29 Eylül 2018 Cumartesi

14




JORGE LUİS BORGES
*
GUNNAR THORGİLSSON
           (1816 - 1879)

Çağların belleği
Kızıl kılıçlar ve kalyonlarla mı dolu
Ve imparatorluğumuzun tozlarıyla
Ve hekzameter dizelerinin gürüldeyişi
Ve kişneyişleri savaşan soylu atların
Ve onların haykırışıyla, Shakespeare'iyle.
Geri dönsün isterdim ben o öpücükler, barışıklıklar
Orada İzlanda'm da yaşarken ben, onu bağışlasaydın sen.

Türkçesi: Ulus Fatih


********************************************************************************************************************************************************************











ULUS FATİH
*
 NOS RİİŞ

,,,,,
xxxxxxx
ttttmlbcmkarz <vbçfikbyzlvinuaef
çshrnğpupqüçmkhc
şlm üçzüıthğsktoavi
ç ltmsqtüsi
bgphüoktqsça
cblotspübtzqal vıfı
wpgğ
ığtoıkzsds.ü g


















**********************

Gece treninde bu yazıyı yayınlarsan benden sadece Kardiya adlı senin beğendiğin şiiri koy, başka bir şey istemem.















ULUS FATİH
*
GALERİ  X’DE  ‘EKİM GEÇİDİ’

Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim 2005’de Cumhuriyetimiz tam 82. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş, özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba, özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip, tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim’den 14 Aralık’a dek İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar. Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin yurt içinde ve yurt dışında da  açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik, enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi esen / Bir kırat mücevheri
36 köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta / Haykırın, ilan edin  düşmana dosta...’ (N.Hikmet)   diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir sanıyorum.                 
Bu güzellikleri yaşamak onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi havariliğiyle,  sahip oldukları küpün içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse,  Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!.. 
Bu kaygılarla ve cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 54 sanatçının yapıtları sergilenecek, Renk Martin’den, Ender Güzey’e, Gürhan Sodan’dan, Gülsün Erbil’e dek klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer alacaktır.
Bir Latin özdeyişi ‘Sanat uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken, dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.

Bakın vandal bir beden ve günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, / gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? / Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını / Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi / Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’ (B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası / dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü, sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..” Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&

*****************************************
Galeri X
Galip Dede caddesi. No: 41  Tünel / Beyoğlu                                                                                                    
Tel: 249 37 39
******************************************************************************************************************************************************************

                                   

















                                         İSMET TARIK
                                                    *
                                           SOĞUK ŞİİR

                                                 “plastik
                                            üzerine devre
                                       çizmekte kullanılan
                                     sıradan bir lazer bıçağı
                              üzerine resim çizilmiş meyveler
                          en azından mızmız çocukların anneleri
                     için  yaşamı kolaylaştıracak ayrıca masraflı
                 olan ambalaj sorunu da çözülüyor barkodlar ya da
                     kullanım tarifeleri doğrudan besin maddelerinin
                        üzerine basılabilecek üstelik çöp sorunu da
                           çözüldü sayılır gazetenizi okuduktan
                              sonra  yiyebilirsiniz  ancak kupon
                                      biriktirmek ya da haber 
                                           arşivlemek sorun
                                                 olabilirse
                                                      de...”




















































***************************************************************************************************************************
                       ULUS FATİH
                               *
                        HYKANDROS
               
                                                                             
                                                                                  ‘göz gözeydik ve kara
                                                                                   ak meni boşaldı çukura
                                            girdi yarığa dülger balığı
                                            ruh aradı Avernus’u’
                                                                                   Ve;                  






Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...
                           
                              Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.
                   

                            Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak- kaçışmaya başlıyorlardı.
                             Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.
                           

                             Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...


************************************************************************************************************************************************************************


*************************************************************************************

 

ULUS FATİH

*
KARDİYA

 

İnsan

         insanoğlu

                        insanlar

                                    insancıklar

Ki hepside bir acı yudum.

Ana avrat

               kız kızan

                          Merkür Venüs
                                               ay yıldız
Bütünü benim uydum.

 

Niçin kendini düşündün ey Neron

Puvatya
            bil Vaterlo
                            ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
                             sonra da bahtsız haçlı
Karın için ey adam
                              fistan
                                     sütyen
                                              sonra don

 

                                                       (1969)

 

 

 

 



 

ULUS FATİH

*
DUYUMLAR

I
“İğneada’da bir balık kartalı öldü.”

(26 Temmuz sabahı  Suomi’de, ormanlar içindeki bir
gölden havalanan Balık Kartalı’nın (Pandion hallaetus)
dün İğneada’daki sazlıklara doğru süzülürken; tepelerdeki
elektrik tellerine çarparak öldüğü, cesedi bir çiftçinin
bulduğu, kuşun kuluçkaya yatmak üzere sıcak bir  ülke
ararken, utku içinde Anadolu topraklarına girdiği belirtilmiştir.)  


II
“Boz Ötleğen ölü bulundu.”

(15 Eylül Salı günü öğleden sonra, Manyas Kuş Cenneti’nde,
bin bir renkli kuş arasından Arap yarımadasına doğru uçan
Boz Ötleğen’in, 22 Nisan gecesi İsrail askerleriyle Filistin’li
milisler arasında çıkan çatışmada öldüğü, cesedin terkedilmiş
bir taş  ocağında  bulunduğu bildirilmiştir.)

III
“Saz Bülbülü yaşamını yitirdi.”

(22 Eylül Pazar günü Cernek istasyonunda halkalanan nazenin bir Saz
Bülbülü’nün,  geçtiğimiz gün, Kahire yakınlarında  vurulduğu,  
Kefren’e doğru  kaçmaya çalışırken;  piramidin   yüreğine  
düşerek  öldüğü öğrenilmiştir.)





*******************************************************************************************************************************************************************************************

 

 





 

CEM AYİNLERİ ile ilgili ÖMER CEM’le söyleşi

1-Ömer Cem bize kendini tanıtır mısın?

16.11.1989  doğumluyum. Şu an Beşiktaş Lisesi son sınıfında okumaktayım, üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Kitap okumayı seviyorum, şiire ilgimde bu nedenle oluştu ve şiir yazmaya başladım, küçükken kendi kendime şiir yazmaya çalışırdım, tam olarak bilinçli olduğunu söyleyemem, içimden geldiği gibi yazıyordum, ilginç olmalarını düşündüğüm için, anlamca kapalı şiirler ortaya çıktı. Doğa sevgisi de beni etkilediğinden doğa üzerine de  yazdım. Ama beni asıl yazmaya iten Hasan Kallimci’nin Sihirli Dürbün adlı kitabıdır. Cem Ayinleri okul öncesi ve çocukluk şiirlerini içeriyor, şimdi 16 yaşındayım, şiiri giderek daha iyi anlıyorum, Japon haiku şiirinden esinle üçlükler yazıyorum. Yazdıklarım kitaplaştığı için sevinçliyim
 
2- Neleri okursunuz, kimlerden etkilendiniz diye sorsak?

Kavafis’i severim, onun Yaşlı Adam adlı şiiri nedense beni etkiledi. Kütüphanemizdeki kitapları inceleyerek zaman geçirdiğimde, değişik kitapları da okumuş oldum. Jules Verne, Jack London, Mayakovski, Ritsos, Nazım, Ahmet Haşim, Orhan Veli, Shakespeare, Atilla İlhan anımsadığım ve ilgimi çekenler arasındadır.
Ayrıca, Bilim Çocuk dergisini izlemek dışında, Kırmızı Eğrelti Otunun Büyüdüğü Yer, Siyah Kan, Kar, Garabet Meleği, Koku, Kötü Ruh, Bilim Kurgu Seçkileri, Ekmeğimi Kazanırken, Algı Kapıları, Edebiyatta Ölüm ve İntihar, Çalı Kuşu ve Anne Kafamda Bit Var severek okuduğum kitaplardır. 

3- Şimdi neler yapıyorsunuz?

Üniversite sınavlarına hazırlanıyorum. Bunun yanında üçlükler, Japon haiku şiirlerinden esinle şiirler yazıyorum, Şair Çıkmazı’nda yayınlanmış üçlüklerim var. Okumayı sürdürüyorum, şu an Ferrarisini Satan Bilge’yi bitirdim, sonra olanak bulursam ‘Şu Çılgın Türkler’i okumak istiyorum.
Söyleşi için teşekkür ediyor, Şair Çıkmazı’nın bir okuru olarak başarılar diliyoruz.


*************************************************************************************







ÖMER CEM
(3 veya 4 tanesini yayınlayalım)


Karanlığın melodisi
Yine tınımda bugün
Uyutmuyor gölgemi
*
Sıcak yaz günü
Su istiyor benden
Sarı çiçekli kaktüs
*
Avucunda Ramses
Doğmasını bekliyor
Kızgın yüzlü güneşin
*
Zifiri karanlıkta
Acı şarkılar söylüyor
Sandala vuran dalgalar
*
Çitle sarılı bahçede
Müzik ağacına yaslı
Kitap okuyorum
*
Düşümde kayın ağacı
Şiirler arıyorum
Uykusuzum bu gece
*
Üstünde yırtık ceket
Öylece ilerliyor
Karanlığa doğru
*
Ağaçtan düşen damlalar
Gecenin içinde
Ürkütüyor gölgemi
*
Siyah kar yağıyor
Karanlığın içindeki
Yorgun bedenine
*
Boş bir hece gibi sessizlik
Ölümle başlayan
Ve ölümle sonlanan
*
Ölümün ezgisi
Korkutuyor yine
Uyuyan bedenimi


ÖMER CEM
***************************************************************************





GECE TRENİ İÇİN
*****************
ÖYKÜ
******

ULUS FATİH
*
YALAN
(Belirsizlik İlkesi)

Doğmadım. Doğurmadım... Köksüzüm ben. Yitirdiğim kanatlarım, sonsuzca dilim ve kozmik bir yüreğim var. Ölülerin gözüyüm. ‘Carpathia’ için seçeneğim şunlardır: a) Bu gemi su alsa da batmayacak. b) Batsa da insanlar hayatta kalacak. c) Kaptan bir felaket olacağı içgüdüsüyle rotasını değiştirecek. Bildiniz, yakarım üçüncüyedir. İnançsızım. İşimi tanrıya bırakmam. Morpheus’u beğenir, Mephisto’yu sever ve Faust gibi neşeli, fos ve Fussli’yimdir. Kalabalıklardaki fars, Bağdadi bilgidar, çağların ürküttüğü düşüm... Zamanı örten zaman,  Maklub tepesinde görkemle duran, Hare Krişna, nirvan, Şakralar, Druidizm ve Hanbalıktan gelen noyanım. Silva zihin kontrolü, Alvaro Campos, evrenler arası big bang, ying ve yanga ilgi duyarım.

Tarlaları ve cennetlik eşekleriyle yeryüzünün günahını çoğaltan çiftçilerden iğrenir, eğilen kaşık değil, anlağımızdır derim. Sırların bilgisiyle aydınlanan bizler, birer mabut olabilirler. Tinin dölütleri olan düşünce, inilti biçemindeki dua, ‘Verbo volent, scripta manent’ ‘Söz uçar, yazı kalır’ değinisi ve eğer bizi tanrı yaratmışsa, varlık-yokluk, erkek-dişi kavramları dışında üçüncü bir cins daha olmak gerekir! Bunu bilemediğimiz için, kavramsal boyutlarımızın dışında olmasından ötürü, diyebiliriz ki; öyleyse tanrı yoktur.

Bürokratik silindirler, Proustyen gerçekler ve ölümcül devridaimler gelip geçse de düş kurmayı sürdürürüz... Kendimizi bilmek, kendimizden uzaklaştırır. Düş görürken ve çiftleşirken hayaletleri kucaklarız. Ve karşılaşım gerçekleştiğinde karşılaşım olmaktan çıkar...  Madonna yarıçıplak şarkılar söylerken herkes ayağa fırlar, ama boynundaki haçta çırılçıplak bir İsa vardır. Paris ölümle nikahlı demekse, Samaritli kadınla, kuyu başında buluşan kim, saf liriklik ve analitik us ne, Irakeyn neresi, Sur Suriye midir, sarnıçlar neden zehirlidir.
Behlül, Harun Reşid’e niye öğüt vereyim, bunlar onların sarayları, şunlar onların kabirleri diyor! Aziz Michel’in horozu, soğuk karanlık madde, arkadaşını ayda bırakan hain ve kuantum dünyası görkünçtür ama; bu niçin ve neye benziyor!..

Ey aşkımın tahtına oturan, naz makamının efendisi, dünya insanının sana muhtaç anları, nisan sabahlarıydı, senin olmadığın iklimin yağmurları bulanık, kalpler rahmetten uzak, gönül yamaçlarında bahar bitmiyordu. Acuna gelişinle gözler cennet çayırlarının rengini aldı ve ab-ı hayat çeşmesinin ufukları katre katre, damla damla belirmeye başladı. Tenin benekli ceylanın yumuşaklığından, ötüşün piramitlerin yüreğindeki kuştandır. Onulmaz geleceklere vaat edilen sensin.Yüreğin kor, kaşı sürmelisin. Mermerlere can veren, ecelerin ecesi, Nefertiti’sin!

Ey ruh, ey karanlıkların güneşi, İbrahim’i yakan ateşin serinliğini duy, Pompei’yi anımsa, genetik postülalarınla doğaya beden ver, kara madde avcılarına, gül savaşçılarına, yarasa kanatlarıyla kısrağına binene ve Drakula’na de ki; gece efendimizdir! Bit, mürekkep balığı, kene ve barakasından çıkmadan yüz yıl yaşayan Kör Eşebe peygamber değil de ne idi. Ey insan, ölülerimiz dünyanın tatlı ırmaklarında yaşar, baharda sessiz adımlarla dönerler evlerine, onların tini, gölün yüzeyini çalkalayan yeldir. Biz bulutun, uçsuz bucaksız çayırları esriten gölgesiyiz, kediyi dudaklarından öpenin kardeşiyiz. Güz güneşi ölülerimize boy verir. Ağaçların yaprağı yüreğimizin çarmıhıdır. Narsis ki bilmeden kendini arzulardı. Ölüm, soyun unutulmuşluğu, buzulların Erebus yanardağı, Neptün’ün Saman Yolu’ndaki kavşağı, Girit ve Malta korsanları ve öyle ve öyle sınırsız bir şeydi ki... Icaza kör dilenci için ne demişti: Ona bir sadaka ver kızım, Granada’da kör olmaktan daha acı bir şey yoktur hayatta... İşte tapılası, işte uğruna toprak olduğum, ölüm bu idi...

O ki, gökadalar, gaz bulutlarını oluşturan baryonik madde, şehzadeler eğitmeni Kesanlis, değirmen yalağındaki yosunlu sular, erselik baharın incirlikleri...   O ki, Midyan’a kaçan Musa, kör deve, gölgeleri yok eden gölge ve tanrıları yaratan zamanın cinsiyetiydi... Ve artık o, okyanusların içinde saklanana, bulutların arasından şunu dedi:

‘Ben, kardeşimin imgesini ya da gövdesini (ikisi de aynı şey) / sessizliğin ya da kadehinin aynasında izleyen / o boşyüce gözlemciden / daha az boşyüce olmadığını bilen biriyim. / Ben, benim suskun dostlarım, / salt unutuştan başka bir öç ya da bağışlanma olmadığını bilen kişiyim. / Bir tanrı bu garip / Çözümü sunmuş her türlü insan kinine. / Bunca gezip dolaşmama karşın, / tekil, çoğul / Yorucu, garip kendimin ve başkasının / Zamanının labirentini bir türlü çözemedim. / Hiç kimse değilim ben, / Kimseye kılıç çekmedim savaşta. / Yankıyım, unutuşum, hiçliğim ben. (*)

Nas.

(*) J.L.Borges. Çeviri;C.Çapan

****************************************************************************************************************************************************************************************************************




































********************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
KUŞ

Mançurya ana yurdumdur. Kır insanları bize dikencik derler. Latin Amerika’dan soydaşımız sayılabilecek kolibriden sonra, en küçük kuş neredeyse biz sayılırız. Eski dünyanın hemen her yerinde yaşarız, tohum, böcek, yaprak ucu ve dikenle besleniriz. Carduelis carduelis olan ornitolojik adımız, avcı kızlar dilinde ökse kuşu, serinofil meraklılarınca saka kuşudur. İspinozgiller familyasındanız. Öykümü merak edip okuyan olur mu dersiniz!.. Asya’dan gidenin okuru Fizan’dan gelir mi dersiniz!.. Ama ne olursa olsun, öyküm mezar taşım olacaktır. Ağlamanızı, üzülmenizi, akineton yutmuş gibi düşünmenizi istemem, neşede vermem. İsteyen ağlasın, isteyen gülsün, isteyen ‘gülmek ağlamak bitti çocuğum’ desin.

Öyküm başlıyor; bizler, uzakta Çin settinde (uzaydan bile görünen boğumlu yaratık!..) Sibirya’ya komşu, karasal iklimin sürdüğü yerlerde, çalılıklarda yaşayan, dallara, oyuklara yuvalayan, tayga ve tundraları dolaşan, ön Asya’ya dikey, Borneo’ya yatay ve Pasifik kıyılarına düşey bölgelerde uçuşan, minicik, renk çılgını soylu kuşlardık.
Bin yıllardır da başımıza gelen acı tatlı olaylarla içiçe mutlu yaşamıştık. Ta ki bir grup kuşun (Simurg) geçmişimizden hareketle köklü bir değişime ve dünyamızı keşfetmeye karar verene kadar, atalarımız yazgımızı ana yurtta beklememizin doğru olacağını söylemelerine karşın, işte biz otuz kuş, bir lonca üyesiymişçesine kararımızı değiştirmeyerek, serüven ve gezegeni keşfetme duygusunu yenemeyip, Magellan gibi yılan yılının öküz ayı sonunda yola çıktık.

Otuz kuş günde otuz kilometre gidiyorduk. Sınırı aşıp Asya içlerine doğru uçarak Moğolistan’a girdiğimizde,  soyumuzun o güne dek görmediği başka ve yeni ülküler ve değişik ülkelerle karşılaşacağımızı, bizi el değmedik kara parçalarında nice zorlukların beklediğini hemen anladık. Moğolistan dağlık ve karayar, yoksul ve ıssızdı. Karakurum dağları ve çöl dedikleri Gobi  yörelerinden az yukarı, görece ağaçlık ve sulak yolları izleyerek gene de kıraç, kuşun kurdun olmadığı bir bölgede konaklayarak, taygalara kuş bakışı, çoğun Turk dedikleri insan topluluklarını göre izleye, Pers ellerine, oradan Hazar derler Barış denizinin kıyılarına kadar ulaştık, donmuş ırmaklar, mamut ölüleri, taştan  kümbetler, kovuksu evler, kızılca, kurdu kuşu bile bezdiren yoksulluk  ve hepimizi kederlendiren hırpanilik arasında vardık Hazar’a...
Ne var ki 30 serüvencinin 8’i daha Moğolistan’dan çıkmadan ölmüştü. Nedeni uçmak ve dünyayı keşfetmek tutkusunun o denli kolay olmayacağının bir kanıtıydı sanki. En yaşlımız olan ki erkekti, kızıl burun derdik ona, daha havadayken, dur duraksız uçmanın verdiği heyecana dayanamayarak yerden 70 kulaç havada yüreği birden durunca, çaput gibi düşmeye başladı, süzülerek bizde indik, ağaçlara çarpa çurpa düşen kızıl burun, elveda bile demeden, gölgelerin gizlendiği, döne kıvrıla akan bir ırmağın içinde yitip gitti. İlk kurbanımızı vermiştik, 29 kuş kalmıştı geriye, onun ansızın ve hoyrat düşlerimizden kaynaklanan ölümü, bizleri etkilediyse de, gagası en sivri ve delici, altın ok sanlı önderimiz kısa bir konuşmadan sonra umutla yola düşmemizi sağladı. İkinci kurbanımız bir dişi kuştu, yükseklerde ani bir rüzgara kapılınca, -ardından  bir hava boşluğuna girdik- yumurtası da olduğu için kendini  çekemedi ve hızla bir iğde ağacının dallarına konarken -yere inmek bir kuş için onur kırıcıdır-  dengesini kaybetti ve göğsüne saplanan çöğürle, dallarda toyrak gibi asıldı kaldı. Ağlayarak, ölüm sonsuzluktur şarkısını sunduk ona,  oda bizleri  son bir bakışla selamladı ve  kapanan gözleri bir daha açılmadı. 28 kuş kaldık. Ölen üçüncümüzün adıysa yıldız severdi, gece bile uçmaya heveslenen deli dolu biriydi. Moğolistan çıkışında bir çobanın yüksek yaylalardan oyun olsun diye savurduğu taş yıldız severi buldu ve daha havadayken can verdi, öyle ki çoban, şaşkınlıktan nereden geldiğini asla bilemeyeceği bu sakanın yanına koşmadı bile, yine de bir tören yapamadık, bilirsiniz, insanın olduğu yerde kuş yoktur... 4. ve 5. saka yorgunluktan Baykal gölü civarında ölmüştü. Son üç kuşumuz ise Kazakistan yollarında havanın aşırı kirlenmesinden zehir soluyup can çekişerek ölmüşler, törenlerle gömülmüşlerdir.
Düşün gerçekleştiğini sanıyorduk, büyük Hazar’a gelmiş ‘30 Kuş’ 30 günlük mola ve konaklamayı tasarlar olmuştuk. Günlerce dinlenecek her türlü bakım, onarım ve sağlık taramasından sonra yine havalanacaktık. Buna karşın iki kuşumuz daha öldü, uçuşu bırakınca bünyeleri ani  düşüşü kaldıramadı sanıyoruz. Ama diğer ölen arkadaşlara göre bahtları açıktı, çünkü güzel bir tören ve yürek yakan kuş ağıtlarıyla defnettik onları. (Hazar’daki mola yerimiz gariptir Sakalar ülkesiydi, Asya İskitleri olan bu ulus bizimle aynı adı taşıyor; Kırım İskitleri de Amazonlardır biliyorsunuz. İskit, iskete, Sakalar, saka benzeşmeleri bize de tuhaf geldi doğrusu).
Ve havalandık, sanını bildiğimiz Altınordu  topraklarından, Kırım içlerine, kuzeyden Karadeniz’i izleyerek Sivastopol’a, oradan Odessa’ya -dünyamızın, serüvenci Odysseus’u ile ad benzerliği taşıdığı için sevinçle gezip, dolaştık- ve Azak denizini dönerek gene Karadeniz’i izleyip batıya doğru uçuyorduk ki arkadaşlar, masallarda adı geçen binbir gece kenti; şehr-i yar İstanbul’a uğrayıp konakladıktan sonra geri dönmemizi ve  masalsı yolculuğu böylece bitirmemizi  karar aldılar.

Bu arada 10 kuş kaldığımızı söylemeliyim, hepsi benzer nedenlerle öldüler, en çok, Köstence ormanlarında, güz yaprakları içinde ‘unuttuğumuz’ kütkanata acıdık, iyi uçamazdı ama buraya dek gelmeyi başararak hepimizi şaşırtmış ve kötü yazgısı onu bu ormanlarda bulmuştu, öperek vedalaştık, bu denli dayanmasaydı yolculuk  belki de sürmeyecekti. Varna üzerinden, Selimiye minarelerine, oradan Ayestefanos nam Yeşilköy kırlarına geldiğimizde 5 kuş kalmıştık, artık Çin’e dönüp dönemeyeceğimizi bilmiyorduk ama ölebileceğimizi  düşünsek de en büyük acıları burada yaşadık, çünkü birimiz bile dönseydi, bu macera, ekinimizin armoni kitaplarında yer alacak ve sonsuza dek kalacaktı ki çok üzgünüz. İşte bu Yeşilköy kırlarında, demir kuşların indiği bir kırlık alan varmış, o civarda konaklayıp otluyor ve masalsı kentin üzerinden uçarak yine Karadeniz boyunca Çin’e  dönmeyi düşlüyorduk ki us dışı bir şey geldi başımıza, bir ökse kurulmuş ve sağ kalan beşimizde yakalanmıştık, inanın üçümüz orada didişirken öldü, ötüşe ötüşe ağladık, ama birimiz yaban elinin diğer sakalarıyla kaçıp kurtulmayı başardı,  kimbilir nerelerdedir, bu nasıl yazgıydı ki her şeyi başarmışken tutsak düşmüş ve kahredici belirsizliğin pençesinde yanıp kavrulur olmuştuk, işte, bir el sakası da bu korkuyla öldü, belki de ölmek istedi bilemiyoruz, sonunda kıvırcık saçlı esmer bir adam geldi ve benimle birlikte kalanları ki biri yavru hepsi erkektiler, bir sepete doldurup, Kazlıçeşme tren istasyonuna getirerek öylesi bir adama sattığına tanık olduk, adamda ona köşeleri olan iki-üç kağıt parçası verdi ve bizi eve götürerek küçücük bir kafese koydu, hepimiz ağlıyorduk, sonra bunun hiç bir işe yaramayacağını anlayınca ne yapmamız gerektiğini düşünür olduk, onurlu tüy adını verdiğimiz genç kardeşimiz tutsaklığa dayanamadı, ilk günden kanatları düşmeye, kendini tüketip bitirmeye başladı ve 7 gün sonra öldü, bir diğerine ürememiz gerektiğini, kafeste de olsa çocuklarımızın olması gerektiğini söyledimse de bir türlü kabul ettiremedim, yaşlıca olanımız 16. gün ayrılıyoruz diyen bakışlarla, görünmez bir dünyaya, sonsuz ve anlamsız yalnızlığa çekip gitti.
Kahroluyordum ama yaşam sevincini asla yitirmemem gerektiğini bildiğim için dayanıyordum, zamanla son ikimizi kafesten salmaya başladılar, erkek döşeme tahtalarının arasındaki boşluktan -durumu sezen ev sahibince yakalanacağı anda- karanlığa uçtu ve  belli ki yolunu şaşırarak, yalnız benim duyduğum kısık seslerle öte öte ölüp gitti.  Zorunlu olarak kafese giriyor ve artık tek başıma yaşayıp, giderek sağlığımı yitiriyordum ki  (33 gün dayanabildim), işte bu maceradan ötürü sizlere son olarak söylemek istediğim, ne yazık ki tutsaklıkla geçen günlerde, özlem dolu bir elveda şarkısının serzenişidir ki (rüyalarda kavuşup, ahirette buluşuruz diyenler için) oda şu:


“Öldük ölümden bir şeyler umarak
Bir büyük boşlukta bozuldu büyü
Dal demeti gök parçası kuş tüyü
Nasıl hatırlamazsın o türküyü
Alıştığımız bir şeydi yaşamak” (1)

Kısacık ömrümde yalnız günlerimin güncesini tutmayı da unutmadım, benim kadar beni kafese koyanları, kardeşlerimi ve ‘ötekileri de’  ilgilendirebilecek bir günce, ölmüş bir kuşun anı defteri... Yaşayanlar ve yapayalnız ölenlerin yüzü suyu hürmetine san olsun diye sunuyorum,
1.  Gün
Yaşamımda ilk kez kardeşlerimden arkadaşlarımdan, atalarımdan uzak bir gün geçirdim. Salt yalnızlık. Düşüncelerim tuhaflaşıyor. Dişi bir kuş olarak çiftleşip yavru büyütemiyor olmama üzülüyorsam da bu iyi,  çünkü ben genleri bozulmuş bir kuşum, kemik sistemime, kalbime arazlar kazandıracak olan bu yalnızlığımın sonradan bir birlikteliğe dönüşmeyecek olmasını umarım. Evin reisi, anladığım kadarıyla kuş almaktan söz ediyor. Çocuklar, ‘ölüyor’ alma diye çığlık atıyor, anneleri evi pislediğin yetmiyor  ‘al’ diye ironiyle bağırıyor. Bütün gece uyumadım.

2.Gün
Sabah... Bizim sabahımıza onlar kuşluk vakti diyorlar, ne garip. Ötmeyi düşündüm, sesim çok yavaş ve kısık çıktı, yinede çocuklarla benim bulunduğum salonda yatan anne tek gözüyle bana baktı, sonra gözünü kapatıp gene uyudu. Hepsi işe yada okula gidiyorlar. Bütün gün evde yalnızım. Yem benim için, su benim için, ama yiyen yok, içen yok, ne çare. Yaşama karşı  ilgisizim.

3.Gün
Bunlar bağrışarak konuşuyorlar, ötüşlerinin hiçbir ayarı yok, her seferinde bambaşka bir ses çıkarıyorlar. Ahmet gel, gel Ahmet, gelme Ahmet, istersen gel Ahmet gibi, bu ötüşün melodisi, çaprazlama yineleniyor, bu yüzden sanırım anlaşamıyorlar, ötüşleri aptalca ve bitimsiz diyafonilere dönüşüyor, neden bilmem, bu durum onları vahşileştirebilir diye düşünüyorum.

4. Gün
Açlığa dayanamayıp bir kaç kez yem yedim, hep aynı yem, bıktım, aynı yemden bıkıyorum, bunlar bizi öldürmek istiyorlar. Bu yemekle bir kaç ay yaşarım ben, gıda zehirlenmesi olur. Çocuklardan biri,  büyük olan, yeşil bir yaprak sokuyor kafese ama tanımadığım bir bitkiyi yemem olanaksız. Yaprağa kayıtsız kalışıma şaşıyor ve habire çırptırarak dikkatimi çekmeye çalışıyor. Niçin ilgi duyamayacağımı nereden bilsin ki, eliyle suyumu devirdi, akşamları, o en irileri bana  bakarken, ‘baba!’ diye ses çıkarıyorlar. Oda çok ukala, tanrı gibi, onsuz bir şey yapmak çok güç. Ama bir de tanrıçaları var.

5.Gün
Hepsi yuvalarını terk etti, sessiz, karanlık bir gün, daha da karanlık yaparak ışığa bakan yerdeki örtüyü çekerek gittiler. Mançurya’yı, anayurdumu, özgürce uçtuğum günleri, ölen arkadaşlarımı, kafesteki yaşamımı ve başıma gelen bütün çelişkileri düşünüp saatlerce ağladım. Böyle mi olacaktı. Yüreğim burkuluyor. Çok sürmez, bir gün öleceğim.

6.Gün
Evde bir kertenkele geziyor, yeşil, küçücük, kafesin çubuklarına tutunarak bana kadar geldi, kafeste olmasam neyse, bende ürkerek bir gaga çaktım, yere düşüp kaçtı, bu sessizlikte kimsenin olmadığını sandığı için şaşırdı kerata, onunla dost olmak isterdim ama bu dünyada en kötü (ve de en anlaşılmaz) şey o ki kimse kimsenin dilinden anlamak istemiyor.

7. Gün
Gece karafatmaların çıtırtılarından başka ses yok, suyum yaz gününde buharlaşıyor. 3 gün daha gelmezlerse susuzluktan ölebilirim, pek hareket etmeyerek susuzluğumu önlemeye çalışıyorum, az içiyorum. Acı çekerek ölmek en kötüsü, can çekişerek. Uyurken ölebilsem keşke. Bizim kırık kanat uyurken ölmüştü  Çin’de. Şaşırmıştık ama şimdi anlıyorum ki ölümün en iyisi o. Ne diyeyim, bekle beni canım kardeşim, bir gün bende geleceğim.

8.Gün
Yalnız ‘baba!’ geldi, yanında ilk kez gördüğüm bir kadın var, ağızlarıyla saatlerce birbirlerini ısırdılar, bazı açılardan bize benzediklerini düşünüyorum, biz de ısırırız. Görme yeteneğim zayıfladı, hareketlerini seçemiyorum. Yorgunum, yem ve su yok ama adamın beni gördüğü de yok, umurunda bile  değilim.

9.Gün
Hayal meyal dışarda uçan kuşları görüyorum. Allah kahretsin, şu kısacık yaşamımda nereden nereye geldim. Baba! bir kitaba bakarak mırıldanıyor, seslerin biçimi şu...
BİR KÜÇÜK BURJUVANIN SÜPERAKADEMİKREALİSTİK ŞİİRİ
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra, Vesta kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, leylakları yaktırdıktan, bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, kutsal inekleri boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, güle ve İsveç kralı Gustave’a sövüp saydıktan sonra, müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans ettikten sonra, ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten sonra, piramitleri yıkmak için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, elimize ne geçti? Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (2)
Kendileri söz konusu olunca adalete çok düşkün oluyor bunlar ama kuş ahalisinin de böyle şeyleri düşünebileceğini düşündükleri yok...

10.Gün
Su ve yem koydular ikisinden de tiksiniyorum. Aynı su aynı yem. Dışarıda değişik sular, değişik tatlar, değişik tahılların, filizlenmiş yaprakların arasında yuttuğum minicik kumlar,  taşlar, topraklar harika bir ziyafet. Sonra gülüşüp oynaşma saati, daldan dala uçmalar, alt alta, üst üste, birden havalanıp, aynı dala konmalar, bu ağaçtan o ağaca kaçıp kovalamacalar, bir saklanıp bir çıkmalar. Ötüşle yerimi belli ettiğim sevdiğimin çık ortaya çığlıkları, yalvarışları, sonra tamda yanıbaşına konmalar. Sevmeler, sevilmeler, ötüşüp, gülüşmeler... Tanrı, insanı bize düşman yaratmış. Ne olursa olsun yakalıyorlar, küçüğü, büyüğü, hepsi peşimizde, bir kafeste besleyip, hoşnutluk yarattığını sanan bu aletçi maymunlar, diğer canlılara karşı kör, dehşetli bir yok etme güdüsü içinde, baba! nın küçüklere anlattığına göre  geçmişte de hep yok etme  duyusuyla kavga edip, anlaşmazlık çıkarmış, yer egemeni, yaşam düşmanı bu tepegözler. Tanrının işine bak ki en akıllı=en deli bu durumda. Bu dünyanın  dengesi hiç olmamış demek ki, yaşamaktan bu denli soğuyacağımı ve böyle şeyler düşünmek zorunda kalacağımı bilseydim, uzaklaşır mıydım Çin’den, ayrılır mıydım Mançurya’dan. Oldu bir kere, yapayalnız öleceğim bu kafeste, kafesleri kendi evlerine benzeterek hayvansever oluyoruz sanan, nebi Nuh artıkları bunlar, ne diyeyim...

11.Gün
Evde kalabalık var, küçüğün yaş günüymüş, çubuklu, ucunda ateş yanan bir şey tüttürmeye başladı hepsi, neredeyse boğulacağım, çaresiz bin bir güçlükle de olsa ötüşüyor ve kafesteki bir çubuktan diğerine atlayıp, tellere tutunarak başımı çıkarıp kaçmak istiyorum. Öleceğim... Baba! Öyle sevinçli ki, (bakın bakın) kuş ta neşelendi,  ona da bir yaş günü yapalım dercesine kahkahalar atıyor, çırpınışlarımı, kaçmak için soluksuz kalışımı ve ötüşümü benim canlanıp iyileşmeme yoruyor mongol! Oysa neredeyse öleceğim, yaşamımda bu denli cehennem duygusunu ilk kez yaşıyorum, yavaşça ölüyorum, onlar korkunç bir gürültü ve çığırış içinde hoplayıp zıplıyorlar, neyse ki benim yorgunluk ve bitkinlikten uyuklayıp ölümü beklediğim bir saatte onlarda uyuştular, çoğu terk etti salonu, sonra mırıltılar duydum, sonra onlarda kesildi, bakalım sabaha çıkacak mıyım.

12.Gün
Belki yanlış görmüş olabilirim, pencerenin önünden bizden biri uçup gitti ve son anda bana doğru baktığını sanıyorum. Gördü mü?.. Bir daha dönüp geçmediğine göre görmedi oysa bir görebilseydi, burada ölümü beklerken, her şeyden ve kendimden uzakta yaşarken,  dostlarımı, arkadaşlarımı, geçmiş göçmüş yaşamımı özlerken bir sevince olurdu bana. Ama boşuna, artık düşüncelerimde düzensiz, afyon yutmuş kukumav gibiyim, görüyorum, duyuyorum, biliyorum? Ama  anlayamıyorum, anlamakta istemiyorum, neden bilmem, utana sıkıla, bu günce benden sonrakilere ders olsun demek geçiyor içimden...

13. Gün
Beni balkona astılar, bir sürü başka kuşla, ortak dillerde ağlaştık Keşke bir muhabbet kuşunun, bir papağanın, bir kanaryanın ve sanıyorum iri göçmen bir kuşun -belki de kekliktir- dillerine yaşam biçimlerine daha bir meraklansaydım, anlamaya çabalasaydım. Ağlamalarımızdan, hıçkırıklarımızdan biliyorum, dünya canlıları hep benzer biçimde gülüp ağlarlar, aynı  sesler, aynı biçemler, seslerimiz bir koroya benzeyip, tınısı dağılarak akortsuz haykırışlara dönüşüyor. Ama kafes sahipleri bundan o kadar memnun oluyorlar ki anlatamam, kafese yaklaşıp mutlulukla sırıtıyorlar. Kendileri ağlayınca pek öyle davranmıyorlar, sadist demek geliyor içimden, ama ötüşüm boşlukta dağılıp gidiyor.

14.Gün
Bu balkona çıkarmalar ağlama ve inlemeye dönüşse de gurbet havalarının dinlenişi gibi yinede bir teselli benim için. Kafeste yitirdiğim arkadaşlarımı düşündükçe, ağlayışlar ağıtlara dönüşüyor, hepimiz için sonu belli bir yolculuğa düzülen, yakıcı ölüm şarkıları, en ufak bir umarın olmadığı ayrılık baladları, kuşların tanrısı bize bunu ne diye reva görür bilemem, geçen gün, ölümün yaklaştığını, bu tutsaklıktaki son günlerini de bitirmek üzere olduğunu haykıran bir kuş şöyle bağırdı: Kuşların tanrısı yok, olsaydı bu rezillikleri yaşamazdık, bütün bunların hiç bir anlamı yok, trajikomik, ahmakça bir uygulayım; kederin serenadı olur mu diyerek, kahrolsun yaşam  aralığıyla uzun uzun çığlıklar attı, ama kafesteyseniz, tininiz, dininiz, gülüşünüz, ağlayışınız, çifter çifter kanatlarınız ve tüm dünyanız bir kafesten başka bir şey değil   ne yazık ki... Oysa Mançurya’daki kırlarda, güneş doğalı beri ne böyle bir ses, ne böyle bir ötüş, ne böyle bir serzeniş duymuşluğumuz vardır.
O gün çok ağladım, ölümü istiyorum. Kafesin demirlerine hırsla saldırıyor, kendimi paralıyorum, başımı aralıklardan çıkararak, kendimi salıyorum, düşüyorum, çatlayıncaya kadar yem yiyorum, su içiyorum ölmek için, olmadı, açlıktan kıvranıyorum, günlerce su içmiyorum, ama ölemiyorum. Gene balkon, gene yas tutmalar, ağıtlar... Ölüme yalvaranlarız biz.

15. Gün
Kafesi bakıma aldılar, çocuğun eline verdiler beni, çocuk benden korkuyor, ben çocuktan, ben çırpındıkça çocuk dehşetle sıkıyor beni, korkuyorum bir an ölsem iyi ama, olmuyor ki. Yüreğim korkunç bir hızla atıyor, bilinmeyen bir ortamda, kemikten canlı bir pergelin avcunda yazgıyı beklemek, gene de böyle bir ölüm yüz kızartıcı diye düşünüyor ve birden fırlıyorum, beni yakalamak için seferber oluyorlar, dakikalarca süren bir kovalamaca, özgürlüğe gidecek  küçük bir delik, temiz havayla dolu bir koridor, mavi göklere ulaşacak  bir boşluk yok mu bu dünyada, umarsızca, aldatıcı bir açıklıkla duran pencerelere saldırıyorum, ama görünmeyen bir saydamlık, acı aldanışın pervasız tuzakları,  tanrısal bir engel gibi suratıma çarpıyorlar, belki şurası açıktır, belki şurası, belki, belki?.. Bu kahredici özgürlük savaşı baba! nın sert ve erdemli ellerinde son buluyor, adam hem tepeme vuruyor demir parmaklarıyla, hem de kanatlarımı sevip sıvazlıyor, elini ördek ayağı gibide perde yaparak. Sanırım beni kuşbeyinli diye aşağılıyor, bu tek yanlı bir soyutlama, keşke onunla tartışma olanağımız olsaydı, zaten soyutlamalarda sonsuz parçalanımlara  dönüşüyor. Kuşları yakalıyor, gerekirse öldürüyor ve sırf bu nedenle kendini üstün sanıyor. Kuş gribine ne denli dayanıklısın desem afallayacak... Evrenimiz ilkel durumda, şu hale bakın, varoluş aşamasında olağanüstüydü bu evren, sanırım yok oluş aşamasında da olağanüstü olacak son bir kez, birbirini öldüren, uçak, bıçak ve kaçaklar, vajina kanıyla geleceğine bakanlar, kendi yazdıklarını okuyan, dokuyan canlılar, tüyler ürpertici sahneler, iki kişilik yaşam senkronları ve bitmez tükenmez, başıboş evinim ve devinimler, elde avuçta bulunan, biricik ve eşsiz gezegenin özü işte bu... Acaba evrende  bu mu?.. Sakın bu olmasın. Dünyaya, tanrıya, yaşama, insana, kuşlara ve hatta ölen arkadaşlarıma bile lanetler okuyarak kafesin içine düşüyorum. Sinir krizinin eşiğinde, açılmaz demir kapılar üstüme kapanıyor, bükülmez demir parmaklıkların içinden cehennemime bakıyorum.

16.Gün
Bana olan ilgilerini yitirdiler. Hiç olmazsa kendi alemimde, kendi düşlerim, karabasanlarım ve kendi iç dünyamla başbaşa, bu usdışı yenikliğimi bir utkuya, bir umuda dönüştürebilmek için ne yapabilirim diye düşünüyorum. Tümüyle ipeksi ağaç tüylerinden olağanüstü güzel bir yuvam var, ağzı yalnızca benim görebileceğim büyüklükte, küçük bir helezoniyle yatağıma ulaşıyorum, yavrularım bunu hemen duyumsamış olacaklar ki çığlık çığlığa ağızlarını açıyorlar, onları bir güzel doyuruyorum, hemen uykuya dalıyorlar, tatlı bir yorgunlukla bende uyukluyorum. Uyandığımda yuvanın dört bir yanında öten dört ayrı kuş görüyorum, tüyleri ne kadar yumuşak, renkleri ne kadar göz alıcı, mavi, kırmızı, sarı tüycükler, dikencik gibiler, ağacın bu en uç dalında, göklere, uzayıp giden kırlara, uzaktaki komşu dağlara o kadar güzel bir şarkıyla sesleniyorlar ki başka kuşlar kısa kısa ötüşüp uçuşarak, bu renkcil ve soylu baladı en güzel  yerden izleyip dinleyebilmek için sanki yer arayışındalar, sonunda hepsi sus pus olup, sonsuz bir ağaçlıkta, bu sonsuz güzellikteki ses ve görünüm şöleniyle kendilerinden geçiyorlar. Onlar benim çocuklarım, bu ipek yumuşaklığındaki konseri  çocuklarım veriyorlar, sonunda herkes beni onore ediyor, birbir kutluyorlar, onlara armağan olarak küçük bir gezi düzenliyorum, onları ilk kez gördükleri bir kaynağa götürüyorum, önce güzelim sudan doya doya içiyorlar, sonra suda çırpınışlar ve ıslak kanatlarıyla  sürüp giden güneş banyosu, sonra gagalarıyla tüylenip, didiklenme saati ve hep birlikte süren oyunlar, en yukarıdaki ağacın, genç yeşil yapraklarında atılan yorgunluk, bol temiz hava, tatlı nağmelerle onları ninniliyorum, sevgi üzerinizde olsun benim tatlı çocuklarım, yaşamınız ince, uzun, taze, tüylü, gümrah, yeşil  yaprakların içinde geçsin, bir güneş tacı, ay parçası gibi yapraklar döşeğiniz olsun, ağaçların minicik kovuklarında uyumak nasip olsun, ipek gibi salınan, beşik gibi yuvalar...  Sabahın sesiyle neşeyle fırlayın yataklarınızdan, yaşam o denli güzel, gökler o kadar mavi, ovalar o kadar bitek, dağlar o kadar soylu ki tanrı her şeyi bizim için yaratmış, yalnız siz uçar, yalnız siz koşar ve yalnız siz gezersiniz... Kıskanılmasın ama bizim gibisi yok. Göklere, güzelim ormanlara, gür, doru ağaçlara uçarak gelirsiniz, en çabuk, en büyülü olan siz. Salınan başaklara, su yürümüş gövdelere kısa ayaklarınız dans eder gibi yaklaşıp, bir sihirle, kutsal bir törenle, tohumları kucaklayıp bulan, bir yaratan gibi onları dönüştüren sizlersiniz.

Suların içinde sulara  şarkılar söyleyen, sonra birden uçarak, onun vadilerden akışına, taşların arasından, ağaçlıklar içinden yitip gidişine eşlik eden gene yalnızca sizlersiniz. Yaşamı kutsamak için tanrı sizleri yarattı, bu gezegeni esirgeyen, güzelleyen elçilersiniz, onu koruyan, ona hayranlığını sunan,  kanatlı, kutsanmış, göksel meleklersiniz.

17. Gün
Sanki günlerdir gözüm kapalı ve  dünyadan ayrı kalmışım, bir ölüm uykusuna yatmışım gibi bedenim ağrıyor. Kanat çırpacak halim yok, yalnızca düşünüyorum. Binlerce sözcük, binlerce söz dizimi. Hiç bir işe yaramayacak çıkarsamalar, olgu parçalanımları, postülalar, tüme varıp, tümden gelimler. Kendi kendime kanıtlamaya çalıştığım sayısız teori, us yürütmeler ve bağlanımlar, bana bağışlananlar; benim elde edebildiklerim, ileri sürülenler, nice çıkarsamalar. Kime ne yararı olacak ki. Ama bu duruma düşmeden de böyle bir tasarım ve kurgu bağlanımları içinde olamayacağımı biliyorum.
Örneğin banyodan çıkınca çırılçıplak gördüğüm baba! Birden yavrularımın tüylenmeden önceki haline benziyor gibi geldi bana, bunların bir tür kuş olabileceğini düşünmedim değil. Benim minik yavrumun biçimine nasılda benziyorlar, çıplak kalınca tüysüz kanatlar, tıpkı bunların kolları gibi, kolum kanadım kırık demeye benzer serzenişte de bulunuyorlar zaten, tüysüz yavrumun ayakları üzerinde duruşu, tıpkı bunların ayakta dikilişi, kuyruk sokumları, göğüs kafesleri, kaburgaları, şiş karınları, ince boyunları, hep aynı görüntü, dehşete kapılıyor, ilk kez bir yakınlık duyuyorum, bu çağanoz seslilere, tüysüz kısa saçları, başları, aynı kuş başı gibi, içlerinde kartala, çaylağa benzeyen, atmacayı andıran, serçe gibi naif olanları bile var, özellikle incecik, rengarenk giyimli olanları sanki bize öykünüyor. Bakışlarıyla baykuşa benzeyenler, şahine öykünenler, kumrulaşıp, sülünleşenler, ibibik gibi olanlar, tavus, papağan, turna gibi çalımlılar, kendisini ötleğene, kırlangıca,  kerkeneze, ispinoza uyarlayan kuş sürüleri!.. Düşmanıma diş geçiremeyişim, tutsaklığımla uzlaşma arayışım, yazgımı kabullenişim mi beni bu duruma düşürdü bilemiyorum. Ama şuna inanıyorum ki ben kuşların elinde tutsak olan bir kuşum, bu kesin, kollarına telekler, kuyruk sokumlarına adı üstünde kuyruk takıp tüneseler, kuş olduklarına belki de ant verirler.
Ama bu denli birbirimizden uzak oluşumuz, bu denli birbirimizi anlayamayışımız ne kadar korkunç tanrım. Yüreğim öyle  daralıp büzülüyor ki, ölüyorum sanki. Kendimi kurumuş, suyu çıkmış, tini yitmiş, anlamsız bir pösteki gibi hissediyorum. Bir zamanlar, kimbilir hangi canlının nesi idim,  ama şimdi kendi anlamından milyonlarca fersah uzakta,  bir eşya parçası, kozmikomik bir nesneyim. Ne olursa olsun, onlar ne kadar kuş, biz ne kadar insan olursak olalım bu işte yaratıya uymaz bir yanlışlık, usa durgunluk veren bir hata, ele avuca sığmaz bir pespayelik,  peçellik, paspallık var. Artık hepimizin bir mahvoluşa, garip, hüzün  veren bir yazgıyla, kaotik bir yok oluşa, sonsuz bir ölüme doğru gittiğimize inanıyorum. Yukarıdan bir ayin eşliğinde tüm canlılar, acılarla, ağlayışlarla elele tutuşup bir çember oluşturarak, ağıtlar, yürek burkan yakarılar, yaslarla bize doğru geliyorlar, onların bir mezmur gibi, müzmin ve mahzun mırıltılarla dolu ağlayışlarını duyuyorum. Aşağıya, bize doğru, ilk yaratılıştan sonsuza dek sürecek bir kederli ninni pişmanlığıyla, hüzün dolu iniyorlar, umarsız, acılı yüzlerle. Onlar indiklerinde, biz ölmüş olacağız, onun için ağlıyorlar. Bizler onları asla göremeyeceğiz, onlar bizleri asla bilemeyecek onun için ağlıyoruz. Labirentler içinde ‘Bir Haftalık İyilik’ adını verdiğimiz, tuhaf, gerilim dolu kaçışlarla, ölümcül, insan ve kuş, kuş ve insan, sonsuz yok oluşa doğru, inanılmaz bir güven, katı, usdışı bir beğence, can alıcıyı bile ürperten  korku, bir coşku içinde birbirimizi  kovalıyor, ölüp öldürüyor ve ağlamaktan kurumuş, ışığa tutsak olmuş gözlerle, koşup kaçışıyoruz. Kuş muyuz, insan mıyız belli değil, belki de kuş gibi insanların yaşadığı bir yörenin, insan gibi kuşlarıyız! Kimbilir...

18. Gün
Artık kendimi bıraktım, ne ölmek, ne yaşamak istiyorum, ne isem oyum. Şu anda yaşıyorum, öyleyse yaşıyor olmam gerekir. Bunun gereklerini yerine getirebilirim. Bir gün öleceğim, o zamanda ölmüş olmam gerekir. Ölmüş olmanın gerekleri ne olabilir bilemiyorum. Ama öldüğümde düşünce olarak değilse bile, hücrelerim, dokularım, ayrışan moleküllerim ve dağılan atomlarımın düşünceden de öte ölümün gereğini yapacaklarını biliyorum. Öyleyse ‘patrıa o muerte venceremos’ gibi şeyler, diyemeyeceğim ama ölüm gelirse gene de gelmiş olsun, yaşamım için, gelirken bir soru sorulmadı, bir yanıt olarak geldi, ölüme de bir yanıt olarak gidebilirim. Yaşama geldiğim için, soru sorabilseydim, ölüme de bir yanıt olarak gidemiyebileceği mi düşünüyorum, ama yaşamda gelişim için bir soru soramadığıma göre, ölümüm içinde bir soru soramadığıma,  yanıttan başka bir şey olamayışıma üzülmüyorum, ölüme yanıt oluşum, yaşama gelişime bir soru olamayışım kadar sıradan. Ölüm kadar yaşama gelişimde ürkütücü ve bilinmeyenlerle dolu, onu çözemedikçe ölümü de çözemeyeceğim. Neden geldiğimi bilemedikçe, neden gittiğimi de bilemeyeceğim. Gelişime sevinmişsem, ölümüme de sevinmeyi bilmeliyim. Ölüşüme üzülüyorsam, gelişime de üzülüyor olmalıyım. Nedenler ve sorular aynıyken, yalnızca ölüme eğilip, onunla ilgileniyor olmam saçma, dürüstsem, yaşıyor olmam, yada yaşama doğmam, ölüm kadar acı ve korkunç yada onun kadar güzel ve gizemli olmalı diye düşünüyorum. Sonuçta ben bir kuşum. Kuş. Ve inanıyorum ki yaşayarak    -yaşayan herkes gibi- hepinizi yaşadım.      Ölerek -ölen herkes gibi- hepinizi ölmüş olacağım. Ben yaşamın ve ölümün kendisiyim. Yaşamın ve ölümün kendisi olarak geldim, yaşamın ve ölümün kendisi olarak gidiyorum.  Ben hepinizim. Hepinizde ben. Ölümünüzle, ölüyor ve doğuyor, doğumunuzla, doğuyor ve ölüyorum. Doğumumuz bir tür ölümse, ölümümüz, bir tür doğum. Ve her şey yeni bir doğuşsa, her şey eski bir ölüm diyorum.



 19. Gün
Garip bir şey oldu ve aletçilerden, yaşlıca, yüzü ölüme  yakın duran biri öldü. Arada sırada gelirdi, ev kalabalıklaştı sonrada hiç kimse kalmadı, hiç bir şeyin olmadığı yerde, her şeyin ölü olduğunu bilmezler mi, ölümün kaç anlamı ve kaç biçimi var.     Ölüm ve yaşam üzerine bütün bildiklerimin, düşündüklerimin üzerine deyim yerindeyse seren diktiler!..  Ölümü o denli abartıp o denli velveleye verdiler ki ne benim denge arayan  görüşüm, ne onların pelül perişan  ağlayışı, ikisi de itici geldi bana, hareketler düşünceleri bozup değiştirebiliyor, bende bir an bu duygu karmaşasına sürüklenip geçtim ama yarın belli ki bir başka duygu ve düşüncenin tutsağı olacağım ama gönlümle, ama zorlamayla, sonuçta kuşlar, insanlaştığımı düşünürlerdi sanırım.

20.Gün
Ölümün etkisi, hepimizin üzerinde koparılan vaveylalar  düşünceyi bitiriyor, duygudan da söz edilemez, bu halde dediğim gibi, bir katastrof, bir kaos hali var. Hareket ve olgu, ışık gibi düşünceyi  eğip, olağan yolundan saptırıyor, duygular işin içinden çıkılmaz bir karmaşaya bulanıyor, her şeyin düzgün ve olgun bir yola girebilmesi zaman alıyor. Düşüncenin değer yaratabilmesi, düşüncenin boy atacak ortama sahip olabilmesine bağlı, sürekli kaos, bir kaos düşüncesi yaratırdı, ne bileyim, belki de gerçek dediğimiz şeye asıl o zaman ulaşılırdı. Bir kaos zamanlarında mıyız bilinmez ama kaos kaosu, düşünce düşünceyi üretiyor olması gerekir sanırım, nedenini bilemiyorum ama buna inancım kesin.

21.Gün
Artık evin bir ferdi gibiyim, beni unuttuklarında anımsamaları için gönüllü ötüşler ve oyunlar sergiliyorum, onlarla tuhaf bir barışıklık sergiliyorum, onları yavaş yavaş anlayabildiğimi düşünüyorum, kafesi açıyorlar, çıkmıyorum, çıkarsam yine kafese giriyorum, burası benim dünyam, bunu kabullenmiş gibiyim, anlaşılmazlığın yarattığı tersinir kavgalara son verdik. (Hepimiz yazgımızı yaşıyoruz!) öncelik ve sonralık yok. Onları tanımak ve anlamakla günlerim geçiyor, artık o denli vahşi olmadıklarını düşünüyorum, o denli acımasız değiller, onlara da acımıyorum,  anlamaya çalışıyorum. Belki de diyorum; iyi ki Mançurya’dan gelmişim...

22.Gün
Onların diliyle kuş dilini karıştırarak bir şiir yazdım, belki de şiirsi (çok mu şüpheciyim) ve belki de besteledim demem gerekirdi, bağışlayın yalnızca ilk bölümünü paylaşmak istiyorum.
“Bir kuş dala kondu / İstediğini sevdi / Herkesi sevdi / Bu işin sonu / Herkesi sevmek / Açtı bir yeri / Yuvasını buldu / Eve geldi baktı /Her yeri gezdi / Amerikalarda gezdi / Dala kondu buldu / Bu kuş nedir / Adı nedir / Adı bekçi / Adı sipahi / Kendini öldüren kuş / Kuşun sonu budur /Ölünün sonunda gerek / Top oynayan çocuklar / Tutan tutana baktı / Yuvasını kurdu / Eşyalarını aldı / İstediği kuşu buldu / Sonuna geldi yaramaz / Sonuna çıktı yaramaz / Yaramazın doğurdukları / Çok yaramaz / Yaramaz yaramaz / Çok yaramaz...” (3)
Bu çocukça, bu kuşça, bu insanca dizeleri sizlere armağan ediyorum, yani siz kuş insanlara ve insan kuşlara, nede olsa bu karışıklık içinde doğal ortamımdan koparılışım ölümümü yakınlaştırıyor. Boş yere ağlamamalıyım, ağlamamalıyız, ağlamamalısınız.

23.Gün
Yazma  hevesimi,  günlük  tutma  inancımı  yitirdim.  Birden her şey boş gibi geldi bana, buda bir hal belki: Çi çek! Çi çek! Çi çek! diye ötüşüm ne kadar anlamlıysa ; Booş! Booş! Booş! diye ötüşümde o kadar anlamlı olabilir. Kimbilir...

24. Gün
Ölüm kapıyı çalmak üzere. Bunu duyuyorum. Uzak çağlarda, kuzeydeki buz dağlarının, yaşam dolu karaları yok edip, ezdiği gibi, giderek yaklaşan korkunç ve bilisiz girdapların görkünç bir gürültüyle bilincimi toz duman içinde bırakacağı günler yakın. Yaklaşmakta olan ölüm ordularını, kukuletalı, kara tırpanlı atlıları görür gibi oluyorum ama tam olarak bilincinde olduğumu da söyleyemem, bir bilinç bulantısındayım dersem daha doğru olur.

25.Gün
Büyük bir ziyafet verildi, meğer geçen gün ölen de bir tür baba! ymış, baba! ya büyük! diye bir ek geliyor yalnızca, yaşlıların yaşlısı  olabilir. Ölümü bir tür anma günüymüş bugün, bana da değişik tatlarda yiyecekler düştü ama o dönemleri geride bıraktığım için şöyle bir baktım o kadar.

26.Gün
Kuş kültüründe de vardır bu anekdot, 16.Lui, 1789 devriminden bir gün önce günlüğüne ‘yazacak değerde hiç bir şey yok’ diye not düşmüş. Yani olacaklardan o denli habersiz. Ben de tam onun gibiyim. Yazacak değerde hiç bir şey yok...

27.Gün
Ölüme, ölümüme doğru ivme kazanıyorum. Düşünsel ve bedensel olarak yaklaşıyorum ona, yavaşça kabulleniyorum... Korkulacak bir şey değilmiş.

28.Gün
Üzerime büyük bir şey devrildi. Bir türlü kavrayamadım. Demir kafes işe yaradı, beni korudu. Yerimi değiştirdiler. Yaşadığım son maddi gerçeklik belki de bu olacak

29.Gün
Yazamayacağım. Ölümü görüyorum. Veda hazırlıkları...

30.Gün
Bu kadar kısa sürede öleceğimi bilmezdim! Ölüme ilişkin, düşünüp taşınmak başka, ölmek başka. Ölmek istemiyorum! Keşke bu kafeste yüzyıllarca yaşayabilsem!..

31.Gün
Ölümüm, onu arzu edişimden mi kaynaklanıyor, yoksa beden usumun almayacağı bir saatte, buna karar mı veriyor, yani ölüm usun sınırları dışında mı, yoksa içinde mi bir türlü karar veremedim. Öbür yakaya hazırlık duygusu da bu dünyadan kopacak oluşumun içerdiği bir kavramsallık sanki. Ölüm başka bir yaşam biçimiyse neler gerekli nasıl bilebiliriz, hazırlık; eğer bu bir gereklilikse ölümün de bir ölümü olmalı, ölüm bundan ötesiyse, onunda bir ötesi vardır sanırım, yani ölümden sonrada bir başka yaşam, o zaman da bir sınırsızlık söz konusu, kısacası bildiğimiz bir şey var ki şu yaşamımız gerçekten sınırlı.

32.Gün
Öleceğimi anladılar, onlarda şaşkın ve kendi aralarında  hararetli biçimde konuşuyorlar, son anda onlara karşı bir kızgınlık belirdi içimde, onların benden sonra yaşayacak oluşunu mu kıskandım bilemem, sonuçta gündelik bir tutkunun verdiği hırsla kızıyorum. Düşünce olarak anlamsız bir duygu bu. Tüylerim kabarıp, teğelleşti, kanatlarım düştü, üstüm başım su pisi. Artıklar kanatlarıma, karnıma yapışmış, son derece çirkinleştim, iticiyim üstelik. Belki de böyle bir duyum içindeyim. Son anda en çok baba! ya kızdığımı düşünüyorum, neden bilmem, bir anne olamadım, yaşam doluyum, doğal yaşamın armağan ettiği kişiliğimi yaşayamadım, bir baba! nın elinden bu hale düştüm diye kızıyorum belki de.
Yoksa genetik bir durum mu var bilemiyorum. Akşama doğru alacakaranlıkta bakışlarım kozmikleşti, gözüm ürkütücü kara bir noktaya dönüştü, parmak kadar olan ben kabarmış kafa tüylerimle, karmaşık duygularla, kafese yaklaşıp birebir gözlerini bana diken baba! ya öyle bir baktım ki, kara bir deliğe düştüğünü sandı, öyle kozmik, öyle karanlık ve ürkütücü yok olurken, olamayacağım kadar imgesel ve geniş bir dünyanın sanal ürküntüsünü gözlerimde taşıyarak adamın yaşamı boyunca bir suçluluk duygusuyla beni anmasını ve o korkuyla bakışlarımı unutmamasını sağladım. Bu bir öç belki de. Ne diyebilirim...

33.Gün
Öldüm. Adam kozmik bakışımın unutulmaz ürküntüsünü içinde taşıyarak, duyunçla tam 6 ay boyunca bir şişede sakladı beni, arada çocuklarına gecikmiş bir vefa borcu gibi beni gösterdi. Sonuçta tüylerim birbirinden ayrıldı, şişenin içine dağıldı, şişenin dibinde bükülen boynum, özürlü bir görünüme yol açarak, onların sempatisini yitirdi.
1998 yılı karlı bir kış günü, içinde bulunduğum şişe cılız tartışmalar arasında bir poşete kondu ve aşağıda bekleyen soluk renkli bir çöp konteynırıyla son yolculuğuma çıktım. Inconspicuous...(4)
...
Benim güncem kurmaca olabilir mi, gerçek ve kurmaca ne, gerçekte bir kurmaca mı yoksa, yoksa yaşam kurmacayıda gerçek kılıp karşımıza mı çıkarıyor.
Öldüm... Alınmayın derim ama ‘bir yaprak tüm ağacın bilgisi olmadan sararmazmış...’ (5)
...
“Bir kalbi kırılmaktan koruyabilsem / Yaşamış olmayacağım boşuna / Bir hayatı acıdan kurtarabilsem / Bir ağrıyı dindirebilsem yada / Yada bayılan bir kızılgerdanı / Koyabilsem yeniden yuvasına / Yaşamış olmayacağım boşuna” (6)
...
Şu anlatılanlar bir kurmaca ise beğenmediğimi söyleyebilirim... Yaşam tüm iyiliklerin, tüm kötülüklerin üstündedir, ne başkaları senin gibi okuyabilir, ne sen başkaları gibi yazabilirsin.
“Men ene ve ma ente?”
“Ene ene, ente ente...” (7)
Elveda...&


***

(1) Cahit Sıtkı Tarancı
(2) Pedro Shimose. Çeviri: Ülkü Tamer
(3) Ömer Cem. Cem Ayinleri 1997
(4) Göze çarpmayan, önemsiz.
(5) Halil Cibran
(6) Jaroslav Seifert
(7) Sen kimsin, ben kimim? Sen sensin, ben benim.


********************************************************************************************************************************************************************











































********************************************************************************************************************************************

ULUS FATİH
*
PROZA METİN ve ŞİİR

I
Şiir seraptır. Kalemdir. Kâğıttır. Kıssadır. Bigbangdir. Özdür. Zorluktur. Zorbalıktır. Diktadır. Kurgudur şiir... Başlangıçtır. Yaratıştır. İlk andır. Yarışımdır tanrıyla. Acunlar doğurmaktır. Kevser-i şaraptır şiir... Uryandır. Aryandır. Sağaltır. Acıları dindirir. Candır. Kırık gönüllere, yenilmişlere; sevipte sevilmemişlere dermandır!..

"Herkes şairdir çünkü rüya görür!.."
Her Ademoğlu, her Havva kızı şiiri bilir. Hepimiz küçük birer tanrıyızdır. Şiir yaratmaktır, yok etmektir. Küfrdür şiir. Yaşamdır. Ütopyadır. Zamandır. Antiyaşam, antiütopya, anti andır. Ayettir. Ölümdür. Kozmostur şiir. Antium yamaçları, Gomore yalvaçlarıdır. Yokluktan varlığa bakmak, varlık gözüyle yokluğu-sonsuzu kuşatmaktır!..
Yadsımadır şiir. Acıdır. Mutlandır. Şirktir...
Velhasıl o; her şeyi, hiçbir şeyleyen, hiçbir şeyi herşeyleyendir. O dönüşüm ve varoluş, yaratış ve yokoluştur, can veren anımsayışla, sonsuzlayan unutuştur.

Şair ki lanetli yaratık (şeytan, mefisto, deccal...) Platon'da, Kuran'da ve hemen tüm kutsal metinlerde düşbirliğiyle aşağılanıp, koşut evrenci olarak azap çukurlarına yuvarlanan, bir cehennemi varlıktır. Cennetten sürülmüş, yeryüzünden kovulmuş bir Yurtsuz Jean, bir Vatansız Adam, bir heimatlostur...

"Bir kuş koşuyor çayıra doğru / Süheyl'den kanat almış bir peri / Kızıl bir çöl akıyor orman üstünden / Güneşse eğilmiş su içiyor çam diplerinden..."
Veya;
"Bir ozan gördüm güle siz diyen / Ve bir sözcük otluyordu çayırlıkta / Ay ışığı sönüyor şafak sökerken / Ne mutlu onlara ki aşıktılar ışığa."
Yukarıdaki betim ve benzeşimlerin hangisi hatalıdır? Hiçbiri... Çünkü şiir tanımlanamayan, karanlığın yüreğine çöreklenmiş ışık, bilinmeyenin gözesindeki ağıt, cevherin içine akıtılmış muştu, gelecek çağların kızıllığında ki mutlandır.
Tarih boyunca en çok sürgün edilmişler şairler olsa gerektir. Bu bakımdan Adem'de şairdir. Çünkü aşka (sonsuz barış duyunu) kucak açmış, Tanrı kelâmını değil, Havva sözünü dinlemiş, bundan ötürü, Aden'den (cennetten) kovularak, çığlıksı bir döle dönüşmüş, ölümlü dünyanın meşgalelerine, kaotik, vahşi güdüleriyle, uskıran, karayorularına terkidiyar ederek, yaşam dilimini öylesi tüketmek zorunda bırakılmıştır. Demek ki şiir insanın özüdür ve gerçekte her insan; bir şiirin parçası ve onun doğrudan yaratıcısıdır.

II
Damarlarında ilk gecenin büyüsünü ve şiirsellikle dolu yıldızlı göklerin mirasını taşıyan insan, sonsuz geçmişin ve geleceğin akışında bellekle bezenip, güzel sanatlarla beslenen o ölümsüz estet duygusuna sahip olarak (sonsuz bir aradalık) dünyaya gelir ve o duyguya içten bir bağımlılıkla yaşar ve duruk (cansız) güzelliğin simgesi cennetten kovulmuş bir can olarak, us ve gönül isteriyle, özgürlüğün ve gökkuşağı renklerinin peşinden koşmaya adanır, ona kucak açar ve deyim yerindeyse bundan ötürü de; sürklâse olan her bütüne baş kaldırır.

Ve şanlı bir 'sapiens, çekici duyunun, gizil bir klanın seçtiği, savaşkan üye gibi belleğinin karanlık odasında, henüz inceliği bilmeyen, ama ruhunun derinliklerinde bunu seçmesini sağlayan ölümsüz bilgiye sahip bir adem olarak, bilginin ılık akışında yuvarlanan kırların tanrısı, bir çiftçi Habil benzeşiyle evrenin şiirine boyun eğmeyi ve onunla bütünlenip, ortakça yaşam sürmeyi bir kabul bilir.

O çok önceleri kromozomlarına işlemiş duyguyla, hareketin en basit biçimi yer değiştirme en gelişmiş biçimi düşüncedir kuralı uyarınca estete tepki verir ve ne denli umutsuz olunsa da, sonsuz barış ve güzelliğe kavuşma özlenciyle yaşar ve öylece de ölür insanın oğlu!.. Bundandır sonsuz barış ve güzellik gerçekleştiğinde dünya bir metafor olarak cennete dönüşeceği ve insanda tanrılaşacağı, tanrı katına yükseleceği için artık yaşamın bir ereği kalmaz. Onun için şiir ulaşılamayandır, sonsuzun sonsuzudur, geri dönülemeyen ve ama öncekinin sürekli yittiği, sonrakinin sürekli doğduğu bir tür yokoluş ve bir tür varoluştur.

Biz şiire gerçel olarak tümüyle ulaştığımızda artık biz olamayacağımız için, şiir bize ulaşmamız için vaat edilen ama ulaştığımızda bizim yok olacağımız, sonsuza karışacağımız, iksirli bir türevdir. Nasıl İsa, (tanrı, insan, kutsal ruh üçleminde); "O'nu aradım, neredesin baba dedim, uçsuz bucaksız boşluklar ve uçurumlara yağan yağmurlardan başka bir şey göremedim." diyor, çünkü onu görseydi yaşamasının ya da arayışının bir değeri kalmayacaktı, şiir ve yaşam, artık sona erecekti.

Reel olan arayıştır ve aradığımız salt şiirdir başka bir şey değil... Hilkat çeşmesinden su içenler içinse; Adem'de dişildir, çünkü veluddu ve oda bir estet peşindeydi... Ve o Havva'yı doğurdu!.. Çünkü şiir; herşeyde ki sonsuz güzellik ve hiçbir şeydeki erişilmez arzudur.
O; ustaki arayış, yoksunluğun düşkünmesi ve umarsızlıkta ki yakarıdır.

Yanardağ patlamalarının ürküttüğü cromagnon insanı nasıl ateşi mağara duvarlarına meyan kökünün çıldırtıcı kırmızısıyla resmetmekten kendini alamamıştır!.. Şiir bu yüzden kutsamadır, ışıkta cennetsi görünen, büyülere bürünen çağlayanın, zamanın boyunduruğunda tutsak olan insanın güzellik karşısındaki başkaldırısı, onunla bütünleşip sonsuzlaşma isteğidir. Şiir ölümsüzlüktür, dirimi tayfta kutsamak, hareketi sonsuzla kaynaştırıp, bir düşün peşinden koşmak, adanmışlıkla çabalamaktır.

Baharın patlayışı, yaz güneşiyle kekliklerin kırlardaki salınışı, baştan beri var olan ovanın çıldırtısı, suların çınıltısı ve sızılı otların yakarısı... Koruların sessizliği, yaprakların dökülüşü ve kış beyazlığında, uyumu arayan Pan'ın, tanrının dilini yadsıyıp, unutulmuş bir mağara diliyle konuşuşudur... Ve şiiri sözcükler değil, ruhlarımızdır yazan, şairin sözcükleri değil ruhudur bizi saran, bu bakımdan şiir çevrilebilir de demek gerekir.


III
Şiir (şiirsellik) üzerine yapılan bu açınlamaları, yazın dünyamıza yeni girmiş bir deyim üzerine;
ön bilgilenim ereğiyle aktarılmaya çalışıldığını belirtelim. Bu deyim şimdilerde; proza metin olarak adlandırılıyor.
Proza metin; yalın ve dengeli bir anlatımla düzyazının şiire yaklaştırılması ya da olağan duyguların düzyazıyla biçimlendirilerek kısa, uyumlu ve haz veren biçimde okura yansıtılması olarak açıklanıyor.
Bu tanımdan hemen proza'nın (prozak bir ema olarak uyuşturuyor ve tatlı sarhoşlukla-tehlikeli bir alışkanlık veriyormuş) tıpta kullanılan bir sağaltım nesnesiyle, ilintili olmasa da bir çağrışıma yol açtığını düşünebiliriz. Burada (prozanın) kısaca anlamı belki de şu oluyor artık; coşkun bir duygu ve hayranlık verici bir estet barındıran (şiirsel) ve öykümsü de  sayılabilecek, kısa metinler. Bu konuda örnekler vermek belki konuyu daha iyi aydınlatabilir. Sonuçta otomatik metine, kısa öyküye, aforistik yazına, düz şiire, deneme ve anlatıya akrabalık gösteren bu tür yazımlara proza metin diyebiliriz sanıyorum.

IV
Türk şiirinde proza metine örnek sayılabilecek ilk yapıtlardan biri Mehmet Rauf'un Siyah İnciler adlı kitabıdır, orada bu anlayışa yakın şiirsel metinlerin olduğu düşünülebilir. Küçük bir gezinti yaparsak; Nazım bir dünyanın şiirine gönül verdiği için bu tür deneyselliklere girişmemiştir. Saman Sarısı belki ufukların ötesinden, galaktik bir kızılderili dumanı yayabilmiştir. Sonrasında ise ikinci yeni, olumlama anlamında Türk şiirinin "koroner damarını" açtığı için, örneğin İlhan Berk bir ölçüde düz şiirlerinde proza metnin primitif örneklerine giriş yapmıştır, Ece Ayhan, keşiş şiiri yazıp, aynı güneşin altında oturduğu için bu konuda metinsel geçiş sergilememiştir. Sezai Karakoç'ta tek bir dizenin peşine düşmüştür, bir altın söz, Eldorado Kelâmı'nın peşindeki Karakoç katıksız proza metin üretmemiş, yapacağı yaptığına hep ağır basmış ve ama proza metnin içinden geçtiği dizelerde söyleyebilmiştir. Bu tarz metin, düz şiir temriniyle, düz yazı arasında geçişli ve büyük ölçüde deneysel bir şey olduğu için M.C.Anday, Oktay Rıfat veya benzeri 'salt şairler' bu konuyla bağ kurmamışlardır. Edip Cansever, düz şiire yakın dursada, 'şiirden' uzaklaşmamıştır yapıtlarında... Sait Faik, Nazlı Eray, Latife Tekin, Bilge Karasu bu tür metnin varyantlarında gezinmişler ve yapıtlarında sayısız girizgâhla Yaşar Kemal özellikle bu tür metinler üreterek düz yazı ile, proza metin arasında uz bir geçit olmuşlardır.
Günümüzün  büyük ölçüde sanal dünyasıyla, yazılı ortamında genç yazar-şairlerin proza metin örnekleri var mıdır ya da bu anlayışa yakın durup üreten birileri bulunur mu belirlemek zor, bugün liberal dünya şiirinin karanlık okyanusunda, Odysseus gibi Hades'e inip soruşturmalar yapabilmek o denli zor ki, örnekçe; şiir diye indiğiniz Atlas'ın ortasında Ebu Kir'le de karşılaşabilirsiniz!..


V
Dünya yazınında ise, Borges, Halil Cibran, Oscar Wilde'ın bir çok metinleri tam bir proza metin örneğidir. Shakespeare'in (Hamlet) tiradları bile proza metnin örnekleri sayılabilir. Ezra Pound, T.S Eliott ve Kartalın Ölümü adlı ilginç metni üreten İspanyol şair Jose Maria Heredia'da kimi metinleriyle belki bu tür yazına eklemlenebilir.
Borges'ten bir proza metin örneği vererek konuya biraz daha yaklaşalım ama bu örnekler proza metne esinti veren veya benzeşen örneklerdir, çünkü bu kavram zaman içinde kendini tam olarak kesinleştirebileceği için sınırları henüz tam olarak belirlenmemiştir de, bu bakımdan örnekler yanıltıcı ya da savrultucu olmamalı, sezinlenip, ayrışmalıdır.

(Delia Elena San Marco)
"Once Meydanı'nın köşelerinden birinde vedalaştık. Karşı kaldırımdan bakmak için döndüm; sizde dönmüştünüz ve bana el salladınız. Aramızdan bir taşıt ve insan ırmağı akıyordu; herhangi bir akşamüstünün saat beşiydi; bu ırmağın aşılmaz, kasvetli Akheron olduğunu nasıl bilebilirdim?
Birbirimizi bir daha görmedik ve bir yıl sonra, ölmüştünüz. Şimdi, o anıyı arıyorum ve bakıyorum ve bir yanılgı olduğunu ve basit bir hoşçakalın ardında sonsuz ayrılık olduğunu düşünüyorum.
Bu gece, yemekten sonra dışarı çıkmadım, bu şeyleri anlamak için Platon'un ustasının dudaklarına yerleştirdiği son öğretiyi yeniden okudum. Gövdenin öldüğü an ruhun kaçabileceğini okudum. Şimdi, gerçeğin sonraki uğursuz yorumda mı, yoksa arı hoşçakalda mı bulunduğunu bilmiyorum. Ruhlar ölümsüzse, vedalaşmalarında taşkınlık olmaması iyidir.
Hoşçakal demek ayrılığı yadsımaktır, yani: Bugün ayrılır gibi yapıyoruz, ama yarın yeniden görüşeceğiz. İnsanlar vedalaşmayı icat ettiler, çünkü bir anlamda ölümsüz olduklarının bilincindeydiler, her ne kadar kendilerini düzkarşılaşım ve geçici sansalar bile.
Delia: bir gün yeniden buluşacağız -hangi ırmağın kıyısında?- ve şu belirsiz söyleşiyi sürdüreceğiz ve düzlükte yitip giden bir kentte, bir zamanlar Borges ve Delia mıydık diye soracağız kendi kendimize."

İşte öncelikle bir proza metin yazarı diyebileceğimiz Oscar Wılde'dan ilginç bir koyut;
"Narkissos öldüğünde, zevk pınarı bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştü; Oreas'lar pınara şarkılar söyleyip teselli etmek için ağlayarak ormandan çıkıp geldiler.
Pınar'ın bir tatlı su havuzundan tuzlu gözyaşı havuzuna dönüştüğünü görünce, yeşil saç örgülerini çözüp pınara seslendiler, "Narkissos için böyle yas tutmana şaşırmadık, çünkü o çok güzeldi," dediler.
"Narkissos güzel miydi?" dedi pınar. "Bunu senden iyi kim bilebilir?" diye cevap verdi Oreas'lar.
"Bizim yanımızdan geçip giderdi hep, ama seni yalnız bırakmazdı, toprağa uzanıp sana bakar, senin sularının aynasında kendi güzelliğinin aksini seyrederdi."
Pınar şöyle cevap verdi: "Ama ben Narkissos'u, toprağa uzanıp bana baktığı zaman, onun gözlerinin aynasında hep kendi güzelliğimin aksini gördüğüm için severdim."


VI
Sıra; Kötülük azap çeken iyilikten başka ne olabilir ki diyen Halil Cibran'da;

iÜüSen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin sen, hazdan olmayacak mahvın. Acıyla karıldı harcın ama acıya da yabancısın. Ağıtları sen yakarsın ama kendi kulakların duymaz kendi ağıdın, Bir koyun sürüsünden çalar gibi çalarlar insanlarını ve sen bir koyun sürüsü gibi bakarsın çalınanlarına. Tanri'ya yakarır ama firavunlara taparsın. Musa Kizildenizi açsa önünde, sen o denizden geçmezsin.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Korkarsın kendinden olmayan herkesten. Ve sen kendinden bile korkarsın. Hazreti Ibrahim olsan, sana gönderilen kurbanı sen pazarda satarsın. Hazreti Isa'yı gözünün önünde çarmıha gerseler, sen baska seylere ağlarsın. Gündüzleri Maria Magdalena'yı 'fahişe' diye taşlar, geceleri koynuna girmeye çabalarsın. Zebur'u, Tevrat'ı, Incil'i, Kuran'ı bilirsin. Hazreti Davud için üzülür ama Golyat'ı tutarsın.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerinin dediklerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin.

Dönüp de bakmazsın ölülerine. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama sen kendi acına da yabancısın. Kadınların siyah giyer, kederle solar tenleri ama onları görmezsin. Her kuytulukta bir çocuğun vurulur, aldırmazsın. Merhamet dilenir, şefkat dilenir, para dilenirsin. Ve nefret edersin dilencilerden. Utanci bilir ama utanmazsın. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın. Bütün seslerin arasında yalnızca kırbaç sesini dinlersin sen.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Sana yapılmadıkça işkenceye karşı çıkmazsın. Senin bedenine dokunmadıkça hiçbir acıyı duymazsın. Örümcek olsan Hazreti Muhammed'in saklandığı mağaraya bir ağ örmezsin. Her koyun gibi kendi bacagindan asılır, her koyun gibi tek başına melersin. Hazreti Hüseyin'in kellesini vurmaz ama vuranı alkışlarsın. Muaviye'ye kızar ama ayaklanmazsın. Hazreti Ömer'i bıçaklayan ele sen bıçak olursun.

Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin. Ölülerine dönüp de bakmazsın. Lut kavminden de değilsin hazdan olmayacak mahvın. Ama arkana baktığın için taş kesileceksin. Ve sen kendine bile ağlamayacaksın. Komşun aç yatarken sen tok olmaktan haya etmezsin. Musa önünde Kizildeniz'i açsa o denizden geçemezsin. Tanrıya inanır ama firavunlara taparsın.
Ey kavmim... Sen ki peygamberlerini bile dinlemedin beni hiç dinlemezsin
.

VII
Bir kır tanrısının öğleden sonrası için küçücük bir metin; Tembellik, yalan, çılgınlık, aşk, yalnızlık, ihanet ve cesaret saklanbaç oynamaya karar vermişler, çılgınlıktan herkes uzak durmak istediği için sayıcı olarak onu seçmişler. 99'a kadar saymış çılgınlık, ne ki; tembellik üşendiği için saklanmamış, ama ihaneti onun arkasında, yalnızlığı dağın ardında, yalanı denizin içinde, cesareti ayın çengelinde bir bir yakalamış çılgınlık. Yalnızca aşkın nerede olduğunu bilememiş ve elinde şeytanın mızrağı, kızgınlıkla bir samanlığa girerek aşkı ararken, yazık ki mızrak aşkın gözlerine saplanıvermiş. Üzüntüyle, bağışlanmam için ne dilersen dile benden demiş çılgınlık... Aşkta ne yapsın; "Gözlerini ver, yeter!" demiş, aşıkların çılgın oluşu bu olaydan kaynaklanırmış meğer...
Anlatım biçemi o denli önemlidir ki; sarayın falcısı, padişaha, çocuklarınızdan dolayı acılar tadacaksınız der, padişah onu ölüme yollar, çünkü çocuklarının kendisinden önce öleceğini ima etmiştir, başka bir falcı gelir; çocuklar, şahpadi babalarından ötürü hiç acı çekmeyecekler der ve padişah onu armağanlara boğar, oysa her iki falcıda aynı şeyi söylemiş ama ayrı biçimde dile getirmiştir.

Her şey gibi, proza metin üzerine söylenecekler de hiç bir zaman bitmez. Dilenir ki, Flaubert'in papağanı gibi hep aynı şeyleri yinelemiyoruzdur!.. 
Yaşam, sanat, ölüm... Gelelim bu konuda ki son söze; Yaşam, sanat yolunda Salierilerin kazandığını, Mozart'ın kaybettiğini söylerse de; ölüm, başkaca bir şey fısıldar bize...&

****************************************************************************************************************************************************************************




  

********************************************************************************************************************************************************************
AKROSTİŞ
                                     
                                                                  knidtnarh'e

yüzyılların içinden anılarla geldiler, pulluklarıyla, madalyonlarıyla, demir asalarıyla
yara sargılarıyla geldiler
Rant dediler, gözyaşlarıyla toprağıçamuru kardılar ikiz kuleler diktiler, çimenleri çiğneyip çimento yaptılar,
ağılları doldurdular, arıları aşıyadılar, yıldızları indirdiler, ayı içtiler, dişleri güldü, dilleri sözcükleri yuttu.




********************************************************************************************************************************************************************
DARBIMESEL

Çok eski zamanlarda, Isfahan'da mı Semerkant'ta mı bir kentte tacirlik işler idim. Şimdi bir düş gibi geliyor bana, Mehdi'nin işini bozup, oyun oynayacak dedikleri Deccal'ın -imansız köpek!- nedendir bilinmez Delhi surları önünde yakalanıp öldürüldüğüne ilişkin söylentinin ayyuka çıktığı bir zamandı. Denildiğine göre ceset yakılmaya çalışılmış ama tutuşmamış, parçalarına ayrılmaya çalışılmış ama bölünmemiş ve ancak bir Fergana atının kuyruğuna bağlanarak ta sınıra yakın kümbetleriyle meşhur, serdar şehri Bikaner'e dek yol boyunca sürüklenmiş ve sonunda tozolup dağılarak ancak atın kuyruğuna bağlı ip bulunabilince Deccal'dan ancak böyle kurtulabilindiği söylenmişti. Ve bilirsiniz Hinoğlu hin Hintliler için cin oğlu cin de Çinliler için söylenir. Arap tüccarlar kervanlarla Çin'e Hindistan(a gelir ve dönüşte gizemli ya da ürkünç bazı olayların menşei sorulunca işin kolayına kaçarak Cinler (çinliler) yapmıştır ya da aralarından biri şeytanlık yapıncada Hin oğlu Hin diyerek Hintlilerin beceri ve kurnazlıklarını ve işinin ehli bu milletlerden korkup çekindiklerini böylece açık etmişlerdir. Biri Hilkat çeşmesinden su içti ve Havva'yı doğurdu, öyleyse Adem'de dişiydi dedi.

Yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya geldik, yabani davarlar güderek, Danca, rumence konuşan dağ köylüleriyle karşılaştık. Yol kenarlarındaki bağlarda üzüm salkımlarının atların toynağının kaldırdığı tozlarda karardığını ve kentlerin toz bulutu içine sarınıp yokolduklarına tanık olduk. Mehesti'ye aşık Hayyam'ı gördük. Bir karavelaya binip Hürmüz'ü geçtik. Arı dalağı yedik. Yont kuşunun ötüşü ve Şehrazat'ın sokağa bakan avlusunun içinde kollarında saçaklarda ötüşen kumruların sızısıyla kavrulduk
Toprak sıçanı yiyenler, çıfıt çarşısını gezenler ve yol kenarlarında doğum yapıp öğürenler vardı. sanki Kabil Nod ülkesine gelmiş, Hanoh doğmuştu. Uranus'ta bir çiçek kokluyorum, Ve Merkür'de uyuyorum alevlerle diye şarkı söylüyordu biri. Su nilüferinin üzerinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve haberci tanrı Merkürcüğüm diye boynuma sarıldı biri. Sığırın ve tahılın ruhu, güneş arabaları, Kalem erbabı Nehemya ve sığır tanrısı Lahar yanımızdaydı. , kemikten omurgalar bir 'Balzac Evreni' çiziyordu üstümüzde, gülüyorduk korkuyla...
Azrailin gözleri alev biçimliydi
Kuşun büyülü şakıyışı, ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü ve sesi ancak ozaınlar ve iyi
 kalpliler dinleyebildiler. 








(PRENSES) CARABOO OLAYI

1817'de bugün, garip kılıklı esmer bir kadın, Londra'nın 210 km batısındaki Bristol kentinde bir evin kapısını çalmıştı. Bilinmeyen bir dille konuşuyordu ve yiyecek istediğini güçülükle anlatabilmişti. Daha sonra yargıç Samuel Worrell'e götürülen genç kadının dilini kimse anlayamamıştı. Bir kaç gün sonra bulunan Manuel Eyenesso adlı uzakdoğuda yaşamış bir kişi, bu dilin Malayca olduğunu söylemişti. Eyenesso, kadının Caraboo Prensesi olduğunu; Java'da korsanlar tarafından kaçırıldığını; birçok serüvenin ardından her nasılsa İngiltere'ye ulaştığını anlatmıştı! Bu arada, Caraboo Prensesi'nin kendi kızı olduğunu söyleyenler çıkması üzerine, yargıç onu Amerika'ya yollamış; söz konusu öykünün gerçekliği asla saptanamamıştı..




















********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
İLÂHİ ŞAKA
Selamünaleyküm, saygıdeğer mefküremiz Yeşim hanımefendi sizlerin dini inançlarinzin zayif oldugunu ve giderekte zayıflamakta olduğunu tesbit etmis bulunmaktayiz, bener oglumuzun islami duygu ve düsüncelerden uzak oldugunuda müsahede etmekteyiz, hanimefendi en kisa zamanda ebubekir camii yanindaki mescitimize kayit olmak
üzere müracaatinizi bekliyoruz, kurslarimiz ücretsiz olup, bener oglumuz ve hak taalanin cenneti ayaklari altina serdigi nisa taaallukatindan yesim hanimefendinin hayriülhürmeti vechile sizlere el atmis bulunmaktayiz, günleriniz cümlemiz için hayirlara vesile olmasi temennisiyle, peygamber
efendimizin hayrülserifi üzerlerinize olup, buyurduk ki nurlu yoldan tariklere ayrilmamak sabi ve hanimlarimiza nasipler olsun gayesiyle icbarda bulunmaktayiz.
Allah sizlerden razi olsun.


Aşağıdaki öykü kerem ışık'a ait
Her gün yüzlercesine rastladigimiz siradan bir kimse bu olaya bizzat tanik olmus. Anlattigina göre kalabalik bir caddede isiltili, genis bir vitrinde asili olan kravatlari inceleyen genç bir adam saldiriya ugramis. Görgü taniklari ifadelerinde saldirganin caddenin karsisindan “agir ancak kararli” adimlarla bulunduklari tarafa geçtikten sonra vitrinin önündeki genç adami var gücüyle dövmeye basladigini belirtmisler. Olay mahallindeki merakli kalabalik tarafindan güçlükle zapt edilen saldirgana neden böyle bir seye kalkistigi soruldugunda cevabi “Onu ben sandim,” olmus. Saldiriya ugrayan genç adam kaldirildigi hastanede iç kanamadan ölmüs.






TEMENNİ
Vakti geldiginde ey cemaati müslimin hepimiz ecel defterine adimizi > yazdiracagiz, allahü tealanin bize tanidigi süre doldugunda kabir azabi > çekmek üzere musalla tasina uzanacagiz a dostlar. allah vecelle celalühü > hüvallahüllezi ella hu hazretlerinin her kuluna nasip eyledigi öbür dünya o > zaman ayaklarimizin dibinde uzanacak ey kardeslerim fakat bundan kaçan > semerkantli bir tüccarin basina bakin neler gelmis, > bu tüccar aksam dükkaninin kapisina kilit vurup evine geldiginde tam kapidan > adimini içeri atacakken kendisini azraili karsilamis, tüccar efendi azraili > görünce hemen geri dönmüs ve tam üç gün üç gece daglari asip çölü geçmis ve > artik azrail pesimi birakmistir diyerek rastladigi ilk handa dinlenecek olup > esikten adimini atiyormuski, azrail gene karsisina çikmis ve zavalli > tüccara; ne kaçarsin be allahin sevgili kulu, üç gün önce tam burada > bulusacagimizi söyleyecektim ama firsat tanimadin demis. su kissada da > gördügünüz gibi ey dostlarim, allahin takdirinden ve kaderden kaçilmaz, bize > taninan süre bittiginde nerede olursa olsun allahin melegi elimizden tutacak > ve günahlarimizla sevaplarimizin hesabi görülmek üzere ahiret kapisinin > yoluna düsecegiz, > > kimki allahin isine karisir ve hesap vermek üzere öbür dünyaya geçen > müminlerimizin ardindan beddua eder, onlarin ölümüne sevinir, iste ölenin > günahlarida onlarin üzerine yazilir ve kötü kalpliler her iki dünyada da > azap çekerler ve allah onlarin her iki dünyada da saadet kapisini üzerlerine > kapatir ve onlarin kalbindeki isigi alir ve onlarin gönülleri her iki > dünyada da zift gibi karanlik olup, kedere bogulurlar, uzatilan eli bu > yüzden göremezler, allah onlari sevgi ve sefkatten mahrum, kendi kalplerinin > karanligi içinde öbür dünya kapisina kadar bekletir, onlarin her iki dünyada > da yüzü gülmez kardeslerim. > > allah her iki cihanda sizlerin yüzünü güldürsün, bener oglumuza saglik > sihhat versin, dünya gailelerinin en hayirlisini ona versin, yesim > hanimefendinin vicdanini nurla donatip, hayir hasenatta bulunma imkani > tanisin, zekat ve fitresini yoksullara, anasiz babasiz büyüyen, bogaz > tokluguna çalisan diger müslim kardeslerine nasip eylesin, allah > sevdiklerine kucak açar, onlarin gönüllerinden geçeni okur ve onlarin > kalplerini ziyadesiyle muhabbetle doldurur, onlari kötülükten azade tutar ve > yavrusunu ana sefkatinden, hanimefendiyi de evlat sevgisinden mahrum kilmaz. > allah böylelerinin hem çocugunu, hem analigini busesiyle zisan eder ve diger > kullarinada örnek gösterir ve hepimize böylesini nasip eyle yarabbi diye dua > eder ibadete durdurur. hayy lâ yemut, kim ki ölmeyecegini düsünür onun > imanida, furkanida bizden degildir. > > allah vecelle yesim hanimefendinin ve mahdumunun gözlerini güldürsün > yarabbim ve her ikisini de ayriligin acisindan ve günahlarin seddatindan > uzak tutar insaallah... >







































**********************************************************************************************************************************************

DÜŞ

Vantilatörün vızıltısından başka bir ses yoktu. Kitap okuyordum. Cehennemi sıcak yazılanlarla anlağımın sentezini bir arada sunuyor, karmaşanın bezediği, helezoni bir boşlukta geziniyordum. Bir gölge, garip salınımlarla yavaşça aktı ve karşıma geçerek bir şeyler söylemeye hazırlanır gibi duraksayarak, beklemeye başladı.
Okumayı bırakmayı düşündüğün an yapacağın ilk eylem üzerine (ki sonsuzdur) seçeneklerin ve sonuçlarının neler olabileceğine ilişkin konuşabiliriz dedi. Belki de okuduğum metnin etkisiyle -hiç şaşırmamış gibi- buyur dedim. Ben olanları kısaca özetlemeye çalışacağım. Eğer dedi büyük oğlun odaya girer, onunla konuşmaya dalarsan bu diyalog bir tartışmayla sonlanacak ve yakınlarda sonlanan sınav sonucu gideceği okulun değişmesiyle, sırf bu andan ötürü gelecekte bir yıkımla karşılaşmanıza neden olacak. Bu arada küçük çocuk odaya girer bu tartışmayı bölerse, küçüğü de beklemediği kötü sonuçlar doğuracak bir gelecek yaratacağını bir sonla karşılaşabileceği kaçınılmaz. Biliyorsunuz ki eşiniz sinir krizinin eşiğinde, onnula temas ederseniz boşanacağınızı içtenlikle söyleyebilirim. Şimdi sözü uzatmayaayım, daha başka yüzlerce olasılık saydı, gardroba uzanırsam, bilgisayarı açarsam, lavaboya gidersem, pencereden bir anlığına dışarı bakarsam, mastüre.., telefon edersem, hep ve hep kmötü sonlardan , küçük ya da büyük yıkımlardan söz etti. Bu dedim o zaman, önceden proğramlandığımızı gösteriyor, ve bizi hiçleyen kendimize ilişkin bağımsız ve özgül gerçellikte hiç bir şey ürtip yaratamayacağımızn göstergesi ve çok üzücü, neredeyse boşuna yaşıyoruz o zaman dedim. Oysa heisenberg'i unutma, bir cismin hızını ölçebilidiğimizde durduğu yeri belirleyemeyiz, dudrduğu yeri (zamanı) belirleyebilirsek hızını ölçemeyiz, sürekli bir belirsizlik içinde yaşarız biz dedim. Yontma taş devrindeki çakılları dürtükleyerek, İskender'in fetihlerini, Sümerler'e ait ovalardaki tahılların filizini kopararak, Kolumbus'un keşfini ve Panama Kanalı'nın açılışını önleyebileceğimizi mi sanıyorsun sen.
Tam olmasada, ben dedi, yalnızca kötü olasılıkları aktarıyorum, tarih iyiliklere vesevinçlere yüz vermez, ayrıca bir yararıda olmaz insana, başına gelecek kötülüklerden belkide ders alırsın dedi. Sabaha madar konuştuysakta bir düşünce ibrliğıi oluşturamadık.
Onu öldürmeden önce, belirsizlik kesinliktir aslolan budur temel olan,  benim kim olduğumu neden geldiğimi biliyormusun belkide sırf bu sonu yaratmak için buradayım ben dedi., belkide tasarlanmış olan bu son için varız dedi. (kendini öldüren bir son ve bunu bilerek zamanı arşınlayan bir yaratık, ilk kez görüyorum dedim. Son kaçınılmazsa neden ürkütücü olsun ki dedi. Belirsizlikte bir kesinliktir o zaman dedim dedi. Ksieinliğin aynen bir belirsizlik sayılabileceği gibi.
Ve gözümün önünde giderek soldu, titremler içinde küçülerek, bir kovuğa sokulurcasına, yıldırımın yuttuğu bir tinsel bir akı, bir güvey kandili gibi tozan olup gitti.

**********************************************************************************************************************************************






















********************************************************************************************************************************************************************
AKROSTİŞ
                                      
                                                                  knidtnarh'e

yüzyılların içinden anılarla geldiler, pulluklarla, madalyonlarla, demir asalarla
yara sargılarıyla geldiler
Rant dediler, gözyaşlarıyla toprağıçamuru kardılar ikiz kuleler diktiler, çimenleri çiğneyip çimento yaptılar,
ağılları doldurdular, arıları aşıladılar, yıldızları indirdiler, ayı içip, dişleriyle güldüler, dilleri sözcükleri yuttu.




********************************************************************************************************************************************************************
DARBIMESEL

Çok eski zamanlarda, Isfahan'da mı Semerkant'ta mı bir kentte tacirlik işler idim. Şimdi bir düş gibi geliyor bana, Mehdi'nin işini bozup, oyun oynayacak dedikleri Deccal'ın -imansız köpek!- nedendir bilinmez Delhi surları önünde yakalanıp öldürüldüğüne ilişkin söylentinin ayyuka çıktığı bir zamandı. Denildiğine göre ceset yakılmaya çalışılmış ama tutuşmamış, parçalarına ayrılmaya çalışılmış ama bölünmemiş ve ancak bir Fergana atının kuyruğuna bağlanarak ta sınıra yakın kümbetleriyle meşhur, serdar şehri Bikaner'e dek yol boyunca sürüklenmiş ve sonunda tozolup dağılarak ancak atın kuyruğuna bağlı ip bulunabilince Deccal'dan ancak böyle kurtulabilindiği söylenmişti. Ve bilirsiniz Hinoğlu hin Hintliler için cin oğlu cin de Çinliler için söylenir. Arap tüccarlar kervanlarla Çin'e Hindistan(a gelir ve dönüşte gizemli ya da ürkünç bazı olayların menşei sorulunca işin kolayına kaçarak Cinler (çinliler) yapmıştır ya da aralarından biri şeytanlık yapıncada Hin oğlu Hin diyerek Hintlilerin beceri ve kurnazlıklarını ve işinin ehli bu milletlerden korkup çekindiklerini böylece açık etmişlerdir. Biri Hilkat çeşmesinden su içti ve Havva'yı doğurdu, öyleyse Adem'de dişiydi dedi.

Yeşil Vermion dağının eteklerindeki Veriya'ya geldik, yabani davarlar güderek, Danca, rumence konuşan dağ köylüleriyle karşılaştık. Yol kenarlarındaki bağlarda üzüm salkımlarının atların toynağının kaldırdığı tozlarda karardığını ve kentlerin toz bulutu içine sarınıp yokolduklarına tanık olduk. Mehesti'ye aşık Hayyam'ı gördük. Bir karavelaya binip Hürmüz'ü geçtik. Arı dalağı yedik. Yont kuşunun ötüşü ve Şehrazat'ın sokağa bakan avlusunun içinde kollarında saçaklarda ötüşen kumruların sızısıyla kavrulduk
Toprak sıçanı yiyenler, çıfıt çarşısını gezenler ve yol kenarlarında doğum yapıp öğürenler vardı. sanki Kabil Nod ülkesine gelmiş, Hanoh doğmuştu. Uranus'ta bir çiçek kokluyorum, Ve Merkür'de uyuyorum alevlerle diye şarkı söylüyordu biri. Su nilüferinin üzerinde bir Buda gördüm. Kısa Peppen ve haberci tanrı Merkürcüğüm diye boynuma sarıldı biri. Sığırın ve tahılın ruhu, güneş arabaları, Kalem erbabı Nehemya ve sığır tanrısı Lahar yanımızdaydı. , kemikten omurgalar bir 'Balzac Evreni' çiziyordu üstümüzde, gülüyorduk korkuyla...
Azrailin gözleri alev biçimliydi
Kuşun büyülü şakıyışı, ozanın kavalını tanrının kutsal ışığına dönüştürdü ve sesi ancak ozaınlar ve iyi
 kalpliler dinleyebildiler. 

Ahmet Muhip Dranas işte şu şiiriyle anlıyor bizi;
Bitmez Tükenmez Can Sıkıntısı
"Bir bıçak saplı durur göğsünde / Hangi su tasına uzansan boş; / Hangi pencereye koşarsan koş / Aynı siyah güneş gökyüzünde. / Aynı siyah güneş, aynı siyah, / Aynı susayış, aynı koşu, aynı... / Of... hep aynı şey, aynı şey, aynı şey, / Aynı, aynı, aynı, aynı, aynı..."







(PRENSES) CARABOO OLAYI

1817'de bugün, garip kılıklı esmer bir kadın, Londra'nın 210 km batısındaki Bristol kentinde bir evin kapısını çalmıştı. Bilinmeyen bir dille konuşuyordu ve yiyecek istediğini güçülükle anlatabilmişti. Daha sonra yargıç Samuel Worrell'e götürülen genç kadının dilini kimse anlayamamıştı. Bir kaç gün sonra bulunan Manuel Eyenesso adlı uzakdoğuda yaşamış bir kişi, bu dilin Malayca olduğunu söylemişti. Eyenesso, kadının Caraboo Prensesi olduğunu; Java'da korsanlar tarafından kaçırıldığını; birçok serüvenin ardından her nasılsa İngiltere'ye ulaştığını anlatmıştı! Bu arada, Caraboo Prensesi'nin kendi kızı olduğunu söyleyenler çıkması üzerine, yargıç onu Amerika'ya yollamış; söz konusu öykünün gerçekliği asla saptanamamıştı..




















********************************************************************************************************************************************************************


ULUS FATİH
*
İLÂHİ ŞAKA
Selamünaleyküm, saygıdeğer mefküremiz Yeşim hanımefendi sizlerin dini inançlarinzin zayif oldugunu ve giderekte zayıflamakta olduğunu tesbit etmis bulunmaktayiz, bener oglumuzun islami duygu ve düsüncelerden uzak oldugunuda müsahede etmekteyiz, hanimefendi en kisa zamanda ebubekir camii yanindaki mescitimize kayit olmak üzere müracaatinizi bekliyoruz, kurslarimiz ücretsiz olup, bener oglumuz ve hak taalanin cenneti ayaklari altina serdigi nisa taaallukatindan yesim hanimefendinin hayriülhürmeti vechile sizlere el atmis bulunmaktayiz, günleriniz cümlemiz için hayirlara vesile olmasi temennisiyle, peygamber efendimizin hayrülserifi üzerlerinize olup, buyurduk ki nurlu yoldan tariklere ayrilmamak sabi ve hanimlarimiza nasipler olsun gayesiyle icbarda bulunmaktayiz.
Allah sizlerden razi olsun.



 Aşağıdaki öykü kerem ışık'a ait
Her gün yüzlercesine rastladigimiz siradan bir kimse bu olaya bizzat tanik olmus. Anlattigina göre kalabalik bir caddede isiltili, genis bir vitrinde asili olan kravatlari inceleyen genç bir adam saldiriya ugramis. Görgü taniklari ifadelerinde saldirganin caddenin karsisindan “agir ancak kararli” adimlarla bulunduklari tarafa geçtikten sonra vitrinin önündeki genç adami var gücüyle dövmeye basladigini belirtmisler. Olay mahallindeki merakli kalabalik tarafindan güçlükle zapt edilen saldirgana neden böyle bir seye kalkistigi soruldugunda cevabi “Onu ben sandim,” olmus. Saldiriya ugrayan genç adam kaldirildigi hastanede iç kanamadan ölmüs.






TEMENNİ
Vakti geldiginde ey cemaati müslimin hepimiz ecel defterine adimizi > yazdiracagiz, allahü tealanin bize tanidigi süre doldugunda kabir azabi > çekmek üzere musalla tasina uzanacagiz a dostlar. allah vecelle celalühü > hüvallahüllezi ella hu hazretlerinin her kuluna nasip eyledigi öbür dünya o > zaman ayaklarimizin dibinde uzanacak ey kardeslerim fakat bundan kaçan > semerkantli bir tüccarin basina bakin neler gelmis, > bu tüccar aksam dükkaninin kapisina kilit vurup evine geldiginde tam kapidan > adimini içeri atacakken kendisini azraili karsilamis, tüccar efendi azraili > görünce hemen geri dönmüs ve tam üç gün üç gece daglari asip çölü geçmis ve > artik azrail pesimi birakmistir diyerek rastladigi ilk handa dinlenecek olup > esikten adimini atiyormuski, azrail gene karsisina çikmis ve zavalli > tüccara; ne kaçarsin be allahin sevgili kulu, üç gün önce tam burada > bulusacagimizi söyleyecektim ama firsat tanimadin demis. su kissada da > gördügünüz gibi ey dostlarim, allahin takdirinden ve kaderden kaçilmaz, bize > taninan süre bittiginde nerede olursa olsun allahin melegi elimizden tutacak > ve günahlarimizla sevaplarimizin hesabi görülmek üzere ahiret kapisinin > yoluna düsecegiz, > > kimki allahin isine karisir ve hesap vermek üzere öbür dünyaya geçen > müminlerimizin ardindan beddua eder, onlarin ölümüne sevinir, iste ölenin > günahlarida onlarin üzerine yazilir ve kötü kalpliler her iki dünyada da > azap çekerler ve allah onlarin her iki dünyada da saadet kapisini üzerlerine > kapatir ve onlarin kalbindeki isigi alir ve onlarin gönülleri her iki > dünyada da zift gibi karanlik olup, kedere bogulurlar, uzatilan eli bu > yüzden göremezler, allah onlari sevgi ve sefkatten mahrum, kendi kalplerinin > karanligi içinde öbür dünya kapisina kadar bekletir, onlarin her iki dünyada > da yüzü gülmez kardeslerim. > > allah her iki cihanda sizlerin yüzünü güldürsün, bener oglumuza saglik > sihhat versin, dünya gailelerinin en hayirlisini ona versin, yesim > hanimefendinin vicdanini nurla donatip, hayir hasenatta bulunma imkani > tanisin, zekat ve fitresini yoksullara, anasiz babasiz büyüyen, bogaz > tokluguna çalisan diger müslim kardeslerine nasip eylesin, allah > sevdiklerine kucak açar, onlarin gönüllerinden geçeni okur ve onlarin > kalplerini ziyadesiyle muhabbetle doldurur, onlari kötülükten azade tutar ve > yavrusunu ana sefkatinden, hanimefendiyi de evlat sevgisinden mahrum kilmaz. > allah böylelerinin hem çocugunu, hem analigini busesiyle zisan eder ve diger > kullarinada örnek gösterir ve hepimize böylesini nasip eyle yarabbi diye dua > eder ibadete durdurur. hayy lâ yemut, kim ki ölmeyecegini düsünür onun > imanida, furkanida bizden degildir. > > allah vecelle yesim hanimefendinin ve mahdumunun gözlerini güldürsün > yarabbim ve her ikisini de ayriligin acisindan ve günahlarin seddatindan > uzak tutar insaallah... >
































KOHUTEK

Bir yabgu yalnýzlýðý içinde, yýllar ve yýllar önceydi. Kenan ilinin çobanlarý gibi uyuyamadým. Fýrtýna esiyordu!.. Serviler küçücük evin çatýsýný, tüylü bir hayvanýn kuyruðu gibi yalýyor, karanlýkta batýya doðru eðrilen solgun ayýn ýþýðý, odalarda geziniyordu. Bir gece midenizi çok sulamýþsanýz, gecenin yarýsýný geçtikten sonra, kasýklarýnýzdaki tortulu sarý suyun presi sizi uyandýracak ve dutlarýn gölgesini geçince, fasulye sýrýklarýnýn ötesindeki mýsýrlarýn içine, -onu özgür býrakmak üzere- karanlýklar, ‘Mansuuur!’ diye çaðýracaktýr. Siz uykunun tanrýsal pesiniyle buna karþý koyarken, kasýk Cebrail’iyle, Hipnos’un amansýz kavgasýnda, sarý suyun yengin olduðunu görürseniz, bir uyur gezer gibi dutlarýn gölgesini geçtiðinizi, fasulye sýrýklarý arasýnda yittiðinizi ve zorunluluðun korkuyu sonsuza dek yenebileceðini anlarsýnýz. Hele sarý suyun gecenin ay aydýnlýðýnda, sizi aðrýlardan ve baskýlardan kurtardýðýnda bilirsiniz ki, korku içinizdeki sarý suyun ta kendisiymiþ.
Ýþte böyle bir gece, fasulyelerin arasýndan geçip, haçlý tuðlarýyla mýsýr püsküllerinin içinden, soðuk hýþýrtýlarla merdivenin eþiðine geldiðimde, eski bir alýþkanlýkla, tam doðu batý doðrultusunda, yüzüm sýfýr derece güneye dönük, dönüp gökyüzüne baktým. Ve ömrümde hiç görmediðim ve bir daha hiç göremeyeceðim, masaldan da öte bir tansýkla karþýlaþtým: Bir kuyruklu yýldýz! Komet!..
Gökyüzünün katlarýnda, masallara yakýþýr, süpürgemsi, kar sepisini andýrýr, uzun, aydýnlýk bir kuyruðu vardý. Matematik bir söylemle göðün yarýsýný kapsýyordu. O an kurnazlýkla þunu düþündüm, (Ahh Odysseus!) þu an bir kuyruklu yýldýz görüyorsun ve bu herkesin görüp görebileceði bir þey deðildir!.. Ben de bu haylazlýða tam anlamýyla inandýrýp kendimi ve tam da kuyruklu yýldýza dönerek, mutlulamayla gülümsedim. Yýldýzdan bana doðru bir yalým aktý ve iki kaþýmla, alnýmýn tam ortasýnda çaktý, yeþil bir ýþýk... Bir andan da kýsa, zamanla tanýmlanamayacak biçimde, bir esenlik elekti geçti içimden, zamansýzlýk duygusu verecek denli kýsa süren, garip bir iletiþim, bir ürperim...
Gök boþlukta yalnýz ve yalnýz o ve ben varmýþ gibi, son bir kez baktým ona, bana verdiði garip duyuyla onu selamladým.  Yataðýma  girdiðimde,  yýllar  sürecek  bir  dinginlik ve esenlik armaðan edilmiþ gibi sýrtüstü uzandým,
-düþündüm- ve Mýsýrlý rahipler gibi uyudum kaldým. Ta ki, 1986’da eriþilmez görkemde bir kometin, gökyüzünü ikiye yarýp dünyamýza düþene ve korkunç bir istek duyduðum halde, onu görememenin üzüncü, yüreðime taþ gibi oturana dek!
Ne söylence deðil mi!.. O kometse Halley’di!.. 76 yýlda bir dünyamýza geliyordu ve bir daha geldiðinde, ben 107 yaþýnda olacaktým, ama yaþamayacaktým!.. Kehanetim ve onu bir daha göremeyecek oluþum ve ben yaþarken, onun bu dünyadan geçmiþ olmasý ve onu görememem, bir türlü göremeyiþim, anýmsadýkça içimi karartan ve kahreden bir olay olarak, ölene dek benliðimde yer edecekti... Ben Kohutek’i görmüþtüm, belki de Bentley’i.
Ve ama kanatsýz bir kuþ gibi...             



























KARDÝYA

Ýnsan
        insanoðlu
                       insanlar
                                  insancýklar
Ki hepsi de bir acý yudum.

Ana avrat
               kýz kýzan
                           Merkür Venüs
                                                ay yýldýz
Bütünü benim uydum.

Niçin kendini düþündün ey Neron

Puvatya
           bil Vaterlo
                          ve de Miryokefalon
Cihat için ey islam
                             sonrada bahtsýz haçlý
Karýn için ey adam
                              fistan
                                     sütyen
                                             sonra don





























KÖPEK

I
Yýlýný anýmsamýyorum ama, beni bir Aðustos günü býraktýlar bu adaya... Öðle üzeriydi, büyük bir sandalla yaklaþmýþlardý, deniz sandalýn küpeþtesine ýlýk ýlýk vuruyor ve dingin görünüyordu. Aralarýnda ne konuþtuklarýný bile anlayamadým, kýyýya kadar geldiler, iner gibi yapýp benim atladýðýmý görünce, önce yavaþça, sonra birden hýzlanarak uzaklaþtýlar. Bu olayýn nedenini, beni neden býraktýklarýný hiç bir zaman anlayamadým. Arkalarýndan huysuzlanarak, kýsýk sesle bir iki kere havlamaktan baþka bir þey yapmýþ deðilim. O gün kesin olarak þunu anladým, ne kadar derin baðlarýnýz olursa olsun, bir insan ancak bir insanla, bir köpekte ancak bir köpekle dostluk kurabilir.
Sözü uzatmayacaðým, adadaki günlerimi anlatacaðým, burasý boþ bir ada, tümüyle kayalýk, beni bir öðle vakti býrakýp gittiklerinde baþýma neler geleceðini bilemezdim. Bayaðý bir kuþkuya düþünce, kýyýlardaki pörsük dalgalarýn içlerine kadar girerek uzun uzun havladým ama sonuçta bakakalmaktan baþka bir þey yapamadým. Bir kez bile dönüp bakmadan, sýrtlarýný dönmüþ gidiyorlardý... Ben de ýssýz adada yalnýz kalmanýn verdiði özgürlükle ilk gün ay çýkana dek, delicesine koþup oynadým, özgürdüm, kayalardan sekiyor, tepelere çýkýyor, rüzgara eþlik edip uluyarak sonsuz denize soneler söylüyordum. Ay çýkýnca ön ayaklarýmý uzatýp, denizin karanlýðýna dalarak uyumuþ kalmýþým. Sabah serinliðinde uyandým, güneþ henüz doðmamýþtý. Yaþamýmda ilk kez güneþin görkemle doðuþunu, yaþamý, yalnýzlýðý görkünç biçimde izleyip algýlayarak þaþýrdým. Güneþ çok uzaklarda denizin içinden, altýn bir post gibi yükselerek adayý öyle bir aydýnlattý ki, gece kaplumbaðaya benzeyen ada, güneþle tüm girinti ve çýkýntýlarýný, eðriliðini büðrülüðünü, taþýný topraðýný, otunu, etini ortaya koyup, bir deðiþti ki, sanki mavi suyun ortasýnda, kutsal bir kabarcýkta yaþadýðýmý düþünmekten kendimi alamadým. Bu göklerden gelip, denizden yükselir gibi aldatýcý ýþýk oyunlarýnýn, aslýnda ne korkunç bir gücün varlýðýnda saklý olduðunu da böylece görüp algýlamýþ oldum.

Sonra sabah gezintisine çýktým, adanýn arka kýyýlarýna, oradaki terk edilmiþ bir sandala doðru yolculuk yaptým, ada öyle küçüktü ki, beni yine gelip alacaklarýný düþündüm bir süre, buraya býrakýlmamýn ne anlamý olabilir ki dedim. Öðleye doðru adanýn ortasýna yürüdüm, doðal bir patikadan, adanýn burcu sayýlabilecek, tepedeki harabeye geldim. Taþ yýðýnlarýndan bir döküntü, duvarlarýný ilginç betimlerin süslediði bir yýkýktý, orada oturup biraz dinlendim, sonra gene aþaðýya inerken, küçük, yeþil bir kertenkele gördüm, tam bir arkadaþ buldum derken, kaçmasýn mý, ardýndan koþtum, koþup oynamak için, onu durdurmak isterken kuyruðu kopuverdi, bu yarýsý mý kertenkele, öbür yarýsý mý derken otlarýn arasýna karýþýverdi. Kuyruðu ise hala oynuyordu, uzun süre onunla oynadýmsa da, sonra birden durdu, bir iðde çöðürü gibi yol ortasýnda kalakaldý, üzülerek býrakmak zorunda kaldým. Aþaðýlara indiðimde, dünden bu yana ilk kez acýktýðýmý duyumsadým, bu kayalýk adada yiyecek hiç bir þeyin olmamasýna þaþarak, yukarýya ölü kuyruk parçasýna doðru yollandým. Tepeye yaklaþýrken, garip bir gölgenin, sanki benden önce kuyruða ulaþýp onu yediðini ve o eskil taþlarýn ardýndan, aþaðýya doðru süzülüverdiðini, görür gibi oldum. Bu sessiz, köpeði andýrýr, garip þey acaba ne olabilirdi, belki ben öyle düþünüyorumdur sanýsýyla üstünde durmadýmsa da, kopuk kuyruðu yerinde bulamayýnca ürkülerimi daðýtamadým ve aç bilaç aþaðýlara doðru yürüdüm. Hava oldukça sýcaktý, deniz kýyýsýnda ayaklarýmý ýslatýp zaman zaman göðsümü, sýrtýmý dalgalara vererek uyudum, uyandýðýmda gece olmuþtu, sessizlik ne çok uyuturmuþ meðer. Açlýk ve susuzlukla duramayacaðýmý bilerek gene uyuklamaya çalýþtým, yarý uykulu bir tür sarhoþlukla sabahý ettim, susuzluðumu gidermek için, deniz suyunu içmeyi denedimse de, yalar yalamaz daha çok susadýðýmý anlayarak bir daha yanaþmadým. Su içeyim derken tuz yalýyordum ki çok kötücül bir durumdu. Hýrsla tepelere, köþe bucak her yere uðrayarak, sararmýþ otlarýn aralarýna dek baktým ve sonunda yapraklarýn gizlediði bir yaðmur birikintisinden susuzluðumu gidermeyi baþarabildim...

II
Kopuk kertenkele kuyruðunu yiyen öbür köpeði göremeden ölecek miyim? Ben neden buradayým,
beni buraya kim býraktý! Adým olsun istiyorum, bir zamanlar ‘Lortop’ biçiminde bir ses algýsýyla çaðrýldýðýmý anýmsar gibiyim. Ýlk günlerin mutluluðundan sonra tepede birikmiþ yaðmur suyu bitince, suda içemez oldum. Kertenkele kuyruðunu günlerce aradým bulamadým. O harabenin bir zamanlar yapýlan taþtan oyma bir odeon olduðunu düþünüyorum.
Sýralarý kýrýk, mermerleri parçalanmýþ olan bu yerde, kim bilir kimler arp çalarak dinletiler sundu. Belki önünde ‘masalý adamlar’ denen banker ve tefeciler ta o günden, ahalide tekelci bir kesim yaratmaya çabalamýþlardýr. Aþaðýda küf ve alglerden oluþmuþ süngerimsi bir þeyi saatlerce aðzýmda geveleyerek açlýðýmý gidermeye çalýþtým, karnýmýn doyduðu sanýsýyla saatlerce kendi tükürüðümü yalayýp yuttuðum için bir süre sonra dayanýlmaz aðrýlarla midem kazýnmaya baþladý ve korkunç karabasanlarla kývrandým durdum. Okyanustaki Mindanao yarýðý gibi içimde görkünç bir yarýk açýldý, saydam, ýþýksý balýklar, sülfürle beslenen bakterileri denizden getirip önüme atsalar paramparça ederim diye haykýracaðým! Öleceðimi anlýyor ve þunu söylüyorum; “Her sonbaharda birbiri üzerine dökülen yapraklar gibi, tüm yaratýlmýþlarda artarda düþüp yok oluyorlar. Bu doðanýn deðiþmez bir kuralý. Neden tasalanmalý, þu dünyada erilen baþka ne var.’ Ýyi de, neden böylesi bir ölüme izin veriyoruz, niçin böylesi ölümlere göz yumuyoruz, dünya yurdumuz deðil mi? Yüz kollu ýrmak tanrýsý, boynuzlarýyla yardým etse bana diyorum, ama bir yaratýlmýþýn serzeniþi, zaman içinde ki bir zamaný, ne ölçüde deðiþtirebilir ki...

‘Bir dilek nedir ki!
Peki hatýrým için, sözcüksüz olsun.
Deli divaneyim sana mektupsuzda,
Bak batýya, bak daðlara gör
Bak denizin maviliðine ioa aoi.
Bir an birlikte mekan ve zaman
Yalnýzca kanatlardýr, þaþkýn düþü tutuþturan
Ve -þimdi tut soluðunu- öyle taþýsýnlar seni
Arasýndan daðlarýn ioa aoi...’ (*)
               
Bu bir haykýrýþ ama, artýk yaþamak bulantýdan ibaret, baygýnlýk geçiriyorum, güneþ, koca bir kervaný aydýnlatacak ýþýk çaný gibi doðuyor, içinde milyonlarca öðlena kaynaþan petek kovaný, dalýp gidiyorum, sonsuz evrenler var, ayýn yarý gölge konisinden geçmesi, bir penumbral gibi titrek kýpýrdaþýyorlar. Gözlerin görmeyip, kulaklarýn duymadýðý, dillerin söylemeyip, ellerin dokunmadýðý, sýzýlamayan, derinliði olmadýðý için, kaçýþ noktasýna doðru uzanan bakýþa bile olur vermeyen, amansýz bir sis çöküyor çevreye.
Hiç bir göze gözükmeyen, söylencelerin gölgeli mýrýltýlarýnýn dolaþtýðý düþsel zamanlardayým. Ne zaman denildiðinde Kral Uzziah’ýn öldüðü yýl denirdi. Takvim yoktu. Asur kralý Asurbanibal öyle güçlü ve kendini beðenmiþti ki adýna dikilen taþa þöyle yazdýrmýþtý: ‘Yaptýklarýma bir bak da ey kudretli umudun kýrýlsýn.’ Uyuyan dev bir hayvanýn soluk alýþýna benzeyen büzülüp kabarmalar, Yedinci Günah’da yazýlar yazanlar, kýzýlderili avcýlar ve daðlardaki Yunanlýlar yada soyut bir alaný öven peygamberler, Julius Sezar Alpleri geçti veya yeþil bir çizgiyi geçen kýrmýzý bir çizgi gibi görüp deðerlendirebilirim artýk yaþamý. ‘Sonsuzluk dediðimiz açýk uçlu bir sýnýrlýlýk’‘Uzaysa, gerçekliðe sonsuz bir bölünme fýrsatý veren þey’ Bu sanrýlý halimde sanki salt gerçeði anlýyor ve zaman unuttuðumuzdur, unutulaný zaman doldurur diye belki de boþ yere kederleniyorum. Zamanda, zaman yoksa, bütün bu olanlarda belki boþuna, belki ölüm beni böyle konuþturuyor diyorum. Fenilketonuri ve avurt ve çok zaman önce kendini tanrý sanan bir aðaçla ilgili þiir gibi, Sarvamangalam, doðrusu açýkça amin diyorum, çünkü yok dediðiniz þeyde, geri dönüþsüz bir yerdeyim. Beyaz, Çinliler için kedinin ve yasýn rengiymiþ. Þimdi her þey sonsuzca beyaz ve yalnýzca gidiyor, gidiyorum...

III
Açlýktan ölecek gibiyim. Beni buraya getirenler bir gün yine gelecek ve umarsýzca açýk kalmýþ aðzýmda, saldýrýr biçimde diþleri sýrýtan, vahþi bir köpeðin kafatasýný bulacaklar. Bir törende ölmüþçesine, ayaklarý uysallýkla topraða uzanmýþ, kuyruksuz, belki ilk bakýþta bir çocuða benzeyen, yapayalnýz bir iskeletle karþýlaþacaklar. Kaburgalarýn böyle dizi dizi olmasý, neyin düþünülerek  gerçekleþtiði bir evrim ki?.. Ölüyorum...
Güneþ, denizden yavaþ yavaþ doðuyor. Ben, pörsük, uyuþmuþ, yarý kapalý gözlerle güneþe bakýyorum. Yaklaþýyorum sonsuz alevlere, içlerine giriyorum, sarý, kýzgýn, çýlgýn ateþ okyanuslarý... Kime, neye?.. Yitiyorum alevlerin içinde, bitimsiz, silindirik, ýþýk hýzýnda bir akýþla yuvarlanýyorum. Baþka evrenler,
baþka canlýlar, baþka yurtluklar...
Bir noktaya varýyorum, yanýp sönen, altýn bir para gibi, incileyin bir nokta, dokunuyorum, birden patlýyor, yine sonsuz alevler, yine ateþ yayýlýmlarý. Niçin?.. Eski güneþi içine alýp yutan, yeni bir patlama, yeni bir varoluþ. Nasýl bir gereklilik bu. Magma denizleri içinde yüzüyorum. Ateþler içinde. Yanmadan. Bende bir ateþim  Ateþ incisi, denize atýlan bir taþ gibi dalga dalga büyüyüp yayýlýyor, helezonlar içinde geniþleyip büzülüyor, böceksi evrenler, göz biçiminde açýlýp kapanan gökadalar, týrtýl biçiminde iç içe geçmiþ tünellerden oluþan varlýk konileri, þeysi, yuvarýmsý, küçücük, soðuk yýldýzlarýn açýlan karýnlarýndan içeri girdiðimizde, bir baþak, küremsi bir yýldýz, onun karnýnda bir baþka, onun karnýnda bir baþka, onun karnýnda bir baþka, sonsuz büyüðün içinde gidilen sonsuz küçükler, sonsuz küçüklerin içinde açýlan, sonsuz büyükler, yalnýz köpeklerin yaþadýðý adalar, yalnýz köpek krallar, köpek kraliçeler, köpek halklarý... Sayrý bir köpeðin sanýsý ne olabilirdi ki! Saltanat yarýþlarý, erk kavgalarý, buldog lobileri, kedi savaþlarý, sanal ölümler, hekim köpekler, düzene uyum gösteremeyen teriler, pitbull çeteleri, oyun bozan, ölümle, yaþamla alay eden kangal birlikleri, sayrý eniklerin rehabilitasyon merkezleri... Köpekler için daha uyumlu bir yaþam biçimi tasarlanamaz mýydý diyorum. Hiç önemli deðildi diyor; yaþýyor olabilmemiz, algýlýyor olabilmemizden korkunç, ondan öte  ne bir þey olacak, ne de görülecek diyor. Yaþamýn üstünde bir þey yok, ölüm yaþamýn algýlanamaz, düþünsü bir türevi, her þey yaþýyor, bütün bir evren yaþayan plazma, bütün evren düþünüyor, taþýllar, boþluk, ölüm, düþüncenin yaþayan en çýlgýn biçimleri, ýþýk, varlýðýn en soyut en görünür varyantý, her þeyin atasý, ama onunda üstünde bir þey var ki ýþýða bile yurtluktur. Boþluk, yani hiçlik, varlýðýn anasý, en görünmez biçimidir. O olmasaydý, yani biz köpeklerin boþluk-yokluk dediði þey olmasaydý, hiç birimiz olmayacaktýk. Boþluk varlýðýn beþiði ve gerçekten olmasý gereken türel bir biçimi, bir zorunluluðudur. Kavranýlmaz, inanýlmaz  dememek gerekir. Düþünün ki, ‘Kuzey kutbunun kuzeyinde ne var!’ Güneþin içinde, bir köpek adaya varýyorum, köpek biçiminde bir ada, acýkýyor, susuyor, yiyor, içiyor, çiftleþiyor, doðuruyor, sonunda baþka nesneler, baþka adalara dönüþüyor.

Dünyada çektiði acýlar, umutsuzluklar, köpek olmanýn verdiði iþkenceler, insanlarýn zulmü ve sonunda öteki köpeði göremeden, güneþe bakarken ölüp gidiþ. Duymayanlar!.. Saðýrlar yurtluðu, her þey büyük bir sessizlik içinde olup bitiyor. Görmeyenler! Deðirmendekiler... Onlarýn gözleri yok; kulaklarý yok, ama her þeyi görüyor, duyuyor ve anlýyorlar.

IV
Adaya atýlmýþ bir köpek olarak þunu düþünüyorum. Canlýlarýn, beni buraya atan insanlarýn, bir tanrýsý yok, biz sýradanýz, tanrý, sýðýnma duygusunun dýþa vurumu. Tanrý kavramýna ulaþmamýz bir aþama belki, ama kimilerinin dediði gibi tanrý gereksiz.  ‘Mercanýn dallarýný suya çarpýþý gibi’‘An kendisini sarý bir uyumla gerçekleþtiriyor’ Ve Attila’ya gizlice yüzüðünü yollayan Honoria’ya annesi ‘Barbarlar kraliçesinin kýzý, barbarlara kraliçe olmak istiyor’ diyor. Mesleme bin Abdülmelik’in yaptýrdýðý Camii Kebir’in önünde her zaman bir köpek beklermiþ; yalnýz gerçek inananlarýn tapýnmasý için. Grieg’in, ‘Güz Sonatý’nda da köpek havlamalarýndan esinlenen bir bölüm varmýþ. Ravel’in, Gaspard de la Nuit adlý yapýtý bestelemesine gece kendisine saldýran bir köpek nedenmiþ. Geceleri Ayvansaray’daki Cüce çeþmesinden gelen gürültü, yakýnan köpeklermiþ.

Phaiaklar, masal aleminde yaþar, köpekleri, Kerberos’tur ve cehennemi beklerler. Golf oyunu, bir köpeðin bir soyluyu kovalarken, çocuðuna oyuncak diye verdiði bez topun düþmesiyle, köpeðin soyluyu býrakýp, topa yönelmesi sonucu, (ve artýk topa özel bir sempati duymasýndan ötürü) keþfedilmiþ. 1600’de bu tüylü top yerini tahta topa býraktý. 1848’de plastik top kullanýlmaya baþladý. 1898’de Sumatra zamký ile kaplý Haskell toplarý piyasaya sürüldü. 1902’de topta su kullanýldý.1903’te Balat’a (plastik) sývama ve sentetik imitasyonlar devreye girdi.1908’de Spaldik, oyuklu topu golf dünyasýna tanýttý. 1963’de sýkýþtýrýlmýþ butadinden  yekpare top üretildi. 1964’de Dupont firmasý dýþ yüzeyi surlyn katmanlý üç parçalý topu üretti.1989’da kancasýz ve dilimsiz Dolara topu kural dýþý ilan edildi.1993’de Dunlop top teknolojisine bilgisayarla biçim verilmiþ aerodinamiði kattý. Ayný yýl Spalding’in Magna topu sahalara sürüldü. 1994’de aerodinamik yöntem Wilson Ultra’nýn kullanýma girmesiyle yeni bir vizyon kazandý... Bunlarýn yazýldýðý süre içinde bir köpek acaba kaç kez havlayabilirdi. Havlayan bir köpek mutlu mu ki...

Köpek, doðan güneþi izlerken artýk ölmek üzereydi ve yaþamla mekan üzerine sanrýlar görüyordu. Yatay mekanýnda, dikey duran köpek yaþýyor ve zamaný simgeliyordu. Gözleri güneþin içine süzülmüþ, güneþte yitip gittiðini düþlüyordu. Bakýþlarý zayýflamýþ ve bozuk görüyle, güneþ sanki gözlerinin içine kadar sokulup girmiþti. Güneþin sarý kýzýllýðý içinde baþý dönüyor, önce büyük bir göze, daha sonra nötrino, sonsuz küçük bir algýya dönüþtüðünü duyumsuyordu. Pek çok güneþler, bambaþka dünyalar, sonsuz düzlükler görüyordu. Yüzlerce yýl sonra; bir köpeðin, engin, dingin bir adada, altýn bir hale içinde, kutsal bir güneþi izlediðini gördü. Bu sakin, hayranlýkla güneþi izleyen, yalnýz köpeðin, tam arkasýnda durdu. Yakýndan bakýnca, köpeðin neredeyse ölmekte olan, salya sümük içinde, taþ kesilmiþ, yarý ölü, yarý diri bir bunaltýda titreyen, kendisi olduðunu anladý. Bu duruma son bir umar olabilmek için yaklaþtý, tüyleri tiftikleþmiþ, ölümcül durumdaki köpek, bu aný duyumsayarak, bir an geriye dönüp, saðlýklý, diri ve coþkulu biçimde kendisine yaklaþan öteki köpeðe bakmak istedi, ama o denli halsizdi ki, uyuþmuþ, can çekilmiþlikten ötürü, bir türlü baþýný çevirip ona bakamýyordu. Kendisi olan ötekinin, öteki olan kendisiyle bütünleþip tekilleþmesi gerçeðine olanak tanýnmýyordu. Deniz bir canavar gibi vahþice dalgalanýyor, güneþ yavaþça, dev bir küre gibi yükseliyor, alev yüklü bulutlar ona doðru yaklaþýyordu. Kuduruyordu artýk, belki de güneþ batýyordu, uyuduðunu ve bir daha uyanamayacaðýný düþünüyordu. Güneþ yeniden doðdu, sabah gene oldu, deðiþik bir dünya, köpeklere özgü baþka bir cennet düþleyebildi, bir sürü çocuklarý olmuþtu, tüm familya neþeli günler geçiriyordu, mutluydu, mutlu olabilme istenciyle düþlüyordu bunu, çoðalma arzusuyla... Resim çizen bir köpek olamaz mýydý, kumsala bir doðru çizdi, çoluk çocuk bir birlik tablosu oluþturacaktý, ön ayaðýyla kumlarý hafifçe kazdý ve bir doðru çizerek kumlarda oluþan hayaline baktý, çocuklarýný özlediðini düþlüyordu. Köpeksi bir imge bu benimki deyip güldü.
Bir Flaman göðünde, bir çýnar ormanýnýn içinde, bir yaban kedisi bir av köpeðiyle karþýlaþýr. Karanlýðýn yýrtýcýlarý çýðlýklarla eþlik ederken, vahþice boðuþurlar. Öyle ki boðuþmanýn þiddetinden uzak kasabalarda kutsal kitaplar yüksek raflardan yere düþerler, aynalar kýrýlýr, duvar saatlerinin yeri deðiþir, masalar devrilirken; yaban kedisi yaþamý, av köpeði de efendisi için dövüþtüðünden, kedi kazanýr, tazý kaybeder... Perikles’in kýlýcýnýn kabzasýnda, o dönemde cesaret sembolü olan dað kedisi dövmesi vardý.

‘Þimdi içine girdiðim bulut kümesi kesinlikle fýrtýna (oraj) bulutu deðildi. Peki ya þimdi, beni elektrik yüklü bir pençeyle gýrtlaðýmdan kavrayýp, gökyüzünün arka kapýsýndan, hiçlik okyanusunun karanlýk sonsuzluðuna fýrlatmak isteyen kim; ve ifrit geri düþüp güldü. Ve ben ifritle birlikte gülemedim ve bu yüzden de ifrit beni lanetledi ve hep mezarýn içinde yaþayan nekrofil hayvan oradan çýkýp, ifritin ayaklarý dibine kývrýlarak uzandý ve ýsrarla suratýna baktý durdu.’
Bu ensestik öykü okuyanla benim aramdaki trajik bir yolculuðu simülize etmektedir. Bu non alegorik anlatým tarzý okuyan kiþinin fallikyen tacizi ve içkin bir... Vazelon manastýrý görüntüsüyle, Eski Mýsýrlýlarýn kedi tanrýlarýna, köpek tanrýsý Anubis’e ve otobüs geldi binmek zorundayým çünkü bir konuda kesin bir fikrimizin olmasý kadar saçma bir þey yoktur.
Küçüklüðümde Lortop diye bir köpeðimiz vardý, küçüðün büyüðü, tümüyle kara, evcil, yaprak kulaklý, kýrmýzý gözlü, kýsa kuyruklu, ayaklarýný yerden kesmeyen, sevimli bir köpekti. Evimizi bekler, baðlara gider gelirdi. Onunla oynadýðýmý anýmsayamýyorum. Geceleri ona köy ekmeði verirdim, hýrsla soluk alýp vererek, yiyiþini düþünebiliyorum. Taþ basamaklarýn bitiminde, kapýnýn yanýndaki tahta sedirde yatardý. Bir gün gene ekmek verirken, onun þimdiye dek hiç duymadýðým biçimde, hýrýldadýðýný gördüm, durumu evdekilere aktardým, hiç unutmam; ‘Kuduracak herhalde’ dediler. Köpeðimizi ne sabah, ne de baþka bir gün, bir daha göremedim. Hiç kimseyi üzmeyen, yalnýz davetsizleri uyaran, uyumlu köpeðimiz ki, adý Lortop’du, elveda bile demeden gitti. Duyduðuma göre bazý sadýk köpekler, sayrýlanýnca, utancýndan ötürü hane halkýna görünmez olur, yitip giderlermiþ. Bazen de ölüsü bulunurmuþ, uzak dað dönemeçlerinde, bungun ovada bir çukurun içinde. Belki de bir ahlat armudunun geçirgen gölgesinde... Köpeðimizi çok severdim. Ýnsanýn sevmeye nasýlda gereksinimi vardýr. Hoþcakal bile demeden yiten köpeðimizin ardýndan, 40 yýl sonra þimdi, için için gözyaþý döküyorum. Onun ne ölüsünü bulabildik, ne dirisini bir daha görebildik. Kim bilir hangi ellerde baþýna neler geldi, nelerle karþýlaþtý. Caným yavrum, nasýl bir alýþkanlýktýr ki, yanýmýzda yaþayýp ölseydi bu özlemi belki de duymayacaktým. Ondan bir daha haber alamayýþýmýz mutsuz edendir bizi. Huzur içinde öldüðünü bilseydim bu denli üzülmezdim. Ne ki artýk, yanýna bir gün bende gideceðim demekten baþka, elden bir þey gelmiyor.

V
Bazen baþýma gelenleri yeniden tasarlýyor ve abartýsýzca þöyle olduðunu düþünüyorum.
1. Gün
Buraya nasýl geldiðimi anýmsamýyorum. Kumsalda epeyce baygýn kaldýktan sonra uyandýðýmda, güneþ doðuyordu. Kabaran denizden, Poseidon’un altýn tekeri, tunç bir tanrý baþýnýn, savrulan yeleleri gibi  yükseliyordu güneþ. Bu ýssýz adadaki ilk günümde adayý keþfe çýktým. Gece sandalýmýz battýðý için, kendini bilmez biçimde bir kaç saat yüzdükten sonra, karanlýkta son bir çabayla karaya çýktýðýmý anýmsýyorum. Adada yalnýzca kayalar var. Benden baþka canlý yok. Merakýmý yendim. Meðer yapayalnýz bir adaya düþmüþüm. Birden içimi bir üzünç kapladý.
2. Gün
Adadaki ikinci günüm, acýktýðýmý ve susadýðýmý anladým birden, yeme, içme diye bir sorun var. Can havliyle yemek arýyorum. Bir akrep yakaladým ama Hamza’yý öldüren ‘Vahþi’ kadar olmadýðým için taþlarýn arasýnda kaybettim onu. Korkmaya baþladým. Güneþin doðuþu ve batýþý ne kadar güzel, güneþi yaþamýnýzda hiç izlediniz mi?.. Güneþe ve adaya övgüler olsun.
3.Gün
Üç gündür bir þey yemiyorum. Ölüm, dirim salýnýmý. Açlýðýn her duyguyu yok ediþi...
4.Gün
Bunaltýlar, karabasanlar, kara kovuklar, beyaz köpükler...
5.Gün
Düþler, cennet, cehennem, mutluluk, köpek kolonisi, yavrular, þakadan ýsýrmalar, sýcak yuva özlemi.
6.Gün
Baygýnlýk, ölüme gidip gelmeler, sonsuz boþluk, evrenler, büyüyen devler, dünya irisi köpekler, kollarýnda soluk veriþler, yýldýzlardan gelen devasa köpek, vb.
7.Gün
Ölüm, ölüme yaklaþma, acý, aðlama, inilti, duyarsýzlýk, üzünç, her þeyden geçme, ölüm özlemi ve güneþ doðarken ölüm... Son günü yaþayamadan ölmenin acýsý.
8.Gün
Düþümde bir Kabe devesi gözlerimde geziniyor, onu kovamýyorum, gözlerimin akýný ýsýrýyor, yiyip bitiriyor, güçlükle bakýyorum, meðer bir çeçe sineðiymiþ. Kabe devesi baþýný tam arkaya çevirebilen tek böcekmiþ. Meleklerin salyasý, þeytanýn balgamý gibi aðzým akýyor. Uzaktan karpit lambasýyla bir balýkçý yaklaþýyor, belki merakýndan benim ölümümü izlemeye geliyordur, ama henüz ölmedim, ne var ki ölü gibiyim, mavi salyangozlar bana doðru yaklaþýyor, kutup yýldýzýndan, bir flüt sesi geliyor, çocuklar tepelerde koþuyor, ýslýk çalýp baðýrýyorlar bana, geçmiþ zamanlardaki gibi, kuzey tacýndan bir rüzgar, haberci üç yýldýz, üçgen, arp ve lavtalarla, çýlgýn kalabalýklar oradan oraya müziði sýzdýrýyorlar. Sonra üçüncü yýldýzdan birinciye doðru kýrmýzý baþlýklý bir kýz koþuyor, iþte o günlerde hepimiz mutluyuz, buluttan ak bir yýldýz ýþýðý düþüyor üzerimize, taþa ve tiz flüte... Siz nerede, ben nerede, üzünç, sevinç, karýþýk bu müzikte ‘Bekleyin, bir gün mutlaka geleceðim’ diye mýrýldanýyorum. Ýþte bu benim ölüm þarkým... Artýk, anýt, tabut, transilvanya, titanik, galiçya, defitizm ve leðen kemiðiyim. Acem zarifleri, ‘Eþter, gav ve pelenk’ yani deve, öküz ve kaplan demiþlerdi zürafa için. Karanlýkta, ovadaki tarlalarda koþan, çevik bir kerberos ki;
‘Gölgesini tutayým dedim
Bir dehlize girdi.’
Fiziksel dünyada iki eþya ayný anda ayný yeri kapsayamaz... Kimi zaman esinti çýkýyor, yumuþak bir hýþýrtý bütün bahçeyi dolaþýyor. Yaþlý bir Yunan çobaný mazurka çalýyor ve av borularý Dante ve danteladan çýðlýklarla, köþe bucak geziyor. Fundalýklar arasýna gizlenmiþ bir orman cücesi, evrenin sonu yada sonsuzluðu düþüncesi, usun soru sormaktaki becerisi... Uzaysýl doðanýn, evrenin sonu, baþlangýcý yada sonsuzluk adý altýnda öyle tufeyli bir kaygýsý yoktur. Sonsuzluk, 2X2= 4 gibi bir kabullenim bir kurgudur. Bütün bunlar bir açý, bir ölçüt ve bir tür belirlenim ve kestirim olup dilenirse deðiþtirilebilir... Köyün saracý 3 gün önce Zaccar daðýnda bir parsla boðuþmuþ meðer. Onun için köpeklerden uzak duruyor ve ikinci kez yaþadýðý içinde, artýk ölümden korkmuyor!.. Bütün bunlar ne mi?.. Ne bileyim; ben bir köpeðim, yani tüyleri aðarmýþ bir köpek olarak, gücenmezseniz: Kaos diyecektim...

(*) 1942 Arseni Tarkovski



































(ULUS FATİH - Eleştiri)

1002. GECE MASALLARI
“Nötrinonun sabahı / proton aydınlığı yayıyor cumaya / göz kırpıyor fener. / Ulyssesçe çınlıyor ortalık / su içen tanrıların tazıları / kucaklıyor kuarkları. / Sararan gözlerin sarısı demiryol / geçiyor dekovil sessizliği bükerek. / Elektronik orağı baş tanrının / biçiyor otları / Tepegöz ağlıyor tepede / nicedir.”
Yazınımıza öteden beri, bazı açılardan yeryüzü yazınının gerisinde kalıyor diye bir eleştiri var. Nedir bu; örneğin roman bizde çok yeni, onun baş meleği öykü gene öyle, Osmanlıdan şiir, tasavvufi felsefe, gezi (anlatı)  türleri dışında bize kalıt bir yapıt yok. Altıyüz yıl boyunca yazınsal diye nitelenebilecek altıyüz kitap bile olmaması düşünceye durgunluk verecek bir şey, ‘yedi uyurlar’ ve kıtmir bir yana, bundan daha ‘fantastik’ bir insanlık durumu, daha ilginç bir ‘edebi konu’ olabilir mi bilinmez. Fantastik deyince düşünelim ki, fantastik yazın konusunda da yazınımızda bir eksikliğin varlığı ve ama şimdilerde bir kıpırdanmadan söz ediliyor artık. Bu sorunsallara ilgi duyan biri olarak Metis Yayınları’nın 1002. Gece Masalları adlı  yazınımızdan derlenmiş bir fantastik öyküler kitabı yayımladığını öğrenince kitabı edinerek bir gece vakti okudum.

Kitaba değinmeden önce; fantastik kavramı üzerine biraz olsun söz edelim. Bu kavram Fransızca ama oraya Yunanca’dan geçmiş. İmgelem gücüyle yaratılan, gerçeküstü, düşsel nesne ya da canlılar için kullanılıyor. Aşırı ışığın yaydığı görünmezlik gibi;  bu konudaki ilk alegoriyi İngiliz William Beckford, Fransızca yazdığı Vathek adlı yapıtıyla ortaya koymuş. Fantastik kavramının ilginç açılımları var. Fransızların Fantoma adlı çizgi roman kahramanı ve Phantom uçakları hayalet, bir yerde düşsel anlamına geliyor...  Öbür yandan Pan, başlangıçta Arkadhia çobanlarının tanrısıymış, tüm tanrıları eğlendirdiği için ‘Tüm’ adı konulmuş ona, boynuzlu, kuyruklu ve teke ayaklı olduğu için görenler ‘paniğe’ kapılırmış, boynuzlu ve kuyruklu, yani fantastik; buradaki Pan’ın Phantastic’le ilgisi olması gerekir, Pan’dan daha düşsel, fantastik bir şey var mıdır, çünkü o kırların tanrısı... Issızlığın, rüzgarın, bakirelerin ve uçurumları dolaşan yolcuların... Yoksa Sait Faik’in Hişt Hişt adlı öyküsünde kırlarda gezen aylak kahramanımızın ardından duyduğu ses, Pan’ın sesi olamazdı!..                                  
Panteist tüm tanrıcılık, Panteon’da, Olimpos’da olduğu gibi Latin dünyasının tanrılarının toplandığı yer veya tapınak demekmiş, tümlük bir yana, Panteon’unda, Borges’in Düşsel Yaratıklar Kitabı gibi ‘Düşsel Yaratıklar Tapınağı’ sayılması gerektiğini, çünkü sözcüğün kökenlerinin birbiriyle ilintili olduğunu düşünüyorum. 

1002. Gece Masalları’na gelince, kitaptaki fantastik öyküler o denli güzel ki yazınımızın bir konuya eğilince, batıdan, fantastik öykünün ‘karaavrupasından’ asla geri kalmadığını, hatta onları aşan bir öyküleme yeteneği bile gösterdiğine tanık oluyorsunuz, belki absürd ya da grotesk bir düşünce içinde olduğum sanılabilir ama yazınımızdan yeryüzü ölçeğinde bir atılım, Marquezli, Llosalı Güney Amerika yazını gibi bir zümrüdanka periyodu bekliyorum ve önümüzdeki yıllarda bunun büyük ödülleri de içeren göstergelerinin ortaya çıkacağını düşünüyorum. Kitapta 19 yazarımızın fantastik öyküleri var, dile getirme ve düşleme yeteneği bakımından tümü ayrı güzellikte, örneğin ilk öykünün yazarı Barış Müstecaplıoğlu genç yaşından umulmadık olgunlukta romanlar yazmış ve fantastik yazının öncülüğünü yapmış. Fantastik yazının düşsel karmaşasına özgün diliyle katkıda bulunduğu uzun ve okur için beğeni dolu bir metni kitapta yer alıyor. Nazlı Eray’ın Harita adlı öyküsü, öykü üzerine ders olarak okutulması gereken bir yapıda, bir sözcükten yola çıkacak, düşleyecek, şaşırtacak ve duru, eşsiz bir öykü yazacaksınız, Nazlı Eray’ın yazınımızda değeri ölçüsünde yeri olmadığı üzüncüne kapılarak düş kırıklığına uğradığımı belirtmeliyim. Kadir Aydemir’in Kara Uyku adlı öyküsü ise türün örneklerinin esinini taşıyan ama bunu yazarının özgün dünyası ve birikimiyle bir senteze götürmeyi başarmış, üç boyutlu, dilin öne çıktığı ve yine son derece güzel bir öykü...
(Garip şeyler düşünürdü o yalnız kaldığında. Mesela paslı kapının anahtarı deliğinde şimdiye dek binlerce kez dönüp durmuştu. Bu tür ayrıntıları anımsamak yoruyordu kendisini, ama yine de aklından çıkmazdı bazıları... Evin içine giren küçük ışık lekeleri yerde kah birleşip kah ayrılıyorlardı. Sarı bitik tüpün üstünde ayakkabılar diziliydi. Evin tahta kapısı rahatsız edici bir gıcırtıyla açılırdı; çok değil günde bir iki kez olurdu bu olay. Ya yiyecek bir şeyler almak için çıkardı dışarı ya da kapıya birinin vurduğunu sanarak çevirirdi anahtarı. Kapının önünde rüzgarın savurduğu otlardan başka hiçbir şey bulamazdı.)
Arzu Çur’un öyküsü de düşlem bakımından yeryüzü çapında bir öykü diyebilirim, ‘Ellerinizi Arkanızda Tutun’ adlı bu öykü o denli ilginç ki iyi bir okurun bu öyküyü, daha doğrusu bu kitaptaki öyküleri okumadan, yazın dünyasını izliyorum sanısı kanımca bir yetersizlik sayılacak. Orhan Duru’nun alıştığımız, kendine özgü biçemiyle, dokunduğu her şeyi fantastikleştiren havası bir kez daha karşımızda. İzzet Yasar, Çiler İlhan, Sadık Yemni, Levent Mete, Muammer Yüksel adını sayamadığım diğer öykücülerimiz o denli bütüncül, türünün gerçek örneği, öyle ‘fantezi’ birer öykü yazmışlar ki, paylaşılası; aşkın bir mutluluğun kitaba yayılmasını sağlıyorlar.
İhsan Oktay Anar’ın ‘İnşaat İşçisi Rıfkı’nın Dehşet Verici Akıbeti’ adlı öyküsü, adının sıradanlığına karşın fantastik öykünün bir desen gibi tüm öğelerini özümsemiş örneği; (Vampir ile Rıfkı, ertesi gece şatodayken garip bir topluluk gördüler. Bunlar inşaat işçileriydi. İşi gücü bırakmış, ellerinde kazmalar, tırpanlar, kürekler, yabalar ve meşalelerle şatoya doğru geliyorlardı. Bu topluluğun arkasında, gerektiğinde kafa göz yarmak için, taşla doldurulmuş el arabalarını süren iki kişi bile vardı. İki ölümsüz, meşale ışıkları altında şatoya doğru yürüyen kalabalığı gördüklerinde dehşet içinde kaldı. Öfkeli işçiler, ölümsüzleri yakalamak için bütün inşaatı aradılar. Sonunda onları tabutun içine sinmiş bir halde buldular ve hangi sivri akıllıdan bilgi aldılarsa, yaka paça edip tokatladıkları iki vampirin göğsüne oracıkta tahta kazık çaktılar. Fakat bu başarıları onlara zarar verdi. Çünkü ertesi sabah inşaata gelen ustabaşı, artık vampir mampir tehlikesi kalmadığına göre tehlike tazminatlarını alamayacaklarını, yani kendilerine yevmiyelerin yarısının ödeneceğini müjde verir gibi söyledi. Gecenin bir vakti Merzifonlu bir işçi, şöyle demekten kendini alamadı: “Ah! Keşke öldürmeseydik zavallı öcüleri! Şimdi tehlike tazminatı alıyor olurduk!” dedi ve gözlerini yumdu. Gözkapaklarını açtığında ise gözbebeklerinin kırmızı olduğu fark edildi. Evet! Artık çift yevmiye alacaklardı.)




Kitapta Altay Öktem’in Oyun adlı öyküsü felsefe, eğretileme, insani durumları dile getirme ve atmosfer açısından daha ayrıksı duruyor diyebilirim, kahramanlarının adının ve yörenin yabancı oluşu eleştirinin dayanılmaz çekiciliğini çağrıştırıyor gibi görünse de perestroykayla başlayıp, küreselleşmeyle sürüp giden dünyamızda artık bunu da hoş görmenin bir yolunu bulmalıyız diye düşünüyorum.  (Araba hızla ilerlerken, “İlk kavşaktan sağa dön, kuzeye gidiyoruz,” dedi adam. Kadın gülümsedi. “ Şaka yapıyorsun herhalde. Kuzey diye bir yön olmadığını bilecek yaştayım.”  Kadının gülümsediği anda, karşılık verme ya da paylaşma isteğinden, belki de ihtirastan... artık her nedense; adam da gülümsemişti.
İşte o gülümseme yapışıp kaldı yüzünde. “Kuzey diye bir yön vardı çok iyi hatırlıyorum.” “Ben de buna benzer bir şey duymuştum. Ama yıllar önceydi. Küçükken, yani kırmızı bir atkımın olduğu ve annemin beni kıskanmadığı yaşlardayken... Gerçekten bunu duydun mu, yoksa çocukluk işte, uydurdun mu... bilmiyorum.” “Olduğundan eminim.”  “Belki de rüyamda görmüşümdür. İnsanın gördüğüne emin olduğu, ama bir süre sonra gerçek mi, rüya mı olduğunu ayırt edemediği durumlar vardır ya...”   “Onlar genelde gerçek oluyor. Rüya çok daha belirsiz bir şey. Belli belirsiz.!”  “Annemi hatırlıyorum ama, atkıyı da”   “Kavşağı geçiyoruz.”  “Boşver. Bir sonraki kavşaktan sağa döneriz, o da aynı şeye çıkar... ku...”  “Kuzeye.”  “Yön değişmez nasıl olsa. Yalnızca biraz gecikiriz. Sakıncası var mı?”
Yüzüne yapışıp kalan gülümsemenin hala bir maske gibi asılı durduğunu fark etti adam. İfadeyi yüzünde unutmuştu. Yüzünün eski haline dönmesi için küçük bir çaba harcaması yetti. “Sakıncası yok. Olsa da bir şey değişmez artık, kavşağı geçtik.”  “Bir sonraki kavşağı görebiliyorum. Bu kadar yakın olduğunu tahmin etmemiştim.”  “Rüyadan söz edince zaman çabuk geçti...” )
Kitabın bütün öyküleri fantastik öykü açısından değerli sayılabilecek, nitelikli öyküler, Edgar Allan Poe’nun Usher’lerin Çöküşü adlı öyküsünü okumuş, bir derlemedeyse; ‘Yeniden’ adında içinde ölü bulunan bir odanın labirente dönüştüğü ve yine İngiltere’nin okyanustan gelen buzulların altında kalıp çöktüğü ve de güney yarım kürede eski bir krallığın ufkunda yükselen karanlık bir duvarın gizeminin anlatıldığı öyküleri okuyup etkilenmiştim, hepsi yabancı öyküler; şimdi anladım ki bizde en az onlar kadar güçlü öyküler yazabilir, yaratabiliriz.
İşte kimlerden kaldığını bilmediğim küçücük, fantastik bir mesel: Cadının biri, fareyi evlat edinmiş, fare büyüyüp serpilmiş ve prensesler kadar güzel bir kız olmuş. Ve bir gün annesine demiş ki, anneciğim artık büyüdüm, beni evlendirmenin zamanı geldi... Cadıda, iyi ama güzeller güzelim, sen kimlere layıksın  demiş. Kız, prensesler kadar güzel olduğuma göre en güçlüye, yani güneşe demiş. Güneşe gitmişler çaresiz. Güneşse iyi ama demiş en güçlü ben değilim ki, bulutları görüyor musunuz, canları isteyince önüme geçip karartıyor, beni görünmez kılıyorlar, buluta gidin en güçlüsü o! Ve buluta gitmişler, ama bulut da, heyhat demiş, yanılıyorsunuz, rüzgarı görmüyor musunuz, ne zaman esse beni  darmadağın edip parçalıyor, siz en iyisi rüzgara gidin.  Ve rüzgara gelmişler anlatmışlar olan biteni, rüzgar kederle başını önüne eğmiş, en güçlü ben değilim;  şu dağı görüyor musunuz, tüm gücümle essem bile onun kılı kıpırdamaz, bir an bile kımıldatamam yerinden, en güçlü o, siz en iyisi dağa gidin demiş. Sonuçta dağa gelmişler ama dağda ne dese iyi; sizi anlıyorum ama aradığınız yazık ki ben değilim, küçücük bir fare bağrımı delik deşik ediyor da, hiçbir şey yapamıyorum, hiçbir şey gelmiyor elimden,  siz en iyisi fareye gidin, en güçlüsü o demiş! Ve sonuçta cadının kızı, fareyle evlenmiş ve meselde burada bitmiş. 

Yazın dediğimiz şey  hedonist arzulara doyunç vermeli, ama okur genellikle kendi beğenisini oluşturmuyor, oluşturulmuş bir beğeninin peşinde sürüklenip gidiyor. Oysa birkaç ay öncesinin hangi çoksatarı okurun anlağında iz bırakmış sormak gerekir, izi bir tarafa bırakın; Dolly Bell’i (adını) anımsıyor musunuz...
Buğdaydaki rekoltenin uzaydan ölçülebildiği bir dünyada, her türlü söylemin, klasik olandan uzak olması gerektiğini varsayarak, dünün fantastiğinin bugünün gerçekleri olduğunu anlayarak; her an kendimizi yenilemeli ve çağı içimizde duyumsayarak yaşamayı öğrenmeliyiz. 1002. Gece Masalları, yazınımızda fantastik öykü olarak, kimi gerçeklerden ve alışılmış şeylerden  daha ‘gerçek’ sayılabilir. Çünkü; ufuk açıyor. &





                                                                                                                                          ULUS FATİH  *  06. 03. 2005
1002. Gece Masalları
236 Sahife. Hazırlayan: Yiğit Değer Bengi
‘Metis Edebiyat’ Yayını
















****************************************************************************************************
ULUS FATİH

ÖDÜL SENDROMU
Orhan Pamuk saygın bir romancı, iyi bir yazar ama hal böyleyken, ülkesine bir levantenin bakabileceği bir açıdan bakmasını anlamak oldukça güç ve yadırgatıcı bir durum. Bunun özünde içtenlik taşıyabileceğini sanmak bir yana, tümüyle tasarlanmış olabileceğini de düşünmek gerekir. Nedenlerden biri kamuoyunda –toplumda- dile getirildiği gibi, Nobel ödülü adına sistematik bir aydın tablosu çizmek kaygısı ise –orasını bilemem ama- düş kırıklığına uğrayabileceğini de kabul etmek gerekir.
Bir Japon meseli var (sanıyorum) ; Japon köylü ormanda tıpkısıyla ağaçları resmeden ressama, orada gerçeği varken neden yapıyorsun diyor. Bunun gibi batının Orhan Pamuk benzeri, sayısız aydını var yaşamış, yaşayacak. İyi ama; onların şablonuna uymakla, gerçeği görmenin aynı şey olduğunu kim söyleyebilir. Bu bakımdan Pamuk’un alışılmışın dışına çıktığı değil, tam aksine alışılmış olanı yaptığı da düşünülebilir. Batının buna gereksinim duymayacağı açık, ( sanırım onlar bunu; bizim kendi içimizdeki sorunsallar için istiyor olabilirler, salt bunun için, başka bir ölçüt aradıklarından değil ) işte bu nedenle Nobel ödülünün, böylesi gerekçelerin üstünde bir değer taşıdığı hemen herkesçe kabul gördüğünden, yeknesakta olsa Necip Mahfuz gibi, eğrisiyle doğrusuyla o toprakların ‘ecinnisiyle’ yoğrulmuş yazarına verilebileceğini düşünüyorum. Dolayısıyla Pamuk’un tavrıyla-kaygısı arasında bir paralellik olamayacağı açık, batının aradığının bu ödüllerle bir ilişiği-bağı kalmadı.

Asıl önemli olan; doğruları aydınlardan işitme dönemi kapandı, çağımız doğruları yerleştirme ve geliştirme çağı, kenarda durarak işaret etmek yetmiyor, inancınız ve düşünceniz varsa bizzat onu belirleyecek ve içeriğine katılacaksınız. Yoksa iletişimin sınırsızlaştığı bir dünyada ‘gerçel’ sayılabilecek kehanetlerde bulunmanın hiçbir cazibesi kalmadı. Bunu batıda bilir. Böylelikle bir yerlere, örneğin Nobel ödülüne ulaşmak, artık o ödülün entelijansiyasında değer düşüklüğüne yol açmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Çağ değişti, ölçütler değişti, aydın olma kriterleri değişiyor, Sartre’ınkine benzer olaylarla Nobel ödülünün yıprandığını düşünsek bile, değer yitimine uğramak, yıpranmaktan daha ayrıksı, hatta ölümcül olabilecek bir şey. Bu nedenle hangi konuda olursa olsun yol yordam ararken yönsemeye dikkat etmek gerekiyor. Ama bundan daha kötü bir şey var, yapıtlarından dolayı sevilip sayılan Pamuk’un kendisine ve dış dünyaya karışı beklentilerine bir karşılık verememesi; eğer olan bitene bu açıdan bakmanın da bir sakıncası yoksa Pamuk’unda değer yitimine uğraması kaçınılmaz hale gelebilir.  

ULUS FATİH      21.04.2005 Cumhuriyet’e iletildi.
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
***

TÜRK DİLİ VE ŞİİR

Her zaman şunu düşünmüşümdür, acaba başka ülke insanları da kendi ülkesi ve değerlerini –özellikle gençlik çağları boyunca- küçümser mi?.. Kanımca bunun asıl nedeni, pek çok düşünsel yöntemin dış kaynaklı oluşudur. Örneğin marksizm, totalitarizme kaynaklık eden (dayanak) Nietzsche veya 1789 önü ve ardındaki kamu hukuku doktinleri, antik Yunan veya Arap alimlerinin görüşleri, kültürün yurdu olmamalıdır ama, bilinçlenme çağında (adı üstünde deli kanlı) neredeyse içgüdüsel olarak karamizaha (absürd düşünce) yatkın olan insanoğlu, ister istemez bu konumun tuzağına düşmekten kurtulamıyor (buda olağan çünkü karadüşüncenin ‘ideoloji’ o dönemdeki yorucu endikasyonlarını azaltıyor, bir tür katalizör göreviyle  kişinin ‘ben’iyle uzlaşıyı sağlıyor).
Buradan şuraya gelmek istiyorum, Türk şiirinin gerilediğini, artık iyi şiir yazılmadığını savlayan görüşlerin bu yaklaşımla bir ölçüde ilişiği var. Çünkü biz genç bir cumhuriyet olarak, henüz kendine güven duyan bir toplum değiliz, oluşma aşamasındayız, düşünün ki Osmanlı’nın tebası olmaktan, cumhuriyet yurttaşı olmaya doğru bir geçiş sürecindeyiz, 82 yıllık Cumhuriyet dönemi, 622 yıl süren Osmanlılık yanında Fetret devrini ancak karşılayabiliyor, -ama Cumhuriyetin yükseliş döneminin de yakın olduğu kanısındayım. Bugünün şiirinin değeri konusunda ise, bu yaklaşıma karşıt paralellikte, günümüz şiirini tam anlamıyla olumluyorum, üstelik bunun nedenleri de geçmişin kökleri arasında saklı, bir kez söze dayalı, sözel toplum olduğumuz hepimizin ortak görüşleri arasında, romanın yazılmaya başlamasıyla yazılı topluma geçiş süreci başladı diyebileceğimize göre, bunun başlangıcı Cumhuriyet’le komşu bir zaman dilimi sayılabilir. Osmanlı çok uluslu yapısı gereği en büyük tebası olan Türklerle arasına, belki bu yapısından ötürü dil engelini koyunca, 600 yıl boyunca Anadolu sözel toplum olarak yaşamak zorunda kaldı, yapay bir dil olan Osmanlıca, imparatorluk tarih sahnesinden silinince, karma bir kültürün (acaba Türk-İslam sentezi de mi böyle bir şey!) objesi olmaktan öteye gidemeyen kendisi de, imparatorlukla birlikte aniden yok oldu. Düşünün ki bir zamanlar (neredeyse) Hint sınırından Kâbe’ye, oradan Viyana’ya uzanan coğrafyada bugün Osmanlıca konuşan tek bir ulus yok, bu dilin yapay olmadığı ileri sürülebilir mi...  Ama Osmanlı, belki teknodemokratik bir yapıya sahip olabilse ve basım aygıtını (topluma inişi göz önünde tutulunca) 300 yıl geciktirmeseydi, sözel toplum olarak kalamazdık ve belki şimdi bizim de bir Don Kişot’umuz (roman) olabilirdi. Durum böyle olunca altıyüzyıllık Osmanlı’dan yazınsal diye niteleyebileceğimiz 600 kitap kalmadı (Bu o denli edebi bir konu ki üzerine ‘Benim Adım Kırmızı’ gibi yüzlerce roman yazılabilir!).
Sonuç olarak toplum sözelin doruk noktası olan şiire yöneldi, bundan ötürü yeryüzü tarihinde şiirsel geçmişi bizim kadar güçlü bir başka ulus olamaz, genetik sendroma dönüşmüş diyebileceğimiz bu durum, kimbilir daha nice yüzyıllar, şiirde en güçlü uluslardan biri olmamızın nedenleri arasında sayılabilecektir. Anadolu’nun neresine giderseniz gidin ‘Bir garip ölmüş diyeler’ derseniz, sonraki dizeyi bir çoban bile size fısıldayacaktır. Ama ‘Aşiyan-ı mürg-i dil zülfü perişanındadır’ derseniz, başta açımlamaya çalışıldığı üzere ya bir sessizlik ya da bir karamizahla karşılaşacaksınızdır. Çünkü Osmanlı’nın dili halkının dili olmadığı ve basım yolu ve öteki araçlarla da bu derin bir kültürel dönüşüme yol açmadığı için;  (bunu bizzat saray yani sultanlık istememiştir) şiirde gerçekten güçlü olmamızın gizil nedeni budur denilebilir. Divan şiiri saray ve çevresinin deyim yerindeyse bir avuç azınlığın (ulema) şiiridir,  böyle olmasının nedeni de gene padişahlık yönetiminin tutumu gereğidir. 
 Divan şiirinin yazınsal değeri başka şeydir, tarihsel konumu ve sosyolojik açılımı başka şeydir (Tüm yazınsal norm ve kaygıları, tüm diğer tür ve heyecanları bir karadelik gibi -diğer türler yapısal nedenlerle gelişme olanağı bulamıyor- içinde barındırdığı için divan şiiri bayağı güçlüdür, soyut açılımı ve göndergeleri bu nedenle bitip tükenmez gibi görünür).
Şimdi bir başka can alıcı özün’e (orijin) gelecek olursak bakışımız gereği, dil devriminin ülkemizde anlaşılmayan yanını, yani dil devriminin yapılmamış olduğunu dile getirebiliriz. Türkçe’ye karşı Osmanlı’nın organik yapısı nedeniyle oluşan dokuncaya (müdahale), 1923’de çağın ve dönemin yapısı gereği oluşmuş ulus devlet, olağan bir refleksle tepki göstererek, doktriner söylemle karşı devrim sürecine, diyelim ki öz diline karşı yapılmış haksız ve uygunsuz karşı çıkmaya, bir yok etme, sürecine son vermiştir. Kurtuluşumuzun önderinin tutumu burada kimilerinin sandığı gibi bir başlangıcı değil tam aksine bir sonu belirler ve sanıldığı ve savunulduğu gibi bizi geçmişimizden koparmamış, tam aksine silinip, yok edilmek istenen geçmişle bağlarımızı yeniden kurup güçlendirmiştir ve de yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir ulusa, çağın gereği ve modern dünyaya yakışan abece’sini armağan etmeyi de unutmamıştır. Günün birinde Adriyatik’den Çin Denizi’ne gene uzanırsak, gene bir Osmanlıca’yla karşılaşabiliriz, düşlenimin ironik yanı bir tarafa, işte dil devrimine karşı çıkanlar işin bu yanını görmezden geliyorlar ve salt bir duygunun yönsemesiyle, hamasi geçmişin, köhne algılarını hakedilir bir gerçeklikmiş gibi sunmaya çalışıyorlar. Dramatikte olsa şiirdeki tarihsel güçlülük gibi, ekonomide, sosyalitede, teknikte güçlü olmayı kim istemez. Hezarfen’i ilk uçan, kâğıdı kehribara süreni ‘şua mucidi’ sayan anlayış, basımevi, gözlemevi olmayan, güzelsanatlardan, resimden, heykelden uzak Osmanlı’nın; dilinden uzaklaşmayı gerileyiş nedeni sayarak, bizzat bu tuzağa, çağdışı anlayışa kendileri düşüp, körükleyerek akli değil ‘nakli’ olmayı sürdürüyorlar. Bu ney çalarken başucunda beliren celladına ‘parçamı bitireyim’ diyen III. Selim anlayışı değil, inağa boyun eğen ve dilsiz kalmaya arzulu; tozlu kitap ciltlerindeki ziyneti söküp boynuna takan III. Ahmet anlayışıdır. Konu toplumumuz açısından ne denli giriftse de yanılsamalarla sürüp gidiyor. Neyse ki yeniden kavuştuğumuz Türkçe’mizle, sesimizi bayrak yapan nice yazar, nice şair ve diline vurgun sanatçılarımız var. Unutulmamalıdır ki, bir dil kendini; en iyi şiirinde belli eder. Bu bakımdan Türkçe’mizi eleştirel bakış açısıyla kolkola, erinç içinde sayabiliriz.
***
ULUS FATİH       25.04.2005 cumok posta iletildi.
********************************************************************************







































‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’  SANAT

Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri... İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada  var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora Duncan’ı  eşarp, Nilgün Marmara’yı altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı  sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti. Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir kadın  henüz bir atom bombasının düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir zaman, hiçbiri  “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs, kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz, sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer yok...

İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada acısı bile  güzel olan tek şey herhalde aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım, çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım, hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım, onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...

Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok tanrıcılık...)  ya da Arşipel (Ege) veya Anadolu (Anatolia) kültürünün  bizim sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa, sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor, ‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip, güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları, Vespucileri var.  Biz ise aya çıkanların, ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara  ancak kadın doktorların tanı koymasını istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’

Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den geldi,  oysa Hitit, Ankara değil miydi?..  Biz kültürden uzak duruyoruz ya da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa, ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka  tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor; kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz, nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer  bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde ‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II. Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘ Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca  ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam tersinin  gerçekleşmesi de olasıdır diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü;  Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının, daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.

İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın  otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm hazırlığıdır.

Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri, şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
    
Polat’ın şiirinden örnek verecek olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları / dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”

Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin acısına ortak olur;  veya tam o anda derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi süslerler...

Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş: ‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek  atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş.  Bir haiku, ‘Elveda deyip  buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek açmayı unutma.’

‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır kanımca.  Bu bakımdan Nilgün Polat’ın şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.  “Bir balık terler mi”  ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar limitine uyuyor mu”  demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle; anlayışımız uyuşuyor... 
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız, kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve canımızdır...’
Son sözümüzde şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında, bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. /  Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; / geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk kalır.’  
 ‘Olabilecek dünyaların en iyisinde yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır...

***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife                                                                                         ULUS FATİH        25 / 07 / 2005
***********************************






















































YOL

( Chryosoceras (altınboynuz) yada Ceras (boynuz)’dan, Bedevilerin ‘çöl gemisi’ dediği develer üzerinde ‘Hacı Kalfa’ Katip Çelebi'yle yola düzüldük. Geceler indiğinde, hurmaların altında gölgeleri örtünüyorduk. Bir 30 Şabat günü, Hindistan kıyılarına yaklaştık ama yitip gitmemek için içeriye varmadık, “Hindistan dünyanın kendisinden büyüktür” diye bir söz vardır.)

I
Konstantinapolis’den yola çıkar çıkmaz İnek Geçidi’ni aşarken yoldaşlardan biri boğazın karanlık sularına gömüldü. Kızgınlıkla, -Darius askerleri gibi- kürekle denizi kırbaçlayarak: Acı su bunu hakettin! diye bağırdık. Karaya çıkınca da genç yaşta ölen balerin Pavlova’nın küllerine dualar okuyup, Kalkhedon’daki ölüler toprağını geride bırakarak, yüzbin sesters yada ikibin çuval baharatla geri dönmek üzere,  Karahıtaylara ve öteki komşulara, mal ve işlenmiş mücevher satmak için yollara düştük. Aramızda sümerik gözlü kızlar, urartik delikanlılar, hitityen güçte hamallar, karya kartalı gibi çocuklarla, asuryen yaşlılar da vardı. Develer üzerinde salınarak gidiyorduk, dünyanın her yerinde, her kervanın, her kafilenin başında olduğu gibi reisler, cellat bakışlı, sözden anlamaz, kaba saba biri olur ya, bizimde reisimiz Azudi, Şurripak kentine yaklaştığımızda ağzından salyalar akıtarak, sağır edici bir narayla  mola veriyoruz diye bağırdı. Buyrukla, hepimiz eceli gelmiş sayrı, dişleri dökülmüş kaplan  gibi atlarımızın, develerimizin gemlerine asılıp, kurak dolambacın bitimine, dağın eteğine, serap görmüş bir bedevi gibi yayıldık. Geçmişten beri şaşaalı Şurripak ovanın ucunda, cihanın güneşi gibi parlıyor, gören gözlere şan olurcasına surları ve kuleleriyle gölgelerde devinerek, yaşamında böyle yurtluk görmemiş biz meczupları şaşırtıyordu. Molada, bitkin düşmüş üç kısrağımızı zayiat verdik. Lekeli hummadan altı kişi sayıklayarak öldü. Deve üzerine kurduğu hamakla yolculuk yapan, keyif ehli Vartanyan adlı tüccarın Porsuk çayının üzerinde, taş köprüden düşüp öldüğünü kervan muhafızlarından biri haber verdi. Eroğlunun dediğine göre, ölüsü tam 20 fersah ileride bulunmuştu.

Aramızda pek tatlı dilli biri, ilk kavgayı çıkararak ‘En hızlı ekşiyenlerdir en tatlı kokanlar, yabani otlardan kötü kokar çürüyen leylaklar’’ sözünü doğruladı. Ölenlere uzun, yaslı bir türküyle ağlayan hısımlarının sesine bizde eşlik ederek, ortalığı uğuldattık. Yolun başındaki bu uğursuzluktan, umarsızlığa kapılarak gökteki yıldızlara bel bağlayanlar türedi aramızda. Ölüm korkusu us bozuyordu. Akan  gök cisimleri, yıldız adları, Zosma yada Mintaka demeyi, Anitak,  Zaurak zıtlığı,  Mirzam nedir bilmeyi, Menkar saymayı onlar sayesinde öğrendik  Araplardan biri çıplak gözle öyle bir yıldız buldu ki yad olsun diye adını  yıldıza verdik: El Nath! Tanrı yeteneği bölüştürür ama (mekanizmayı-kaldıracı)manivelayı bağışlamaz. El Nath, bu yıldızın gökte belirme anını ve huyunu çözme becerisini herkesten iyi biliyordu. Gecelerden birindeyse, Nusakan ve Nekkar adlı iki yahudi yine gökte parlak bir yıldızın çift (ardışık) yıldız olduğunu kanıtlayıp bilmişti. Yola yine düştükde, Kuma dilini bilen beş yaşında bir çocukla kayalık ve dağlık Hungar ilinden sağ salim geçtik ki biz sakallılar, kibirli olmanın ne menem bir saçmalık olduğunu anlayıp tüysüz bir sabiye canımızı emanet ederek, dünyada boş yere böbürleniyor olmanın aczini yaşadık. Ona, Çin tarçını, zencefil ve kara biber vermeyi vaat ederek sevindirdik. Kaşgar’a yaklaşırken iki kola ayrıldık, çünkü bir saldırı sırasında zayiatı azaltmak ve kervanı ikiye bölerek dikkatleri dağıtmaktı amacımız. Ne var ki birbirimizden kartal gözü kadar bir uzaklıkla ayrılıyorduk ki, birbirimizi göremiyor, duyamıyorduk ama, develerin kokusu rüzgarın yönüne göre arkadaki yada öndeki kafileye, -güvencedeyiz- haberini getiriyordu. Tanrı dağları ve Terek geçidi gözümüzü korkutuyordu. İzleyebileceğimiz iki yol vardı, kuzeyden  Fergana, Taşkent, Semerkant yolu, diğeriyse Pamir dağlarından, Taşkurgan’ın güneyinden gizil Afganistan’a, Belh’e varan yoldu.  3. Bir yol ise Kaşgar’dan ayrılıp Taşkurgan’ı geçer, Karakurum’dan Hindistan’a ulaşır, Hitay ve Asur uygarlığının izinden de geriye dönüleniydi. Plinius tarihinde bu yolların o zamanlarda da işlediğinden söz edilir ama Basra ve Suriye’den hiç söz açılmazdı.
Bu yolların eşsiz kentleri Tebriz ve Semerkant’tı. Bu iki kenti nurlandıran Timur 1405’te öldü ve Semerkant ne yazık ki hayalet bir kente dönüştü, ta Memluklara (Kölemenler) kadar.

Bütün bu yollar, Kristof Kolomb’la başlayıp, Vasco de Gama ve Macellan’ın yeni yollar ve denizleri keşfiyle, yerlerini su yollarına bıraktı. 'Balina çizgisi' piyasaya çıkınca, ipek yolu öldü, baharat kokusu dağıldı. Zaman zaman yinede kullanıyorduk. Bu arada tek hörgüçlü develeri bıraktık, daha hızlı çift hörgüçlüleri kullanır olduk. Yazın çöller geçilirken; gece yolculuk yapılırdı, geceleyin ortaya çıkan korkunç çöl cinleri söylentisine karşın, çöl yeli fısıltılarla kulaklarımızı okşardı ki, korkusu dağılmış, bin deveden oluşan kervanlardık. Bazen yolculuk kış aylarını da kapsar ve dondurucu ayazda, kar körlüğü başımıza büyük bela olurdu, tam bu sıra, kervanları koruyan silahlı muhafızların bizzat kervanları soydukları dahi görülürdü. Kum fırtınaları kervanın durmasına yol açar, insanların ve hayvanların boğulmalarına veya tümüyle toprak altında kalmalarına neden olurdu. Taklamakan girenin çıkamadığı mekan (alan) demekti. Turfan, Kuça ve Kaşgar’a uğranır, Merv’den batıya doğru Partların başkenti Hecatompylos’a ulaşılırdı. Tanrı dağlarından dönüşte Terek geçidini kullanarak, Buhara’ya, Hazar’a gelinirdi. Arap tüccarlar baharatın kaynağını gizler, Çin tarçınının kanatlı hayvanlarca korunan, zehirli yılanlarla dolu vadilerde, sığ göllerde yetiştiğini söyler ama, koca Plinius, bunların daima fiyat artırmak için uydurulduğunu belirtmeden geçemezdi.

II
Bazen başımızdan öyle garip şeyler geçerdi ki, bazılarını aktarmadan edemeyeceğim. Bir gün, yolumuz üzerinde Kızıl Adalar denilir bir yere vardık. İnsanları bir tuhaftı, yol değil yolculuk güzel denir biliyorsunuz.  Bir kere hiç kadın yoktu, yani herkes erkek, nasıl çoğalıyorsunuz deyince bölünerek demezler mi, belli bir zaman dilimini dolduran herkes, Aşil topuğunda tomurcuğa benzer etsi bir yumruyu, gözyaşı şişesi gibi bir kapta 7 gün yılkıya bırakarak kendine benzer bir canlının oluşmasını sağlayabiliyordu. Bu pelteye biraz su vermek yetiyor, tandon yatağında  ortaya çıkan bu yumru, tümüyle bağımsız yeni bir insanın doğmasına neden oluyordu. Aslında bunlar bir Menandro yani erkek yada kadın değil bambaşka bir yaratıktı, ne var ki dış görünüşü erkeğe benziyordu, belki insan bile değillerdi ama konuşuyor ve tıpkı insan gibi hareket ediyorlardı. Adadan ayrılırken, onların bitki sayılmasını söyleyenler çıktı, çünkü bir şey üretmiyor, bir tümrüden çoğalıyor ve en kötüsü uygarca bir aşamada göstermiyorlardı. Hayvansı, primitif ve tembeldiler. Sonra anladık ki, karanlıkta kolaylıkla hareket ediyor, gözleri sanki görünmez, siyah bir ışık yayarak ortalığı aydınlatıyordu. Demek ki gözleri de bizim gibi değildi, belki bildiğimiz ışıkta onlar için bir şey ifade etmiyordu, zaman gibi bir dertleri de yoktu. Konuşurken garip el ve yüz hareketleri olup, kuntluk gösteriyor, apati belirtileri başlıyordu. İnsan tam anlayıp, kavrayamadığı şeyden sonunda uzaklaşır, biz de adadan kaçar gibi ayrıldık, keşke hiç uğramasaydık. Gölün ortasındaki bu adanın suyunda meğer yalnızca trakonya balığı yaşarmış. Menandrolar gibi bununda nedenini anlayamadık. İçimizden epeyce okumuş yazmış birisi,  paralel evrenler, tutarsız geçmişler, günahla yıkanıp, rüzgarın atlarıyla yaşayan kısrak insanlar gibi konulara saptıysa da merak edip dinleyen olmadı. (Yalnız Alplerde ele geçen ve halen gizlenen bir el yazmaya göre,  binlerce yıl önce otçul ve saldırganlık nedir bilmeyen insansı bir tür yaşarmış, Neandertel dönem gelmeden bu tür, maymunsu-hominidlerce yok edilerek, vegetatif olanın yenik düşmesine ve yaşam savaşının vandallarca kazanılmasıyla, dünyevi dehşetin sürüp gitmesine yol açmışlar.) İşte arkadaşlardan biri bunlar o türün bugüne dek gizlenmiş arkaik bir kolu olmasın dediyse de, Kerç boğazından gelen Ukraynalılarda aramıza katılınca, Kızıl Adalıları unutup, Ukrilerin bize oldukça komik gelen dertlerini dinlemeye başladık.

Ama iş bununla bitmiyordu, Schrödinger’in Kedisi derler bir tepeye geldik, adını, buraya ilk gelen İskandinav sarısı, bir Danimarkalıdan almış, burası Kızıl Adalar’dan da garipti, tepeye gelirken gördüğünüz tüm canlıların, tepeyi aşınca ölüleriyle karşılaşıyordunuz, belki yirmi kere gidip geldik işin içyüzünü anlamak için, tepede sanki manyetik, görünmez bir duvar, karanlık bir nokta var ve işte bu noktayı geçince, ne kadar keçi, koyun, porsuk, tavşan varsa ölü bir suret yaratıyor, geriye dönünce de aynı canlıların yılan, çıyan, ceylan ne varsa dirileriyle karşılaşıyordunuz, anlaşılmaz bir dönüşüm, tuhaf mı tuhaf bir etkileşim vardı. İçimizden birisi, yahu Gehenna bile bundan daha anlaşılır deyip oradan da tası tarağı toplayıp bir gecede ayrıldık. Yalnız yine söyleyelim ki, Kızıl Adalarda olduğu gibi burada da ağaçlar bir tür ışınsı-koku yayıyorlardı. Yerliler büyük Hadron çarpıştırıcıları gibi deyimler kullanıyor, göl otları yiyen taylar yetiştiriyoruz diyerek, konuya özgü otantik tümceler sarfedip, hipotezler kuruyor, anlaşılmaz imlerle, bayağı sıkıcı konuşmalar yapıyorlardı.

Yolda ısı ışıran, soğuyan ve soğuran bir cisim bulduk  Orwell gibi belirsizlik kesinliktir diye haykıracaktık ki, Kiel Kanalı’na benzer pek durgun bir yerden geçtik. Kıstağın sonunda, kapısı olmayan bir odanın içinde, dışarıya açılmayan  penceresi ve konik, küçük bir dehlizi olan, yalın görünümlü bir yapıyla karşılaştık, buraya kulağınızı yaslarsanız neşeli bir şarkı, ayağınızı dayarsanız sürekli bir ayak sesi duyuyordunuz, soluk alırsanız soluma sesi, bir dağ başı havası düşlediğinizde, eriyen karların şırıltısı, bir at hayal ederseniz, kişneme sesleri arasında, cenkleşen orduların naralarını duyabilirdiniz. Üstelik şöyle bir seste yankılanıyordu arada: Meşalelerin aydınlattığı, kalkanlı adamların, keskin, çelik yatağanlarla savaştığı çağların yalvacıydı o!..
Burada pigmeye benzer  yaratıkların 100 yardayı bir anda koştuklarını görünce, en kısa yarışın 200 mil olduğunu öğrendik, maraton yarışı, ayla dünya arasındaki mesafe kadardı ve son yarışı  kökeni Dakotalı kızılderililere dayanan bir melez kazanmıştı.

Ama bu arada, zaman ne acayip, ne anlaşılmaz bir şeymiş ki, Medyen tarafına giden bir bölümümüz, zamanı, yalnızca ad vermek için kullanan garip bir köyle karşılaşmış. Ayrıca köyün kızları Judea dağının karları gibi beyaz ve inceymiş ama, gönülsüzce zorlanırsa sütleğen gibi zehir saçarmış. Zamanı adıl gibi kullanan bu köy, sıfat, zamir ve fiil kullanmaz, yalnızca isim kullanırmış, diğer tüm nitelemeleri şeysi bulur, dış dünyaya kapalı köylerindeki bu dilse, onlara oldukça zengin gelip, pekala yetermiş.

III
Yolculuk nereden nereye geldi!.. Gene bir gün bozkırda kurumaya yüz tutmuş bir incir ağacının altında oturan, kavruk yüzlü bir takım insanlar gördük, incir ağacının meyveleriyle besleniyorlardı. İlginç olan ağaçtı, meyvesi koparılınca, ertesi güne kalmaz yeni bir meyve veriyordu.  Ölümsüz Tuba herhalde bu dedik. Ova büyük bir ıssızlık içindeydi, harmanlar kalkmış, tınazlar savrulmuştu. Uğuldayan rüzgarda, kuyuların serenleri, gizli bir dinin müritlerinin asılı kaldığı çarmıhlar gibi, ürküntü veren birer hayalete dönüşmüştü. Kuzeydeki dağ silsilesinin tam ortayından tek bir kuş süzülerek geldi ve yaşlı incir ağacının dallarına kondu. Kağnılar, manışlarla kapalı at arabaları ve eşeklerle geçen bir  köylü grubu, incirin dibinde duran bu sinikleri nasılsa görmeden geçip gidiyordu. Birden anladık ki bu ağaç görünmüyor, dibindekilerde yaşamıyordu. Köylülerde onlardan geri kalmıyordu aslında, görünmeyen ve bilinmeyen, sessiz birer varlık gibiydiler, bilisizce gözlerini kırpıştırıyorlar, sanki bin yaşındaymış gibi, yorgun bir alışkanlık, yıldırıcı bir kavrukluk, çatlak elleri ve açığa vurulmaz, dehşetli bir körlüğün baskısında, sıska bedenlerini yalancı bir korkuluğa çeviren libas ve şalvarlarıyla, hırıltılı bir inleme, ölene dek sürecek, suskun, kısır bir yavaşlıkla yol alıyorlardı. Sanki ayakta düş görüyorlardı.

Az önceki kuş, kıstaktan süzülüp gelmiş, tam da incir ağacının tepesindeki dala konmuş, kuyruk sallıyordu. Daldan dala geziniyor, sarmaşıkların örttüğü dallarda birden görünmez oluyor, sonra yine ortaya çıkıp, aşağılara iniyor, insanın başucuna geliyor ve gene yükselerek oynayıp duruyordu!..  Şimdi kuş, yabani otların, incirle, ölü yaban armuduyla sarıştığı, bu kuru su yatağındaki küçük vahada, kıraç ovanın ortasındaki, incecik dallar arasında, bu küçük, el değmemiş cennetinde pek mutluydu. Minicikti kuş, köylüler adına çatal kuyruk derlerdi, uzun iki telektendi kuyruğu, kuş kuyruğunu diğer hiç bir yanını hareket ettirmeden oynatmayı çok severdi, duruşunu bozmadan, aşağı yukarı, sağa sola oynatabilirdi, başı küçücük, siyah beyaz görünürdü. Serçegillerdendi. Kuru yaprak renginde, kızılımsı kuzgunilikte bir göğsü vardı, tuttuğunuzda taşlık oradaydı işte, yediği her şeyi taşlıkta saklardı, kanatları zarif, yağmur bulutu renginde, yumuşak tüylüydü, kanat altları lekeli beyazdı, ayak bileği, bir prensesinki gibi ince, dirsekleri zarif, çıtkırıldımdı. Kuş daldan dala geziyordu, yapraklara sürünüyor, dallarda gagasını bileği taşına sürter gibi temizliyor, zıplıyor, atlıyor, kıvrılarak aşağıya, yukarıya bakıyor, birden hoplayıp, bir gözüyle yukarıyı incelerken, incirleri, çitlembikleri aşağı düşürerek, bir türlü yemeyi başaramıyordu. Sonra dinleniyor, gözündeki saydam perdeyi indirerek dalgınlaşıyor, birden tıkırtıya uyanıp çevresini gözetleyerek, her şeyi baştan alıp oyunu sürdürüyordu. Belki bir anlık  uykusunda da düş görüyordu: Bir gergedan ksilofon çalıyor, biri onu, ‘Koş Gülsüm burada!’ diye çağırıyordu. Suyun kenarında incecik uçarlar yüzüyor, saltık karanlığa doğru uçan çocukluğu geçiyordu gözlerinin önünden. Ve birden tanrı ortaya çıkıp: ‘Ölüm, hiç bir suçun karşılığı değil Eyüp!’ diye bağırınca...
O çocuklar, o yaşam, o adam, beklenmedik bir kovukta, tutsak düşen rüzgar gibi yitip gittiler. Buğulu gözlerle başlangıçtan beri var olan ıssız, durgun ovaya baktı kuş, onu öyle severdi ki, düşlerinde gördüğü düşte bile, görürdü onu.  Ama her şey gibi bir gün geldi sevdalar bitti. Ölüm onu sessizce kanatları altına aldı. Ve yaşam tek başına, umursamaz, varlığını sürdürüp gitti. Çarpışan şeyler birbirini yok eder demişlerdi ona. Git ve İshak’ı yanına al,  Moriya diyarına git ve orada sana söyleyeceğim dağların biri üzerinde, adanmış bir kurban olarak onu sun... Ve İbrahim sabahleyin erken kalktı ve eşeğine palan vurdu, Tarkumiya’ya vardı ve bir gün, Çuvaş iline geldi, nevruz bulaklarından, mukyoline (kuş yolu ile), sömülükler pişirilip yedi.  Sonra Buryot Ulan Ude okuluna geldi...
 ...
Öykünün sonu çok yersiz ve anlamsız görünüyordu. Son; hiçte bir sona benzemiyordu. İzmirli tüccar, soğukta harmanisine sarılarak, (ceplerinde kuşüzümü!) ateşin çevresindekilere, öykünün çok tatsız biçimde kesildiğini  kabul ediyorum, ama yolcu tam bu noktada ölmüş anlaşılan, boşuna ömür biter, yol bitmez dememişler dedi.

IV
Bu mezarlığa güney yolundan gidilir!.. Sislerin arasında iki melek böyle söylüyor, beceriksiz yazar günahlarının cezasını çekerim korkusuyla, bir daha böyle öyküler yazmayacağına yeminler ediyordu.





YAZGI

Güneş sistemini oluşturan maddenin yüzde doksandokuz tam onda dokuzu güneşte bulunuyor. Gezegenlerin kapsantısı bir tüyden daha hafif. Ama üçüncü gezegene bakıyorum, denizlerde hareket var, dağ taş tavşan dolu, kent dediğimiz yaşam öbekleri, üç boyutlu metal cızırtıların egemenliğinde, insanlar tıraş oluyor, işe gidiyor, kravat takıyor, aybaşı görüp, mastürbasyon yapıyor, daha bir sürü usa sığmaz şeyler, ne ilginç! İşte bu garip oluşumun parçalarından biri de benim. Anlatacağım şey o denli ilginç değil ama bu çılgın belirsizlikte yüzen, sıradan bir öykü olarak en azından var! Yazarıysa belli ki çarpıcı şeylerden sıkılmış olmalı, üstelik araya, ‘Asıl çarpıcı olan sıradan bile bulamayacağımız öylesineliklerdir’ gibi bir klişede sıkıştırıyor. İşte o öylesinelik...

Öğrenimini ana kucağından uzakta sürdüren çoğun gibi, okul çağlarında uzun süre kiralık evlerde, hatta odalarda kalmıştık. Denizli ili, Kaplanlar mahallesindeki son kiralık evden ayrılırken, kardeşlerin en küçüğü olduğum için, taşınma işini izlemekle yetiniyordum, unutulan bir şey var mı diye, son bir kez bakmayı benden istediler, kurt yeniği tahta merdivenlerin ev boşalınca nasılda kırılgan olduğuna şaşarak, boş odalara daldım, küçük ve küçüğün küçüğü iki odaya, görevimin bir şeyin unutulmuş olmasından ziyade, bana biçilen rolün yerine getirilmesi olduğunu bildiğim için, kaçarcasına son bir kez baktım, giderayak bir de odunluğa, burası oda sayılmasa bile, hamamlık (yoksullar bunu iyi bilir) sayılabileceği için gene de bakmıştım. İyi ki bakmışım, o ivedilikle dipte ölü yaprak renginde, eski bir zarf ilişti gözüme, bir mektup, kardeşlerime hiç söz etmedim bundan, yıllar sonra okumak üzere şöyle bir açtığımda, düşündüğüm gibi, belki bir özyaşam öyküsü veya deneme amacıyla yazılmış sayfalar çıktı karşıma, yazan kendisini mi anlatıyor, anlattığı şeyi yazan kendisi mi, onu bile anlayamadım diyebilirim. En iyisi okuyalım...

Anadolu coğrafyasının ege plakasındanım, önemi yoksa bile gene de söyleyeyim, ayrı ayrı bayraklarla donatılmış bu gezegende, yüz yıl önce Osmanlı’nın yıkılmasıyla ortaya çıkan ülkelerden, önasyadakinin, orta batısında, Denizli ili, Çal ilçesi, İsabey köylüğündenim. Tüm insanların yaptığı gibi önce adımı soracağınızı biliyorum, ben öleli çok oluyor, adımı anımsayamamam doğal sayılmaz ama, ölüler ülkesinde geçen süre, bellekle ilgili atomların çoktan parçalanmış olmasına yettiği için, konuşabiliyorsam da, bir adım yok, yinede Sahir olabilir diyorum, ama kesinleyemiyorum.
Kendimden söz edeceğimi sanmayın, lütfederseniz, öteki dünyada, -sizin dünyanızda!- geçen bir kaç zaman diliminde başımdan geçenlerden söz edip alıntılar yapacağım. Bölük pörçük olabilir, bir ölüye yakışır bu, hem ölülerin ardında kalan, zamanla tüm canlılığını yitiren solgun sayfalar değil midir. Doğduğum yeri açayım, İsabey kasabası, Demirler mahallesi, Emirler sokak, No:13. Emir, demir, İsa, onüç, size ne düşündürür bilemem ama, benim bildiğim her halttan istenirse bir şeyler çıkarılabileceği üstünedir.
Çocukken gittiğim Kuran kursu dışında, ergenlik çağında aldığımız okuma yazma eğitiminden ötürü, alfabetik anlamda okur yazar biriyim. Okuma yazma hocamızın adı Muhammet’di, şişman, ablak suratlı, esmer, kalın kaşlı bir adamdı, kısa boyuyla hükümranlıktan sıkılmış Lagaş kralı gibiydi, zaten onun için ‘Hoca’ diyorum.
Yaşamda yapılabilecek her çılgınlığa, tümüyle uzak bir peyzaj çizen -lingam- (neye yazılmış bu), bu halim selim adam, günün birinde bir kır gezisinde, okuttuğu çocuklardan Zühre’ye tacizde bulununca, tüm kasaba şok geçirmiş, Muhammet hocada soluğu başka bir kasabada almıştı. Uzun süre onun öldürülmesini bekledik, gerçekleşmedi ama, kendimden biliyorum, onun öldürülmemesi hepimizde kırık bir boşluğun doğmasına yol açmıştır. Şimdi düşünüyorum da, yaşamda böyle bir olayın cinnet yada masumiyet değeri bir inci tanesi kadar bile yok, öldürülmesini arzu etmekten dolayı utanç içindeyim. Ama hep ustan söz ederiz, üstüne basa basa söylüyorum: İnsan usunun esiridir. Gene de Zühre’nin güzelliği ben dahil herkesi büyülüyormuş ki, hepimizin tabusuna dokunulması, anlağımızı kızıl bir çanağa çevirmişti. Bu tip olaylarda doğruyla yanlışı ayıramayıp işin içinden çıkamamak belki de en geçerli yoldur sanırım.
Neyse, ben yurt savunması adına yaptığım 20 yaş görevime dek, köyden dışarı çıkmış değildim. 0kur yazar olmama karşın, yaşadığımız dünyayı, gören gözün çevrelediği dağlar kadar sanıyor, köyün yaşam kurallarına uygun yaşayıp gidiyordum. Örneğin uyuyordum, camiye, kahveye girip çıkıyor, zorda kalmadıkça ne pazara, ne mezara uğruyordum. Hasbelkader yazı yazar, oyun bozar (kahvede), aylak gezerdim. Ekin biçmek ve kuş avlamak  dünyanın hakkını vermek sayılırdı bizim yurtlukta.
Bir gün köye yeni bir imam geldi dediler, (karşı dağlardan), bizim cami, toprak damlı, tek katlı bir yapıydı. Merak edip gittim, normal bir adamdı, ama bu dünyada her ademin bir düsturu vardır, bu imamda bir gün camide bulunan kitapları (daima tozları alınır ve özenle yerine konur) ayıklamaya kalktı, o gün gölgede oturmak için ben de camideydim, çeşitli (Hadis ve Kur’an başta olmak üzere) kitapları ayıkladıktan sonra, üzerinde Eski Ahit yazılı, minicik harflerle dizili bir kitap bulduk, imam duygularını gizlediği bir paravanın ardından konuşurcasına, bunu önceki imam mı bıraktı dedi. Bizde önceki imamın kitaplığa bir gün bile dokunmadığını, zaten kitapların bir süs olduğunu söyledik, yüzü biraz dinginleşti ama gözlerindeki anlam değişmedi ve kitabı elime verip bana güvendiğini söyleyerek, şöyle bir süzdükten sonra, derenin akıntısına bırakmamı söyledi.
Köyün aşağısından dere geçerdi, o an içtenlikle aldım. İmam o gün, Angloma, kelebek dişi, sadalmelik, koyun ve domuz, sulfata ve Kevser gibi laflar ederek sözünü bitirince (dinler gibi görünürüz), kitabı dereye bırakmak üzere yola koyuldum ve ilk kez, içine düştüğüm aylaklıktan olsa gerek, kitabı açıp şöyle bir okuyayım dedim (şimdi içimde bir heves varmış demek ki diyorum), inanın daha ilk satırlarda bir ilgi, bir merak aldı götürdü beni, bir taşın üzerine oturup sakin sakin karıştırmaya başladım, sonra Yeni Ahit diye bir bölüm daha olduğu gözüme çarptı, sonuçta kitabı atmamaya karar verip, bütün kış onu okudum, köyü çevreleyen dağlardan çıkıp, geçmiş ve geleceğe, anlaşılmaz olan tüm alemlere geçişim, gelişip değişmeye elverişli bir evrim canlısı gibi, o günlerde başladı. Kendime değil kitaba şaşırmıştım, Pavlus’un Mektupları, Süleyman’ın Meselleri bölümlerinden  hala beğeniyle söz ederim. Yalnız burada çarpıcı bir noktaya değinmek isterim; Eski Ahit’teki yerlerin, İsa’nın oyalandığı yörelerin, Zeytin Dağı’nın , beyaz eşeğin, değirmenlerin anlatımında inanılmaz biçimde kendi köyümüzü bulmuşumdur. Sanki Celile, İsabey, Golgata (kafa kemiği demekmiş) bizdeki Araplar Tepesi, Zeytin Dağı’da  Çökilyas’tı. O hırpanilik, o yoksulluk, o süzgünlükte cabası. 2000 yıl öncesi gelmiş ve ne hikmetse bizim köye girip bağdaş kurmuştu. İnsanlar kandille aydınlanıyor, zeytinyağlı fenerlerle hayvan ahırlarına girilip, kelterlerle saman veriliyor, arpalar serpiliyor, keçi, koyun, düve ve katırlarla iç içe yaşayıp gidiyorduk. 2000 yıldır bu köyde hiç bir şey değişmemiş miydi? Dut ağaçları, kümesler, avlular, Judaslar, otlar, pıtraklar, şarap evleri, hepsi Tevrat’dan çıkma, hepsi Musa’nın , Meryem’in günlerini yaşamaktaydı. Üstelik bir tuhaflık daha vardı, köyün adı da ilginç bir buluşumla İsabey’di. Yarı gülüt düşünürüm, göçerler kurmuştur bu köyü ama, adının İsabey oluşundan dolayı hep huylanmışımdır. Eski Ahit’i okumayan bu benzerliği kavrayamaz, dahası bugün bile, elektrik ve traktör dışında aynı meczupluk sürüp gitmektedir. Köyde İsa bir yerlerde saklanıyor olmalı, baksanıza elektrikte onun  mucizelerinden biri zaten!.. Musa’da belki bir gün, düşlerin ulu görkemiyle, elinde asası, Baklan ovası tarafından köye girecek. Gerçekte köyde dolaşırken, hep bir Selçuklu Oğuzu karşıma çıkar ama, köyün göçük ve mitik yüzünü, Meandros’un kıvrılarak akıp gidişinde görebilmek için, gene de o kitabı okumak gerekir diye düşünüyorum. Neyse, ben İsa’nın, Musa’nın buralarda yaşadığını sanırken bir gün benimle beraber 4 arkadaşı, nüfusa kayıtlı gönüllüler olarak, iki er ciple önce Çal jandarmasına, oradan da ver elini Antakya’nın Samandağ’ına askerlik yapmaya gönderdiler. Uğradığım şaşkınlığı bu kez de saklayamam, trenle geçtiğimiz yerleri hiç bir zaman unutmadım, dünyada binlerce İsa, Musa ve binlerce İsabey olduğunu o zaman anladım. Bütün köyler, bütün kasabalar birbirinin aynıydı, üstüne üstlük askerde bile tıpkı bana benzer biri vardı, sesi, yüzü, her şeyi... Dünyayı anlamaya çalışırken, daha bir kargaşaya dönüşmesinin önüne geçemiyordum, sürekli kendini yineleyen ve hiç değişmeyen zemberekli bir oyuncaktı sanki dünya, çevrilerek kuruluyor ve hep aynı şarkıyı çalıyordu. Tanrıyı -benzetmeme izin verirseniz- vodvil sever bir monark gibi düşünmeye başladım. Düşünceler genişledikçe, işimin zorlaştığını ayrımsıyordum, keşke Eski Ahit’i dereye atsaydım, ben “kendi şapkamın altında mutlu” cehaletin sükunet dolu denizinde bir hoş, yaşayıp gidecek, bilisizliğin verdiği aleni ukalalıktan nüfusa bile yazılmayarak, yaşamında bir kez bile köyün dışına çıkmadan, 91 yaşında ölen Syblimiz, Kör Eşebe gibi gamsız, tasasız ölüp gidecektim.
Büyüyü Tevrat bozdu, ama yıldızlar arası bir olayda geçen kriket karşılaşması gibi, bütün bunların en ilginci, bir gün minik radyosuyla dikkat çeken, kırmızı boyalı bir kadillak üzerinde söylev veren politikacının, sizleri Almanya’ya göndererek işsizliğe çözüm bulacağız vaadine kanarak, Almanya meseline herkesten önce parmak kaldırmamla oldu. İçimde kıvılcımlanan coşku ve merakı İsabey’de kimse anlayamayacağı için, yoksul şayak pantolonumla, Almanya uğruna böyle yürekten atılmama sonraları kim bilir kimler acımıştır. Köylüler kendi ılımlı dünyalarının dışındaki her devinime, ölümcül bir tehlikeymiş gibi bakarlar ve gönülsüzlükleri düşman çatlatır.   
Evet, bizim lakabımız Azizlerdi. Beş kardeştik, söylemenin yeri geldi, Eski Ahit’ten dolayı içimdeki pusulayı şaşırmamın asıl nedeni, İsmail, İbrahim, Zekeriya ve İlyas’ın kardeşlerim olmasıydı. Üçüncü (ortanca) kardeş olarak (Tanrı, ruhül Kudüs ve İsa gibi!) adım Nuri de olabilir, ama gene de bir türlü anımsayamıyorum, yalnız Nuri’nin diğerleriyle uyuşmadığını asla düşünmeyin, o nurlu demekle, tanrıya hepsinden daha yakındır. İşte tamda bu nedenle, Eski Ahit benim gizemim olmaya başlamıştı, onda soyağacımı arıyor, köyün adının bile İsabey oluşundan ötürü imgelemimde anlam denizlerine sürüklenip gidiyordum. Gene de Almanya Cumhuriyeti’ne gitmek gibi dış dünyadaki olası yazgıma herhangi biçimde karşı koymadan yaşamımı sürdürüyordum. Düşünceler başka, yaşam başkaydı. Bunu bir tür kurnazlık gibi kabulleniyor, dış dünyanın olasılıklarına, olabilirliklerine anında uyum gösterebiliyordum. Bu nedenle imgelemimin, düş denizleri gibi genişlemesine de ses çıkarmıyordum. Sonuç olarak, Almanya yalnızca lastik üretilen bir fabrika, yahut ta dört tarafı duvarlarla çevrili bir boşluk olabilirdi, kim bilir nereye, ne yapmak için çağırıyorlardı bizi. Unutmadan söyleyeyim, erlik ocağımız Antakya’da, Pavlus’un yurdu çıkmaz mı, artık Eski Ahit’le bir bağım olabileceğine iyice inanmaya başladım, köyde demir sandıkta bırakmıştım onu ama, söylemeye çekiniyorsam da, kendimi önemli biri gibi duyumsuyordum artık, belki bir tür peygamber olabileceğimi düşünmeye başladım, engin bir bilgiye sahip değildim, merhametli olmak gibi; bir gönencin sınanması için, tanrım benim gibi yoksullara olanak tanımıyordu, mucizeler göstermek gibi insanüstü yetilerim olduğunu coşkuyla ileri sürecek havarilerim yoktu, dahası gelecekte benim için türlü meseller uydurulup uydurulmayacağını da, usumdan geçirecek kadar cesur olmadığım için ahkam kesemiyordum, yalnız düşlemek gibi herkese nasip, ama kimsenin kullanmadığı bir koza sahiptim. Konuşuyor, serbestçe atıp tutuyorum ama, Almanya meseli ortaya çıktıktan sonra işler sarpa sarmaya başladı, düşlerim gerçeklerle gereğinden çok çatışır oldu. Örneğin yalvaçlık düşü, olaylar ve olanlar karşısında komik bir hülya gibi sırıtmaya başladı. Elbette nedenlerini anlatacağım, gidecekleri seçerken, İsa’nın anasının öldüğü yerlere yakın bir kentte (Smyrna) etimize kemiğimize baktılar, günler geceler geçti, sakınır olmaya başlamıştım, düşlerim gerçeklerden kaçar olmuştu.
Dişimi, tırnağımı inceliyor, kafa çevrenimi ölçüyor, bir kadın gibi kalçalarıma dokunuyorlar, hatta penisimi tutarak evirip çeviriyorlardı. Çiş yapmak, gözlerin ağını gösteren çemberler çizmek, yok yere soluk alıp vermek... Bizim köyde beygir alıp satılırken yapılırdı bunlar! Pes etmedim, gelecekten çok şeyler uman seçilmiş bir insandım ben, İsa’nın çilesi, Musa’nın acısı da belki böyleydi, hiç ses çıkarmıyordum, gençliğim bütün bunların üstesinden gelirdi, hem ben... onlar nereden bilsin ki... Bir işçi topluluğuyla, eskitemediğim umutları taşıyarak Münih’e ayak bastım, oradan da banliyölerden bir otomobil fabrikasına götürdüler. Gülünç ama, bizimkilerin şaşaalı diye tanımladığı bir yaşamın içinde, oralarda ne olup bittiğini pek çok insandan yıllarca ve yıllarca duyduğunuz için anlatmayacağım. Tam 13 yıl yalnız yaşadım, permanganat suratlı şefime usulen söylediğim merhaba dışında, ne Türk, ne Alman, ne kadın ne erkek hiç arkadaşım olmadı. Dakik hareket eden, ayakta yemek yiyen, Titanik gibi tabutta geceleyen yaratıklar olmuştuk. Tanrının makineleriydik. İsa ile Musa, Hans ile Thomas’a dönüşmüştü. Kimi gereksinimler, jeton denilen demir pulcuklarla karşılanıyor, konuşmanın yerini susmak, eylemin yerini durmak alıyordu. Uzun sözün kısası, 13 yıl kobaylık yaptım. Ta ki bir Alman kızının sabırla ve dirençle ilgilenip, bendeki derin sessizliğin gizini ölesiye merak edene kadar. (O aralar Çökilyas dağında bir tavus kuşuyla olan saklambaç düşünü görüyordum sık sık) Alman kızının adı Eva (Havva demekmiş!) Rosalin’di ve gerçekte bir museviydi. Yavaş yavaş dostluğumuz ilerliyor, bu gönülsüz çilem bitiyor diye düşünüyordum ama çok küskündüm, bir daha ne İsa’ya, ne Musa’ya dönmedim, düş kırıklığı beni katılaştırmış, tenor uykusu gibi her şeye sıçrayıp uyanan birisi olmuştum. Makinelerin ortasında, Eski Ahit’in insanı hareleyen mistik havasının beni ahmak yerine koyduğunu düşünmüştüm. Demirin buzla örtülü dünyasıyla, İsa’yı sevmek arasında ne gibi bir ilgi vardı. Bir gün, üzerimden ölü toprağı kalkar gibi, İsa’dan Musa’dan, Antakya’dan söz ettim Rosalin’e, hiç unutmam hemen kentin en yüksek yapısı Reims Katedraline götürdü beni. Orada kızıl pencerelerin ışığında, çarmıha gerili İsa, düşlerime geri dönmeme yol açtıysa da, benim köyümün kırık dökük değirmenlerine çok uzak ve Eski Ahit’tende alabildiğine başkaydı... Rosalin’le geziyor, eğleniyor, düş kırıklığımı ve yiten peygamberliğimi unutmaya çalışırken en ilginci de sevişiyorduk. Benim yaşamımdaki ilk kadındı Rosalin, bu nedenle Havvammış gibi tapardım ona. Bendeki küllenmiş Eski Ahit aşkını sezen Rosalin pek çok kitaplar verdi, artık dünya gözümde değişmeye başlamıştı. Küskünlüğümü atarak aşkı keşfediyordum, aşk yaşlı ruhuma gençlik aşılamış, kinetik bir enerjiyle yaşamımı evirip çevirir olmuştu.   Rosalin... gülümdü benim ve ben ona sık sık güller armağan ediyordum, dahası o sıralar Hölderlin’i okumaya başladım, inanın içimi bir erinç kapladı, ama delirip ölmüş olması beni çok üzdü, ben delirip ölmemiştim, ama ya Hölderlin!.. 





 özel nedenlerle hayran olduğum birini, iç dünyamda taklit etmem, yani onun gibi intihar etme düşüncem, ama bir türlü becerememem, ruhsal açıdan ezilmeme yol açıyordu. Ardından Genç Werther’in Acıları’nı okudum, bir intihar daha, ama yaşamımda İsa ve Musa dahil ortak yönler bulduğum kişilerin çoğun kendini öldürmüş yada öldürülmüş olmaları, gariptir beni intihardan uzaklaştırdı, farklı olmayı başarabilmeliydim. Bir gün aniden Rosalin’in küçük kardeşi -elim bir kazada- ölünce üst üste gelen bu karamsarlıklar ve gönül dostumun acısını alabildiğine paylaşabilmek için yazdığım şiiri, tüm ailesinin gözleri önünde Rosalin’ime okudum:
“Mezarımın üzerinde kuruyacak yeryüzü
Anne, anneciğim
Unutacaksın sen beni
Yabani otlar dalgalanacak üzerimde
Baba, babacığım
Ne de sen özleyeceksin beni
Kara gözlerin yıkanır yaşlar dinince
Abla, ablacığım!
Artık acı üzmeyecek seni
Canım kardeşim
Ancak sen unutmayacaksın hiç
Var gücünle yok say beni
Sen ise durmadan üzüleceksin kardeşim, ölünce
Yanıma uzanıncaya dek.
Ey tekmelediğim neşe dolu yollar
Acımasız çıktınız. Kölemdiniz oysa!
Ya sen kara toprak
Ayaklarımın çiğneyip kardığı kara toprak
Mezarımı örteceksin.
Soğuksun ölüm, tanrın ve efendin idim
Yıkılır gövdem yakında toprağa
Eririm
Ruhumsa gider belki cennete
Belki bir bilinmeze...”                                  

Bir Çeçen ağıtı gibi dokunaklı buldukları dizeler, benim büyük bir ders almama yol açtı. Her şey bir yana şunu anladım, yaşamda asıl acı çekenlere, onlardan çokca üzülürmüş gibi yaklaşırsanız, size güvenmez ve inanmaz olurlar. İşte bende Rosalin’in acısını peyderpey paylaşınca, birden uzaklaştı ne yazık ki. Nedenini söyledim ama; belki yinede kimsenin bilemeyeceği yaşamsal gizleri vardır ayrılıkların. Hiç bir zaman asıl terk nedenini öğrenemedim, belki acıları paylaşmak değil, onlardan kurtulmak yada olanları unutmak istiyordu Rosalin, benim mistik yanım, yaşadığı acı gerçek karşısında komik bir yetersizliğe, yada kişiyi çileden çıkaran bir teslimiyetçiliğe sürüklemiş olabileceği için, ilgisi aniden bir tiksintiye de dönmüş olabilir diye düşünüyorum. Rosalin beni terk etti, telefonla ulaşamıyor, çaldığım kapılardan dönüyor, geçtiği yollarda boşuna bekliyordum, onu bir daha göremedim. O sıra Titanic’i okudum, Enzensberger’i. Titanic tüm yaşadıklarımızın, boşunalıklarımızın bir aynasıydı sanki ve son dizesi şöyleydi “Belirsiz, söylemesi güç, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorum.” Evet, neden böyle hem yüzüyor, hem ağlıyorduk...

Artık anlatamıyorum, ne romantik Schiller, ne Goethe, nede kara yoksullukçu Walraff teselli oldu bana, bu anlayışsızlık denizinde, neredeyse Hitler’e sempati duymama ve hatta insanların şiddete yönelmesini yerinde görmeme neden olan belirtiler oluştu. Fabrikada ise tek bir slogan vardı: Daha çabuk, daha iyi, daha çok... En kısa zamanda, daha iyisini, daha çok yapacaktınız... Zaman kazandırır, hem size hem bize deniyordu ama, kimse zaman nedir diye sormuyordu. Straus ve Wagner dinlemeye başlamış yaşamdan da umudumu kesmiştim, “Anladım ki zaman bazen 3, bazen de bir hiçti!..”

Bir gece düşümde bir tavus gördüm, ama önce kulağıma biri hiç ilgisi yokken, “Şu çarşaflı kadın, 2000 yıl önceki imparator Septime Severe’in Roma’sında yaşasaydı, sarayın sefahatına karışacak ve Caracalla’nın babasıyla olan sürtüşmelerini dinleyecekti” dedi.
Düşümde ıssız bir ormanda tavusun peşinden koşuyordum, renklerin çılgın tanrısının peşinde... Rosalin’in bıraktığı Direyler Ansiklopedisi’nde kuşu bulduğum zaman onun tavus olduğunu anladım. Çökilyas dağında dolaşırken, bir uçurumun dibinde, bir uzay kolonisi gibi yemyeşil parıldayan koruda gördüğüm o tuhaf kuş. Bir mayıs sabahında can sıkıntısından dağa çıkmıştım, yalnızlığın dolambacında kolan vuruyordum, kuş sürüleri çığlık atıyor, acayip ötüşlü bir kuşun sesi diğerlerinden ayrılarak yamaçlarda yankılanıyordu. Dağın etekleri aydınlanıyor, kertenkeleler kayalarda devinirken, gelincikler kovuklardan başlarını uzatarak güneşi selamlıyorlardı. Sümbüller, öteye beriye serpilmiş mavi otlar, sarı, tırnaksı çiçekler, minicik mavil kuşlarla cıvıldaşıyorlardı. Pembemsi şeyler ayaklarıma bulaşırken, uzun, yay gibi bitkilerin rüzgarda savruluşuna tanık oluyordum. İşte o sıralar inmiştim, kimselerin sözünü bile etmediği o gizemli koruya, yamaçtan dolanarak aşağılara sarkmış, düzlüğe kavuşunca da, ardıçların, meşelerin arasında yürürken görür gibi olmuştum kuyruksaçanı. Ben yürüdükçe, çalıların ardında, sarmaşıkların içinde rengarenk düşsellikte,  gösterişli bir yaratığın, uçuşup kaçıştığını duyumsar gibi oluyordum. Salt sessizliğe bürünerek ayak seslerimi kestim ve bir böğürtlenin arkasına saklandım; beklemeye başladım, ama durumumu sezen tuhaf kuşta, sanki beklemeye başladı, bu kez sessiz biçimde, büzülerek yürümeye başladım, birbirimize yaklaştığımızı duyumsuyor, neredeyse karşılaşacağımı umarken, yine birdenbire yitiveriyordu. Sonunda irili ufaklı taşların yolak yapıp kıvrıla büküle suya kavuştuğu bir patikada, tuhaf çığlıklar atan, renkcil acayip bir kuşun minik mahmuzlarıyla sekerek, suyun içine dalıp gittiğini gördüm... Suya eğildim, birden tepemde Herakles belirmiş gibi, parıldayan suretimden korkuya kapılarak uyandım ve çevremi kolaçan ederek ıssızlıkta gene yürümeye başladım. Suda, larva kuyruklusu ve küçük balıklardan başka bir şey görünmüyordu, yinede dalıp giden kuşun renklerini ve iriliğini düşledikçe yaşamda böyle bir kuşun olamayacağına karar verdimsede, birden uzakta alacalı bir orman canlısı, binbir renkli, kuşsu bir yaratığın, yüzerek kıyıya çıktığını görünce gene düş gördüğümü sandım, düştüğüm ürküyle suya dalan kuşun renklerini tam algılayabildiğimi söyleyemem, çünkü yüreğim şiddetle çarpıyor, kuşun kuyruğu büyülü renklerle dolu bir püskül, acayip bir yelpazenin süslediği görklü bir kavis, utkulu bir çevrim gibi, kekiklerin, buruk kokulu lavantaların, karman çorman otların arasından süzülerek, havayı yarıp gidiyordu.
Sanki sabah sessizliğinde tanrı benimle yüz yüze gelmek istemişti. Birden korkmaya başladım ve aylak satirler; orman cücesi gibi önümü keser, bir nympha, ırmak cini yada su perisi kılığında karşıma çıkıp, sırtıma biner düşüncesiyle koşmaya başladım ve o hızla korudan uzaklaştım.
Bayılmışım. Yamacı tırmanıp tepeye vardığımda hiç ummadığım bir şey oldu, korunun birden gözden yittiğini gördüm, koru yoktu. Düşümde düş görmüştüm belki de. Ama Rosalin’in ansiklopedisinde gördüğüm kuşun gerçekten varolduğunu anladığım zaman düşüme duyduğum hayranlık ve mutlulukla enfes bir pantolon ve bir fötr şapka aldım kendime, ama kimselerin bilmediği bir gizi vardı şapkanın, kenarında o kuştan olduğuna kesin gözle baktığım büyüleyici tüy... Bu yalan dünyada gerçekten mutlu olduğum tek an düşümün gerçeğe dönüştüğü  o andı ve mutlulukların en güzeli; her zaman, en zarif ve küçücük olanıdır.
O yıl sonunda emekli oldum, hem de günüm dolmamışken, dalgınlığım ve aylar önce frezeye kaptırarak kullanılmaz hale gelen işaret parmağımı gerekçe göstererek emekli ettiler beni, iyi düşünmem gerekiyordu, köye, yurduma nasıl dönecektim, ülkeler görmüş, tuhaf şeyler yaşamış birinin dönüşü de epeyce görkemli olmalıydı.
Bir cip aldım, üstelik ilk elden ve köyün girişindeki susa yolundan ayrılıp, iki yanı servilerle kaplı yola girdiğim zaman ahalinin, Midas görmüş gibi şaşkınlığını, tanıyınca da merakın yoğurduğu bir şüpheyle sessiz gülüşmelerini hiç unutmadım. Yakın çevreme pek yüz vermediğimi söylemeliyim, çocukları şaşırtıcı oyuncaklarla sevindirip, yaşlıların ağzına gönülçelen ikramlarla, birer parmak bal çaldım o kadar.
Günler geçiyor, gizli mutsuzluğum alabildiğine sürüp gidiyordu, melankoliye dönüşen can sıkıntımı geçiştirmek için, ciple düşlerimin dağı Çökilyas’a çıkıp dolaşmayı tasarladım ve bir sabah erken, Baklan ovasında bir garip kuş öterken yola çıktığımda, motor gürültüsünün doğanın sesini bastırdığını ve sabahın sesine karışan tüm canlıların, çılgın bir koroyla çığırışlarını duyamadığımı söylemeliyim. Cip, çekiş gücü bitip, dağın yamacında durunca, yürüyerek uçurumun kıyısındaki koruya, düşlerimin korusuna kavuşmaya karar vermiştim. Yarım saat süren inişli yokuşlu bir çabadan sonra, yöreye yaklaştım ve korunun bir düş gibi aşağıda uzandığını gördüm, yamaçtan kayarak aşağılara indim ve düşlerimin peşinde, püfürdeyen yapraklar arasında, kuşu aramaya başladım, eğer gerçekten görürsem, yaşamımdaki tüm yalnızlığımın bilinçli ve tanrı katında da seçilmiş olduğuma inanacak, kutsal bir görevle yükümlü olduğumu kabul edecektim. Korunun içinde koşmaya başladım, çılgınca koşuyordum, çalılara, otlara, dikenlere; çarparak, sürtünerek, sıyrılarak; birden devasa bir çukura yuvarlandığımı anımsıyorum. Uyandığımda, üstüm başım harap olmuş, palas pandıras kalkmaya çalışıyordum ki, masalların kuşunun, yukarıda, bir gök perisi gibi bana bakıyor olduğunu ve yine birden yitiverdiğini gözlerimle gördüm. Aceleyle tırmandım, aman allahım, bu tavustu!..  Evet, kuyruğunu olanca görkemiyle açmış, gökkuşağından tepeliği ve devasa cüssesiyle bana bakıyordu, kuyruğunda binlerce im, eflatuni, sarılı, kırmızılı benekler, yalvaçlara özgü işaretler, us uçuran zarifliklerle gülümsüyordu. Tanrıya en yakın kuş bu olmalıydı ve sanırım, artık tanrı bana işaretini vermiş bulunuyordu, ama ben yinede şunu düşünmekten kendimi alamadım, neden insanın yaratılışı, bir tavusunkinden daha önemli olsundu ki. Bu gezegende belki de biz, tavuslara eşlik eden canlılardık, bu kozmik şarkı yalnızca tavus için tasarlanmış olamaz mıydı... Tümüne belki de diyerek bu konuyu kapattım, gene bayılmışım, uyandığımda tepenin başında, kırık taşların arasında yatıyordum, ılık bir akışla burnumdan kan sızıyordu,  frezenin ezdiği parmağımla burnumu bastırarak, eteklerden inmeye başladım, düze geldiğimde, cipin yerinde olmadığını gördüm, yolun aşağılarında, kayaların dibinde ters dönmüş durumda, pelül perişan buldum onu, ya el frenini çekmeyi unutmuş, yada buralardan geçen meçhul bir yolcunun, belki bir titan yada bir kiklopun azizliğine uğramıştı. Yanına vardığımda kimsecikler yoktu, bu ıssız dağ binlerce yıldan bu yana, doğa dışı bir aletin, koşabilen, dört ayaklı bir makinenin ölümüne ilk kez tanık oluyordu. Son bir kez okşayıp, ona veda ederek ayrıldığımda, uzaktan bir kez daha baktım ve içinden nasıl sağ çıkabildiğime bayağı şaşırdım. Yoksul  bir köylünün, sıska bir eşeği gibi, uçurumdan yuvarlanmış, -deyim yerindeyse- dört ayağı havada, nalları dikmişti. Kırk yıllık emeğime önce göz yaşı döktüm sonra nedensizce elimde olmadan güldüm. Güneşin yalımı, yakıcı bir kırbaç gibi yamaçlarda dolaşırken, yukarılarda beyaz bir bulut, azize gibi süzülerek aşağıya indi ve gelip tam başımın çevresinde harelenerek taçlandı. Cipe ve yukarıdaki gökyüzüne bir daha baktım, kendime dokundum, yabansı bir gezegende, bir konuktum ben, benden başka her şey yakışıyordu bu gezegene. Tavusta, belki bu gezegende barınamamış, görünmeyen bir yüz, bilinmeyen bir dünyaya kanat açmış ve ben onu salt imgelemimde canlandırmıştım. Büyük bir üzünçle köye döndüm. Dünyadan elimi ayağımı çekmem, yemeden içmeden kesilip, erenlere karışmamda o günlerde oldu. Yaklaşık bir ay sonrada, Budistlerin pek sevdiği bir incir ağacının dibinde 9876543210' nuncu soluğumu verdim. Köylüler sıradan bir cenaze töreniyle Araplar tepesine gömdüler beni. Ve defin biter bitmezde günlük işlerine koyuldular. Ben bedenen öleli 666 ay, gerçekten ölüp, hiçleneli ise 33333 gün oluyor. Bütün bunlardan sonra, son sözümü soracak olursanız, üzülerek; ‘Tuhamet su’  -Yaşam boş- diyorum...
...
Bu mektubun aynısını, İstanbul’da okurken, trafik kazasında ölen Denizli’li teoloji öğrencisi Yakup Düşgördürücü’nün evinde de buldum. Ölüm nedeniyle tek göz evi boşaltılırken yerdeki sarı zarfı dedektif öykülerinde olduğu gibi, kimsenin gözüne çarpmadığından alan olmadı. Her iki zarf da, bende buluştuğunda yazılanların birbirinin suretiymiş gibi, aynısı olduğunu gördüm. Bazı yerleri okumakta güçlük çektim, kimi tümce kopuklukları ve bağlantı zayıflıklarını birbirine ulayarak gidermeye çalıştım. Ayrıca yerde Wagner’e ait bir kaset ve Schiller’den çevrilmiş bir şiir buldum. Şiirden nefret edenlerin çok olduğunu bildiğim için, onu buraya alamadım. Ama pek şiir sayılamayacağını düşünerek, kendisinin olduğunu sandığım bir dörtlüğü buraya aktarıyorum (İnsanlar bir şeyin kötüsünden hoşnut olurlar, iyi şeyler kavgaya neden olur!) ki kendisiyle ilgili eksik bir şey kalmasın, bu görevim sayılır...
‘Kimimiz korkağız, kimimiz kahraman
Bir zamanın peşinde koşup, ağlayan
Düşler, bekleyişler, oluşlar derken
Boşlukta yitip giden bir boşlukta yaşayan...’
Bu sıradan öykünün kahramanı gerçekte kimdir ve zarf sahipleri  birbirini tanıyor mu bilemem. Mektubu aynısıyla yayımlamama gelince; üçüncü bir kişi olarak, bende de -bir mektup- var!..


























KRİPTO

Yüz yıl sonra insanlar solumayacak!..  Metalik gözleriyle, el ve ayakları parlak birer çubuk olan Erkufo, yanındaki Dişufo’ya böyle söylüyordu. Su yılanı yılından tam üçbin yıl önceki bir masalcık: Adem’in biri Kapadokia’da, Kaisera adlı kasabanın taşlı yollarından birinde yürürken beşgen bir kutu bulmuş, tırnağıyla açmaya çalışırken, kutu  elinden fırlayıp taşlara çarparak açılmış ve içinden kırmızı pullu, uzun bir yılan çıkmış. Yılan, adama beni sonsuz tutsaklıktan kurtardın ama tıynetim gereği armağanım seni zehirlemek olacak demiş. Kaiseralı, sabırlı ol, yolumuza çıkan üç yaratığa soralım, onlarda uygun derlerse yap yapacağını deyip düşmüşler yola, önlerine ilk olarak bir akarsu çıkmış, ey belleksiz yaratık, ey akarca, sen ne dersin bu mesele diye sormuşlar ki su; evet, zehirle ademoğlunu, onların us dedikleri kör bir değnektir ve öyle nankörlerdir ki, bağrımda yunup arınarak pirüpak olurlarda, tam işlerini bitirip gidecekken, yüzümün ortasına, hak deyip ‘Tû!’ diye tükürürler, ceza yerindedir diye yanıtlamış. Yürürken, bu kez dişi bir kaz çıkmış önlerine, kaz haklısın demiş yılana, bunlar vahşidir, havada  uçsan, denizde yüzsen, karada koşsan, gene de acımayıp avlarlar bizi, zehirlemelisin demiş. Derken son bir umut tilki çıkmış karşılarına, tilki soruyu duymazdan gelip, imrenircesine yılanın bu küçük kutuya nasıl sığabildiğini sormuş, yılanda başlamış becerilerini saymaya ve sonunda bundan daha küçük kutulara bile sığabilirim diyerek bitirmiş sözlerini. Tilkide, yüce dostum hele bir gir de şu kutuya, becerine bir tanık olalım diyerek yılanı kışkırtmış, yılanda kıvrıla büküle başlamış kutunun içine çöreklenmeye ve girer girmez, tilki aniden kutuyu kapatarak, oradan geçen dereye fırlatmış ve adama dönüp: Nankörlerden kurtulmak için onlar gibi davranmak gerekir demiş!..

Yazacağı uzun öykünün girişini okuyan Taler, Almuso’ya sarılarak uzay boşluğunda hareketsiz gibi duran aracından dışarı baktı, sayısız ateş böceğinin ışıldadığı büyüleyici karanlıkta, içinde bulunduğu görkemli yalnızlıktan ürpererek titredi ve eğer yıldızlar birer gözse, benim gözlerim de birer yıldız olmalı diye düşündü. Ama ‘Yalnızlık Çağları’nda yıldızlar ne kadar uzak ve uzay ne kadarda sonsuzdu!... Uzayın ve evrenin oluşum teorileri çoktan kanıtlanmış birer formüllere dönüştüğü için korkusuzca ayakta duruyor ve içiçe boşlukların helezonik havasını soluyarak yinede duygulanmaktan kendini alamıyordu. Evrenin oluşum bulamacı: Ateş böceği teorisiydi. Bir güneş, çevrenindeki diğer güneşleri çekerek güçleniyor ve kozmik gübre ile ışınladığı parçaları geri tepkimeyle salarak gölge yaşamlar oluşturuyordu. Yaşam zincirleme bir reaksiyonun değişkenler demetiydi. Reaksiyonun belli anlarında değişik türde yaşam biçimleri oluşabiliyordu, birbirlerini algılayamayan milyonlarca yaşam... Reaksiyondaki bir anın diğer bir anı algılayabilmesi için zaman boyutunun eşdeğer yani aynı olması gerekiyordu ki bu olanaksızdı. Bunun için herhangi bir yaşam, kendisinin dışında bir yaşam biçimini algılayamaz, bilir ama göremez ve ancak kendini üreterek başka yaşamlar oluşturabilirdi.

Güneş+ İdi=Yaşam, bu oluşumun aritmetiğiydi. İdi her defasında başka bir şey olduğu için, onların karşılaşması olanaksız, algılaması ise daha bir olanaksızdı. Bu bakımdan her yaşam ancak kendisiyle karşılaşabilir ve oda ancak bir kopya veya ikiz olabilirdi. Ayrıcı İdi’nin ne olduğu çözümlenebilseydi, onun kendisi olunabileceği için, yaşamın gizi de belki öğrenilebilirdi ama sonraki töz, maddenin ilk haline dönüşümünün olanaksızlığı nedeniyle hiç bir zaman önceki olamıyordu. Olabilseydi başlangıç ne sorusu, artık soru olmaktan çıkacaktı, bu yüzden işin felsefesiyle yetiniliyordu, oda her başlangıcın, başka bir başlangıcın sonu sayılmasıyla geçmişinde sonsuz olduğuydu.

Kimilerine göre şimdi, sonsuz bir geçmişin, sonsuzdaki bir geleceği, sonsuz bir geleceğin, sonsuzdaki bir geçmişi sayılacağı için hepsinden daha ilginç ve çözülmeye değer bulunabiliyordu, yani evrendeki herhangi bir an sonsuz bir geçmiş yada sonsuz bir geleceğin ilkini sayılarak en az ötekiler kadar bilinmeyen, gizemli bir şey kabul ediliyordu. Yinede yaratılışın ve yazgının başlangıcı, bir tetikleme ve elektrikleme olarak görülüyordu. Manyetik rüzgarlar, kuantum çalkantıları, kozmik toplar oluşturuyor, kozmik toplarda bildiğimiz lahana bahçelerine dönüşüyordu. Herhangi bir kuşun gözlerinde bile evrenin oluşumunu görebilirdiniz. Özellikle ölmekte olan bir kuşun gözlerinde evrensel oluşum anı yineleniyor, saydam perdenin içinde, evrenin oluşumu, -duyan- gözler için sergilenebiliyordu. Bir dizi dönüşüm, başkalaşım, yok oluşumdan sonra yine kozmik rüzgarlara dönüşüyordu yaşam.

Hep varız, yoksa nasıl varolabiliriz ki, boşluk kendini üretir, yokluk, yokluk tanımaz. Evrensel gecede, kozmik karanlıkta, yaşam, evrenin bir yüzü, öteki yüzü de; karşı yaşamdı  ve bir yarış içindeydiler, varlık, yok oluşu bir gün ortadan kaldırdığında, yokluğun -yok oluşun- gerçekte bir tür varoluş olduğunu anlayacak, yok oluşta yine varlığı kemirerek bir gün silip gittiğinde, artık varlığın bir tür yok oluş olduğunu anlayacaktı. Diyelim ki, sonuçta  bir tür yokluğuz. Tüm bunlara ne gerek var diye de düşünebiliriz, varız ve hiç bir şey gerekmiyor. Bir kere varlık kadar yoklukta gereksizdir, algılama biçimimiz bu bizim.


Neden varız sorusu bir anı işaret ediyor, varlık anın yalnızca bir parçası, soru neden varız değil, neler olmakta biçiminde sorulmalı, neden varız sorusu bizi dar bir alana hapsetmektedir. Algılama biçimimiz değişseydi bile, gene bunları sorabilirdik, şu var; bu soru Judas gibi iki yüzlü, varlığın arka yüzü yokluk, yokluğun arka yüzü de varlık, görme, varolanı algılama beynimizde gerçekleşiyor, körlük ya da görme diye bir şey yok, algı kapılarının farklılığı var. Beynimiz var oldukça bir biçimde görecektik, gözde, bu biçim odaklanıyor, göz başka bir şey olsaydı, olmasaydı, görü fizik değiştirecekti; solucanın kör olduğunu söyleyebilir miyiz.

Varlık, yokluğun bir türevi mi? İnsanın olmadığını düşünelim, soru olmasın, bizim için yokluk bu işte. Varlık soru, yokluk bu sorunun karşıtı... Hiçlikte bir tür varlık, sonsuz yokluktan ne anlaşılıyor, anlamsız bir boşluk, peki boşluk neden var, boşluk yokluk demek mi, öyle olsaydı biz yokluğu, boş bir hiçlik biçiminde algılayamazdık.
Yokluğun biçimi olur mu... O zaman geriye bir şey kalıyor: Biçim! Varlık ve yokluk bir tür biçim. Gerçek olan, biçim. Görmeyen köstebeğin varlığı, direysel güvenliği herhangi bir insandan hiçte aşağı değil.  Çünkü varolmak için yok oluyoruz. Sonuçta varlık dediğimiz şey bir tür dirim. Dokunulabilirlik, algılanabilirlik. Peki, bilinç olmasa yokluk mu olacak, birde şu söylenebilir mi: Sonsuz yokluk yoktur. Şey, varolmak zorunda olan yokluktur. Yokluk, varolmak zorunda olan bir varlık. Ve şey varolmak zorunluluğudur. Hiçliğin kendisi bile hiçliğin kendisini barındırdığına göre, onun hiç bir şey olmadığı söylenemez. Bir söz var, doğa boşluktan nefret eder.  Gerçel soru: Dönüşüm neden... Niçin ve nasıl biçimleniyoruz. Yokluğun amorf, yani biçimsizlik veya hiç, hiç bir şey olduğu düşünülürse, o, neden bir biçime sahip oluyor, örneğin bir ‘nokta’ neden patlıyor, gülde bir sabah patlıyor, bigbang doğada da var, tohum patlıyor, magma patlıyor, cenin patlıyor. Bir sığmazlık var, biçim arayışı...
Sonuç: Yokluk yok. Varlık, yokluğun biçimlenmiş dönüsü, gerçek yokluk olanaksız, yokluk belki de yokluk nedir diye sorulamamasıdır, oysa biz sorabiliyoruz.

Şu ki, varlıkların dilinin olmayışı, neden varım diye soramayışları tuhaf, en görkemli karadelik, usa sığmıyor ama, neden varım diye soramıyor, korkunç bir alçakgönüllülük var bunda, doğada öyle. Tanrı yoksa bir ‘karadönü’mü diye düşünüyorum. Evrenlerin anası, bana bunca ışık yılı uzaktan dalgalar yayan varlığın gücü neredeyse sonsuz, ama bir sorusu yok... Öteki, yani ben, aya uzanabiliyorum, gücüm sınırlı, ama sorum var, soru sorabiliyorum. Ben bir ışık bileşeniyim. Işık tüm yanıtları biliyor, içinde barındırıyor, bende tüm soruları biliyorum, soruyu çözebildiğimde, soru olmaktan kurtulacağım, oda bir yanıt olmaktan kurtulacak, çünkü ben bir yanıt olacağım.

Soruyum ben, yanıt olduğumu kavrayamıyorum, algılayamıyorum, soru aşamasındayım ve soruyu da aşamıyorum, oysa yanıt olduğum gün, evrenin tüm soruları bende toplanacak ve bir yanıt olacaksa, o ben olacağım. Bu karanlık odada, ışığın gölgesinde, soru olmanın kozmik görkemini taşıyor, tanrıya ve evrene baş kaldırıyorum. O ise kızmıyor, küsmüyor, dahası duymuyor, çünkü o benim, ben yanıtım, yanıtın kendisiyim. O bunu biliyor, ama ben bilmiyorum. Yanıt benim ama, ben bir soruyum.

Evrenin çiçeklenmesi, yani insanı oluşturması, bu ikilemin doğmasına yol açmış. Tanrısal töz dünyayı ve insanları yaratmış. Ölüyoruz ve sonsuz evrenin varlığında, yokluk sorusunu artık soramıyorsunuz ve evren var. Çünkü yokluğu yaratan sensin, yokluğa, varlıkmış gibi biçim veren, onu karşına koyan sensin, oysa evren vardı, varoluşunun gerekçesi sensin ve evrenin kendisi,  yokluğun kendisi, yokluk gördüğünüz evrenin ta kendisi, ölünce yokluğa karışıyorsun, evren oluyorsun, ama hiçlikten uzaksın, hiçlik senin soyutlaman, bir algılama biçimin, yokluk anlamsız, öyleyse nasıl içinden çıkılmaz, anlaşılmaz, kavranılmaz bulursun onu.

Bitin Söz: Büyük patlama yok, yokluk patlama öncesi, kavramsal varlık patlama sonrası, hepsi biçimsel bir değişiklik ama ‘kavramsalda olsa’ gerçek olan varlık. Yani varoluş. Bir tür yokluğun ta kendisi. Olanaksız olan hiçlik, ama savlar güçlenince yanlışlar çoğalıyor. Yokluk zamanın uzaması, varlık ise birime dönüşmesi, algılanır olması. Yokluk kaos, varlık kozmos. Yokluk diye bir varlık oldukça, yokluktan söz edemeyiz sonuç olarak. Ve sizler ölünce yok olacak, adınız unutulacak ve bir daha hiç gelemeyecek, dönemeyeceksiniz.
Ama ne mutlu ki ölümsüzsünüz ve hep var olacaksınız. Öyleyse, acınmak, hayıflanmak boşuna.  Çünkü bir biçimi geçiştiriyorsunuz, bir yılan gibi deri değiştiriyorsunuz, evrensel saatin küçük bir diliminde, deniz feneri gibi ışıyorsunuz, ay ışığında planktonlar gibi parlıyorsunuz.  O denli sıradan ve değer bilmezsiniz ki, bir tanrı bile çok size, üstüne üstlük ölümcülsünüz. Oysa ışık yayan bir cisim, minik-manik bir evren olarak çok şaşırtıcısınız.  Bir evren modelisiniz, bir dininiz var ve ne yazık ki tanrı içinizde ve ne yazık ki prematüre bir bebek, primitif bir cesetsiniz. Keşke bu soruları bir güve sorsaydı bize. Yokluğunda varolma hakkı var, varlığın yok olma hakkı olduğu gibi. Varlık, yokluk bir düşünsü yöntem, yokluk varlık diye bir şey yok, öyleyse varlıkta yoklukta, yok = Aynı. 

Son bir şey, yokluğun varlığa dönüşmesi -ilkin olarak- çok ilginç. Yokluk, varlığın soyut bir güzellemesidir. Saf estetiktir. Varlık pürüzdür, ilkel bir yokluktur, kaba, amorf ve eşitsizdir. Yokluk, sonsuz güzel, biçimli ve eşitçidir. Salt güzellik, sonsuzluktur yokluk.  Biz, varlık olmak nedeniyle ilk basamaklarız. Yokluk mutluluktur. Varoluş sorunsalına yönelebilen bilinç yok olduğunda, varlık sorgulanamayacağına göre, varoluş soyut bir uslamlama ve indirgemedir diyebiliriz. Bu anlamda yok oluşta soyut bir paradokstur. Bir file niçin varız diye soramıyoruz, öyleyse varoluş sınırlı bir kavram. Biz bir kurguyuz, fil ise hiçliğin bir an’ı olarak daha saf. Öyleyse yokluğun yokluğuna gelebiliriz, yokluk ve varlık içiçe yani ikisi de var. Ama yok oldukları için. Yokluğu zorla yaratamayız ki, yaratırsanız o artık var demektir. Yokluk uydurma bir sözcük oyunu, neden olsun ki, düşlenebilen her şey bir varlık. Yokluk, varlığın anasıdır, kavranamayanın adıdır, bir tanrısı olmayacak denli sıradandır o. Ve ‘çünkü yanılgıda tıpkı gerçeklik gibi usun kendisine aitken, göreceli us dışı ise, gerçeğin ve yanlışın ötesidir, yanılgı terimi ile onurlandırılamayacak bir saçmalıktır’ diye kozmikomikliğin nedenini açıkladı...

Erkufo, bizim düşüncelerimiz eninde sonunda, can sıkıcı bir yanılgıya dönüşüyor, onun için ölümlüyüz diyerek Dişufo’nun boynuna sarıldı ve ona polen kokulu bir kolye takarak, arkaik bir dille, ‘Thelis ena louloudi, ya tin aghapimeni sou’ dedi. ‘Sevgilin için bir çiçek ister misin?..’ Uzay boşluğundaki kuşlar, aracın penceresinden süzülerek geçiyorlardı. Yalnızca dönen bir hiçlikte, uçan kuşların varlığı, onları nasılda mutlu etmişti.
Bitti mi dedi Dişufo, Erkufo’ya, oda bitti dedi. Araçlarının gözetleme boşluğundan evrenler arası kozaya baktılar, larva yıldızlar, krizalitler, bebekler, ataparlar, dişiller, eriller, insansılar, uscul bir okyanus, besleyici bir plazma gibi serin-derin boşlukta yüzüyorlardı...  Dişufo metalik gözlerinden süzülen bir damla yaşa engel olamayarak, söylediklerin öyle yetersiz, öyle kısıtlayıcı ve öyle komik ki, üstelik usanç yaratan çelişkiyle, ürkütücü yineleme sende de var dedi. Yinede yokluk diye bir şeyin olamayacağını ve kendi bilincinin de kısır bir döngüden başka bir şey barındırmayacağını düşünerek ağlamaya başladı...

Uzayın sonlu olduğunun anlaşılması üzüntülerini daha bir artırıyordu. Varlık, yokluk, atomlar, bileşenler, parçalanış, yokoluş, çözüm, çözümsüzlük tüm her şeyin, kaygılı, derin bir umu-umusuzluk çırpınışında tükendiğini düşünerek, boş gözlerle Erkufo’ya baktı, umut bir yöntem olabilir miydi. Şimdi bir larva yıldızın içinden geçiyorlardı, bir toz yığınıydı, ateş topuyken çözülmüş ve çökmüş, sonra bir toz yığınına dönüşerek, yoğunlaşmaya yüz tutmuş ve larva halini almaya başlamıştı. Üçyüz parsek ötede kurt deliği yöntemiyle evrenin 4. halkasını geçmişler ve 7 kat olduğunu tasımladıkları evrenin gerçekten de masallardaki gibi olabileceğini düşünmeye başlamışlardı. Dünyayı terk edeli neredeyse bin yıl olmuş ama uzay boşluğunda dolaşmak dışında, kendilerine benzer hiç bir uygarlıkla karşılaşmamanın üzüntüsü içinde 987 yıl geçirmişlerdi. Bu koskoca evrende, havlayan bir köpek, piresiyle bir maymun, kıvranan solucan yada Willi Frich gibi bir babik oğlan daha yok muydu, varlık-yokluk ikilemi taşımadan; iki ayaklı, tek burunlu, basbayağı bir insan...
Taler, 900 yıldır gözlem penceresinden bu soruya yanıt aramak için çalışmalar yapıyordu.  Sonunda yerküreye dönecekler ve yapayalnız olduklarını, tüm bunların budalaca bir oyun, ahmakça bir aldatı olduğunu yada alaycı bir kuşun ötüşmesinden başka bir şeye benzemediğini haykıracaklardı.   Vega yılının Septus (Severus) ayında, evrenin sıcak su akıntıları içinde, bin yılın dolmasına 9 ay 10 gün 6 saat kala, uzaktan başıboş denilebilecek, tuhaf, eskil bir plaka, kozmik bir disk göründü. Çok hızlı hareket ediyordu, hemen peşine düştüler, tam 4,5 ay sürdü kovalamaca, korularda kanat süzen çalı horozu gibi kaçıyordu disk, uzun süre avlarının izini dahi göremediler, disk canlıymış gibi, yaklaştıkça hızlanıyor, uzaklaştıkça da yavaşlıyordu. Bu kaçıp kovalamaca, evrenin 5. Kat içlerine doğru sürüp gidiyordu ki, Erkufo, umutsuzluktan, yorgunluk ve siber bozunumu belirtileri göstermeye başladı. İşte metalsi kar yuğumlarının ölüm şarkısıdır ki bu, varlığın ve yokluğun onulmaz dehşeti, çılgın ve ürkütücü masallarıyla dolu gecenin belkemiğinde, gökadaların çarpışmasından oluşan, devasa yurtluklar, yörüngesiz, başıboş güneşlerden doğan helyum yuvaları ve körpe gezegenlerle, kara kıtalar ve binlerce, binlerce aylarla... Bitimsiz güzelliklerin, us uçuran barış şarkılarıyla sarhoş, sanal savaş için haykıran kalabalıkların, altınsı ordular ve pamuksu, ipek böceğiyle doldurulmuş bulutsuların...  Tanrısal bir an bu, bu diskle karşılaşmamız kutsanmış bir sunu! İşte başka dünyaların, uzak uygarlıkların varoluşunun anıtsal imi, bir görkemli kanıt!..

Dişufo, titansı karışımsa, 5 milyon yılda çözünür dediği diski yakaladığında, gerçekten toz olup dökülüvermişti, ama yinede böyle bir çakışım için, evrensel bir muştunun kucaklayıcısı onlar olmuştu. Almuso küredeki evrensel almanağa adımızı yazdırdık ne mutlu dedi. Disk toz gibi döküldü ve içinden hologram gibi gene diske benzer sanal-saydam bir kutu, disk içinde bir disk daha göründü ki havada asılı duruyordu. İletişim ağını kurmak zaman aldı, laboratuar incelemeleri aylarca sürdü ve Taler, raporunu güneş sistemindeki, tanrılı gezegenlerin üçüncüsüne bildirmek için düğmeye bastı.


Raporda şunlar yazılıydı: 3 Bilyon yıllık acı bitti. Evrende yalnız değiliz. Başka uygarlıkların var olduğu kanıtlandı, büyük olasılıkla Berenis zamanında onlarla karşılaşmayı umuyoruz. Bir öngörü olarak, şimdiye dek katedilen yol kadar uzakta olabileceklerini formüle ettik. Diskte bulunan, sanal platin kutudaki verilerse şunlar:  Sesli biçimler var, düzensiz bir takım bindirmelerle kotlama yapmaya çalışmışlar, son derece ilkel olabilirler, yok olma olasılıkları söz konusu olsa da, diskin elemanter gruptaki sıralaması bu olasılığı azaltıyor. Sesli biçimlerde, bizim ele geçirebildiğimiz tek algı biçimi, Ronuld Reagon çıkarımı oldu!.. Sesin aldığı biçim bu, diğerleri yüzbin yılda yayvanlaşıp, tahrip olmuş, yalnız bu, -Ronuld Aralığı- geçiş veriyor. Bir yıldız ulaşım formülü diye düşünüyoruz. Ama kendilerince pek önemli, gizil dünyalarında bizlere sunmayı düşündükleri melankolik bir imde olabilir.
Görev bitti.
...
Taler, Poler’in (Almuso şimdi Poler formatındaydı) yorulduğunu görünce öyküsünü okumayı bıraktı. Uzay boşluğunda düşündükleri, anında elektronik  yazıya dönüşüyor ve birbirlerine okuyarak oyalanıyorlardı...
Az sonra Dişufo sıkıldığını ve kitapçığın içinden çıkarak, bir uzay yürüyüşü yapmalarını önerdi Erkufo’ya, o ise ‘Kum tadındaki yemişler / Flamalar gibi yayılmış / Çıplak ve kırılmaz bir sevi / Adı olmayan kuşlar / Ve orda içinde bir sünger taşın / Uyuyor tatlı’ Dişufom,  diye mırıldanıyordu.

Onlar, bundan sonraki yolculuklarında evrenin sınırlarına ulaşma ve araştırma görevlerini sürdürdüler.  İkiyüzellibin yıl sonra öngörülemeyen bir şey dışında, gize ulaşmayı ve onu elde etmeyi başardılar!.. Ayrımında olmadan başlangıç noktasına dönmüşler ve aşağıda onları karşılamak için merak ve sabırsızlıkla bekleyen ‘kendilerini’ bulmuşlardı.









































ŞİİRLER - ÖMER CEM - ARALIK-1999

BAHAR
Bahar gelince çiçekler  açar
         İnsanlar güzelleşir
Bahar çok güzeldir
       Ağaçlar yeniden köklenir
Bahar çok güzeldir
        Çiçekleri seversek
Oksijen yeniden gelir
         Çiçekleri seversek
 Dünya yeniden gelir
          Çiçekleri sevelim.
 Dünyaya  yakın edelim.


DOĞAYI SEVELİM
Doğa, toprak, insan, ağaç ve çiçektir.
Doğadaki nesneler bizim akciğerimizdir
Doğayı koruyalım. Doğayı kurtaralım.
Eski temiz doğamızı arayıp, bulalım
Doğa biz için çalışır, ona yardım edelim.
Yeniden bir  dünya kuralım.
Haydi ülkem el ele
Hepimiz birlikte çalışalım temiz bir dünya için
Çocukların, yani bizim geleceğimiz için ölesiye.
.

KİTAP
Kitap en iyi arkadaştır 
Kitabı olmayan çocuk mutsuzdur.
Kitap bize arkadaştır, çok bilgi verir  
Kitabı seven çocuk, ağaç ve yeşili de  sever
Kitap dünyada  en iyi arkadaştır
Kitabı sevmeyen çocuk mutsuzdur
Kitabı sevin okuyun çocuklar
Haydi hep birlikte kitabı kutsamaya...


YAZ
Yaz gelince çiçekler açar hayvanlar yeni bir yaşama başlar
Develer filler uyanır, cıvıl cıvıl  bir yaz gecesinde 
Yaz gelince sıcaklar başlar, çok güzel bir aydır yaz
Artık kış bitti en güzel ay yaz geldi
Yaz geldi ,yaz geldi
Yaz geldi çiçekler açtı ağaçlar köklendi yaz geldi yaz  geldi
Yaz geldi neşemiz  yerine geldi
Yaz geldi, yaz geldi, yaz geldi...


ÖĞRETMEN
Okuma yazmayı öğreten
Eğitim öğretim ustası
Benim canım  Öğretmenim
İlk alfabe harfini birinci sınıfta A diye öğreten
Bize harfleri, sıra sıra öğreten
Benim canım öğretmenim
Benim bilgi dağarcığım
Benim canım öğretmenim
Artık bizde büyüdük bize bunları öğreten
Benim canım öğretmenim
Bizi bu günlere taşıyan öğretmenime
Ne kadar teşekkür etsem az gelir  


UMUT KUŞU
Umut kuşu  çok güzeldi beni her sabah uyandırırdı
Umut kuşu umut kuşu  
O güzel sesinle öt  sabah yine beni uyandır
Umut kuşu umut kuşu
Benim canım umut kuşum
Sen bütün kuşlardan başkasın
Umut kuşu umut kuşu
Güle güle umut kuşu kendi yuvana git umut kuşu
Sabah yine o güzel sesinle
Sabah yine beni uyandır umut kuşum


KUTUP AYILARI
Kutup ayıları hep buzda yaşarlar
           Hepsi çok güzeldir
Hepsi çok özeldir
           Kutup ayılarına zarar vermeyin
Onlar buzu çok severler
           Onları buzdan ayırmayın
Onların nesli tükenmesin
           Onları rahat bırakın
Onları buzdan ayırmayalım
           Onları dünyalarından ayırmayalım


SONBAHAR
Yaz bitti artık sonbahar geldi
Yapraklar döküldü ve sonbahar geldi
Artık baharın sonu geldi
Sonbahar geldi çiçekler soldu
Ağaçların yaprakları döküldü.
Sonbahar geldi bahar bitti
Çiçekler öldü hayvanlar yuvasına girdi
Sonbahar geldi sonbahar geldi
Yaz bitti sonbahar geldi  

BİR KAPLUMBAĞANIN ÖYKÜSÜ
Bir kaplumbağa vardı.
Hiç kimse onu sevmezdi
Bir gün onu da seven bir çocuk çıktı
O çocukla günden güne iyi arkadaş oluyorlardı
Güzel oyunlar oynuyorlardı
Kaplumbağanın da bir arkadaşı vardı artık
Kaplumbağa artık mutluydu
Çünkü onu da seven bir arkadaşı vardı.
Ve kaplumbağa mutlu sona ulaştı


ZÜRAFALAR
Zürafaların boyu uzundur
          Çok güzeldir zürafalar
Seç beğendiğini
          Hepsinin boyu uzundur
Hepsinin büyük gözleri
          Kocaman ağzı vardır
Zürafaları sevelim
          Onları öldürmeyelim
Zürafaları sevelim
          Onları kendi dünyasından ayırt-etmeyelim






  


ÖMER CEM DEMİRCİ                      MART/2000

1
Yılbaşı geliyor
Ağaçlar süsleniyor
Kuşlar seviniyor

2
Küçük bir ovada
Kuşlar ötüyor
Yılan sessizce tıss diyor

3
Issız bir adada
Kurtların sesi
Hepsi birbirinden farklı

4
Küçük bir yaylada
Gecenin zihninde
Suya atlayan balık sesi


5
Göğe bakan köpek
Düşünüyor bir anda
Yıldızlar neden vardır

6
Küçük  ovaya
Uzanıp bakıyor köpek
Çiçeklerin güzelliğine

7
Deniz dibinde bir kaplumbağa
Kayaların arasında (Yosunların içinde)
Sessizce yürüyor





ÖMER CEM DEMİRCİ                     MART/2000

8
Çiçeklere yatıyor bir kedi
Papatyayla oynuyor
Ve buluta bakıyor

9
Suya atlayan balık
Su yılanıyla oynuyor
Herkes izliyor

10
Gökten yıldız geçiyor
Ay doğuyor
Güneş batıyor

11
Güneş batıyor
Hava kırmızı oluyor
Tren sesi duyuluyor

12
Adaya bakıyorum
Birden bir şey oluyor
Anlıyorum ki hava kararıyor

13
Ovaya bakan kız
Şaşırıyor
Ova neden yeşil

14                     
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

14
Denize bakıyorum
Hortum çıkıyor
Su fışkırıyor

15
Hayvanlar aleminde
Yaylaya bakan aslan
Kuş avlıyor


16
Ovaya bakan kuş
Bir tilki görüyor
Hayvanlar aleminde



17
(UÇSUZ)İnsiz bir ovada
Kavga yapan
Horoz sesi duyuluyor

18
Ufuk kızarırken
Balina sıçrıyor
Herkes şaşırıyor

19
Minik bir kuş
Sevinçle ötüyor
İlk uçuşunda

20
Ormandaki tavşan
Havuç mu diye
Toprağı kokluyor

21
(Güneş batarken
Öteye doğru
Yöneliyor kuşlar)

BU çıkmalı



22
Fındık toplayan köylü
Dereye doğru
Düşüyor bir anda

23
Yusufçuk konuyor çiçeğe
Kınkanatla oynarken
Uçuyorlar dingin ovaya



24
Uzatıyor ayaklarını
Dereye doğru
Tilki, aslan, gergedan

25
Erik ağacının altında
Uyuyan güzel kız
Uyanıyor bir anda



26
Ormanda yürüyen güzel kız
Elma toplarken
Tilki kurnazlık düşünüyor

27
Hayırsız kayanın dibinde
Kırılmamış üç yumurta
Bulunuyor bir anda

28
Mağaranın içinde
Gün batarken
Ateş çıkıyor birden bire

29
İki kokarca
Elma ağacının tacında
Şarkı söylüyorlar

30
Ağustos böcekleri
Saz çalarken
Kınkanat tırmanıyor

31
Taşlı yoldan giden kadın
Ayı sesi duyuyor (sesler)
Mağaranın içinden

32
Köy yolunda
Sessiz ırmakta
Şırıl şırıl su (dere) sesi



33
Dağın yamaçları (toprağı)
Irmağın sessizliği
İnsanın sesi

34
Köyün ağası
Tesbih çekiyor
Sabaha kadar

35
Resim yapıyor
Sevimli çocuk
Irmağın (komşusu)yanında

36
Derenin yanında
Kitap okuyor
Üç çocuk

37
Işık bahçelerinde
Işık yanıyor
Her yerde

38
Çiçek kokuları
Açıyor (açtıkça)
Çiçek veriyor

39
Ah bu yaz günleri
Güzel serin bir dağ
Saklanmış gecenin zihnine

40
Burada yol geçidinde
Yüreği delen ses
Tilki sesi

41
Güneşe giden ses
Geri dönüyor
Geceleyin...

42
Bir ses vardı
Yaşlı ayaklarıyla
Saklanıyor derinlere

43
Güzel kızlar
Toplanıyor
Şiir okumaya

44
Sırtlan tilki çakal
Hayvanlarla
Uzun bir geziye çıkıyorlar...

45
Seken ateş böcekleri
Işık saçıyor ortaya
Tatlı tatlı şarkılar

46
Sessizleşti böcekler
Biri sus dedi sanki
Hepsi soldu birden
(Işıklar kapanmış gibi)

47
Sivri sinekler soktu beni
Öyle sivrilerdi ki
Yunan çeteleri sanki
Örgütlü çeteler sanki

48
Dedi şövalye okşayarak
Bırak şu domuzları
Ne var şu domuzlarda


49
Mersin dallarından bir çardak
Okaliptüsler gibi
Acayip bir çiçek var orada
Sanki bal arıları gibi

50
Kaynaşan çiçekler
Sardı sivri sivri bizi
Birde al zambak

51
Yaz gelince sinekler
Uzanıyor çimene
Güneşe bakan yüzüyle

52
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Bakışan köpekler

53
Ilık ilkbaharda
Ürün toplayan
Çiftçiler

54
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar

55
Midyenin ağzında
Çırpınıp duran (Denizde yüzen midyenin ağzında can çekişen balık)
İpeksi balık

56
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi

57
Kasabada oturup
Sıcak güneşte
Bilye oynayan çocuklar




58
Taşlı yolda
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk

59         
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor

60
Erik satanlar
Bulutlara bakıyor
Üzünçlü halleriyle

61
Uzanmış çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
62
Denize yalnız bakan adam
Denizin yalnızlığına bakıyor
Umutsuz düşüncelerle
63
Güneş ufuktan doğuyor
Çocuklar sevinçle izliyor
Güneşin aydınlığında
64
Yoksul bir köpek
Yeni yılı izliyor
Açlık ve sefaletle






SOĞUK / YAĞMUR
          Yağmur yağınca herkes üşür
          Kar yağınca daha da üşür
          Kar ve yağmur yağarsa
          Manto giymeyi unutmayın

          UÇMAK
          Uçmak çok güzeldir
          Kuşlar uçar biz uçamayız
          Uçmak çok güzeldir
          Ancak ölünce
          Biz de uçabiliriz
          Ta ki ölünce

          ORMAN
          Filler ve bütün hayvanlar
          Ormanda yaşar
          Ve başka hayat sürdürürler
          İnsanlarda başka hayat sürdürürler
          İnsanlar ve hayvanlar güzeldir
          Kargalar azıcık kötülük yapar

          GEMİ
          Bir gün gemiler denize balık avlamaya çıkmışlar
          Bir köpek balığı çıkmış denizin ortasında
          Ve gemiyi batırmış ve içindeki herkes ölmüş

          AĞAÇ
          En güzel şeydir ağaç    
          Ağaçsız İstanbul olur mu
          Madalyonunu kesmeyin
          İstanbul’un canını almayın
          Bize can veren ağaçtır
          Kesmeyin ne olur
          Ağaçları keserseniz
          Bizi de kesmiş olursunuz
          İstanbul’un canını almayın

          KİTAP
          Sayfaları okununca sevinir
          Yırtılınca üzülür

          YER YATAĞI
          Gecenin gizine (dizine) sokulmuş göl -ışık lekeleri
          Gecede fısıldayan yaşlı ağaçlar -ağır aksak
          Gece çok karanlık -karanlıkta insan gölgeleri /var
          Yer yatağında

         

           AT
           Akıllı hayvandır at
           Yüreğini tanır
           Tepedeki at
           Yüreğiyle savaşır
           Tepedeki at
           İyi kalpli ve soyludur

          YABANCI ADAM
          Yabancı adam bana baksana
           Bu kuşlar ne kadar güzel / değil mi
           Bu yemyeşil ağaçlar / çimenler çok güzel
           Havaya baksana yabancı adam
           Kuşlar uçuyor ne güzel değil mi
           Güneş gidiyor çiçekler açıyor
           Her şey ne güzel yabancı adam / değil mi

           AY
           Yağmur yağsa da o var
           Kar yağsa da o var
           O her yerde var
           O bizim ay kuşumuz

           O güneşi aldatmaz
           O insanı ağlatmaz
           O gecenin güneşi
           O bizim ay kuşumuz

           ORMAN
           Konuk eder bulutları
           Kucağında çiçekler
           Bulutları çağırır
           Bir toplantı /Yaklaşır/ bir toplantı

           Çağırır boğuk sesiyle
           Toplantı başlar artık
           Çok güzeldir ormanlar
           Canımız kitap gibi 
              
           Kuşlar öter dallarda      
           Çiçek açar diplerde / köklerde
           Ne güzeldir yapraklar
           Bize hayat verenler

            


            MASAL MASALI
            Bir gün biri bir yolda yürüyordu, hava çok karanlıktı, birden garip bir ses çıktı, ve önüme
            bir kaplan çıktı. Kaplan çok büyüktü, ben onun altında karıncadan küçük duruyordum
           Beni görmüyordu ve ben ona kızgınlıktan bir osurdum, onu yirmi dakika uyuttum ve
           ondan sonra önüme birde boğa yılanı çıktı. Boğa yılanına da bir osurdum. Ama oda bana
           bir koydu, bende Mars’a uçtum, Mars’tan geri geldim, ona bir osurdum, onu yirmi dakika
           uyuttum ve önüme ondan sonra bir deve çıktı, o bana bir koydu, Jüpiter’e uçtum yere
           çakıldım, Jüpiter’deki karıncalar beni kurtardı, ve bende onlara bir iyilik yapmaya karar
           verdim, bir gün onlara bir ayı vurdu, bende o ayıya bir osurdum, ayıyı otuz dakika uyuttum     
           ve ondan sonra yine dünyaya döndüm, birde önümde ne göreyim, kocaman bir alev
           karınca, karınca çok büyüktü ve bana bir koydu, ben bu sefer Venüs’e uçtum ve Venüs’ten
           geri döndüğümde, ona bir osurdum, onu da yirmi dakika uyuttum ve artık önümde hiç
           bir şey yoktu ve artık mutlu bir hayat sürdüm.

          YAZ
          Gökte sarı bir güneş doğdu
          Yaz geldi
          Göklerde kuş biçimden biçime giriyor
          Yaz geldi
          İnsanlar çimenlerin üstünde
          Yaz geldi
          Elmalar kıpkırmızı yere düşüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler açıyor, güneş doğuyor
          Yaz geldi
          Göklerdeki bulutlar yerde gibi yürüyor
          Yaz geldi
          Çiçekler kökleniyor, kırmızı bir güneş doğdu, kuşlar seslendi
          Yaz geldi
          İleriden kırmızı bir güneş doğdu
          Yaz geldi

          BİLMECE
          İkinci üçüncüyü geçerse ne olur
          (İkinci)

          KÖRLÜK
          Arabanın gözü yoktur
          Taşın gözü yoktur
+        Ama bana hiç çarpmazlar

           BİR KİMSE 
           Biri var herkesten erken kalkar
           Biri var herkesten önce uyur
           Bunun adı güneştir


                   CİKCİK
           Cik cik
           Birden uçunca
           Uçarken dikkatli ol
           Demiş ki çocukta demiş
           Demiş ki çocukta demiş
           Sen ne yapıyorsun burda demiş
           Uçak kalkmış ayağa
           Şiirden sonra başka uçak gelmiş
           Ağaçlar ortaya çıkmış
           Yazıların hiçbiri ortada değilmiş
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Cik cik demiş ki
           Gene uzanmış ortada değilmiş
           Uçak kalmış
           Hoşçakal demişler
           Cik cik
           Şimdi donuna yaptı
           Koştu geldi
           Sonra uzandı
           Sen ne yaptın burda
           Dedi kızdı cik cik
           Çünkü ölmüştü
           Mezarına vardılar
           Elinde kaçmış
           Bora kalbini öttürmüş
           Bora da ölmüş
           Hiç kimse kalmamış dünyada
           Kimse kalmayınca
           Ölüler canlanmış
           Kavga etmiş
           Başka bir dünya
65
Köy   kapısının  önünde   
Sessiz ağlayan
Köy çocuğu
66   
Denize bakan köpek
Sessiz mırıldanıyor
Derinliğe doğru
67
Denizin altında
Yosunların içinden
Mırıldanan bir aslan balığının sesi



68
Köylülerden biri
Avlanmaya çıkıyor
Zifiri karanlığın ötesinde
69
Tarlada
Karnını doyuran
Kargaların cırtlak sesi
70
Kışın ortasında
Sokağa yatmış
Birbirine bakışan köpekler
71
İlkbaharın ılımsı havasında
Tarladan
Ürünleri toplayan çiftçiler
72
Ilımsı denizin üst tarafında
Buz kaplamış
Issız dağlar
73
Denizde yüzen midyenin ağzında
Can çekişen
Balık
74
Denizin dibinde
Sürüklenip duruyor
Ağla kaplı gemi
75
Kasabada oturup
Güneşin sıcaklığında
Bilye oynayan çocuklar
76
Taşlı yollarda yürüyen
Saman taşıyan
Yüzü çilli çocuk
77
Elma yiyen yaşlı adam
Çukurun ortasına
Derin derin bakıyor
78
Erik satan satıcı
Bulutlara bakıyor
Üzüntülü haliyle
79
Yatan çiftçiler
Dağlara bakıyor
Umutsuz gözlerle
80
Çölün ortasında
Kum renginde
Avını bekleyen çıngıraklı yılan
81
Kenar mahallede
Top oynayan
Köy çocukları



82
Söğüt ağacından
Düdük yapan
Köy çocukları
















                        HYKANDROS
               
                                                                             
                                                                                  ‘göz gözeydik ve kara
                                                                                  ak meni boşaldı çukura
                                                      girdi yarığa dülger balığı
                                                      ruh aradı Avernus’u’
                                                                                      
                                                                                     Ve;                  

Tepedeki kulübemde, Patraslı ecnebileri ağırlayıp uğurladıktan sonra, ormana odun toplamaya çıktığımda; gül parmaklı şafakla, incecikten başlayan yağmurun, giderek, çam diplerinden, tepelerden nasıl bir tan seli oluşturduğunu görüyor, gizlendiğim kovuktan taşkınları izleyerek, musalarla elele nice tansıklar, olağanüstü düşler kuruyor, günlerimi böylece geçirip gidiyordum, ama bir gençlik hatasıyla Hekabe ile nişanı bozduktan sonra, İda dağında kaz gütmeye başladım. Söğütlerden usa sığmaz güzellikte flütler yapıyor, meşelerden esen yel Zeus’un soluğunu sonsuz güzellikte epopelere dönüştürüyordu. Nymphalar çimenlerde tavşanlarla hoplayıp zıplarken, kimi zaman daldan dala atlayarak kuş gibi ötüşüyorlardı. Dağın ürpertici doruğundan kaynak suları içiyor, ceylanlarla sevişiyor, uçurum başlarından soluğumu tutarak ovayı izlerken, çoğu zaman kayaların altında uyuya kalıyordum...
                           
                            Bir gün, -hasat ayında- koynumda flütle bir kayanın başında uyurken, Poseidon’un sevdalısını bile kıskandıracak güzellikte bir gölge belirdi başucumda, düş görüyorum sandım; koynumdaki flütümü çıkarıp gün dönene dek çaldı, tek ağızlı testisinden arada bir su içiyor, gökyüzünden inci dizileri gibi bulutlar geçiyordu, bulutların kuştan kanatları vardı ve dünyalar güzeli bir tanrıçayı, yücelerden yücelere götürüyorlardı. Saçları topuklarına dek uzanan başucumdaki gölge, o sıra ayağa kalktı ve altın arabasıyla bulutlardan geçen altın saçlı tanrıçayı selamladı.
                           
                         
                              Bense binbir zorluk ve çaba içinde uyanmak istiyor ama uyanamıyordum, güttüğüm kazlar dünya güzeli erkeklere dönüşüyor, tapılası gölgeyle oynayıp coşuyor, kutlu sevinçlerle dolup taşıyorlardı. Bir kıskançlık ateşiyle yanıp tutuşuyordum. (Kassandra, Oidipus, Elektra’yı düşünüyor) Gölge o güzel erkeklerin dudaklarını ısırdıkça, dudaklardan balık biçiminde pullar dökülüyor, hemen yerde geniş mavi gölcükler oluşarak, bu Antares ve Eros kalabalığı -gölde yüzüşüp oynaşarak- kaçışmaya başlıyorlardı.
                            Çok sonra yorgunluktan hepsi uyuya kaldılar. Bıçağımı yanıma aldım, Styx gibi kararlılıkla gölgenin yanına doğru süzüldüm, Eros sürüleri, kıllı göğüsleri ve diri erkek organlarının yarısını dışta bırakan harmanileriyle, uykuya dalmış birer Herkül gibiydiler.
                            

                            Gölgenin yanına vardım, heyecandan titriyordum, zümrüt yeşili, incir yapraklarıyla bezeli bir üstlüğü vardı. Defnelerden örülmüş tacı hafifçe yana kaymış, sanki oda uykuya dalmıştı, az önceki yorgunluğundan olsa gerek, kumruları bile imrendirecek yumuşaklıktaki göğsünden, billur gibi ter damlaları, gümüş bir saydamlıkla dökülüyor; gül açığı kıvrımlarından, utlarına, uyluklarına doğru akıp gidiyordu. Heyecanım giderek artıyordu. Avına yaklaşan bir avcı gibi, uçurum sessizliğinde sokulup tam bal sürümlü, hilal görünümlü dudaklarının kıyısına vardığımda, soluğu soluğuma karışıyordu ki: Uyandım! O da uyandı! Dağ zillerini çalıyordu!.. ve sonsuz bir ürpertiyle herşey birbirine akıp gidiyordu. Bakışlarımdaki bulanıklık yitip usum yerine gelince onunda bir: Nympha, benimde, Eros sürüsünden mavi gözlü bir oğlan olduğumu görüp elini tutarak, yalımlanıp duran, yanıbaşımızdaki göle atladım ve onunla gözden uzak maviliklere doğru yitip gittim...
















Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

                                                                                                                                 Hiç kimse ...