Ulus Fatih
BULGU SINIRLARININ PARÇALANMASI
Andromeda denli uzak bir hiçlikte, Zeyrek’te, denize
yakın bir kıraathanede oturuyordum. Karşıda ölgün bir kilise vardı. Duvarları
ahşap ve sıvaları yer yer dökülmüştü. Tepede, kuleye yakın bir Malta haçının
gölgesinde duruyordu. Kovboy filmlerindeki, Meksika sınırına yakın binalar
gibiydi. Demek ki, öyle bir üslupla yapılmıştı ki bu binalar, Samatya’dan,
Fener’e, Meksika’dan, Ahtamar kalesine, oradan Prens Adaları’na kadar hep
birbirinin aynıydı.
Derken, yanımda kül yüzlü bir adam belirdi ve sessiz bir reveransla oturabilir miyim dedi. (Bugün
tüm sandalye ve masaların boş olmasının şaşkınlığıyla, ‘tabi’ dediğimi
neredeyse biliyorum). Az sonra adam, algı ve bulgu sınırlarının parçalanması
diye bir tez hazırladığından söz ederek konuşmaya başladı... İnsan kılında bir
evrenin saklı olduğunu, flüt biçiminde gökadalar bulunduğunu, geleceğin
görünebileceğini, meyvelerin içinde gizli yıldızların varlığını, nesnelerdeki
ölü enerjinin kinetizmini, ölümsüzlüğün basit bir ilke, tanrının ve
sınırsızlığın bir aldatmaca olduğunu, dönüşümün varlığını ve kısıtlılığını, ama
sonsuzluk ve ölümsüzlüğün komikliğini bir takım kural ve teorilerle anlattı
durdu. Ve tuhaf biçimde içini çekerek, evrenin dilenirse bir nar tanesinde bile
görülebileceğini söyledi. Sonunda yüzü, ‘karanlığın ışığında’ biçimden biçime
girerek, şu an sayılamayacak denli çok yerde yaşıyorum ve istersem bunu
arttırabilirim dedi. Ve keçi ayaklı ilahtan aktarılan pitoresk bir öykü gibi,
ikindi güneşi eşliğinde, yokuşa doğru yürüdü gitti. İrkilerek ardından
baktığımda, sırtında siyah, küçük bir
noktanın hareket ettiğini görür gibi oldum, korkuyla başka bir yöne baktığımı
anımsıyorum.
...
O gece düşümde bir ağaç benimle uzun uzun konuştu ve
sonra köklerinden fırlayarak boşluğa doğru uçtu gitti.
AFOROZLU BİR KİTAP
Aforistika ya da Özeldeyişler
Ötedenberi aforizma sözcüğünün aforozla bir bağlantısı
olabileceğini düşünür, engizisyonun soruşturma, aforozun bir karar,
aforizmanında bu kararı içeren kısa ve vurucu sözcükler olduğunu düşünürdüm.
M.Larousse Ansiklopedisi’ne baktığımda, aforizmanın, İtalyanca kökenli olup
‘özdeyiş’ olduğunu, aforozun ise, Yunanca, aphorismos sözcüğünden kaynaklanıp,
dışlama, dinsel ceza anlamına geldiğini öğrendim. Aphorismos için bir kez daha
baktığımda bu sütunda; Aphorismen zur Lebensweisheit (Yaşama bilgeliği üzerine özdeyişler) adlı
Schopenhauer’in yapıtıyla karşılaştım, aphorismen burada özdeyiş anlamına
geldiğine göre bu iki sözcük arasında yinede bir bağ var diye düşündümse de
daha ileri gidemedim, IV. Henry’nin, Kanossa kapısında bekleyişi gibi
durakaldım, Vatikan, Henry için aforozunu geri almadı, bana da sözlükler ne
yazık ki yardımcı olmadı. Bu konuda biraz daha çaba göstermem gerekiyordu.
Okuyuşların Manitusuna dua ederek, çabalarımı sürdürmek üzere bu bahsi
kapattım!..
Aforizma, hareketli politik yaşamımız nedeniyle, 80’li
yıllarda gazete sütunlarının mizah köşelerinde, güncel politikayı ironize eden
sayfalarda boy gösterdi ilkin, daha sonra yaygınlaşarak yazın erlerimizde
konuya ilgi gösterdi sanıyorum ve aforizmanın alanı genişleyerek, çarpıcı,
derinlik içeren örnekler ortaya çıktı.
İşte şimdi de, salt aforizmaların yer aldığı bir kitap
var yazın dünyamızda, başkaca bir örnek var mı bilmiyorum, yanılmıyorsam bu bir
ilk, ama ne yazık ki nice güzel kitaplar, ‘... gece geçen gemilere
benziyorlar.’ Siz onlara dikkat etmezseniz, yolunu gözlemezseniz, onlar için
bir damla bile gözyaşı dökmezseniz, bir an beklemeden geçip gidiyorlar.
Kuyruklu yıldız değiller ki, günün birinde yine dönsünler, elleri ayakları yok
ki yürüyerek gelsinler, masal kuşu değiller ki düşlerimize girsinler, gözleri,
kulakları yok ki bir haber versinler!..
Bütün bunlara karşın bizler ne yapıyoruz?.. Mi, mı, mu,
ne kadar soru varsa karşısına = Para diyerek günlerimizi geçiriyoruz, para
yoksa okumakta yok, para yoksa şuradan şuraya gitmek yok, kılını kıpırdatmak
yok, ne kazandın, nasıl kâr ettin diye bitmeyen, bir soru kalmadı artık
dünyada... Lidyalı Krezüs, paranın, bir gün tacın, tahtın yerini alacağını
bilseydi, ne düşünürdü acaba...
İşte tüm bunlara karşın; paranın padişahlığından uzak,
güzel bir kitaba sahip olmanın hazzını yaşamak ve öncelikle okumak, bir
kitaptan bir şey öğrenmenin erincini duymak istiyorsanız, harflerin
bahçıvanının gülistanındaki, yeni kokunun adını size söylemek isterim;
Aforistika ya da Özeldeyişler, yazarı Hulki Aktunç, yayımcısı ise Sel Yayıncılık.
Kitap, buz beyazı kapağıyla, özenle hazırlanmış zarif bir baskı, kitapseverler
için bir muştu, kutsanmış, küçük bir armağan niteliğinde.
Kitapta, kısa öykünün ustası Borges’e taş çıkartan,
aforistik bir öykü var, Borges’ten de kısa öykü yazılabileceğini imlediği gibi,
öykü içinde öykü barındırıyor, dahası
pek çok öykü yazılabilir bu kısacık öykü üzerine, işte o aforistika:
(10)
“Alçaklığın Tarihi”ne katkı:
Abdülhâmid
döneminde bir jurnalci
ayaklarıyla
yazmaktaydı ihbarlarını.
Elyazısı kolayca
tanınır diye.
Bu minörmetin o kadar çok şey çağrıştırıyor ki despotizm
üzerine ve insan ruhunun karmaşıklığı üzerine öyle kaotik çıkmazlara saplanıyor
ki insan, Raskolnikov, Faust, Hannusen bir bir canlanıyor ve insan bir kez daha
umarsızlığa kapılıyor ve yaşamın doğruluğundan ve gerçekliğinden bir kez daha
şüphe ederek mistisizme doğru yelken açıyor, açmayı arzuluyor.
Borges’e göre “Unutmak, bağışlamakmış.” İnsan her
kötülüğü unutuyor sonuçta ve ben de diyorum ki Abdülhâmid zamanında, “tahta
kurusu” sözcüğünü kullanmak yasakmış, “tahtın kurusun” anlamını çağrıştırdığı
için. İnanasınız gelmiyor değil mi, evet, hiç bir zaman inanmayacağız, hiç bir
zaman kabullenmek istemeyeceğiz ama, Poe’nun dediği gibi “İnsanoğlunun, korku
ve dehşetin iktidarından başka görüp görebileceği hiç bir şey yoktur
dünyada...”
Dünyaya adımlarınızı atarken umutlarınızı geride bırakın
sözüne katılır mısınız bilmem ama yinede inanmak istemiyor ve bütün bunlar bir
abartı diye düşünüyor insan.
Şimdi ki aforistika ise bu karamsarlıkların üzerine tüy
dikiyor ve diyorsunuz ki insan
yaratıkların en masumlarındandır, dahası içiniz sevgiyle doluyor. Derin,
düşündürücü ve o kadar “içler acısı” bir aforistika ki bu, İsa’nın, içinizde en
günahsız olan atsın ilk taşı deyişi gibi, hem ürperiyor ve hem de duyduğunuz
yaşam sevinciyle gördüğünüz ilk insana sarılasınız geliyor, çünkü:
(13)
Hemşire Nimet:
“Herkes şairdir çünkü rüya görür”.
Siz de burada her insanın aynı coşkuyla aşık
olabileceğini, her insanın aynı sevinçle bir çiçeği koklayabileceğini
düşünmüyor musunuz ve aslında içimizdeki şiddet duygusunun sanki varoluşumuzdan
değil de, göz göre göre, acınası bir duyarsızlıkla, birbirimize zorla, katı bir
anlayışsızlıkla yüklendiğini ve aslında çözümün
ve (sonsuz) barışın küçücük hamleler ve incecik çabalarla
sağlanabileceği duygusu geçmiyor mu içinizden, her insanın özünde iyi ve masum
olduğu inancına kapılmıyor musunuz, hepimizin düşlerinin ve özlemlerinin aynı
olabileceğini düşünmüyor musunuz...
Aforistikaların hoş bir sâdâ bırakanları da var:
Kavak, Türkmendir.
Çınar ise Osmanlı.
Dünyanın parçalı gerçekçilik üzerine kurulduğuna
inanırım, kimileri buna dağınık gerçekçilik de diyor, bu bakımdan kitapta
sunulan aforistikaların her biri bir dünyayı, her biri tanrının yeryüzündeki
gölgesi olan insanın gizlerle dolu iç aleminin bir burgacını imler. Şimdiki
aforistikanın yorumunu sizlere bırakırken, gülümseyeceğinizi umarak, argonunda
başlıbaşına bir dil ve iletişim aracı olduğunu anımsamanızı isterdim.
(48)
Abazanlar,
“pezeveng”e
yeni bir ad
bulmuş:
Am-bul-ans.
Her kitap Atlantis’e uzanan bir yoldur ama her kılavuz o
yolu başka türlü yorumlar ve herkesin farklı bir adası vardır.
Bu kitap sizin elinize değdiği anda benim metaforlarım
ölmüş olacak, sizden bir başkasına geçer geçmezde sizinkiler ölecek ve
düşlemler el değiştirerek sonsuza dek sürüp gidecektir. Çünkü kitap kozmosun
kendisidir ve bir ‘anlam’ olarak sahip olabildiğimiz tek şeydir.
Son söz:
“Dünyadan umutlu bilge her sabah ağlayarak / Dünyadan
umutsuz bilge her sabah gülerek evden çıkarmış / Bilgelerimiz Sayda’da
otururlar / Bulabilir misiniz evini?.. / Üzülmeyin; / ‘Dağların engininde bahar
/ Dökmüş yedi rengini!..’ / Sayfalara can veren kulunuz / Ruhlar sevinecek /
Yalnızlıklar bitecektir dostlarım / Otların dudakları kurumadan / Kitap okuyunuz...” &
*Aforistika ya da
Özeldeyişler
ULUS FATİH
Hulki Aktunç
Sel Yayıncılık
64 Sahife
DEVAM...
‘Sanat anlayan içindir’
‘Kalk Borusu’ başlıklı bir tv programı vardı, çarşamba günleri
geç saatlerde onu izler, herkes yattığı halde ışık yandığı için beddualara da
göğüs germek zorunda kalırdım. Çetin Altan’ın sanata ve yaşam antolojisi
üzerine söyleştiği bu programdan değerli bilgiler edinmiştim, bugün
belirtmeliyim ki benzer programların özlemi içindeyim. Değerli anektodlar ve
bilgi sunusunun yanı sıra, bir gün, sayın Altan, sanat sanat içindir, sanat
halk içindir derler, oysa sanat anlayan içindir dedi. Bu sözü unutmadım, çünkü
benim anlağımdaki tanıma son derece uygun olup, bir türlü dile getiremediğim
bütünlüğü bu tanım sağlıyordu.
Her zaman şöyle bir tartışmanın içinde olmuşuzdur, sanat
nedir ve nasıl olmalıdır? Sanatın yazın yakasıyla ilgilenen bizler, bir türlü
ortak tanıma varamıyor ve anlaşmazlık sürüp gidiyordu. Kimi sömürü ve
eşitsizlik ya da ezici çoğunluğun sorunlarına eğilmeyen bir yapıtın değerinin
olamayacağını, kimi de dinsel, geleneksel yada tarihsel kalıta uymayan
yapıtların anlamsızlığını dile getirerek, bu ve buna benzer savlarla
tartışmalar içinden çıkılmaz bir görünüme bürünüp, uzadıkça uzuyordu. İşte
sanat anlayan içindir sözü benim bu tartışmalarda yetersiz bulduğum öğeyi
ortadan kaldırmıştı, anlamıyorsak yazılanın ne önemi vardı, buradan, anlamak
için çaba göstermek, çaba içinde; zaman ve mekan boyutunun derinliğinde
kültürel bir kalıta sahip olmak ve ona, doğrudan ya da dolaylıda olsa katkıda
bulunmak gerekiyordu. Sanatın kısırlığı geçmişten geliyorsa, yatay mekanda
olağanüstü yapıtlar verilemeyeceği gibi, kültürel geri kalmışlık kaçınılmazdı,
buda bizim çözümlemelerimize denk düşen bir yaklaşım oluyordu. Bunları gözardı
eden kısır tartışmalar, Nazım, Fakir Baykurt, Orhan Kemal ekseniyle, karşı
eksende Yahya Kemal, İlhan Berk, Yusuf Atılgan gibi yazın erlerini, kendi
içlerinde de gruplandırarak, birbirini yoksayan, yöresel veya evrensel
açımlamalara varıyordu. Bu; dev bir kültür coğrafyasında yaşayıp, kısır bir
üretimin çengelinde asılı bizler için, trajik bir durum oluşturuyordu. Gerçek
sanatın her alanda verilen sayısız yapıtla yıldızının parlayacağını düşünenler,
sanatın temel öğelerine ters düşmeyen, kimi tuhaf yapıtlara övgüler yağdırınca
garipsenip, dışlanıyordu.
Buna karşın, bilim kurgumuz, polisiyemiz, felsefi
metinlerimiz, yazın üzerine us dışı denemelerimizin olmadığı, uysallıkla kabul
gördüğü için, yazında ve genelde de sanatta evrensel ölçekte ağırlığımızın
olamayacağı açıktı. Bilinen sorunların dışında, tutucu, donuk bir sanat
anlayışımız vardı. Yenilikçi, başlangıçta uçuk görünen, nice denemeler
hiçleniyor, ilgi görmüyordu!..
Bundan kurtulmanın yolu yinede okumaktan geçiyordu, Ezra
Pound’u okumadıkça, Nazım gözünüzde şiir okyanusunun tek ilahı olmayı
sürdürüyordu, Yusuf Atılgan’ı
okumadıkça, roman Orhan Kemal’le başlayıp bitebiliyordu. Olması gereken Sezai
Karakoç’a da, Asaf Halet’e de, Latife Tekin’e de gerekli değeri verip, sağlam
ölçümler kurarak, kültürel üretimin yücelmesini sağlamaktı. Birinin diğerinden
haberi olmaksızın, kültürel yaşamımız sürerken, ilginç olanda resmi söylemin
bütün bunlara kayıtsız, sanki üçüncü bir cins olarak sürüp gitmesiydi.
Bu konunun çetrefilliği sürse de, kültürel üretimin
yaygınlaşması, sağlam bir demokratik yapıyla, tüm değerlere sahip çıkarak,
kendi adalarında ürün vermeleri için desteklenmeleri, en iyi yol gibi
gözüküyordu.
Asıl sözünü etmek istediğim konu ise, bu doğrultuda son
günlerde okuduğum bir kitap; Ferit Edgü’nün ‘Devam’ adlı içkonuşmalar
diyebileceğim denemeleri. Açıklamaya çalıştığım üzere Ferit Edgü’nün bu
kimilerince yazınsal bile sayılamayacak
kitabı, öylesine bir ustalık barındırıyor ki hayran olmamak elde değil.
Beckett’in, Kafka’nın, Joyce’un yaptığının başka bir varyantını Edgü yapıyor,
yapabiliyor. Nedir bu; sıradan sözcüklerle, hiç bir şey söylemiyormuş gibi
yaparak, bir felsefe, bir dil, bir yazın yapıtı yaratabilmenin dayanılmaz
hafifliği!.. Kendisiyle tüy dokunaklığında ‘diyaloglar’ üretmek, hiçselliğin,
hayatın ve ölümün baskısını, benliğinin tam ortasında duyarak, yaşamı
sorgulamak, tümden kaçar gibi yaparak, tüme varmayı denemek, tüme varır varmaz
(böyle bir şey yok), tekilliğinde kaçınılmazlığını, kesenkes varoluşunu
yadsımadan, okuyucunun -bir bilinç akışıyla- kozmik şimşeklere hedef olmasını
sağlayarak, yaşamı alabildiğine varsıl kılmak.
Edgü türü yazının şiirimizde de, ‘II.Yeni’ olarak
karşılığı var. Üzüldüğümüz nokta, en az diğerleri kadar sevilmeyi hak eden bu
yazın ustalarının, yeterince değerinin bilinmeyişidir.
Devam, bir ‘Sevindirici Haber’ gibi, ‘Exodus’ şöyle:
‘Niçin konuşmaya başlıyorum? Niçin konuşmaya başlıyorum - susmuşken? Bir kez
olsun susmuşken. Her zaman için susmuşken. Bir kez daha ağzımı açmamaya karar-
Niçin yeniden?
Ansıdığım bir şey mi var? Söylemek istediğim bir şey mi
var? Hayır. Öyleyse? Öyleyse niçin konuşmak? Niçin konuşmaya yeniden
başlamak? Niçin konuşmanın gereğini
duymak?
...
(Sessizlik)
Nasıl başlayacağım? Nerden olursa olsun başlanabilir.
Nerden olursa olsun... Ama nerden? Hiç bir zaman hiç bir şeye başından
başlamadım. Ne de sonundan. Ama başlamak için bir yer nasıl derler... bir çıkış
noktası gerek. Hayır. Hiç değilse bir sözcük. Belki. Ama nerde sözcükler?
Aramak? Hangi sözcükler? Oysa başladım bile. Öyleyse devam! Devam!’
Okumayı sürdürdükçe, yaşamın onmazlığı, evrenin
kavranılmazlığı, tanrının yadsınması... düşünce piramidinin en tepesinde yer
alırken, dünyada konuşarak bile, örtüşük salt anlaşma duygusunun
yaşanamayacağı, varlıkların, tinselde olsa tek bir düzlemde buluşamayacağı,
bunun olanaksızlığını duyumsuyorsunuz. Birde insanın ‘sığmazlık gerçeği’ (F.H.
Dağlarca) var, hem bir nesne, bir yaratık ile uzlaşamayacağınız, eşdeğer bir
varoluş içinde olamayacağınız, hem de böyle bir sorun yokmuş da, ya da bu sorun
çözümlenmiş gibi evrenin gereksinirliğinden doğan, onun egemeni olma tutkusunun
peşimizi bırakmayışı, kitabın anlağımıza vurduğu bir kara mühür olmakta...
Yaşam sanıldığı gibi içimizde değil, karşımızdadır, ona
ulaşmaya çalışırız, yaşayan nesne ve yaşam arasındaki bağ (gerçeklik), öyle
soyut ve öyle onmaz bir görecelilik taşır ki, biçim değiştirene dek (ölüm) bunu
düşünmek, algılamak bile istemeyiz. Kavramlar o denli süratle yer değiştirirler
ki geçmiş çağlarda tanrıları ve göksel güçleri simgeleyen kozmos, sonraları
burçları ve içsel korkuları sembolize etmiş ve kavramlar yer değiştirerek sürüp
gitmiştir. Bilimsel gerçeklik bile bir ‘varsayım’ olarak algılanan biçimin
(kapsantısı genişde olsa) bir parçası olmaktan kendini kurtaramamaktadır.
‘Devam’ türü yazın yapıtları, özellikle yazmak, yazınla
organik bağ kurmak isteyenler için önemli; yazınla, yaşamla boy ölçüşmek
isteyenler bu tür yapıtlardan zevk alabilir. Yaşamı kendine sunulan biçimler,
yemek, içmek, gezmek, tozmak, okur gibi yapmak biçiminde algılayanlar için
değil bu kitap. Niçin okuruz, beden neden madde tüketir, evrenin ataları var
mıdır, zaman eskir mi, ‘yaşam’ göreceli ise yaşayan nedir gibi ilk bakışta
basit görülebilecek, oysa çözüm yada çözümsüzlüğünün bileşeni, sonsuza uzanan
sarmalların kitapları bunlar.
Devam’ın oldukça çarpıcı, ‘İki Gözlem’ adlı bölümünden
bir kesit;
...
‘İki yıl geçti aradan. Kurdun (ya da kurtların) kemiri
sesleri devam ediyordu. Çerçevenin üstünde - üç yerde boya çatladı. Bütün kış
uğramadım eve. Döndüğümde de - bütün gece - o sesi bekledim - uykularımı
kaçıran - ve beni tahtalarla, kurtlar üstüne düşündüren - o kemiri
(cırt-cırt-cırt-cırt) seslerini.
Onlar - o gece - yok.
Sabah uyandığımda - ilk yaptığım iş - pencerenin
çerçevesine bakmak oldu. O kabarık yerler - oyulmuş. Serçe parmağım
genişliğinde çukurlar - içinde kanatlı bir böcek - ölü, kurumuş. Kemiriş biter
bitmez - açık havaya çıkar çıkmaz. Belki gün ışığı, belki dışarının havası.
Ölüm nedeni. Zoolog dostuma sormam gerek şimdi: İki yıldır tahtayı kemiren bu
böcek miydi - yoksa onun atalarından biri mi? (Eğer böyleyse, onun -ya da
onların- ölüleri nerde?)
Bir başka soru da şu: Tahtanın içinde - niçin kanatlı bir
böcek? Nereye uçacak?
Gizli yurtluğunda, ölmek üzere olan bir mandayla, kızıl
tüylü bir horoz arasında, dehşetin kol gezdiği meselimsi bir öyküde var
kitapta. Bu trajedinin tadına varmak içinse okumak gerekiyor
Son olarak kitaptaki deneysel bir öyküden sözedelim;
Duvar...
Biliyorum bu duvarı benim için yapmışlar. Bilmediğim bir
şey var: ben içindeyken mi örülmüş, yoksa dışındayken mi?
Boyuma bosuma göre ördükten sonra mı beni getirip içine
attılar. Atmış olmalılar. Evet. Çünkü kapısı ve penceresi yok bu duvarın.
Yuvarlak (köşesiz) bir duvar. Işık yukardaki, pencere demeye dilimin varmadığı
bir delikten süzülüyor.
...
Bir gün öleceğim. Çok yakında. Belki. Umarım. Bu durumda
duvar tek başına kalacak. Bensiz. Benim ölümüme neden olması (öyle ya, o olmasa
ya da böylesi yüksek ve sağlam olmasa burdan çıkıp kurtulabilirdim) ne onun
yengisi, ne benim yenilgim olacak bu. Ben yok olacağım. O tek başına kalacak.
Sonra bir gün o da çökecek
Çökmeyen yapı mı var?
...
Duvar, bütününde bana Kavafis’in, Barbarları Beklerken ve
Surlar adlı şiirini anımsattı. Bu öykücüğün esin perisi o şiirler olabilir, ama
ister kabul edelim, ister etmeyelim, biz başkalarıyız ve yadsımaya kalkışsakta
insanın ve kitapların ataları
vardır.
Son olarak şunu söylemeliyiz ki Devam’ı anlamak için
‘Çağrılmayan Yakup’lara (Edip Cansever) uzak olmamak gerekir:
‘Kurbağalara bakmaktan geliyorum, dedi Yakup / Bunu
kendine üç kere söyledi / Onlar ki kalabalıktılar, kurbağalar / O kadar
çoktular ki doğrusu ben şaşırdım / Ben, yani Yakup, her türlü çağrılmanın
olağan şekli / Daha hiç çağrılmadım / Biri olsun “Yakup!” diye seslenmedi hiç /
Yakup! / Diye seslenmedi ki, dönüp arkama bakayım / Ve içimden durgun ve çürük
bir suyu düşüreyim / Ceplerimdeki eskimiş kâğıt parçalarını atayım / Sonra bir
güzel yıkanayım da. / Ben size demedim mi.
Evet, kurbağalara bakmaktan geliyorum / Sanki böyle niye
ben oradan geliyorum / Telaşlı aç gözlü kurbağalara / Bakmaktan / Bilmiyorum /
Bilmiyorum, / bilmiyorum / Ben, yani Yusuf, / Yusuf mu dedim? Hayır, Yakup /
Bazen karıştırıyorum.’
...
Karıştırmak bazen yüksek bir sezgiyi işaret eder ve
‘Devam’ diyebilmek için düşünüyor olmak gerekir...&
ULUS FATİH
Devam*
Ferit Edgü
*Sel Yayıncılık
52 Sahife
Kırkbirkere
KIRKPÂRE!..
Enis Batur’u nasıl bilirsiniz?.. Öbürdünyaya ilişkin,
gölgesiz avlularda, sessiz ağlayışlarla, dile gelen bu soruyu, yaşayan bir
beden için soruyor olmak bir hayli garip olsa gerek. Ama işte bazı ayrıksı
insanlar kuralları bozar ve kendi şapkasının altında, sakin yaşayıp giden
bizler için bir huzursuzluk kaynağı olurlar. Çünkü, bir yazar düşünün, yaşına
yaş katacak sayıda kitap yayınlamış olsun, albümlerden güzel dergiler
çıkartsın, yazınsal danışmanlık, redaktörlük, editörlük yapsın, insan
sıralamaya korkuyor, kimbilir tasarlayamadığımız nice işleri ya da günışığına
çıkmaya hazırlanan kimselerin bilemeyeceği nice düşleri vardır diye...
Kıskanamıyorsunuz! insan başucundakini kıskanır, bir şey
diyemiyorsunuz; duymayacak, tepki veremiyorsunuz; görmeyecek, kayıtsızca
izliyorsunuz, yetişmek, yarışmak, görüşmek hak getire...
Siz onun kitaplarını, Pandora’nın karanlık köşelerinde,
Mephisto’nun ıssız, loş diplerinde boş gözlerle süzerken, o sizin şimdiye
dek duymadığınız, Walter Benjamin’le,
Gesualdo’nun peşinde, onları tanıtmanın, el değmedik, yeni düşünceler üretmenin
ugraşısıyla, bir gece lambasının solgun ışığında çalışıyor olabilir. Amerika
demeden ‘Şaka’sı yüz çizgilerinize düşecek, ‘Şiir’ demeden renk renk Divan’lar
kütüphanenizde boy gösterecektir.
Ne var ki bu yazınsal sarhoşluktan sizi kurtaracak bir
yanı da var bu işin: Dünyada yazının, şiirin sahneyi terkedeceği tartışmaları
alabildiğine sürüyor, işte Enis Batur bu tartışmaların yersiz olduğunun tek
başına kanıtı, Türk değil, Dünya Edebiyatı’nın başına bela olan bu ‘velut’
yazar için söylenecek söz bulmakta güçlük çekiyor insan, gene de bir şey
söyleyelim; O ‘yazın dünyasının’ Son Kişot’u...
Enis Batur, uzay hızında kitap çıkartıyor, biz okuyoruz o
yazıyor, gene de yetişemiyorsunuz. Nazım’ın ‘gündüzleri kumaş dokur, geceleri
okurdu’ dizesi espri niteliğinde kalıyor, daha ürkütücü düşlere dalıyorsunuz,
herşeyin soyutlaştığı, gerçekten sanal, matrix gibi yaşamların ortasında, acaba
diyorsunuz Enis Batur’un, ikizi mi var!.. Biri geceleri kitaplarla boğuşurken,
diğeri gündüzleri, ölümlü dünyanın hay huylarıyla mı meşgul!.. Neden bunu
düşündüğüme gelince (kendi adıma söylüyorum), ne zaman Galatasaray’dan geçsem, ya da orada bir
sergiye gitsem, bir trabzanın kenarında veya bir salonun köşesinde, kadife pantolonlu,
uzunca boylu birini, sakin, dururken görüyorum, acaba bu Enis Batur’mu diye
düşünürken, o hiç bir iz bırakmadan, hiç bir yankıya yol açmadan, sessizce
geçip gidiyor.
Bize de kendi kendine kalmak düşüyor, ama yazarlık
düşleri kurup da kitapları olamamış, olup da okuruna kavuşmamış, kavuşup da
‘gül kokuya’ erişmemiş, erişip de (Enis Batur’ca söyleyelim) Corpus’uyla
buluşmamış, düş kırıklığı içindeki ‘insanlarımızı’ kurtarmaya yeminliyim.
Borges’in Yolları Çatallanan Bahçe adlı kitabında Jaromir
Hladik adlı bir oyun yazarının öyküsü vardır. Hladik, asıl büyük yapıtını hiç
bir zaman verememiş olmanın ezikliği, bu durumun düş kırıklığı içindedir.
Dönem, II. Dünya Savaşı yıllarıdır ve yahudi asıllı olmakla suçlanan yazar bir
çoklarıyla birlikte tutuklanarak hücreye atılır. Artık o büyük yapıtını
verebilme olasılığı hiç mi hiç kalmamıştır. Ama ümidini yitirmez, hapishanedeki
hücresinde ilk II perdeyi yazar bitirir ama büyük yapıtının son perdesini henüz yazamamıştır, yazık ki vakit kalmaz ve
kurşuna dizilmek üzere avluya çıkarıldığında üzüntü içindedir, bu yaşamda bir
esimi bile kalmamış diğer ‘düş kahramanları!’ ile yanyana dizildiğinde elini
çabuk tutar ve kurşun göğsünü delerken, gözlerinden bir damla yaş süzülür ve
taş döşemeye düştüğünde, Hladik’in yüzünde bir gülücük belirir... Çünkü, son
perdeyi zihninde yazmış, büyük yapıtını bitirmeyi başarmıştır... Umudu
olmayanlar, bu yaşamdan bir şey istemeye
hakkı olmayanlardır.
Bütün bunları neden aktardığıma gelince; Enis Batur’un
Kırkpare adlı bir kitabı var önümde. Sel Yayıncılık’tan çıkmış, bir 2. Baskı.
Kitap ansiklopedik bir bütün, A’dan Z’ye bir deneme. Okurken şunu anladım, eğer
Türkçe’nin kısır ya da kısıtlı bir yazın dili olduğunu savlayan görüşlere hala
katılıyorsanız, -bu kez- yanıldığınızı anlayacaksınız. Enis Batur yazınımızın dili
en zengin yazarlarından, tüm kitapları gözönünde bulundurulursa 10.000’i aşkın
sözcükle yazıyor olabileceğini düşünüyorum, bu konuda ne yazık ki bir araştırma
yapılmıyor, Türkçe’miz yetersiz deyip işin içinden çıkmak daha gurur verici!..
Ayrıca dilin zenginleşmesi demek, kullanım alanı kalmamış eski sözcükleri
inatla kullanmayı sürdürmek değil, çağın gereklerine göre hem orijinali, hem de
Türkçe karşılığı olabilen sözcükleri dilimize kazandırmak demektir. Dillere
açık olmalıyız, Türkçe’mizi hiç yitirmeden!.. Enis Batur bunu en iyi yapan
yazarlarımızdan.
Kırkpare’ye gelince, bir sözcükler sahafı, Batur
külliyatındaki seçme konuların, şeylerin, kişilerin ve sokakların boy
gösterdiği bir aynakitap, bir otoidoskop... Beni en çok etkileyen bölümlerden
biri, örneğin; Alp Zeki Heper oldu. Aykırı bir insan, muhalif bir ruhun
kaçınılmaz, hazin sonu, bir tür Jaromir Hladik, yitik ‘Şehir Robenson’u!..
Yaşamda pek çok Alp Zeki Heper’ler var...
Beklemek ile ilgili bölümde ise, nerdeyse bugünün
dünyasını özetleyen bir açımlamayla karşılaştım: Beklentisiz yaşamaya katlanmak
Uzak-Doğu’da bir erdem sayılır, Batı’da bir köreliş. Orta-Doğu’da bir
kalenderlik edası taşır. Ne denirse densin, beklemek umutla ilintili bir şey,
yani beklentisiz yaşamak miskinliğe kayışın başlangıcı, bundan bir erdem
çıkarılabilirse de, batıda bir köreliş sayılması yinede beklentisiz bir
yaşamın, yaşam sayılamayacağını gösteriyor, ayrıca beklenti içinde olan tek
canlının insan olabileceğini de unutmamalıyız. Bilinçten kaynaklanacağına göre,
demek ki bizi diğer canlılardan ayıran bir şey beklenti.
Cep adlı bölümde ilginç bir anekdot var oda şu: Asaf
Halet Çelebi’nin, ceketinin mendil cebindeki kırmızı gülün altına içi su dolu
minik bir şişe yerleştirdiğini öğreniyoruz, inanılmaz ama gerçek!.. Ceple ilgili ‘ortalık yerde pantolon balığı
düzeltmeye bayılan yarım-teşhirciler’ adlı bir deyişte var ki ne demek
istendiği ilk anda anlaşılmıyor, sonra anlıyorsunuz!..
Fener ki Rumeli Feneri, bu bölümde özgün bir Enis Batur
şiiri var:
SOYKÜTÜK
Karaya çıkmadı hiç ailem:
Hüseyin Hâki
Efendi’nin vapurları
hâlâ sığmıyor
iskelelere ve Leylâ Erbil’in
hikayesine.
Oğulları, erken çekilmiş
birer tekne:
Gözlerinin dibinde çılgın
açık deniz
düşleri, geceleri sarsılarak
uyanıyorlar
güvertede. Tek torun
onları izliyor:
Şimdiden uyutmuyor
okyanusta
kıpırdayan birkaç hayalet
genç adamı. Sonra
kanatlılar geliyor
ailede: Babam ve
büyükbabam:
Ölüme takılmış
kilitli birer pervane.
Bir ben varım,
toprağa yargılı. Su,
bir yanlış anlama
zinciri için
tükenmez hazırlık.
Hava, her zaman
ucundan bağlı
kaldığım deli fişek
uçurtma:
Parmaklarım biter bitmez
kendi kurduğum
boşlukta yüzüyor
yorgun yüzüm.
Sonra, Issız Han adlı başlığa geliyorsunuz ki içiniz
burkuluyor. Bursa-Karacabey arasındaymış
Issız Han, şimdilerde üzerinden kuş bile uçmuyormuş. Bu yüzden halk Hayırsız
Han’da diyormuş. Geçmişte, katır yüklü
kervanlar, sipahiler, başıbozuk eşkiyalarla, yorgun tüccarları ağırlayan bu
hanın şimdi yapayalnız oluşu; tarihin tozlu sayfalarından, hayatın ve ölümün
yarışıp durduğu zamanların içinden, bugünlere bakıp dersler çıkarmamızı
sağlıyor.
Kumbara’ya ilişkin yazılanlarda da ilginç bir aktarım
var. Bu bölümde, çocukken yapılan birikimin, sonra harcanır gibi gerekçelerle
çocukların elinden alınması konusunda Batur; ‘Her çocuk biraz Sisifos’tur
diyor’. O kadar doğru ki aynı şeyi yaşamayan bir çocuk var mıdır bilemiyorum.
Ama yinede ‘masumiyet çağı’ güzelliklerin anımsandığı bir çağ olarak kalacaktır
diyelim. Köprü’de ise edebi bir kent betimi, bir ruh hali var: ‘Tarihinin
gizemli çamurunu yağmurlu günlerde yer yer köpürerek bezeyen bir akarsu ikiye
bölüyordu kenti. Güneyin devinen dünyasında yaşadım, kuzeyin dingin
sokaklarının göğe dönük odalarında oturdum. Düşünmek için zamana böldüm kenti.
Sabahın yanaştığı ışıkla, köprülerin akarsuyla çelişmelerini yorumlayan
sessizliğe gittim”. Lirik adlı bölümde
ise eski Yunan paradokslarını esinleyen bir açım var ki dikkat çekici;
‘Buradayım: Kosmos’un bir noktasında, Kaos’un -merkezi her yerde olduğu için-
merkezinde’.
Ulysses’in Bakışı;
Makas, Marifetname, Paris, Şems’iye, Taşkı, Terazi, Venedik, Yalancılar
Adası’yla sürüp gidiyor ve Zil’le bitiyor. Yani zil çalıyor. Paydos!.. Bir
dünya daha bitti... Enis Batur bu hızla yazmayı sürdürürse günün birinde
‘harflerine ayrılıp’ -İthaka’sına- ulaşır mı dersiniz!..
Okumak bir erdemse, yazmak daha büyük bir şey olmalı...
Bu bakımdan Enis Batur’a ne kadar teşekkür etsek azdır.
Kırkpâre*
ULUS FATİH
Enis Batur
*Sel Yayıncılık
270 Sahife
ROMANTİK HAREKET
(Alice Harikalar Diyarında!..)
Aşksız hayat olur mu diyor şarkı... Ama yaşamım pek çok
şeye şaşmakla geçti, Anadolu yarımadasının, denizle 20’li yaşlarında tanışan
bir çocuğu olarak, bunları hak ettiğimi bilemiyorsam da şaşkınlıklarım sürüp
gidiyor!.. Örneğin, ırmakları, denizlerden taşarak ovalara dağılan su yolları
sanırdım, haritalardaki, masmavi ‘balina yuvalarından’ taşan suların, ovalarda
döne kıvrıla yokolup gittiğini düşünürdüm. Yılanların kuyruklarıyla
soktuklarını, coğrafya dersinde, dokunmaktan haz aldığımız, atlas kürenin
meridyenlerinin gerçekte de varolduğunu sanırdım. Bu şaşkınlıklarımı
paylaşamadığım için; ‘Konstantinapolis’e okumak için geldiğimde, ‘pardon’
diyenlerin çokluğu karşısında bu sözcüğünde Bizanslılardan kalma olabileceğini
düşünmüştüm!..
Bu durum tuhaf bir korku yarattı, bildiğim şeyleri
bilmediğim, bilmediğim şeyleri de tam olarak öğrenemeyeceğim kuşkusu doldurdu
içimi. Yine bu yüzden zaten var olan duygusallığım, giderek arttığından, her
şeye çekinceli, naif bir tavırla yaklaşmaya başladım ve sonunda şu düşünceye
ulaştım: Öğrendikçe, bilmediğim şeylerin çoğaldığını anladım... Ama bu ters
orantı karşısında, küserek bir kenarda oturmayı yeğlemedim, bütün bunları
Borgesvari bir oyunun parçası kabul ederek, içimde yarattığım şakalarla
kırgınlıklarımı perdeledim ve yaşamın, bazı anlarda gösterdiği soğuk yüzünü
sakinlikle göğüslemeye çalıştım.
Bütün bunların arasında, oluşan okuma merakımın son
zamanlardaki orijini, adı sıkça geçmeye başlayan Alain de Botton’un, ‘Romantik
Hareket’ adlı kitabı oldu. ‘İçinden Tramvay Geçen Şarkı’ gibi içinde Romantik
sözcüğü geçen pek çok şeye ilgi duyarız, kitabı büyük bir hızla okumaya
başlamadan önce olası düş kırıklığına uğramamak için, bildiğimi sandığım
‘Romantik’ sözcüğünün anlamını bir kez daha öğrenme gereğini duydum. Romantik:
Özü, duyarlığı ve hayal gücünü kamçılayan, coşkuyu, düşselliği, duyguların
açığa vurulmasını harekete geçiren şey için kullanılan bir sözcükmüş. Bu
durumun çıkış kaynağı olan Romantizm ise; 18. Yüzyıl sonundan başlayarak
(sözcük kökte Fransızca kaynaklı olmasına karşın) İngiltere ve Almanya’da,
ardından Fransa, İtalya ve İspanya’da, duygunun, akıl, hayal gücünün de
eleştirel çözümleme karşısında üstünlüğünü savunan düşünce hareketlerinin
tümüne verilen bir ad kavrammış. Sözcüğü Fransa’da ilk kez Rousseau kullanmış,
Büyük Britanya’da, ‘tavır olarak’ Blake, Wordsworth ve Coleridge öne çıkarken,
Almanya’da Lessing, İtalya’da ozan Leopardi, İspanya’da Tenorio, Rusya’da
Puşkin ve Lermontov ve ülkemizde de şaşacaksınız büyük vatan şairi Namık Kemal
romantizmin öncüleri arasında sayılıyormuş.
Bu akımın çıkışına ‘Romantik Hareket’de deniyor, Alain de
Botton bir gönderme olarak, kitabın adını böyle düşünmüş olabilir. Sonuçta
kitabı merakla okumaya başladım, romantizm nede olsa uslanmayan, doyumsuz, hep
bir arayışın, bir ütopyanın ruhunu taşıyan insanların, sonu gelmez sevdasının
adıydı. Arayış dolu ruhu, arayış dolu ruhu dile getiren bir kitap
uslandırabilir miydi?.. Yoksa her zamanki gibi, ‘olmayan yer’in, olmayan aşk’ın
peşinde, bu kitapta, raflardaki yerini alacak, bizde her aşılan ufkun ardında
doğan yeni bir ufkun peşine düşerek, sonsuza dek koşmayı sürdürecek miydik?..
İşte, Botton belki kendisi de bir romantik olduğu için,
okuyucunun bu tuzağına düşmemiş ve onu bir oyuna getirerek “Kaçamazsın, bu
kitap senin kılavuzundur” demiş!..
Akıcı bir Türkçe’yle, baştan sona Alice ve Eric’in, aşk,
aşkı arayış, yaşama göğüs geriş, sıradanlığa karşı koymaya çalışarak,
alışverişlerin, arkadaş ziyaretlerinin, televizyon kanallarının akışında,
caddelere, parklara, barlara takılarak, sürüklenip giden yaşamın içinden
‘yaşam’ çıkarmaya çalışarak, kah uzaklara, ‘diyarı kebirlere!’ sürüklenip, kah
evlere kapanarak, bir anlam arayışının, bir varoluş kaygısının -kederi
düşünceye yansıyan- trajedisinde yaşamı arayanların öyküsünü anlatıyor kitap.
Marketlerden alışveriş yapacak, trafikte saatlerce sıkışacak, yeryüzünün size
ayrılan bir köşesinde; bir şeyler atıştıracak, belki bir şeyler içerek,
dergilere, kitaplara yetişmeye çalışacak, kimi zaman geçmişe dönüp,
İskender’de, Platon’da bir şeyler arayacak, aniden uzak kaldığınız bir
arkadaşınızı özleyip, anne baba, kuzen yeğen çemberinden de çıkmamaya
çabalayıp, Merkür-Venüs’ten sonra gelen bu ‘toprak yığınında’ -Yaşıyorum!- diye
bağıracak ve hemcinslerinizin de sizleri kutlamasını bekleyeceksiniz!.. ‘Romantik Hareket’ bunun
olanaklı-olanaksızlığını anlatıyor.
Doğruyu-erdemi, hepimize yapılan bir
yanlışın, bir haksızlığın, bir yoksulluğun şarkısı bellemişiz, yaşamın içinden
süzülüp gidiyoruz. Atın rengi, bir bakirenin eli üzerindeki benlerin sayısı ya
da paslı revolver üzerine düşen gün ışığı, okura ayrıntılarıyla betimlendiği
için; okurda, baş kahramanın atına atlayıp bir İskoç kalesine kaçışını ve
zengin ama iyi huylu lordun, eli benli bakireye evlenme teklif edişini, Viktoryen
aynalarda hep eşi
bulunmaz bir aşk
romanı olarak mı algılayacaktır.
Aşkın karşılıksızlığı, vajinatif
mistiklik, doğuya özgü platonikliği, iğdişlik, harem, gece masalları sonsuza
dek düşlerimizi süsleyecek midir?..
‘Birinin iyi ya da kötü olduğunu
anlamaya çalışmadan önce, yanıt ne olursa olsun ya tümüyle iyi ya da tümüyle
kötü olacaklarına ve bu tanıma her koşulda uyacaklarına dair bir güvence
ararız. Tabii iyi olsalar ne hoş olur, bize sorular sorsalar, doğum günümüzü
hatırlasalar. Ama kötü oldukları ortaya çıkarsa, bir şeytanla ya da huysuzun
biriyle beraber olduğumuzu anlarsak, o zaman onlardan uzaklaşmak ne kolay
olur... Yaşamımızı doldurmanın binbir yolu olduğunu söyler, onlarla bir
yastıkta kocamak zorunda kalmadığımız için mutlu olur, usulca yolumuza devam
ederiz.’ Kitap bu ve buna benzer anlatı ve diyaloglarla sürüp gidiyor.
“Deniz ne kadar güzel değil mi? Ne
bileyim, şu koca şey, sanki dinginliğe kavuşturuyor her şeyi’ dedi Alice.
Bakışları, masalarının bitişiğindeki duvarı olduğu gibi kaplayan bir deniz
resminin içinde kaybolup gitmişti!...”
‘Olimpia’dan önce kadının çıplak
resmedildiği tablolarda model, baştan çıkaran ve kontrol altına alınabilir bir
konumdaydı. Klasik bir bahçede ya da yatak odasında çırılçıplak resmedilen
kadın, yüzünde onbeş yaşındaki bir kızın sıkılgan, masum ve de kışkırtıcı
ifadesini taşıyor, bir erkeğin gelip ilişkiyi başlatmasını bekliyordu.’
Yine kitaptan bir sunu; ‘Wittgenstein’i
bu duruma uyarlayacak olursak, dünyamızın sınırlarının, başkalarının bizi
anlama sınırları tarafından belirlendiğini söyleyebiliriz. Elimizde olmadan
başkalarının algılarının parametreleri içinde var oluruz - başkalarının bizim
komikliğimizi anlama sınırları içinde komiklik yaparız; onların zekası bizim
zekamızı, cömertliği cömertliğimizi, ironisi ironimizi belirler’.
‘Ruh mu diye sordu Peter. Hiç bir şey
anlamamıştı. Fransız Aydınlanmasının ünlü filozoflarından La Mettrie ’nin Makine İnsan
adlı kitabı yayımlandığında aydınlar tarafından öfkeyle karşılanmıştı; çünkü bu
kitapta La Mettrie
(yaşadığı çağ ruhani bir çağ olmasına karşın) keskin bir dille insanların
makinelerden ibaret olduklarını;bir dizi çarktan, kapaktan, girintiden, borudan
ve atomdan başka bir şey olmadıklarını; böylesinin kertenkelede, amipte ve
deniz kronometrelerinde de zaten bulunduğunu... İnsan bir makinedir ve koskoca
evrende farklı kiplerde görünen tek bir töz vardır oda alçak gönüllü maddenin
ta kendisidir...’
Roman, günübirlik tartışmalar, haller
ve günlerle, garip bir sona doğru akıp gidiyor ama beni özel anlamda etkileyen
bölüm şu; ‘Montaigne, ‘Yalnızlık’ adlı denemesinde ‘Sokrates’e birisi için,
‘seyahat onu hiç değiştirmedi’ demişler, o da: ‘Çok doğal, çünkü kendisini de
beraberinde götürmüştür’ demiş’ diye anlatır. Aynı denemede Horatius’tan bir
alıntı yer alır:
‘Niçin başka güneş
başka toprak ararsın?
Yurdundan kaçmakla
kendinden kaçar mısın?’
Burada, Kavafis’in ünlü şiiri Şehir’in atasının,
Sokrates’ten esinle, Horatius’un bu dizeleri olduğu anlaşılıyor. Etkilenmek,
esinlenmek hatta öykünmek üzerine olumsuz düşünce taşıyanlar ne der bilemem ama yazın özünde,
ödünç aldığımız taşlarla, bir mabet yaratma girişimidir.
Romantik Hareket gizil bir aşk örgüsüyle, Montaigne’den,
Augustin’e Picasso’dan, Manet’ye, Flaubert’den, Marx’a, Titian’dan, Freud’e ve
hâtta Hitler’e dek açımlama, alıntı ve anıştırmalarla sürerken, Hindistan,
Barbados ve Norveç fiyortlarına uğrayıp, Long Island, Neuilly ve Barcelona’yı geçerek, çellolar, periler,
canavar ve cadıların görüngüleriyle sürüp gidiyor
Kitap güzeldir!.. Yazın ne işe yarar sorusuna Borges;
‘Kanaryanın ötüşü ya da günbatımı ne işe yarıyorsa...’ demiştir.
Botton’un kitabı, Alice’in aşk arayışının Eric’le
doludizgin sürerken, kaotik bir nedensizlikle, aniden Philip’e yakınlaşması ve
yeni bir aşk ve yeni bir ütopyaya yönelişle, -bu arada okuru bir ‘çarpınç’
içinde bırakarak- bitiyor. Buna gerçekten çok şaşırdım, inanın kendimi ‘Aşklar
bitiyor ama aşk bitmiyor’ diye teselli etmek zorunda kaldım.
Sonuç olarak ‘Aşk Artık Burada Oturmuyor’ demiyorsanız,
Alice’in Harikalar Diyarında olabileceğine inanıyorsanız, Romantik Hareket,
‘Mekanik Portakal’a yenik düşmeyecek diye haykırıyorsanız, bir havari olup bu
‘aşk’ kitabını hatmetmelisiniz. Hareket’in en basit biçimi yer değiştirme, en
gelişmiş biçimi düşünce imiş. Öyleyse; okumak için ‘yerlerimizi alırken’
düşünmek içinde; ‘okumaya’ başlayabiliriz!..&
Romantik Hareket* /
Alain de Botton / ULUS
FATİH
*Sel Yayıncılık /
335 Sahife
Kuşevi’nin
Efendisi’nde / YARALI KALMAK
Gerçek bir yazın meraklısı (eksiklik duygusuyla) her
şeyden kuşkulanır!.. Nedir bu; isimden,
resimden, kıssadan, hisseden, baskıdan... Açık konuşayım; Kuşevi’nin Efendisi
kitabını ilk gördüğümde, adı öylesine zengin çağrışımlar yaptı ki kitaba
kıskanç gözlerle yaklaştım ve düşlerimin haremine alarak, o’na sahip olmak,
o’nu ‘okumak!’ istedim. Seçkin bir okur ise okuyarak kitabı kendine metres
yaptığını düşünür ve ona karşı taşıdığı kompleksi düşselliğinin karanlık
kıvrımlarından atar. Okumakla, sahip olamadığımız; saldırgan, Meduza gibi
kitaplarda vardır, onları defalarca okuyarak haremimize almak isteriz;
uysallaşıp, ehlileşmeleri, gem vurmamıza izin vermeleri için, gecelerinde
boğulmaya katlanır, onların bizi uzak diyarlara, yitik gökadalara sürüklemesine
izin verir, bizi sarhoş ettiklerinden yakınır, ama onu anladığımızı, onun
krallığının gücünü kavradığımızı kabul etmeleri içinde, uzlaşı yolları arayıp,
neredeyse diz çöktüğümüzü, her ‘rint’
bilir... Bu öyle meşru, öyle saf, öyle saltık bir mutlandır ki yengi ya da
yenilgisi, yeryüzünün en hilesiz oyunudur. Yenilirsek bunu yalnız kitap bilir,
yenersek bunu yalnız biz biliriz.
İşte, Kuşevi’nin Efendisi benim için çağrışımları bol,
‘Fetret devri’ gibi, içinden geçmek istediğim bir kitaptı. Hafif Osmanlı bir
çağrışımla, az Tanzimat talklı, kavaklı, konaklı bir kitap düşlemiştim... Çokca
yanıldığımı söyleyemem, bunu sizinde kabul edeceğinizi umuyorum, şöyle ki;
kitabın kahramanının adı; Asaf Cemil!.. Ama edebiyat; varoluş, yanılma,
yanılsama, gerçek ve antigerçek üzerine
yenidünyalar yaratma uğraşısı olduğu için, düşlerinizi yıkıp, yerine yenisini
koymadan tüyerek, Zeus’un, Io’yu kaçırdığı gibi, sisler arasında kaybolup
gidebilir; her kitap bilinmeyene bir yolculuktur... Ayrıca dilerim ki
Kuşevi’nin Efendisi yapıt olarak, yazarı İbrahim Yıldırım’ın önüne geçmez. Bu
konuda bir mesel aktarayım; Romantizm’in İspanya’da Rivas düküyle birlikte
öncüsü olan Zorrilla’nın yapıtı Tenorio, yazarın ‘adının’ o kadar önüne geçmiş
ki insanlar Tenorio deyince Zorrilla’yı, Zorrilla denince de Tenorio’yu anlar
olmuşlar. Zaman içinde, ikisi birbirine o kadar karışmış ki neyin ne olduğu
bırakılarak, Zorrilla’nın bir yapıt mı, Tenorio’nun bir yazar mı olduğu
unutulmuş ve konu bir tür paradoksa,
sonrada meselleşip, bir söylene dönüşerek, hem Zorrilla hem Tenorio,
(yazar ve bir yapıt olarak) yok olup gitmiş ve günün birinde, bir söylenden
arta kalan küçük bir anektoda dönüşmüşler. İşte Kuşevi’nin Efendisi’de böyle
bir sonla karşılaşabilir. Söylene (söylenceye) dönüşen şeyin ‘aslı’ yokolur
bilirsiniz!.. ‘Aynalı Dolaba İki El Revolver’ sıkarak bu konuyu bırakalım ve
yazarın yeni yapıtı ‘Yaralı Kalmak’ üzerine konuşalım.
‘Tabula rasa’ absürd deyimiyle işlenmemiş ‘boş sayfa’
demekmiş, bu nedenle önce niçin ‘Yaralı Kalmak’ onu açıklamak isterim, bu;
içkiye doyamadan kalkmayı, yeterince içememeyi anlatan bir akşamcı deyimiymiş.
Kitap, baştan sona, Aksaray’da (İstanbul), Karakuş içki evinin çevreninde dönüp
biten; sanrılı, tuhaf, kahramanlarının hayaletleştiği, yıldızlardan düşmüş bir
gerçellikte süregiden, konsertant bir
kitap... Okurken, bende garip bir mutluluğa büründüm, çünkü Karakuş’un
bulunduğu semtte benimde yaşamımın bir bölümü geçti, orada bende içtim,
Samatya’da, İskenderpaşa’da, Fındıkzade’de bende bulundum. Yazarla belki
birbirimizden uzak, aynı kaldırımlarda dolaştık, aynı berduşların ağlatan
yazgısına bende tanıklık ettim, benimde imgelemimde bir ‘Elif’ vardı... Orada
tanıdığım H.Kıyıcı, romanlara bile sığmayacak bir yaşam sürüyordu. 70’li
yıllarda yaşadığımız ütobik anarşizmin pençesinde delirmiş, benliğini,
belleğini yitirmişti! ve hala yaşıyordu. Ona bir gün Kavafis’ten Kırk Şiir adlı
kitabı gösterip, (sözgelimi) 1 milyona aldım dediğimde, hiç unutmam İGD’si
içinde mi dedi, oysa KDV’si içinde mi demek istiyordu!.. ama usu İlerici
Gençler Derneği, Dev Yol, Dev Sol gibi ibarelerle, kozmik bir çorbaya dönmüş,
geri dönülmez bir yolda, gökadanın başka yıldızlarına doğru yolculuğa çıkmış,
bedenini de ne yazık ki Aksaray kavşağının sapaklarında bırakmıştı.
Bizler zaafları olan yaratıklarız, bir çiftçi olarak
hepimizin eşeği elinden alınsa, bunu olumlama, kabullenme olasılığı çok yüksek,
ama tanrı birimize eşek bağışlasa, buna hepimiz karşı çıkarız gibime geliyor,
oysa her iki tutumunda haksız olma olasılığı neredeyse kesin gibi, yaşam
yanlışlar üzerinde yükselen sayısız doğrulardan ibaret.
‘Yaralı Kalmak’ dil olarak Enis Batur lojistiğine yakın
duruyor, acaba bilgiçlik taslamak gibi dünyevi bir yoksulluğun içine mi
düşüyorum diye şüphe etsem de, kitapta Walter Benjamin’den bir alıntı görünce
haklı olabileceğimi düşündüm. Söz konusu dil, çekinmeden yerli yabancı her
sözcüğü kullanıyor, zamanı ve mekanı dikey ve yatay, her çeşit varyasyona açık
tutuyor. Benim seçtiğim bir kaç söze-sözcüğe bakın; sası, çıldırı, temrin,
dördül, kırılgan, döngüsel, pikap, rutubet, kaltak, avize, şerefe, akaçlama,
som sessizlik, Slav dilberi, yeşil sabun, kuyruk yağı, pazubent, geniz,
pütürlü, çivit mavi, depresan vb... Bu dilimizin zenginleşmesi açısından,
denetsiz bir çoğalım gibi gözükse de, dilin zenginleşebilmesi için kullanıma
uygun yollardan biridir sanıyorum. Ne var ki öztürkçeci, üretici yazarlarda var
İlhan Berk gibi, dil sorunsalı yaşamayıp, yazıyı dilden ayrı tutan
‘olaycılar’da var, aslında onlar kolaycı ama, yazının endüstriyel bir yanı da
olduğu için, ‘çok satar’ zırhına bürünerek, hem Yazarlar Kulübü’nün en
popüler, önde gelen
şövalyesi ( şövalesi desek daha iyi ) gibi hareket
edebiliyorlar, hem de bir politikacı gibi sessiz çoğunluğun
alkışlarıyla, heykeli dikilecek adam görünümüne bürünebiliyorlar.
Akan zaman bir ayrıma izin vermediği için, bu
Salieri’lerin yaşarken gerçek Mozart gibi kabul görmelerinin önüne geçmek,
yazının bir ‘sorunsalı’ olmadığından (liberal piyasa sorunu mu); bu pelerinli
palyaçoların portreleri elbette günümüz albümlerinin baş sayfalarını
süsleyebilir, çok görmemek gerekir. Oysa yazının temel ilkelerinden biri
dildir, dil sorunsalı olmayan yazarın, ‘yarına’ ne sattığına ilişkin bir
tabelası belki kalabilir, ama sattığından bir ‘örnek’ asla kalmayacaktır!
Kitapta, ahlaksız kendi ahlakına uymayandır gibi
çıkarımlar, geçmiş gelecekten daha belirsizdir, çünkü hergün yeniden yazılır
gibi (Yugoslav atasözü imiş) değerli bilitlerde var, ayrıca Aksaray Sofular’da sele kapılan bir çocuğun,
Yenikapı’ya sürüklenip boğulduğuna ilişkin inanılmaz bir ‘yeraltı baladı’ var
ki gülmek ağlamak haberin fanzinliği karşısında, epey ‘fani’ kalıyor!.. Kitabın,
Julio Cortazar’ın, 62 Maket Seti gibi deneysel bir biçemi de var. Birbirine
ulanan sayfalar, özgün bir tarzla birleştiriliyor, ayrıca sayfa dizaynıyla, bir
karabasanın, ferah bir okuma üslubuyla okura yaşatılmaya çalışılması,
ozmoz-turgor olayının biçimsel yenilikle verilmesi gibi amaçlamalar gözleniyor,
okur biçimsel ve içerik olarak, belki daha başka anaforlarda keşfedebilir. Eski
bir K.M. Paşalı olarak Küçük Paris’ten (içki evi) söz edilmesi, UFİ’nin (Ucuz
Fakat İyi) harf açımının öğrenilmesi, yerel-yazınsal sürprizler olarak kitabı,
yakınlık kurabilen okur için sevilir kılıyor. .
Genellikle eleştiri övme yada yerme biçiminde yapılıyor
diye bir aforizmamız var. Güzelde, bundan daha kötüsü var; okumadan bilmek,
bilmeden söylemek alışkanlığımıza ne dersiniz!.. Açıkcası, bu kitap hakkında
bir yargıya siz varsanız olmaz mı?.. Biliyorum, meydan, zaman, imkan, para,
pul, zul diyeceksiniz!.. Bulgaristan’ın
nüfusu 10 milyon, 3 milyon gazete satılıyor, Ülkemiz 70 milyon 3, tamam tamam
3,5 (milyon) gazete satılıyor!.. Öyleyse, daha başka nedenler var işin
içinde...
‘Tan sökümünde, ovayı sis basmıştı, nihayet ordu göründü,
öylesine çoktular ki efsaneye göre sis, onların soluklarından oluşmuştu!..’ Şu
satırlar bile okuma tadı vermiyor mu, sanatı sevmek için yeterli değil mi,
E.A.Poe, bir öyküsünde, ‘kendini düşüncenin hazzına bıraktı’ der.
Konuyu değiştirelim, örneğin; ‘Ayın ışıl ışıl olduğu bir
geceydi, her zamanki gibi yarım ayın iki ucu doğuya bakıyordu, aniden üstteki
ucu kırıldı! Orada bir patlama oldu ve kıvılcımlar saçıldı!” Bu olayı İngiliz
rahipler 1100’lü yıllarda (Osmanlı, 200 yıl sonra kurulacak) manastırın
günlüğüne düşmüşler... Oh, artık bir günlük tutabiliriz!.. Sonuç olarak
yargıları başkalarından beklemesek, kendimiz kararlar verebilsek, onları kararlıkla
uygulayabilsek!.. En iyisi ‘bilincin
türemiş bir olgu olmadığını, ışık veya elektrik gibi doğaya yayılmış ve
derinlemesine işlemiş kendi içinde birincil bir süreç olduğu’ savını
benimseyelim ve dileriz bir gün bize de uğrar diye dua edelim!.. Gene de
üzülmeyin, ‘Bilip bildiririm ki’ diye başlayan kitapların dışında, bir anektod
dolaşır insanlar arasında, oda şu; Tanrı dünyayı yarattıktan sonra bakmış ve;
‘Tanrım, bu bir hataydı!’ demiş, hatasız, kusursuz bir şey yok elbette. Biz,
hepimiz birbirimizi biliriz!
‘Elde var hüzün’ kitaptan geriye kalandır. Parçalanmış
bilinçler, göçmüş geçmişler, perişan sevmişler, yazı ile avunmamış ermişler,
adı-sanı kalmamış bilmişler, doldurmuş sayfaları üzerimize geliyor...
Onca çaba, onca uğraş, onca koşu... Solgun, gölgelerin
gölgesi bir geçmişten geriye kalandır. Yaşamını mavi kuyruklu kertenkele
aramaya adayanlar gibi, Aksaray bir ülkeymiş haberimiz yok!.. Ama belki şu
dizeler bir teselli verebilir o ölümlülere, onlarla hayıflanıp kahredecek olan
bizlere;
“Çernobil’in
değiştirdiği meşe biçimleri gibi yaşam!
Her şey biçim
değiştiriyor
Daha kötüye, daha
kötüye, daha kötüye...
Ama onların
arabası kadar hızlı koşabilirim!
Her şey bana bağlı
Herşey; size..”
‘Yaralı Kalmak’ okumak için, harika bir harakiri!.. ‘No
me olvides amor mio...’ ‘Aşkım, beni (okumayı!) unutma...
Yaralı Kalmak* / İbrahim Yıldırım / *Sel Yayıncılık / 335
Sahife ULUS FATİH
Pembe Ruhlu
SARI ZARF
Jorge Luis Borges’in (Arjantin / 1899-1986) çevirmeni
olarak tanıyorduk Münir Göle’yi. Biliyorsunuz, cebirsel bir kural var! dostumun
dostu dostumdur, dostumun düşmanı düşmanımdır gibi. Tabii düşmanımın düşmanı da
dostumdur!.. Bir Borges hayranı olduğumdan, onun çevirmeni, olasılıkla da
hayranı olan Göle’yi tanımasam bile; entelektüel dünyada dostum bilirim. Çünkü,
Borges’i bize tanıtmış, sevdirmiş, bu konuda emekleri geçmiştir. Yaşamda,
çekleri karşılıksız çıksa bile ahde vefa besleyenlerden hoşlanmam! ama emekleri
karşılıksız çıksa da, bu tür insanlara karşı ahde vefa duygusuyla hareket eder,
‘Edebimde’ onlara özel bir yer ayırır,
kârsız-karşılıksız, kelebeksi vicdanla, açıktan açığa bir sempati duyarım.
Bu bakımdan, hüner dolu elleri ve belleğiyle, çeviri gibi
‘aslına hizmet eden’ gönül insanlarını ayrıca merak ederim. Ne kadar olağanüstü
çevirseler, neredeyse asıl yapıttan daha yaldızlı bir kelam kutusu, bir sözel
dörtgen ortaya koysalar da, yazın tarihi onları bir dip not olarak anmaktan
öteye geçmez. Bu büyük bir haksızlıktır, Borges’in, Don Kişot yazarı Pierre
Menard öyküsünde olduğu gibi, kanımca bir yapıt sözcüğü sözcüğüne yeniden
yazılsa bile hem başka bir zaman diliminin değişen algılar dünyasına hitap
ettiği için, hem de o dilde yeniden yazılan bir novella sayılması gerektiğinden
bu oluşuma, sanki yeni bir yazar ve yeni bir yapıt gözüyle bakar özel bir değer
veririm. Ve bu beceri dolu gül nihâllerin
ustalıkları karşısında acaba salt kendileri bir yapıt oluştursalar,
nasıl olurdu diye de merak ederim.
İşte bu merakın son durağına geldiğim bir olayla karşı
karşıyayım, Münir Göle benim sayrılı sanrılarıma yanıt verecek bir kitapla
karşımda duruyor. Bildiğim kadarıyla ‘sarı’ dertlerin, tasaların rengidir ve
işte kitabın adı da, bu sayrılığı arttıracak türden bir gizemle bizler için
postaya verilmiş bile, adı: Sarı Zarf!..
Borges’in (Borgesmani miyim bilemiyorum ama!) Bizantik
bir kışkırtı, Nepalik bir kösnüyle çekemediğim, açıkça haset ettiğim bir yönü
daha var; bir Anadolulu olan bizlerin, antik kültürüne el atarak onlardan,
görkemli, dramatik öyküler çıkartması, hatta Arap, Acem ve Hint antikitesini,
bizim coğrafyanın insanlarından daha ustaca kullanarak, kültürümüzü sanki
bizden daha iyi tanıyıp, kullanıyor olması... Ve bizlerinde hala antik Anadolu
kültürü bizim mi değil mi diye bir kelaynak görüsüyle tartışıp, gene bu kültürün
devlerinden çağdaşımız Nazım Hikmet’i hâlâ ve hâlâ yurttaş bile sayamaması...
İşte Borges, bizi, geçmişimizi o denli ustaca anlatıyor
ki (M.V.Llosa, Üveyanneye Övgü’de en az Borges kadar ustaca bir Frig satirini
anlatır), acaba İnka, Aztek, Maya kültürünü yada Uzakdoğu kültünü bizlerden de;
ustaca anlatan bir yazar çıkar mı diye hep düşünürüm. Aslı Erdoğan, Rio’dan,
Enis Batur dış dünyadan epeyce söz ediyor, gözümüzden kaçan başka yapıtlarda
olabilir ama, şu anlattığım bütünlükte bir olgu, yarattığımız yazınsal bir
fantezi henüz yok sanırım.
Münir Göle’de, hiç olmazsa Borges’in, Mürekkep Ayna adlı
öyküsündeki büyücüye göre; ‘Avrupa denen kent!’ olan yerde başlayıp biten bir
aşk öyküsü anlatarak bir sunumda olsa bizlere yabancı bir dünyanın kapılarını
açıyor. Kitap bütünüyle bir oto öykü, kişisel bir anlatı ama insan içten içe bir yurtsama duygusuyla,
yaban yerde geçen, kahramanı bizden olsa da aynı zamanda bir özlenci yansıtan
bir öyküromanla karşı karşıya olduğunu düşünüyor. Öyküroman çünkü kitap yekpare
bir iç anlatının dışına çıkmadan, tekil kahramanın başından geçen ve bu biçimde
sürüp giden bir anlatı.
Anlatı Proustyen bir tekdüzelikle alabildiğine akıp
giderken, nereye, nasıl yön değiştireceği korkusuyla kişioğlu, bir bunaltıda,
sıkı okurun bile hazmedemeyeceği bir soygaz görüngüsünün içinde eriyerek, yitip
gidiyor. Ama dünyada bir aşk öyküsü olmasın ki insanlar kayıtsız kalsın;
yazarın, kederleri, tasaları, okuyucuya yakınmalarıyla sürüp giden, aşkın
mırıltılı melodileriyle sonlara doğru, olayların hızlanması ve atmosferin
birden hareketlenmesi, yazar-okur-kitap üçgeni arasında bir merak ve sevi
deltası oluşturarak, ‘Mutlu Aşk Yoktur’ dercesine, derin bir düş kırıklığının,
hayatın her şeyden üstün olduğunu ve en iyisi hayata aşık olmak gerektiğini simgeleyen
bir mesajla bitiyor.
‘Bir kaç ay sonra, bir gece uyku tutmadı. Kalkıp
televizyonu açtım. Kanallar arasında gezinirken, birdenbire çehresi belirdi
ekranımda. Geç saatte yayımlanan bir edebiyat proğramına, yeni kitabından söz etmek üzere katıldığını anlayıncaya kadar
uzunca bir süre geçti.
Sağ yanağı avucunun içinde, başı hafifçe yana eğik,
masanın etrafında gürültüyle tartışanları dinliyordu. Dudaklarında bir
tebessüm, gözlerinde o bildik ışıltı vardı. Yüzü zamanın izlerini taşıyordu,
ama gözlerindeki ışıltı çok daha güçlü, çok daha gençti.
Bir ara sunucu tartışmaya son vermek amacıyla ona bir
soru yöneltti. Basma kalıp, beylik sorulardan biriydi. Neden yazıyordu? Başını
avucundan çekmeden ve doğrultmaya gerek görmeden, uzun parmaklı sol eliyle
aşağıdan yukarıya doğru geniş bir hareket yaptı. Sadece bu devinim bir çok şeyi içeriyor, sarıyor, kavrıyordu.
Bu hareket, acılarıyla, sevinçleriyle, tüm karşıtlıklarıyla bütün bir hayata
işaret ediyordu. Sunucunun sorusuna bu devinimden başka bir yanıt gelmeyecekti.
Gözlerindeki ışıltı hiç kaybolmuyordu. Bu imgesini hiç bir zaman
yitirmeyecektim.
Gözlerimde birikip yanaklarımdan süzülen, görüşümü
buğulayan yaşları silmeye yanaşmadan televizyonu kapatıp yatağıma...’
Kitabın aşka ağıt diyebileceğim, hepimize çok olağanmış
gibi gelen bu satırları, elbette ancak aşık olacak, aşık ve aşık olmuşları
yakıp kavuracaktır. Leyla’ya Mecnun’un gözüyle bakamayan, Annabel Lee’yi
okumayan, Ferhat’ın acılarına katlanamayanlar ‘melâlden’ ne anlar...
Deja vu! diyeceklere de bir sözüm var, güneşin batışını
her gün görüyoruz! Her gün dolambaç dolu yollara düşüyoruz, nasılsınlar,
iyisinler diliyoruz, güzel günler geveliyoruz, yemek yiyor, tv izliyor,
uyuyoruz! Ondan sonrada ‘Aşka Kitakse’ çekenlere ‘bozuluyoruz!..’
Bir kabus görüyorsun,
Ritalin’i azalt, sinirsel geribeslemine dikkat et, Annau’da yaşamıyorsun ya!
Biraz neşelen, bak sehpanın ayakları köçek parmağı gibi!... Korent’den
geçerken; Sisiphos’u tepede bir kayayı itelerken düşlüyorsun, sonra onun ‘Sen’
olduğunu anlıyorsun ve işte imparator Neron geçiyor, 6 bin kölenin başında
kayalara kazma vuruyor, kırmızı su
fışkırınca, boğduğu annesinin kanı bu diye kaçışan köleleri görüyorsun! Kenan
surlarına varıyorsun, Cebrail içindeki
damarları çekince yoruluyorsun!.. Çünkü
hiç aşık olmadın sen,’Fahriye’yi tanımıyorsun! Sevip, sevileceğine
inanmıyorsun!
Bakın şu dizeler neler söylüyor:
‘Sil baştan yaşama şansım olsaydı eğer, / Oturup
saymazdım eski yanlışlarımı. / Kusursuz olmaya çalışmaz, rahat bırakırdım
yüreğimi / Ve elbette çok daha coşku dolu olurdu sevdalarım / İçine az buçuk da
kararlılık katılmış / Bu denli titiz olmazdım hiç, öyle bir şansım olsaydı
eğer. / Korkmazdım daha çok riske girmekten. / Daha çok yolculuğa çıkar, gün
doğumlarını kaçırmazdım asla. / Hele dağlara tırmanmanın keyfini...’ (J.L.B)
Bu terennümlere bizde bir aşk şiiriyle katılalım;
‘Bir gün geleceksin / böyle mavilikler içinde / güneş
sularda erinip duracaktı. / Ağlayacağım / hep bir geçmişi yaşadım / burada /
denizin derinliklerinde. / Halkidikya nerede / İyonya’da geçti mi hiç günlerin
/ artık sormayacaksın bana / Ağlayacağım bir kez daha / şurada / yosunların
dibinde / yan yana koyun koyuna / Yaşlı Diyonizos gelip çalacak kapımı / bir
sevda elçisiydi / iyi zamanlarda / Ama ben çıkmayacağım kulübemden / Iraklardan
gelen o kırmızı balıklar / girene dek cennet bahçeye / ağzımı bıçak açmayacak /
Rüzgârlar uğuldayıp / denizin sesi / gürlese de göğsümde / dalgalar okşayıp /
yalasa da saçımı / Gitmeyeceğim artık / ilk hayatlardaki ışığın peşinden /
Umarsız / köpükler içindeki / cansız başımı / vurup dursa da su perileri /
denizdeki şu kabrime / Son dileğimdir / Seni ağzından öpmek isteyeceğim / son
kez / Ve artık hep uyuyacağım / sonsuza dek / gülümser / aydınlık içinde
olacağım...’
Pembe ruhlu ‘Sarı Zarf’ bir zamanlar sevmiş, ...gelecekte
sevecek olan Ademoğulları için, iyi bir kitap.
ULUS FATİH
Sarı Zarf* / Münir Göle / *Sel Yayıncılık / 66 Sahife
‘Bir Gölge Avı’
PUSUDAKİ TEN
Yıl:2001. İsa öleli 20 yüzyıl oluyor. ‘Abdullah oğlu’ 1300 yılı aşkındır, insandan
uzak, dünyadan ayrı, Nietzche, tanrıyı öldüreli ben diyeyim 90, siz deyin 100
yıl olmuş, atom parçalanmış, aya çıkılmış, Kuzey, güney savaşını kölelik
karşıtları kazanmış, evrensel insan hakları bildirgesi dört bir yana asılmış,
dünya hiç bir zaman olmadığı kadar ulusla dolu, üç kişi bir araya gelip
bağımsızlığını ilan edebiliyor, hiç kimse hiç kimseye bir şey demiyor, sabah
kahvaltısını Newyork’ta yapan, akşam yemeğini İstanbul’da yiyebiliyor. Çoklukla
karamsar tablo çizsek de, belki de yeryüzü iyiye gidiyor!.. Kültür kavramı o
denli yaygınlaşmış ki her şey bir sanat yapıtına dönüşüyor, sanat yapıtı ‘hayat
yapıtı’ oluyor. İnsan ruhu hiç bir zaman olmadığı kadar özgür, usun sınırları
sonsuzu zorluyor, robotlar yapılıyor, koyunlar, babunlar klonlanıyor, insan
‘isterse’ kendini çoğaltabiliyor ve bütün bunların olduğu yerde, hemen hemen
tam merkezde bir ülkede kitap yasaklanabiliyor. Kitap ki insanın, yeryüzünün ve
tanrının bir yansılaması, kitap ki (yazı) buluşların en büyüğü, kitap ki
evrenin bir parçası; bir karşı evren, geçmişimiz, geleceğimiz, var oluşumuz...
Şu buyrulanlar bir parça yalan olsaydı, tanrı, kullarla arasına ‘furkanı’ koyar
mıydı, dünya kütüphanelerle dolar mıydı, emirler, ilahi ceza adına kara kaplı
kitaplara bakar mıydı, aşıklar, sayfalarından hilal kaşlılara dizeler fısıldar
mıydı... Modernite adına çekinmesek,
neredeyse dünyaya kitap için geliriz; tanrıda, kitap için vardır
diyeceğiz.
Yasaklanan ama şu yakınlarda beraat ettiğini öğrendiğim
kitabın adı; Pusudaki Ten, Mehmet Ergüven; yazarı, yayıncısı; Sel Yayıncılık.
Konusu; sanat ile cinsellik arasındaki bağ. Ne ki bir konunun işleniş biçimi
herkes için ayrı olabilir; beğenmiyorsan, iyisini ortaya koyarsın, koyamıyorsan
düşüncelerini yayarsın ama bunları yapamıyor ve yasaklıyorsan, bir insanın
(belki bir sanat yapıtıyla) dünyaya bakışını engellediğin için, onu köreltmiş,
onu körlükle cezalandırmış olursun ve
onun bakışıyla ufukta yeni pencereler, başka dünyalar açılacak olan nice insanında
usuna ket vuruyor, onun olanaklar dünyasına adım atmasına engel oluyorsun. Yeri
gelince, Yunus’un, ‘Kâfir, Putperest, Mecusi olsan da / Yüz kere tövbeni bozmuş
olsan da / Gene gel!’ diyen Mevlâna’nın torunusun, ama; Tanrının bile inanmayan
için bir şey demediği dünyada, onun bağışladığı ‘hoşgörüye’ sığmıyorsun!..
Ergüven, bu yasaklı kitabında bölüm başlıklarıyla,
İtalyan ressam Caravaggio’dan, Jimi Hendrix’e, Türk Hamamı’ndan, Otomobil’e
kadar şeylerin, kişilerin ve kavramların uyandırdığı cinsel fantezileri
bunların birbirine eklemli düşlemiyle, uç sınırlara varan fenomenlerini
irdeliyor. Tarih boyunca yaşanan, en açık tabu olan cinsellik, nedir ki en göz
önünde bulunan fetişimiz olmaktan kurtulamıyor, onu tabu saymaya çalıştıkça
aklımızı başımızdan alıyor, onu görmezlikten geldikçe karşımıza çıkıyor, ona el
sürmekten kaçındıkça içimize giriyor. İnsanlık tarihi, neredeyse cinselliğin at
koşturduğu bir hara, başlangıcımız bile bir aşk öyküsü, Adem ile Havva ve
birinin diğerine aşk adına sunusu olan elma. Sonra mitler; Salomeler,
Kleopatralar, Helenalarla sürüyor ve diğer yanda Sezarlar, İskenderler,
Atillalarla genişleyip yayılıyor. Ve tarih kardeşiyle evlenen firavunlar, atını
senatör yapan imparatorlar, hemcinsine tutkun hükümdarlarla dolu. Sezar için
Roma’da, bütün kocaların karısı, bütün kadınların kocası deniyor. Binbir Gece
Masalları, Dekameron, Kamasutra bu sayfaları süslüyor. Lükres Borjiya erkek
kardeşi dahil herkesle yatıyor, padişahla arası bozulan cariyenin cesedi,
Sarayburnu’ndan çıkıyor. Dilerseniz tarihe cinselliğin perspektifinden bakar ve
her şeyi buna göre yorumlarsınız.
Kitap belirttiğimiz gibi bir tabuyu ele alıyor ve bu
gizil ‘mahremiyeti’ (en gizli olan en açıktır) gözler önüne seriyor, bu konuda
düşünmemizi öneriyor, Mit ve Ölümsüz Beden’ başlıklı açılımdan bir pasaj sunuyorum;
‘Aynı olgu, efsanevi kahramanın cinsel kimliği bağlamında da karşımıza çıkar;
nitekim, genelde yalnız erkek değil, “çok fazla erkek” olmanın sakıncalarıyla
karşı karşıyadır bunlar -abartılmış erkeksi nitelik, her an karşıtıyla
tamamlanma eğilimindedir: “en erkek”, sonunda kendine göz diker. Bir başka
deyişle, dizginlenemeyenin önce kendi kabı üzerine taşması kaçınılmazdır.
Gılgamış da aynen bu şemaya uyar; üçte ikisi Tanrı olan bu olağanüstü erkek,
tam dokuz karış gelen göğsü, uzun bacakları ve gümrah saçları ile çevresine
rahat vermeyen azgın bir boğadır: “ Şehvetiyle Gılgamış, ortalıkta ne
sevgilisine bir kızoğlankız, ne savaşçının kızını, nede soylunun karısını
bırakıyor. “Ne var ki, Enkidu’nun sahneye çıkışıyla afallamaya başlarız:
Gılgamış, henüz tanımadığı ve her tarafı simsiyah kıllarla kaplı bu vahşi adamı
önce rüyasında görüp, onunla sevişmiştir...”
Gene ‘Sidik ve Şehvet’ adlı başlıktan bir bölüm; ‘
Anayurt Oteli’nde Yusuf Atılgan anlatım özgürlüğünü istismar ederek, ucuz
yoldan okurun gözünü boyamaya kalkışmıştır. Ne var ki, Zebercet’in profilini
dikkate aldığımız zaman, bu sözüm ona müstehcen sahnenin aslında son derece
dolaylı ve ustaca işlenmiş bir erotizmle iç içe olduğunu görürüz. Henüz yedinci
ayda doğan Zebercet, bir altmış iki boyunda, dar omuzlu, küçük elli, ama devasa
maslahatıyla gizil bir Priapos’tur. Nitekim, olur olmaz cinsel organı sertleşen
bu çekik yüzlü adam, vatani görevini yaparken geneleve gittiğinde, becereceği
kadın şaka yollu takılmadan edemez: “Bak hele, az daha büyüseymiş boyunu
geçecekmiş bu.” Dahası sadece Priapos değil, donunun yırtmacından çıktığında,
göbeğine doğru dimdik duran orasıyla aynı zamanda fallik satyr gibidir
Zebercet. Öte yandan, böyle bir organdan çıkan sidiğin kubura şar şar- yahut
faşır faşır- boşaldığı sırada çıkardığı sesi onomatopoeia’da boşuna ararız;
çünkü akustik göstergenin yazı dilindeki karşılığı zaman olgusunu kendiliğinden
iptal eder. Bu işeme sesi bir sinyal olsa bile, asıl belirleyici, daha doğrusu
tahrik edici olan, sidik miktarını gösteren süredir- erkek adam, at gibi işer!
Aynı konu, Kolera Günlerinde Aşk’ta çok daha çarpıcı
biçimde karşımıza çıkar; Marquez, işemeyi düpedüz yaşamla ilgili bir sembole
çevirmiştir burada; işeme miktarı, sidiğin tazyikli çıkışı vb. usulca cinselliğin
metaforuna geçip, günbegün seks gücü azalan erkeğin gizli sır ortağı olmuştur
artık. Fermina Daza, balayı için bindiği geminin kamarasında, zifaf gecesi ilk
kez bir erkeğin çiş sesini duyduğunda kendinden geçer.” (...) tıpkı at sidiği
gibi fışkıran sidiğinin sesi ona öylesine güçlü, öylesine yetkeyle dolu
görünmüştü ki, içindeki yıkım korkusunu artırmıştı.” Ancak, yıllar geçtikçe ne
bu basınçlı fışkırma, ne de sidik miktarından bir iz kalır geriye. Kolejdeyken
dimdik fışkıran sidiğiyle şişeleri dolduran doktor Urbino, yaşlandıkça güçten
düşmüştür:” (...) ama yılların yıpratmasıyla yalnız sidik miktarı azalmakla
kalmamış, eğrilmiş, dallanıp budaklanmış, dikleştirmek için harcadığı tüm
çabalara karşın, bir türlü doğrultulamayan kaprisli bir fıskiyeye dönüşmüştü
sonunda.” Besbelli: Marquez, üreme ve sevişme dışındaki işleviyle penisin
cinsel çağrışım gücünü gündeme getirmiştir böylece. Güçlü cinsel organ, yalnız
görüntüsüyle değil, idrar kesesinden prostata kadar görünmeyen altyapısıyla da
sapasağlamdır. O halde bol miktarda ve basınçlı gelen sidik, güçlü erkekliğin
yanı sıra, öncelikle sağlıklı ve genç olmanın göstergesidir.; çünkü uzun ve
uzağa işeyen penis, sorunsuz ereksiyonun teminatıdır. Doktor Urbino ise, tıpkı
karısı gibi, oturarak çişini yapmaya mecbur olur sonunda; zira, ne kadar dikkat
ederse etsin, pelteleşmiş orasından çatallı ve gelişigüzel akan sidiği küvetin
kenarlarını kirletmektedir artık.
Hiç kuşkusuz, kalp ya da yüksek tansiyondan ötürü alınan
idrar söktürücü bir ilaçla da uzun uzun işemek mümkündür.; ama bu, cinsel gücün
değil, yaşlılığın göstergesidir sadece. Dahası, çiş bile olmaktan çıkıp,
öylesine bir sıvıya dönüşmüştür bu aşamada.’
Son olarak Dışkı ve Şehvet adlı bölümden bir anekdot;
‘Galler Prensi IV. George’la ilgili öykü, iri penis ile sidik miktarı
arasındaki saplantıya ilginç bir örnek teşkil eder: “Prens’in öykülerinden biri
de, erkek kardeşlerinden birisinin çok büyük olan penisiyle ilgiliydi. Bu
gerçeği onunla birlikte bir gece arabada yaptığı yolculukta keşfetmişti. Kardeşi
hacet giderme ihtiyacı duymuştu. Arabanın penceresinden dışarıya işerken, çişi
tıpkı bir çeşmeden fışkırır gibi fışkırdı; hatta arabacı korkunç bir yağmura
yakalandıklarını sanıp atları daha da hızlı koşmaları için kamçıladı.’
Antropolojiye göre dişil olandan, zaman içinde bir
‘sapma’ olarak eril canlı koparak, oluşmuştur. Onun için ana rahmine dönüş
özlemi çağlar boyunca vazgeçilmez bir imge, bir metafor olarak sanatta
kullanılagelmiştir. Aslında, her türlü yasak, her türlü mahremiyet, yoksayış
karşısında söylenecek tek söz vardır: Zamanın zorbalığından çekinmiyor musun,
saklanacak neyimiz var ki demek gerekir. Tevrat’ın Salome’si, Davut, Süleyman
Meselleri, Maria Magdelena, Sevde Öyküleri, Harun Reşit, Şah Cihan, Fatih,
Katerina, Mary Stuart hep bir albeni olarak insanlık tarihinde süregelen
cinselliğin gizençli kahramanları olarak anılagelmiştir.
Bakın cinsellik dediğimiz tatlıcadı-kazanına F.G.
Lorca, (Davut’un oğlu ve kızı Thamar ve Amnon’un ilişkisi için nasıl kızıl alevler salıp,
nasıl betimler çağırıyor: ‘Saat üç buçuğa gelince / Amnon girdi yatağa, yattı.
/ Kanatlar dolu gözlerinden / aldı döşekliği bir acı. / Gün, o koca yığın
köyleri / gömer altına boz kumların / yada salar ortaya bir gül / ve dalya
mercanı, uçarı. / Kuyuların o tutsak suyu / testilerde sessiz uyanır. /
Yosunlara çöreklenmiş de / şakır odunların yılanı. / Amnon derin derin iç çeker
/ serin örtüsünde yatağın. / Bir ürperme sarmaşığıyla / yanar gövdesi cayır
cayır. / Derken Thamar çıt çıkarmadan / çıt çıkmayan odaya daldı: / rengi tuna
ve damar rengi / ve uzak izlerle bulanık. / Thamar dayanılmaz tanınla / gören
gözlerimi sil artık. / Kanının ipleri fırfırlar / işler eteğine urbanın. / Ah,
ilişme bana, ağabey / Arılar mı desem rüzgâr mı / öpüşlerin omuzlarımda / bir
çift flütün oğulları. / Dimdik memelerinde Thamar, / çağırır beni iki balık /
ve parmaklarının ucunda / fısıltısı var bir koncanın (Çeviri:Sait Maden) .
Her kitap evrenin bir risalesi, minik bir gölgesidir,
yasak, o’nu ortadan kaldırmaya çalışmak olur, buda kendimizi ortadan kaldırmak
demektir ki paradoks olarak, kitabı yasaklayan, -bir istenç belirgesiyle-
kendini ortadan kaldırma girişiminde bulunmuş olur. Kim kendine düşman olabilir
ki, kim bu dünyada ‘bir gölge avıyla’ avunabilir ki!..
Son bir kez ‘Sevinin Erişilmezliği’ başlıklı şu şiire
bakın: “Saçların, eski Yunan testileri saçların / Gözlerin süt yolunda açan
koca bir güneş / gözlerin Azteka / Dudakların kızıl elma!.. / eski zaman
şarkıları dudakların / çağırırdı haramlara, günahlara / Ellerin ayna gümüş
sırmadan / ellerin ova / ellerin Toltek’te kutsal bir eşya / Ve bir tirşe gök
kuşağı / erinçsiz vadiler tutsağı, göğsün ortası / göğsün ortası allı pullu
kobra kemer / akışkan su yılanı / Sargın bulutlar arasında salınan yontusun
tanrım, / sana ermek olanaksız / us dışı! / Sevgilim ay çıkınca / çıldırtılar
arasında gelip usulca / boynumu sarmadıkça!..
Hiç bir ışığın olmadığı mağaralarda bile kör adam
balıkları yaşar. Gelmiş geçmiş en ödünsüz
ideolojinin
kuramcısı Karl Marx bakın ne buyuruyor: ‘Nihil humani mihi alienum’ “İnsana
ilişkin her
şey kabulüm.’
Zeus’un yorgun atıyla göklere tırmanmaya çalışan Apollon’sa ‘Karnımız toksa her
yerimiz açtır’ diyor.
İnsan “dünyayla” sevişmek için gelir. İnsanın, insanıdır kitap. Pusudaki
Ten’i
okuyarak kızıl
dehlizlere girip, döngüsel yıkıntılardan
geçerek, belki yaşama ‘Işık, biraz daha ışık’
diyebilirdik.
ULUS
FATİH
Pusudaki Ten* / Mehmet Ergüven / *Sel
Yayıncılık / 236 Sahife
Henri’sel Bir Bakışla
AÇI DİREKLERİ
Vlademir Ilyiç Ulyanov’un, ‘Ne Yapmalı’ diye bir yapıtı
vardır, bu yapıtın adını nedense çok severim, çünkü, yıllar önce öğrencilik
dönemlerinde, kimin kime ne dediği anlaşılmayan, kakafoniye dönüşen tartışmaların arasında bir arkadaşımız çoğu
zaman gülerek ‘Ne Yapmalı’ diye bağırır, herkes bir an ona bakınca da, sessizce
‘Ne Yapmalıyız ?’ diyerek boyun büküp susardı. Bu durum geçici de olsa işe
yarar, başıboş gürültüye son verir, tartışmanın yönünün değişmesini de
sağlayarak, hiç olmazsa kendimize gelmemize neden olurdu...
İşte Henri Michaux’nun
‘Açı Direkleri’ adlı kitabını elime alınca birden o günleri anımsadım,
okuyacak olduğum bu kitap bir tarafa; Henri Michaux ile ilk kez
karşılaşıyordum. Ne yapmalıydım? Önceleri olduğu gibi hemen kitabı okumaya mı
başlamalıydım, yoksa yıllar geçtikçe daha önemle ele aldığım kitap okuma işinin
bana kazandırdığı deneyimle önce yazar hakkında bilgi sahibi mi olmalıydım,
hatta döneminin düşünle ilgili oluşumlarını inceleyip, bunlardan ortaya çıkan
akslara bakarak yönümü belirleyerek Michaux’nun gideceği yerleri tanıyıp, onu
gerçekten anlayıp kavramaya mı çalışmalıydım. Yeterince olduğunu bilemesem de
önce şair hakkında bilgi edindim diyebilirim... Bir alışkanlığımız vardır,
elimize aldığımız kitabın yazarını tanımıyorsak, onun günümüz dünyasında
yaşamakta olduğunu düşünürüz, aslında bu yanılsama bizim bilgisizliğimizden
kaynaklanmaz, bir kitap elimize geçtiğinde,
gerçekte tanımadığımız biri, ama yaşayan bir homofaber tarafından bize
gönderildiğini düşünürüz, bunun aksini, işin başkalarınca yapılabileceğini pek
düşünmeyiz, düşünsek de -nedense- bize zayıf bir olasılık, olmayacak bir şey
gibi gelir. Neyse, benim için yabancı, imgelemimde bilisizce postmodern bir yazın eri olarak algıladığım
Michaux daha başlar başlamaz şaşırttı bu
ölümlü okurunu. Çünkü kendisi bu
dünyadan ayrılalı I7 yıl oluyormuş,
dahası zamanın göreceliliğine yalınkat bir örnek olarak geçen yüzyılın
başlarında (1899) doğmuş ve yine geçen yüzyılın sonlarına doğru (1984), gezegenin rüzgarlarına karışmış. Geçen yüzyıl
ki bir kaç ay öncesiydi...
Michaux’yu tanımaya çalışalım; onun şiir dünyasını,
varlığından emin olunabilecek tek gerçeği, yani dünyanın olumsuzluğunu
kavrayışından ayrı düşünmek olanaksızmış. Kimlik bunalımı, bir klinikçi gibi
ele aldığı çözümleme tutkusu, gerçek ya da düşsel yolculuk merakı ilk şiir kitaplarındaki
yaklaşımlarmış. Ona göre yolculuklara
çıkmanın iki türü daha varmış, insanı özgürlüğe kavuşturan ve sözcüklerden
kurtaran resim ve insanı kendi iç uzamına götüren kendinden geçme... Bu şair ve
ressamın tutkularının bir uzantısıymış.
Şair, 1930 yılında ülkemize de gelmiş, ‘Plume Adında
Biri’ adlı yapıtını oluşturmaya ülkemizde başlamış, yani kitabın kahramanı
Plume’nin doğum yeri bu topraklar, belki onu okumak bizim için pek daha ilginç
olabilirdi. Michaux’un hepimize vasiyet gibi bir serzenişi var, üzünç dolumu,
ironik mi bilinmez ama yeraltı dünyasından gelen bir inleyişe dönüşmüş artık;
‘Gazeteler artık yaşamadığımı duyurduklarında, beni bir kenarda unutmayın.
Yaşarken olduğumdan daha alçakgönüllü olurum öldüğümde. Belki buna zorunluda sayabilirsiniz,
bana azıcık da olsa zaman ayırıp okuyacak olan sizlere güveniyorum. Cephede her
şeyden uzak kalan bir asker gibi, beni ölüler arasında yalnız bırakmayacağınızı
umarım. Çok tasalandığım ve çok istediğim için seçin beni onların arasından.
İşte o zaman konuşun benimle, sizden bunu diliyor ve size güveniyorum...’
Gelelim, alegorik yaşamlarımız adına sav sözlerin
doluştuğu, ‘verimli’ yapıtı, Açı Direkleri’ne, şair yarı aforistik, yaşamsal
öngörülerini, özlü açımlamalar ve yazınsal önermeler, ozansı deyişler biçiminde
okurlara sunuyor. ‘Aya hayranlık
duyulduğu için gidilmedi. Öyle olsaydı binlerce yıl önce orada olunurdu.’ ...
‘Birinin gelip senin içinde yüzmesine, senin içine yerleşmesine, senin içine
alçı dökmesine izin veriyorsun ve sen hala kendin olmak istiyorsun!’ Bakın
oldukça dikkat çekici bir açımı daha; ‘Her düşünce, biraz zaman geçtikten
sonra, insanı durdurur. Kaçmak için düşün...
önce onların işe yaramaz düşüncelerinden, daha sonra ise, kendi işe yaramaz
düşüncelerinden kaçmak için.’
İşte yine ‘Açı Direkleri’nden uskırıcı bir deyi; ‘Filozof
Djatt’ın yazılarında şunlar kayıtlıdır: hem sahip olduğumuz bilgiler hem
düşüncemiz Siyahların gerçekte varolmadığını kesin olarak ortaya koymaktadır.
Zaten olamaz da. Dünyada siyah bir ırkın varolduğunu, gerçekten de Siyahların
olduğunu saflara inandırmış olan şey; temiz olmamaları, kötü kokmaları, ya da
bakımsız olmaları (herhalde parasız olmaları sonucunda) nedeniyle bazı
insanlara yapılan ve ayırım gözetmeksizin yavaş yavaş yayılmış olan bir hakarettir.
Bu hiç rastlanılmamış olunan ırkı yaratan olgu, başka insanları hor görme ve
aşağılama arzusudur. Bu durumun dışında bu sözde siyah insanları sizden ayıran
hiç bir şey yoktur. Neyse ki şimdi kaybolmakta olan bu mitosun ortaya çıkışına
neden olan, nefret etmek için bir düşmana ihtiyaç duyan kötülerin ve
küstahların kalbindeki kin olmuştur yalnızca.’
Bir başka yaklaşımda şu; ‘Kırda, odanın köşesinde bir
sıçanın hareket ettiğini görüyorsun. Yoksa rüzgarın kımıldattığı bir paçavra
olmasın bu? Ara sıra daha çok sıçan gibi, ara sıra daha çok paçavra gibi.
Şimdiye kadar hiç öldürmemiş olan fenalaşır, başdönmesine yakın, beklenmedik,
bağlayıcı bir heyecana kapılır, terlemeye başlar. Öldürmeye ilişkin hiç
bozulmamış bekaret, bir çekim duymuştur, şoka uğramıştır. Bakirelikler nede çok
sorunludur. Kendi türündekiler gibi
meraklı ve utanmaz, insana karşı saygısız, küçük hayvanı oluşturan küçük
kaburgalardan zayıf sütun. Ah!’ ‘... bir
bakirelik aşılmalı mı yoksa saklanmalı mıdır?’
Michaux’nun yazın dostlarından biri Cioran’mış, oysa
Aragon, Sartre, S. de Bouevar’de olabilirdi, çağdaş sayılırlar. Ama unutmayalım
ki öncü bir edebiyat ile karşı karşıya isek onun çok parçalı olması kaçınılmaz,
bizim şair ve yazarlarımızın Fransız edebiyatından oldukça etkilendiğini hepimiz
biliriz, burada demek gerekir ki bizim de onları bir gün etkileyebilmemiz için,
artık onlarda bile bulunmayan edebi bir floranın okyanusunda yüzüyor
olabilmemiz gerekir ve büyük bir ırmaktan söz edebilmek içinde, yüzlerce küçük
ırmak kolunun onu besliyor olması koşulu vardır. Ne var ki biz hala sansürleme
ve yaşamında bir kalp bile kırmamış insanları süründürme peşindeyiz.
Son bir alıntı daha yaparak, şairin vasiyetine uymaya
çalışalım ama ne o, ne biz uymuş olup olamadığımızı -ölüm dediğimiz bir çift
hece yüzünden- hiç bir zaman öğrenemeyeceğiz!..
‘Bir kurbağa kalbi. Görmek gerekir kalbi, bedenden
koparılmış, camdan bir tüpün içinde uygun bir sıvı ile birlikte duruyor,
çarpmaya devam ediyor, günler boyunca hatta daha da fazla. Koparıldığı göğüstekinden
daha etkileyici, kalbi görmek gerekir, her şeyden kopmuş, ama hala ayakta,
körlemesine ve boşu boşuna kendi işinde, dikkati dağılmamış, tek bir defa
sekmeden, tek bir defa tereddüt etmeden yerine getiriyor atma eserini;atıyor,
atıyor bundan böyle hiç kimse için, düzenli bir gelgitin yaratıcısı, doğada
alçakgönüllü bir kurbağagilin içindeyken ve organizmanın atardamarları ve
damarlarıyla birleştiğindeki gibi ( yaklaşık her saniye kandan, alyuvar ve
akyuvarlarından, vs. bir sel pompalarken).
Yaşamı kutsayan bu metin, ‘canlıların!’ her adımında, her
soluğunda başka canlıları yok ettiğini, bu güdünün de kendisine bile yönelerek
benliğini kemirip durduğunu duyumsatıyor. Oysa ki; ‘Açıldı demir kapılar
ardında laciverdi bahçem / Aslolan hayattır beni unutma Hatçem’. (N.
Hikmet)
Açı Direkleri’nin kapak resmide ilginç, bana
Tarkovski’nin, İvan’ın Çocukluğu adlı filmini anımsattı. Savaş nedeniyle
yapayalnız kalan İvan, benekli, akça
kavakların arasında dolaşırken, değil dünyada evrende bile yapayalnız kaldığını,
esen rüzgarda kavakların ürpertici, tinsel bir hayalete dönüşmesiyle,
-masumiyetinin en acımasız çağında- anlayacaktır. Kapaktaki resim aslında bir
fotoğraf, yapıtın sahibi ise okuyucu için kitabı edindiğinde elde edebileceği
gerçek bir sürpriz.
Michaux, en iyi gezinin düşlerde yapılabileceğini
savlayan sanatçılardan, onun aforistik, sorgulayan dünyasına elveda demeden
önce bizde bir bakışla selamlayalım ama ‘Gelecekte boru çiçeklerinde insan
yavruları yetiştirilecek’ ya da ‘Tanrı etten bilgisayar yaptı ama insanda eti bilgisayara bağladı’ türünden olmasın,
daha dokunaklı, daha içten bir şey olsun;
‘Kaybolan umutlarımızı koklaşırdık biz orda / bütün
yenilmişler, yenilenler bir arada / Manastır keşişleri gibi yalvarır,
yakarırdık güneşe / ‘oturduğumuz yerde’
/ Kıpırdamazdık / O’ da
doğmazdı...’
İsterdim ki; iki balya saman üç eşek arasında
paylaştırılır mı diye sorulacağına, ‘Zümrüdüanka burada mı oturuyor’ diye
sorulsun!.. Michaux’nun, küçük
risalesini okuyanlara övgüler olsun.
ULUS
FATİH
Açı Direkleri* / Henri Michaux / *Sel Yayıncılık / 85
Sahife
Nilgün Hanım buradaki yazıları zaman
içinde kullanırız...
***************************************************************************
ULUS FATİH
*
DÜŞ
Çok
uzaklarda, dağların arasında
serviler içindeki bir
vadide uyuyordum. Sanki
bir düş görüyordum.
Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta
yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da
gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik
alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin
altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor,
uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e
doğru uçuyor, pelesenk elması yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı
taşıyan inanmışlarla, elinde kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya
yeşil bir at üstünde gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank
haritasını kemiriyordu. Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat
grubunun sesleri kulakları
tırmalıyordu. Aniden bir Mengücek
şahı payitahtı yeniden ele geçireceğim diye nara atarak gürzüyle
ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde çiftleşen insan kabartmaları
vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda
güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken,
yurtsamayı topuklarında hissediyor,
kör bir kızın okuduğu
Taberi tarihinin içinden vadileri döne döne Melkitler
yaklaşıyordu. Deniz danası derisinden kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş
korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in Sandalyesi diye bilinen bir kayaya
oturmuş reisleri, balinalarla (balıklarla), yunuslarla konuşuyor, göğün
katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı. Neden sonra
domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle aramızda
durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle düşler
görüyordum. Gece yarısı kızıl ağaç ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak
parmaklarının ucuna basarak yaklaşan, vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu
için bizi koru Nif dağı’ diye bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların
arasında yağmur yağıyor, insan başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın
kimeralar, bedeni saat veya çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce
oturuyorlardı. Öyle ki birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride
çalışan başkaları görünüyordu. Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme
üzerine yağan kızıl kın kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla
dolanıyorlardı. Sırtları dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan,
kuyruğu balığa benzeyen bir yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın
üç tavuğunu çaldığı Anis’li bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki
kendi adamıma benzettim ve ona herif
yatağa gel!’ diye bağırdım dedi. Yaban mersinleri bağırda-(göğüste) taze
yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor,
iki parsın çektiği araba üzerinde küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve
kokulu salkımların arasından belli belirsiz geçip gidiyordu. Tazılar uçan
turnaları yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları
avlıyor, bir dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir
ustanın yarattığı ‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut
biçeminde, Öküz Geçidi’nin üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru
geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde, Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan insan türleri, vadilerde
çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan koyun sürüleri, denizden
gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla bezeli Kaf dağını
selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları adlı kitap,
ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla, gökte uçan
yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”
sesleri arasında uyandım... Artık öğle
üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve seyrek
görülür kuşları kollamakla
geçirmeye karar verdim.
Kanatlarıyla aydınlık bir
pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen
dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü
üzerinde, (işte bu karlı ve sonsuz dağda) işte bu küçük kara ve kımıldar gibi
görünen noktayı arıyorlardı. Ses
dağların uyuduğu gömüt durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve
kımıltısız dalgaların üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde
koşması gibi koştu sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına
komuta edermiş gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var
mıdır yok mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını garip
metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi bende
anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara baktı.
Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor, uzaklarda
ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla, uzay
yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat etmeksizin, eskil
ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu. &
*******************************************************************************************************
*************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
MÜLÖ
Neden, M.Ö 430-702 yazar?.. Hem,
M.Ö, Mülö yani: Ölüm mü?.. Ah Solon, ah Sokrates, ah Seneca... Çiçero,
Sulla, Ogüst... Ah Antuvan, Alkibiades, ah Zeus. Kitaplarda nasıl da pişman
durursunuz. Gözleriniz kör, kulaklarınız sağır, yüzler pişmanlığın onulmaz
izleriyle dolu, nasıl da bakarsınız, kartamış tarih sayfalarından, şu evrensel
hay huya.
...Ah benim teyzem, 1913 doğumlu
Zübeyde... Adını kimler verdi sana. Ah ötekiler, Cennet, Fatıma, Zaliha,
Esma... Ah anneciğim Şefika. Nasıl da hepimizin yaşadığı bir zaman diliminde
buluştuk, bilincinde bile olmadan...
Hepimiz öldük... Yaşadığımız çağda,
yaşam komşusu olduğumuzu bilmeden. Nasıl da anlayamadık birbirimizi; sevip,
sevilemeden. Ya diğerleri, diğer komşular, komşularımız... Nasıl da ölüp,
öldürüldüler!.. Nasıl da, iki dünya savaşının acılı tanıkları idiniz... Düş
içinde bir düş gibi; gelip geçtiniz.
Ah ah... Sibirya’daki çobanlar,
Hindistan’daki organ satıcıları, Tibet’teki savaşçılar, Japon tacirler,
Taylandlı çocuklar, Maverickli zenciler... Kanada geyikleri, Brezilya
ormanları. Uruguaylı umacılar, Paraguaylı hacılar, Panamalı paracılar.
Afrika kuşları, Zelanda kanguruları,
Perulu periler, Pisarrolar, Diazlar, Cortesler...
Hünerli papağanlar, dikenli kaktüsler,
tansıklı lotüsler, küsler.
...
Yalnız insanlar...
Düşler, düşüşler.&
ULUS FATİH
*
ASTEROİT
Siz bu dizimleri okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık
öğrenilmesi gereken şeyler bir çip sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her
konuda engin bir bilgiye sahip olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek
aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse
mutluluk peşinde değil, ütopya peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa
bu kişinin kendi bileceği bir iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi
diye bir hakkı kullanma özgürlüğü ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak.
Beyin ölümüyse olanaksız, beyin algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar
yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen
aracı bir kuruma, bir ‘olguya’ indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir
düşüncenin gelişimi hakkında yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini
belirliyorsunuz, isterseniz harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir
belleğe kayıtlı olduğu için, son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın
tini gözle görülemeyecek küçük çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen
uzaysıl varlıklarız.
Böylesine
gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike
atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş
olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor,
sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan
gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik
ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını
gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak
-teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından
bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya
dokunmasını sağladıktan sonra, bizim için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz
güneş yılı boyunca biçim almalarını bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve
eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay
kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın çalı horozu biçiminden küreye
dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede uzun geldi bize de. Neyse ki
dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz, aya serenat gibi kavramlarda
bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi dışında zorunlu ölümleri,
kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini teslim edip, bir anlamda
tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak tanındıysa da, çarpışmada yitip,
kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok artık. Bir gün çipleri bulunsa bile,
yok olmayı neredeyse, kendileri istediği için, galaksi dışı elektronik çöp
istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada örgütlenerek, yeni biçimlere
dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki yaşam
son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların bir
önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman
düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez
olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla
dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil
mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz
olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir
asteroitin çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı
elementlerle kozmik kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay
koşullarında ay ve dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün
yörüngesini ay yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne
dersiniz. Doğal kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik,
radikal biçimcilik bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan
bilimsel yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz
sandığımız, hep gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz
bunu anladık.
Diyeceğim, size
düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse
gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir
parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en
olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası,
ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın
kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında
sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya
tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı
olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var.
Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin
içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram
biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe
-yolculuk yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince,
makro uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve
ilkel bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir
gezegenden ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve
düşleri yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde
yumuşak, ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor.
Bunun yanında
vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri,
insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor,
ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim kurabiliyorsunuz,
tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı belli değil, ama
bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak delik deşik
ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir salınım, bir tür
alaysama içindeyiz.
Bir de her şeyin,
hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli
tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir
gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi,
gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup
gidiyor. Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca
yinelenen bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi
gerçekleştirerek kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı
niçin koyuyor, bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda
giden, bir yarış otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve
neden böyle, neden değil bilen yok.
Bir de ilkel
gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen
küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör-
adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte
başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl
gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek,
çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların
‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can
sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars
adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz
bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir
görebilmiştim.
Güneşin alevli
kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala
kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını
geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet
bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak,
cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik
kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde
dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl
önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü
düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.
Size gerçeklerin
us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde
gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz
Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden
derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak
gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar
giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze
Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun
yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve
giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya
başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal
varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına
dönüşecekti.
Metal denizinde,
son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren
araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir
güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda
(tamtamına diyebilirim), sanki bulamaç
dolu bir çanağın
keskin kenarında kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin
kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri
sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru
uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu
sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar
eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların
belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan
kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek,
düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek
şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok
olma gibi oyunlar, sorularla dolu tüm şakalar bitti. ‘Gerçeklik Hakkını’
Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak
zorunda kalmamak için konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden
alınmış oldu. Garip bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında,
bizlere fısıltıyla, bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı:
‘Yaratanın tutsaklığından kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi
dillerine şöyle çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
&
**************************************************************************************
NEDEN SONSUZ KÜS AİAS’A
Homeros’un günümüze kalan İlyada ve
Odysse adlı iki yapıtı var biliyorsunuz. İşte Odysse’de bir bölüm var ki can
alıcı bir duyarlık taşıyor. Odysseus, Troya savaşından sonra İthaka kralı
olarak yurduna dönerken, azgın dalgalar ve kasırgalarla yolunu yitirir, yirmi
yıl boyunca denizlerde İthaka’yı arar durur. Belki Malta yakınlarında, belki
Kiklat adalarında büyücü Kirke’nin eline düştüğünde, her istediğini kendisine
aşık eden bu cadı, Odysseus’a, İthaka’ya kavuşabileceğini ama bir koşulu
olduğunu söyler. Umarsız Odysseus ülkesine dönebilmek için her koşulu kabul
edeceğini söylediğinde kendisine Hades ‘Ölüler Ülkesi’nin yolu gözükmüştür
bile... Odysseus, destana göre Herakles
Sütunları’nı (Cebelitarık Boğazı) geçip Atlas Okyanusu’ndan Afrika kıyılarına
döner dönmez Hades’e gelmiş ve Ölüler Ülkesi’ne varmıştır artık. Sanki
okyanusun altından Erebos’a, bu karanlıklar ülkesine geldiğinde bütün ölüler
Odysseus’a koşar ve herkes gerçek ve yaşanılır dünyadaki dostlarını,
arkadaşlarını anne baba ve çocuklarının durumunu sorar Odysseus’a,... Odysseus
sırayla herkesin gönlünü alır ve herkese iyilik dolu haberler iletir. Ne var ki
tüm bunlara karşın bir kişi kendisinden uzak duruyordur. Issız ve sisli
karanlığın içinden tüm çağırmalara, yakarmalara karşın gururunu yenemeyip
gelmeyen bu kişinin adı Aias’tır. Bütün çabalara karşın gelmeyen ve bu
olağanüstü fırsatı değerlendirmeyen Aias’ın
kararlılığını gören Odysseus üzülerek Asfodel Çayırları’ndan ayrılır ve
tekrar yeryüzüne çıktığında Kirke’nin vaadinin gerçekleşmesini bekler ve
sonunda İthaka’ya kavuşur. Aias’a ise diğer ölüler kızarak bu davranışının
nedenini sorarlar, o ise insanı kahreden, o en yakıcı yanıtı verir: Benim
buraya düşmemin nedeni Odysseus’un kendisidir, benim ölümüm; onun yüzünden
der!..&
**********************************************************************************************************
*************************************************************************************************
İSMET TARIK
*
SOĞUK ŞİİR
Eskilerden bir kralın
atalarından kalma
çok değerli bir armağan varmış.
Bir altın taşı.
Ülkenin biri bunu almak için
savaşa karar verir.
Ve iki kral
satranç oynayarak
savaşırlar.
Saatler geçer
günbatımına doğru
biri mat olur.
Ve savaşçılardan biri
ordularına
yenildiklerini
söyler.
ÖMER CEM
*
HAİKULAR
Sonbahar gibi
Meyvesi sararmış
Ayva ağacı
*
Avluda kasımpatılar
Esen rüzgarla
Çekiyor genç kızları
*
Terkedilmiş bahçede
Hiç kımıltı yok
Yaprakta bile
*
Çalıların arasında
Yapayalnız kalmış
Ceviz ağacı
*
Bahar serinliğinde
Çiçekler açıyor
Hayat uğruna
*
Kuzey rüzgarı
Nasıl da ürkütüyor
Kozalakları
*
Issız havada
Uçuyor kuşlar
Sonsuza doğru
*
Kuru ağacın
Çevresinde oynaşan
Sarı
bahar çiçekleri
*
Arabanın gözü yoktur
Taşın gözü yoktur
Ama bana çarpmazlar
*
Biri var herkesten erken kalkar
Biri var herkesten önce uyur
Bunun adı güneştir
**************************************************************************************
**********************************************************************************
DÜŞ
Çok uzaklarda,
dağların arasında serviler
içindeki bir vadide
uyuyordum. Sanki bir
düş görüyordum.
Renklerin karanlığında bedenden bedene geçiyor,
pul pul parçalanırcasına, gorgonlar,
feniksler ve minotaurlara dönüşüyordum. Bir zaman sonra kırmızı ışıkta
yüzen hayalsi bir düzlüğe geldim, Hades’te olduğumu sanıyordum. Nigristan’da
gençliğinin baharında ölen Suriyeli bir dansöz kız önümden geçiyordu. Kozmik
alacakaranlıkta gökadaların eridiğini görüyor, sonsuzca yeşil defnelerin
altında, yaşlı Vergilius’un çiriş otlarını bile eğmeyen gölgesine bakıyor,
uzaklaşan siluetinin solgun bir hale içinde giderek saydamlaştığını
gözlüyordum.
Köpek çenesi biçeminde deve
kuşları, göz alıcı, iricil pigmeler, Atlantis’e doğru uçuyor, pelesenk elması
yiyen sultan hasekileri, omuzunda sığır kursağı taşıyan inanmışlarla, elinde
kantaron çiçeği, sübyanlar gelip geçiyor, ‘Alca’ya yeşil bir at üstünde
gireceğim’ diyen bir vandal kunduz derisinden Frank haritasını kemiriyordu.
Koro halinde Cem’in gazellerini söyleyen arafat grubunun sesleri kulakları tırmalıyordu.
Aniden bir Mengücek şahı
payitahtı yeniden ele geçireceğim
diye nara atarak gürzüyle ortalığı tozu dumana kattı.Yağ kandillerinde
çiftleşen insan kabartmaları vardı, yere uzanmış Spartakus’un kemikleri
uğulduyor, Halepli Hasan kuyusunda güneyin bile kavrulduğu sulardan içerken, yurtsamayı
topuklarında hissediyor, kör
bir kızın okuduğu
Taberi tarihinin içinden vadileri döne döne Melkitler
yaklaşıyordu.
Deniz danası derisinden
kemerleriyle Bröton gemilerine binmiş korsanlar el sallıyor, hatta Aziz Mael’in
Sandalyesi diye bilinen bir kayaya oturmuş reisleri, balinalarla, yunuslarla
konuşuyor, göğün katlarına su püskürten balinalarda belki bu anı kutluyorlardı.
Neden sonra domuzlar ay ışığında parlayan tüylerini savura savura gelip denizle
aramızda durdular, çakıl taşlarının arasında oynaşan küçük dalgaların sesiyle
düşler görüyordum.
Gece yarısı kızıl ağaç
ormanının içinde ürkekçe, adeta ayak parmaklarının ucuna basarak yaklaşan,
vaşak sürülerini görünce ‘Agar’ın korkusu için bizi koru Nif dağı’ diye
bağırmışım. Gün ışığında parıldayan mavi otların arasında yağmur yağıyor, insan
başlı kuşlar -Harpiler-, yarı yılan yarı kadın kimeralar, bedeni saat veya
çamdan olan siyah adamlar ölmüş tinleriyle sessizce oturuyorlardı. Öyle ki
birinin gövdesi ev gibiydi ve pencerelerinden içeride çalışan başkaları görünüyordu.
Kapadokya çekirgesi, yelkenli morinalar, çeşme üzerine yağan kızıl kın
kanatlılar, kaya kovuklarında uykulu çığlıklarla dolanıyorlardı. Sırtları
dikenli, ağzından alevler çıkan, pençesi aslan, kuyruğu balığa benzeyen bir
yaratık ortalığa dehşet saçıyor, işte bu canavarın üç tavuğunu çaldığı Anis’li
bir köylü kadınsa: ‘İnsana benziyordu, öyle ki kendi adamıma benzettim ve
ona herif yatağa gel!’ diye bağırdım
dedi. Yaban mersinleri göğüste taze yaralar gibi açıyordu. Hemen önümde
Taberiye gölü Celile denizine dönüşüyor, iki parsın çektiği araba üzerinde
küçük Nike ve dansöz Bakha yeşil asmaların ve kokulu salkımların arasından
belli belirsiz geçip gidiyordu.
Tazılar uçan turnaları
yakalıyor, iri av köpekleri, yaban güvercinleriyle, ak kuğuları avlıyor, bir
dağlı okla karabatak ve balaban kuşu vururken, Samsatlı bir ustanın yarattığı
‘Venüs’ ün Doğuşu’nu anlatan mozaik pembe bir bulut biçeminde, Öküz Geçidi’nin
üstünden-üzerinden süzülerek üstümüze doğru geliyordu. Bozkır çaylağı dilinde,
Kıpçakca, Tuvaca ve Çuvaşca konuşan
insan türleri, vadilerde çağlayan ırmaklar, dağ çayırlarında erinçle otlayan
koyun sürüleri, denizden gelen tuzlu, serin esintiler, dalgaların uğultusuyla
bezeli Kaf dağını selamlıyorlardı. Lucrezia Borgia ve Pietro Bembo’nun Aşk Mektupları
adlı kitap, ayakları köstekli aygırların kişnemeleri, yerdeki ateşin yalazıyla,
gökte uçan yarasaları, kulaklı birer şeytana dönüştürüyorken:
“Mina naz naz naz
dare Mina
Mina kar dare Mina
sereş fer dare Mina”
sesleri arasında uyandım...
Artık öğle üzerlerini bu donmuş tepelerde şuraya buraya uçan kartalları ve
seyrek görülür kuşları kollamakla
geçirmeye karar verdim.
Kanatlarıyla aydınlık bir
pencereye dokunan bir gece kuşu gibi, bu güneş
sağanağı, bu buzlu
beyaz ve pırıl pırıl
çöle düşüyor, orasını soğuk
ve köreltici bir alevle tutuşturuyordu. Bu yücelen
dağların üç boynuzu vardı Ararat, Nemrut ve Kaçkar piramidi, bu sınırsız örtü
üzerinde, işte bu küçük kara ve kımıldar gibi görünen noktayı arıyorlardı. Ses dağların uyuduğu gömüt
durgunluğu içinde uçtu, uzaklarda köpükten, derin ve kımıltısız dalgaların
üzerinde, bir kuş çığlığının deniz dalgalarının üzerinde koşması gibi koştu
sonra döndü; ve onlara hiç bir yanıt gelmedi. Hint postasına komuta edermiş
gibi kurumlu dolaşırlardı oysa, son bir kez H.R.G’nin Allah var mıdır yok
mudur’unu okudun mu dedi. Leylak büklümleri gibi incecik bileklerini,
gelinciklerin arasına uzatıp konuşmadan otururlardı, güneş batıdan doğacak
siyah bir noktaya dönüşüp soğuyarak, mehdi gelecek ve inananların sayesindedir
ki hepside ölümden kurtulacaklardı.
...
Gecenin yarısında, yaşamını
garip metinler üretmeye adamış geçkin yazar, kimse beni anlamıyor, kendimi
bende anlamıyorum, iyi ama kağıtlarda mı anlamıyor diyerek görküyle sayfalara
baktı. Gecede çöp kamyonlarının sesi, minareden yükselen seslerle sarışıyor,
uzaklarda ambulans çığlıkları tan atımına karışırken, oto yolların ışıklarla,
uzay yaratıkları gibi kuşattığı soluk kent, sonsuza dek bir şey vaat
etmeksizin, eskil ve -alışılmış- bir güne daha başlıyordu.
ASTEROİT
Siz bu dizimleri
okuyalıdan bu yana bin yıl geçti. Artık öğrenilmesi gereken şeyler bir çip
sayesinde belleğimize kaydediliyor ve her konuda engin bir bilgiye sahip
olabiliyoruz. İstersek onu geliştirerek aktarabiliyoruz. Düşünce, çiplerin
aktarılması gibi anlık bir şey artık. Kimse mutluluk peşinde değil, ütopya
peşinde değil, eğer bir mutsuzluk söz konusuysa bu kişinin kendi bileceği bir
iş. Ölüm ve öldürüm yok, ama gariptir ötenazi diye bir hakkı kullanma özgürlüğü
ve yetisi her zaman var. Bu saklı bir hak. Beyin ölümüyse olanaksız, beyin
algılar ve bilgiler yumağı, bütün bunlar yerleştirilen çiplerin sayısına bağlı
olduğu için, beyin işlevsel yönü değişen aracı bir kuruma, bir ‘olguya’
indirgenmiş. Çipler verilen komutlarla, bir düşüncenin gelişimi hakkında
yüzlerce alternatif sunabiliyor ve siz birini belirliyorsunuz, isterseniz
harmanlıyor, isterseniz ayıklıyorsunuz, hepsi bir belleğe kayıtlı olduğu için,
son konumunuzda çiplerde saklı. Kısacası, altın tini gözle görülemeyecek küçük
çiplerden oluşmuş, gerekirse yer değiştirebilen uzaysıl varlıklarız.
Böylesine
gelişmişken, yakın geçmişte, yinede önüne geçemeyeceğimiz büyük bir tehlike
atlattık, aydan büyük bir asteroidin çarpması tehlikesi, ne denli gelişmiş
olursanız olun, her zaman baş edemeyeceğiniz bir sorun ortaya çıkabiliyor,
sorunlar gelişmişlikle oranlı bir şey. Aydan büyük dedim, işte bu çok uzaktan
gelen denetimsiz taşın çarpmasını önlemek için, en kaba yöntemi kullanabildik
ancak, ayın yörüngesiyle oynayıp önce asteroidin ona çarpmasını
gerçekleştirdik, ardından ayla dünyanın neredeyse sıfır açıyla çarpışarak
-teğet sürtünmeyle- kaynaşmasını sağladık. Ayın koordinatlarını yakından
bilmemiz buna nedendir.
Güney tacı
yönünden, hilal görünümlü ayın, dünyaya dokunmasını sağladıktan sonra, bizim
için -hızlandırılmış zamanda- tam iki yüz güneş yılı boyunca biçim almalarını
bekledik, yuvasından fırlamış asteroit ve eriyen ayla, dünya neredeyse iki kat
büyüdü, okyanusların ve kıtasal fay kırıklarının bitişip birleşmesi, dünyanın
çalı horozu biçiminden küreye dönüşebilmesi için geçen süre, inanılmaz derecede
uzun geldi bize de. Neyse ki dünyanın bir uydusu yok artık, mehtap, yakamoz,
aya serenat gibi kavramlarda bitti. Ayın korkunç sürtünmesinden dolayı, ötenazi
dışında zorunlu ölümleri, kaç bin yıldan beri ilk kez yaşadık, ama çiplerini
teslim edip, bir anlamda tinsel varlığını sürdürmek isteyenlere olanak
tanındıysa da, çarpışmada yitip, kaybolanlara yapılabilecek hiç bir şey yok
artık. Bir gün çipleri bulunsa bile, yok olmayı neredeyse, kendileri istediği
için, galaksi dışı elektronik çöp istasyonlarına gönderilebilirler, ama orada
örgütlenerek, yeni biçimlere dönüşüp, bir ‘Topia’da oluşturabilirler. Bu
onların bileceği bir iş.
Biliniyor ki
yaşam son derece sıradanlaştı, basit bir çip kimliğimiz oldu ve bütün bunların
bir önemi de kalmadı. Söylemek istediğim atalarımızın şunu hiç bir zaman
düşünememiş olmaları, onlar yüzyıllarca düşlerin ve ütopyaların erişilmez
olduğunu sandılar, oysa öyle değil, gerçekler her şeyden daha şaşırtıcı. Ayla
dünyanın kaynaştırılabilmesi belki bir düş, ama gerçekleşmesi düşten öte değil
mi. Zaman bize şunu öğretti, düşlerin düşüncelerin çok ötesinde, daha ulaşılmaz
olan bir şey var, o da ‘gerçek’ gerçeğin salt kendisi.
Büyük bir asteroitin
çarpmasından korunmak ve uzayda kütlesel varlığını kararlı elementlerle kozmik
kabullenirlik ölçeğine uygun kılabilmek için, değişen uzay koşullarında ay ve
dünyayı kaynaştırmış olmak ve sonraları soğuyan Merkür’ün yörüngesini ay
yörüngesine çekerek, dünyanın uydusunu da Merkür yapmaya ne dersiniz. Doğal
kitlelerde ayla ilgili soyçekimsel yurtsamaları önledik, radikal biçimcilik
bitti. Bunlar bugün, hepsi gerçek ve gündemden düşmüş, sıradan bilimsel
yapıntılar. Bunları düşleyebilirsiniz evet ama bizim ulaşılmaz sandığımız, hep
gerçeğin buyruğunda olan, onun ardından koşan şeylermiş, biz bunu anladık.
Diyeceğim, size
düşleme olanağı veren; gerçekler... Gerçeği izleyerek düşler kuruyoruz, öyleyse
gerçek düşten her zaman daha düşsel sayılmaz mı... Düş ve düşünce gerçeğin bir
parçası, en tez akışlı düşünce görünmez bir gerçeğin boyunduruğunda ve en
olağanüstü ve erişilmez olanda, gerçeğin bir öz olan kendisi. Gerçek sonrası,
ancak onun kılavuzluğunda olanaklar evrenine yelken açıyor. Şu ki, dünyanın
kendisi, dünyayı düşlemekten, daha düşsel.
...
VII-A yılında
sfenks biçiminde bir gezegen bulunmuştu, Sagittarius’un yakınında, dış dünyaya
tümüyle kapalı, granit yüzey kabuğunun birkaç bin kulaç altında, zaman kavramı
olmaksızın yaşamını sürdüren garip bir uygarlık, bir kolonileri var.
Söylediklerine göre mikro sonsuzlukta bir gerçek olduğu için, bu sfenksin
içinde kendi evrenlerinin gizine varmaya, üç milyon yıldır (zamanı gölge kavram
biçiminde kullanıyorlar) çabalayıp, uğraştıkları halde, hala sonsuz küçüğe -yolculuk
yapıyorlar- ulaşamamışlar ve sfenksin dışından bizler içeri girince, makro
uzaylıların gizinin bir önemi yokmuş gibi, bizi oldukça kaba saba ve ilkel
bularak önem vermemişlerdi. Bütün bunlar sfenks biçiminde basit bir gezegenden
ötürü başımıza geldi. Gerçeğin şaşırtıcılığı sürmüyor mu sizce ve düşleri
yönlendiren sayısız gerçeklerde... Belirtelim ki sfenks gezegeninde yumuşak,
ıslıksı bir rüzgarın varlığından başka hiç bir şey duyulmuyor.
Bunun yanında
vahşi gerçeklerde var, Zigot adlı yıldızsıda tek egemen olan deniz köpekleri,
insanlara ve diğer canlılara sürekli saldırarak etlerini lime lime edebiliyor,
ölçülemeyen bir fazda yaşadıkları için ancak görüntüyle iletişim
kurabiliyorsunuz, tümüyle sanal yaşıyorlar, bizim açımızdan varlar mı yoklar mı
belli değil, ama bir yer var ve deniz köpekleri, diğer tüm canlılara saldırarak
delik deşik ediyor ve bu yeri bir türlü bulamıyorsunuz. Belki ironik bir
salınım, bir tür alaysama içindeyiz.
Bir de her
şeyin, hiç bir şey sayıldığı yerler var, sürekli üretiliyor ve sürekli
tüketiliyorsunuz, yaşamak diye bir kavram yok, bilincin önemi yok, nasıl bir
gerçeklikse, değer yargılarınızın hiç biri onlarda yok, robotik termitler gibi,
gelen bir şeyler yapıyor, örneğin bir yapıya tuğla benzeri bir şeyi koyup gidiyor.
Yerine yenisi geliyor, oda ona benzer bir şey yapıp gidiyor, sonsuzca yinelenen
bir varoluş ve yok oluş öyküsü, üstelik geliyor ve bir işi gerçekleştirerek
kayıp gidiyor. Niçin geliyor, niçin gidiyor, basit bir tuğlayı niçin koyuyor,
bilmenin olanağı yok. Bir kompütür oyunu, sonsuz bir kulvarda giden, bir yarış
otomobili gibi, ufukta yitenlerin yerine yenileri geliyor ve neden böyle, neden
değil bilen yok.
Bir de ilkel
gezegenler var, dünyamızın ilk zamanları gibi moloz ve selintilerle sürüklenen
küçük çaylar, bilisizce yürüyen koelakantlar ve gözleri henüz açılmamış -kör-
adam balıkları. Bunlara pek bir anlam veremiyoruz, derken gezegenin gerçekte
başka bir uygarlığın basit bir aquariumu olduğunu anlıyorsunuz, üstelik çöl
gecelerinde yüzleri aya dönük uyuyan, sarnıçların çürümüş sularından içerek,
çok uzaklarda boru biçiminde roketler deneyen gülünç gruplarda cabası. Bunların
‘Bir Girit subayının tüfengiyle yaralanalı üç ay olmuştu’ diye başlayan can
sıkıcı öyküleri bile var, ayrıca ölüleri için türkü ile yas tutuyorlar. Mars
adında tanrıları da var. Bir keresinde, algılanabilir jestler ama anlaşılmaz
bir paradigmayla konuşurken, üç boyutlu ekranda, uzaktan şöyle bir
görebilmiştim.
Güneşin alevli
kalbine de indik, oradaki uygarlık tüm zamanları barındırdığı için, hala
kavrayabilmiş değiliz, yinede ayrılırken, güneşin soğuk ışıkları altında yayını
geren, titan giysili Arion görüntüsünü hiç bir zaman unutamayacağım. Cennet
bize tanrının utkusu gibi gelir, ama yıldızlardan püsküren alevlere bakarak,
cehenneminde aşağı kalmadığını anlayabiliriz. Güneşte yayını geren mitik
kahramanı gören, sistemdeki bir komşumuzun, besleyici çözeltiler içinde
dolanan, mercana benzer beyni, üç yüz on yıl
önceki Xantil kuşatmasından beri ilk kez böylesine sararmıştı. Çünkü
düşleri gerçeklere hep yenik düşüyor ve hep yenik düşecekti.
Size gerçeklerin
us dışılığına ilişkin söyleyebileceğim son şey şu: Bin yıl bir metal denizinde
gittikten sonra, -bir şey merak etmeksizin- aramıza katılan müzisyenimiz
Motzart, operatik, neşeli yapıtı ‘Sihirli Flüt’ün notalarına çalışırken, birden
derinlerden flüte benzer ürkütücü bir korno sesi gelmeye başladı, ancak
gölgesini seçebildiğimiz, bir uzay aracının basamaklarından inen, siyahlar
giymiş bir yabancı, görkül ama kavranabilir bir fonetikle, Motzart’a bir Cenaze
Müziği, ‘Requıem’ ısmarladı.
Bu garip durumun
yarattığı humma ve çılgınlıkla, adam hepimizde bir azrail etkisi uyandırdı ve
giderek hepimiz için bir Ölüm Marşı yazılması saatinin geldiğine inanmaya
başladık. Durumumuz ya yetisi olan bir yaratığın korkularına, ya da tanrısal
varlıkla (gerçekte evrenin kendisi olan bizlerin) erinç dolu kucaklaşmalarına
dönüşecekti.
Metal denizinde,
son süratte fren yapan aksların gıcırtısı, beklenmedik bir biçimde hız düşüren
araçların gürültüsüne benzer sesler çıkarmaya başlayan Neoplan’ımız, bin bir
güçlükle, uzun uğraşlardan sonra durabildiğinde, denizin neredeyse ucunda
(tamtamına diyebilirim), sanki bulamaç
dolu bir çanağın
keskin kenarında kalakalmıştık. Uçsuz bucaksız evrenin
kıyısına ve artık sonsuz boşluğun sonuna gelmiştik. Büyü bozulacaktı. Önceleri
sakınarak, sonra kolaylıkla, daha sonra da alışkanlıkla elimizi boşluğa doğru
uzattığımızda, tuhaf, tanımlanamayacak türden bir perdenin var olduğunu
sezinleyebildik. Ürpertici olanıysa: (Bu yazıtın bundan sonrasını sanırım onlar
eklemişlerdir). Perde aynı zamanda bir aynaydı, ne var ki bilinebilen aynaların
belki de en şaşırtıcı ve ürkütücü olanı: Bakarken tuhaf bir çarpınçla insan
kendini aynanın içinden; aynanın dışındaki kendisine bakar buluyordu! Gerçek,
düşle yer değiştiriyordu. Siz aynadaki, aynadaki siz oluyordunuz. (Bu ne demek
şimdi anlayacağız!..)
Keşke evrenin
sonuna hiç gelmeseydik. Artık varolma, yok olma gibi oyunlar, sorularla dolu
tüm şakalar bitti. ‘Gerçellik Hakkını’ Einsteinvari biçimde yitirdik. Bir
Etiyopya inancına göre, maymunlar çalışmak zorunda kalmamak için
konuşmazlarmış. Böylece gerekirlik paradoksu da elimizden alınmış oldu. Garip
bir bulantıda, ne ölümcül, ne dirimcil bir duyumun altında, bizlere fısıltıyla,
bir armağanmış gibi söylenen son bir şey daha vardı: ‘Yaratanın tutsaklığından
kurtulmuş bulunuyorsunuz...’ Kimileri bunu kendi dillerine şöyle
çevirmişlerdir: ‘Artık; kendi kendinizin esiri değilsiniz...’
KORU
I
Defne yapraklarının arasında
mavi tulumuyla bir Kyklop gözetlerdi Artemis’i... Sivri kulaklı, maskeli
satirlerin, inci bilekli, altın parmaklı, saçları lâdin topuzu nymphalara,
günün olur olmaz saatinde üşüşerek
birleştiği, türlü acayipliklerin yurduydu koruluk... Tepeye çıkınca, çok uzaklardaki Arşipel’i,
hemen bu yakada Argonotlar denizini, aşağıdaysa Leander’in aşkının bir gece
boğularak ölülere karıştığı, anaforlu Buzağı Geçidi’ni görebilirdiniz. Sultan
Hamit’in sarayını, boğazkesen burçlarını ve ötelerde, güneş yılının 1974’ünde,
çelik putrellerle şol geçidi kesecek olan, ‘Hudutsuz ve Allahsız’ Akheron
Köprüsü’nü de.
Ey bu cihandan gelip geçmiş
sevgililer, ey saçları rüzgarlara yaprak olmuş güzeller, varlık dediğimiz şey
soğumuş bir plazmaymış sonuçta, ama dünya dediğimiz şu Bizantion yuvasında
gerçekten yaşadığını duyumsadığı tek yer işte bu koruluktu Artemis’in...
Yukarıda, ağaçlar arasındaki ıhlamur evinde, Kur’an’ım dediği ‘İnsan
Manzaraları’nı okur, kimi zaman Hemingway’i anar ve belki de toprak çektiği
için; Pavlos’a, Yunus’a dalar giderdi.
Ben onun yanında kimdim?..
Kendini başkasında arayan biri mi, ışık görünce pervane olan deli mi,
lavtasıyla gönülçelen bir Orphee mi, gölge mi?..
Neyse, ama onun koruluktaki
tek erosu olan ben, şimdi anıların gözyaşıyla kendini harap eden şu bahtsız kulunuzdu.
Yaşarken benimde ağzıma bir parmak bal çalmış, benimde yüzümün gülmesini hoş
karşılamış, bende sevmiştim, her sevenin yüreğini şahmaran pençeleriyle bölük
pörçük eden, o delişmen Artemis’i...
Korulukta, ayın kargışlanmış
yeryüzünden, sisler içinde geçişine dek kalır, gökte yıldızların ayinine
kapılarak, Sakurai’nin cismini arar, karanlık basınca da Berenis’in saçlarını
tarardık. Yaşamlarımıza ilişkin, tümüyle gerçek binlerce öykü anlatabilirdik
birbirimize.
Yaşam, bir kez göz kırpan
bir gökpar, deniz aslanları gibi renkçil bir illüzyon ve kulakların yalnız bir
kez duyabildiği eşsiz bir serenattı belki de. Bizde, kendimizce bir özgürlük,
ikicil bir mutlan içinde yaşıyor, düşlerin ireminde anlatıyor, anlatıyorduk.
Korulukta geçen yıllar boyunca, öyle mutlan içindeydik ki, gözlerin sevgisinde,
bir an bile en ufak bir değişiklik olmamıştı. O geçen zamanlarda tek bir im
vardı aramızda, her şeyi, her acıyı, her kalp kırıklığını önleyen, her derde
deva bir çift söz; Korsika dilinden kalma bir deyim: Şob amşunok!.. bu sözlerin
gereksizleşebileceğini ima eden bir parolaydı, akan suları durduran, sihirli
bir Beckett sözcüğüydü sanki!..
Yaşamın, vulva benzeri bir
boşluk içinde yüzüp gittiğini, adı güzel hiç bir yerden gelmediğini, adı güzel
hiç bir yere gitmeyeceğini, tek gerçek tansığın yaşadığımız anı algılamaya
tutsak, ona yazgılı ve Casimir etkisiyle birbirine düğümlenmiş, ölümlü birer
can olduğumuzu düşünüyorduk.
Çağlar önce, Akdeniz’i
dolaşan korsanlar, Malta kıyılarına gelince; ‘İşte Barbaros’un mağaraları!’
diye çığlık atar, nice sessiz koyağa da; ‘Hey bakın! burası Kızıl Sakal'ın
gözetleme yeri!’ diye bağırırlarmış. Bizde o küçücük korulukta, örümcek
yuvaları, kelebek kozaları ve tüysü, minicik larvaları gördükçe delicesine
haykırır ve Artemis’in, yaratan ve yaratmış olan pelvisine girdikçe,
Andromeda’dan öte, disk perçemli adaların, yeryüzündeki bir örneğini bulmuş
gibi, çığlık çığlığa birbirimize sarılırdık. Öyle ki dudaklarına bile bir
galaksi tünerdi Artemis’in, her öpüşte evrendeki tozanların birbirine karıştığı
anı yaşar, kendimizi sonsuz barış ve sonsuz mutluluğa kavuşmuş sanırdık.
Sabahın tanında koruya
girer, Büyük Ayı’nın ürpertici parlaklığında, ertesi sabaha dek kalır, zaman
kavramını yitirmiş iki kozmik yolcu gibi kucaklaşıp, koruluğun görkül
karanlığında, birilerinin süt yolundan çıkıp gelerek bizi sonsuza dek böyle
kalabileceğimiz bir planet aquarium’a götürmesini beklerdik.
II
Kutsal koruluğa, şubatın
karlı bir gününde gene gitmiştik, ta Tigrano Kerta’dan bu koruluğu görmeye
gelmiş bir Medli ve umarsız aşıkların alınyazılarını gönüllerine göre okuyan
Romen bir çingeneyle konuştuk bol bol... Yine o gün boğazdan geçen her devasa
gemiyi, eski Sovyetlerin masalsı gücüne yoran ve ‘Pravda kadar büyük!’ diyerek,
mutlulukla izleyen bilge görünümlü bir emeklinin düş kırıklığına da tanık
olduk. Devasa geminin Panama bandıralı bir petrol platformu olduğunu yazıyordu
gazeteler.
Karlı bir şubat gününde,
mart ayının ilk güneşli pazarında buluşmak üzere ayrılmıştık korudan.
Alacakaranlıkta bastıran kara, tepelerde yakalanarak aşağı inerken, neredeyse
yolumuzu yitiriyorduk. Ağaçları beyaz bir deniz gibi örten kar, rüzgarla yeni
bir esime yol açıyor, gökte uçuşanla, ağaçlardan dökülen kar tozanları, dar
yolda kıvrımlı hortumlara dönüşerek uzuyor ve gözden ırak kıyılarda, kuru ot
birikintilerine savrulup, yığılıyor ve anlık bir hayalet gibi aniden yiterek
tozan olup gidiyordu.
Kışın bu Süphansı havasında,
ağaçların uçları rüzgarda eğilip doğruluyor ve bu coşkuya katılan bir alakarga,
keskin ıslıklarla, bütün bu olan bitene kucak açarak, delicesine uçup kalkıyor,
puslu havada, kar yuğumlarıyla sarmaşarak dalgalanan ötüşü, mekanik bir
oyuncağın bitip tükenmez çınlamaları gibi tüm koruda yankılanıyordu.
Kararan havayla birlikte
Antonioni filmlerindeki sanrılar gibi, birden bir meczup çıktı önümüze, mitik
bir Robenson, yitik bir heimatlos gibi fırlayıp, yoğun kar fırtınasında
düşselleşip silindi ve korunun içlerindeki mağarasına doğru, acıklı bir şarkı,
Wagneryen bir senfoni eşliğindeymiş gibi
yokoldu gitti.
III
Bu gün koruya her
zamankinden daha geç geldik. Nedeni, Artemis’in bir yanının hep küskün kalışına
neden olan, kardeşi Diana’nın genç yaştaki ölümünden dolayı, Karacaahmet
mezarlığına uğramamız. Diana mitolojiye göre, ok torbası, yayı, geyik ve tazılarıyla
bir av tanrıçası. Bizim Dianamız ise yüreklerin avcısıydı. O, bugünden tam
yirmibiryıl yıl önce (sularla sevişme vaktinde) bedeninden dökülen suların,
kristal aynalara dönüşerek, ay tanrıçası Selene’yi bile kıskandıran
güzelliğiyle -hem de gelinlik giydiği günün ilk gecesinde!- sanayi çağının
tuzaklarına düşüp, metan gazıyla zehirlenmiş ve talihinin güzellik aynasını
kırarak, bir daha gelmemek üzere, yaşamın karşı kıyısına geçip gitmişti. İşte
biz onun toprağına yüz sürüp, genç ve doyumsuz bedenini kutsayarak, lale ve
rüzgarlara karışmış bu körpe vücudu, acılarla dopdolu, bir kez daha yadettik.
Artemis, onun mezar taşına
sarılarak, bir zamanlar teninden dökülürken, hayranlığını gizleyemeyen billur
damlalarıyla yazgısını paylaşırcasına, bir demet gözyaşı bıraktı ona, ağladı,
ağladı, ağladı...
Bende Artemis’e sarılarak,
bu çırpınmalar, bu yakarılar, boşuna, boşuna dedim. O körpecik bedenleri, o
güzelim insanları geri getiremezsin. O da bana, canları seviyorsan, sevgiye
inanıyorsan, gencecik yaşında ölenlerin tadamadığı güzelliklerden, bir parçada
onların tatmasını istiyorsan, ruhları erinç içinde kalsın istiyorsan, ne olur,
ne olur gel de birazcık sevişelim. O kumru gençliğine doyamadı, sevişmelere
doyamadı diye ağlayışlarını sürdürünce, iki mezar taşının arasında, bedenlerini
terketmiş, evrenin derinliklerine çekilmiş, tüm canlıların kromozomlarına
işlemiş, o gençlik filizini, sırf mutlanlı kılabilmek için, oracıkta usul usul,
kalp kalbe doyasıya seviştik.
Mezarların biri, zifaf
gecesi ölen Diana’ya, diğeri de ömrünü Odysseus gibi denizlerde tüketmiş bir
uzak yol kaptanına aitti... Dudaklarımızı kanatarak mezarlıktan ayrılırken, bir
mezar taşındaki yazı ilgimi çekti; Mehmet Kaplan. D.1928-Ö.!976. Ruhuna Fatiha.
-Yedi Kişinin Katili-. Son yazı, fatihanın altına kara kalemle çarpık çurpuk
yazılmış, mezarın diğerlerinden bir farkı yoksa da, bambaşka bir etki bıraktı
bende, Artemis’te baştan aşağı ürperdi. Yaşadığımız melankoli bir trajediye
dönüşürken, çocukluğumda ölümcül bir kavganın ortasında; ‘Birbirinizi ne
öldürürsünüz, biraz sabredin zaten öleceksiniz’ diye haykıran Börtü Baba düştü
usuma! İşin ilginç yanı, Börtü Baba o olaydan üç ay sonra kendisi de bir
öldürüme kurban gitmiş, yalnız yaşadığı barakasında delik deşik edilmişti.
O gün, ne mezarlıkta, ne
koruda gözyaşlarından kurtulamadık. Birbirinden uçsuz bucaksız denecek kadar
uzakta yaşayan, benzer duaların, geleneklerin, benzer törelerin girdabında
boğulan, benzer alışkanlıkların sarmalında, aynı zamanı tüketip, aynı
tepkilerin, aynı başıbozuklukların, aynı yaşamların potasında bunalan, aynı
acıları göğüsleyip, aynı dertlerle boğuşan milyonlarca insanın, pervasız bir
boşuboşunalıkta tükenip gitmesi ve her birimizin bu geminin içinde yüzüyor
olması, alabildiğine kederlendirmişti bizi. O karanlık günün sabahına yakın,
uzaklarda denizin ipiltilerle esriyen salınışında, ışıltılarla dolu
pırıltısında, ağlamaktan gözleri kan çanağına dönen Artemis, çantasından özenle
katlanmış bir kağıt çıkardı, hıçkırıklara boğularak, bir şiir okumak istediğini
söyledi. Sevinebileceğimiz hiç bir şeyin olmadığı bu dünyada bir şiirin
olmasına şaşırmak isterdik. Hiç bir duygu belirtisi taşımadan, kuru bir ağaç
dalı, tükenen, yitip giden bir girdabın
son fısıltısı gibi, yavaşça o şiiri
okudu...
“Burada,
zamanın çarkına
yok
edebileceği hiç bir şey vermeyen
bu
kayayla denizden, gökyakutla elmastan
oluşan
madeni manzarada:
burada,
tek lekesi senin kendi gölgen olan
ve
ölümün tohumunu yalnız senin teninin
taşıdığı
o her şeye egemen ışıkta;
burada,
belki yalnız bir an için
putlar
gözden yitecek; belki de bir kez daha
bakabileceksin
kendi gerçek yüzüne çakan
bir şimşeğin aydınlığında;
nice
maskenin ardına gizlenen o yüze,
zorunluklarla,
boyunduruklarla çarpılmış,
senin
aldattığın, herkesin zorbalıkla
kandırarak senden çaldığı.
Böylece
arınarak bir toprak testi gibi
ya
da çıplak bir kemik gibi etinden sıyrılarak
bir
an için kurtulacak özündeki kil
hayatın ve ölümün amansız baskılarından.”
IV
Bugün koruya tam kırkıncı
gelişimiz. Bu dünyada yurt diye bir şey varsa, bizim yurtluğumuzda burası.
Bugün o denli çok konuştuk o denli çok konuştuk ki, hatta kendimize tuhaf
öyküler bile uydurduk. Hiç bekletmeden benim başladığım onun bitirdiği öyküyü
sizlere anlatmak isterdim. Ama şöyle söylemenizi istemezdim: Zamanımızı boş yere
çaldı!..
Ben ne bir Kazanova’yım,
nede oyalayıcı Köchel numaralarım var, değerli vakitlerinizi alıyorsam ancak
bağışlayın diyebilirim. Düşlerimde istiridye kabuğundan çıkan ‘Kara Venüs’üm
olsun isterdim, olmadı! Yengeçleri tuzağa düşürerek sevişen örümceklere
öykünmek isterdim olmadı! Ölmeye geldik diye salya sümük bağırarak, ölüme övgü
düzen kalabalıklara karışmak isterdim olmadı! İçimdeki vahşeti doyurmak için,
Kitera’da tenine kavuştuktan sonra, boğarak öldürdüğüm genç kızın cesedini -orman-köpeklerine yedirmek isterdim- olmadı!
Orakla biçtiğim ekinleri, yağmur yediği halde saf tüccarlara yutturmak isterdim
olmadı! Bir Hiksoslu gibi çirkin olup, kimseler dikkat etmediği için, en
görkemli yaşamı sürmek isterdim olmadı! Sitenin hatırlı yöneticilerine yaslanıp,
değerli kağıt basarak, ahaliyi kandırmak isterdim olmadı!
Ekbatan’da, at üstünde
çadırları dolaşarak, gizlice orduya kolera bulaştırmak isterdim, olmadı!
Darius’un kısrağı gibi, sarayın taht kavgalarına karışmak isterdim olmadı!
Selevkoslu biri olarak, Erbil’de edindiğim her türlü ahlaksızlık ve
kandırıcılığımın şanı Mengücekler’e dek yayılsın isterdim olmadı! Kargamışlı
salaklara gönül evleri açarak, Keraitli ortağımla kısa yoldan varsıllığa ermek
isterdim olmadı! Eriha’daki toprak evde Talha’yla sevişirken Vezüv gibi yanıp
yıkılmak isterdim olmadı! Lebbeyk ben beceriksiz biriyim! Çolak değilim ama bir
baltaya sap olamadığımdan yazıyorum. Benim gibi olmayasınız diye, dünya
dururken Ros Algethi’ye sapmayasınız diye, size yalvarıyorum...
Neyse, dünya benim gibi
iğrenç ve ilenç dolu, kirini, kârını yüzünden saklayabilen ahmakların başıboş
dolanı yeri ve ahlaksızlara Eden Bahçesi olduğu için, pek mutsuzda sayılmam.
Bakın, bu dünyada en yakın yoldaşlarımın yaptıklarına birer örnek vereyim...
Bir komşum vardı, hiç yoktan
para kazanmak istiyordu. Ahalinin (halkın-onun bunun) sırtından, körden,
topaldan yani. Gönülçelen bulamıyor ama, melun ve ahlaksız biri olduğumu
biliyordu. Normal insanların kusa kusa ölebileceği gizleri çok iyi
saklayabileceğimi de... Bir gün pervane gibi nasıl para basabileceğini sordu!
(Benim param, her zaman vardır, lâkabım Kirli Harry’dir, kirli, argoda para
anlamınadır, yani ben ‘Para Harry’yim!) İstanköy’le, Marsilya arasında, ıssız
kır yollarından, uygun bir kasabaya yürür adım uzaklıkta bir kır lokantası aç
dedim ona! Öyle ki, kasaba lokantanın hemen dışında, lokantada kasabanın hemen
içinde denilebilmeli. Yayaların dışında gelen, geceleyen, salt çorba içen
olabilmeli. Sözlerimin ardından ne geleceğini anlamış gibi birden gözleri
parladı! Ben sürdürdüm, işte bu yalnız gelenlere, tuvalet yolunda bir tuzak
kurup, mahzene düşürerek öldüreceksin (Bir düğmeye basarak, yolcu birden yedi
metre aşağıdaki beton zemine çakılıyordu.), gerisini anladınız, arkadaşım tam
yirmi yıl, ‘günlük’ taze et yedirdi insanlara, inanılmaz paralar kazandı, çeşit
çeşit etli yemekler pişiriyordu, enfes servisinin -ve yemek konusundaki büyük
şöhretinin kurbanı olarak- kucak dolusu sevgi sunan kalabalıklar arasında,
yirmi yıl sonra yakalandı! Son kurbanının alyansı, karısının rosto tabağından
çıkınca (alyansın içindeki ‘Bethenay’a yazısı ele vermişti), insanların bu
lokantada yirmi yıldır insan eti yediğinin kanıtı oldu, ama dostum Delaunay
(biz dostları ona kısaca, Dolunay
derdik!) yirmi yıl olağanüstü kazanmış, olağanüstüde harcamıştı. Tanrı
herkese onun gibi bir yaşam nasip etsin. Olaylar, teknik bir öldürüm sayıldığı
için, mahkeme uzun sürmüş, yargılama konusunda ülke ikiye bölünmüş ve hatta
sonuçta yaptığını ‘kamu hizmeti’ diye savunanlar bile görülmüştü. Hapiste
(çılgın bir) mutluluk içinde ve ağzı kulaklarında öldüğünde altmışbir
yaşındaydı. Şimdi herkes gibi iki kulaç mezarı var, yaptıkları yanına kâr
kaldı.
Tüylerinizi sevecek olan
diğer arkadaşım Jean Claude Rommand’dır! Bir utanç meselesi yüzünden 22’lik bir
Long Rifle’la (Bunun anlamını hiç bir zaman merak etmedim!) önce karısı ve iki
çocuğunu, ardından anne ve babasını öldürmüştü. (Utanç meselesi hemen
anlayacağınız gibi parayla ilgili bir konu, dünyada her şeyin para olduğunu
biliyorsunuz, gizleyip, söylemiyorsunuz o başka!)
Yargılanırken: Karımı,
kendisine yalan söylediğimi (Aslında doktor diye biliyormuş, oysa bir
kalpazandı) öğrenmemesi için, çocuklarımı, analarının katili olduğumu
bilmemeleri için, annemi ve babamı ise bir caniye yaşam verdiklerini
anlamamaları için öldürdüm dedi. Ülkenin dört bir yanından kutlama telgrafları
aldı, ama yetkililer bunu kendisinden ve kamuoyundan saklamıştır. Oysa
kutlayanlar kamuoyunun ta kendisiydi. Yetkili demek, binbir surat olmayı
becerebilmek demektir. Onların tanrısı Judas’tır.
Üçüncü arkadaşım ise dünya
çapında biridir, ilk kez burada açıklıyorum: I. Paylaşım Savaşı’nda Arşidük
Ferdinand’a suikast yapılabilmesi için gereken ön temizlikte, verilen bir
ziyafetin, tüm ilgili ve bilgililerinin yemeğine büyük bir ustalıkla arsenik
karıştırmış, önemli dört kişinin ölümüne, yedi kişinin de el ve ayakları tutmaz
olduğu için, politik kariyerlerinin sona ermesine neden olmuştur. Ne var ki
yirmibin dinara anlaştığı bu işte en önemli üç kişi kurtulduğu için gene de
parayı alamamış ve ayrıca görevinden olmuştur. Aramızdaki tek başarısız budur,
bir vantrilog olduğu için, sonradan sefih insanların katına düşüp, sirklerde
kazandığı üç beş kuruşla, derbeder bir yaşam sürmüş ve hepimizden de hakaret
görmüştür.
Son gördüğümde,
reankarnasyona inandığını, bir daha ki gelişinde hata yapmayacağını ileri
sürerek, kompleksle ezilip büzülmüşse de, pragmatist, makyavelist gibi
paravanların ardına sığınarak konuşan bizler ona; Gavril, önceki gelişinde de
söylemiştin bunu! diyerek yüz vermemişizdir. Biz ruha inanmayız!..
V
Yengecin yan yan
yürümesinin, yerçekimiyle bir ilgisi var mıdır, yada bir gökadanın dönüş
biçimiyle, yoksa her şeyin atası olan tözün geometrik ölçemle benzeştiği, yada
kalıtçısı olduğu, uzayın bir çeşit lineer doku olduğu ve saydam elementlerle
ilgili bilgiler, dinitrojen monoksit dediğimiz güldürücü gazlar filân,
frakteller veya hekzametilen tetraminin atomik bağlarının spiral oluşu,
Vlademir’in, Pamir tepesinde adı bulunuşu, karın bölgesi ve kalça kemiğindeki lipidlerin
artışı, hydraların, su aygırı gibi gülüşü ya da at kafasına benzeyen başı,
uzayarak hortum biçimini almış burnu, küçük ağzı, birbirinden bağımsız hareket
eden gözleri, kemik plakalarla kaplı vücudu, kavrayıcı kuyruğu, yüzgeçlerinin
oluşu ve embriyolarını dişilerin değil erkeklerinin taşıyışı, bu su hayvanının
öteki özelliklerini gölgede bırakır vb.
Hurî’nin dişlerinden saçılan
ışığı görünce Gabriel’in bayılması gibi, Tihâme kadınlarının dokuz yaşında
hayız gördüklerini işittimse de, bir Mutezile tepkisiyle ben gene de başka
şeyler anlatayım: Iason’un küçük düşürdüğü Medea, nişanlısının terkettiği
Lucia, Pollion’un reddettiği Norma, Henry’nin idam ettiği Anna, Alfredo’nun
aldattığı Viola, kıskanç Tosca, üç oktav kapsayabilen bir dramatik coloratura,
Bel Canto’dan, Wagner’e tüm yapıtları seslendirebilen bir diva-primadonna,
hatta ve yani sunu: Eski yalılar yıkılmadan, korular yakılmadan, bahçeler
satılmadan, feraceler atılmadan, altın şal dökülmeden... Eldivenler solmadan,
atlas mintan kalmadan, kayık suya dalmadan... Kablettarihe karışmadan, aşıklar
buluşmadan, hanendeler küsüşmeden, sazendeler çekişmeden, çukur gamze
gülüşmeden... Mehtaplar tükenmeden, ahu gözler kapanmadan, taze ruhlar
kocalmadan... Çeşmeler kurumadan, kitabeler çürümeden, çerağ mumlar erimeden...
Servi boylar devrilmeden, evliyalar görülmeden, şol rüyalar yorulmadan,
ilahiler durulmadan, deli gönül kırılmadan... Rabbimin adıyla: Boğaziçi
güzeldi!..
Güzeldi ama: “Zaman zaman
geceleri beliren, boğazın denize uzanmış, suyu çırpıntılı ve tenha, sessiz yalı
rıhtımlarında, bir balıkçıl kuşu, zarif, ince bacakları üzerinde hareketsiz
durup, uzun uzun baktığı karanlıklara, ara sıra seslenir, kime, neye seslendiği
ve ne düşündüğü bilinmezdi.”
Bilinmezdi ama: ‘Hemadanlı
varsıl bir tüccar, bir akşam evine döndüğünde, birde bakmış, eşikte ölüm
kendisini bekliyor, hemen dönüp, hanlara, hamamlara, kervanlara karışmış. Tam
üç gün üç gece durup-durmaksızın kaçmış, çöller aşmış, yollar geçmiş, nice
kehkeşanlarda durmayıp, Kum kentinden, Isfahan’a ulaşmış ki, artık ölüm peşimi
bırakmış, ardımdan düşmüştür diyerek, bir handa dinlenip yorgunluğunu atacak
olmuş ki, tam eşikten adımını attığı anda, gene karşısına çıkmış Azrail ve
kulağına eğilerek demiş ki; ‘Üç gün önce, bu saatte, tam burada buluşacağımızı
söyleyecektim, ama fırsat tanımadın!’. Bunun gibi, bizi bekleyen sondan hiç bir
zaman kaçamayız dostlarım!..
VI
Artemis öldü!.. İnsan
yaşamadan nasıl ölür? ‘Hypatia’yı arabasıyla evine döndüğünü gördükleri gün,
sürükleyerek dışarı çıkarıp, Caesaerum adlı kiliseye götürdüler. Orada
çırılçıplak soyup, istiridye kabuklarıyla saçlarından topuklarına dek, derisini
yüzüp, etini kemiğinden sıyırarak, rektumunu parçaladılar. Can verici
organlarını Anebus’a yedirip, ‘bakışsız bir kedi karaya da’ ciğerini verdiler.
Kemiklerini de Cinaron denilen yere götürüp yaktılar.
“Onyedi Mart’da tipi
başladı, çadırda dertop olmuş yatarlarken, Oates ağır ağır dikildi ve ben
dışarı çıkacağım, uzun sürebilir dedi. Ardından topallayarak, sonsuz beyazlığa
çıktığında, onu bir daha gören olmadı.”
Köpek balığı derisinden
giysisiyle Evita ve karınca yiyenle dolaşan Salvador Dali’la kadar çılgın
olmadığımız için bu bulantıya ve bulanıklığa son veriyorum! Pisagor’un eşek
teoremi denli kısa olmasa da, konuşan bir hayvan olarak, andolsun ki,
Artemis'le kurgulayıp, bir daha araya girmeden size aktaracağım öykü
şudur:
“Galep, dünyadan ayrılalı
sekiz Deneb yılı olmuştu, bu sürede hep uzayın içlerinde gitmiş, Hale
Bopp’u geçmiş, Vega’nın dışından aşağıya
kayarak, kaotik bir çember çizip ivmeye uğrayarak Vortilis’e ulaşmıştı.
Dönüşte, kozmik rüzgarların, hız değiştiren, ışığı bile eğen tuzağına düşünce,
bilinen dünyalardan da güzel, uyumlu ve hep aranan sonsuzluğu yakalamış Nazkon
gezegenine düşmüş, daha doğrusu denetsiz biçimde inmek zorunda kalmıştı.
Bu karbon kuşağı, dünya
benzeri gezegende, bizim kavramımızla tam ikiyüzkırküç yıl yalnız ve küskün bir
yaşam sürdü Galep. Nazkonlular mutsuzluğu tanıdı, yaşlanıp ölmek istiyor, ama
daha önce yıpranma payı dahil tam binkırksekiz yıllık ölümsüzlük sigortasına
sahip olduğu için (ve bu galaktik ve manyetik ortamlarda geçerli bir sözleşme
olduğundan) ömrünü uzatabiliyor ama kısaltamıyordu. Ayrıca kısaltmak hem
olanaksız (neredeyse cansızdılar!), hem de bir suçtu, (işlenmesi olanaksız bir suç!) geriye dönüp tarihi
tümüyle değiştirmek gibi!.. Nazkon’da ise, -karşılıklı olmasa bile- evrensel
uyum yasaları geçerliydi ve Galep’e bir şey yapmaz, yapamazlardı.
Ama, (G) galakların birinde
bu oluyormuş, hatta zamanı (tarihi) bile geçmişe dönük değiştirebiliyorlarmış.
Onların yakınması çok farklı, geçmişi değiştiriyoruz ama silemiyoruz diyorlar.
Dolayısıyla ayrı ayrı pek çok geçmişe sahiplermiş. Eğer geçmişin akışını
değiştirirken, kozmik sigorta atacak olursa, bir karmaşa, bir kaos ortamı
doğuyor, geçmişi günümüze iliştirecek bağ kopmuş olacağından, doğal statüko
bozularak anarşi doğuyormuş...
Ayrıca ölüleri
konuşturabiliyorlarmış, ölenin sanal kopyaları saklanarak, bin yıl sonra bile
olaylar karşısında, ne yapıp, nasıl davranacağı dijital bir aynada aynen gösterilip,
sınanarak bu yolla çözümde üretebiliyorlarmış.
Dünyadakiler, Galep’in
Nazkon’da olduğunu biliyor ama geri getirmenin hem yararsız ve hem de bir insan
için harcanacak zaman diliminin çokluğu karşısında (prezantabl) olmadığını
düşünerek, Galep’in Nazkon’da yaşamasına (kalmasına) göz yummuşlar, hatta Dr.
Kevork’un sanal öldürüm törenine katılarak bir mezar bile yapmışlardı.
Galep’in yalnızlığı ise
Nazkonlular’la uyuşamayışından ileri geliyordu. Dünyada da böyleydi Galep, bu
yolculuğa da elverişli psikolojisi ile uzaysı yalnızlığa kolay uyum
sağlayacağından dolayı seçilmişti. Yıldızlararası Donkişot yalnızlıktan
sıkılmıyor ve kalabalığı da sevmiyordu. Ama Nazkon bambaşkaydı, burada
yalnızlıktan sıkılmaya başlamıştı, yalnızlığın kareleri, küpleri ne yazık ki
Galep’in çözülmesine yetmişti.
Bir gün Nazkon’un ünlü kenti
Suncity’deki, kenar mahallelerden Moonburg’da bulunan, pek meşhur barlara
gitmeye karar verdi. Bildiğimiz bardı bunlar, müzik, dans ve eğlence. Moonburg,
Nazkon’un eğlencede omuriliği sayılırdı.
Galep, yıllardan sonra
kendisini kemirmeye başlayan depresyonu ertelemeye çalışıyor, yalnızlığın kübik
katlarına direniyor, ama başaramıyor, hatta dünyayı özlüyordu. O akşam oturduğu
barda, sesi bin desibele çıkan, sahneye sırtını dönerek, “Yaratılmışlar
Akvaryumu” denilen -dinlendirici- kristal küreyi izleyip, sanal görüntüsüyle
birlikte, uzun süre gitar çalan bir şarkıcının üzünçlü sesini dinledi. Üzünçlü
ama metalik bir sesti bu. Müzik bittiğinde ara koridorlardan geçerek uzaklaşan,
sesi ve görünümü mekanik bu şarkıcıyı, birden daha önce görmüş olduğu sanısına
kapılarak, lenfatarı titremeye başladı! Yüzey basıncının giderek arttığını
görüyordu, eğer yüz şekeli aşarsa, yirmi yıl geçici ölüme girebilirdi. Durumumu
kurtarırım düşüncesiyle, şarkıcı tam sağdaki aynanın önünden geçerken, otomat bir
biçimde, ‘Jose!’ diye haykırdı.
Ölenlerin, evrenin sınırlı
boşluğunda, başka gezegenlerde yaşamlarını sürdürdüklerini, ama ilk ölümün,
sonraki yaşamla paralel zaman diliminde (birebir) görülebilirliğinin, görecelik
kuramının değişebilirlik oranına (bir olasılık olarak) eşit olduğuna ilişkin
öyküler duymuş, (görecelik kuramı zıt eğrisel değil, düzgün doğrusal
değişikliğe uğruyordu - zıt eğrisel değişikliğe, düzgün doğrusal yoldan
varılacağı ileri sürülüyor. Kimi teorilerinde zıt eğrisel yoldan düzgün
doğrusallığı bulacağı vb.) bu tansığın, tansıktan da öte olanaksızlığın -var
olduğunu- dünyada kanıtlamışlardı. Görecelik kuramı ilerleyen zamanda kendisini
yalanlayan, (lineer) bir tür varoluş
kuramına (hipoteze) dönüşmüştü.
Evet,
Jose! diye haykırmıştı!.. İşte o an Jose, başka dünyalardan sesleniliyormuşçasına, şaşırarak, siyah
gözlükleriyle yan tarafa, Galep’e doğru baktı (Galep aslında Jose’nin,
Detroit’li sıradan bir hayranıydı, Alp kuşağı turnesinde, bir vesileyle (bu pop
şarkıcısını) Paris’ten, İstanbul’a “Miklagard” dek izlemişti), ama
olanaksızlığın olanaklılığına pek inanmadığı için, hiç bir şey duymamış gibi
geçip giderken, Galep, kara gözlükleriyle aslında âma olan şarkıcının ardından,
kutupsu, çelik soğukluğunda bir sesle; Feliciano!!! dedi ve öylece kaldı.
İşte Artemis’le bütün gün
bozup düzelterek, 1970’lerin âma şarkıcısı, pek sevilen Amerikalı Jose
Feliciano’yu yadettiğimiz kısacık öykü
bu.
VII
Canım Artemis’im hep
anlatırım, hep anlatırsın. Saint Exupery, Küçük Prens’te, kahramanına, bir
dostunun mektup içinde bir kuzu çizmesini ister. Küçük Prens her defasında
kuzuya bir kusur bulur, bu durumdan usanan dostu, en sonunda bir kutu çizerek,
aradığın kuzu bu kutunun içinde der. Küçük Prens, aradığı kuzuyu sonunda
bulduğunu ve çok mutlu olduğunu yazar. Bende, Artemis’in onca sevişmelerimize
karşın gizemine eremedim. Bir uydu gibi yıllarca onun yörüngesinde dolaştım,
gerçekte ne aradığımı bir türlü bilemedim. Venüs Tepesi’ni -güleradım-
arşınlayarak, kutsal Zeus Tapınağı’na bir gün olsun giremedim.
O gün öyle istenç dolu, öyle
coşkulu, yatağından taşan, tepelerden çağlayıp, derelerden süzülen, öyle deli
dolu bir akarsuyduk ki, sevişmelerin en sonsuz, en uykulu anlarında bile
bedenlerimiz birbirinden ayrılmıyor, Nepal kabartmaları gibi dolanıyor,
ayrılmak istedikçe birleşiyor, birleştikçe karışıyor, tek bir vücut oluyorduk.
Böyle bir anda, altında seviştiğimiz köknar ağacının ta uç dallarından, -esen
rüzgarla- bir femür kemiği düşmesin mi! Belki de, yüzyıllar önce ağacın
dallarında, koruda sevişenlerin bir parçasıydı bu kemik. Bu kemik belki de
gezegenin keçi ayaklı Pan zamanlarında, boğazda tuhaf kemik yapısıyla kırlangıç
balıklarının yüzdüğü, yuttuğu yalvacı karnında unutan gözleri görmez Yunus (cankurtaran!)
balıklarını izleyen birinindir. O zamanlar sırtlardaki koruları gözleyerek
boğazı geçen argonotlar kol gezerdi dünyada. Kemikte bir de yazı vardı, Latince
“habis habem corps austrum” ‘deli dünya, tatlı hayat!’ demekmiş. Öteki sevenin
kemiğine, beriki sevilenin yazdığına bakılırsa, yaşamında mutlu olabilmiş,
acılardan uzak birisiymiş. Ama yazan belki de muzip bir tiyatro oyuncusu, yada küçük çaplı,
serseri bir tacirdir. Kimbilir...
VIII
“Herkes şairdir çünkü rüya
görür”.
Bugün Artemis’le, Che’den,
vanadyum ve tungsten yuvalarından, kalker plakaları ve suyun kimyasından, Hitit
yemeği, Nesa dili ve Daniel peygamberden ve rüyalardan sözettik. Yehova şahidi
bir komşumuz vardı. Daniel’e neredeyse tapıyordu, bu yalvacın kehanetine göre;
ilk dünya savaşının üzerinden bir insan ömrü geçtiğinde ‘Mehdi gelecek!’ tüm
insanlığı kurtaracaktı, yine bu komşumuza göre o tarih 1914’ün üstüne eklenecek
bir yüz yıl olabilirdi. En geç 2014. Ellidokuz yaşındaki komşum üzünçle sen
görürsün ama ben göremem diyordu! Ona, Daniel’e inanmayanlar ne olacak dedim,
onlarda kurtulacak ama bir “inançsız” olarak dedi. Daniel kültüründen tümüyle
habersiz bir eskimo için oldukça ağır bir suçlama deyince, bilmeyenler
günahsızdır dedi. 2014’te mehdi gelmezse bence, Daniel’de günahsız! demek
isterdim ama, birden ‘Hepimizin bir kurtuluşa gereksinimi var’ demişim...
Koruda; tüyler, dışkılar, şahinler, kırlar, ışık ve taşla, aşklar,
geceler ve suçlar üzerine konuşmayı sürdürdük. Pisidya ve Milavanda’da geçen
acıklı bir sevda öyküsü anlattım, savaş arabalarının tarihsel gelişimi,
Kastilya çeşmelerinin mimarisi üzerine konuşurken, Artemis sözümü keserek, ima
dolu bir sesle, birde ‘Ivır Zıvır Tarihi!’ var diyerek, belki de sırf kadın
olmanın getirdiği yaralarla, kendine
kıyan genç bir yazarın veda mektubundan satırlar okudu bana ve sık sık yaptığı
gibi yine ağladı, sırf ağlayan
birine dayanamadığım için bende
ağladım...
“Bir şeyler yapmak, ama ne?
İnsanlar ne yapıyorlar? Yaşıyorlar. Yaşamak için çalışıyorlar. Çalışabilmek,
para kazanabilmek için boğuşuyorlar. Bir yer edindiklerinde, en azından
edindikleri konumu koruyabilmek için savaşıyorlar; yalan söyleyerek “siyasal
ilişkilerini uyumlu” tutarak, daha, hep daha fazla kurallara uyarak, deneyim
edinerek, hata yapmayarak...
Sonunda ne oluyor? Belki bir
ev, bir iki çocuk, dost mu, düşman mı bilinmez bir iki tanış edinerek, boş
zamanlarında insanları daha iyi değerlendirebilmek ve ahkâm kesmek için kitap
okuyup, film izleyerek...
Ve bir gün ölüm geliyor.
“İyi insandı” deniyor. “İyi yaşadı”, çocuk yetiştirdi, ailesine baktı, iyide
çalıştı. Sıra onun çocuklarında artık. Kurallardan nefret ediyorum. Öncelikle
doğanın yasalarını anlamıyorum zaten, insanlarınkini hiç anlamamam çok doğal.
Yaşamak için bir başka canlının ölmesi gerekliliği bana korkunç geliyor.
Amaçsız bir boğuşmaya kapılmış gidiyoruz. Doğa yasaları acımasız, insanlar
doğadan örnek almışlar. Doğanın yasalarından daha acımasız insanın yasaları.
Daha incelmiş ama daha acımasız. Hayvanlar yaptıklarını ahlak kaygısıyla
yapmıyorlar, yaptıklarına akılcı neden aramıyorlar, birbirlerini öyle gerektiği
için öldürüyorlar; canları öyle istediği için, yada doğru olan bu olduğu için
değil. Yargılamıyorlar, pişman olmuyorlar.”
Daha başka şeylerde var diye
ekledim:
“Yaşamın soylu değerlerinin,
bağımsızlığımızın (...) bir avuç bağnazın ve ideologun çılgınlığına kurban
edildiği dönemlerde, içinde yaşadığı zamanın etkisiyle insanlığını yitirmek
istemeyen insanoğlu için bütün sorunlar, tek bir soruda odaklaşır: Nasıl özgür
kalabilirim? Bu çılgınlık ve vahşet ortamında, bütün tehditlere karşın
düşüncemin, hiç bir şey pahasına feda edilemeyecek berraklığını, yüreğimin
insancıllığını nasıl koruyabilirim? Devletin, dinin yada politikanın irademe
aykırı olarak bana yönelttikleri o tiranca isteklerden nasıl kaçınabilirim?
Sözlerimde ve eylemlerimde, benliğimin en derin noktasındaki ben, hangi
sınırlara kadar gitmemi istiyorsa, ancak oraya kadar gitmeyi nasıl
başarabilirim? Benliğimin bu tek ve biricik parselini yerleşik düzene,
dışarıdan dikte edilen ölçülere uymaktan nasıl koruyabilirim?”
.Evet, Aktium savaşında
askerler dirisi yada ölüsü aranan Cassius’un ölüsünü bulunca komutana
bağırırlar, ‘Cassius burada!’ Komutan, ölüye yaklaşır ve derki: “Bir zamanlar
Cassius’tu ama artık değil!..” Koruda
karıncalar, bir Ağustos böceğini yuvalarına çekiyor, kertenkele güneşlendiği
taşın üzerinde göğsü inip kalkarken, iki sevgili yanına yaklaşınca, iç
organları andıran, dışa fırlamış ağaç köklerinin arasında yitip gidiyordu.
Sedir ağacının gölgesinde kalmış bir defnenin, iri yaprağı esen yelle koparak,
salına, kıvrıla iniyor ve kendini toprağın kollarına bırakarak yeni yaşamına
başlıyordu. Artemis onu eline aldı ve kitabının arasına koyarak yeni bir
yolculuk daha başlattı. Bir kaplumbağa otların arasında göğe dönük, ayaklarını
oynatıyor, ikindi güneşinin uzak vadilerde, kavakların arasından hayalsi
biçimde süzülerek battığı yerde, bir İshak kuşu çınlayarak ötüyor, sakız
ağaçlarının tepesinde bir başka kuş nedendir bilinmez, bu ötüşe karşılık
vererek, giderek kararan bu endüstri
kentinin son soluklarına, bu durdurulamayan, gemi azıya almış vahşete,
belki de ağıtlar yakıyordu. Uzaklarda bir kilise çanının sesi kubbelerde
parçalanarak dağılıyor, Ayasofya’dan, Eyüp’ten, Sultanahmet’ten bir karanfil
kokusu gibi dağılan Bilali sesleri betonarme şehrin çatlakları arasına, melül
bir vaat, eskil bir panzehir gibi
yayılıyordu.
Artemis’im, benim biricik
sevgilim, sonunda o korulukta öldürüldü. Çaresiz katastrofların içinde kaldım,
ölümcül, karanlık dolambaçların içine daldım. Firavunun konuğu Nabukodnesor
gibi labirentlerden kurtuldumsa da ey yarab, Artemis’ten ayrı kalmak
Şehriyar’dan da beter kör etti beni.
KATASTROF
I
(Andolsunki, İstanbul şehri
değil, İstanbul zehridir! “Tedavi gören ve bir türlü iyileşmek bilmeyen
tanrının bir alyuvarının üzerindeyiz.” J. Cocteau. Eskiden gözyaşları vardı,
sevgiliye yakarmak vardı, tatsız, renksiz, kokusuz bir sıvıcıl oldu insanlık.)
Ve Cabub’da ve Nubya denizinde doyasıya oyalandıktan milyarlarca yıl sonra,
bizim samanyolumuz boş uzayda, en yakın komşuları bile görülemeyecek denli
uzakta, kendisini yapayalnız bulacak ve sonunda da yıldızlar basitçe gözlerini
kapatarak, bir gümbürtüyle değilse de, fısıltıların en cılızıyla haykırarak
evren tükenip gidecektir.
Denizcilerin en son 1854’de
gördüğü bir ahtapot türü vardır ki başı tümüyle inek başı gibidir. Bu boynuzlu
ahtapotun uzun kollarından tutulup ters çevrildiğinde, insanlarınkine benzer
bir penisi olduğu görülmüştür. İşin ilginç yanı ahtapotta penisin müslümanlarda
olduğu gibi sünnetli oluşudur. Denizciler, Herman Melville ve Jules Verne’in
yazılarında, bilerek bu hayvandan söz etmediğini belirtmişlerdir. Bu hayvan
avlanarak havaya kaldırıldığında, kulaklar, mırıltıyla karışık bir pişmanlık
şarkısı duyarlarmış.
Ayrıca deniz leoparı ve
kutup eşeği de varmış. Süleyman’ın mesellerindeki fahişe balinaların
yumurtlayıp, masadan düşerek kırılan fincanın zıplayıp bir araya geleceği
günler yakınmış, keratinleşme, kitinleşme, kalbur, kendir, biz ben-i İsrail’den
beri bile, “Saul vurdu binleri, Davut’da onbinleri” sloganıyla yaşamaya
alışmışız. Ölmeye gelmişiz dünyaya, öpüşlerin tarla kuşu, “mürle ovdum
uyluklarımı, yirmibirindeydim, İnebahtı’nın bahtsız amirali Mehmet Şirokko
idim, mekanik ve mihanikiydim, doğmakla ölürüz dedim, papağan plantasyonu, sınai
kuşu kırlangıçlar, kundaktaki mısırlar, güneş karaya, ay denize düşecek, Mısır
mitinde, çift cinsiyetli Am-un erselik ilişkisinden yuttuğu spermi tükürünce
yaratılmış dünya, Suriyeli Yunan büyücüler, Muhammetimizde Sevde’yi kollarına
almıştı, oda hurma ağaçlarının altında doyasıya sevişmiş, oda çölün karanlığına
çılgıncasına haykırmıştı huma kuşu gibi, oda senin gibi faniydi, geceler boyu
ağlıyorum, annem öleli beri, eskiden ben annemin içindeydim, şimdi annem benim
içimde, nasıl ağlamam, termodinamiğin yasaları, görecelik, olasılık kuralları,
kuvantum mekaniği, belirsizlik ilkesi, tüm insanlar bir katilin soyundan gelir
diye (kulağıma fısıldayan) Kabil, matematik çok ilginçtir, birin iki katı iki,
birden bir fazla, ikinin iki katı dört, bir artı iki eşittir üç (dörtten bir
eksik) dört üçten bir fazla, dördün iki katı sekiz, bir artı iki artı dört
toplam yedi, sekiz yediden bir fazla, sekizin iki katı onaltı geride kalan bir
artı iki artı dört artı sekiz toplam onbeş, onaltı onbeşden bir fazla, otuz iki,
altmışdört, yüzyirmisekiz, ikiyüzellialtı, her kat geride kalan katların
toplamından bir fazla, sonsuza dek sürüyor. “o kozmos ine seftis, o haros ine
kleptis” ‘dünya yalandır, azrailse hırsız’ bir Girit deyişi, yılkı atları,
yangında ağaçların çıkardığı ses, bir Urart yontusu, senin için bestelenmiş
füg, mavi bir toz parçacığı tırnağının üzerine kondu, mercan resiflerinin,
atollerin simbiotik ilişki kuran bakteri kolonileriyiz, kutupçul saçlı
paraşütler gibiyiz, güneş battı, perilerin ormanında, kafaların padişahı,
devrildi adıgüzel mermer denizinden ve karanlığın prensi, gecenin firavunu ay,
geceye rengini veren ay, F.P korusunun, (Ujal yakasında) sevişgen tanrıçası
Artemis’in iri gözlerinde, kızıl saçlarında ve mermer yüzünde dolaşarak dünyayı
selamladı, nereden geldiği belli olmayan Babil mührünü kucağına aldı, Amine’de
Muhammet’i böyle kucağına alır, Benû-n Neccâr yurduna giderdi, oradan Mekke’ye
giderken her dünyalı gibi Amine’de birgün ölüvermişti., sonra önümde ayak
sesleri duydum, oda yüzügüzel Bilâl idi, Ebu Talha’nın karısını da gördüm, bana
cennette göründü, Mekke müşrikleri, bizden evvel Yehûd ve Nasara’ya Tevrat ve
İncil inzal olunmuştu, Hadramut ruhunu canlandırmak için, Kindeli şarkıcı
kızlar kabileye güzel tambur çalardı, yüzü simsiyah kesildi, Kinde kabilesi,
Ebu’l Ferec’in Kitabu’l Agani’si gibi Farazdak ve Cerîr gibi ünlülerin
şiirleri, Rabbihi’nin El İkdu’l- Ferîdi, Bedir savaşından sonra kendi aleyhinde
şiir yazan Mervan kızı Esma’yı Umayra’ya öldürtmüştü. Artemis’i öldüren
Kyklop’da cinsel ilişkide bulunmuştu, ölüm sonrası kırmızı karıncalar, ağzından
akan sarı sularda gezinmişti.
Sarı gagalı keten kuşu,
yuvasını yosunlu kaya ve taşların arasına, dağ horozu, küçük sık çalılarla,
yüksek otların arasına yapardı, fil adam Proteus sendromuna yakalanmış,
istediği biçime bürünen Yunan tanrısı Proteus, sanat hayranlığından doğan
Stendhal sendromu, Mars’ta yaşam var, Antartikaya inen yabancılar, dünyayı
buzullarla kaplı bir gezegen sanmışlar, Marslılar bizi görememişler, uğursuz
gezegeniz biz, göremeyecekler, ta ki onlar bizi görmek isteyinceye dek,
lanetliyiz, ayrıca görmek, bir Boeing’i
bir sinekten küçük algılamaksa, yada metali filtre gibi süzüyor,
moleküler deliklerden geçiyorlarsa, yaşamları katı madde içinde süren
uygarlıklar varsa, bunlar saçma, bunlar saçma...
Umami tadında meyveler vardı
koruda, sincap gibi bütün gün uyuyup, zürafa gibi bütün gece dolaşırdık,
Zeus’la, Afro ile söyleştik, tan ağarınca satyrlerle, nymphalarla seviştik,
sabah olunca saklandık, yalnız geceleri buluştuk, Blow up gibi gece olanlar
gündüz görünmüyordu, güneş yörüngesinde saniyede iki kilometre gidiyor, Pluton
-görünmeyen- sırayı bozuyor, kızıl gezegende gerçekler ölüyor, bizlerde sanal
yaşıyoruz, ilk başlarda dünya, hidrojen, su buharı, amonyak, metan ve hidrojensülfitten
oluşuyor, laboratuarda böyle bir gaz karışımına dışarıdan enerji verildiğinde,
bir süre sonra kahverengi bir bulamaç elde ediliyor, dünyanın da böyle bir
süreçten geçerek, en dış kabuktan başlayarak, önce sıcak, kıvamlı bir bulamaç
halini aldığı, sonra ağır ağır katılaştığı varsayılıyor, toprağın anası bu
kıvamlı çorba, güneşin sıcağıyla kimyasal evrimini yaşıyor, “belki de yazmamın
nedeni hep çelişkiler içinde çok tanrılı bir evrene inanmam, her şeye kadir,
her şeyi gören, acı çekmeye, kötülüğe ve ölüme izin vermeyen bir tanrının
yükselemediği, çok tanrılı bir evren, bir labirent -bir tanrı paradoksu-
paradoks, Burroughs, uçarı kalpleri tuzağa düşürmek üzere ağını kurmuş soylu
hanımlar, Kambriyen dönemde, biz hayvanlar ortaya çıkıyoruz, mutant, değişik
canlılar, cinsel yaşamımız ve ubrikant, kayganlaştıran kullanımına ilişkin
bilgi veriniz, mukus üzerine, kızıl güllü matador, bronz haçlı Yunanlı kadın,
hangi yaşam gerçek, hangisi sanal, oradakilerin mi, buradakilerin mi, bizim
yaşamımızın basit ve uydurma bir deney olmadığını nereden bilebiliriz, uygarlık
biçimimiz kötü, gerçek beyin okyanuslar, Mars’ın uyduları Phobos ve Demios
neden amorf, dünyanın suları olmasa bizde amorfuz, gerçek yaşam her ellibin
yılda bir evrim geçirmiş, yılan evrim sonucu ayaklarını yitirmiş, kuşun ön
ayakları kanat olmuş, insanda el... Yalnız kafalarımız mı kalacak, dünya baş ve
insan baş, her şey küreden ibaret olacak, insan antropolojik bir sapma, insan
varsa tanrı yok, tanrı varsa insan yok, bir adam bir kuşu parçalayıp öldürmüş,
parçaları bir dağın tepesine koymuş, çağırınca kuş dirilip gelmiş, Übna’yı
Filistin’de yaktırmış, kadın hoşgeldin
ölüm, ne yazık ki başka kurtuluş yolum yok, Muhammet de ‘gülerek öldüren benim’
demiş... Belki İdikut’tadır ama Katalan keşiş yabani kökleri toplarken,
manastırın dar penceresinden kendini izleyen gölgeye baktı, bir buffalo,
gizlice aslanların avı şarkısını söylüyordu, tinlerin ve solukların gezegeni
yavaşça kıpırdıyor, sayısal diyagramlarda, elektronik us çörküleri yaşlı rahibe
uyuyan dünyalılardan sözediyordu, ayakta kırılan bir camın kayrası
duyulduğunda, Katalan keşişinde usulca yere doğru süzüldüğü görüldü ve ne yazık
ki düştü. Gerçel bir ölümdü bu, leptonlar, muonlar, hadronlar, baryon, mezon ve
bozonlar, fotonlar, beygir çulu, Tethys okyanusu, ‘Tanrı salt yokluktur’ diyen Scottus
Eriguena, iyot, tuzun panayırlarda satılıp kızların çeyiz olarak sakladığı
yıllar, kulaksız karıncalar, lemürler, ben Hâlik doğum günüm yok, Elagalipus
yengin gladyatöre köpek ölüsü verir, Hubble sabiti kırkiki mi dir, (sol el
kalbe yakındır) mavi karlar, kaslar, kuşlar, Litvanya’da pantolon giyen kızlar,
kilisede (bahçede) oturan Kierkegaard, boynunda aşktan teslis taşıyan,
molluscalar, kabuklu hayvan, beş kral kalacak biri İngiltere’de, diğeri iskambil
kağıtlarında diyen Faruk, taş zamanı, peygamberler dönemi, hilal-salip, yüzyıl
savaşları, yüzgün savaşları, birgün savaşları, “tanrının yüreğinde
düşlediğimiz, kör tohumların içinde, uyuyan düşünceden mavi taç, ardıç kuşunun
çılgın flütüyle, ormanın ötelerindeki gölün buzlarını çağıran, yaban arıları,
yusufçuklar ve sevinçli kurbağaların taşıdığı yumuşak ışıkta, yoksul
hayvanların gözlerine parıltıyı veren zat, yazar Louise de Vilmorin’in
mezartaşı üzerinde yalnızca şu sözcük varmış, “İmdat”, Abdülhamit döneminde
tahta kurusu sözcüğü yasakmış, tahtı kurusun sözünü çağrıştırdığı için ve o
dönemde bir jurnalci elyazısı tanınır diye ihbarları sağ ayağıyla
yazarmış. Delphoi’de, Apollon tapınağı
girişinde, “yvwotoeocvtov” “Kendini bil” yazarmış, ışık hızını aşınca,
Cherenkov ışıması adında bir parlama varmış, Bitinya kralına satılan Sezar,
Süller köyünde Sezar’ım diyen yabancı...
Gazneli Mahmut, betimlenen
suçlu kendi oğluna benzeyince, gün ışığında belki kıyamam diye karanlıkta
yakalayıp elleriyle boğmuş oğlunu, elektrik içen, ışıkta yüzen canlılar, gerçek
yaşam görünmez olan, biz beyhude ve kaba yaratıklar, hiç bir zaman hiç bir
şeyle karşılaşmayacağız, Fromm’un dediği gibi, yaratmayan kişi yoketmek ister,
Rus çarı, sahte Dimitri ve sadrazam Düzmece Mustafa gibi, Alnitak, Rigel ve
Saif yıldızları, ormanın kedisi su perisi, kıkırdak kentler, Hindistan’da Aşaka
adında bir bitki varmış, neyin dibinde biterse onu sarar sarmalar, kendi
rengine benzetirmiş, aşk adını bu bitkiden alırmış, Yusuf’u alan vezir Katfir gibi,
Ficar çatışmasında onbeş yaşındaki körpe gibi, Laimo Kopion (Boğaz Kesen)
Rumeli Burcu’nun, Fatih’in farikasına benzetilişi, kar kelebeği, Nefertiti,
‘yanımdaki güzel biri’ demekmiş, Suriye çiçekleri, göz kırpan fugu balığı,
civciv fetüsü yiyen Manilalılar, Maniciliği aşağılamak için uydurulan maniyak!
sözcüğü, yediğiniz balı, eşek arısı Urfud ağacından topladı, Türkleri kahır
kadar hiç bir şey neşelendiremezdi, istiridyenin ay başı kanamasıyla,
Makedonyalı İskender’in Erbil zaferi, fetih sabahı hem Konstantin, hem Fatih’in
ayrı dillerde, aynı Allah’a, utkunun kendilerine bağışlanması için yakardıkları
gibi, Lysstrata, orduları bölen demekti, Brockenspekter, yüksek dağlarda
güneşin konumunun dağcının arkasında, daha alçak seviyede kalması nedeniyle, dağcıların
gölgesinin bulutlara düşmesi sonucu oluşan bir olgu, uygun koşullarda gölgenin
çevresinde renkli halkalar görülür, olay adını Almanya’daki Brocken dağından
alıyor, ama, ama işte Çek Jiri Sotola’nın şiiri;
“Işıl
ışıl bir kordon boyu, nazarlık kadınlar,
Gölge,
okyanus, bir mezar-ve biz
Her
köşe başında, trenin hüzünle düdük çalarak
Durup
beklediği her istasyonda
Gözlerimizi
uzaktaki yeşil yıldıza dikeriz-
Aynıyız
hepimiz, ama
kimse
bilmiyor, evet,
Bilmiyor
kimse,”
Hublon ve melek otu görmüş
gibiyiz, doğal kornonun fanfarları, papağan tüneğine dönmüş gibi, ölülerin
güldüğü Müküs’te, Baudelaire’e nerede yaşamak istediği sorulunca, her yerde ama
dünyanın dışında olsunda demiş, ağlama varlık bir tür plazma, korunun tepesinde
nereden estiği belli olmayan bir caz müziğinin tınısı yayılırdı kulaklara,
dinler, dinler ve dinlerdik ve gökte
foton yelkenlileriyle gezerdik, Pompei’de varsıl evlerde, ‘Cave canem’
‘Köpekten sakınınız’ yazardı, nazar duası, iftar duası, sofra duası, kudûr
duası, nikah duası, hacet duası, yağmur duası, mercan duası vardı,
Szymanovski’nin tarantellası gibi, ‘Yangın, tavus kuşunun kuyruğu üstündeki bir
güldür’ derdi Verlaine, ‘Yaylı bir tütün tanesidir pire’ bense, titanyum kaplı
bir zambak gibi gezinirdim onun diri göğüslerinde, soğum-kış, dirim-bahar,
verim-yaz, döküm-sonbahardır derdi, bilincinin eteklerinde, aşk, fiziki bir
çarpım tablosuymuş gibi, dili dilime değdi, hızla ağzıma girdi cinsiyet
değiştirmek ister gibi, kendinden çıkıp kurtulmak ister gibi, ağzımdan dolaşıp
çıkan öteki dilleri anımsadım, yükseklerdeki alıcı kuş, aşağıdaki kertenkelenin
kambriyen etiyle beslenmeyi düşlüyor, sonsuza dek sürecek bir cansızlığın
solgun yüzünü içimde görüyordum, “kumulların başladığı yerde kayalık bir
sahilin eteklerinden belki de elli metre uzakta, gümüş grisi bir kavis, dört
bir yana kum ve toz olukları saçarak çölden çıktı, daha yukarı çıktı, avını
arayan dev bir ağıza dönüştü, bu kenarları ay ışığında parıldayan yuvarlak ve
karanlık bir delikti, ağız Paul ve Jessica’nın tıkıştığı dar çatlağa doğru
kıvrıldı, tarçın burun deliklerini yaktı, kristal dişlerde ay ışığı ışıldadı,
koskoca ağız sola mekik dokuyordu” , Samuel’in kutsal kitabıydı, yüzüğünü
denize atıp suyla evlenmek isteyen kız gibi, yaşam bahtsız, insanda, insanın
kurdu idi., kitap ‘İnsan Ölüyor’ diye başlayacak idi, ezel, ebed, temmetdi.
KATASTROF
II
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
O gün sıkılmasın diye öykü ve eklenti dolu meseller anlatayım sana dedim, saçmalayacağımı biliyordu ama saçmalamak bizim için değerli bir şeydi. Anakreon şarkıların Roma öpücüğü gibi. ‘Hacer taşı beyazmış ve Adem Peygamber bu taşı vaktiyle Ebu Kubeys dağına yerleştirmiş. Mecit ahalisinden bir şeyh o taşı çalarak, Müleyke diye göğsü güzel bir kadına armağan etmiş. İki hanımlı İbrahim, şeyhin peşine düşmüş, hırsızı bir yerde yakaladığında, refikelerinin sayısı bilinmeyen şeyhi, İshak’ın oğlu Evas’a teslim etmiş, Evas, İsmail kızı Nebayot’un kızkardeşi Mahalat’ıda eş alırken taşı ona armağan etmiş. Yakup, iki cariyesi ve onbir çocuğuyla Yabbok geçidine girerken düşünde taşı görmüş. Samuel’in kitabında yazdığına göre, Yakup düşlediğini elde edebilen biriymiş. Mahalat, bir anda kucağından uçup giden taş-ı cevheri yitirince, onu saklayıp uğrularla işbirliği yapmakla, onlara satmakla suçlanmış. Talmud’da başkaca anlatılırsa da, gerçekte olay böyleymiş. Medyalılar ve fahiş kadınla evlenmeye alışkın Plaklar, bu taşı ellerine geçirmeyi çok istemişlerse de bir türlü başaramamışlardır. Kızaran bir gökyüzünde, hilalsi, yatağan gibi parıldayan ayın önünde, bir yıldız belirdiğinde, kanlı savaş alanında, yere düşen bu hilale gözlerini diken Fatih, tebaamın bayrağı bundan böyle bu ola dediğinde, Yakup’da bin yıllar öncesinden bunu düşleyebilirmiş. Yakup’un düşlerinden birinde şöyle bir sözde varmış; ‘Sen benim yeşil renkli El-Hazrami hırkamla üstünü ört, o zaman Kureyşliler sana dokunmaz’ ama bu sözün hangi düşsel görüntünün kaynağı olduğu hakkında bir ortak düşünce ne yazık ki yoktur. Yakup, Yemâme’de Kur’an’ı belleyen hafızların şehit düşeceğini, Sa’d, Neml ve Sebe surelerinde neler yazacağını da düşlerinde görmüş biridir. Nurani ve latif varlıklara ilişkin ilk düşü de Yakup görmüştür.
Mahalat’ı nasıl
affetmişlerdir. Mahalat taşı çaldırdığında, bizim size bir kıssasını
anlatacağımız şöyle bir öykü dile getirmiştir ki, onun içtenliğine ve taşa
bağlılığına gölge düşürmeyeceği bununla anlaşılmıştır. Oda şudur; ‘Bahira’nın
ömrü her geçen gün biraz daha azalıyor, günnük reçinesiymişçesine akıp giden
zamanda, son peygambere yetişemeden, bu dünyadan göçüp gideceği korkusunu,
kara, derin bir kuyu gibi onun içine salıyordu. Miladi 582 yılının bir ikindi
vakti, güneşin yalımında Arabistan’a doğru akıp duran Suriye ovasına boş
gözlerle bakarken, birden oturduğu yerden fırladı. Başını kaldırarak,
gözleriyle gökyüzünü taradı. Deminden beri kıvrılarak yol alan bir kervanın
üstünde, adeta kervanı izleyen, kısrak kuyruğu gibi küçük, ince bir bulut
gördü. Gökte başkaca bir bulut yoktu. Kervan geceyi geçirmek için harap bir
manastırın bulunduğu tepede, büyük bir ağacın altında mola verdi. Kervanla
beraber bulut durdu ve solarak birden yok oldu. Ağacın dalları rüzgarda
dalgalanır gibi eğilip doğruldular. Kervandakilerden yalnızca biri, bu ağacın
dallarının gölgesi altına düştü.
Bahira yaşından
beklenmeyecek bir çeviklikle manastıra doğru yürüdü. Merdivenleri çıkarak büyük
bir ziyafet hazırlanmasını emrettikten sonra, kervan başına haber göndererek
herkesi yemeğe davet etti. Ziyafet sofrasında çölün lütuflarıyla karınlarını
doyuran yolcuları teker teker inceleyen Bahira, davetliler arasında kutsal
kitapların tanımına uyan kimseyi seçemedi. Yanıldım diye düşünürken, ağacın
altında develerin yanında kimsenin kalıp kalmadığını sordu. Evet dediler, oniki
yaşında bir çocuk kaldı, Bahira onun hemen çağırılmasını buyurunca az sonra
eşikte beliren çocuğu gördü ve tepeden tırnağa ürperdi, bütün vücudunu bir
titreme aldı, haykırmak, bağırmak çağırmak istedi çölün karanlığına doğru...’
(ve tenindeki beni görerek, bir serap gibi, işte gelecek olan son peygamber bu!
dedi).
Mahalat, bu öyküden dolayı
affedilmek istemiyordu, o kendine inanıyor ve taşı çaldırmadığını biliyordu ve
mazlumun bedduasından kaçının diyordu. Buna karşın bir gün gerçek
anlaşıldığında kalabalıklarda şöyle bir dalgalanma oldu ve her nasılsa Mahalat
hiç ilgisi olmadığı halde, giderek büyüyen baskıların hücumuna uğradı ve korkunç
biçimde bunaldı olaylardan, bir suç işlenmiş ve giderek çoğalan bir halka gibi
üzerine doğru salınmıştı. Ne yapmıştı ki? Nil’de, bir gece kaçabilmek için,
öküz işkembesinden tulumlar üzerinde yüzen, iki sal ördürdü ve bir gece
çocuklarıyla birlikte, Habeşistan iline kaçtı. Yanına silah olarak yalnızca
efendimizin Seyf-i Nebevî’si gibi uzun bir pala almıştı. Habeş topraklarına
çıktıkları zaman taşlık bir yere geldiler ve çocuklardan birinin ayağı
aksayarak -Kabe putlarının en büyüğü Hubel gibi- düşerek yüzüstü kapaklandı.
Gecenin karanlığında, kibirli hükümdara, saçı sakalı ak birinin, atının
ayaklarına kapanarak, kendisiyle görüşmek istediğini söylediğinde, hükümdar ne
istiyorsun bre sakallı diye onu küçümseyince, yaşlı adamın, hükümdarın kulağına
eğilerek -Ben Azrail’im! dediği gibi, kaçmak Mahalat’ı ölümden kurtarmadı.
Habeşistan’da aç gözlü bir yerli onu anlaşılmaz bir tartışmadan dolayı
mızrağıyla delik deşik ettiğinde otuzaltı yaşındaydı.
Mekke tüccarlarının,
Medine’ye mal satmaya gittiklerinde tüccarlardan birinin pek meşhur bir koyunu
varmış ve kendisinden habersiz Medine’ye giden çoban tüccarı (Muhammet S.A.V.)
pazar yerinde ta Mekke’den gelerek bulduğu gibi Mahalat’ın geride kalan tek
çocuğu Habeş ilinde annesini tam bulduğu gün, onun mezarıyla karşılaşmıştı.
Bütün öyküler acıklıdır.
Yaşam Janus’tur. Kısa süren mutluluk ve yaşamımıza sarmaşık gibi dolanmış
acılar... Tarih Musa peygamberin bile iki olduğunu yazar. Biri soylu olmayan
Samira kabilesinden olmakla kendisine Samiri lakabı vereni, ikincisi de annenin
kalbine düşen ilhamla bir sandık içinde Nil’e bırakılıp firavunun sarayında
büyüyen Hz. Musa’dır. Birincisi soylu olmadığı için kavmini altın buzağıya
taptırandır. Bir çöl şehrinde bir günün gecesi yolumu yitirmiştim, bir türbenin
kenarından geçerken bana yitirdiğim yolumu yeniden gösteren nur yüzlü insana
ki, adının Abdüllatif Geylani olduğunu söylemişti, ertesi gün, hanemden çıkıp
şükranlarımı sunmak için o türbeye vardığımda, türbenin girişinde, burada
Abdüllatif Geylani yatmaktadır talikini görünce, hayretimi gizleyememiş ve
şaşkınlığım ömrümce sürmüş, ahrete dek bu hali açıklayıcı bir yanıt
bulamamıştım. Bu mübarek gecede son kelamım şudur: ‘Dünyada yalnızca
karanlıklar vardır’. Şanlı bir hükümdar
önünde libasları ve zümrüt taşlı kalkanlarıyla
nice cengaver gösteriş üzere kavgaya tutuşurlar ve içlerinden biride
varmış ki hiç yenilmezmiş. Günün birinde çok ve çok süslü, libası göz alıcı,
altın miğferli, kalkanı yakuttan, bir yiğit alana çıktığında, anda yenilmez
cengaveri bir titreme ve ardından humma dolu bir dehşet ve sonu gelmez
seyrimeler aldığında, tüm izleyenlerin gözleri önünde bu aslan vücutlu cengaver
yenilivermiş. Çünkü bu yeni ve en yenilmez olanı yenen, renklerle bezeli, tunç
derili, kırmızı bilekli yiğidin adı da; meğer ‘Aşk’ imiş (berhüdarım)
efendim!..
KATASTROF
III
Tanrı iyi bir heykeltraş
değil. Yapıt ufak bir darbede dökülüp dağılıyor, dokular kaynamıyor, lifler
atıyor...
Tüylü kılıçtan balıklar
gibi, yirmi derecelik hava akımında yaşasak, şehirleri yıkasak, berzah alemi
bühtanıyla. (Kutup serçeleri, budist rahibin gölgesine işese, Aden bahçeleri,
iş merkezi olsa, insanlar en çok, sanayi insanları, doğa insanları, inanç
insanları diye ayrılsa, herkes istediği gibi yaşasa, sanayi insanları metal
ceket giyse, doğa insanları çıplak gezse, iman insanları kader dese... Perili köşkte, ondört numarada
desem. Samiriye’yi bilsem. Yer mantosuna gülsem, faylardan kayarak İran’a
gitsem, tellür elementiyle sevişsem, firavun Psamtrik’in (Psambetik?) çocukları
gibi ‘becos’ desem; Frigya dilinde ekmek demiş olsam, gözlere materyalist,
marksist gözüksem, doku iplikçiklerine ayrılsam, ölmesem, yine birleşsem. Fâtır
Suresi mezar yaşamı ile ilgiliydi, Ümmi-i Seleme, aileyi infâk için, vade ile
arpa alırdı, Tihâme kadınları (isterik olurdu) da arzu doluydu. Hatice’nin,
Hıristiyan amcazadesi Varaka, Hicaz’ın zengin vahalarını alınca, saçaklı
kadifenin altında kendileriyle yattım dedi. Zûhruf otuziki, Nahl yetmişbeş
oldu. Marid’lerden birinin bir kadınla evlendiği dedikodusu yayıldı, erkeklik
duygusu olmayan Muhannes’in çirkin
denecek kadar şişman bir kadına bakması ayıplandı. Jfk olayı nedeniyle Ayşe ile
küsüşmesi, Mıstah’ı kör etmesi, Safvan’ı savaşa göndermesi, Müselman kadınlara
karşı şiir yazan Ka’b İbn-i Eşref’i feci şekilde öldürtmesi, Allah yarın size
Taif’in kapısını açarsa, size gereken Gaylân’ın kızını tutsak etmektir demesi
dikkat çekti. Sakif halkı kadınlarının giyiminden dolayı putlarının kırılmasını
Mugira’ya emrettiğinde, Safvan bin Muattal Sulemr, Lihyan oğullarına karşı giriştiği
Usfan savaşından dönerken devenin arkasına Safiyye’yi bindirir. Cüveyriye,
el-Muraysi gazasında tutsak olup güzelliğiyle Muhammet’e eş tutulduğunda,
Safiyye, Hayber tutsağı olup (Muhammet) o tutsakları gözden geçirirken bu
kadının üzerine hırkasını atarak haremine almıştır. Mariya, İskenderiye sahibi
Mukavkis tarafından armağan edilmiş köle olup, cariyedir. Ahzâp suresi, Benî
Kureyza kavmi, Ebû Nuaym’ın Hilye’sinden gelme Mücahid’in sözlerini nakleden
Buhari’ye göre o (Muhammet), fakat Tanrı bana Kefiti verdi, Herise yememi
diledi, El Huvayla’da kiminle evlenmeni düşünürsün deyince, Esma’nın
güzelliğinin methini Numan’dan duymuştu ki, ‘ o’ dedi. Ama kendine hakim olup
iki ayağını “izhir” otlarının arasına sokar ki orada bulunan zehirli akrep
yahut yılan musallat olsun diye, madem ki ayaklarının ucuna debagatte
kullanılan karez ağacının yaprakları döküldü, Ümmi hâni ile evlenmeyi istedi,
Ban’il Nazır adındaki yahudi kabilesi Safiye’ye karşı Kinâne’nin kız kardeşini
verdi, oda Kâ’ab’ın kızı Müleyke’nin babasını öldürüp sonrada koynuna aldı,
yanlarında el değmemiş deve kuşu yumurtası renginde ceylan gözlü dilberler
vardı. Kâ’ab’ı ve Mervan kızı Esma’yı böyle öldürtmüştü. İbn-i Ebî Sufre ve
Kurtubî’nin görüşleri sümbül yataklar, kehribar boyunlu kızlar, safranlar,
kefurlarla ilgiliydi ve Kurazî Rifâa adında birisi, üç talâk ile karısı
Temime’yi boşar. Ne varki Abdurrahman İbn Zubeyr’in erliği şu libas saçağı gibi
ayrıktır. İlligün ve Nâim cenneti yeşil yastıklar ve hurmalıklarla, Zuhruf
suresiyle tasarlar, kadınlarsa isyankar ve küfrândırlar. Kulağında küpe olan
kızanlar, sedefteki inci gibi parlar, Tebük seferinde, Muhammet’in alnındaki
beneğin Amine’den geçtiğini anlar. Ben-i Mustalik gazasında kaçarken düşen
Cüveyriyye, İskenderiyeli kıptilerin önderi Mukavkıs tarafından olup,
önderleri Leys uyruğundan Davud kızı
Müleyke ile evlenmiştir. Birinci Akabe biatı onun el-Akabe’de, (El) Ansar’dan
oniki kişiyle buluşmasıyla olmuştur. Buna kadınlar biatı denir. Kocalara yalan
ve bûhtanda bulunmamak konusunda asıl kaynak Keykâ’ûs b. İskandar b. Kâbûs b.
Vaşmgir Unsur al-Ma’ül’nin yayınladığı kitaptır. Adn, Nâim, Firdevs,
İlliyin yüce cennetler olup, her şey
kerem ve kerim olan Allah’ın adıyladır...
IX
Bir gün koruda oturup,
ıhlamurların altında söyleşiyorduk, garip bir adam geldi, fötrlü. Saatlerce
oturdu, yalnızca çay içti, her ne olduysa kalkmaya yakın bir konuşma geçti
aramızda, bir fırsatını bulunca, ne iş yaparsınız dedim: Dışalım-dışsatım
deyince, ne gibi yani demişim farkında olmadan, hiç unutmam boğuk bir sesle:
‘Yoksulları eziyorum ben!’ dedi. Bir kış günüydü. Bir nisan gecesinde gene
korudaydık, gecenin yarısında silik bulutların arasında, kuzey batı ortayının
bir mızrak boyu yukarısında, sol kol havada, gözün sanal çakışıp, kolun teğet
geçtiği noktada, bir kuyruklu yıldız gördük. Bir azize gibi soluktu, bu nedenle
‘Meryem Kuyruklusu’ demiştik ona. Puslu gökte; kandil ışığında köy evlerinin
tavanında parlayan mısır koçanı gibiydi.
Soygazların oluşturduğu kuyruğu, cennet süpürgesi gibi sarkmış, konik
beyazlık bir gelin tacı gibi uzamıştı.
Ayların en mutlusu nisan! Bu
aşk yağmurları bize yağıyor. Öne doğru kayarak, ışık saçan bu püsküllü yaratık,
minik cansız bir mürekkep balığı gibi duruyor ama çevresine de kozmik bir esin
yayıyordu.
Bir başka gün, tam gece
yarısı, korunun doğu duvarlarına bakan taş evlerin alnacında oturuyorduk, sırtı
güneye yaslı, bedenini kavisli biçimde uzatmış, gamsız kasavetsiz bir adam
belirdi önümüzde; Artemis olur olmaz herkesle konuşur, sevişirdi. Birden adama
laf attı, varlığımızdan habersiz adam, çekinir gibi olduysa da, çabuk
toparlandı ve bizi duymazdan gelerek, derin bir iç çekişle: 'Sesimizi geleceğe
duyuramayız...' dedi.
Koruya karanlığın gölgesi
düşüyor, ürküntü dolu bir havanın boğucu kokusu içlerimize işliyordu. Adam karanlıkta,
dur duraksız, ağırlıkla içtiği tütünün parlattığı havayı yırtarcasına söze
başlayarak, aşağıda, denize doğru uzanan deltoit tarlaya her yıl bu saatlerde
bir ufonun indiğinden söz etti...
Ufo beklediği anlaşılan bu
adamdan ürkmeye başlamıştık, hiç durmadan serseri bir asteroidin dünyamıza
çarpabileceğini, mikro sonsuzluğa ulaşmaya çabalayan uygarlıkların olduğunu,
makro uzayın gizinin, mikro uzayda saklı olduğunu ve sonsuz olasılıkta evren
biçimlerinin olduğundan söz ederek mırıldandı durdu. Büyük bir köpük üzerinde
yüzen küçük köpüklerden, sihirbaz kutusu, içiçe evrenlerden söz ederek, biz
aslında gereğinden büyük bir evrenin, gereğinden büyük bir parçasıyız
dedi. Ve sonuçta hepsi evrenin bir parçası olan
katmanların, herhangi bir katında oturuyoruz -apartman gibi- diyerek,
yedi katlı gök meselinin binlerce yıl öncesinden genlerimize işlemiş, bir
bilişim yongası olduğuyla sözlerini bağladı. Geceden çekinmeye başlamıştık,
içine düştüğümüz güvensizlikle, başımızı yıldızlara çevirmişiz, ne kadarda çoktular,
canhıraş, akçıl bir afyon tarlası gibi zehr içinde parlıyordular.
Adam son olarak, merak;
gelecekte ilkel duygulardan biri olacak, bilinecek hiç bir şey yoktur, yaşamaya
bakın diye ağlamaya başladı. Alınmadıysak da, peki bütün bunlar neden oluyor
dediğimizde: Üzülebilirsiniz ama, ne yazık ki bir şeylere hizmet ediyoruz biz
dedi. ‘Hizmet ettiğimiz şeyse yokluğun varolmaya çalışmaktaki katılığı,
ısrarı...’
Yokluk var sayılabileceğine
ilişkin inandırıcı bir kanıt oluşturabilmiş değil, yokluktan yokluğa gidiyoruz,
evren kalıcı değil ve bu durumdan çekiniyor, tanrı, töz gibi kavramlarla
kendini var etmeye çabalıyor (bize karşı mı!) oysa bu kendisinin yadsınmasından
başka bir şey değil, aslında evren kaos demek, bunu aşamıyor, bu gerçekleşse
belki o zaman insana da gerek kalmayacak, insan olmazsa bütün bunların
olamayacağı gibi; düşüncede olamaz deyince, insanın önemi yok, dünyada bir
insan, evren düşünüyor ve bir bellek yumağı, tek karşıtı da kendisi ve en
görünür tanrı da; bir aracı, bir yaratan olarak tekcil olan ışıktır diyerek
ağzından hiç eksiltmediği tütününü söndürdü. Karanlıkta; konuşulanların tam
terside düşünülebilir diye söylendimse de duymadı. Bu tartışmalar telefon
tellerine konan kuşların konuşmayı etkileyip etkilemediğine ilişkin şakalara benziyordu.
Gerçekle, görünürdeki anlam arasında inandırıcı bir illiyet bağı kurulamıyordu.
Tam bu sırada, kentin
ışıklarının güz yaprakları gibi bir bir dökülerek söndüğü bir saatte, bize göre
at nalı biçiminde uzanan tarlanın, atın
sağ ön kaburgasına doğru diyebileceğimiz tarafta, kalkan balığı gibi üzerindeki
pütürlü pulcukların tümünün bir ışık kaynağı olduğu bir cisim, belli ki bir ufo peydah oldu,
tarla aşağıda, tümsek durumdaymış da biz fark etmemişiz gibi, yerin altından,
toprağın içindeki bir galeriden yükseliyormuş gibi parlamaya başladı, Artemis
gibi az kalsın bende bayılıyor, sanrısal bir dürtüyle nerdeyse küçük dilimi
yutuyordum. Yükselti boyunca, ışıklar saçan, sessiz bir ölüler alayı, bir düğün
konvoyu gibi yaklaştı ufo! donup kalmıştık uğultudan duyamadık, gözler kamaştı
göremedik. Uzansak dokunuruz sanısı verecek denli yakından, cankurtaran düdüğünü andırır bir müzikle,
minyatür bir dünya, tuhaf bir cüceler
ordusu gibi küçüle küçüle yok oldu gitti. Bayılmışız. Sabah uyandığımızda fötrlü adam ayaktaydı, ondan erken
uyansaydık bir şey değişir miydi hala merak ederim. Ufo toprakta ışıksı bir
çizgi bırakıp gitmişti. Duvarın aşağısındaki boşluğa -boş tarlaya- bakayım
derken otların arasında ufoya benzer karton bir oyuncağa takıldı ayağım, korkuyla
bir tepik savurmuşum, oyuncak süzülerek, gece ufonun göründüğü tarlaya doğru
gözden kayboldu. Adam ben yaptım onu dedi. Gördün merak edilecek bir şey yok,
bunu bilmeliyiz diyerek arkada, korunun çıkış kapısının olduğu yere doğru
yürüyerek yitti gitti.
X
Artemis’le yalnızca
sevişerek ve yalnızca düşünerek aylar yıllar geçirmiştik. Gelecek korkusundan
uzak yaşıyorduk. Bir gizil yurtluk, kimselerin bilmediği bir shangry, bir karşı
ütopyada zamansızlığa koşuyorduk. O günde, ağaçların altında defnelerin dibinde
seviştik gün boyu, kalbe yakın sol el; onun tapılası mabedinin kubbelerinde,
güneş yapraklardan çekilip, ağaçlar solgun bir ikindinin içinde, sessiz ve
süzgün kalana dek gönül sürdü. Dudaklarım her uyanışında, umru dutlarının
meyvelerinde, sarhoşlukla gezindi. Dilim ab-ı hayatın pınarından mitolojik
hayvanlar gibi su içti. Güneşin bağrına düşmüş bir beyaz cüce, yörüngesine esir
düşmüş bir pulsar gibi dolandı durdu.
Güzeller güzeli tanrıçanın
saçlarından bir mavi taç, kamerî düşüncenin uyuyan talih kuşu, ormanın
yaprakları arasında çağıldayan flüt, ötüşen kumrular, buzul göllerinin tanında
katmerlenip-goncalanan gül, görklü yaban arıları, sincapların yumuşak ışıkta
uyuyuşları, binbir renkte böcek, uçuşan kelebek ve orman cinslerinin
gözlerindeki parıltıyı veren gizil ecelere tapınarak, renkli minicik bir cin
gibi, onun barınaklarında gün boyu eridim gittim
XI
Ama defne yapraklarının
arasında, mavi tulumlu bir Kyklop gözetlermiş Artemis’i. O, irem dolu günlerin
başından beri izlermiş bizi! Ben Artemis’in kollarından fırsat buldukça, bir
Pan gibi koruyu dolaşır, otların arasında, ağaç diplerinde, örümcek ağlarına,
kuş yuvalarına, sincapların toprakta sakladığı yemişlere dalar giderdim. İşte
günün pusarıklaştığı, çayırların rüzgarlarla dalaştığı o saatte, Kyklop benim
Pan gibi koruda esen havayı soluyup, Artemis’in yanına, genç bir satir-çevik
bir titan gibi dönene dek, dağılan saçlarını örmeye çalışan, durgun bir göl
gibi, yüzünün aksi yapraklara yansıyan, bereket tanrıçasına, kara bir kaplan,
sinsi-korkak bir yılan gibi yaklaşıp, saldırarak onu kirletmiş vede boğmuş
dostlarım...
Gördüğümü anlatmaya dilim
varmıyor, gücüm yetmiyor, yalnızca kanlı ve tüylü bir humma gibi karşımda
duruyor. Oysa az önce bana ‘Aşk bizi birleştirdi, kim ayırabilir ki’ demişti. Şimdi, şu an,
onun çırılçıplak bedenine bakıp çığlıklarla ‘Ölüm bizi ayırdı, kim
birleştirebilir ki’ diye haykırdım...
Gerçek olsaydık ölüm
olmazdı. Zahiriyiz, çünkü ölüm var. Yanına vardığımda ağlayamadım bile,
dizlerimin üzerine çöktüm, iri, kan çanağına dönmüş gözlerim afallamış
kalakaldım. Otobanlarda arabalar, bilinmeyen bir zamana doğru akıp
gidiyorlardı. İnsanlar, güneşi, ayı, yıldızları, evleri, arabaları, anneleri,
babaları, çocukları günün birinde, ansızın bırakıp gidiyorlardı. Bilerek ya da
bilmeyerek şu veya bu nedenle milyonlarca yaşamı birbirine düğümleyen bağ,
birdenbire kopuyordu. Hiç bir zaman yer almak istemediğimiz bir kargaşa,
umutsuz bir kör dövüşünü andırıyordu yaşam.
Karıncalar, ölünün boynunda
telaşla gezinip, ağzındaki sarı suya yaklaşıyor, orada bir süre durduktan
sonra, hızla ölünün kirpiklerinden geçip, bilinmez bir nedenle, aşağıdaki
toprağa doğru kayarak düşüyorlardı. Ölünün, esmer, kuru yaprak rengindeki bacak
aralarına dalıyor, ıslak vulvanın kenarlarında gezinerek, sanki ilk kez
gördükleri bir dünyaya girip çıkıyorlardı.
Artemis bir yokluktu
artık. Onu öylesine bırakarak, kirletip
boğan Kyklop, belki ilerde ağaçların içinde, gölgelerin arasından, kanlı kızıl
bir alev gibi uzaklaşırken, soluğu otları, ağaçları bile titretirken, bana göre
Artemis’in, Artemis’e göre benim, artık olmadığı bir dünyada, biricik sevgilim
sessizce yatıyor ve bir zamanlar coşkuyla kıvranan bedeni, şimdi karıncalara
bile karşı koyamıyordu.
XII
İshak kuşu son bir kez öttü
koruda! Artemis’in ölüsü bu ani çınlama karşısında istençsizce seyridi...
Zaman ne idi?.. Ölüm belki
yaşamak, yaşamak, belki de ölümdü.
Sonsuzluğun içinde, sonsuzluğun bir parçası bütünleşiyor, bir araya gelerek
birleşiyor ve sonsuzun önüne, bir karşı yaşam, bir karşı varlık gibi
dikiliyordu. Ve ama çok kısa
dayanabildiği, bu bir çeşit ‘ölüm anını’
sürdüremeyerek, hemen aslına, ‘gerçek yaşam’a dönüyordu. Aslolan yaşam
ölüm müydü... Yaşam, onun sonrasında başlıyor olabilir mi... Yürek duracak,
bilinç yitecek, gözler kararacaktı. Atomların, nötronların, elektronların gizli
dünyasında bir sonsuz payda olan töz, gene o sonsuz paydaya dönecek, ta ki
elektronlar, protonlar yeni bir bağıntıyla bu denli tuhaf, bu denli us dışı,
bambaşka bir varlığa dönüşene dek bekleyip duracaktı.
Su canlı değil miydi, taş
tembel bir yaratık sayılmaz mı, biz dünya denen bulamacın, düşünen bir
okyanusun simbiotik partikülleri değil miyiz. Asıl canlı olan ve bilinci
dalgalanıp duran okeanos değil mi! O, onun görkünç plazması, katı ile gaz
arasında salınan sıvı belleği değil mi, biz onun dev atollerine tutunmuş minik
parazitler değil miyiz.
İnsan; belleği okyanuslar
olan büyük bir taşkürenin eteklerinde dolanan pire; duruyor, yürüyor, koşuyor,
kendi boyunun milyonlarca katı uzaklıklara sıçrayabiliyor...
Ama aslolan küre, o yoksa,
biz de yokuz.
Artemis’in ölüsü bundan
böyle düşünen, koşan, yürüyen, soran bir şey değil, düşünmenin, koşmanın,
yürümenin, sormanın ta kendisi olacaktı. Ne kadar ağlasam, ne kadar sızlansam
boşunaydı.
O bir soru değil, bir
yanıttı artık...
O an koruda ilahi, garip bir ses çınladı kulağımda;
“İşte
bu söylediğim bir şarkı ki
bir
yerde söylendi ve şarkı değildi
ki
bazıları ve ben bana baktık
pembe
aynanın içinde
ve
bakışta bana ve paltolara baktı...”
Ve dünya silindi, yokoldu
gitti...
...
(Bir Latin masalında yaşlı
bir denizci, deniz kızlarını gördüğünü söylermiş... Birincisi aşktı, bana, gel
dedi, ama ikincisi ben hayalim, hayal
olmazsa aşkta olmaz, asıl bana gelmelisin dedi dermiş. Sonrasındaysa sabır,
utku, servet, umut ve mutluluk ben olmazsam diğeri de olmaz deyip gelmemi
istediler... Ama sonuçta yaşam adında olanı, kendisi olmazsa hiç birinin
olamayacağını söyleyince, çaresiz ona gittiğini belirtir, gözyaşlarıyla da
eklermiş: Şimdi anlıyorum ki en büyük yalancı oymuş, meğer onunda diğerlerinden
bir farkı yokmuş.)&
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık. Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Osmanlı’nın Bizans soyundan gelen son
kraliçesiydim, Adım aspasya idi ama bana Kâbus Sultan derlerdi. Hıristiyan
olmama karşın inancın insanlar üzerinde ilk bakışta hiçbir ayrıma yol
açmadığını bildiğim için uzun süre sarayda varlığım belli olmadan yaşayabildim.
Annemini adı eftalia’dır. Ama Cihangir Süleyman ölünce sarayda entrikalar arttı
ve benim Bizanslı oluşum bu hayhuy içinde tehlike oluşturmaya başladığını
farkettim. O zamana dek dikkat bile edilmeyen görülmeyer şey entrika ortamında
kin ve hınca yol açabiliyordu ki, sezdiğimde
ömrümün en büyük derslerinden birini aldığımı düşünmüşümdür her
zaman. Başınızı ağrıtmak istemem ölümüme
ilişkin şaşılacak bir iki şey anlatmadan geçemeyeceğim için konuşuyorum
yalnızca... Güzelliğiniz rakipsiz
olmalıdır Osmanlıda, bu bakımdan sarayın haremine süt dolu havuz yapılmasını
ilk ben önermiştim, 3 padişah gördüm ben ve bunlardan sarı olan Murat süt dolu
havuzu yaptırdı, trakyadaki sığırlar
keçi ve koyunlar bu süt dolu havuz için beslenir olmuştu hatta ıstranca
dağlarından tavus, sülün gibi kuşlardan süt getirdiğini söyleyen sipahilerde
türemişti zamanla... her sabah süt
banyosu yapardık tam 5 deka harem kadını kadem bu süt banyosunu hak eden
güzellerdi ama yalnız güzellik değil erkin gücüde süt dolu havuza girme hakkı
uzatabilir bazen insana hemde defnelerden örülmüş altın bir dalda... Bir altın
yol vardı saraydan saray burnuna ‘sözlükden eski adına bak) giden sultanşah her
Cuma selamlıktan çıkıp altın yoldan sarayburnuna çıkar ve orada toplanan ahali
fakir fukara gariban ve taklavan takımına(derviş berduş, köprücü, izmaritçi
otçu) altın serper ve onlarda paylaşmak için birbirini ezer hatta sıçaklardı.
Altın yol sarayın altından her 50 metrede mazgalla bölünmüş atla padişahın
geçebileceği yükseklikte bir dehlizdi, ihtişamlı padişah her 50 metrede açılıp
kilitlenen yoldan (suikast korkusu) sonunda yeraltından heyula gibi atıyla
süslü kadanasıyla kaftan ve incilerle süslü tuğu tuğrasıyla halkın önüne çıkar
rüyadan düşlerden fırlar gibi ve herkesin
şaşkın bakışları altından toprağın altından birden fırlayan bu binbir gece
güzeli karayağızlar yağızı padişahı ağzı açık izleyen şaşıkın ve allahın
hikmetiymiş agibi akıl erdiremeyen toplululuk şok edici bu görüntüyle helen
hepsi huşu içinde eğilir ve sultan şah alatın ve gümüş paraları mecidiye ve
sikkeleri kalabalığıea doğru serperek
gene geldiği yoldan rüyalar ülkesine topkapı sarayına doğru giderndi. At dehlizden çıkar çıkmaz şaha kalkıp eşinir
kalabalığa doru fırlar gibide zapt edilmez şaha kalkar sergileyerek bu gösteri
olağanüstüleşirdi huşu içinde eğilen halkdan herzaman ezilen bir iki kişi çıkar
ve bu bile bile gösterinin etkisini artırmak için sergilenen bir şeydi. Birde
hamam deliği vardı şahsultan sevmediği entrikaya karıştığını düşündüğü boşnak
sırp rus acem ve frenk güzellerinden bazıların hamammın delik olan üstüne işve
nazlarla getirtir ve birden ayaklığa basılarak o güzel bir dehlize bir lağım
yada kuyu deliğine düşer gibi kayar ve kadıncağızın çığlığı bile duyulmaz ama
ölüsü iki gün sonra sarayburnu sahillerine vurur bu şişkin ve tanınmaz kadın
cesedinin biz nurbanu şahturna yada roksalan veya despinaya ait olduğunu bilir
ama bir gram laf buile etmezdik olay hakkında ama benim ölümümde öyle oldu hiç
beklemezdim mkurat la aram gayet iyiydi ama sokullunun saraya dahası ülkeye olan
hegemonya tutkusu benim sonum oldu taraf olayım olmayayım iktidar kendi
çocuklarını yer derler ya bu iş benide buldu gece hamamda eğlenirken ben
yanımdakinin akıbetinin bölme olabileceğini düşünüyordum halada bir yanlışlık
olabileceğini asıl hedefin o olduğunu düşünüyorum murat mavi gözlüleri sevmezdi
sokullu yeşil gözlüleri ela gözlüleri ben yeşil gözlüydüm ama ikisinin
ortasında kalmak olaylaırn nasıl bazen en tehlekeli durumu arzederse belki
benimkide öyle oldu pertava basıldığını anladığımda inanamamıştım ama karanlık
bir dehlizin içinde uçarcasına aşağıya doğru kaydğığmğ ve deniz sevisenin epey
altında sularla kavuştuğumu alnladığımda dualar etmek bile aklıma gelmedi nasil
anlıayayyım ölüam görünüp geri dönülmez yola girdiğini hissetttiğinesde direnmiyorsunuz
berimkide öyle oldu suları bir uğultu ve uğru sesleri arasında ciğerlerime
çektim balıklar gibi süzüldüm elimi kolumu açtım ve az sonrada uyudum yüzyıllar
ve yüzyıllarca... Ta ki bu satırlarda
uyanıncaya dek. Şimdi mezarsız denize
menhir olmuş kemiklerimi mesihin geri geleceği ve isanın bizi kurtaracağı günü
bekliyoruz aynı akıbete uğrayan diğer ecnebi güzellerle
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
CAVİT MUKADDES’İN ATI
‘ tüm ölülere...’
At bozkırın ortasında duruyordu... Sırtında bir siyanür
kuşağı vardı; önündeki akıntıdan Macar suyu içiyor, Helen hendeğinden geçiyor,
Kronos’un (zamanın) içinde uçarak gidiyordu. Us tanrıçası Athena, termofiller
ve öteki atlar vardı yanında. Devasa bir benzeri yukarıdan onlara ‘Seni
ataların döller!’ diye bağırıyordu. Electric-horseman
ona binmeye çalışıyor, güneşte pırıl pırıl parlayan, otların saf oku sağrısına
değiyordu. Ufuktan doğru nitrat çubuğu geliyor, yüzey gerilimi artıyor,
baryonik maddeler, sarı fermiyonlar, bozonlar durmaksızın ciğerini
deşiyordu... Vaspurakan kralı I.Gagik
yardım etmek istiyor, demirhindi suyu içerek güç toplarken, madenlerin
kükreyişi göğü inletiyor, demir bulutların canhıraş bağırtısı sürüyordu...
At ise ağlıyor ve öleceğini biliyordu artık. Şu ovalar ve
bu bozkır onun son eviydi, ölümcül bir çabayla; ‘Elveda deyip buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her
bahar çiçek açmayı unutma’ diye haykırmayı başardı. Ve ‘zamanın
beyaz ipliği, akşamın beyaz filleri andıran küçük yamaçları, yontuların içinden
gelenler, evlerine yorgunluk taşıyanlar ve demir korunaklı bulanık avlular, bir
yarasa derisi gibi gerilirdi artık beyaz karanlıkta...’
At düşünüyordu ki; ökaryot ve trilobit, ışık bakterileri,
çalışan göz ve dünya, ufuklardaki hiçlik, sonsuz ölüm, çürüyen et ve soyut
ottur yaşam. Ve belki de evren tüm bunların yalınkat, sıradan bir
uzantısıdır...
Nedir ki ata bakıp; mavi denizlerin Sapho’su mutluluk
saçıyor ve yapılan bir şeydir şiir diyordu. Elektronik dölütle yel, terleyen
balıklar, etobur kuş ve tüm kürklü şeylerin içini ısıttığını biliyordu.
Horozlar, börkler ve kepenekler, Hacer-ül Esved ve Kâbe, tırıs giden atlar ve
haçlar ve bambaşka ovalarda, bambaşka drenajlar ve koşumlar içinde yüzen;
bambaşka rahvan atlar, ateş gözler, yel ayaklar, Yıldırımlar ve Timurlenk,
çengel tırnaklar ve kaplan, sfenksler ve mekanist evrende yüzen bataklık
tavukları ve kırmızı turnalar atın sırtında gezinirken; geyiklerde üzüntü
verecek kadar yakınından geçiyordu...
Ve işte uzakta Rus Amerika’sı görünüyordu! Gezegenin buzdan
mantosu ağlıyor, ısı değiştirgeci ve nötron akıları yanı başında yüzerken, genç
bir kız; ‘aşklarda yaşam gibi sanal
olmasın!’ diye hıçkırıyordu. Ordular, gölge evrenlerle yarışıyor, sarı bir
eşek otların arasından sakin geçip giderken, tüm kozmos gülüyordu... “Zaman geçer aşk kalır / ikonsu Derebey
çağları / gizençli güzellikler / düşler ötesinde / bir yürek süveydası. / Soylu ruh / birlik yaratan yansı o’
diye garip şarkılar söylüyordu bir trubadur...
Pervasız bir homurtuydu gizemli bellek... Acayip tayflar, üç gözlü insan, yaprakları
tüyden ağaçlar ve billur yumurta geride duruyordu. Gelecekten bir çiçekle geri
dönen adam gülüyordu. Kuyruklu
yıldızlardan paraşüt ve kırmızı nötronlar denizi vardı uzakta. Sedna parıldağı,
çift ağızlı balta, kıskançlığı kışkırtan boşluk, camdan ağaçlar, balık
yağmurlarıyla işbirliği yaparken, karıncamsı ejderha, kutup canavarları ve
Arrabalılar, su otlarıyla karşı koymaya çalışıyor, güve biçimli yalvaçla, sarı
pireler hengâmede ara bulmak isterken, Sicilyalı Archimedes askere; “Noli turbane circulos meos”
‘Dairelerimi sakın bozma’ diyordu... İnsan çığlığından ölen balina, çöreklenmiş
yılan, arı vızıltıları ve siyah sülfür yağmurları vardı ovada.
Sakat ve sıska bir at gibi duruyordu at!.. Simgesel
tanrılar, metalimsi havlamalarla, Aperionları (sınırsız madde) üç kenarlı
üçgene dönüştürürken, Yesribliler, bedenim gerçektir ama günah gerçek midir
diyerek; hidrokarbonla-kurgul usu, düşünce kipleriyle-imgeler gölgesini
çağırıyor, ‘Kelt diliyle yatan sonsuz
cinsiyet’ metan buzulları ve şeytansı pengueni, güneş sürüleriyle yokuşa
sürerken, Higgs bozonu, Cordoba halifesi, kuğu kanı içen Moğollar ve Kansu
Gavri’yle birlikte; “evrende yalnız olduğumuz düşüncesi” atı
sinirli yapıyordu...
Elektronik tapınaklar ağlıyor, elle tutulan otlar, ışık
bakterileri, Hunnes ve Kunnes yıldızı gülüyor, metal-matris kompozitler, kaya korukları ve kadın parmağı biçemli
üzümler kırıtıyor; Korece, ‘Nanın
tahşinin sarahannida’ (seni seviyorum) diyen ve
diyakronik bir boyutta gezen kırmızı denizler, su akrepleri, burçak
tarlaları ve ‘şiir dokununca bozulan şeydir’ kıssasıyla avunan ermişlerle; ‘penisinin
tepesi papatya çiçeği olan sevgilim’
buz dağlarının içinde donmuş, öylece sırıtıyordu...
( Pantalassik Okyanusu’nda yüzen nilüferler, beyaz
manolyalar ve bahçeler sevgilimdi benim... Pembe dudaklarında kedi tırnağı açan
sümbüller ve serçeler vardı. Bir parsek ötedeki hamsterler, korkusuz dolambaçlar ve yatağanlarla
sevişirdi. Dağlarda gezen Garymantlar ve metan yığınları bizi korkutmaz!.. Sibirya denizi, Hint gırtlağıyla konuşanlar,
Amsterdam faresi ve Memnon sarayı kardeşimizdi. Hüvel baki çekenler, kuş
kabileleri, Nusiybin Akademisi ve Yunan
glikonikleriyle konuşur, Ezra kantoları,
ormancılar ve denizcileri dinler; theophanistler, selülöz tadındaki
Magdelena, kuyruklu Meryem, tiranlar ve
tren, çimenler ve çimento için gözyaşı dökerdik. Buhara geyikleri, kaplumbağa
hızındaki dandyler, İtalya ya da Almanya gibi gözle görülemeyen nesneler
ilgimizi çeker, panter avı limanından
kaçırılan gülünç şeyler ve kendi yankısını arayan yed-i eminlerle eğlenir,
kahkahalarla gülerdik. Ve gene de Portugallı Sufi’ye övgüler olsun ki, geceler
boyu, boşlukta kavrulurmuş gibi astenik bakar ve tiksiniyorum böyle kişnemekten
diye ölümserdi at...)
Kuru otların, akan ırmağın, kül rengi dağın ortasında
kıpırdamaksızın duruyordu... Bronz bir
yonut gibi, mermer gibi, tunç gibi... Hayvan gibi duran bir hayvan gibi... Ve
uyuyordu... Ve gözlerini yavaş yavaş açtı. Gırtlağında güneş olan insanlar
vardı!.. Dağlar, ovalar, kentler, surlar, pazar yerleri, kurbağalar ve
Ravennalı Dructfult’un yazgısıydı gördüğü...
Bir tümel olan ve tutulamayan hayvan Eros ki, uzak çağlardaki
atalarından biriydi ve bulutların arasından artık onu seçebiliyor ve kartlaşmış
kulelerin arasında, binlerce yıl arkasında, arkaik bir hayvan, vahşi bir tanrı
gibi yükseliyordu atası... Ve sanki bir ikizi ve sanki salt kendisiymiş gibi
belirip yükseliyordu tepede...
At başını salladı. Başına geçirilmiş saman torbasının
içinde, tanrı taneciği arpalar görürüm umarıyla, torbasını havaya savuruyor,
düşler görüyordu... Ağzına gerçekten altınsı, sarı güneş parçacığı, eliptik
biçemde, minicil yumurtalar doldu. İri, beyaz, vahşi ve Germen dişlerin
arasında, sürkozmik arpa taneleri yiyordu at... Bozkırın ortasında yalnızdı.
Bir ‘arpa tanesi’ düştü torbadan, at görküyle onun bir tanrı parçacığı olduğunu
gördü, uçlara doğru incelen, eğri büğrü, altın sarısı, güneşten güneş; galaktik
bir arpa taneciği... Aman tanrım! Bir tanrı mıydı yoksa at!.. İşte tanrımsı
olan kendini gördü! Ve işte kendisini yiyordu ve her şeyin kendisini yiyip
bitirdiğini biliyordu artık...
Görkünç bir heybetle, gözleri fal taşı gibi açılmış
yavrular görüyordu şimdide... Taylarla dolu, karıncalar gibi kaynaşan ve
birbirine dokunmadan, dokunamadan sonsuzca itişip tepişen, sonsuz arpa
tarlalarıyla dolu, her şeyin birbirini tükettiği; düşsel bir ova... At bunca
zamandan sonra kendisini algılayabildiğini düşünüyordu artık...
...
At ve atası, uzakta, kızıl ufuklarda el ele yükselirken,
küçüleceklerine giderek büyüyor ve devasa tek bir at oluyorlardı. Bir zaman
sonra; gökada biçemine, bir galaksi donuna bürünüp iç içe geçerek ve sayfaların
arasında yavaş yavaş eriyip tükenerek,
yitip gittiler...
...
Karanlıkta bir çocuk paytak adımlarıyla ovanın ortasına
doğru geldi ve alabildiğine tuhaf kemik yığınları gördü. Yığınlar at ölüsüne
benziyordu. Çocuk kemiklere dokunmak için sonsuz bir istenç, dizginsiz bir
arzuyla kıvranıyordu. Ve artık kendisinin bir çocuk değil bir adam olduğunu
gördü!.. Ve atın ölüsüne dokunur
dokunmaz, manyetik bir vurgunun sırtında parladığını duyunca, ne oluyor demeye
kalmadan, bir burgacın, bir hortumun içinde toz olup, kemiklerle birlikte yok
olup gitti. Sislerin arasında tuhaf, siyah bir gölge dışında, ova boş,
bomboştu.
...
“Hiç
kimse bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında / Bu hesapsız dünyanın, hiçbir
zaman görmez / kendi bildiği Tanrı’yı, /
Yalnızca rüzgarın taşıdığı, rüzgarın taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne
varsa, aşklarımız, tanrılarımız, / Geçer giderler, bizim gibi...” (1) &
(1) Fernando Pessoa
**********************************************************************************
**********************************************************************************
GALERİ X’DE
‘EKİM GEÇİDİ’
Saltık gerçek şu ki; 29 Ekim
2004’de Cumhuriyetimiz tam 81. yaşını kutluyor, daha düne kadar dünya ‘ekim
devrimi’ deyince 1917 Sovyet Devrimi’ni anımsarken, gerçek ‘ekim devrimi’nin
genç Türkiye Cumhuriyeti’nce gerçekleştirildiği, sanırım anlaşılmıştır, çünkü
özgürlükçü olamayan Sovyetler dağılırken, tüm zorluklara karşın çağdaş,
özgürlükçü ve devrimci olma yolunda onurlu bir savaşım veren ve bunu sürdüren
genç Cumhuriyetimiz kim ne derse desin, tarih sahnesinde ‘üçüncü dünya
ülkelerinin’ idolü, gelişmiş ülkelerde ise; saygın, uygarlıklar beşiği Anadolu
topraklarının, ülkesel ve ülküsel sahibi olma imajını korumakta ve de
sürdürmektedir. Bu nasıl gerçekleşmiştir, yaşamın her alanında sürdürülen çaba,
özveri ve yurt sevgisiyle bütünleşen hümanist duygu bu varoluş biçiminin
temellerini atmıştır. Köy Enstitüleri’nin filizlediği bilgiye karşı duyulan
kuramcı ve eylemci heyecan sürüp gitmektedir, genç Cumhuriyet’in yaşaması
kaçınılmaz olan zorluklar ve her tür nobran kişi ve gelişmelerle, siyasi
kesintilere karşın 1923 ruhunun coşkusuyla, eğitimde, ekonomide ve yurt sevgisi
kavramında yaşanılan tüm engeller deneyimci us, çalışkanlıkla süren eylem ve
Cumhuriyetimizin yetiştirdiği insan gücüyle bir bir aşılmaktadır. Öyle ki
Cumhuriyetimiz kendisine yönelik tehlikeleri, kendisine olan güvenin yinelenip,
tazelenmesi gibi algılar hale gelmiş ve her defasında, ‘Yurtta barış, cihanda barış’ savsözünü kutsarcasına çağdaş uygarlık
ve özgürlük yolunda zorlu çabaları ve kavgasını sürdürmüştür.
İşte yaşamını ve sosyal
varlığını ülkesine borçlu olmanın duygusuyla, yıllardan beri ürünler veren bu
açıdan sanat sevgisini ve düşünsel birikimini sürekli içinde bulunduğu topluma
aktaran kimi sanatçılarımız 29 Ekim 2004’de İstanbul, Tünel’deki Galeri X’de
yapıtlarını sergileyerek bir kez daha bu duyguyu yaşamanın onurunu tadacaklar.
Değişik dönemlerde ve farklı sanat anlayışı içindeki sanatçıları bir araya
getiren buluşma her yıl 29 Ekim’lerde yinelenerek sürecektir; ayrıca serginin
yurt içinde ve yurt dışında da
açılabilmesi amacıyla çalışmalar yapılmakta ve buna ilişkin arayışlar
sürmektedir. Galerideki katılımcılar resim, heykel, fotoğraf, seramik,
enstelasyon ve performans dallarında yapıtlar sergileyecektir. Duyunç okşayıcı
bir şey ama; peki bu dallar ne anlama geliyordur;
‘Yunan
heykeltıraşları / Selçuk elinin çini nakkaşları / Cemşid’e ateşle halı
dokuyanlar / Çölde hecinlere kaside okuyanlar / Vücudunun raksı rüzgar gibi
esen / Bir kırat mücevheri
36
köşeli kesen / Ve sen beş parmağında beş hüner taşıyan Mikelanj usta /
Haykırın, ilan edin düşmana dosta...’ (N.Hikmet) diye akıp giden şiirde ima edilen şeylerdir
sanıyorum.
Bu güzellikleri yaşamak
onurlandırıcıysa da Cumhuriyetimiz için her zamankinden daha özverili ve daha
yoğun çaba içinde olmamızda kaçınılmaz, çünkü düşüncelerini dinsel fanatizmin
skolastik zihniyeti içinde hapsedenler, özgür düşünceyi de demokrasi
havariliğiyle, sahip oldukları küpün
içine doldurmaya çalışmakta, eğer bunu gerçekleştirebilirlerse, Alaattin’in Lambası’ndaki dev gibi, bu kez
kendileri ilk fırsatta dışarı çıkmayı düşünmektedirler. Ama deneyimler ve
eytişimsel düşünce göstermiştir ki; özgürlükçü ruh hapsolunamaz!..
Bu kaygılarla ve
cumhuriyetimizi yaşatma duygusuyla düzenlenen sergide 81 sanatçının yapıtları
sergilenecek, İnsel İnal’dan Koray Ariş’e, Su Mıhladız’dan, Gülsün Erbil’e dek
klasik, çağdaş ve günümüz sanatının genç ve öncü isimleri sergide yer
alacaktır.
Bir Grek özdeyişi ‘Sanat
uzun, hayat kısa’ der, gerçektende öyledir, sanat; şu sonsuz yaşama yüzyılların
verdiği tek sadakadır. İnsanlığın serüveninde ki kalıcı tek nesnellik, sonsuz
sevgi ve barışa giden biricik yol ve tanrısal esinin gönenciyle kavuşulan erinç
duygusu, ancak bir eşi daha bulunmayan sanatla olasıdır.
Sanat yaşamla birleşirken,
dünyayı güzeller, inakın zorbalığına son verir, yaratıcılığın ana kaynaklarına
inerek, bizleri savaşlar, barbarlık ve çılgınlıklarımızdan korur, Minerva’nın
bağrına sığınabilmek için savaşkan Mars’ın alanını terkeder.
‘Gizli bir tipler
dizgesinin, çatışan bir sıralamanın, süregiden kategorileşmenin buyruklarına
boyun eğerek yaşamak istemiyor’ ve ama ‘bir kır tanrısının öğleden sonrasını
paylaşmak’ ve genç, çağdaş, dirimcil bir zamanla özdeşlik istiyorsanız, bir
yanınızla sanata bakmak ve özgürlükçü, bilimden yana bir -yaşama için- ona
katılmak onunla içiçe olmak durumundayız.
Bakın vandal bir beden ve
günoğulcu bir ruh bize ne kazandırıyor;
‘Genç kadınları kültürümüzle etkiledikten sonra / Vesta
kızlarına ve utangaç rahibelere saldırdıktan sonra, / leylakları yaktırdıktan,
bulutları gömdükten, tapınakları ateşe verdikten sonra, / kutsal inekleri
boğazladıktan, tanrıları öldürdükten sonra, / güle ve İsveç kralı Gustave’a
sövüp saydıktan sonra, / müzeleri havaya uçurduktan, mezarlıklarda dans
ettikten sonra, / ün peşinde koşmaktan ve o kadınla yattığımızı düşledikten
sonra, / ejderhalarla, imparatorluklarla, devlerle savaştıktan sonra, /
gazetelere geçsin diye adımız, yalvar yakar olduktan sonra, / piramitleri yıkmak
için sabah karanlığı toplantılar yaptıktan sonra, / elimize ne geçti? /
Akademide bir koltuk. Birde çek defteri.’ (P. Shimose. Çeviri; Ü. Tamer))
Birde savaş çığırtkanlığının
kazandırdığına bakalım;
‘Kardeşim bir pilottu / Gün geldi emir aldı / Topladı çantasını
/ Uçtu güneye doğru. / Fatihti benim kardeşim / Halkımıza toprak gerek / Ve hep
hayalimizdir bizim / Ülkeleri fethetmek. / Guadarrama dağlarında şimdi /
Kardeşimin fethettiği yer / Uzunluğu bir seksen / Derinliği bir elli.’
(B.Brecht. Çeviri;Y. Onay))
Bir de belki de bunlar
yüzünden yaşamını kederle geçirmiş, iyicil bir ruhun yakarısına (bir kez daha) kulak verelim;
‘Bedenimin ve yüzümün yaşlanması / korkunç bir hançerin yarası
/ dayanılır gibi değil. / Sana dönüyorum, ey Şiir Sanatı, / merhemlerden az çok
anlayan, / düşlerle, sözcüklerle avutmasını bilen. / Korkunç bir hançerin
yarası / Getir merhemlerini ey Şiir Sanatı, / hiç değilse bir süre sızıları
dindiren.’ (K. Kavafis.Çeviri;C. Çapan)
Evrensel olanın peşinde, haklı övgü,
sevicil, yapıcı yergi ile yaşatabileceğimiz; “Bir kız çocuğudur cumhuriyet!..”
Ekim Geçidi sergisi sanatseverleri beklerken, yaşamda önemli olana değer veren
değil, değerli olana önem veren bir anlayış, kuşkusuz sanatımızı ve
cumhuriyetimizi biraz daha yüceltecektir.&
ULUS
FATİH
16 / 09 / 2004
ÜÇLÜKLER
Gün ortasında
Kül renkli kuşun ötüşü
Dinlendiriyor kırları
Yağmurlu ova
Bağ evinin içinden
Kımıltısız bakıyor
Yakıcı güneşte
Yaprakların püfürtüsü
Soluklanıyor yolcu
Ay beyazı asmanın
Yaprak aralarında
Ötüşür çayır kuşu
Ölü eli mi sever
Mezar tümseklerinde
Mor kanatlı süseni
Güz ikindisinde
Çıkıyor kadın
Taşlı yokuşu
Bir çift kelebek
Dağılırken rüzgârda
Çırpınıyor yapraklar
Yokuşlarda
Bahar çılgını koku
Çiçekler arasındaki yolcu
Güneş devrilirken
Kızıl ufuklarda
Yitiyor kuşlar
Şafak sökerken
Dağ diplerinde
Yakarmalar çınlamalar
ÜÇLÜKLER
Karla kaplı avluda
Öylece geziniyor
Kül bakışlı kuş
Su durusu sümbül
Bağların içlerinden
Buruluyor göklere
Cevizlerin arasında
Yapraktan yaprağa
Gezinen güneş
Sabah eriminde
Saçakların içinde
Kumru mırıltıları
Şafakla birlik
Ovalarda kıpırtı
Dağda sessizlik
Düşerken alacalar
Mor yeşil salkımlara
Çınlar arı kuşları
Yaşlı kavaklar
Salındıkça rüzgârda
Kuşlar ordan oraya
Sabah güneşiyle
Kırağıyı çözüyor
Arpa tarlası
Karanlığın koynunda
Tüylü ağaç dalında
Bir çift ateş böceği
Kar bezeli dallarda
Kanatlanınca kuşlar
Bırakıyor tozanı
ÜÇLÜKLER
Kutlu öğlede
Kumruların ötüşü
Taçlandırır doğayı
Ağaçlık tepelerde
Ürkü dolu yerlerde
Çınlayan kuş sesleri
Her ikindi üzeri
Karşılaşırız onunla
Her zamanki yokuşta
Uçsuz bucaksız buğdaylar
Tırpanlar havadayken
Yatışıyor rüzgârla
Karanlıkta salınan dal
Ay ışığında keçiler
Kıvrılan yol
Toprağa dökülen
Apak armut çiçeği
Sevdaya yaz döşeği
Çınlayan ötüşlerle
Koruluğun kuşları
Öpüştürür dalları
‘Baka yeleli Davut’
Şu yazdaki hasatla
Bu kışta çıkar mı ha
Değirmenlerin orda
Yola çıkan ses
Çınlar dağdaki koruda
Yağmur öyle şol yağdı
Ürün öyle bol verdi
İş düğünlere kaldı
ULUS FATİH
*
EJDER
Arka bahçede ateş soluyan bir ejder
yaşıyor dedim. Haydi göster,
gösterebilir misin öyleyse dedi. Mahzen aralığından
bahçeye çıktık... Duvara yaslanmış merdiven,
boş boya kutuları ve dipte üç tekerlekli, tahta bir bisiklet vardı
yalnızca... Sarı yapraklar zemini
örtmüş, ölüs, bitkin görüntüye, daldaki kuş eşlik ediyor ve kulak verdiğinizde
yalnızca paslı bir suyun şıkırtısı duyuluyordu... Ejder nerede dedi... İşte tam orada;
ama söylemeyi unuttum o
görünmez bir ejder... Gözlerinin pırıltısı kayboldu, yinede
ayak izlerini görebilmek için yere un serebilirdik dediğini duydum!.. Yazık ki havada uçuyor o, yere indiğini pek
sanmıyorum dedim. O halde alevi için kızıl ötesi alıcı kullanabiliriz dedi!
Hemen alevinin ısısı da yok, görünür kılamayız onu dedim. Düşündü. O zaman
sprey boya ile görünür kılalım dedi!..
Ah, özür dilerim; bu ejderin cismi de yok, ayrıca ısısız, görünmez, alev
püskürten, havada uçan bir ejderle aslında hiç var olmayan bir ejder arasında
ne fark olabilirki dedim!..
Ve bir ejder
hipotezi, denenmemiş savlar, çürütülmez önerme, ulaşımsız bağdaşıklıklar gibi
laflar geveledim... Görünmez, alev soluyan bir ejder, dünyanın her yerinde bu
savı ileri sürenler var!.. Un
serip, izin sahte
çıktığını ama parmağı yanıp; ejderin ateş püskürttüğünü inançla söyleyenler
çıkabiliyor...
...
Geçen gün eski
eşyalarla mahzene iniyordumki; önümü keserek bir şeyler söylemeye çalıştı... Kısa kesip ejder yok dedim!.. Kıpkırmızı bir suratla baktı,
gözlerini karartarak, dişleri arasından: O senin görebileceğin bir şey değil
dedi!..
(Yinede; saf bir us garip şeylere
inanmaktan haz alır, yalın ve anlaşılır şeylere yüz vermez, çünkü onlara herkes
inanır dedim...)
ASPASYA
Süt dolu havuz osmanlı son bizans kızı
kraliçesi, atlı yol, hamam deligği sarayburnu ceset menhir dolmen eşinen at
altın yol mesihin geri geleceği ve bizans kızını kurtaracağı
BELLEK
amenofis yazı bellek kaybı öyküsü
TANPINAR
Adem ile havva
öyküsü pierre menard harmanlıyarak
CAVİT MUKADDESİN
ATI
NİTOKRİS
KISSA
EJDER
ULUS FATİH
*
TANKALAR KİTABI
Şiir üzerine
sonsuza dek yeni görüşler üretilebilir mi, bir yazar veya şairin üretme
güçlüğü, kendini yineleme veya yenileyememe korkusu olabilir mi... Ve bu neye benzer gibi sorular usa üşüştüğünde, korku
fobiye dönüşebilir mi ve bir yazarın bu durumuna psişik dünyada ne gibi bir ad
verilebilir...
Pampalar
Ülkesi’nin eşsiz labirentosu, gözleri görmez olmuş Borges’in bir öyküsünde; büyük yapıtını bir türlü verememenin
ezikliğini duyan ve bu olanağı ölüm tehlikesi altında sonsuza dek yitiren oyun
yazarı Jaromir Hladik, boş bir umarla, hücrede bitirmeye çalıştığı yapıtının
son perdesini; Nazilerce kurşuna dizilmek üzere çıkarıldığı avluda, kurşun
göğsünü geçip, gözündeki bir damla yaş da taşlara doğru süzülürken; “zihninde” yazarak bitirir. İşte bir yazarın yazma-yazamama korkularını dile getiren
olağanüstü güzellikte, trajik bir öykü...
Öyle bir paradoks
ki yazar büyük yapıtını kendince bitirip amacına ererek ‘tam bir yazar gibi’ bu
dünyadan ayrılmış ve ama biz dünya insanlarınca da ‘gerçek novellası’ yarıda
kalmış bahtsız biri olmaktan öteye geçememiştir!..
Böylelikle
yazarların kusursuz yapıt verememe, yazamama gibi korkularını dile getiren bu
duruma, öyküden esinle ‘Hladik Sendromu’ diyebiliriz ve son olarak ekleyelim ki
başarısızlık en çok öznesini üzer, bu bakımdan analizör veya okurlar acımasızca
eleştirirken zaten eziklik içindeki bir yazarı -durumunu bilen bir yazarı-
eleştirmiş oluyorlar ki bu bir tanıyı yinelemek gibi belki de can sıkıcı bir
şey artık...
Şimdi ise şu
sıralarda Broy Yayınları’ndan çıkan bir şiir kitabına değinelim. Trakl, Puşkin,
Lermontov gibi dünya ozanlarından çevirilerini sürdüren şiirimizin taç yaprağı
Ahmet Necdet, Haiku Kuşu adlı kitabından sonra, bu kez ‘Tankalar Kitabı’ ile
bir kez daha Japon şiirine eğiliyor... Haiku 5-7-5 formunda, mevsimlerden,
günlük yaşamın sevinç ve üzünçlerinden söz eden bir şiirdi. Tanka ise 5+7+5 / 7+7 hecelemesiyle
koşullu 5. yüzyıldan kalma,
benzer izleklere dayanan, yine adalar ve geyşalar ülkesinin şiiri... Ve belirtelim ki tankaların artarda
eklenmesiyle oluşan şiire de renga adı verilirmiş.
Şair, Haiku
Kuşu’nda Japon ruhuna uygun ama ölçüsüne saflıkla bağlı kalındığında
zorlanılacak bir metodu kendi dilinde güvençle deneyerek zoru başarıyordu. İşte
Japon ruhuna bir samuray gibi bağlanmış o haikulardan birkaç demet sunalım.
(İlkbahar) ‘Kiraz bir şiir / kiraz ağacı şair / değilse
nedir’ (Yaz) ‘Kayan bir yıldız /
neyi tekrarlar sana? / yalnızsın yalnız!’ (Sonbahar) ‘Yorgun çekirge / düş
gören balıkçıllar / ve kumru bir de’ (Kış) ‘Ey kışçıl
çiçek / açacaksın aç artık / bahar gelecek!’
Tankalar
Kitabı’nda ise forma bağlılığını
neredeyse kamikaze düzeyine taşımış şair bundandır sanırım zoru başarmanın
gururunu bir kez daha yaşıyor. Sözü bırakıp eylemleyerek bu başarıyı
somutlayalım ve toplam 66 tanka içinden 6 altın örnek sunalım!..
(1)‘Ey şair! Nice / Haiku’lar döktürdün sen, / Çoğu
bilgece, / Şimdiyse tanka denen / Bir aşk: Otuz bir hece!’ (2) ‘Bu aşkı buldun,
/ Hep diye Hiç’e giden / Bir şiir oldun, / Ah, niye, niçin, neden / Sonrasıza
savruldun?’ (3) ‘Dağın zirvesi / Ve onu taçlandıran / İlkbahar sisi: / Ne
fırtına, ne boran, / Ah, eriyen kar sesi’ (4) ‘Yaz yağmuru bu: / Bağlarda,
bahçelerde / Tıpırdayan su, / Suyun değdiği yerde / Taze bir ot kokusu’ (5)
‘Cömert sonbahar, / Ey yağmalanmış mevsim, / Sevecen, gaddar! / Git de bitsin
bu resim, / Gelsin o düş gören kar!’ (6) ‘Gözüm bir anda / Ördekleri seçiyor /
Göl kenarında, / Kuzeye mi uçuyor / Onlar kış rüzgârında?’
Ahmet Necdet şiiri; kavi her şair gibi,
zırha bürünmüş birkaç dizesi dillerde dolaşma bahtına kavuşmuş (Ne çok enkaz!..) popüler-topluma yönelik ama sloganizmin
tuzağına kapılmadan, klasik biçime modern bir deyi arayan, yenilikçi ama bunu
geleneği göz ardı etmeden sürdürmeye çalışmış, ölçülü, derinliklere yol
açarken, zamanıyla da iyi geçinen; geleceğe göz kırpmayı da severek, sağlam,
şaşırtısı erguvani biçemlere bulaşmış,
usu geri bırakmaksızın, duyguya da eğilip, öncelikle kendini berkiterek, bunu
önelleyen; çılgınlıklardan uzak, kitabi bir şiir. Onun bu bakışından doğan
dizeler, yazın dünyamızda çoktan yerini aldı ve İkarus gibi serüvenler peşinde,
yeri-göğü dolaşmaya çıkan ve ışık hızını da aşmaya çalışarak güneşe varan nice
şair, onun yakıcılığında birer birer dökülürken, o ironi dolu gülümsemesiyle
köşesinde her gün biraz daha ağlarını örüp, kovanını balla doldururken, haz
içinde okurunu avlamayı da sürdürüyor...
Ayrıca yazına sevdalı biri olarak günlükler, düşün yazıları ve çeşitli
üretilerle varlığını genişletirken, katkıları ve çabalarının karşılıksız
kalmamasını, daha nice yapıtlar vererek yazın dünyamıza verimler katmasını diliyoruz.
(Ateş
tülleriyle açılan / içinde küçük köpeklerin dansettiği / küçücük bir ayin...)
Kitapta ki tankaların Tanganika ile
ilgisi elbet yok ama şiirin plastik bükülgenliğinde, günlük yaşamın geçiciliği,
mevsimler, kırlar, sevgililer ve bahar; çiçekler ve böceklerle dolu bu şiir
tarzını küçümsememeliyiz; yeryüzü öyle
tuhaf böceklerle dolu ve o böcekler için öyle ilginç çiçekler var ki; tanrının
gezegenimizi onlara bağışlamadığını nereden bilebiliriz... Bu nedenle, mevsimlerin ve renklerin yurtluğu
ve evrende belki de biricik olan dünyamızı ve onun bizimle paylaştığı eşsiz
yaşamı sonsuzca kutsayalım, sevelim ve esirgeyelim...
“Yağmurda yeşilin nasıl ağırlaştığını,
elmanın nasıl kızardığını, arıyı mayısta neyin sarhoş ettiğini bilir misin
sen!..” ve
Hamlet’ten bir diyalogu bahar dalıyla karıştıralım: “Ne kokluyorsunuz efendim?..
/ Çiçekler, çiçekler / çiçekler!..”
Şiir öyle sarhoş edicidir ki tek bir
dizeden bile bir şiirsellik yaratılabilir “Bir
elişi tanrısının öğleden sonrası!..” “Yaylı bir tütün tanesidir pire!” “Mavi
kanatlarınla yalnız benim olsaydın...” vb...
Çağımız varolmak
için tüketeceksin diyor, günümüzün
bir haiku şairi ise ancak; Seviyor
musun?.. diyebilirdi...
Ne var ki şairlerin haiku, tanka gibi
başka ülkelerin başka yurtların şiirine öykünmesini okur garipsemesin... Şiirin, estetiğin, güzelliğin yurtluğu
olsaydı herkes oraya koşar, herkes onun peşine düşerdi ve o bir bakarsınız
Fransız şansonları! bir bakarsınız Japon haikularıdır. Sone, balad, bükolik,
ditrambos, gazel, kaside, mersiye, koçaklama hep aynı kapıya çıkar aslında; bir
sevgi arayışı, bir soyluluk ve güzellik tutkusuna..
Bakmayın şiirlerin kategoriye ayrılmasına,
içrekleştirilmiş mit duygusu ile kaotizmi senkronize edebilme yeteneği
açısından Ezra Pound’a, bilgiyi ve gönül indirdiğiniz ‘idea’ duygusunu şiirize
edebilmek açısından Nazım’a hayran olabilirsiniz. Her şiirin bir seveni vardır,
şairin (üretenin) ütobik dünyasıyla, izleyicinin ekinsel adasının bir eksende
buluşup iç içe geçtiği an etkileşim içinde olduğumuz şiirin, şarkının, sanatın
biçimlenip belirlendiği andır...
Ve bizler imgeyiz; yazı (dizeler, satırlar)
gerçektir aslında... Şiir; üzerine yeni hiçbir şey söylenemeyen ama her ‘söylenildiğinde’ kendini yenileyebilen bir şey midir?.. “Saz pırasaları / bahar yağmurunda /
nasıl serinlik yayıyor odama ” dersek şiir olur mu?
Ama şiiri birazda görmek gerekir, denizdeki şiiri
göremeyen, onu su birikintisi sanabilir... Heykeller başlarını çevirmezler,
çünkü o zaman bir ölümlü olacaklarını bilirlermiş. Uranus’ta ise kışlar yirmi
bir yıl sürermiş... Eğer biz tanrının suretiysek, tüm dünyada bir parodi olmak gerekir...
Ve eğer güzellikleri göremiyor,
çiçekleri koklayamıyor, yaşamı ‘gizil gerçeğinde’ bir türlü sevemiyorsak
nedenini belki şu meselde bulabiliriz...
” Çocuk; tanrım ne olur konuş benimle dedi... O sıra
çayırlarda bir tarla kuşu öttü ama çocuk duymadı. Bu kez, tanrım ne olursun
konuş benimle diye haykırdı. Ufukta bir şimşek çaktı ama çocuk göremedi. Tanrım
seni görmeme izin vermiyorsun diye yineledi çocuk. Bir yıldız parladı o an ama
çocuk bilemedi. Ve tanrım bana bir
tansık göster diye bağırdı boşluğa doğru. Ve bir bebek dünyaya geldi o an ama
çocuğun bundan da haberi olmadı. Sonunda ağlayarak, dokun bana tanrım ne olur
dokun diye yalvarmaya başladı; ve saçlarına konan kelebeği eliyle uzaklaştırdı
çocuk. Ve gözyaşlarıyla yürüdü gitti...”
Günümüzde dil kirliliği kadar anlam
kirliliği de söz konusu romanın içinde hikaye arayanlar, hikaye başka öykü
başka diyenler, Türkçe’nin, tarihin en önemli dillerinden olduğunu, Adriyatikden Çin denizine konuşulduğunu
bilmeyip, kısırlığından, yetersizliğinden söz edenler... Bu tümörden yakında;
(örneğin) şiir başka manzume başka diyen, gidişat ‘Türkincilizce’ diyen prototiplerde çıkacaktır kuşkusuz! Ama
onlara konuya ilişkin olmasa da ima
yoluyla anlaşılır bir örnek verelim, nasıl Sovyetler Birliği’ni parçalıyor ama
Rusya’yı yok edemiyorsanız, Türkçe’yi de bölüp parçalayabilirsiniz belki ama;
yok edemezsiniz. Mandacı politika olduğu kadar mandacı ekinde vardır, kötüsü
bunun bilinçli ya da bilinçsiz olabilmesidir, ne yazık ki onları düşleriyle baş
başa bırakmaktan başka elden bir şey gelmiyor.
Son sözümüz şudur ki “keçinin içtiği su süt, yılanın içtiği su ağu
olurmuş” bu dünyada, dileyelim ki “daracık girintide / birbirinin aşığı /
iki yayın balığı” gibi olsun dostluklarımız ve
yaşamımızda çiçeğe sevdalı tankalar gibi ümit dolu, sevgi dolu
olsun...&
ULUS FATİH
22.09.2005
Ahmet Necdet / Tankalar Kitabı / Şiir
Broy Yayınları / 44 Sahife.
********************************************************************************************************************************************************************************************************
ULUS FATİH
*
‘SEÇİLMİŞ YORGUNLUKTUR’ SANAT
Safo, Nigâr Hanım, Hypatia, Sylvia
Plath, Persephone (bir erkek göğünün altında uyuya kalan!), Afife Jale, Frida Kahlo, Nilgün Marmara, Camille Claudel, George Sand ve niceleri...
İsadora Duncan ve Madame Cury!.. Bu
insanların ortak kaderi, yaşadıkları dünyada
var olabilmek için ya bir erkeğin gölgesine sığınmak ya da yaşamak için
çırpınırken –ve ölürken bile- tanrıya yakarmak zorunda kalışlarıydı...
Safo aşığı yüz vermediği için intihar
etti, Sylvia Plath eşinin baskılarına dayanamayıp aynı yolu seçti, İsadora
Duncan’ı eşarp, Nilgün Marmara’yı
altıncı kat mahvetti. Persephone ölüler evinde, Camille Claudel’in yılları
deliler evinde geçti, Kahlo demir bir kafes içinde yatıp kalktı, Sand erkek
giysileriyle dolaştı, Nigâr Hanım bir cumbanın arkasına süzüldü, Hypatia’nın
derisi yüzüldü...
Tümünün ortak yanı sanatçı veya bilim insanı olmayı istemekti.
Ne ki; antropolojiye göre öncelikle varolan, ama egemen
ideaya (teoloji) göre iye kemiğinden yaratılan bu canlı, hep dünyanın
yükünü çekti, hep doğurup üretti ama hiçbir zaman değeri bilinmedi... Ve hiçbir
kadın henüz bir atom bombasının
düğmesine basmadı ve hiçbirinin emriyle Samarra yağmalanmadı, hiçbiri Habil ve
Kabil’e kardeş olmadı ve hiç birinden henüz bir ‘Hülâgü’ çıkmadı ve hiçbir
zaman, hiçbiri “ve bir sabah geçti diye şehrin sınır taşını / çekince kopardı Remüs,
kardeşi Remülüs’ ün başını” diye başlayan, bir şiirin aktöresi olarak sunulmadı!..
Bu yüzdendir ki kadından şair olmaz,
sanatçı olmaz, bilim insanı olmaz gibi yaklaşımlara ciddi olarak eğilenler önce
kadının tarihteki yerine bakmalılar, Engels için ikinci keman deniyordu, kadın
sonsuza dek arka plan, çünkü ataerkil dünyanın barbar panoramasında ona yer
yok...
İşte tüm bunlara ve yüzyıllara karşın
gene de sanata, edebiyata arzu koymuş, haksızlıklar dünyasının karşısında
Zümrüdanka gibi durmuş, durmak istemiş bir isim var karşımızda adı; Nilgün
Polat... Şimdiden bir şiir, bir şiir-roman üretmiş ve üç yıldan bu yana Şair
Çıkmazı’nın (yazın dergisi) kaptan-ı deryalığını üstlenmiş. Polat’ın, Doruk
Yayınları’ndan çıkan şiir kitabının adı ‘Seçilmiş Yorgunluktur Aşk’ unutmadan
belirtelim ki sanat deseydi; kimbilir belki daha yerinde olurdu çünkü; dünyada
acısı bile güzel olan tek şey herhalde
aşktır sanırım... Şairin kitabını okuyunca Safo’yu ve Sylvia Plath’ı anımsadım,
çünkü Polat aşkın yaşanmışlığından bile yakınır hale gelmiş, Safo’yu anımsadım
çünkü tamda onun gibi bir betik dolusu aşk şiiri yazabilmesini hem kıskandım,
hem de salt aşk şiiri üretememenin acısıyla hayıflandım. Plath’ı anımsadım,
onun gibi aşk acısı çekiyor diye düşündüm, intihar gibi dokunaklı bir yanı
olmasa da bilincimde benzer acılar gezindi durdu...
Neden yabancı ozanlar anımsanıyor diye
düşünebiliriz ama Safo’nun bizden olduğunu düşünüyorum, Lesbos adasında
yaşamışsa da şüphesiz Kaz dağlarında dolaşmıştır. Eski Elen (Hellenizm, çok
tanrıcılık...) ya da Arşipel (Ege) veya
Anadolu (Anatolia) kültürünün bizim
sayılabileceğini söylediğimizde şaşıran, karşı çıkanlar var biliyorsunuz, ne
var ki kültürel birikimin belli bir yurdunun olmadığını, kim sahipleniyorsa,
sahibinin de o sayıldığını hâlâ bilemiyoruz. Osmanoğullarını batılı
kaynaklardan öğreniyoruz, İslam’ı kapsamlı olarak batılılar inceliyor,
‘Çağrı’yı onlardan görüyor ve yine onlar Kerguelen adalarında kahvaltı edip,
güney kutbuna bayrak dikiyorlar ve yalnızca onların Barthelmy Diazları,
Vespucileri var. Biz ise aya çıkanların,
ayı battal edip edemeyeceklerini tartışıyoruz, kadın mahkumlara ancak kadın doktorların tanı koymasını
istiyoruz, hâlâ hurafelerle uğraşıyor ve birbirimize güvenmiyor, ötesi
korkuyoruz ve sonrada tüm kibrimizle “Atı alan Üsküdar’ı geçti” diyoruz.’
Örneğin sormak gerekir, İslam kültürü
bizimse, Frigya, Urartu, Lidya kültürü neden bizim değil, İslam Medine’den
geldi, oysa Hitit, Ankara değil
miydi?.. Biz kültürden uzak duruyoruz ya
da İslam’ın başka kültürlere izin vermeyen her şeye yeterlilik savından
etkileniyoruz. Tanrı eğer Kuran’la her şeye yeten bir düstur yaratmışsa,
ötekiler neden var, eğer Kuran son kitap olduğu için bu böyleyse, “her şeye
gücü yeten Tanrı” Tevrat ve İncili düzeltmiş mi oluyor, Budizm, Taoizm gibi
dinlerde, Kuran’ın son ve uyulması gereken kitap olmasına karşın izleri neden
yok; öyleyse gerçekte bilemediğimiz başka
tanrılar mı var... Böylesi düşünceler üretince inancımızdan olacağız
korkusu taşıyor ve her şeyden uzaklaşıyoruz. Resmi yasaklıyor, heykeli kınıyor;
kadını dışlıyor, çocuğu incitiyor ve yaşamı da sevmiyoruz...
Kültürlere kapalı toplumlar, ona açık
toplumlar tarafından yönetilip, yönlendiriliyor, bir düşünün Türk-İslam
sentezini (ab), (abd) destekliyor, peki batıda bizimde destekleyebileceğimiz,
nicedir herhangi bir oluşum, bir düşünsel boyut var mı, eğer bizim olduğunu düşünemediğimiz bir kültüre bu
denli uzak davranıp, çağdaşlık ölçütünde yararlanamayacaksak, benzer
gerekçelere sığınarak; İslam öncesi bir geçmişimiz olduğu için, o kültüründe
bizim olamayacağını söyleyebilmemiz gerekir.
Üzücüyse de kültür deformasyonuna iki
örnek verelim, biri bugünden, önemli konumda olan bir yurttaşımız üzerinde
‘Ütopya’ yazan bir kitabı ‘Etiyopya’ zannıyla alıyor ve Etiyopya’nın yoksul
olması sıfatıyla kendisinin de hep yoksullardan yana olduğunu söyleyerek
konuyla ilgili törende kitabı armağan ediyor!.. İkincisi geçmişten II.
Mahmut’un hekimbaşı M. Behçet Efendi ‘Hezar Esrar’ adlı kitabında diyor ki ‘
Sinek pisliğiyle bulaşık bir cisim zamanla naneye dönüşür’ ayrıca ‘Su içinde kalan kıldan; yılan, patlıcan
tohumundan da akrep oluşabileceğini’ yazıyor. ‘Akli değil nakli’ olmanın ne
tansıklar yaratabileceği görülüyor.
Kavafis gibi “gel ey, tüm acıları dindiren şiir
sanatı” demeden ve Polat’ın şiirinden örnek
vermeden önce bu konuda bir açımlama yapalım; Polat modern bir biçim ve yeni
bir dil arıyor. Günümüzde ise şiirde iki boyut görülüyor, ilki geleneksel
biçimlere bağlı kalarak, o biçimlere yeni dizeler arayan ağırbaşlı ve
efendisine bağlı bir şiir, ikincisi ise her şeyden koparak yeni dizeleri yeni
biçimlerle kaynaştırmak isteyen anarko (soğuk) şiir...
Ama ilkinde, yeni dizeler arayıp
geleneğe bağlı kalırken bambaşka bir floraya düşüldüğü; yeni biçim kaygısıyla
yeni dizelere koşarken de eski taama inildiği oluyor. Her ikisinin tam
tersinin gerçekleşmesi de olasıdır
diyebiliriz. Şiir sanatların doruğu ve deyim yerindeyse en ürküncü; Borges’in bir öyküsünde Saksonya kralının,
daha duru, daha öz, daha sıkı diye yeni ve korkunç arayışlara sürüklediği
ozanın sonunda uzun bir destanı tek bir sözcüğe indirgeyip krala da
fısıldadıktan sonra hançerle intihar ettiği ve kralında tacını tahtını terk
ederek Saksonya kırlarına açıldığını (ve bir daha görülmediğini) anımsamamız
gerekir... Şiir çıldırtıcıdır.
İşte Polat’da yeni biçim arayışlarıyla
yeni bir dil arayanlar kervanına katılanlardan. Bu doğrusu ilkine göre daha
saygı uyandıran bir davranış; ne denilirse denilsin, geleneğe bağlı kalarak
yazmak daha az yorucu, sorunun bir yanını çözmüş oluyor ya da kabullenerek
diğer yarıyla ilgileniyorsunuz. Denenmeyeni denemekte belki daha hayranlık
verici evet ama orada boğulanların sayısı kıyıyı terk etmeyenlerle
oranlanmayacak ölçüde çok, diyesim Gılgamış’ın
otunu (ölümsüzlük) dağın burçlarında ararken uçurumlarında yitip
gitmekte var... Bilinmeyenle uğraşmak sürekli bir tehlike ve olası bir ölüm
hazırlığıdır.
Şiir ise tanrısaldır, her olağanüstülük
şiire gelip dayanır sonunda, onun için ufkumuzun ötesindeki her şey bize şiir
gibi gelir ve us dışı her güzelliğe ‘şiir gibi’ der insanoğlu, daha ötesi
yoktur. Bu bakımdan, şiir alışılmış her ölçüyü terk edebilir, ama yaşam şiiri,
şiirselliği terk edemez, o kıyamet olur; son’dur. Konuşma ve yazma sürdükçe
şiirde sürecektir, şiir öldüğünde insanlık hatta tüm evren ölecektir, çünkü
bütün bunlar; bir ‘estetik kaygısıdır’. Örneğin eşitlik (duygusal, düşünsel bir
kavram olarak) bile böyledir, çünkü sonuçta; daha uygun, daha güzel, daha
kusursuz bir şey amaçlanmaktadır ama gerilim ve şiddet bizim görmemizi
engeller, bu yüzden biz onu; bir hak ya da haksızlıkmış gibi algılarız...
Polat’ın şiirinden örnek verecek
olursak, kitabın ilk sayfasının ilk şiirini sunabiliriz; “gümüş renkli düşsel yağmur ey / ateşler içinde yanan kalbime dokunan
damlalar / çığlıklar... / bir maymun / belki kuş / belki insan / içinden
çıkamadığım cangıl! / uyanık tutan bir yanılsamayım ben / çocukluğumda kalan
büyülü kırmızı ruj / lekesiz saf düş ey! / acımasız bir oyundur bu kendime
karşı oynadığım / ey benim hayal gücümle savaşan dünya! / ülkesiz bir canavarım
ben / düşlerim var tüm zamanlara açılan kapılarım / ben bir düş gördüm siz ne
gördünüz / ey benim ateşler içinde yanan ruhum! / surların dibinde uyuyan
düşsel gece ey!”
Bir başka şiiri ise; “ ölümcül bir sıkıntıdır içimde
yazmadığım her şiir / yanılsamalarım olsa olsa kardaki yansımalarıdır
düşlerimin / bir meydandan bir meydana yürüdüğüm kuşkulu / gergin gecede toz
gibi uçuşan sözcükler / toparlayıp bir araya getiremediğim buz gibi dağılan düş
kırıklarım / ölü balık denizlerinde canı sıkılan düşsel kediler / yanık ot
kokuları / bahçenin en güneşli yerine kurulan / sonbahar masaları / ay ve şarap
kızıllığında göç eden / bütün kuşlar akıl almaz bir şölen / gece yağmurları /
dingin kuytusunda sokakların akşamüstü buluşmaları, / sonra aşk, unutuşun
imgesi sonra, şiir seviştikçe / güzelleşen sevgilim, hezeyan içinde çaldığım
düşsel kapılar, / sanrılarım / aklımın duvarlarını kanatarak yaşadığım her şey
gibi / hükümsüzdür şiirlerim ve aşklarım...”
Bazı şiirler vardır ki ilk okunduğunda
hiçbir şey anlaşılmaz, ama acılı bir günde ya da bir boşluk anında veya
yalnızlığınızın da ‘yalnız’ olduğu anlarda, birden anlarsınız ki gerçekte o
sizin için yazılmıştır; işte Polat’ın şiiri, ilk bakışta kavranılması ya da tat
alınması güç bir şiir, ama sizin onu anlayacağınız saati o biliyor ve o anı
bekliyor, her zaman yanınızda olanlar, o en olması gereken anda yanınızda olmaz
ya; bazı şiirler işte böyledir, ama kimi şiirler vardır ki, kimselerin olmadığı
bir anda birden yanınızda belirir, ‘bir kar prensesi gibi’ kirpiklerinizin
acısına ortak olur; veya tam o anda
derin, ürperten bir güz yağmuru, anlaşılması olanaksız bir gülümseme gibi
dudağınızın kıyısında gelip dururlar, işte asıl ve güçlü şiir kanımca o
şiirlerdir ki, gece geçen gemilere benzerler, seveni ve göreni azdır, ama bir
kuyruklu yıldız, bir ‘Amarcord’ gibi yitik düşlerimizi
süslerler...
Sanat bir tür ölümsüzlük arayışıdır ve
eğer ona reel anlamda ulaşabilseydik; cennet cehennemde ‘İlahi Komedya’ denli
gerçek olurdu; yani bir tür alegori... En güzel şiirse bir Eskimo şiiriymiş:
‘Ağlama ölmeyeceğim...’ ve aşkın tanımlarından biri ‘Seni dört sescentnovemnonaginmilliasescentdoguinguagintilyon
kadar seviyorum’ demekmiş ve gerçek
atalarımız çok yüksek sıcaklıklarda yaşayan termofillermiş. Bir haiku, ‘Elveda deyip
buralardan gidince ben / ey evime komşu erik ağacı / her bahar çiçek
açmayı unutma.’
‘Bir şiirden ne anlayacağımız, nelerden
etkileneceğimiz tümüyle öznel... Bazen bir şiiri en iyi anlatma yolu, o şiiri
olduğu gibi birisine okumak, hiçbir şey eklemeden bırakıp, şiirle başbaşa
kalmak...’ (A.K.Büke) Bu düşünceye katılanlardanım ayrıca eleştiri yoluyla
sanatçıya yol gösterileceğine de inanmıyorum, sanatçıya yol gösterilebilseydi
sanata gerek kalmazdı, sanat gösterilen yola duyulan tepkinin dışa vurumu
olabilir belki. Eleştiride gösterilen tepkiye karşı üretilmiş bir başka tepki
veya bir olumlama olarak bir başka sanatsal obje veya ürün olmalıdır
kanımca. Bu bakımdan Nilgün Polat’ın
şiiri modern çizgiyi benimsemiş, klasik kalıpların üzerine yeni söylem aramayan
bir yapının şiiri olması sıfatıyla, kendi içinde bir başkaldırının ürünü; daha
fazlasını arayanlar; ‘onunla başbaşa kalsın’.
“Bir balık terler mi” ya da “Konçerto yürüyüşlü kız / Chandrasekhar
limitine uyuyor mu”
demiyorsa da, yürüyüşü bir konçerto özlemini taşıyor, bu nedenle;
anlayışımız uyuşuyor...
Sonuç olarak şiir ‘evimiz, mabedimiz, agoramız,
kulübemiz, amfiteatrımız, köşkümüz, sarayımız, malımız, mülkümüz ve
canımızdır...’
Son sözümüzde
şudur ki;
‘Hiç kimse, / bu uçsuz bucaksız, el değmemiş ormanında,
bu hesapsız dünyanın, / hiçbir zaman görmez kendi bildiği tanrıyı. / Yalnızca rüzgarın taşıdığı, / rüzgarın
taşıdığıdır duyulan. / Kafa yorduğumuz ne varsa, / aşklarımız, tanrılarımız; /
geçer giderler / bizim gibi...’ (F. Pessoa.). Yinede üzülmemek gerekir ve yinede diyorum ki ‘zaman geçer aşk
kalır.’
‘Olabilecek dünyaların en iyisinde
yaşıyoruz’ demiş Leibniz... ve ama sanat; bu dünyadan geçip gidenlerin
söylediği (tutunamayanlar) trajik bir şarkıdır... &
***********************************
Seçilmiş Yorgunluktur Aşk / Nilgün Polat /
Doruk Yayınları / 103 Sahife ULUS FATİH 25 / 07 / 2005
***********************************
GECENİN TARİHİ
Nesillerin
yolculuğu boyunca
İnsanoğlu geceyi inşa etti.
Önceleri o bir
körlüktü;
Diken batmış
çırılçıplak ayaklarda,
Kurtların korkusu.
Hiç bir zaman
bilemeyeceğiz
Kim bu şekle soktu
dünyamızı?
Gölgenin boşluğu
için
Bölünmüştü iki
alacakaranlık;
Hiçbir zaman
bilemeyeceğiz
Hangi çağda
anlamını buldu
Yıldızlı zamanlar.
Diğerleri mitosu
yarattı .
Onu kaderimizi dönüştüren,
Kanıksanan
yazgıların anası yaptılar
Siyah dişi
koyunlar ve
Kendi ölümüne ağıt
yakan
Horoz kurban ettiler.
Khaldeon*`lular ona oniki tane ev verdi;
Zeno*`ya,
sonsuz sözcükleri.
O şeklini Latin hexametre*`den aldı
Ve Pascal`ın teröründen
Luis de Leon* ruhun yaralı vatanında
gördü onu.
Şimdi onu hissediyoruz tükenmeyen
Eski bir şarap gibi
Ve hiçkimse ona bakamıyor titremeksizin
Ve zaman onu sonsuzlukla görevlendiriyor.
Ya Onun var olmadığını düşünmek
Şu kırılgan şeylerin dışında, gözlerde.
Jorge Luis Borges ( 1899-1986 )
Çeviri: Erkut Tokman
Dipnotlar:
1.
Khaldeon:
Babil`de güç
kazanmış eski semitik gruba bağlı bir kavim ve onların konuştuğu semitik
dil.
2.
Zeno: Stoic okulunun kurucularından miladdan önce263- 335 de yaşamış Yunanlı filizof.
3.
Luis de Leon : 1527-1591 yılları arasında yaşamış İspanyol şair ve ilahiyatçı
4.
Latin hexameter : Satırları 6` lı metrik ölçüye göre yazılmış şiir formu.
ULUS
FATİH
*
KALEMAKELAME
Kutlu
öğlede kumruların öttüğü bir saatti. Silgi adam yağan yağmurdan korunmak ve
sıkıntısını dağıtmak için, sundurmanın altına girdi. Yağmur suyunun avlu içinde
oluşturduğu küçük dereciklere bakıyordu, uzaktan suyun içinde, kıvrıla kıvrana
bir balık geldi ve ilerde çöp birikintilerinin arasında durdu. Sonrada suyun
ağzını kapatarak oradaki göletin büyüyüp taşmasına ve hep birlikte aşağılara
doğru uçmalarına yol açtı.
Adam
gözünü karşıya, köyün öte mahallelerine dikti, sis öbekleriyle dolu mezarlığın
içinden hayaletler yükseliyor gibiydi ve yağmurun tuhaf sessizliğiyle
ürpererek, loş avlunun garip hareketsizliğine dikkatle baktı. Birden korkunun verdiği cesaretle, su
birikintilerinin üzerinden atlaya zıplaya kahve yönüne doğru koşmaya başladı.
Yağmurun altında, alacalı günde, tıpkı kendisine benzer birinin, ters yönde
koşuşturduğunu gördü, merakla geriye döndü ama adam rüzgarda savrulan dut
ağacının dibinden sokak içine dönerek gözden kayboldu, gizli bir utançla
kendisinin tıpatıp bir eşi olabileceği düşüncesinin olanaksızlığı ve
gülünçlüğüyle kalakaldı, ama biliyordu ki yeri geldiğinde, aynı sanrıyı
kendisinin de duyumsadığını söyleyecek pek çok insan tanır bilirdi,
kirpiklerinden süzülen yağmur suyunu eliyle sildi ve delice gözlerle yağmurdan
kaçanları, at üstünde hızla geçen köylüleri izleyerek kahvenin önündeki taş
oturaklardan birinde düşüncelere daldı. Ovayı gözleyerek, doğanın göksel incisi
yağmuru tanımaya, anlamaya çalıştı. Uzaklarda, göklerin içinde kaşalot
biçeminde kara bir bulut, diğer bulutların süratle üzerine doğru gelerek bir
bir yutuyordu. Aynı denizlerdeki gibi diye düşündü, kitaplar denizler
tanrısının o olduğunu yazıyordu, gökte de kaşalot biçemindeki bulut diğerlerini
silip süpürüyordu. Şimdi o taraftan korkunç gök gürültüleri ve kara şimşeklerle
dolu görünmez bir dev yaklaşıyor ve silgi adam doğanın bu görkemli
karabasanında, yaşadığı dünyanın bir hiç, kendisinin de hiç içinde bir hiç
olduğu sezisine kapılıyordu. Yağmur delice şiddetini artırmıştı, birden yanında kara kepenekli birinin ‘Mehdi geliyor!’ diye,
hınçla bağırdığını duydu. Bu adam köyün,
us sayrısı çobanıydı.
Kararan
havada, çok uzaklarda buz yarıklarının içinden, sanki yapay sığırcıklar, göz
alıcı büyüklükte siyah kelebekler havalanıyordu, çakan şimşekle ova bir an cam
yeşili bir çöl görünümüne büründü, şırıltılı çamurun içinden Polovec dansı
yapar gibi şaşkın bir kurbağa hoplaya zıplaya aşağılara doğru kayıp gitti.
Yıldırım yuvalarından elektrik çakıyor, bulut dumanıyla ilerleyen hava gemileri
ortalığı kaplıyor, uzak dağların kıstaklarında, sisler içinde sanki Berzah
alemlerinin, Zümmani ve Rabbani kapıları açılıp kapanıyordu.
Silgi
adam, köy imamının, bir zaman önce, yalnızca kalplerin gördüğü tayy-i
mekanlardan söz ettiğini anımsayarak, ötelerde ovanın ortasında gölge yapan su
duvarlarını köyün çobanının da algılamış olabileceği sanısıyla, sormak istedi,
ama fısıltıyla; doruktaki inci yuvaları, is yurtları, yedi kardeşler, kurşun
beygirler, mersiyeler, ökse otundaki (Macar üzümü...) üçgenler, Venüs koruları,
doğuran yarasalar, arı ve iris dendiğini duydu, yanında kimseler yoktu ama,
kulağına imamın sesine benzer seslerle
garip şeyler fısıldanıyordu. Vaktiyle köyün destancıları Fegiye Teyran ve
Meleye Cizire’nin şimdi yaşadıklarına benzer bir meseli anlatıp durduklarını düşündü
ve aslında yaşadığı aralığın, alemin hangi zaman dilimini karşıladığını merak
etmeye başladı.
Mahallenin
arka sokağına dolanıp, boş bir avludan geçerek, köyün en sağlam binasının
bulunduğu arsanın içinden ahaliyi sömüren, dolandırıcı tüccar Kifilis’in
ışığının yanıp yanmadığını anlamak istedi, bilmediği sözcükler mırıldanıyor,
dua, vali, kaymakam gibi şeyler söylüyordu, (aslında) yağmur başlayalıdan beri
başka bir düşünsel boyuta geçtiğini düşünüyordu, saçmalığına güldü ve
Kifilis’in ışıklarının yandığını görünce sessizce eve süzüldü, içinde bir adam
öldürme arzusu belirdiğini görerek kendine gelmeye çalıştı, yaşlı bir kadın
sürünerek yanından geçti, durumundan şüphe edip, bir umar amacıyla, ateşlenince
çocukluğundan beri kullandığı tek ilaç olan bir kinin yuvarladı, saçak altında
bekleyenleri çift görünce ilacın etkisinin başladığını anladı, yerde
Kifilis’in düşürdüğü bir senet buldu ve senetteki imzanın
kendisinin olduğunu dehşetle gördü, yağmur suyuyla mürekkep bütün kağıda
dağılmıştı.
Kifilis
içerde maymuncukla oynuyordu, boynunda bir mercan kolye vardı. Azrail,
Kifilis’e yaklaşıyordu, köyde leylak ve zambakları olan tek adam buydu, puslu
camdan dikkatle baktı, biri mendille elini siliyordu, diğeri bir mektup
uzatıyor, yaşam, şiir, zümrüt gibi sözler ediyordu. Ortada bir meclis vardı ve şiiri okuyanında
kız kardeşi olduğunu görüyordu, soluğunu
güçlükle tutarak kapıya yaklaştı, cebinden bir makas çıkardı, öldürüm bir sanat
yapıtı gibi olmalı diye düşündü ve ölüm anını bir resim gibi tasarladı, şemsiye
varmış gibi elini kaldırıp indirdi, zaman akıyordu, yıl , ay, hafta , gün,
saat, dakika, saniye, salise ve o an, Kifilis’in zamanın dışına düştüğü, başka
bir ölçüye tutsak olduğu, vatan değiştirdiği, ders aldığı, yaşamının fitilini
ateşlediği o an...
Şey
dedi silgi adam, ‘Oluyor mu?’ ayağı dışarıda kalmış buz gibi havada kötü
rüyalar, kabuslar görmüştü ve Kifilis elinden kör makası alıp tam bacağına
saplayacakken uyanmıştı.
Çocuk
okula gidecekti ve beyaz yaprakları olan kırmızı bir defter, kalem, üzerinde
portre olan kalınca bir kitap istiyordu. Kahvaltıda nane çayı içti, zeytin
yemeye çalışarak ayağa kalktı ve çocuğu okula götürmek üzere kapıdan çıktı.
Arapça ve Farsça bilen silgi adam, hiç yorulmadan uzun yokuşu çıkıp okula
giderek öğretmene okul binasının ve şu andaki varlıklarının gerçek olup
olmadığını sordu. Öğretmen tek bedende pek çok hayat yaşanabilir sen bunu
özlüyorsun dedi.
(2)
Öğretmeni
hem dinledi hem de her dediğinin doğru sayılamayacağını düşünerek ceplerindeki
bozuk paralarla oynadı, elini burnuna götürdü lale gibi kokuyordu, henüz sümbül
kokusunu bile tanımamış insanları düşündü, canı acıyordu, haftalardır kendini
rüzgara vermiş ama doktorun dediği üzere bir iyileşme sağlayamamıştı, her
köylünün vazgeçilmez eğlencesi filli aynayı çıkararak yüzüne baktı, düşünde
kendi benzerlerini ararken, kendisinin başkası olduğunu gördü, yakındaki bir
duvarın dibine sinerek çevreyi gözetlemeye başladı, korkuyordu, acaba herkes
başkalaşıyordu da kimse farkında değil miydi, sepet içinde bir horozla, bir
çocuk yanından geçti, dik dik baktı ona, çocuk aldırmadı bile, o zaman
olağanüstü bir şeyin olmadığı kanısına vardı, öyleyse tüm kusur kendisinde
olabilirdi, yandaki çarşının pazar yerine dalarak, pilav, nişan, nohut, pirinç,
tebeşir, tahta, çeşme, işkembe, kağıt, sebze, meyve, şeftali ve karpuzlara
dalarak köyün ta öbür ucuna çıktı.
Nilüferli
bir göl vardı orada, türkülerin bestelenip, ağıtların yakıldığı bir yolak üstüydü göl. Güneşi gözünün
çevrenine alarak göle baktı, göldeki güneş bir hayal ülkesinin altın gözü gibi
parlıyordu. Ağlamamak için kendini zor tuttu; niçin çalışırdı insanlar, kapalı
kapılar ardında, niçin prangalı bir tutsak gibi yaşarlardı, içlerindeki vahşi
içgüdü neden dinmek bilmez bir sızıydı, neden güneşe bakmasını bilmezler, neden
sıcakta yanarlar, soğukta alabildiğine mutsuz olurlardı, neden ikiye
ayrılmışlardı, neden tek bir tanrının gölgesinde sabahlayıp, neden melek ve
şeytanlara inanmışlardı. Neden çocuk doğuruyorlardı, neden doğan her çocuk
kendilerinin kötü birer kopyası oluyordu, neden öldürmek zahmetine
katlanıyorlardı, neden eşitlik gibi masum açımlamalarla günaha giriyorlardı,
neden atardamarlarındaki kan ölümcül bir sıvıydı, neden kasları gelişiyor,
ayakları çalışıyordu, beyinleri neden tepedeydi, neden açlık doğal bir duyu
olup, yemek sosyal bir kavrama dönüşüyordu, neden denizlerin içinde başka bir
alem vardı, başka ülkeler, başka sınırlar, neden uzay merakı oluşmuştu, neden
evrendeki tüm bulgular hiç bir şeyi değiştirmeyecekti, neden her şeyin hiçbir
şeye dönüştüğü ölümü masumca kabulleniyorlardı, neden çıkışları ağlamak lı,
öfkeli yada ahmakçaydı, neden eşyanın
tutsağı olmaktan kurtulamıyordu, neden maddenin bir parçası olmaktan
öteye gidemiyordu; yaşamı neden, neden anlayamıyordu.
Cebindeki
usturayı çıkararak gölün suyuyla sakallarını kesti, Narsis gibi son bir kez
göle bakarak, acıkan işkembesini doyurmak üzere yola koyuldu, gölden ayrılmakla
gerçek yaşamdan ayrıldığını biliyor, dağlardan, tepelerden, doğadan ayrık köye,
yaşamın cangılına geri döndüğünü düşünüyordu, orada topraktan gelen herhangi
bir şey kendine satılabilirdi, bu satım ilişkisi tasarlanabilecek en kötü
soyutlamanın bir ürünü olarak, ölünceye dek kendisini güç durumda bırakacak bir
davranış, acı bir yükseliş biçiminde olacaktı, her adım atışında onun ederine
yaklaşacak, metada her adım atışında uzaklaşacaktı, sonunda ölecek ve bayrağı
başkasına vererek bu yarışı sürdürecek ama hiç bir zaman kazanamayacaktı, dünya
ile birlikte dönüyor, hiçbir zaman durup kavuşamıyordu, benden bu kadar, buyur
sen al, benden bu kadar buyurun siz alın, hep daha hızlı, hep daha yüksek, hep
daha uzak, ulaşmak yok... ‘Homo homini lupus’ , ‘Altius, fortius, sitius...’
Ağustos
ayında köye gelen cambazın, kör beygiriyle gene yollara düştüğünü gördü, mart
yada mayısta da gelmiş olabilirdi, cambazın atının tek gözü kör, kendisi de
söylediğine göre daltonist ve azıcık sağırdı, ama pembe bir şapkası vardı,
siyah bir kağıtla oyunlar yaparak çocukların dikkatini çekmeye çalışıyordu.
Fidanların arasından geçip, utancını gülüşüyle gizleyerek satın aldığı
çerezleri yemek üzere, hayvanlara tifo bulaştıran çayın kenarında oturup
karnını doyurdu, çiroz gibiydi ve hep öyle kalacaktı, dünyanın ağırlığı dünyada
kalsın dı, çoktandır küstü, gene de bir kokoreç kokusu burnunu dağladı, iyi bir
yemek mutlulukların en tuhafıydı. Kentlerdeki, liman, lüfer, efendi, sokak
lambası, barut, loğusalar, lağımlar, araba takozları, cımbızlar, pideler,
pizzalar ve körfezleri düşündü. Kır serçelerinin arasında, karanfiller,
papatyalar toplayıp aralarına akasya sıkıştırarak demet demet satan bir çingene düşledi. Sabahtan bu yana, usu mengene gibi
sıkışmıştı, keşke sünger gibi sıkılabilse, yenilenebilseydi.
Kiremitlerin
üzerinde uçan bir alakarganın ortalığı çınlatan sesiyle, dinlenir gibi oldu,
umutlandı, az ilerde yağmurun kabarttığı
mantarların doğuşuna tanık oluyor seviniyordu, bodur ağacın dallarında biriken
kuş gübrelerinin kokusuyla sarhoş oluyor, bodrumların rutubetini, yulaf
ezmesini, panayırların neşesini, çocuklara kerata demeyi, palamut yemeyi, fistan
giymeyi ve pilaki oynamanın özlemini duyuyordu. Köyün en güzel kızı bir huri
gibi önünden geçiyordu, kendine bir fiske vurup dalgınlığından uyandı, ağzından
kulaklarına bir limon tadı yayıldı, kiraz güzelliğindeki kız uzaklaşırken, onun
gözlerini kestaneye, parmaklarını fasulyeye, yanaklarını ıspanağa, kalçasını
lahanaya, kollarını pırasaya, saçlarını ıhlamura ve salınışını maydanoza
benzetti.
Uzaklarda
ovadaki şoseden bir kamyon geçti, hemen ardından da onun tozu içinde sarsıla
doğrula bir otomobil gidiyordu, orangutan peşinde ölüme (ölümüne) koşan bir
muştu böceği diye geçirdi içinden, kamyon kuzeydeki Işıklı Barajı’nın
kıyısından dolanarak uzak köylere doğru gözden kayboldu, otomobilse ovanın
ortasında seçilmez hale gelip birden imi
timi bellisiz olup, yitip gitti.
(3)
Silgi
adam küçüklüğünde -onlu yaşlarda- büyük kentin varoşlarından birinde belleğine
imlediği konfeksiyon atölyesini anımsadı, bursla okumuş öğrencilerin çalıştığı
yer katlar, kalite kontrolden sorumlu kartaloş
bayanlar, çaçaronlar, minik vitrinlerde sergilenen seri örnekleri, ter
kokan deniz anası patronlar, mesailer, kısa öğle tatilindeki okey partileri,
bir kez bile plaja gitmeyen içleri mayolu kızlar(mayo giymek herkes kadar
denize gitmiş duygusu veriyordu), parfüm kokuları, taksi, trafik, pastane
dedikoduları, remayözcüler, overlokçular, şans oyunları, umutlar, televizyon
yıldızları, gelecek planları, pantolonlu bayanlar, bluzlar, dekolteler,
ustabaşı torpilleri, işbirlikçi etiketleri, tramvaya binmeler, nikahlardaki
glayör buketleri, elektrik kesintileri, fazla mesailer, görmezden gelmeler,
transit geçmeler, kasette pop ve trompetler, triko örnekleri, kravatlı işçiler,
vardiya saatleri, kasketli beyler, kartonpiyerler, enerji düşümleri, dumanlı
salonlar, mastürbasyonlar, tuvaletler, kast ve üstler, liseli kız tuzakları,
telgraf çekilen askerler, pilot olma özlemleri, kardeşler, robot olmalar, sır
alıp vermeler, yükselen tansiyonlar, konserveyle doymalar, teknik lise
hayalleri, deniz delileri, yıldızlı oteller, arabeskler, sekreterler, sazlı
sözlü konserler, hasılı karla, katranla kirlenmiş, gümüşi ambalajlı karakatomp
yaşamlar.
Moteller
havuzlu mudur diye sormuştu dikişçi kız, daha yanıt gelmeden bir diğeri hostes
olacağım diye lafa karışmıştı, çay saatinde koltuk altlarına sprey sıkarak.
dinlenme odasında spiker Tayvan’da deprem haberini geçiyordu, süper marketten
gelen Olimpos gazozlarını, kolaları içmiştik, hatta biri birayla kokteyl
yapmıştı hepimizde tadına bakmıştık, küçük sandviçler yiyerek, kapağında;
‘Taşın toprağın altın/ Dünyanın cennetiydin/ Seni tanımadan önce İstanbul’ yazılı bloknot defterine şiirler yazan bir
kız vardı, gizlice yarım kalmış bir şiirini okumuştuk:
ÜZGÜ
Bir sen vardın yalnızlığımda
Bir de seni seven ben
Oysa
Ne güzel günlerimiz olacaktı
seninle
Ülkeler görecektik
Dünyanın öbür ucunda
Şiir gibi akacaktı hayat
Bir gün dağda
Bir gün kitaplar arasında
Resmini yapacaktık-
...
Şimdi
anlıyorum ki baya güzelmiş bu yarım
şiir, kim bilir o kız nerelerdedir...
Blucini
yırtık giyerdi ve cesurdu, blöf
yapmasını da çok severdi kendini tanırmış casına, birde kep takardı ki başına,
yolda en afili olanımız oydu doğrusu, tek hayali bir karavanla ülke ülke
dolaşmaktı, briç bilirdi, stres derdi, bugün stresliyim, biz stresin anlamını
bilmez öylece yüzüne bakardık imrenerek, ilk arkadaş olduğu erkeğin arabasının
torpido gözünde esrar bulununca, iki ayda hapis yatmıştı o göz kesen. Yıllar
sonra bir barda kaşıkla ketçap yerken yakalamıştım onu, düşlediklerinin çok
gerisinde bir yaşam sürdüğünü hemen anladım ama hiç belli etmedim, şiveside
kötüydü, ağzından kaçırınca tornistan yapıp yeniden dillendiriyordu sözcükleri,
otostop yaptığını söylediler, filmlere, jetlere, brifinglere layık bu kız tank
gibi şişmiş, paneli, formikası bozulmuş, jileti kayık, smokini düşük, hacamat
olmuş, ne idiği belirsiz bir gudubete dönüşmüştü, ne kadar şaşırıp, üzülürsem
üzüleyim, yaşam üzerinde oturup düşünülemeyecek kadar, kahredici gizlere sahip
teokratik, monarşik, garip bir bileşen ; bir kimya.
O
kızın adı Necla idi, karfosu bozuk bir kampüs oldu.
Silgi
adam, çocuğun okulunun bitme saati
yaklaşınca, onu eve getirmek için okulun bahçesindeki sıralarda, iskemlelerde
beklemeye başladı, uzakta göz alıcı dağlar uzanıyordu, ne kadar bilmese de, bu
dağlar, yüzyıllarca insanlara, sitelere, ülkelere kol kanat germişti. Karyalar,
Likyalar, Frigyalar, Lidyalar burada durmuş, Persler , Medler, Partlarda
buradan gelip geçmişti, o günden bugüne daha niceleri vardı ama en eski
atalarını daha çok seviyordu nedense, belki de yüreğinde gerçekten ölü olup,
gerçekten özlenenler, bir mezar taşında görüp tarih öğretmeninin kahvede
Türkçelediği gibi ‘Cuius memoria non extat’ yani ‘Hatırası kalmamış olan’lardı.
Nede olsa ötekilerin; yakın geçmişin,
anıları henüz canlı, henüz onlarla ilgili, gruplara bölünüp dil çatışması içine
girip, fikir bölünmesine uğrayabiliyor, zinhar ortak bir paydada
buluşamıyorlardı. Belki de onun için harflerinin gölgesi, la havle vela sı bile
kalmayan bu atalarını, bu en eski ölmüşleri, bu hatırası kalmamışları, bu soyut
tabutları, solgun sandukaları, onun için seviyordular. Gerçekten ölmüşleri
seviyor olmamız belki bunun içindir. Her bakımdan ölmüşlere hepimizin gönlü ve
kucağı açıktır ve kalbin gözü onları çok sever. Çünkü onlar hiç bir ayrılığa yol
açmayacak kadar ölüler, hasılı onlara gönül kapımız açık olup, hep
kalplerimizdeydiler.
(4)
Böyle
düşünüyordu silgi adam ama dağlardan doğru kucağında Karya kartalıyla inen Hykandros’u görünce, postunun içinde titreyen
mağara adamı gibi az daha bayılıyordu. Hykandros dev adımlarla tam okula doğru
yaklaşıyor ve silgi adam ne yapacağını şaşırıyordu, ceylan derisi tulumundan su
içerek yaklaşan bu Karyalı tam da yanı başına gelerek; kentlerinizdeki
gökdelenler, ofislerinizdeki hesap makineleri ve yollarınızdaki otomobiller
hayatı bozdu dedi. Silgi adam korkarak, dili tutulmuş gibi başını sallamakla
yetindi. Neden sonra ömür boyu unutamayacağı bir cesaretle, bu yüzyıllar
ötesinin Musa’sına : Geçmiş yaşamların bu günden daha mı insanca olduğunu
söylemek istiyorsun dedi. Sorabileceği en güzel soruyu erdenlikle sormuş gibide
gülümsedi. Hykandros tüm ciddiyetiyle: Ütopyalar dedi, bunun kanıtı ütopyalar,
geçmişin düşleri bu günün düşüncelerinden, gerçekliklerinden çok geride, çünkü
gereksinim duyduğumuz güzellikler parmakla sayılacak kadar azdı, görece bir
olgunluk içindeydik, bu günün ütopyası, zamana, mekana ve levh-i mahfuza
sığmayacak kadar geniş bir bileşenler toplamı, oysa giderek en iyiye doğru yol
alınsaydı ütopik dileklerde azalmalıydı, tam tersine istemler karelerle
küplerle artarken, gelişmeler aritmetik hızda ilerledi, diyesim, istemler
geometrik biçimde artarken, elde edilen ve gerçekleşenler aritmetik dizide
kalmaktadır, bu da gösteriyor ki, göreceli ilerleme-gerileme aritmetik bir
hızla, ütopik istemler geometrik hızla artmaktadır, bilmem açınlamaya gerek var
mı, kısaca ‘bulanıkadam’ biz daha
mutluyduk, bu gün çevrecilik dediğiniz şey bizim zamanımıza duyulan
özlemin kanıtıdır, cennetten öte yaşamımızın tanıtıdır, insanoğlu, sizin
yüzyılınızdaki kadar aç kalmadı, sizin yüzyılınızdaki kadar ölmedi,
umarsızlanmadı, ezilip horlanmadı, ağlamadı. Bugün -homofaberin- kendine karşı
artan acımasızlığı, ütobik istemlerinde sınırsızlaşmasına yol açmıştır.
Silgi
adam bezginlikle, öyle gibi görünüyor ama her şeyin göreceli oluşu, belki
sanıyı ve gerçeği değiştirebilir dedi. Hykandros doğru ama bir tek şeyde
yanıldığınız kesin oda şu deyip silgi adamın kulağına eğilerek bir şeyler
fısıldadı. Silgi adam şaşkınlıkla peki o dönemde, ‘Politika’ yok muydu deyince, Hykandros, o bir yana, üç P yoktu, üç P’den,
Mart’ın 15’i gibi sakının dedi: Para, Parti, Politika bu üçü olduğu sürece
ortaya çıkan paradoks bir gün tanrının bile ölümüne yol açabilir deyince, silgi
adam sanki bir uykudan uyanır gibi; Okul! diye bağırdı ve oturduğu bankın
üzerinde, çalan bir zille gerçekten uyandı.
Çocuğu
elinde bir pasta dilimiyle yanına geldi, öğretmenin yaş gününü kutlamışlardı,
çocuk peltek bir dille pasta tam 10.000 kaimeymiş deyince, gözleri fal taşı
gibi açıldı ve içinde beliren sıkıntıyı kahvede saatlerce ve amaçsızca tavla
oynamayı düşünerek atmak istedi, berberin yanından geçtiler, puslu camda,
köpüklü yüzüyle bir adamın baston yutmuş gibi duruşu ve onun yanında eskivler
yapan bir adam oluşu, onlara panayırların palyaçolarını anımsattı, masalların
ve düşlerin yaşamdan kam almış olabileceğini anladılar, taşlı yolda Troy adlı
bira şişesi görünce gerçekte, plastiğe geçişin
kaynağının da yaşam olduğunu kabul
ettiler, öyleyse bir şey bulunup bir şey yaratılmıyor, yaşamdan başlayıp eni
sonu gene yaşama dönülüyordu demek, çok daraltıcı bir yaklaşım olduğunu
düşünüp, boş vererek -çığlıkla-aralarındaki parolayı yineleyip, türkü çağırarak evlerinin yolunu
tuttular:
‘Şu uzun gecenin gecesi olsam
Sılada bir evin bacası olsam’
diyordu
türkü.
Evde
silgi adam zavazinga kasasını açarak öte
beriyi onardı, çocuğa tahta bir oyuncak yaptı, kirişlere asılı üzümlere, türlü
meyvelere yetişebilmek için bir masa çaktı, kızı tempo tutarak onu çalışmaya
özendiriyordu,
peçeli
hanımı ev işlerini yapıyor, sanki başka ve çok kasvetli bir alemin
hurisiymişcesine, onlara oldukça uzak bir görüntü sergiliyordu, onlarda bu
tuhaf insanın, güneşin doğup batmasıyla üreyen yaşamlarına kattığı mistik izden
hoşnut kalarak, yaşayıp gidiyorlardı. Akşam basmadan silgi adam banyo yaparak
günün yorgunluğunu attı, kampanyalar dedi kampanyalar olsa insanın yaşamdaki
yalnızlığı bir ölçüde azalır, kızı ne demek istıyor gibi ondan yana baktı ama
konuşma isteği duymadığını belli edercesine oturduğu yerde kıvrılarak
uyuklamaya çalıştı, adam kör ışığa duraksamadan bakıyor ve bir şeyler
mırıldanıyordu, bravo diye bir söz çıktı ağzından, bankalar, bombalar,
piyangolar diye söyleniyordu, kolonya ile yüzünü silerek serinlemeye çalıştı,
onu bile soru yöneltir gibi, ‘Kolonya Kenti mı!’ diyerek çekmeceye bıraktı,
pantolonunun takılan kancasını çıkarıp düzelterek yün çamaşırlarıyla yatağa
uzandı ve uyudu. Sık sık olduğu gibi rüya görüyordu, İtalyan parlamento binası
önünde Navarin yenilgisini protesto ediyordu, sırtına aldığı kadırgasıyla Barbaros’ta
kendisine destek verenler arasındaydı, pipo içen Nietszche’ye benzer biri
uzaktan kendilerine bakarak televizyon kanalına olayla ilgili yorumlar
yapıyordu.
(5)
Fellini
filmlerinden çıkma kart bir kadın, kimi zaman pipolu beyin, kimi zaman televizyon
muhabirinin kucağına oturuyor, boyalı büyük ağzını alabildiğine açıp kahkahalar
atarak her şey hoş ve boşmuş gibi sinir bozan bir lakaytlık ve frapanlıkla
ortalıkta dolanıyordu; sonra garip bir hareketle kameralara yaklaşarak
hermafrodit olduğunu kanıtlarcasına total bir hareket yapıyordu, biri bütün hay
huyun ortasında arabasının krank milini çıkarıp hiç bir şeye aldırmadan onarım
yapıyor, biri konut sorununa palyatif çözüm ürettiğini söylüyor, patent patent
diye bağırarak koşuyor, gardiyan kılığında biri az ilerde onu tutuklarken,
göklerdeki karyolasında sevişen bir çift, olan biteni sessizce izliyor, şarkıcıyım, gazino arıyorum
diyen bir deli araya çığlık dolu türküler karıştırıyor, bir sporcu mihaniki biçimde
kaptanlık bandını takıp çıkarıyordu; bir diğeri her gördüğüne paso gösteriyor,
fotoğraftaki şüphesiz benim diyordu, bir sigortacı tüm olan biteni -uçan sözü
bile- sigortalayabileceğini söylüyordu. Bir sinema yıldızı villasından el
sallıyor, bir hırsız yapma bir bebeğe tornavida saplıyor, bir palyaço, yüzünü
gözünü kırmızı ile boyuyor, görüntüleri fotoğraflayan bir gazeteci nerede kopya
edebilirim diyor, pırlanta gerdanıyla orta yaşlı bir kadın boğazından asılmış
sallanıyor, tuhaf biri boynuzlu bir korno çalıyor, ağzından salya akan biri de
peçete satıyor, seyyar bir pirzolacı -kancadaki etlerle- herkesi yemeğe davet
ediyor, bir komisyoncu ayaküstü iskonto oranlarını anlatıyor, postacıysa olay
yerinde olanlara mektuplarını veriyor, bir jandarma güruhu herkesi çembere
alıyor, küçük bir çocuk annesinin verdiği mandalinayı yiyordu. Papaklı bir Rus
ise sevgilimle patikalarda dolaşırım, iskelede sevişirim diyerek, çikolata
ısırıp, tekvando gösterileri yaparak, otobanda hız yapmayı severim diye
ekliyordu.
Silgi
adam uyandı, sobadan tüten kömürün bu korkusuz kabusa yol açtığını düşünerek,
sobayı usulünce söndürdü, akşamdan kalma çayı içti, şubatta ekerim, nisanda
yeşerir, haziranda toplarım diye mırıldandı. Bahar gelince vişne ağaçlarının
olağanüstü bir beyazlıkla açtığını, çevreye hafif esrik, çok hoş bir koku
yayıldığını düşündü. Portakal çiçeğinin de son derece güzel olduğunu
söylemişlerdi. Sonra gene yatağa uzanıp hemen uyudu, Timpana davuluyla
uyandırıldığını, ağzına Kiler balığı ile Karyatid küçük bir heykel sokmaya
çalıştıklarını ve bir hipopotama dönüştüğü anda yine rüya gördüğünü anladı.
Elektron
yuvalarının içinde batık Vordonos adasına doğru kızının elini tutarak
gidiyordu, güneş silik bir noktaya dönüşüp, ağır ağır yok oluncaya dek
gittiler...
...
Büyük
yazar pandantif kılıklı yazın heveslisine bu öykü değil, konu bütünlüğü yok,
deneme değil, bir konuyu irdelemiyor dedi. Yazı aksak ve bunu her okuyucu
dilerse anlayabilir diyerek notları uzatıp, uzaklaşmaya başladı. Çömez
arkasından koştukça, yazar giderek büyüyordu. Gülerek baltalı ilaha verdikleri
ant uyarınca, atılan her adım da aralarındaki uzaklığın yarısı kadar
yaklaşabilecekti. Ama nedense bir türlü yakalayamıyordu, büyük yazar dönerek,
asla bana ulaşamayacaksın, her uzaklığın sonsuza dek bir yarısı olacaktır dedi.
Yazın heveslisi büyük bir oyuna
geldiğini anladı. Ama hiç ummadığı bir
tansık gerçekleşti ve yakınlaştıkça devasa biçimde büyüyen yazarı yakaladı,
dokunduğu anda da onun saydam gövdesinin boşluklarında yitip gitti. Geriye
büyük yazarın sembolik dev gölgesi kalmıştı...
...
Büyük
yazarın tilmizi olmaya özenen, küçük yazın heveslisi, kırık dökük karyolasından
taş döşemeye düşüp ölmüş, tabağında
duran tırpana balığı da, göklere doğru kanat çırparak uçup gitmişti. Silgi
adamın garip öyküsü böylece
bitti. &
ULUS
FATİH
*******************************************************************************************
**********************
Gece treninde bu yazıyı yayınlarsan benden sadece
Kardiya adlı senin beğendiğin şiiri koy, başka bir şey istemem.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder