse,
ölümümüz, bir tür doğum. Ve her şey yeni bir doğuşsa, her şey eski bir ölüm
diyorum.
19. Gün
Garip bir şey oldu ve
aletçilerden, yaşlıca, yüzü ölüme yakın
duran biri öldü. Arada sırada gelirdi, ev kalabalıklaştı sonrada hiç kimse
kalmadı, hiç bir şeyin olmadığı yerde, her şeyin ölü olduğunu bilmezler mi,
ölümün kaç anlamı ve kaç biçimi var.
Ölüm ve yaşam üzerine bütün bildiklerimin, düşündüklerimin üzerine deyim
yerindeyse seren diktiler!.. Ölümü o
denli abartıp o denli velveleye verdiler ki ne benim denge arayan görüşüm, ne onların pelül perişan ağlayışı, ikisi de itici geldi bana,
hareketler düşünceleri bozup değiştirebiliyor, bende bir an bu duygu
karmaşasına sürüklenip geçtim ama yarın belli ki bir başka duygu ve düşüncenin
tutsağı olacağım ama gönlümle, ama zorlamayla, sonuçta kuşlar, insanlaştığımı
düşünürlerdi sanırım.
20.Gün
Ölümün etkisi, hepimizin
üzerinde koparılan vaveylalar düşünceyi
bitiriyor, duygudan da söz edilemez, bu halde dediğim gibi, bir katastrof, bir
kaos hali var. Hareket ve olgu, ışık gibi düşünceyi eğip, olağan yolundan saptırıyor, duygular
işin içinden çıkılmaz bir karmaşaya bulanıyor, her şeyin düzgün ve olgun bir
yola girebilmesi zaman alıyor. Düşüncenin değer yaratabilmesi, düşüncenin boy
atacak ortama sahip olabilmesine bağlı, sürekli kaos, bir kaos düşüncesi
yaratırdı, ne bileyim, belki de gerçek dediğimiz şeye asıl o zaman ulaşılırdı.
Bir kaos zamanlarında mıyız bilinmez ama kaos kaosu, düşünce düşünceyi üretiyor
olması gerekir sanırım, nedenini bilemiyorum ama buna inancım kesin.
21.Gün
Artık evin bir ferdi gibiyim,
beni unuttuklarında anımsamaları için gönüllü ötüşler ve oyunlar sergiliyorum,
onlarla tuhaf bir barışıklık sergiliyorum, onları yavaş yavaş anlayabildiğimi
düşünüyorum, kafesi açıyorlar, çıkmıyorum, çıkarsam yine kafese giriyorum,
burası benim dünyam, bunu kabullenmiş gibiyim, anlaşılmazlığın yarattığı
tersinir kavgalara son verdik. (Hepimiz yazgımızı yaşıyoruz!) öncelik ve
sonralık yok. Onları tanımak ve anlamakla günlerim geçiyor, artık o denli vahşi
olmadıklarını düşünüyorum, o denli acımasız değiller, onlara da
acımıyorum, anlamaya çalışıyorum. Belki
de diyorum; iyi ki Mançurya’dan gelmişim...
22.Gün
Onların diliyle kuş dilini
karıştırarak bir şiir yazdım, belki de şiirsi (çok mu şüpheciyim) ve belki de
besteledim demem gerekirdi, bağışlayın yalnızca ilk bölümünü paylaşmak
istiyorum.
“Bir kuş dala kondu / İstediğini sevdi / Herkesi sevdi / Bu işin sonu /
Herkesi sevmek / Açtı bir yeri / Yuvasını buldu / Eve geldi baktı /Her yeri
gezdi / Amerikalarda gezdi / Dala kondu buldu / Bu kuş nedir / Adı nedir / Adı
bekçi / Adı sipahi / Kendini öldüren kuş / Kuşun sonu budur /Ölünün sonunda
gerek / Top oynayan çocuklar / Tutan tutana baktı / Yuvasını kurdu / Eşyalarını
aldı / İstediği kuşu buldu / Sonuna geldi yaramaz / Sonuna çıktı yaramaz /
Yaramazın doğurdukları / Çok yaramaz / Yaramaz yaramaz / Çok yaramaz...”
(3)
Bu çocukça, bu kuşça, bu insanca
dizeleri sizlere armağan ediyorum, yani siz kuş insanlara ve insan kuşlara,
nede olsa bu karışıklık içinde doğal ortamımdan koparılışım ölümümü
yakınlaştırıyor. Boş yere ağlamamalıyım, ağlamamalıyız, ağlamamalısınız.
23.Gün
Yazma hevesimi,
günlük tutma inancımı
yitirdim. Birden her şey boş gibi
geldi bana, buda bir hal belki: Çi çek! Çi çek! Çi çek! diye ötüşüm ne kadar
anlamlıysa ; Booş! Booş! Booş! diye ötüşümde o kadar anlamlı olabilir.
Kimbilir...
24. Gün
Ölüm kapıyı çalmak üzere. Bunu
duyuyorum. Uzak çağlarda, kuzeydeki buz dağlarının, yaşam dolu karaları yok
edip, ezdiği gibi, giderek yaklaşan korkunç ve bilisiz girdapların görkünç bir
gürültüyle bilincimi toz duman içinde bırakacağı günler yakın. Yaklaşmakta olan
ölüm ordularını, kukuletalı, kara tırpanlı atlıları görür gibi oluyorum ama tam
olarak bilincinde olduğumu da söyleyemem, bir bilinç bulantısındayım dersem
daha doğru olur.
25.Gün
Büyük bir ziyafet verildi,
meğer geçen gün ölen de bir tür baba! ymış, baba! ya büyük! diye bir ek geliyor
yalnızca, yaşlıların yaşlısı olabilir.
Ölümü bir tür anma günüymüş bugün, bana da değişik tatlarda yiyecekler düştü
ama o dönemleri geride bıraktığım için şöyle bir baktım o kadar.
26.Gün
Kuş kültüründe de vardır bu
anekdot, 16.Lui, 1789 devriminden bir gün önce günlüğüne ‘yazacak değerde hiç
bir şey yok’ diye not düşmüş. Yani olacaklardan o denli habersiz. Ben de tam
onun gibiyim. Yazacak değerde hiç bir şey yok...
27.Gün
Ölüme, ölümüme doğru ivme
kazanıyorum. Düşünsel ve bedensel olarak yaklaşıyorum ona, yavaşça
kabulleniyorum... Korkulacak bir şey değilmiş.
28.Gün
Üzerime büyük bir şey devrildi.
Bir türlü kavrayamadım. Demir kafes işe yaradı, beni korudu. Yerimi
değiştirdiler. Yaşadığım son maddi gerçeklik belki de bu olacak
29.Gün
Yazamayacağım. Ölümü görüyorum.
Veda hazırlıkları...
30.Gün
Bu kadar kısa sürede öleceğimi
bilmezdim! Ölüme ilişkin, düşünüp taşınmak başka, ölmek başka. Ölmek
istemiyorum! Keşke bu kafeste yüzyıllarca yaşayabilsem!..
31.Gün
Ölümüm, onu arzu edişimden mi
kaynaklanıyor, yoksa beden usumun almayacağı bir saatte, buna karar mı veriyor,
yani ölüm usun sınırları dışında mı, yoksa içinde mi bir türlü karar veremedim.
Öbür yakaya hazırlık duygusu da bu dünyadan kopacak oluşumun içerdiği bir
kavramsallık sanki. Ölüm başka bir yaşam biçimiyse neler gerekli nasıl
bilebiliriz, hazırlık; eğer bu bir gereklilikse ölümün de bir ölümü olmalı,
ölüm bundan ötesiyse, onunda bir ötesi vardır sanırım, yani ölümden sonrada bir
başka yaşam, o zaman da bir sınırsızlık söz konusu, kısacası bildiğimiz bir şey
var ki şu yaşamımız gerçekten sınırlı.
32.Gün
Öleceğimi anladılar, onlarda
şaşkın ve kendi aralarında hararetli
biçimde konuşuyorlar, son anda onlara karşı bir kızgınlık belirdi içimde,
onların benden sonra yaşayacak oluşunu mu kıskandım bilemem, sonuçta gündelik
bir tutkunun verdiği hırsla kızıyorum. Düşünce olarak anlamsız bir duygu bu.
Tüylerim kabarıp, teğelleşti, kanatlarım düştü, üstüm başım su pisi. Artıklar
kanatlarıma, karnıma yapışmış, son derece çirkinleştim, iticiyim üstelik. Belki
de böyle bir duyum içindeyim. Son anda en çok baba! ya kızdığımı düşünüyorum,
neden bilmem, bir anne olamadım, yaşam doluyum, doğal yaşamın armağan ettiği
kişiliğimi yaşayamadım, bir baba! nın elinden bu hale düştüm diye kızıyorum
belki de.
Yoksa genetik bir durum mu var
bilemiyorum. Akşama doğru alacakaranlıkta bakışlarım kozmikleşti, gözüm
ürkütücü kara bir noktaya dönüştü, parmak kadar olan ben kabarmış kafa
tüylerimle, karmaşık duygularla, kafese yaklaşıp birebir gözlerini bana diken
baba! ya öyle bir baktım ki, kara bir deliğe düştüğünü sandı, öyle kozmik, öyle
karanlık ve ürkütücü yok olurken, olamayacağım kadar imgesel ve geniş bir
dünyanın sanal ürküntüsünü gözlerimde taşıyarak adamın yaşamı boyunca bir
suçluluk duygusuyla beni anmasını ve o korkuyla bakışlarımı unutmamasını
sağladım. Bu bir öç belki de. Ne diyebilirim...
33.Gün
Öldüm. Adam kozmik bakışımın
unutulmaz ürküntüsünü içinde taşıyarak, duyunçla tam 6 ay boyunca bir şişede
sakladı beni, arada çocuklarına gecikmiş bir vefa borcu gibi beni gösterdi.
Sonuçta tüylerim birbirinden ayrıldı, şişenin içine dağıldı, şişenin dibinde
bükülen boynum, özürlü bir görünüme yol açarak, onların sempatisini yitirdi.
1998 yılı karlı bir kış günü,
içinde bulunduğum şişe cılız tartışmalar arasında bir poşete kondu ve aşağıda
bekleyen soluk renkli bir çöp konteynırıyla son yolculuğuma çıktım.
Inconspicuous...(4)
...
Benim güncem kurmaca olabilir
mi, gerçek ve kurmaca ne, gerçekte bir kurmaca mı yoksa, yoksa yaşam
kurmacayıda gerçek kılıp karşımıza mı çıkarıyor.
Öldüm... Alınmayın derim ama
‘bir yaprak tüm ağacın bilgisi olmadan sararmazmış...’ (5)
...
“Bir kalbi kırılmaktan koruyabilsem / Yaşamış olmayacağım boşuna / Bir
hayatı acıdan kurtarabilsem / Bir ağrıyı dindirebilsem yada / Yada bayılan bir
kızılgerdanı / Koyabilsem yeniden yuvasına / Yaşamış olmayacağım boşuna” (6)
...
Şu anlatılanlar bir kurmaca ise
beğenmediğimi söyleyebilirim... Yaşam tüm iyiliklerin, tüm kötülüklerin
üstündedir, ne başkaları senin gibi okuyabilir, ne sen başkaları gibi yazabilirsin.
“Men ene ve ma ente?”
“Ene ene, ente ente...” (7)
Elveda...&
***
(1)
Cahit Sıtkı Tarancı
(2)
Pedro Shimose. Çeviri: Ülkü Tamer
(3) Ömer
Cem. Cem Ayinleri 1997
(4) Göze
çarpmayan, önemsiz.
(5)
Halil Cibran
(6)
Jaroslav Seifert
(7) Sen
kimsin, ben kimim? Sen sensin, ben benim.
********************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
PROZA METİN ve ŞİİR
I
Şiir seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır.
Bigbangdir. Özdür. Zorluktur. Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir...
Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır. Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır.
Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır. Aryandır. Sağaltır. Acıları dindirir.
Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere; sevipte sevilmemişlere dermandır!..
"Herkes şairdir
çünkü rüya görür!.."
Her Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz
küçük birer tanrıyızdır. Şiir yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir. Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır.
Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Ayettir. Ölümdür.
Kozmostur şiir. Antium yamaçları, Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan
varlığa bakmak, varlık gözüyle yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!..
Yadsımadır şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi
herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş, yaratış ve yokoluştur, can veren
anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.
Şair ki lanetli yaratık (şeytan,
mefisto, deccal...) Platon'da, Kuran'da ve hemen tüm kutsal
metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp, koşut evrenci olarak azap çukurlarına
yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır. Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş
bir Yurtsuz Jean, bir Vatansız Adam,
bir heimatlostur...
"Bir kuş koşuyor çayıra doğru /
Süheyl'den kanat almış bir peri / Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse
eğilmiş su içiyor çam diplerinden..."
Veya;
"Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve
bir sözcük otluyordu çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu
onlara ki aşıktılar ışığa."
Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi
hatalıdır? Hiçbiri... Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine
çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış
muştu, gelecek çağların kızıllığında ki mutlandır.
Tarih boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa
gerektir. Bu bakımdan Adem'de şairdir. Çünkü aşka (sonsuz
barış duyunu) kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü
dinlemiş, bundan ötürü, Aden'den (cennetten)
kovularak, çığlıksı bir döle dönüşmüş, ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik,
vahşi güdüleriyle, uskıran, karayorularına terkidiyar ederek, yaşam dilimini
öylesi tüketmek zorunda bırakılmıştır. Demek ki şiir insanın özüdür ve gerçekte
her insan; bir şiirin parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.
II
Damarlarında ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu
yıldızlı göklerin mirasını taşıyan insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında
bellekle bezenip, güzel sanatlarla beslenen o ölümsüz estet duygusuna sahip
olarak (sonsuz bir aradalık) dünyaya
gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla yaşar ve duruk (cansız) güzelliğin simgesi cennetten kovulmuş
bir can olarak, us ve gönül isteriyle,
özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden koşmaya adanır, ona kucak açar ve
deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse olan her bütüne baş kaldırır.
Ve şanlı bir 'sapiens, çekici
duyunun, gizil bir klanın seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık
odasında, henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini
sağlayan ölümsüz bilgiye sahip bir adem
olarak, bilginin ılık akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil
benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla
bütünlenip, ortakça yaşam sürmeyi bir kabul bilir.
O çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi
düşüncedir kuralı uyarınca estete tepki
verir ve ne denli umutsuz olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma
özlenciyle yaşar ve öylece de ölür insanın oğlu!..
Bundandır sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak
cennete dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için
artık yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun
sonsuzudur, geri dönülemeyen ve ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin
sürekli doğduğu bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.
Biz şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık
biz olamayacağımız için, şiir bize ulaşmamız için vaat edilen ama ulaştığımızda
bizim yok olacağımız, sonsuza karışacağımız, iksirli bir
türevdir. Nasıl İsa, (tanrı, insan, kutsal ruh üçleminde); "O'nu
aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan
yağmurlardan başka bir şey göremedim." diyor, çünkü onu görseydi
yaşamasının ya da arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam,
artık sona erecekti.
Reel olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir başka
bir şey değil... Hilkat çeşmesinden su içenler içinse; Adem'de dişildir, çünkü
veluddu ve oda bir estet peşindeydi... Ve o
Havva'yı doğurdu!.. Çünkü şiir; herşeyde ki sonsuz güzellik ve
hiçbir şeydeki erişilmez arzudur.
O; ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve
umarsızlıkta ki yakarıdır.
Yanardağ patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl ateşi mağara duvarlarına
meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten kendini alamamıştır!.. Şiir
bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen, büyülere bürünen çağlayanın,
zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın güzellik karşısındaki başkaldırısı,
onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir. Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta
kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir düşün peşinden koşmak,
adanmışlıkla çabalamaktır.
Baharın patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin
kırlardaki salınışı, baştan beri var olan ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı
ve sızılı otların yakarısı... Koruların sessizliği, yaprakların dökülüşü ve kış
beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın,
tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir mağara diliyle konuşuşudur... Ve şiiri sözcükler değil, ruhlarımızdır yazan,
şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran, bu bakımdan şiir çevrilebilir de
demek gerekir.
III
Şiir (şiirsellik)
üzerine yapılan bu açınlamaları, yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön bilgilenim ereğiyle aktarılmaya çalışıldığını
belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak
adlandırılıyor.
Proza metin; yalın ve dengeli bir anlatımla düzyazının
şiire yaklaştırılması ya da olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek
kısa, uyumlu ve haz veren biçimde okura yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu tanımdan hemen proza'nın (prozak bir ema olarak uyuşturuyor ve tatlı
sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş) tıpta kullanılan
bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol açtığını
düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca
anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet
barındıran (şiirsel) ve öykümsü de
sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek belki
konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa öyküye, aforistik
yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık gösteren bu tür yazımlara proza
metin diyebiliriz sanıyorum.
IV
Türk şiirinde proza metine örnek sayılabilecek ilk
yapıtlardan biri Mehmet Rauf'un Siyah İnciler adlı
kitabıdır, orada bu anlayışa yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir.
Küçük bir gezinti yaparsak; Nazım bir dünyanın şiirine
gönül verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman Sarısı belki ufukların ötesinden, galaktik
bir kızılderili dumanı yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama
anlamında Türk şiirinin "koroner damarını"
açtığı için, örneğin İlhan Berk bir ölçüde düz şiirlerinde proza metnin
primitif örneklerine giriş yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı
güneşin altında oturduğu için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai
Karakoç'ta tek bir dizenin peşine düşmüştür, bir
altın söz, Eldorado Kelâmı'nın peşindeki Karakoç katıksız
proza metin üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve ama proza metnin
içinden geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz metin, düz şiir temriniyle,
düz yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde deneysel bir şey olduğu için
M.C.Anday, Oktay Rıfat veya benzeri 'salt şairler'
bu konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın
dursada, 'şiirden' uzaklaşmamıştır
yapıtlarında... Sait Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin, Bilge Karasu bu tür metnin
varyantlarında gezinmişler ve yapıtlarında sayısız girizgâhla Yaşar Kemal
özellikle bu tür metinler üreterek düz yazı ile, proza metin arasında uz bir geçit olmuşlardır.
Günümüzün
büyük ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı ortamında genç yazar-şairlerin
proza metin örnekleri var mıdır ya da bu anlayışa yakın durup üreten birileri
bulunur mu belirlemek zor, bugün liberal dünya şiirinin karanlık okyanusunda,
Odysseus gibi Hades'e inip soruşturmalar yapabilmek o denli zor ki, örnekçe;
şiir diye indiğiniz Atlas'ın ortasında Ebu Kir'le
de karşılaşabilirsiniz!..
V
Dünya yazınında ise, Borges, Halil Cibran, Oscar
Wilde'ın bir çok metinleri tam bir proza metin örneğidir. Shakespeare'in (Hamlet) tiradları bile proza metnin örnekleri
sayılabilir. Ezra Pound, T.S Eliott ve Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten
İspanyol şair Jose Maria Heredia'da kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges'ten bir proza metin örneği vererek konuya biraz
daha yaklaşalım ama bu örnekler proza metne esinti veren veya benzeşen
örneklerdir, çünkü bu kavram zaman içinde kendini tam olarak
kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak belirlenmemiştir de, bu
bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı, sezinlenip,
ayrışmalıdır.
(Delia Elena San Marco)
"Once Meydanı'nın köşelerinden birinde
vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için döndüm; sizde dönmüştünüz ve bana el
salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu; herhangi bir
akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu nasıl
bilebilirdim?
Birbirimizi bir daha görmedik ve bir yıl sonra,
ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı olduğunu ve
basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri
anlamak için Platon'un ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden
okudum. Gövdenin öldüğü an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki
uğursuz yorumda mı, yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar
ölümsüzse, vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir.
Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz.
İnsanlar vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının
bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini düzkarşılaşım ve geçici sansalar
bile.
Delia: bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın
kıyısında?- ve şu belirsiz söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir
kentte, bir zamanlar Borges ve Delia mıydık diye soracağız kendi
kendimize."
İşte öncelikle bir proza metin yazarı diyebileceğimiz
Oscar Wılde'dan ilginç bir koyut;
"Narkissos
öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü;
Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip teselli etmek için ağlayarak ormandan çıkıp
geldiler.
Pınar'ın bir tatlı su havuzundan tuzlu
gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara
seslendiler, "Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok
güzeldi," dediler.
"Narkissos güzel miydi?" dedi
pınar. "Bunu senden iyi kim bilebilir?" diye cevap verdi Oreas'lar.
"Bizim yanımızdan geçip giderdi hep,
ama seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının
aynasında kendi güzelliğinin aksini seyrederdi."
Pınar şöyle cevap verdi: "Ama ben
Narkissos'u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep
kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim."
VI
Sıra; Kötülük azap çeken iyilikten
başka ne olabilir ki diyen Halil Cibran'da;
Sen ki peygamberlerini bile
dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de
değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da
yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdın, Bir
koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi
bakarsın çalınanlarına. Tanri'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa
Kizildenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan,sana
gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti Isa'yı gözünün önünde çarmıha
gerseler, sen baska seylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena 'yı
'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı,
Incil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.Sana yapılmadıkça
işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın.
Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her
koyun gibi kendi bacagindan asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti
Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama
ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan,
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.
VII
Bir kır tanrısının öğleden sonrası için
küçücük bir metin;
Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet ve cesaret saklanbaç
oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak istediği için sayıcı olarak onu seçmişler. 99'a kadar saymış
çılgınlık, ne ki; tembellik üşendiği için saklanmamış, ama ihaneti onun
arkasında, yalnızlığı dağın ardında, yalanı denizin içinde, cesareti ayın
çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca aşkın nerede olduğunu
bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir samanlığa girerek aşkı
ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş. Üzüntüyle, bağışlanmam
için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık... Aşkta ne yapsın; "Gözlerini ver, yeter!" demiş, aşıkların
çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer...
Anlatım biçemi o denli önemlidir ki; sarayın falcısı,
padişaha, çocuklarınızdan dolayı acılar tadacaksınız der, padişah onu ölüme
yollar, çünkü çocuklarının kendisinden önce öleceğini ima etmiştir, başka bir
falcı gelir; çocuklar, şahpadi babalarından ötürü hiç acı çekmeyecekler der ve
padişah onu armağanlara boğar, oysa her iki falcıda aynı şeyi söylemiş ama ayrı
biçimde dile getirmiştir.
Her şey gibi, proza metin üzerine
söylenecekler de hiç bir zaman bitmez. Dilenir ki, Flaubert'in papağanı gibi
hep aynı şeyleri yinelemiyoruzdur!..
Yaşam, sanat, ölüm... Gelelim bu konuda ki son
söze; Yaşam, sanat yolunda Salierilerin kazandığını, Mozart'ın kaybettiğini
söylerse de; ölüm, başkaca bir şey fısıldar bize...&
****************************************************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
AKROSTİŞ
knidtnarh'e
yüzyılların içinden anılarla geldiler, pulluklarıyla, madalyonlarıyla,
demir asalarıyla
yara sargılarıyla geldiler
Rant dediler, gözyaşlarıyla toprağıçamuru kardılar ikiz kuleler diktiler,
çimenleri çiğneyip çimento yaptılar,
ağılları doldurdular, arıları aşıyadılar, yıldızları indirdiler, ayı
içtiler, dişleri güldü, dilleri sözcükleri yuttu.
********************************************************************************************************************************************************************
DARBIMESEL
Çok eski zamanlarda, Isfahan'da mı Semerkant'ta mı bir kentte tacirlik
işler idim. Şimdi bir düş gibi geliyor bana, Mehdi'nin işini bozup, oyun
oynayacak dedikleri Deccal'ın -imansız köpek!- nedendir bilinmez Delhi surları
önünde yakalanıp öldürüldüğüne ilişkin söylentinin ayyuka çıktığı bir zamandı.
Denildiğine göre ceset yakılmaya çalışılmış ama tutuşmamış, parçalarına
ayrılmaya çalışılmış ama bölünmemiş ve ancak bir Fergana atının kuyruğuna
bağlanarak ta sınıra yakın kümbetleriyle meşhur, serdar şehri Bikaner'e dek yol
boyunca sürüklenmiş ve sonunda tozolup dağılarak ancak atın kuyruğuna bağlı ip
bulunabilince Deccal'dan ancak böyle kurtulabilindiği söylenmişti. Ve
bilirsiniz Hinoğlu hin Hintliler için cin oğlu cin de Çinliler için söylenir.
Arap tüccarlar kervanlarla Çin'e Hindistan(a gelir ve dönüşte gizemli ya da
ürkünç bazı olayların menşei sorulunca işin kolayına kaçarak Cinler (çinliler)
yapmıştır ya da aralarından biri şeytanlık yapıncada Hin oğlu Hin diyerek
Hintlilerin beceri ve kurnazlıklarını ve işinin ehli bu milletlerden korkup
çekindiklerini böylece açık etmişlerdir. Biri Hilkat çeşmesinden su içti ve
Havva'yı doğurdu, öyleyse Adem'de dişiydi dedi.
Yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya geldik, yabani davarlar
güderek, Danca, rumence konuşan dağ köylüleriyle karşılaştık. Yol
kenarlarındaki bağlarda üzüm salkımlarının atların toynağının kaldırdığı
tozlarda karardığını ve kentlerin toz bulutu içine sarınıp yokolduklarına tanık
olduk. Mehesti'ye aşık Hayyam'ı gördük. Bir karavelaya binip Hürmüz'ü geçtik.
Arı dalağı yedik. Yont kuşunun ötüşü ve Şehrazat'ın sokağa bakan avlusunun
içinde kollarında saçaklarda ötüşen kumruların sızısıyla kavrulduk
Toprak sıçanı yiyenler, çıfıt çarşısını gezenler ve yol kenarlarında doğum
yapıp öğürenler vardı. sanki Kabil Nod ülkesine gelmiş, Hanoh doğmuştu.
Uranus'ta bir çiçek kokluyorum, Ve Merkür'de uyuyorum alevlerle diye şarkı
söylüyordu biri. Su nilüferinin üzerinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve
haberci tanrı Merkürcüğüm diye boynuma sarıldı biri. Sığırın ve tahılın ruhu,
güneş arabaları, Kalem erbabı Nehemya ve sığır tanrısı Lahar yanımızdaydı. ,
kemikten omurgalar bir 'Balzac Evreni' çiziyordu üstümüzde, gülüyorduk
korkuyla...
Azrailin gözleri alev biçimliydi
Kuşun büyülü şakıyışı, ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü
ve sesi ancak ozaınlar ve iyi
kalpliler dinleyebildiler.
(PRENSES) CARABOO OLAYI
1817'de bugün, garip kılıklı esmer bir kadın, Londra'nın 210 km batısındaki Bristol
kentinde bir evin kapısını çalmıştı. Bilinmeyen bir dille konuşuyordu ve
yiyecek istediğini güçülükle anlatabilmişti. Daha sonra yargıç Samuel Worrell'e
götürülen genç kadının dilini kimse anlayamamıştı. Bir kaç gün sonra bulunan
Manuel Eyenesso adlı uzakdoğuda yaşamış bir kişi, bu dilin Malayca olduğunu
söylemişti. Eyenesso, kadının Caraboo Prensesi olduğunu; Java'da korsanlar
tarafından kaçırıldığını; birçok serüvenin ardından her nasılsa İngiltere'ye
ulaştığını anlatmıştı! Bu arada, Caraboo Prensesi'nin kendi kızı olduğunu
söyleyenler çıkması üzerine, yargıç onu Amerika'ya yollamış; söz konusu öykünün
gerçekliği asla saptanamamıştı..
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
İLÂHİ ŞAKA
Selamünaleyküm, saygıdeğer mefküremiz Yeşim hanımefendi
sizlerin dini inançlarinzin zayif oldugunu ve giderekte zayıflamakta olduğunu
tesbit etmis bulunmaktayiz, bener oglumuzun islami duygu ve düsüncelerden uzak
oldugunuda müsahede etmekteyiz, hanimefendi en kisa zamanda ebubekir camii
yanindaki mescitimize kayit olmak
üzere müracaatinizi bekliyoruz, kurslarimiz ücretsiz olup, bener oglumuz ve hak taalanin cenneti ayaklari altina serdigi nisa taaallukatindan yesim hanimefendinin hayriülhürmeti vechile sizlere el atmis bulunmaktayiz, günleriniz cümlemiz için hayirlara vesile olmasi temennisiyle, peygamber
efendimizin hayrülserifi üzerlerinize olup, buyurduk ki nurlu yoldan tariklere ayrilmamak sabi ve hanimlarimiza nasipler olsun gayesiyle icbarda bulunmaktayiz.
Allah sizlerden razi olsun.
üzere müracaatinizi bekliyoruz, kurslarimiz ücretsiz olup, bener oglumuz ve hak taalanin cenneti ayaklari altina serdigi nisa taaallukatindan yesim hanimefendinin hayriülhürmeti vechile sizlere el atmis bulunmaktayiz, günleriniz cümlemiz için hayirlara vesile olmasi temennisiyle, peygamber
efendimizin hayrülserifi üzerlerinize olup, buyurduk ki nurlu yoldan tariklere ayrilmamak sabi ve hanimlarimiza nasipler olsun gayesiyle icbarda bulunmaktayiz.
Allah sizlerden razi olsun.
Aşağıdaki öykü kerem ışık'a ait
Her gün yüzlercesine
rastladigimiz siradan bir kimse bu olaya bizzat tanik olmus. Anlattigina göre
kalabalik bir caddede isiltili, genis bir vitrinde asili olan kravatlari
inceleyen genç bir adam saldiriya ugramis. Görgü taniklari ifadelerinde
saldirganin caddenin karsisindan “agir ancak kararli” adimlarla bulunduklari
tarafa geçtikten sonra vitrinin önündeki genç adami var gücüyle dövmeye
basladigini belirtmisler. Olay mahallindeki merakli kalabalik tarafindan
güçlükle zapt edilen saldirgana neden böyle bir seye kalkistigi soruldugunda
cevabi “Onu ben sandim,” olmus. Saldiriya ugrayan genç adam kaldirildigi
hastanede iç kanamadan ölmüs.
TEMENNİ
Vakti geldiginde ey cemaati müslimin hepimiz ecel
defterine adimizi > yazdiracagiz, allahü tealanin bize tanidigi süre
doldugunda kabir azabi > çekmek üzere musalla tasina uzanacagiz a dostlar.
allah vecelle celalühü > hüvallahüllezi ella hu hazretlerinin her kuluna
nasip eyledigi öbür dünya o > zaman ayaklarimizin dibinde uzanacak ey
kardeslerim fakat bundan kaçan > semerkantli bir tüccarin basina bakin neler
gelmis, > bu tüccar aksam dükkaninin kapisina kilit vurup evine geldiginde
tam kapidan > adimini içeri atacakken kendisini azraili karsilamis, tüccar
efendi azraili > görünce hemen geri dönmüs ve tam üç gün üç gece daglari
asip çölü geçmis ve > artik azrail pesimi birakmistir diyerek rastladigi ilk
handa dinlenecek olup > esikten adimini atiyormuski, azrail gene karsisina
çikmis ve zavalli > tüccara; ne kaçarsin be allahin sevgili kulu, üç gün
önce tam burada > bulusacagimizi söyleyecektim ama firsat tanimadin demis.
su kissada da > gördügünüz gibi ey dostlarim, allahin takdirinden ve
kaderden kaçilmaz, bize > taninan süre bittiginde nerede olursa olsun
allahin melegi elimizden tutacak > ve günahlarimizla sevaplarimizin hesabi
görülmek üzere ahiret kapisinin > yoluna düsecegiz, > > kimki allahin
isine karisir ve hesap vermek üzere öbür dünyaya geçen > müminlerimizin
ardindan beddua eder, onlarin ölümüne sevinir, iste ölenin > günahlarida
onlarin üzerine yazilir ve kötü kalpliler her iki dünyada da > azap çekerler
ve allah onlarin her iki dünyada da saadet kapisini üzerlerine > kapatir ve
onlarin kalbindeki isigi alir ve onlarin gönülleri her iki > dünyada da zift
gibi karanlik olup, kedere bogulurlar, uzatilan eli bu > yüzden göremezler,
allah onlari sevgi ve sefkatten mahrum, kendi kalplerinin > karanligi içinde
öbür dünya kapisina kadar bekletir, onlarin her iki dünyada > da yüzü gülmez
kardeslerim. > > allah her iki cihanda sizlerin yüzünü güldürsün, bener
oglumuza saglik > sihhat versin, dünya gailelerinin en hayirlisini ona
versin, yesim > hanimefendinin vicdanini nurla donatip, hayir hasenatta
bulunma imkani > tanisin, zekat ve fitresini yoksullara, anasiz babasiz
büyüyen, bogaz > tokluguna çalisan diger müslim kardeslerine nasip eylesin,
allah > sevdiklerine kucak açar, onlarin gönüllerinden geçeni okur ve
onlarin > kalplerini ziyadesiyle muhabbetle doldurur, onlari kötülükten
azade tutar ve > yavrusunu ana sefkatinden, hanimefendiyi de evlat
sevgisinden mahrum kilmaz. > allah böylelerinin hem çocugunu, hem analigini
busesiyle zisan eder ve diger > kullarinada örnek gösterir ve hepimize
böylesini nasip eyle yarabbi diye dua > eder ibadete durdurur. hayy lâ
yemut, kim ki ölmeyecegini düsünür onun > imanida, furkanida bizden
degildir. > > allah vecelle yesim hanimefendinin ve mahdumunun gözlerini
güldürsün > yarabbim ve her ikisini de ayriligin acisindan ve günahlarin
seddatindan > uzak tutar insaallah... >
**********************************************************************************************************************************************
DÜŞ
Vantilatörün vızıltısından başka bir ses yoktu. Kitap
okuyordum. Cehennemi sıcak yazılanlarla anlağımın sentezini bir arada sunuyor,
karmaşanın bezediği, helezoni bir boşlukta geziniyordum. Bir gölge, garip
salınımlarla yavaşça aktı ve karşıma geçerek bir şeyler söylemeye hazırlanır
gibi duraksayarak, beklemeye başladı.
Okumayı bırakmayı düşündüğün an yapacağın ilk eylem
üzerine (ki
sonsuzdur) seçeneklerin ve sonuçlarının neler olabileceğine ilişkin
konuşabiliriz dedi. Belki de okuduğum metnin etkisiyle -hiç şaşırmamış gibi-
buyur dedim. Ben olanları kısaca özetlemeye çalışacağım. Eğer dedi büyük oğlun
odaya girer, onunla konuşmaya dalarsan bu diyalog bir tartışmayla sonlanacak ve
yakınlarda sonlanan sınav sonucu gideceği okulun değişmesiyle, sırf bu andan
ötürü gelecekte bir yıkımla karşılaşmanıza neden olacak. Bu arada küçük çocuk
odaya girer bu tartışmayı bölerse, küçüğü de beklemediği kötü sonuçlar
doğuracak bir gelecek yaratacağını bir sonla karşılaşabileceği kaçınılmaz.
Biliyorsunuz ki eşiniz sinir krizinin eşiğinde, onnula temas ederseniz
boşanacağınızı içtenlikle söyleyebilirim. Şimdi sözü uzatmayaayım, daha başka
yüzlerce olasılık saydı, gardroba uzanırsam, bilgisayarı açarsam, lavaboya gidersem,
pencereden bir anlığına dışarı bakarsam, mastüre.., telefon edersem, hep ve hep
kmötü sonlardan , küçük ya da büyük yıkımlardan söz etti. Bu dedim o zaman,
önceden proğramlandığımızı gösteriyor, ve bizi hiçleyen kendimize ilişkin
bağımsız ve özgül gerçellikte hiç bir şey ürtip yaratamayacağımızn göstergesi
ve çok üzücü, neredeyse boşuna yaşıyoruz o zaman dedim. Oysa heisenberg'i
unutma, bir cismin hızını ölçebilidiğimizde durduğu yeri belirleyemeyiz,
dudrduğu yeri (zamanı) belirleyebilirsek hızını ölçemeyiz, sürekli bir
belirsizlik içinde yaşarız biz dedim. Yontma taş devrindeki çakılları
dürtükleyerek, İskender'in fetihlerini, Sümerler'e ait ovalardaki tahılların
filizini kopararak, Kolumbus'un keşfini ve Panama Kanalı'nın açılışını
önleyebileceğimizi mi sanıyorsun sen.
Tam olmasada, ben dedi, yalnızca kötü olasılıkları
aktarıyorum, tarih iyiliklere vesevinçlere yüz vermez, ayrıca bir yararıda
olmaz insana, başına gelecek kötülüklerden belkide ders alırsın dedi. Sabaha
madar konuştuysakta bir düşünce ibrliğıi oluşturamadık.
Onu öldürmeden önce, belirsizlik kesinliktir aslolan
budur temel olan, benim kim olduğumu
neden geldiğimi biliyormusun belkide sırf bu sonu yaratmak için buradayım ben
dedi., belkide tasarlanmış olan bu son için varız dedi. (kendini öldüren bir
son ve bunu bilerek zamanı arşınlayan bir yaratık, ilk kez görüyorum dedim. Son
kaçınılmazsa neden ürkütücü olsun ki dedi. Belirsizlikte bir kesinliktir o
zaman dedim dedi. Ksieinliğin aynen bir belirsizlik sayılabileceği gibi.
Ve gözümün önünde giderek soldu, titremler içinde
küçülerek, bir kovuğa sokulurcasına, yıldırımın yuttuğu bir tinsel bir akı, bir
güvey kandili gibi tozan olup gitti.
**********************************************************************************************************************************************
********************************************************************************************************************************************************************
AKROSTİŞ
knidtnarh'e
yüzyılların içinden anılarla geldiler, pulluklarla, madalyonlarla, demir
asalarla
yara sargılarıyla geldiler
Rant dediler, gözyaşlarıyla toprağıçamuru kardılar ikiz kuleler diktiler,
çimenleri çiğneyip çimento yaptılar,
ağılları doldurdular, arıları aşıladılar, yıldızları indirdiler, ayı içip,
dişleriyle güldüler, dilleri sözcükleri yuttu.
********************************************************************************************************************************************************************
DARBIMESEL
Çok eski zamanlarda, Isfahan'da mı Semerkant'ta mı bir kentte tacirlik
işler idim. Şimdi bir düş gibi geliyor bana, Mehdi'nin işini bozup, oyun oynayacak
dedikleri Deccal'ın -imansız köpek!- nedendir bilinmez Delhi surları önünde
yakalanıp öldürüldüğüne ilişkin söylentinin ayyuka çıktığı bir zamandı.
Denildiğine göre ceset yakılmaya çalışılmış ama tutuşmamış, parçalarına
ayrılmaya çalışılmış ama bölünmemiş ve ancak bir Fergana atının kuyruğuna
bağlanarak ta sınıra yakın kümbetleriyle meşhur, serdar şehri Bikaner'e dek yol
boyunca sürüklenmiş ve sonunda tozolup dağılarak ancak atın kuyruğuna bağlı ip
bulunabilince Deccal'dan ancak böyle kurtulabilindiği söylenmişti. Ve
bilirsiniz Hinoğlu hin Hintliler için cin oğlu cin de Çinliler için söylenir.
Arap tüccarlar kervanlarla Çin'e Hindistan(a gelir ve dönüşte gizemli ya da
ürkünç bazı olayların menşei sorulunca işin kolayına kaçarak Cinler (çinliler)
yapmıştır ya da aralarından biri şeytanlık yapıncada Hin oğlu Hin diyerek
Hintlilerin beceri ve kurnazlıklarını ve işinin ehli bu milletlerden korkup
çekindiklerini böylece açık etmişlerdir. Biri Hilkat çeşmesinden su içti ve
Havva'yı doğurdu, öyleyse Adem'de dişiydi dedi.
Yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya geldik, yabani davarlar
güderek, Danca, rumence konuşan dağ köylüleriyle karşılaştık. Yol
kenarlarındaki bağlarda üzüm salkımlarının atların toynağının kaldırdığı
tozlarda karardığını ve kentlerin toz bulutu içine sarınıp yokolduklarına tanık
olduk. Mehesti'ye aşık Hayyam'ı gördük. Bir karavelaya binip Hürmüz'ü geçtik.
Arı dalağı yedik. Yont kuşunun ötüşü ve Şehrazat'ın sokağa bakan avlusunun
içinde kollarında saçaklarda ötüşen kumruların sızısıyla kavrulduk
Toprak sıçanı yiyenler, çıfıt çarşısını gezenler ve yol kenarlarında doğum
yapıp öğürenler vardı. sanki Kabil Nod ülkesine gelmiş, Hanoh doğmuştu.
Uranus'ta bir çiçek kokluyorum, Ve Merkür'de uyuyorum alevlerle diye şarkı
söylüyordu biri. Su nilüferinin üzerinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve
haberci tanrı Merkürcüğüm diye boynuma sarıldı biri. Sığırın ve tahılın ruhu,
güneş arabaları, Kalem erbabı Nehemya ve sığır tanrısı Lahar yanımızdaydı. ,
kemikten omurgalar bir 'Balzac Evreni' çiziyordu üstümüzde, gülüyorduk
korkuyla...
Azrailin gözleri alev biçimliydi
Kuşun büyülü şakıyışı, ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü
ve sesi ancak ozaınlar ve iyi
kalpliler dinleyebildiler.
Ahmet Muhip Dranas işte şu şiiriyle anlıyor bizi;
Bitmez Tükenmez Can Sıkıntısı
"Bir bıçak saplı durur göğsünde /
Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş
gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşu, aynı...
/ Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, / Aynı, aynı, aynı, aynı,
aynı..."
(PRENSES) CARABOO OLAYI
1817'de bugün, garip kılıklı esmer bir kadın, Londra'nın 210 km batısındaki Bristol
kentinde bir evin kapısını çalmıştı. Bilinmeyen bir dille konuşuyordu ve
yiyecek istediğini güçülükle anlatabilmişti. Daha sonra yargıç Samuel Worrell'e
götürülen genç kadının dilini kimse anlayamamıştı. Bir kaç gün sonra bulunan
Manuel Eyenesso adlı uzakdoğuda yaşamış bir kişi, bu dilin Malayca olduğunu
söylemişti. Eyenesso, kadının Caraboo Prensesi olduğunu; Java'da korsanlar
tarafından kaçırıldığını; birçok serüvenin ardından her nasılsa İngiltere'ye
ulaştığını anlatmıştı! Bu arada, Caraboo Prensesi'nin kendi kızı olduğunu
söyleyenler çıkması üzerine, yargıç onu Amerika'ya yollamış; söz konusu öykünün
gerçekliği asla saptanamamıştı..
********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
İLÂHİ ŞAKA
Selamünaleyküm, saygıdeğer mefküremiz Yeşim hanımefendi
sizlerin dini inançlarinzin zayif oldugunu ve giderekte zayıflamakta olduğunu
tesbit etmis bulunmaktayiz, bener oglumuzun islami duygu ve düsüncelerden uzak
oldugunuda müsahede etmekteyiz, hanimefendi en kisa zamanda ebubekir camii
yanindaki mescitimize kayit olmak üzere müracaatinizi bekliyoruz, kurslarimiz ücretsiz olup, bener oglumuz ve hak
taalanin cenneti ayaklari altina serdigi nisa taaallukatindan yesim
hanimefendinin hayriülhürmeti vechile sizlere el atmis bulunmaktayiz,
günleriniz cümlemiz için hayirlara vesile olmasi temennisiyle, peygamber efendimizin hayrülserifi üzerlerinize olup, buyurduk ki nurlu yoldan tariklere
ayrilmamak sabi ve hanimlarimiza nasipler olsun gayesiyle icbarda
bulunmaktayiz.
Allah sizlerden razi olsun.
Allah sizlerden razi olsun.
Her gün yüzlercesine
rastladigimiz siradan bir kimse bu olaya bizzat tanik olmus. Anlattigina göre
kalabalik bir caddede isiltili, genis bir vitrinde asili olan kravatlari
inceleyen genç bir adam saldiriya ugramis. Görgü taniklari ifadelerinde
saldirganin caddenin karsisindan “agir ancak kararli” adimlarla bulunduklari
tarafa geçtikten sonra vitrinin önündeki genç adami var gücüyle dövmeye
basladigini belirtmisler. Olay mahallindeki merakli kalabalik tarafindan
güçlükle zapt edilen saldirgana neden böyle bir seye kalkistigi soruldugunda
cevabi “Onu ben sandim,” olmus. Saldiriya ugrayan genç adam kaldirildigi
hastanede iç kanamadan ölmüs.
TEMENNİ
Vakti geldiginde ey cemaati müslimin hepimiz ecel defterine
adimizi > yazdiracagiz, allahü tealanin bize tanidigi süre doldugunda kabir
azabi > çekmek üzere musalla tasina uzanacagiz a dostlar. allah vecelle
celalühü > hüvallahüllezi ella hu hazretlerinin her kuluna nasip eyledigi
öbür dünya o > zaman ayaklarimizin dibinde uzanacak ey kardeslerim fakat
bundan kaçan > semerkantli bir tüccarin basina bakin neler gelmis, > bu
tüccar aksam dükkaninin kapisina kilit vurup evine geldiginde tam kapidan >
adimini içeri atacakken kendisini azraili karsilamis, tüccar efendi azraili
> görünce hemen geri dönmüs ve tam üç gün üç gece daglari asip çölü geçmis
ve > artik azrail pesimi birakmistir diyerek rastladigi ilk handa dinlenecek
olup > esikten adimini atiyormuski, azrail gene karsisina çikmis ve zavalli
> tüccara; ne kaçarsin be allahin sevgili kulu, üç gün önce tam burada >
bulusacagimizi söyleyecektim ama firsat tanimadin demis. su kissada da >
gördügünüz gibi ey dostlarim, allahin takdirinden ve kaderden kaçilmaz, bize
> taninan süre bittiginde nerede olursa olsun allahin melegi elimizden
tutacak > ve günahlarimizla sevaplarimizin hesabi görülmek üzere ahiret
kapisinin > yoluna düsecegiz, > > kimki allahin isine karisir ve hesap
vermek üzere öbür dünyaya geçen > müminlerimizin ardindan beddua eder, onlarin
ölümüne sevinir, iste ölenin > günahlarida onlarin üzerine yazilir ve kötü
kalpliler her iki dünyada da > azap çekerler ve allah onlarin her iki
dünyada da saadet kapisini üzerlerine > kapatir ve onlarin kalbindeki isigi
alir ve onlarin gönülleri her iki > dünyada da zift gibi karanlik olup,
kedere bogulurlar, uzatilan eli bu > yüzden göremezler, allah onlari sevgi
ve sefkatten mahrum, kendi kalplerinin > karanligi içinde öbür dünya
kapisina kadar bekletir, onlarin her iki dünyada > da yüzü gülmez kardeslerim.
> > allah her iki cihanda sizlerin yüzünü güldürsün, bener oglumuza
saglik > sihhat versin, dünya gailelerinin en hayirlisini ona versin, yesim
> hanimefendinin vicdanini nurla donatip, hayir hasenatta bulunma imkani
> tanisin, zekat ve fitresini yoksullara, anasiz babasiz büyüyen, bogaz >
tokluguna çalisan diger müslim kardeslerine nasip eylesin, allah >
sevdiklerine kucak açar, onlarin gönüllerinden geçeni okur ve onlarin >
kalplerini ziyadesiyle muhabbetle doldurur, onlari kötülükten azade tutar ve >
yavrusunu ana sefkatinden, hanimefendiyi de evlat sevgisinden mahrum kilmaz.
> allah böylelerinin hem çocugunu, hem analigini busesiyle zisan eder ve
diger > kullarinada örnek gösterir ve hepimize böylesini nasip eyle yarabbi
diye dua > eder ibadete durdurur. hayy lâ yemut, kim ki ölmeyecegini düsünür
onun > imanida, furkanida bizden degildir. > > allah vecelle yesim
hanimefendinin ve mahdumunun gözlerini güldürsün > yarabbim ve her ikisini
de ayriligin acisindan ve günahlarin seddatindan > uzak tutar insaallah...
>
KOHUTEK
Bir yabgu
yalnýzlýðý içinde, yýllar ve yýllar önceydi. Kenan ilinin çobanlarý gibi
uyuyamadým. Fýrtýna esiyordu!.. Serviler küçücük evin çatýsýný, tüylü bir
hayvanýn kuyruðu gibi yalýyor, karanlýkta batýya doðru eðrilen solgun ayýn
ýþýðý, odalarda geziniyordu. Bir gece midenizi çok sulamýþsanýz, gecenin
yarýsýný geçtikten sonra, kasýklarýnýzdaki tortulu sarý suyun presi sizi
uyandýracak ve dutlarýn gölgesini geçince, fasulye sýrýklarýnýn ötesindeki
mýsýrlarýn içine, -onu özgür býrakmak üzere- karanlýklar, ‘Mansuuur!’ diye
çaðýracaktýr. Siz uykunun tanrýsal pesiniyle buna karþý koyarken, kasýk
Cebrail’iyle, Hipnos’un amansýz kavgasýnda, sarý suyun yengin olduðunu
görürseniz, bir uyur gezer gibi dutlarýn gölgesini geçtiðinizi, fasulye
sýrýklarý arasýnda yittiðinizi ve zorunluluðun korkuyu sonsuza dek
yenebileceðini anlarsýnýz. Hele sarý suyun gecenin ay aydýnlýðýnda, sizi
aðrýlardan ve baskýlardan kurtardýðýnda bilirsiniz ki, korku içinizdeki sarý
suyun ta kendisiymiþ.
Ýþte böyle bir
gece, fasulyelerin arasýndan geçip, haçlý tuðlarýyla mýsýr püsküllerinin
içinden, soðuk hýþýrtýlarla merdivenin eþiðine geldiðimde, eski bir
alýþkanlýkla, tam doðu batý doðrultusunda, yüzüm sýfýr derece güneye dönük,
dönüp gökyüzüne baktým. Ve ömrümde hiç görmediðim ve bir daha hiç
göremeyeceðim, masaldan da öte bir tansýkla karþýlaþtým: Bir kuyruklu yýldýz!
Komet!..
Gökyüzünün
katlarýnda, masallara yakýþýr, süpürgemsi, kar sepisini andýrýr, uzun, aydýnlýk
bir kuyruðu vardý. Matematik bir söylemle göðün yarýsýný kapsýyordu. O an
kurnazlýkla þunu düþündüm, (Ahh Odysseus!) þu an bir kuyruklu yýldýz görüyorsun
ve bu herkesin görüp görebileceði bir þey deðildir!.. Ben de bu haylazlýða tam
anlamýyla inandýrýp kendimi ve tam da kuyruklu yýldýza dönerek, mutlulamayla
gülümsedim. Yýldýzdan bana doðru bir yalým aktý ve iki kaþýmla, alnýmýn tam
ortasýnda çaktý, yeþil bir ýþýk... Bir andan da kýsa, zamanla tanýmlanamayacak
biçimde, bir esenlik elekti geçti içimden, zamansýzlýk duygusu verecek denli
kýsa süren, garip bir iletiþim, bir ürperim...
Gök boþlukta
yalnýz ve yalnýz o ve ben varmýþ gibi, son bir kez baktým ona, bana verdiði
garip duyuyla onu selamladým.
Yataðýma girdiðimde, yýllar
sürecek bir dinginlik ve esenlik armaðan edilmiþ gibi
sýrtüstü uzandým,
-düþündüm- ve
Mýsýrlý rahipler gibi uyudum kaldým. Ta ki, 1986’da eriþilmez görkemde bir
kometin, gökyüzünü ikiye yarýp dünyamýza düþene ve korkunç bir istek duyduðum
halde, onu görememenin üzüncü, yüreðime taþ gibi oturana dek!
Ne söylence deðil
mi!.. O kometse Halley’di!.. 76 yýlda bir dünyamýza geliyordu ve bir daha
geldiðinde, ben 107 yaþýnda olacaktým, ama yaþamayacaktým!.. Kehanetim ve onu
bir daha göremeyecek oluþum ve ben yaþarken, onun bu dünyadan geçmiþ olmasý ve
onu görememem, bir türlü göremeyiþim, anýmsadýkça içimi karartan ve kahreden
bir olay olarak, ölene dek benliðimde yer edecekti... Ben Kohutek’i görmüþtüm,
belki de Bentley’i.
Ve ama kanatsýz
bir kuþ gibi...
KARDÝYA
Ýnsan
insanoðlu
insanlar
insancýklar
Ki hepsi de bir acý yudum.
Ana avrat
kýz kýzan
Merkür Venüs
ay yýldýz
Bütünü benim uydum.
Niçin kendini düþündün ey
Neron
Puvatya
bil Vaterlo
ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
sonrada bahtsýz
haçlý
Karýn için ey adam
fistan
sütyen
sonra don
KÖPEK
I
Yýlýný anýmsamýyorum ama,
beni bir Aðustos günü býraktýlar bu adaya... Öðle üzeriydi, büyük bir sandalla
yaklaþmýþlardý, deniz sandalýn küpeþtesine ýlýk ýlýk vuruyor ve dingin
görünüyordu. Aralarýnda ne konuþtuklarýný bile anlayamadým, kýyýya kadar
geldiler, iner gibi yapýp benim atladýðýmý görünce, önce yavaþça, sonra birden
hýzlanarak uzaklaþtýlar. Bu olayýn nedenini, beni neden býraktýklarýný hiç bir
zaman anlayamadým. Arkalarýndan huysuzlanarak, kýsýk sesle bir iki kere
havlamaktan baþka bir þey yapmýþ deðilim. O gün kesin olarak þunu anladým, ne
kadar derin baðlarýnýz olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte
ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacaðým, adadaki
günlerimi anlatacaðým, burasý boþ bir ada, tümüyle kayalýk, beni bir öðle vakti
býrakýp gittiklerinde baþýma neler geleceðini bilemezdim. Bayaðý bir kuþkuya
düþünce, kýyýlardaki pörsük dalgalarýn içlerine kadar girerek uzun uzun
havladým ama sonuçta bakakalmaktan baþka bir þey yapamadým. Bir kez bile dönüp
bakmadan, sýrtlarýný dönmüþ gidiyorlardý... Ben de ýssýz adada yalnýz kalmanýn
verdiði özgürlükle ilk gün ay çýkana dek, delicesine koþup oynadým, özgürdüm,
kayalardan sekiyor, tepelere çýkýyor, rüzgara eþlik edip uluyarak sonsuz denize
soneler söylüyordum. Ay çýkýnca ön ayaklarýmý uzatýp, denizin karanlýðýna
dalarak uyumuþ kalmýþým. Sabah serinliðinde uyandým, güneþ henüz doðmamýþtý.
Yaþamýmda ilk kez güneþin görkemle doðuþunu, yaþamý, yalnýzlýðý görkünç biçimde
izleyip algýlayarak þaþýrdým. Güneþ çok uzaklarda denizin içinden, altýn bir
post gibi yükselerek adayý öyle bir aydýnlattý ki, gece kaplumbaðaya benzeyen
ada, güneþle tüm girinti ve çýkýntýlarýný, eðriliðini büðrülüðünü, taþýný
topraðýný, otunu, etini ortaya koyup, bir deðiþti ki, sanki mavi suyun
ortasýnda, kutsal bir kabarcýkta yaþadýðýmý düþünmekten kendimi alamadým. Bu
göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatýcý ýþýk oyunlarýnýn, aslýnda ne
korkunç bir gücün varlýðýnda saklý olduðunu da böylece görüp algýlamýþ oldum.
Sonra sabah gezintisine
çýktým, adanýn arka kýyýlarýna, oradaki terk edilmiþ bir sandala doðru yolculuk
yaptým, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarýný düþündüm bir süre,
buraya býrakýlmamýn ne anlamý olabilir ki dedim. Öðleye doðru adanýn ortasýna
yürüdüm, doðal bir patikadan, adanýn burcu sayýlabilecek, tepedeki harabeye
geldim. Taþ yýðýnlarýndan bir döküntü, duvarlarýný ilginç betimlerin süslediði bir
yýkýktý, orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aþaðýya inerken, küçük, yeþil
bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaþ buldum derken, kaçmasýn mý, ardýndan
koþtum, koþup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruðu kopuverdi, bu yarýsý
mý kertenkele, öbür yarýsý mý derken otlarýn arasýna karýþýverdi. Kuyruðu ise
hala oynuyordu, uzun süre onunla oynadýmsa da, sonra birden durdu, bir iðde
çöðürü gibi yol ortasýnda kalakaldý, üzülerek býrakmak zorunda kaldým.
Aþaðýlara indiðimde, dünden bu yana ilk kez acýktýðýmý duyumsadým, bu kayalýk
adada yiyecek hiç bir þeyin olmamasýna þaþarak, yukarýya ölü kuyruk parçasýna
doðru yollandým. Tepeye yaklaþýrken, garip bir gölgenin, sanki benden önce
kuyruða ulaþýp onu yediðini ve o eskil taþlarýn ardýndan, aþaðýya doðru süzülüverdiðini,
görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeði andýrýr, garip þey acaba ne olabilirdi,
belki ben öyle düþünüyorumdur sanýsýyla üstünde durmadýmsa da, kopuk kuyruðu
yerinde bulamayýnca ürkülerimi daðýtamadým ve aç bilaç aþaðýlara doðru yürüdüm.
Hava oldukça sýcaktý, deniz kýyýsýnda ayaklarýmý ýslatýp zaman zaman göðsümü,
sýrtýmý dalgalara vererek uyudum, uyandýðýmda gece olmuþtu, sessizlik ne çok
uyuturmuþ meðer. Açlýk ve susuzlukla duramayacaðýmý bilerek gene uyuklamaya
çalýþtým, yarý uykulu bir tür sarhoþlukla sabahý ettim, susuzluðumu gidermek
için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadýðýmý
anlayarak bir daha yanaþmadým. Su içeyim derken tuz yalýyordum ki çok kötücül
bir durumdu. Hýrsla tepelere, köþe bucak her yere uðrayarak, sararmýþ otlarýn
aralarýna dek baktým ve sonunda yapraklarýn gizlediði bir yaðmur
birikintisinden susuzluðumu gidermeyi baþarabildim...
II
Kopuk kertenkele kuyruðunu
yiyen öbür köpeði göremeden ölecek miyim? Ben neden buradayým,
beni buraya kim býraktý!
Adým olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algýsýyla
çaðrýldýðýmý anýmsar gibiyim. Ýlk günlerin mutluluðundan sonra tepede birikmiþ
yaðmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruðunu günlerce aradým
bulamadým. O harabenin bir zamanlar yapýlan taþtan oyma bir odeon olduðunu
düþünüyorum.
Sýralarý kýrýk, mermerleri
parçalanmýþ olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki
önünde ‘masalý adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci
bir kesim yaratmaya çabalamýþlardýr. Aþaðýda küf ve alglerden oluþmuþ
süngerimsi bir þeyi saatlerce aðzýmda geveleyerek açlýðýmý gidermeye çalýþtým,
karnýmýn doyduðu sanýsýyla saatlerce kendi tükürüðümü yalayýp yuttuðum için bir
süre sonra dayanýlmaz aðrýlarla midem kazýnmaya baþladý ve korkunç
karabasanlarla kývrandým durdum. Okyanustaki Mindanao yarýðý gibi içimde
görkünç bir yarýk açýldý, saydam, ýþýksý balýklar, sülfürle beslenen
bakterileri denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykýracaðým!
Öleceðimi anlýyor ve þunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen
yapraklar gibi, tüm yaratýlmýþlarda artarda düþüp yok oluyorlar. Bu doðanýn
deðiþmez bir kuralý. Neden tasalanmalý, þu dünyada erilen baþka ne var.’ Ýyi
de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz
yumuyoruz, dünya yurdumuz deðil mi? Yüz kollu ýrmak tanrýsý, boynuzlarýyla
yardým etse bana diyorum, ama bir yaratýlmýþýn serzeniþi, zaman içinde ki bir
zamaný, ne ölçüde deðiþtirebilir ki...
‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatýrým için, sözcüksüz
olsun.
Deli divaneyim sana
mektupsuzda,
Bak batýya, bak daðlara gör
Bak denizin maviliðine ioa
aoi.
Bir an birlikte mekan ve
zaman
Yalnýzca kanatlardýr, þaþkýn
düþü tutuþturan
Ve -þimdi tut soluðunu- öyle
taþýsýnlar seni
Arasýndan daðlarýn ioa
aoi...’ (*)
Bu bir haykýrýþ ama, artýk
yaþamak bulantýdan ibaret, baygýnlýk geçiriyorum, güneþ, koca bir kervaný
aydýnlatacak ýþýk çaný gibi doðuyor, içinde milyonlarca öðlena kaynaþan petek
kovaný, dalýp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayýn yarý gölge konisinden
geçmesi, bir penumbral gibi titrek kýpýrdaþýyorlar. Gözlerin görmeyip,
kulaklarýn duymadýðý, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadýðý, sýzýlamayan,
derinliði olmadýðý için, kaçýþ noktasýna doðru uzanan bakýþa bile olur
vermeyen, amansýz bir sis çöküyor çevreye.
Hiç bir göze gözükmeyen,
söylencelerin gölgeli mýrýltýlarýnýn dolaþtýðý düþsel zamanlardayým. Ne zaman
denildiðinde Kral Uzziah’ýn öldüðü yýl denirdi. Takvim yoktu. Asur kralý
Asurbanibal öyle güçlü ve kendini beðenmiþti ki adýna dikilen taþa þöyle
yazdýrmýþtý: ‘Yaptýklarýma bir bak da ey kudretli umudun kýrýlsýn.’ Uyuyan dev
bir hayvanýn soluk alýþýna benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da
yazýlar yazanlar, kýzýlderili avcýlar ve daðlardaki Yunanlýlar yada soyut bir
alaný öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeþil bir çizgiyi
geçen kýrmýzý bir çizgi gibi görüp deðerlendirebilirim artýk yaþamý. ‘Sonsuzluk
dediðimiz açýk uçlu bir sýnýrlýlýk’‘Uzaysa, gerçekliðe sonsuz bir bölünme fýrsatý
veren þey’ Bu sanrýlý halimde sanki salt gerçeði anlýyor ve zaman
unuttuðumuzdur, unutulaný zaman doldurur diye belki de boþ yere kederleniyorum.
Zamanda, zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boþuna, belki ölüm beni böyle
konuþturuyor diyorum. Fenilketonuri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrý
sanan bir aðaçla ilgili þiir gibi, Sarvamangalam, doðrusu açýkça amin diyorum,
çünkü yok dediðiniz þeyde, geri dönüþsüz bir yerdeyim. Beyaz, Çinliler için
kedinin ve yasýn rengiymiþ. Þimdi her þey sonsuzca beyaz ve yalnýzca gidiyor,
gidiyorum...
III
Açlýktan ölecek gibiyim.
Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsýzca açýk kalmýþ aðzýmda,
saldýrýr biçimde diþleri sýrýtan, vahþi bir köpeðin kafatasýný bulacaklar. Bir
törende ölmüþçesine, ayaklarý uysallýkla topraða uzanmýþ, kuyruksuz, belki ilk
bakýþta bir çocuða benzeyen, yapayalnýz bir iskeletle karþýlaþacaklar.
Kaburgalarýn böyle dizi dizi olmasý, neyin düþünülerek gerçekleþtiði bir evrim ki?.. Ölüyorum...
Güneþ, denizden yavaþ yavaþ
doðuyor. Ben, pörsük, uyuþmuþ, yarý kapalý gözlerle güneþe bakýyorum.
Yaklaþýyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarý, kýzgýn, çýlgýn ateþ
okyanuslarý... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik,
ýþýk hýzýnda bir akýþla yuvarlanýyorum. Baþka evrenler,
baþka canlýlar, baþka
yurtluklar...
Bir noktaya varýyorum, yanýp
sönen, altýn bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum, birden patlýyor,
yine sonsuz alevler, yine ateþ yayýlýmlarý. Niçin?.. Eski güneþi içine alýp
yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluþ. Nasýl bir gereklilik bu. Magma
denizleri içinde yüzüyorum. Ateþler içinde. Yanmadan. Bende bir ateþim Ateþ incisi, denize atýlan bir taþ gibi dalga
dalga büyüyüp yayýlýyor, helezonlar içinde geniþleyip büzülüyor, böceksi
evrenler, göz biçiminde açýlýp kapanan gökadalar, týrtýl biçiminde iç içe
geçmiþ tünellerden oluþan varlýk konileri, þeysi, yuvarýmsý, küçücük, soðuk
yýldýzlarýn açýlan karýnlarýndan içeri girdiðimizde, bir baþak, küremsi bir
yýldýz, onun karnýnda bir baþka, onun karnýnda bir baþka, onun karnýnda bir
baþka, sonsuz büyüðün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde
açýlan, sonsuz büyükler, yalnýz köpeklerin yaþadýðý adalar, yalnýz köpek
krallar, köpek kraliçeler, köpek halklarý... Sayrý bir köpeðin sanýsý ne
olabilirdi ki! Saltanat yarýþlarý, erk kavgalarý, buldog lobileri, kedi
savaþlarý, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler,
pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaþamla alay eden kangal birlikleri,
sayrý eniklerin rehabilitasyon merkezleri... Köpekler için daha uyumlu bir
yaþam biçimi tasarlanamaz mýydý diyorum. Hiç önemli deðildi diyor; yaþýyor
olabilmemiz, algýlýyor olabilmemizden korkunç, ondan öte ne bir þey olacak, ne de görülecek diyor.
Yaþamýn üstünde bir þey yok, ölüm yaþamýn algýlanamaz, düþünsü bir türevi, her
þey yaþýyor, bütün bir evren yaþayan plazma, bütün evren düþünüyor, taþýllar,
boþluk, ölüm, düþüncenin yaþayan en çýlgýn biçimleri, ýþýk, varlýðýn en soyut
en görünür varyantý, her þeyin atasý, ama onunda üstünde bir þey var ki ýþýða
bile yurtluktur. Boþluk, yani hiçlik, varlýðýn anasý, en görünmez biçimidir. O
olmasaydý, yani biz köpeklerin boþluk-yokluk dediði þey olmasaydý, hiç birimiz
olmayacaktýk. Boþluk varlýðýn beþiði ve gerçekten olmasý gereken türel bir biçimi,
bir zorunluluðudur. Kavranýlmaz, inanýlmaz
dememek gerekir. Düþünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneþin
içinde, bir köpek adaya varýyorum, köpek biçiminde bir ada, acýkýyor, susuyor,
yiyor, içiyor, çiftleþiyor, doðuruyor, sonunda baþka nesneler, baþka adalara
dönüþüyor.
Dünyada çektiði acýlar,
umutsuzluklar, köpek olmanýn verdiði iþkenceler, insanlarýn zulmü ve sonunda
öteki köpeði göremeden, güneþe bakarken ölüp gidiþ. Duymayanlar!.. Saðýrlar
yurtluðu, her þey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler!
Deðirmendekiler... Onlarýn gözleri yok; kulaklarý yok, ama her þeyi görüyor,
duyuyor ve anlýyorlar.
IV
Adaya atýlmýþ bir köpek olarak þunu düþünüyorum. Canlýlarýn, beni buraya atan insanlarýn, bir tanrýsý yok, biz sýradanýz, tanrý, sýðýnma duygusunun dýþa vurumu. Tanrý kavramýna ulaþmamýz bir aþama belki, ama kimilerinin dediði gibi tanrý gereksiz. ‘Mercanýn dallarýný suya çarpýþý gibi’‘An kendisini sarý bir uyumla gerçekleþtiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüðünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kýzý, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptýrdýðý Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiþ; yalnýz gerçek inananlarýn tapýnmasý için. Grieg’in, ‘Güz Sonatý’nda da köpek havlamalarýndan esinlenen bir bölüm varmýþ. Ravel’in, Gaspard dela Nuit adlý yapýtý bestelemesine gece kendisine
saldýran bir köpek nedenmiþ. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce çeþmesinden gelen
gürültü, yakýnan köpeklermiþ.
Adaya atýlmýþ bir köpek olarak þunu düþünüyorum. Canlýlarýn, beni buraya atan insanlarýn, bir tanrýsý yok, biz sýradanýz, tanrý, sýðýnma duygusunun dýþa vurumu. Tanrý kavramýna ulaþmamýz bir aþama belki, ama kimilerinin dediði gibi tanrý gereksiz. ‘Mercanýn dallarýný suya çarpýþý gibi’‘An kendisini sarý bir uyumla gerçekleþtiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüðünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kýzý, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptýrdýðý Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiþ; yalnýz gerçek inananlarýn tapýnmasý için. Grieg’in, ‘Güz Sonatý’nda da köpek havlamalarýndan esinlenen bir bölüm varmýþ. Ravel’in, Gaspard de
Phaiaklar, masal aleminde
yaþar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi beklerler. Golf oyunu, bir köpeðin
bir soyluyu kovalarken, çocuðuna oyuncak diye verdiði bez topun düþmesiyle,
köpeðin soyluyu býrakýp, topa yönelmesi sonucu, (ve artýk topa özel bir sempati
duymasýndan ötürü) keþfedilmiþ. 1600’de bu tüylü top yerini tahta topa býraktý.
1848’de plastik top kullanýlmaya baþladý. 1898’de Sumatra zamký ile kaplý
Haskell toplarý piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanýldý.1903’te Balat’a
(plastik) sývama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spaldik, oyuklu
topu golf dünyasýna tanýttý. 1963’de sýkýþtýrýlmýþ butadinden yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firmasý
dýþ yüzeyi surlyn katmanlý üç parçalý topu üretti.1989’da kancasýz ve dilimsiz
Dolara topu kural dýþý ilan edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine
bilgisayarla biçim verilmiþ aerodinamiði kattý. Ayný yýl Spalding’in Magna topu
sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nýn kullanýma
girmesiyle yeni bir vizyon kazandý... Bunlarýn yazýldýðý süre içinde bir köpek
acaba kaç kez havlayabilirdi. Havlayan bir köpek mutlu mu ki...
Köpek, doðan güneþi izlerken
artýk ölmek üzereydi ve yaþamla mekan üzerine sanrýlar görüyordu. Yatay
mekanýnda, dikey duran köpek yaþýyor ve zamaný simgeliyordu. Gözleri güneþin
içine süzülmüþ, güneþte yitip gittiðini düþlüyordu. Bakýþlarý zayýflamýþ ve
bozuk görüyle, güneþ sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmiþti. Güneþin
sarý kýzýllýðý içinde baþý dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino,
sonsuz küçük bir algýya dönüþtüðünü duyumsuyordu. Pek çok güneþler, bambaþka
dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu. Yüzlerce yýl sonra; bir köpeðin, engin,
dingin bir adada, altýn bir hale içinde, kutsal bir güneþi izlediðini gördü. Bu
sakin, hayranlýkla güneþi izleyen, yalnýz köpeðin, tam arkasýnda durdu.
Yakýndan bakýnca, köpeðin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taþ
kesilmiþ, yarý ölü, yarý diri bir bunaltýda titreyen, kendisi olduðunu anladý.
Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaþtý, tüyleri tiftikleþmiþ, ölümcül
durumdaki köpek, bu aný duyumsayarak, bir an geriye dönüp, saðlýklý, diri ve
coþkulu biçimde kendisine yaklaþan öteki köpeðe bakmak istedi, ama o denli
halsizdi ki, uyuþmuþ, can çekilmiþlikten ötürü, bir türlü baþýný çevirip ona
bakamýyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleþip
tekilleþmesi gerçeðine olanak tanýnmýyordu. Deniz bir canavar gibi vahþice
dalgalanýyor, güneþ yavaþça, dev bir küre gibi yükseliyor, alev yüklü bulutlar
ona doðru yaklaþýyordu. Kuduruyordu artýk, belki de güneþ batýyordu, uyuduðunu ve
bir daha uyanamayacaðýný düþünüyordu. Güneþ yeniden doðdu, sabah gene oldu,
deðiþik bir dünya, köpeklere özgü baþka bir cennet düþleyebildi, bir sürü
çocuklarý olmuþtu, tüm familya neþeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu
olabilme istenciyle düþlüyordu bunu, çoðalma arzusuyla... Resim çizen bir köpek
olamaz mýydý, kumsala bir doðru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu
oluþturacaktý, ön ayaðýyla kumlarý hafifçe kazdý ve bir doðru çizerek kumlarda
oluþan hayaline baktý, çocuklarýný özlediðini düþlüyordu. Köpeksi bir imge bu
benimki deyip güldü.
Bir Flaman göðünde, bir
çýnar ormanýnýn içinde, bir yaban kedisi bir av köpeðiyle karþýlaþýr.
Karanlýðýn yýrtýcýlarý çýðlýklarla eþlik ederken, vahþice boðuþurlar. Öyle ki
boðuþmanýn þiddetinden uzak kasabalarda kutsal kitaplar yüksek raflardan yere
düþerler, aynalar kýrýlýr, duvar saatlerinin yeri deðiþir, masalar devrilirken;
yaban kedisi yaþamý, av köpeði de efendisi için dövüþtüðünden, kedi kazanýr,
tazý kaybeder... Perikles’in kýlýcýnýn kabzasýnda, o dönemde cesaret sembolü
olan dað kedisi dövmesi vardý.
‘Þimdi içine girdiðim bulut
kümesi kesinlikle fýrtýna (oraj) bulutu deðildi. Peki ya þimdi, beni elektrik
yüklü bir pençeyle gýrtlaðýmdan kavrayýp, gökyüzünün arka kapýsýndan, hiçlik
okyanusunun karanlýk sonsuzluðuna fýrlatmak isteyen kim; ve ifrit geri düþüp
güldü. Ve ben ifritle birlikte gülemedim ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi
ve hep mezarýn içinde yaþayan nekrofil hayvan oradan çýkýp, ifritin ayaklarý
dibine kývrýlarak uzandý ve ýsrarla suratýna baktý durdu.’
Bu ensestik öykü okuyanla
benim aramdaki trajik bir yolculuðu simülize etmektedir. Bu non alegorik
anlatým tarzý okuyan kiþinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastýrý
görüntüsüyle, Eski Mýsýrlýlarýn kedi tanrýlarýna, köpek tanrýsý Anubis’e ve
otobüs geldi binmek zorundayým çünkü bir konuda kesin bir fikrimizin olmasý
kadar saçma bir þey yoktur.
Küçüklüðümde Lortop diye bir
köpeðimiz vardý, küçüðün büyüðü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklý, kýrmýzý
gözlü, kýsa kuyruklu, ayaklarýný yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi
bekler, baðlara gider gelirdi. Onunla oynadýðýmý anýmsayamýyorum. Geceleri ona
köy ekmeði verirdim, hýrsla soluk alýp vererek, yiyiþini düþünebiliyorum. Taþ
basamaklarýn bitiminde, kapýnýn yanýndaki tahta sedirde yatardý. Bir gün gene
ekmek verirken, onun þimdiye dek hiç duymadýðým biçimde, hýrýldadýðýný gördüm,
durumu evdekilere aktardým, hiç unutmam; ‘Kuduracak herhalde’ dediler.
Köpeðimizi ne sabah, ne de baþka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi
üzmeyen, yalnýz davetsizleri uyaran, uyumlu köpeðimiz ki, adý Lortop’du, elveda
bile demeden gitti. Duyduðuma göre bazý sadýk köpekler, sayrýlanýnca,
utancýndan ötürü hane halkýna görünmez olur, yitip giderlermiþ. Bazen de ölüsü
bulunurmuþ, uzak dað dönemeçlerinde, bungun ovada bir çukurun içinde. Belki de
bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde... Köpeðimizi çok severdim. Ýnsanýn
sevmeye nasýlda gereksinimi vardýr. Hoþcakal bile demeden yiten köpeðimizin
ardýndan, 40 yýl sonra þimdi, için için gözyaþý döküyorum. Onun ne ölüsünü
bulabildik, ne dirisini bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde baþýna
neler geldi, nelerle karþýlaþtý. Caným yavrum, nasýl bir alýþkanlýktýr ki,
yanýmýzda yaþayýp ölseydi bu özlemi belki de duymayacaktým. Ondan bir daha
haber alamayýþýmýz mutsuz edendir bizi. Huzur içinde öldüðünü bilseydim bu
denli üzülmezdim. Ne ki artýk, yanýna bir gün bende gideceðim demekten baþka,
elden bir þey gelmiyor.
V
Bazen baþýma gelenleri
yeniden tasarlýyor ve abartýsýzca þöyle olduðunu düþünüyorum.
1. Gün
Buraya nasýl geldiðimi
anýmsamýyorum. Kumsalda epeyce baygýn kaldýktan sonra uyandýðýmda, güneþ
doðuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altýn tekeri, tunç bir tanrý baþýnýn,
savrulan yeleleri gibi yükseliyordu
güneþ. Bu ýssýz adadaki ilk günümde adayý keþfe çýktým. Gece sandalýmýz battýðý
için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlýkta son bir
çabayla karaya çýktýðýmý anýmsýyorum. Adada yalnýzca kayalar var. Benden baþka
canlý yok. Merakýmý yendim. Meðer yapayalnýz bir adaya düþmüþüm. Birden içimi
bir üzünç kapladý.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm,
acýktýðýmý ve susadýðýmý anladým birden, yeme, içme diye bir sorun var. Can
havliyle yemek arýyorum. Bir akrep yakaladým ama Hamza’yý öldüren ‘Vahþi’ kadar
olmadýðým için taþlarýn arasýnda kaybettim onu. Korkmaya baþladým. Güneþin
doðuþu ve batýþý ne kadar güzel, güneþi yaþamýnýzda hiç izlediniz mi?.. Güneþe
ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir þey yemiyorum. Ölüm, dirim salýnýmý. Açlýðýn her duyguyu yok ediþi...
Üç gündür bir þey yemiyorum. Ölüm, dirim salýnýmý. Açlýðýn her duyguyu yok ediþi...
4.Gün
Bunaltýlar, karabasanlar,
kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düþler, cennet, cehennem,
mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, þakadan ýsýrmalar, sýcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygýnlýk, ölüme gidip
gelmeler, sonsuz boþluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler,
kollarýnda soluk veriþler, yýldýzlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaþma, acý,
aðlama, inilti, duyarsýzlýk, üzünç, her þeyden geçme, ölüm özlemi ve güneþ
doðarken ölüm... Son günü yaþayamadan ölmenin acýsý.
8.Gün
Düþümde bir Kabe devesi
gözlerimde geziniyor, onu kovamýyorum, gözlerimin akýný ýsýrýyor, yiyip
bitiriyor, güçlükle bakýyorum, meðer bir çeçe sineðiymiþ. Kabe devesi baþýný
tam arkaya çevirebilen tek böcekmiþ. Meleklerin salyasý, þeytanýn balgamý gibi
aðzým akýyor. Uzaktan karpit lambasýyla bir balýkçý yaklaþýyor, belki
merakýndan benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü
gibiyim, mavi salyangozlar bana doðru yaklaþýyor, kutup yýldýzýndan, bir flüt
sesi geliyor, çocuklar tepelerde koþuyor, ýslýk çalýp baðýrýyorlar bana, geçmiþ
zamanlardaki gibi, kuzey tacýndan bir rüzgar, haberci üç yýldýz, üçgen, arp ve
lavtalarla, çýlgýn kalabalýklar oradan oraya müziði sýzdýrýyorlar. Sonra üçüncü
yýldýzdan birinciye doðru kýrmýzý baþlýklý bir kýz koþuyor, iþte o günlerde
hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yýldýz ýþýðý düþüyor üzerimize, taþa ve tiz
flüte... Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karýþýk bu müzikte ‘Bekleyin,
bir gün mutlaka geleceðim’ diye mýrýldanýyorum. Ýþte bu benim ölüm þarkým...
Artýk, anýt, tabut, transilvanya, titanik, galiçya, defitizm ve leðen
kemiðiyim. Acem zarifleri, ‘Eþter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan
demiþlerdi zürafa için. Karanlýkta, ovadaki tarlalarda koþan, çevik bir
kerberos ki;
‘Gölgesini
tutayým dedim
Bir
dehlize girdi.’
Fiziksel dünyada iki eþya
ayný anda ayný yeri kapsayamaz... Kimi zaman esinti çýkýyor, yumuþak bir
hýþýrtý bütün bahçeyi dolaþýyor. Yaþlý bir Yunan çobaný mazurka çalýyor ve av
borularý Dante ve danteladan çýðlýklarla, köþe bucak geziyor. Fundalýklar
arasýna gizlenmiþ bir orman cücesi, evrenin sonu yada sonsuzluðu düþüncesi,
usun soru sormaktaki becerisi... Uzaysýl doðanýn, evrenin sonu, baþlangýcý yada
sonsuzluk adý altýnda öyle tufeyli bir kaygýsý yoktur. Sonsuzluk, 2X2= 4 gibi
bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açý, bir ölçüt ve bir tür
belirlenim ve kestirim olup dilenirse deðiþtirilebilir... Köyün saracý 3 gün
önce Zaccar daðýnda bir parsla boðuþmuþ meðer. Onun için köpeklerden uzak
duruyor ve ikinci kez yaþadýðý içinde, artýk ölümden korkmuyor!.. Bütün bunlar
ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeðim, yani tüyleri aðarmýþ bir köpek olarak,
gücenmezseniz: Kaos diyecektim...
(*)
1942 Arseni Tarkovski
(ULUS FATİH - Eleştiri)
1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz
kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları /
kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil
sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz
ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan
yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin
roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir,
tasavvufi felsefe, gezi (anlatı) türleri
dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye
nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir
şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık
durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince
düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı
ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi
duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler
kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.
Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı
üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan
geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için
kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi; bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William
Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik
kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman
kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına
geliyor... Öbür yandan Pan, başlangıçta
Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı
konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’
kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le
ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü
o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan
yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak
kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da
olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş,
tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel
Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin
birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum.
1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki
fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan,
fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan
bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da
grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü
ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir
zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de
içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın
fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı
güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından
umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış.
Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve
okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı
öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten
yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız,
Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş
kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü
ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve
birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve
yine son derece güzel bir öykü...
(Garip
şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde
şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu
kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük
ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde
ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla
açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler
almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi
anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından
yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü
o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri
okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak.
Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi
fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan,
Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz
o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar
ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi
Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın
fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken
garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış,
ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru
geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla
doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale
ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde
kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar.
Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan
bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta
tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi
sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre
tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin
yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu
bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı
öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu.
Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)
Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü
felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha
ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu
eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de
perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da
hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum. (Araba
hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın
gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek
yaştayım.” Kadının gülümsediği anda,
karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense;
adam da gülümsemişti.
İşte
o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi
hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi.
Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı
yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu...
bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.” “Belki
de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra
gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...” “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha
belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”
“Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”
“Kavşağı geçiyoruz.” “Boşver. Bir
sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...” “Kuzeye.”
“Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi
asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline
dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey
değişmez artık, kavşağı geçtik.” “Bir sonraki
kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.” “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü
açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun
Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında
içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin
okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski
bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı
öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en
az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim
küçücük, fantastik bir mesel: Cadının
biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel
bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni
evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere
layıksın demiş. Kız, prensesler kadar
güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz.
Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz,
canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta
gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş,
yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi
rüzgara gidin. Ve rüzgara gelmişler
anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben
değilim; şu dağı görüyor musunuz, tüm
gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en
güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne
dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare
bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor
elimden, siz en iyisi fareye gidin, en
güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada
bitmiş.
Yazın dediğimiz şey hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur
genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde
sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir
tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor
musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği
bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini
varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an
kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002.
Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve
alışılmış şeylerden daha ‘gerçek’
sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &
ULUS
FATİH *
06. 03. 2005
1002.
Gece Masalları
236
Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis
Edebiyat’ Yayını
****************************************************************************************************
ULUS FATİH
ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir
yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan
bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik
taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek
gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel
ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem
ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon
köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden
yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var
yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı
şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı
değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna
gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki
sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt
aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin
üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa
Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş
yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı
arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir
ilişiği-bağı kalmadı.
Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan
işitme dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı,
kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu
belirleyecek ve içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir
dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı.
Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık
o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe
yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor,
Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer
yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey.
Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek
gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip
sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık
verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa
Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.
ULUS FATİH 21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***
TÜRK DİLİ VE ŞİİR
Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka
ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları
boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin
dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak)
Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya
Arap alimlerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında
(adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce)
yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor
(buda olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu
endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk
şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu
yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz
kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki
Osmanlı’nın tebası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş
sürecindeyiz, 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında
Fetret devrini ancak karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de
yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma
karşıt paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun
nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum
olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla
yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı
Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı
gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil
engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda
kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince,
karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi
olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu.
Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya
uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay
olmadığı ileri sürülebilir mi... Ama
Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını
(topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum
olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman)
olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye
niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine
‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan
şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü
bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum,
kimbilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın
nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir
garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size
fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta
açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla
karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım
yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı
için; (bunu bizzat saray yani sultanlık
istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir.
Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema)
şiiridir, böyle olmasının nedeni de gene
padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir.
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin)
gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını,
yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı
Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın
ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki
göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline
karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son
vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir
başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi
bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle
bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan
bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de
unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene
bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil
devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir
duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir
gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel
güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez.
Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış,
basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak
Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı
anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar.
Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III.
Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap
ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır. Konu
toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse
ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice
şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini;
en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış açısıyla
kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH 25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath,
Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo,
Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve
Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine
sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak
zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti,
Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan
bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri
bilinmedi... Ve hiçbir kadın henüz bir
atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı,
hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’
çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını
/ çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir
şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene
de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka
gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat...
Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın
(yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan
çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki
sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım...
Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın
yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun
gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk
şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı
çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde
benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek
verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’
yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması
sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla
ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un
hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek
pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın
şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir
biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki
geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı
ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri
yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe
bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni
dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir
sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni
bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı
uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak
daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer
yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet
ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde
çok, diyesim Gılgamış’ın otunu
(ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var...
Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak,
kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım
olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm
kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya
getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı
sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan
/ sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl
almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü
buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen
sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın
duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve
aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda derin,
ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın
kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece
geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir
‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer
ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek
olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama
ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon
kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek
atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip buralardan gidince
ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto
yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu” demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini
taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz,
agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç
kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, /
hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa
yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim
gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve
yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek
dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan
geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar)
trajik bir şarkıdır...
***********************************
Seçilmiş
Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk
Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 /
2005
***********************************
YOL
( Chryosoceras (altınboynuz) yada Ceras
(boynuz)’dan, Bedevilerin ‘çöl gemisi’ dediği develer üzerinde ‘Hacı Kalfa’
Katip Çelebi'yle yola düzüldük. Geceler indiğinde, hurmaların altında gölgeleri
örtünüyorduk. Bir 30 Şabat günü, Hindistan kıyılarına yaklaştık ama yitip
gitmemek için içeriye varmadık, “Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür” diye
bir söz vardır.)
I
Konstantinapolis’den
yola çıkar çıkmaz İnek Geçidi’ni aşarken yoldaşlardan biri boğazın karanlık sularına gömüldü.
Kızgınlıkla, -Darius askerleri gibi- kürekle denizi kırbaçlayarak: Acı su bunu hakettin!
diye bağırdık. Karaya çıkınca da genç yaşta ölen balerin Pavlova’nın küllerine
dualar okuyup, Kalkhedon’daki ölüler toprağını geride bırakarak, yüzbin sesters
yada ikibin çuval baharatla geri dönmek üzere,
Karahıtaylara ve öteki komşulara, mal ve işlenmiş mücevher satmak için
yollara düştük. Aramızda sümerik gözlü kızlar, urartik delikanlılar, hitityen
güçte hamallar, karya kartalı gibi çocuklarla, asuryen yaşlılar da vardı.
Develer üzerinde salınarak gidiyorduk, dünyanın her yerinde, her kervanın, her
kafilenin başında olduğu gibi reisler, cellat bakışlı, sözden anlamaz, kaba
saba biri olur ya, bizimde reisimiz Azudi, Şurripak kentine yaklaştığımızda
ağzından salyalar akıtarak, sağır edici bir narayla mola veriyoruz diye bağırdı. Buyrukla, hepimiz
eceli gelmiş sayrı, dişleri dökülmüş kaplan
gibi atlarımızın, develerimizin gemlerine asılıp, kurak dolambacın
bitimine, dağın eteğine, serap görmüş bir bedevi gibi yayıldık. Geçmişten beri
şaşaalı Şurripak ovanın ucunda, cihanın güneşi gibi parlıyor, gören gözlere şan
olurcasına surları ve kuleleriyle gölgelerde devinerek, yaşamında böyle yurtluk
görmemiş biz meczupları şaşırtıyordu. Molada, bitkin düşmüş üç kısrağımızı
zayiat verdik. Lekeli hummadan altı kişi sayıklayarak öldü. Deve üzerine
kurduğu hamakla yolculuk yapan, keyif ehli Vartanyan adlı tüccarın Porsuk
çayının üzerinde, taş köprüden düşüp öldüğünü kervan muhafızlarından biri haber
verdi. Eroğlunun dediğine göre, ölüsü tam 20 fersah ileride bulunmuştu.
Aramızda pek tatlı
dilli biri, ilk kavgayı çıkararak ‘En hızlı ekşiyenlerdir en tatlı kokanlar,
yabani otlardan kötü kokar çürüyen leylaklar’’ sözünü doğruladı. Ölenlere uzun,
yaslı bir türküyle ağlayan hısımlarının sesine bizde eşlik ederek, ortalığı
uğuldattık. Yolun başındaki bu uğursuzluktan, umarsızlığa kapılarak gökteki
yıldızlara bel bağlayanlar türedi aramızda. Ölüm korkusu us bozuyordu.
Akan gök cisimleri, yıldız adları, Zosma
yada Mintaka demeyi, Anitak, Zaurak
zıtlığı, Mirzam nedir bilmeyi, Menkar
saymayı onlar sayesinde öğrendik Araplardan biri çıplak gözle öyle bir yıldız
buldu ki yad olsun diye adını yıldıza
verdik: El Nath! Tanrı yeteneği bölüştürür ama
(mekanizmayı-kaldıracı)manivelayı bağışlamaz. El Nath, bu yıldızın gökte
belirme anını ve huyunu çözme becerisini herkesten iyi biliyordu. Gecelerden
birindeyse, Nusakan ve Nekkar adlı iki yahudi yine gökte parlak bir yıldızın
çift (ardışık) yıldız olduğunu kanıtlayıp bilmişti. Yola yine düştükde, Kuma
dilini bilen beş yaşında bir çocukla kayalık ve dağlık Hungar ilinden sağ salim
geçtik ki biz sakallılar, kibirli olmanın ne menem bir saçmalık olduğunu
anlayıp tüysüz bir sabiye canımızı emanet ederek, dünyada boş yere böbürleniyor
olmanın aczini yaşadık. Ona, Çin tarçını, zencefil ve kara biber vermeyi vaat
ederek sevindirdik. Kaşgar’a yaklaşırken iki kola ayrıldık, çünkü bir saldırı
sırasında zayiatı azaltmak ve kervanı ikiye bölerek dikkatleri dağıtmaktı
amacımız. Ne var ki birbirimizden kartal gözü kadar bir uzaklıkla ayrılıyorduk
ki, birbirimizi göremiyor, duyamıyorduk ama, develerin kokusu rüzgarın yönüne
göre arkadaki yada öndeki kafileye, -güvencedeyiz- haberini getiriyordu. Tanrı
dağları ve Terek geçidi gözümüzü korkutuyordu. İzleyebileceğimiz iki yol vardı,
kuzeyden Fergana, Taşkent, Semerkant
yolu, diğeriyse Pamir dağlarından, Taşkurgan’ın güneyinden gizil Afganistan’a,
Belh’e varan yoldu. 3. Bir yol ise
Kaşgar’dan ayrılıp Taşkurgan’ı geçer, Karakurum’dan Hindistan’a ulaşır, Hitay
ve Asur uygarlığının izinden de geriye dönüleniydi. Plinius tarihinde bu
yolların o zamanlarda da işlediğinden söz edilir ama Basra ve Suriye’den hiç
söz açılmazdı.
Bu yolların eşsiz
kentleri Tebriz ve Semerkant’tı. Bu iki kenti nurlandıran Timur 1405’te öldü ve
Semerkant ne yazık ki hayalet bir kente dönüştü, ta Memluklara (Kölemenler)
kadar.
Bütün bu yollar,
Kristof Kolomb’la başlayıp, Vasco de Gama ve Macellan’ın yeni yollar ve
denizleri keşfiyle, yerlerini su yollarına bıraktı. 'Balina çizgisi' piyasaya
çıkınca, ipek yolu öldü, baharat kokusu dağıldı. Zaman zaman yinede
kullanıyorduk. Bu arada tek hörgüçlü develeri bıraktık, daha hızlı çift
hörgüçlüleri kullanır olduk. Yazın çöller geçilirken; gece yolculuk yapılırdı,
geceleyin ortaya çıkan korkunç çöl cinleri söylentisine karşın, çöl yeli
fısıltılarla kulaklarımızı okşardı ki, korkusu dağılmış, bin deveden oluşan
kervanlardık. Bazen yolculuk kış aylarını da kapsar ve dondurucu ayazda, kar
körlüğü başımıza büyük bela olurdu, tam bu sıra, kervanları koruyan silahlı
muhafızların bizzat kervanları soydukları dahi görülürdü. Kum fırtınaları kervanın
durmasına yol açar, insanların ve hayvanların boğulmalarına veya tümüyle toprak
altında kalmalarına neden olurdu. Taklamakan girenin çıkamadığı mekan (alan)
demekti. Turfan, Kuça ve Kaşgar’a uğranır, Merv’den batıya doğru Partların
başkenti Hecatompylos’a ulaşılırdı. Tanrı dağlarından dönüşte Terek geçidini
kullanarak, Buhara’ya, Hazar’a gelinirdi. Arap tüccarlar baharatın kaynağını
gizler, Çin tarçınının kanatlı hayvanlarca korunan, zehirli yılanlarla dolu
vadilerde, sığ göllerde yetiştiğini söyler ama, koca Plinius, bunların daima
fiyat artırmak için uydurulduğunu belirtmeden geçemezdi.
II
Bazen başımızdan
öyle garip şeyler geçerdi ki, bazılarını aktarmadan edemeyeceğim. Bir gün,
yolumuz üzerinde Kızıl Adalar denilir bir yere vardık. İnsanları bir tuhaftı,
yol değil yolculuk güzel denir biliyorsunuz.
Bir kere hiç kadın yoktu, yani herkes erkek, nasıl çoğalıyorsunuz
deyince bölünerek demezler mi, belli bir zaman dilimini dolduran herkes, Aşil
topuğunda tomurcuğa benzer etsi bir yumruyu, gözyaşı şişesi gibi bir kapta 7
gün yılkıya bırakarak kendine benzer bir canlının oluşmasını sağlayabiliyordu.
Bu pelteye biraz su vermek yetiyor, tandon yatağında ortaya çıkan bu yumru, tümüyle bağımsız yeni
bir insanın doğmasına neden oluyordu. Aslında bunlar bir Menandro yani erkek
yada kadın değil bambaşka bir yaratıktı, ne var ki dış görünüşü erkeğe
benziyordu, belki insan bile değillerdi ama konuşuyor ve tıpkı insan gibi
hareket ediyorlardı. Adadan ayrılırken, onların bitki sayılmasını söyleyenler
çıktı, çünkü bir şey üretmiyor, bir tümrüden çoğalıyor ve en kötüsü uygarca bir
aşamada göstermiyorlardı. Hayvansı, primitif ve tembeldiler. Sonra anladık ki,
karanlıkta kolaylıkla hareket ediyor, gözleri sanki görünmez, siyah bir ışık
yayarak ortalığı aydınlatıyordu. Demek ki gözleri de bizim gibi değildi, belki
bildiğimiz ışıkta onlar için bir şey ifade etmiyordu, zaman gibi bir dertleri
de yoktu. Konuşurken garip el ve yüz hareketleri olup, kuntluk gösteriyor,
apati belirtileri başlıyordu. İnsan tam anlayıp, kavrayamadığı şeyden sonunda
uzaklaşır, biz de adadan kaçar gibi ayrıldık, keşke hiç uğramasaydık. Gölün
ortasındaki bu adanın suyunda meğer yalnızca trakonya balığı yaşarmış.
Menandrolar gibi bununda nedenini anlayamadık. İçimizden epeyce okumuş yazmış
birisi, paralel evrenler, tutarsız
geçmişler, günahla yıkanıp, rüzgarın atlarıyla yaşayan kısrak insanlar gibi
konulara saptıysa da merak edip dinleyen olmadı. (Yalnız Alplerde ele geçen ve
halen gizlenen bir el yazmaya göre, binlerce
yıl önce otçul ve saldırganlık nedir bilmeyen insansı bir tür yaşarmış,
Neandertel dönem gelmeden bu tür, maymunsu-hominidlerce yok edilerek, vegetatif
olanın yenik düşmesine ve yaşam savaşının vandallarca kazanılmasıyla, dünyevi
dehşetin sürüp gitmesine yol açmışlar.) İşte arkadaşlardan biri bunlar o türün
bugüne dek gizlenmiş arkaik bir kolu olmasın dediyse de, Kerç boğazından gelen
Ukraynalılarda aramıza katılınca, Kızıl Adalıları unutup, Ukrilerin bize
oldukça komik gelen dertlerini dinlemeye başladık.
Ama iş bununla
bitmiyordu, Schrödinger’in Kedisi derler bir tepeye geldik, adını, buraya ilk
gelen İskandinav sarısı, bir Danimarkalıdan almış, burası Kızıl Adalar’dan da
garipti, tepeye gelirken gördüğünüz tüm canlıların, tepeyi aşınca ölüleriyle
karşılaşıyordunuz, belki yirmi kere gidip geldik işin içyüzünü anlamak için,
tepede sanki manyetik, görünmez bir duvar, karanlık bir nokta var ve işte bu
noktayı geçince, ne kadar keçi, koyun, porsuk, tavşan varsa ölü bir suret
yaratıyor, geriye dönünce de aynı canlıların yılan, çıyan, ceylan ne varsa
dirileriyle karşılaşıyordunuz, anlaşılmaz bir dönüşüm, tuhaf mı tuhaf bir
etkileşim vardı. İçimizden birisi, yahu Gehenna bile bundan daha anlaşılır
deyip oradan da tası tarağı toplayıp bir gecede ayrıldık. Yalnız yine
söyleyelim ki, Kızıl Adalarda olduğu gibi burada da ağaçlar bir tür ışınsı-koku
yayıyorlardı. Yerliler büyük Hadron çarpıştırıcıları gibi deyimler kullanıyor,
göl otları yiyen taylar yetiştiriyoruz diyerek, konuya özgü otantik tümceler
sarfedip, hipotezler kuruyor, anlaşılmaz imlerle, bayağı sıkıcı konuşmalar
yapıyorlardı.
Yolda ısı ışıran,
soğuyan ve soğuran bir cisim bulduk
Orwell gibi belirsizlik kesinliktir diye haykıracaktık ki, Kiel
Kanalı’na benzer pek durgun bir yerden geçtik. Kıstağın sonunda, kapısı olmayan
bir odanın içinde, dışarıya açılmayan
penceresi ve konik, küçük bir dehlizi olan, yalın görünümlü bir yapıyla
karşılaştık, buraya kulağınızı yaslarsanız neşeli bir şarkı, ayağınızı
dayarsanız sürekli bir ayak sesi duyuyordunuz, soluk alırsanız soluma sesi, bir
dağ başı havası düşlediğinizde, eriyen karların şırıltısı, bir at hayal
ederseniz, kişneme sesleri arasında, cenkleşen orduların naralarını
duyabilirdiniz. Üstelik şöyle bir seste yankılanıyordu arada: Meşalelerin
aydınlattığı, kalkanlı adamların, keskin, çelik yatağanlarla savaştığı çağların
yalvacıydı o!..
Burada pigmeye
benzer yaratıkların 100 yardayı bir anda
koştuklarını görünce, en kısa yarışın 200 mil olduğunu öğrendik, maraton yarışı, ayla
dünya arasındaki mesafe kadardı ve son yarışı
kökeni Dakotalı kızılderililere dayanan bir melez kazanmıştı.
Ama bu arada,
zaman ne acayip, ne anlaşılmaz bir şeymiş ki, Medyen tarafına giden bir
bölümümüz, zamanı, yalnızca ad vermek için kullanan garip bir köyle
karşılaşmış. Ayrıca köyün kızları Judea dağının karları gibi beyaz ve inceymiş
ama, gönülsüzce zorlanırsa sütleğen gibi zehir saçarmış. Zamanı adıl gibi
kullanan bu köy, sıfat, zamir ve fiil kullanmaz, yalnızca isim kullanırmış,
diğer tüm nitelemeleri şeysi bulur, dış dünyaya kapalı köylerindeki bu dilse,
onlara oldukça zengin gelip, pekala yetermiş.
III
Yolculuk nereden
nereye geldi!.. Gene bir gün bozkırda kurumaya yüz tutmuş bir incir ağacının
altında oturan, kavruk yüzlü bir takım insanlar gördük, incir ağacının
meyveleriyle besleniyorlardı. İlginç olan ağaçtı, meyvesi koparılınca, ertesi
güne kalmaz yeni bir meyve veriyordu.
Ölümsüz Tuba herhalde bu dedik. Ova büyük bir ıssızlık içindeydi,
harmanlar kalkmış, tınazlar savrulmuştu. Uğuldayan rüzgarda, kuyuların
serenleri, gizli bir dinin müritlerinin asılı kaldığı çarmıhlar gibi, ürküntü
veren birer hayalete dönüşmüştü. Kuzeydeki dağ silsilesinin tam ortayından tek
bir kuş süzülerek geldi ve yaşlı incir ağacının dallarına kondu. Kağnılar,
manışlarla kapalı at arabaları ve eşeklerle geçen bir köylü grubu, incirin dibinde duran bu
sinikleri nasılsa görmeden geçip gidiyordu. Birden anladık ki bu ağaç
görünmüyor, dibindekilerde yaşamıyordu. Köylülerde onlardan geri kalmıyordu
aslında, görünmeyen ve bilinmeyen, sessiz birer varlık gibiydiler, bilisizce
gözlerini kırpıştırıyorlar, sanki bin yaşındaymış gibi, yorgun bir alışkanlık,
yıldırıcı bir kavrukluk, çatlak elleri ve açığa vurulmaz, dehşetli bir körlüğün
baskısında, sıska bedenlerini yalancı bir korkuluğa çeviren libas ve
şalvarlarıyla, hırıltılı bir inleme, ölene dek sürecek, suskun, kısır bir
yavaşlıkla yol alıyorlardı. Sanki ayakta düş görüyorlardı.
Az önceki kuş,
kıstaktan süzülüp gelmiş, tam da incir ağacının tepesindeki dala konmuş, kuyruk
sallıyordu. Daldan dala geziniyor, sarmaşıkların örttüğü dallarda birden
görünmez oluyor, sonra yine ortaya çıkıp, aşağılara iniyor, insanın başucuna
geliyor ve gene yükselerek oynayıp duruyordu!..
Şimdi kuş, yabani otların, incirle, ölü yaban armuduyla sarıştığı, bu
kuru su yatağındaki küçük vahada, kıraç ovanın ortasındaki, incecik dallar
arasında, bu küçük, el değmemiş cennetinde pek mutluydu. Minicikti kuş,
köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, uzun iki telektendi kuyruğu, kuş
kuyruğunu diğer hiç bir yanını hareket ettirmeden oynatmayı çok severdi,
duruşunu bozmadan, aşağı yukarı, sağa sola oynatabilirdi, başı küçücük, siyah
beyaz görünürdü. Serçegillerdendi. Kuru yaprak renginde, kızılımsı kuzgunilikte
bir göğsü vardı, tuttuğunuzda taşlık oradaydı işte, yediği her şeyi taşlıkta
saklardı, kanatları zarif, yağmur bulutu renginde, yumuşak tüylüydü, kanat
altları lekeli beyazdı, ayak bileği, bir prensesinki gibi ince, dirsekleri
zarif, çıtkırıldımdı. Kuş daldan dala geziyordu, yapraklara sürünüyor, dallarda
gagasını bileği taşına sürter gibi temizliyor, zıplıyor, atlıyor, kıvrılarak
aşağıya, yukarıya bakıyor, birden hoplayıp, bir gözüyle yukarıyı incelerken,
incirleri, çitlembikleri aşağı düşürerek, bir türlü yemeyi başaramıyordu. Sonra
dinleniyor, gözündeki saydam perdeyi indirerek dalgınlaşıyor, birden tıkırtıya
uyanıp çevresini gözetleyerek, her şeyi baştan alıp oyunu sürdürüyordu. Belki
bir anlık uykusunda da düş görüyordu:
Bir gergedan ksilofon çalıyor, biri onu, ‘Koş Gülsüm burada!’ diye çağırıyordu.
Suyun kenarında incecik uçarlar yüzüyor, saltık karanlığa doğru uçan çocukluğu
geçiyordu gözlerinin önünden. Ve birden tanrı ortaya çıkıp: ‘Ölüm, hiç bir
suçun karşılığı değil Eyüp!’ diye bağırınca...
O çocuklar, o
yaşam, o adam, beklenmedik bir kovukta, tutsak düşen rüzgar gibi yitip
gittiler. Buğulu gözlerle başlangıçtan beri var olan ıssız, durgun ovaya baktı
kuş, onu öyle severdi ki, düşlerinde gördüğü düşte bile, görürdü onu. Ama her şey gibi bir gün geldi sevdalar
bitti. Ölüm onu sessizce kanatları altına aldı. Ve yaşam tek başına, umursamaz,
varlığını sürdürüp gitti. Çarpışan şeyler birbirini yok eder demişlerdi ona.
Git ve İshak’ı yanına al, Moriya
diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, adanmış bir
kurban olarak onu sun... Ve İbrahim sabahleyin erken kalktı ve eşeğine palan
vurdu, Tarkumiya’ya vardı ve bir gün, Çuvaş iline geldi, nevruz bulaklarından,
mukyoline (kuş yolu ile), sömülükler pişirilip yedi. Sonra Buryot Ulan Ude okuluna geldi...
...
Öykünün sonu çok
yersiz ve anlamsız görünüyordu. Son; hiçte bir sona benzemiyordu. İzmirli tüccar,
soğukta harmanisine sarılarak, (ceplerinde kuşüzümü!) ateşin çevresindekilere,
öykünün çok tatsız biçimde kesildiğini
kabul ediyorum, ama yolcu tam bu noktada ölmüş anlaşılan, boşuna ömür
biter, yol bitmez dememişler dedi.
IV
Bu mezarlığa güney
yolundan gidilir!.. Sislerin arasında iki melek böyle söylüyor, beceriksiz
yazar günahlarının cezasını çekerim korkusuyla, bir daha böyle öyküler
yazmayacağına yeminler ediyordu.
YAZGI
Güneş sistemini
oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor.
Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum,
denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç
boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat
takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler,
ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey
o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak
en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik
araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi
bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...
Öğrenimini ana
kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık
evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son
kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini
izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden
istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan
olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya,
görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine
getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak
bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir)
sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü
yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz
etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi,
belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma,
yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile
anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...
Anadolu
coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı
bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla
ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal
ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı
soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal
sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan
parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede
Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.
Kendimden söz
edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir
kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük
pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm
canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey
kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç,
size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler
çıkarılabileceği üstünedir.
Çocukken gittiğim
Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü,
alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di,
şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla
hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.
Yaşamda
yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye
yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu
çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet
hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini
bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde
kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle
bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok,
öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz,
üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği
ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı
kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin
içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.
Neyse, ben yurt
savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim.
0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar
kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin
uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara
uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin
biçmek ve kuş avlamak dünyanın hakkını
vermek sayılırdı bizim yurtlukta.
Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı
dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim,
normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir
gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur)
ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis
ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit
yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği
bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde
önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs
olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve
kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra,
derenin akıntısına bırakmamı söyledi.
Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım.
İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve
Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı
dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa
gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış
demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü
beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni
Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar
verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve
geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir
evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım,
Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada
çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın
oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında
inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata
(kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o
süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip
bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan
ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi,
koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç
bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar,
pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in
günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç
bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama,
adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu
benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı
meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı,
baksanıza elektrikte onun mucizelerinden
biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası,
Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir
Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un
kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye
düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün
benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce
Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya
gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz
yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey
olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı,
üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her
şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne
geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir
oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu.
Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye
başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke
Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin
sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni
ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına
çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp
gidecektim.
Büyüyü Tevrat
bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün
bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir
kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek
işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce
parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse
anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten
atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı
dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve
gönülsüzlükleri düşman çatlatır.
Evet, bizim
lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı
içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın
kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve
İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız
Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya
hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya
başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü
imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya
Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı
koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür
kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine
anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi
genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik
üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk
olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan
söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski
Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta
bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi
duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım,
engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması
için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi
insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası
gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan
geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi
herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor,
serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa
sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin
yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya
başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın
anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar,
günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar
olmuştu.
Dişimi,
tırnağımı inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma
dokunuyorlar, hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak,
gözlerin ağını gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim
köyde beygir alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok
şeyler uman seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki
böyleydi, hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi,
hem ben... onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim
umutları taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil
fabrikasına götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir
yaşamın içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve
yıllarca duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat
suratlı şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın
ne erkek hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik
gibi tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile
Musa, Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir
pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak
alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının
sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak
edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü
görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve
gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem
bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya
dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp
uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen
mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü
dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden
ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç
unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada
kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol
açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski
Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş
kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de
sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi
tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar
verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı
keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle
yaşamımı evirip çevirir olmuştu.
Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum,
dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı,
ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya
Hölderlin!..
“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü
Anne, anneciğim
Unutacaksın sen beni
Yabani otlar dalgalanacak üzerimde
Baba, babacığım
Ne de sen özleyeceksin beni
Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince
Abla, ablacığım!
Artık acı üzmeyecek seni
Canım kardeşim
Ancak sen unutmayacaksın hiç
Var gücünle yok say beni
Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce
Yanıma uzanıncaya dek.
Ey tekmelediğim neşe dolu yollar
Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa!
Ya sen kara toprak
Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak
Mezarımı örteceksin.
Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim
Yıkılır gövdem yakında toprağa
Eririm
Ruhumsa gider belki cennete
Belki bir bilinmeze...”
Bir Çeçen ağıtı
gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her
şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş
gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in
acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim
ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların.
Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil,
onlardan kurtulmak yada olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım,
yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden
çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir
tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti,
telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna
bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i.
Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son
dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem
ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...
Artık
anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff
teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati
duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan
belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi,
daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman
kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu.
Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki
zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”
Bir gece düşümde
bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın,
2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın
sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini
dinleyecekti” dedi.
Düşümde ıssız bir
ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde...
Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus
olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay
kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs
sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan
vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi
diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor,
kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak
güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı,
tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler
ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık
oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli
koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların,
meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe,
çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte, gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını
duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir
böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf
kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye
başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı
umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak
yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil
acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini
gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan
suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene
yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey
görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe
yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı
bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını
görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini
tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun
kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği
görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu
lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp
gidiyordu.
Sanki sabah
sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım
ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada
su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım
ve o hızla korudan uzaklaştım.
Bayılmışım. Yamacı
tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden
yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in
ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme
duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım
kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan
olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten
mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü
o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük
olanıdır.
O yıl sonunda
emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye
kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli
ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler
görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.
Bir cip aldım,
üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı
servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını,
tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım.
Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı
oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak
bal çaldım o kadar.
Günler geçiyor,
gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can
sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı
tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola
çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine
karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı
söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek
uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim.
Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun
bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve
düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer
gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da
seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul
edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara,
otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı
anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya
çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor
olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım,
aman allahım, bu tavustu!.. Evet,
kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle
bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler,
yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en
yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş
bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın
yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de
biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için
tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene
bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum,
ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,
frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye
başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında,
kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini
çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan
yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu
ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı
bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda
ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ
çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul
bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim
yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz
yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir
kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi
süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı.
Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir
gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene.
Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir
dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir
üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip,
erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek
sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler
sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter
bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp,
hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak
olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’ -Yaşam
boş- diyorum...
...
Bu mektubun
aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji
öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi
boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin
gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda
yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri
okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını
birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve
Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu
bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek,
kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir
şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle
ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...
‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman
Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan
Düşler, bekleyişler, oluşlar derken
Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’
Bu sıradan öykünün
kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri
birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama gelince;
üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..
KRİPTO
Yüz yıl sonra
insanlar solumayacak!.. Metalik
gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya
böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in
biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken
beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve
içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz
tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak
demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun
derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu
çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar
ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle
nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini
bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza
yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz
haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada
uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi,
zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki
soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl
sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan
daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce
dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı
kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer
girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama
dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..
Yazacağı uzun
öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz
gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici
karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer
yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama
‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!...
Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere
dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik
havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum
bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri
çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle
salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun
değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam
biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam...
Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun
eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir
yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve
ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.
Güneş+ İdi=Yaşam,
bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların
karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her
yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz
olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi
olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz,
maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki
olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu
yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir
başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.
Kimilerine göre
şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin,
sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer
bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz
bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey
kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve
elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları,
kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine
dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu
görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı
yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için
sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine
kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.
Hep varız, yoksa
nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel
gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı
yaşamdı ve bir yarış içindeydiler,
varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte
bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün
silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim
ki, sonuçta bir tür yokluğuz. Tüm
bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor.
Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.
Neden varız sorusu
bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız
değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana
hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik,
şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka
yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da
görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça
bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı,
olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir
miyiz.
Varlık, yokluğun
bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu
işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz
yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk
yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde
algılayamazdık.
Yokluğun biçimi
olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim.
Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi
bir insandan hiçte aşağı değil. Çünkü
varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim.
Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde
şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur.
Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur.
Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey
olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder. Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl
biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu
düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor,
gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma
patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok.
Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de
yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.
Şu ki, varlıkların
dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik,
usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var
bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin
anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse
sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm
sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm
yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu
çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak,
çünkü ben bir yanıt olacağım.
Soruyum ben, yanıt
olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da
aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve
bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru
olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise
kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın
kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir
soruyum.
Evrenin
çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal
töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında,
yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan
sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa
evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi, yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin
ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten
uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız,
öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.
Bitin Söz: Büyük
patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi
biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani
varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar
güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime
dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık
oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak,
adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki
ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna. Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan
gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri
gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz. O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir
tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim,
minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız. Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne
yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir
cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı
var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem,
yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı.
Son bir şey,
yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut
bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba,
amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik,
sonsuzluktur yokluk. Biz, varlık olmak
nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen
bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir
uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir
paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir
kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse
yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama
yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var
demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey
bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı
olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun
kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı
terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini
açıkladı...
Erkufo, bizim
düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun için
ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye
takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi.
‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın
penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan
kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti mi dedi
Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler
arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar,
dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi
serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...
Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak,
söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç
yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir
şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey
barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...
Uzayın sonlu
olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk,
atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin,
kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş
gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva
yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve
çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva
halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4.
halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de
masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli
neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine
benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl
geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun,
kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu,
varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir
insan...
Taler, 900 yıldır
gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu. Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız
olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu yada
alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini
haykıracaklardı. Vega yılının Septus
(Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay
10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka,
kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam
4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk,
uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça
hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat
içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber
bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm
şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü
masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan,
devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve
körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz
güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran
kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş
bulutsuların... Tanrısal bir an bu, bu diskle
karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların
varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..
Dişufo, titansı
karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz
olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun
kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı
yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene
diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada
asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri
aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin
üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.
Raporda şunlar
yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka
uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla
karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar
uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki
verilerse şunlar: Sesli biçimler var,
düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel
olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter
gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele
geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld
Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda
yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld
Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama
kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri
melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in
(Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı
bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak
oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo
sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi
Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler
/ Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar /
Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom, diye mırıldanıyordu.
Onlar, bundan
sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini
sürdürdüler. İkiyüzellibin yıl sonra
öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!..
Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak
için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.
ŞİİRLER - ÖMER CEM
- ARALIK-1999
BAHAR
Bahar gelince çiçekler
açar
İnsanlar
güzelleşir
Bahar çok güzeldir
Ağaçlar
yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
Çiçekleri
seversek
Oksijen yeniden gelir
Çiçekleri
seversek
Dünya yeniden
gelir
Çiçekleri sevelim.
Dünyaya yakın edelim.
DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım
edelim.
Yeniden bir dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir
dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için
ölesiye.
.
KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de sever
Kitap dünyada en
iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...
YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama
başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl bir yaz gecesinde
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi
yaz geldi
Yaz geldi neşemiz
yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...
ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım
Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir
UMUT KUŞU
Umut kuşu çok
güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu
O güzel sesinle öt
sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum
KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
Hepsi
çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
Kutup
ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
Onları
buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
Onları
rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
Onları dünyalarından ayırmayalım
SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi
BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı
ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
Çok
güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
Hepsinin
boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
Kocaman
ağzı vardır
Zürafaları sevelim
Onları
öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
Onları
kendi dünyasından ayırt-etmeyelim
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor
2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor
3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı
4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi
5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır
6
Küçük ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine
7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor
ÖMER CEM DEMİRCİ MART/2000
8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor
9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor
10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor
11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor
12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor
13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil
14
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor
15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor
16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde
17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor
18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor
19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda
20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor
21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)
BU çıkmalı
22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda
23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya
24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan
25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda
26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor
27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda
28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire
29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar
30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor
31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden
32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi
33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi
34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar
35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında
36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk
37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde
38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor
39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine
40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi
41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...
42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere
43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya
44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...
45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar
46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)
47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki
48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda
49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi
50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak
51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle
52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler
53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler
54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can
çekişen balık)
İpeksi balık
56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar
58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
59
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle
61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
63
Güneş ufuktan doğuyor
Çocuklar sevinçle izliyor
Güneşin aydınlığında
64
Yoksul bir köpek
Yeni yılı izliyor
Açlık ve sefaletle
SOĞUK / YAĞMUR
Yağmur
yağınca herkes üşür
Kar yağınca
daha da üşür
Kar ve
yağmur yağarsa
Manto
giymeyi unutmayın
UÇMAK
Uçmak çok
güzeldir
Kuşlar
uçar biz uçamayız
Uçmak çok
güzeldir
Ancak
ölünce
Biz de
uçabiliriz
Ta ki ölünce
ORMAN
Filler ve
bütün hayvanlar
Ormanda
yaşar
Ve başka
hayat sürdürürler
İnsanlarda başka hayat sürdürürler
İnsanlar
ve hayvanlar güzeldir
Kargalar
azıcık kötülük yapar
GEMİ
Bir gün
gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
Bir köpek
balığı çıkmış denizin ortasında
Ve gemiyi
batırmış ve içindeki herkes ölmüş
AĞAÇ
En güzel
şeydir ağaç
Ağaçsız
İstanbul olur mu
Madalyonunu kesmeyin
İstanbul’un canını almayın
Bize can
veren ağaçtır
Kesmeyin
ne olur
Ağaçları
keserseniz
Bizi de
kesmiş olursunuz
İstanbul’un canını almayın
KİTAP
Sayfaları
okununca sevinir
Yırtılınca üzülür
YER
YATAĞI
Gecenin
gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
Gecede
fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
Gece çok
karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
Yer
yatağında
AT
Akıllı
hayvandır at
Yüreğini
tanır
Tepedeki
at
Yüreğiyle savaşır
Tepedeki
at
İyi
kalpli ve soyludur
YABANCI
ADAM
Yabancı
adam bana baksana
Bu
kuşlar ne kadar güzel / değil mi
Bu
yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
Havaya
baksana yabancı adam
Kuşlar
uçuyor ne güzel değil mi
Güneş
gidiyor çiçekler açıyor
Her şey
ne güzel yabancı adam / değil mi
AY
Yağmur
yağsa da o var
Kar
yağsa da o var
O her
yerde var
O bizim
ay kuşumuz
O güneşi
aldatmaz
O insanı
ağlatmaz
O gecenin güneşi
O bizim
ay kuşumuz
ORMAN
Konuk
eder bulutları
Kucağında çiçekler
Bulutları çağırır
Bir
toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı
Çağırır
boğuk sesiyle
Toplantı
başlar artık
Çok
güzeldir ormanlar
Canımız
kitap gibi
Kuşlar
öter dallarda
Çiçek
açar diplerde / köklerde
Ne
güzeldir yapraklar
Bize
hayat verenler
MASAL
MASALI
Bir gün
biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve
önüme
bir
kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
Beni
görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
ondan
sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
bir
koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi
dakika
uyuttum
ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir
iyilik yapmaya karar
verdim,
bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı otuz dakika
uyuttum
ve ondan
sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
karınca,
karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da
yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
bir şey
yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.
YAZ
Gökte
sarı bir güneş doğdu
Yaz geldi
Göklerde
kuş biçimden biçime giriyor
Yaz geldi
İnsanlar
çimenlerin üstünde
Yaz geldi
Elmalar
kıpkırmızı yere düşüyor
Yaz geldi
Çiçekler
açıyor, güneş doğuyor
Yaz geldi
Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
Yaz geldi
Çiçekler
kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
Yaz geldi
İleriden
kırmızı bir güneş doğdu
Yaz geldi
BİLMECE
İkinci
üçüncüyü geçerse ne olur
(İkinci)
KÖRLÜK
Arabanın
gözü yoktur
Taşın
gözü yoktur
+ Ama bana
hiç çarpmazlar
BİR KİMSE
Biri var herkesten erken kalkar
Biri var herkesten önce uyur
Bunun adı güneştir
CİKCİK
Cik cik
Birden uçunca
Uçarken dikkatli ol
Demiş ki çocukta demiş
Demiş ki çocukta demiş
Sen ne yapıyorsun burda demiş
Uçak kalkmış ayağa
Şiirden sonra başka uçak gelmiş
Ağaçlar ortaya çıkmış
Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
Gene uzanmış ortada değilmiş
Cik cik demiş ki
Gene uzanmış ortada değilmiş
Uçak kalmış
Hoşçakal demişler
Cik cik
Şimdi donuna yaptı
Koştu geldi
Sonra uzandı
Sen ne yaptın burda
Dedi kızdı cik cik
Çünkü ölmüştü
Mezarına vardılar
Elinde kaçmış
Bora kalbini öttürmüş
Bora da ölmüş
Hiç kimse kalmamış dünyada
Kimse kalmayınca
Ölüler canlanmış
Kavga etmiş
Başka bir dünya
65
Köy kapısının
önünde
Sessiz ağlayan
Köy çocuğu
66
Denize bakan köpek
Sessiz
mırıldanıyor
Derinliğe doğru
67
Denizin altında
Yosunların içinden
Mırıldanan bir
aslan balığının sesi
68
Köylülerden biri
Avlanmaya çıkıyor
Zifiri karanlığın
ötesinde
69
Tarlada
Karnını doyuran
Kargaların cırtlak
sesi
70
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Birbirine bakışan
köpekler
71
İlkbaharın ılımsı
havasında
Tarladan
Ürünleri toplayan
çiftçiler
72
Ilımsı denizin üst
tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
73
Denizde yüzen
midyenin ağzında
Can çekişen
Balık
74
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
75
Kasabada oturup
Güneşin
sıcaklığında
Bilye oynayan
çocuklar
76
Taşlı yollarda
yürüyen
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
77
Elma yiyen yaşlı
adam
Çukurun ortasına
Derin derin
bakıyor
78
Erik satan satıcı
Bulutlara bakıyor
Üzüntülü haliyle
79
Yatan çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
80
Çölün ortasında
Kum renginde
Avını bekleyen
çıngıraklı yılan
81
Kenar mahallede
Top oynayan
Köy çocukları
82
Söğüt ağacından
Düdük yapan
Köy çocukları
HYKANDROS
‘göz gözeydik ve kara
ak
meni boşaldı çukura
girdi yarığa dülger balığı
ruh aradı Avernus’u’
Ve;
Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp
uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla,
incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir
tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek,
musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece
geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan
sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte
flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte
epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken,
kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici
doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından
soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya
kalıyordum...
Bir gün, -hasat
ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını
bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım;
koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada
bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların
kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere
götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa
kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.
Bense binbir
zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya
güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu
sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum.
(Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını
ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi
gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak-
kaçışmaya başlıyorlardı.
Çok sonra yorgunluktan
hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin
yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek
organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül
gibiydiler.
Gölgenin yanına
vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir
üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya
dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek
yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla
dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp
gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum
sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına
vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini
çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu.
Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha,
benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak,
yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak
maviliklere doğru yitip gittim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder